Ceza adaleti sisteminin çarkları dönmeye başladığında, bir şüpheli veya sanık için en kritik an, hatta çoğu kaderi değiştiren o an, ilk sorunun sorulduğu andır. Ceza yargılamasının o kendine has, soğuk ve mesafeli atmosferinde, bir şüphelinin veya sanığın elindeki en hayati silah, sanılanın aksine yapacağı uzun savunmalar değil, sergileyeceği stratejik sessizliğidir. "Susma hakkı" dediğimiz kavram, Türk hukukunda ve uluslararası normlarda en çok bilinen ancak ne yazık ki uygulamada hem şüpheliler hem de makamlarca en çok yanlış yorumlanan hakların başında gelir. Çoğu zaman bir "kaçamak", "suçluluğun gizlenmesi", "şüpheli bir tutum" veya dolaylı bir suç ikrarı olarak algılanan bu hak, aslında savunmanın en bilinçli ve en güçlü tercihidir. Susmak hem toplum nezdinde hem de kolluk makamları ve yargı mercileri tarafından suçun kabulü şeklinde de algılanmaktadır.
Susma hakkı müstakil bir insan hakkı olarak ele alınmıyorsa da esasen ifade özgürlüğü ve adil yargılanma haklarıyla doğrudan bağlantılıdır.
Türkiye hukuk sisteminde "nemo tenetur" ilkesi, ceza muhakemesinin en temel direklerinden birini oluşturarak Anayasa’nın 38. maddesinin 5. fıkrasında açıkça hüküm altına alınmıştır. Bu anayasal düzenleme uyarınca; hiç kimse kendisini veya kanunda belirlenmiş yakınlarını suçlayıcı mahiyette beyanda bulunmaya ya da bu yolda delil göstermeye zorlanamaz. Söz konusu ilke, şüpheli ve sanığa yalnızca pasif bir savunma hakkı tanımakla kalmaz, aynı zamanda makamların delilden sanığa ulaşma yükümlülüğünü pekiştirerek, suçsuzluk karinesini pratikte işler hale getirir. Bireyin kendi aleyhine tanıklık yapmaya zorlanamaması, hukuk devletinin bireyi devlet erki karşısında koruyan en güçlü kalkanlarından biridir.
Susma hakkı, sadece ceza hukuku açısından değil, vergi hukuku başta olmak üzere diğer hukuk dalları için de çok önemli bir haktır. Fakat bu yazıda susma daha çok ceza hukuku açısından değerlendirmeye tabi tutulmuştur.
5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 147. maddenin 1. fıkrasının e bendi gereğince şüpheli veya sanığın irade özgürlüğünü güvence altına alan en temel usul güvencelerinden biri, kendisine yüklenen suç hakkında açıklamada bulunmamasının kanunî bir hak olduğunun açıkça bildirilmesidir. Bu bildirim, şekli bir hatırlatma değil; susma hakkının bilinçli ve serbest biçimde kullanılabilmesi için zorunlu bir ön koşuldur. Kişinin, isnat edilen fiil karşısında konuşup konuşmamaya, savunmasını hangi aşamada ve hangi kapsamda yapacağına bizzat karar verebilmesi, ancak bu hakkın kendisine açık, net ve tereddüde yer bırakmayacak şekilde anlatılmasıyla mümkündür. Aksi hâlde alınan beyan, görünürde bir ifade olsa dahi, irade sakatlığı taşıyacak ve adil yargılanma hakkı bakımından ciddi bir sorun doğuracaktır. Bu yönüyle susma hakkının bildirilmesi, yalnızca bireyin kendisini suçlamaya zorlanmaması ilkesinin değil, aynı zamanda savunmanın devlet karşısında eşit ve onurlu bir konumda var olabilmesinin de somut bir yansımasıdır.
Uygulamada yapılan en büyük hatalardan biri, susma hakkının sadece mahkeme salonunda, hakim huzurunda kullanılabileceği yanılgısıdır. Halbuki bu hak, şüpheli sıfatının doğduğu ilk andan itibaren, yani kolluk kuvvetlerinin kapınızı çaldığı veya sizi ifadeye çağırdığı o ilk saniyede başlar. Soruşturmanın şekillendiği savcılık ve sorgu hakimliği aşamalarında da bu hak kesintisiz olarak devam eder. Yine duruşma salonunda hakimin karşısında da sanık, savunmasını hangi aşamada ve ne şekilde yapacağına karar verme yetkisine sahiptir.
