Kamulaştırmasız el atma davalarında bedelin hangi tarih esas alınarak belirleneceği meselesi uzun yıllardır yargı kararlarının ve kanuni düzenlemelerin konusu olmuştur. Türk hukukunda bu konuda benimsenen temel ilke, bedelin dava tarihi itibarıyla belirlenmesidir. Günümüzde tartışma, bu ilkenin kendisinden ziyade dava tarihinde belirlenen bedelin ödeme tarihine kadar gerçek değerini koruyup korumadığı noktasında yoğunlaşmaktadır.

Dava Tarihi İlkesinin Ortaya Çıkışı

Bu konudaki temel yaklaşım, Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulunun 16.05.1956 tarihli ve E.1956/1, K.1956/6 sayılı kararı ile ortaya konulmuştur. Anılan kararda, idarenin herhangi bir kamulaştırma işlemi yapmaksızın taşınmaza fiilen el atması halinde malikin müdahalenin önlenmesini talep edebileceği, ancak dilerse taşınmaz bedelini isteyerek mülkiyet hakkının idareye geçmesine razı olabileceği kabul edilmiştir. İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu, bu durumda talep edilebilecek bedelin;

"...mülkiyet hakkının devrine razı olduğu tarih olan dava tarihindeki bedel..."

olduğunu açıkça belirtmiştir.

Böylece kamulaştırmasız el atma hukukunun temel prensibi şekillenmiştir: Malik, taşınmaz bedelini talep etmekle mülkiyetin devrine rıza göstermekte; bu iradenin ortaya çıktığı tarih dava tarihi olduğundan, taşınmazın değeri de dava tarihindeki koşullara göre belirlenmektedir.

Aradan geçen altmış yılı aşkın süre boyunca Yargıtay uygulaması bu ilkeden ayrılmamıştır. Nitekim kanun koyucu da bu yerleşik içtihadı benimseyerek 21.12.2019 tarihinde kabul edilen ve 24.12.2019 tarihli Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 7201 sayılı Kanun ile 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu'na Ek 3. maddeyi eklemiştir. Söz konusu düzenlemede kamulaştırmasız el atma davalarında bedelin;

"...dava tarihi itibarıyla..."

tespit edileceği hüküm altına alınmıştır.

Bu düzenleme yeni bir ilke getirmemiş; yalnızca 1956 yılından beri uygulanan içtihadı kanun metnine taşımıştır.

Daha sonra Anayasa Mahkemesi'nin 04.05.2023 tarihli ve E.2019/93, K.2023/87 sayılı kararıyla Ek 3. maddede yer alan "...dava tarihi itibarıyla..." ibaresi iptal edilmiştir. Ancak bu iptal, dava tarihi ilkesinin terk edildiği anlamına gelmemiştir. Çünkü ilkenin gerçek kaynağı Ek 3. madde değil, 1956 tarihli İçtihadı Birleştirme Kararıdır.

Nitekim Yargıtay 5. Hukuk Dairesi, iptal kararından sonra verdiği 10.10.2023 tarihli, E.2023/256, K.2023/8687 sayılı kararı ile 14.11.2023 tarihli, E.2023/5918, K.2023/10981 sayılı kararında yeniden 1956 tarihli İçtihadı Birleştirme Kararına dayanmış ve bedelin dava tarihi itibarıyla belirlenmesi gerektiğini açıkça vurgulamıştır.

Bu nedenle bugün itibarıyla da kamulaştırmasız el atma davalarında taşınmaz bedelinin belirlenmesinde esas alınan tarih dava tarihidir.

Enflasyonun Ortaya Çıkardığı Sorun

Ancak zaman içerisinde başka bir sorun ortaya çıkmıştır. Sorun artık taşınmazın hangi tarihte değerlendirileceği değil, dava tarihinde belirlenen bedelin gerçek değerini koruyup korumadığıdır.

Özellikle yüksek enflasyon dönemlerinde, dava tarihinde doğru şekilde belirlenen bedellerin uzun süren yargılamalar sırasında önemli ölçüde değer kaybettiği görülmüştür. Böylece mahkeme tarafından hükmedilen bedel hukuken doğru olsa dahi, malik çoğu zaman taşınmazının gerçek ekonomik karşılığını elde edememektedir.

