Ceza muhakemesi alanında koruma tedbirleri, bireylerin yaşamlarına yönelik ciddi müdahaleler oluşturmaktadır. Bu tedbirler arasında tutuklama tedbiri, şüpheli ya da sanığın özgürlüğüne yönelir ve en ağır olanıdır. Tutuklamanın orantılı olmaması halinde faydadan çok zarar vereceği kaçınılmaz olacaktır. Anayasanın 19. maddesinin 2. fıkrasına göre, kişi hak ve özgürlüklerine yönelecek sınırlamanın oranlılık ilkesine uygun olması gerekir.

Orantılılık, kişi hürriyetinin kısıtlanması sonucunu doğuran koruma tedbirlerinden öncelikle hafiften ağıra doğru giden sıralama içinde uygulama yapılması gerektiren bir ilkedir. Öyle ki, Ceza Muhakemesinin gayesine daha hafif bir tedbirle ulaşılması mümkün ise öncelikle uygulanması gerekir. Mesela, adli kontrol tedbiri yeterli ise tutuklama tedbirine başvurulmamalıdır. Hakim orantılık (ölçülülük) ilkesinin gereği olarak öncelikle amaca yeterli diğer tedbirlerin varlığını göz önüne almak zorundadır. Hukuk devleti olmanın gereği, özgürlük kısıtlamasının şartları gerçekleşse dahi, bireyin bu kısıtlamadan en az zararla kurtulması amaçlanmalıdır.

Hüküm vermekle görevli olan uygulayıcıların bu görevlerinin ifa ettikleri esnada kanun ve deliller ile birlikte başvurdukları bir diğer araç da koruma tedbirleridir. Bu açıdan koruma tedbiri henüz hakkında kesin hüküm verilmeyen kimseler hakkında uygulamasından dolayı yapılan yargılama açısından gerçek anlamda gereklilik arz etmesi halinde bu yola başvurulması gerektiği ifade edilmiştir. Bu bakımdan koruma tedbirleri amacı dışında kullanılır veya amacını aşarsa bu işlemlerin AİHS ve CMK 'ya aykırılık teşkil edeceği de ifade edilmiştir. Koruma tedbirlerinin bir türü olan tutuklama tedbirine başvurulurken de bu amaç gözetilmeli ve yargılamanın sağlıklı ilerleyişi açısından bu yola başvurulması gerekir.

Tutuklama cezalandırma değildir. Bu tedbirin sadece kanunlara uygun olarak uygulanması bir zorunluluktur. Bir koruma tedbiri olarak tutuklamaya ilişkin güncel sorunlar kimi zaman kanuni düzenlemelerden, kimi zaman da uygulamadan kaynaklanmaktadır. Anayasa’nın tutuklama nedenlerinin öngörüldüğü 19. maddesinin doğrudan uygulanabilir niteliği, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 100. maddesinden kaynaklandığı düşünülen sorunların çözülmesine fayda sağlanması adına bu tedbire başvurulsa bile uygulamada bazı hallerde tedbirden ziyade peşinen cezalandırma haline dönüştüğünü görmekteyiz.

Nitekim Yargıtayı vermiş olduğu bir kararından , '' Koruma tedbiriyle çoğu zaman henüz gerçekten suçun işlenip , işlenmediği ya da işleme muhatap olan şüpheli tarafından işlendiği yargı kararı ile sabit olmadığı halde , gecikmesinde sakınca bulunmasından dolayı görünüşte haklılıkla yetinilerek gerek şüphelinin gerekse şüpheli statüsünde olmayan üçüncü kişilerin temel hak ve özgürlüklerine müdahale edilmektedir. Bu neden koruma tedbirlerine ölçülü bir şekilde görünüşte haklı olan ve gecikmesinde sakınca ya da tehlike bulunan hallerde başvurulmalıdır.'' şeklinde karar vererek koruma tedbirlerinin amacını açıklamıştır.

Tutuklamanın Geçiciliği

Tutuklama tedbirin geçici olmasından maksat, sürenin açıkça gösterilmesi değildir. Tedbirin haklılığını gösteren sebeplerin ortadan kalkması halinde sona ermesidir. Delillerin muhafaza altına alınmış olması, kaçma şüphesine karşı teminat verilmiş olması, yapılan kovuşturma sonrasında beraat kararı verilmesi gibi durumlarda tutuklama sona erecektir.

Tutukluluk Süresi (CMK 102. m.)