Süreç başladığında, henüz dosyanın kapağı bile açılmamışken ve isnadın kapsamı tam netleşmemişken sorulan sorulara verilen aceleci cevaplar, geri dönüşü olmayan yollara girilmesine neden olur. Örneğin, bir ceza dosyasında, şüphelinin sadece "Yardım etmek amacıyla oradaydım." şeklindeki samimi görünümlü tek bir cümlesi, ileride iştirak iradesinin en güçlü delili olarak önüne konulabilir. Ya da ekonomik tabanlı bir suçlamada, paranın kaynağına dair henüz belgelerle desteklenmemiş ani bir beyan, ilerleyen aşamalarda "çelişkili ifade" yaftası yemenize ve tüm savunma kurgunuzun çökmesine sebebiyet verebilir. İşte bu yüzden susma hakkı, pasif bir bekleyiş değil; savunmayı kontrol altında tutan, dosyanın olgunlaşmasını bekleyen stratejik bir kalkandır.
Halk arasında "konuşursam suçlu görünürüm" ya da tam tersi "konuşmazsam üzerime kalır" gibi bir ikilem yaşanır. Ancak hukuki perspektifte susma hakkı, kişinin kendi aleyhine delil üretmeye zorlanamaması (nemo tenetur) ilkesinin en somut tezahürüdür. Bu hak, şüpheliye veya sanığa isnat edilen fiil hakkında açıklama yapmama ve yöneltilen soruları yanıtsız bırakma özgürlüğü tanır. Susma hakkı bir zayıflık göstergesi değil, kişinin kendi aleyhine delil üretmeye zorlanamayacağı ilkesinin en somut ve asil duruşudur. Susma hakkı bir kaçış yolu da değildir, adaletin tecelli etmesi sürecinde savunmanın en rasyonel ve en hukuki yoludur.
Uygulamada şüpheliler üzerinde kurulan en büyük baskı "Konuşursan sana yardımcı oluruz, seni bırakırız!" ya da "Susarsan durumun kötüleşir, tutuklanırsın" şeklindeki kolluk telkinleridir. Ancak altını çizmeliyim ki; bu yaklaşımın hukuki hiçbir dayanağı yoktur. Susma hakkının kullanılması asla bir tutuklama veya mahkûmiyet gerekçesi yapılamaz. Örneğin, bir kasten yaralama olayında, olayın sıcaklığıyla ve yaşanan şokun etkisiyle yapılan yanlış bir yön tespiti veya mesafe beyanı, kamera kayıtları ortaya çıktığında şüpheliyi ‘‘beyanlarına itibar edilmeyen" konumuna düşürebilir. Oysa ilk aşamada bu hakkı kullanmak, delillerin toplanmasını beklemek ve müdafi yardımıyla strateji belirlemek, savunmanın özünü korur.
Bu hak, sadece mahkeme salonundaki kürsüyle sınırlı değildir. Karakolda ifade verirken, savcılık makamında sorgulanırken veya bir operasyonun ilk anında şüpheli sıfatı doğduğu andan itibaren kesintisiz olarak geçerlidir. Dosyanın içeriği tam olarak bilinmiyorsa, deliller henüz savunma tarafından incelenmemişse veya kişi üzerinde yoğun bir psikolojik baskı hissediliyorsa, yapılacak en doğru şey konuşmamaktır. Özellikle "kısmi susma" dediğimiz, bazı sorulara cevap verip bazılarını cevapsız bırakma durumu, savcılık makamınca "savunmanın parçalanması" olarak değerlendirilebileceği için çok dikkatli yönetilmesi gereken, bıçak sırtı bir süreçtir.
Bazen sessiz kalmak, en gür hitabetten daha güçlü bir savunmadır. Susma hakkı sayesinde dosya netleşmeden savunma alanı daraltılmaz ve hukuka aykırı delillerin tartışılması için gerekli zemin muhafaza edilir. Ceza muhakemesinde asıl tehlike konuşmamak değil, ne söylediğinin ve bu sözlerin hukuki geleceğinde nasıl bir bomba gibi patlayacağının farkında olmadan yapılan kontrolsüz açıklamalardır. Bu nedenle susma hakkı, savunmanın ertelenmesi değil; savunmanın doğru zamanda, doğru delillerle ve en doğru zeminde yapılmasını sağlayan temel bir güvencedir.
Savunmanın sesi bazen konuşmakla, ancak çoğu zaman bilinçli ve stratejik bir sessizlikle güç kazanır. Bu hak, suçluluğu gizleyen bir perde değil, adaletin terazisinin şüpheli aleyhine haksızca bozulmasını engelleyen bir denge unsurudur.
Sonuç olarak: Susma hakkı, "Sonsuza kadar sessiz kalmak" demek değildir. Asıl mesele, doğru zamanda savunma/konuşma stratejisi belirlemektir.
Av. Lokman ÇETİN