Hukuk Genel Kurulunun Yaklaşımı

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu da bu sorunu dikkate alarak 08.04.2026 tarihli, E.2025/5-113, K.2026/114; E.2025/5-114, K.2026/115 ve E.2025/5-115, K.2026/116 sayılı kararlarında, Anayasa'nın 46. maddesinde yer alan "gerçek karşılık" ilkesine vurgu yapmıştır. Hukuk Genel Kurulu, dava tarihinde belirlenen bedelin yıllar sonra ödenmesi halinde taşınmazın gerçek karşılığının malik tarafından elde edilemediğini değerlendirmiştir. Bu kararlarla kamulaştırma ve kamulaştırmasız el atma davalarında hükmedilen bedele dava tarihinden itibaren kamu alacakları için öngörülen en yüksek faizin uygulanması gerektiği kabul edilmiştir.

Böylece Hukuk Genel Kurulu, bedelin belirlenmesinde dava tarihi ilkesini korurken, dava tarihi ile ödeme tarihi arasında oluşan değer kaybını faiz yoluyla gidermeyi amaçlamıştır.

Ancak Hukuk Genel Kurulunun söz konusu kararlarından önce istinaf incelemesine gelen bazı dosyalarda, faiz talebinin dava ve ıslah dilekçelerinde yasal faiz olarak sınırlandırılmış olması ve istinaf aşamasında ıslah imkânının bulunmaması nedeniyle, yeni içtihadın uygulanması konusunda tereddütler ortaya çıkmıştır. Bu durum, bazı dosyalarda enflasyon nedeniyle oluşan değer kaybının giderilememesi sonucunu doğurmuştur. Bu nedenle sorun, bireysel başvuru yoluyla Anayasa Mahkemesinin önüne taşınmıştır.

Anayasa Mahkemesinin Yaklaşımı

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, dava tarihi ile ödeme tarihi arasında ortaya çıkan değer kaybını en yüksek kamu alacağı faizinin uygulanması yoluyla gidermeye çalışmıştır. Ancak tartışma burada sona ermemiştir.

Nitekim Anayasa Mahkemesi, Mustafa Bahadır Bağyapan Başvurusu'nda (B. No: 2020/22992, 03.12.2025, RG 16.06,2026), kamulaştırmasız el atma karşılığında hükmedilen tazminatın enflasyon karşısında önemli ölçüde değer kaybetmesinin başvurucuya aşırı ve olağan dışı bir külfet yüklediğini belirterek mülkiyet hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir.

Anayasa Mahkemesi böylece nominal bedel ile gerçek karşılık arasındaki farkı doğrudan mülkiyet hakkı kapsamında değerlendirmiştir.

Bu karar, kamulaştırmasız el atma davalarındaki asıl meselenin bedelin hangi tarihte belirleneceği değil, belirlenen bedelin taşınmazın gerçek karşılığını sağlayıp sağlamadığı olduğunu ortaya koymuştur.

Gerçekten de 1956 yılından günümüze kadar Yargıtay bedelin belirlenmesinde dava tarihi ilkesini terk etmemiştir. Değişen husus, bedelin belirleneceği tarih değil, belirlenen bedelin gerçek değerinin nasıl korunacağı olmuştur. Gelinen noktada amaç, taşınmazını kaybeden kişinin yalnızca bir bedel elde etmesi değil, taşınmazının gerçek karşılığını alabilmesidir.

Sonuç

Mustafa Bahadır Bağyapan kararı, kamulaştırmasız el atma davalarında yeni bir tartışma alanı açmıştır. Artık mesele yalnızca taşınmaz bedelinin hangi tarih esas alınarak belirleneceği değil, hükmedilen bedelin ödeme tarihinde de taşınmazın gerçek karşılığını sağlayıp sağlamadığıdır.

Bu karar sonrasında, benzer nedenlerle yapılacak bireysel başvuruların artması beklenmektedir. Zira Anayasa Mahkemesi, mülkiyet hakkının korunmasını yalnızca bir bedelin hüküm altına alınmasına değil, bu bedelin gerçek ekonomik değerini koruyarak hak sahibine ulaşmasına bağlamıştır.

Bu nedenle, kamulaştırma ve kamulaştırmasız el atma bedellerinin enflasyon karşısında değer kaybetmesini önleyecek, Anayasa'nın 46. maddesinde güvence altına alınan gerçek karşılık ilkesini tam anlamıyla hayata geçirecek bir yasal düzenlemeye ihtiyaç vardır. Zira mülkiyet hakkının güvencesi, yalnızca bir bedelin hüküm altına alınması değil, o bedelin taşınmazın gerçek karşılığını sağlayacak şekilde hak sahibine ulaştırılmasıdır.