Hemen belirtelim ki, tutukluluğun makûl süreden uzun olması, kişilerin özgürlük ve güvenlik hakkını güvenceye bağlayan ve iç hukukumuzun bir parçası olan İHAS 5/3. maddesine aykırılık teşkil eder. Bu güvencenin doğal sonucu olarak tutukluluğun devamına ilişkin kararlarında mutlaka gerekçeli olması gerekir. CMK’nın 102. maddesine göre, Ağır Ceza Mahkemesinin görevine girmeye suçlarda tutuklulukta kalma süresi altı aydır. Bu süre zorunluluk hallerinde dört ay daha uzatılabilir. Yani atılı suç ağır ceza mahkemesinin görevine girmiyorsa tutuklama süresinin üst sınırı en fazla on aydır. 5235 sayılı Yasa’nın 12. maddesine göre, ayrık durumlar dışında ağırlaştırılmış müebbet hapis, müebbet hapis ve on yıldan fazla hapis cezalarını gerektiren suçlarla ilgili dava ve işler ağır ceza mahkemesinin görevine girdiğinden, cezanın yukarı sınırı 10 yılı aşmayan suçlarda tutuklulukta geçecek süre en fazla 10 ay olacaktır. Eğer suç ağır ceza mahkemesinin görev alanında ise yani ağırlaştırılmış müebbet hapis, müebbet hapis ve on yıldan fazla hapis cezalarını gerektiriyor ise tutuklu kalınacak süre iki yıldır. Bu süre zorunluluk hallerinde en çok üç yıl daha uzatılabilir. Maddenin yazılış biçimine göre “uzatma süresi üç yılı geçemez” dendiği için uzatılan süre üç yıl olacaktır. İki yıllık temel süreye eklendiğinde ağır ceza mahkemesinin görev alınana giren suçlarda tutuklulukta geçirilecek süre en fazla beş yıldır. CMK 250/1-c de yer alan suçlara ilişkin soruşturma ve kovuşturma aşamasında tutuklama süresi iki kat uygulanacağından (CMK m. 252) DGM’leri yerine kurulan özel yetkili ağır ceza mahkemelerinde tutuklulukta geçecek süre azami 10 yıldır.

Arz ve izahı olunduğu gibi gerekçesiz tutuklama verilemez olup, makul süreyi aşmaması gerekmektedir. CMK m.102’de üst sınırlar düzenlenmiş olmakla birlikte, bu süreler otomatik olarak kullanılabilecek azami süreler değildir. Tutukluluğun devamı adına yeni ve güncel gerekçeler sunulmalıdır. Aynı gerekçelerin tekrar edilmesi hak ihlali oluşturur.

Tutuklama Kararının Gerekçeli Olması

Anayasa m.141 ve CMK m.34 uyarınca tutuklama kararları somut, açık denetlenebilir gerekçeler içermelidir. Yargıtay ve Anayasa Mahkemesi içtihatlarına göre ;

Suçun vasıf ve mahiyeti, mevcut delil durumu, katalog suç olması şeklindeki kalıp ifadeler, gerekçeli karar sayılmamaktadır.

Uygulamada; “dosya kapsamı, mevcut delil durumu” gibi soyut gerekçelerle (aslında gerekçesiz) tutuklama kararı verilirken, tahliye kararı verilirken de aynı ibarelerin kullanıldığı sıkça görülmüştür. Unutulmamalıdır ki; Ceza Muhakemesi Kanunu insan haklarına uygun olmayan yaygın uygulamalara karşı bir tepki olarak tüm usulü işlemleri ayrıntılı düzenlemiş ve koruma tedbirleri bakımından da bir çeşitliliğe gitmiştir. Buna göre yargıçların diğer koruma tedbirlerinin yeterli olup olmadığını öncelikle incelemesi, bu tedbirlerin yeterli olmayacağının anlaşılması halinde tutuklama kararını gerekçelendirerek vermesi esastır.

Tutuklama tedbiri, ceza muhakemesinin istisnai araçlarından biridir ve keyfi uygulamalara açık olmaması için sıkı denetime tabi tutulmalıdır. Kuvvetli suç şüphesi, tutuklama nedenleri ve ölçülülük ilkesi birlikte gerçekleşmeden verilen tutuklama kararları, kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkının ihlali niteliğindedir.

Bu nedenle hakimler, nihai olarak; tutuklamayı ilk seçenek değil, son çare olarak değerlendirmeli; adli kontrol tedbirlerini öncelikle uygulamalıdır.

Av. Onur Erhan DUVA

KAYNAKÇA :

Doç.Dr Tugrul Katoglu

Mehmet Resat Koparan

TBB

DergiPark