GİRİŞ

Bir mahkeme kararının sonuç itibariyle doğru olması tek başına yeterli değildir. Kararda neden o sonuca varıldığının da gösterilmesi gerekir. Zira yargılamada tarafları tatmin eden, sadece hüküm sonucu değil, o sonuca hangi vakıa, hangi delil ve hangi hukuki değerlendirme ile ulaşıldığının ortaya konulmasıdır. Bu sebeple gerekçe, hükmün süsü değil; onun denetlenebilir, anlaşılabilir ve meşru hale gelmesini sağlayan asli unsurdur. Anayasa’nın 141/3. maddesinde bütün mahkemelerin her türlü kararının gerekçeli olarak yazılacağının açıkça belirtilmesi ve HMK m. 297’de hükmün kapsamının ayrıntılı biçimde düzenlenmesi, bu zorunluluğun tesadüf olmadığını gösterir. Gerekçe, aynı zamanda HMK m. 27’de güvence altına alınan hukuki dinlenilme hakkının somut görünümüdür. Taraf, iddia ve savunmasının gerçekten dikkate alındığını ancak gerekçede görebilir.

Ne var ki uygulamada “gerekçeli karar” başlığı taşımasına rağmen gerçekte gerekçe içermeyen çok sayıda kararla karşılaşılmaktadır. Dosyanın özetlenmesi, taraf beyanlarının peş peşe sıralanması, ardından “tüm dosya kapsamı birlikte değerlendirildiğinde” şeklinde kalıp bir cümle kurulması, HMK m. 297 anlamında yeterli gerekçe oluşturmaz. Nitekim Yargıtay 9. Hukuk Dairesi, 25.09.2017 tarihli kararında, bu tür genel ve soyut ifadelerin gerekçe sayılamayacağını; iddia ve savunmanın her bir talep kalemi yönünden tartışılması gerektiğini açıkça vurgulamıştır [1]. Buna göre kararın gerekçesinde maddi olay saptanmalı, hukuki niteliği ve uygulanacak hukuki kurallar belirlenmeli, bu konuda gerekli inceleme ve delillerden söz edilmeli, hukuk kuralları somut olaya uygulanmalı ve sonunda hüküm kurulmalıdır. Maddi olgularla hüküm fıkrası arasındaki hukuki bağlantı da ancak bu şekilde kurulabilecek, ayrıca yasal unsurları taşıyan bu gerekçe sayesinde, kararların doğruluğunun denetlenebilmesi mümkün olacaktır. Benzer şekilde Yargıtay 23. Hukuk Dairesi de, 27.05.2019 tarihli kararında, dosyada mevcut bilgilerin tekrar edilip uygulanacak hukuk kurallarının somut uyuşmazlıkla ilişkilendirilmemesini bozma sebebi saymıştır [2]. Bu tür kararlara doktrinde “zahiri gerekçeli karar” denmektedir. Demek ki sorun, karar metninin kısa veya uzun olması değildir. Sorun, hüküm ile dosya arasındaki zihinsel ve hukuki köprünün kurulup kurulmadığıdır.

Bu noktada “görünüşte gerekçe” kavramı önem kazanır. Görünüşte gerekçe, şeklen bir gerekçe varmış izlenimi veren; fakat içerik olarak neden-sonuç ilişkisini, delillerin değerlendirilmesini ve hukuki çıkarımı göstermeyen metindir. Başka bir ifadeyle; karar vardır, gerekçe başlığı vardır, hatta bazen sayfalar dolusu metin de vardır; fakat hâkimin hangi olguyu sabit kabul ettiği, hangi delile neden üstünlük tanıdığı ve hangi hukuki sonuca neden ulaştığı anlaşılamamaktadır. İşte bu durumda karar, sadece eksik gerekçeli değil; fiilen gerekçesiz hale gelir. Yargıtay uygulamasının son yıllarda özellikle bu kavrama ağırlık vermesi, usul hukukunda biçimsel değil maddi bir gerekçe anlayışının benimsendiğini göstermektedir.

Gerekçeli karar hakkının anayasal ve kanuni dayanakları birlikte okunduğunda, sistemin aslında oldukça açık olduğu görülür. Anayasa m. 141/3, tüm mahkeme kararlarının gerekçeli yazılmasını emreder. Bu hüküm, sadece nihai kararın sonunda birkaç hukuki cümle kurulmasını değil, yargısal faaliyetin görünür ve denetlenebilir hale getirilmesini amaçlar. HMK m. 297 ise bu anayasal buyruğu somutlaştırır; tarafların iddia ve savunmalarının özeti, anlaşılan ve anlaşılmayan hususlar, çekişmeli vakıalar, delillerin tartışılması, sabit görülen maddi olgular, bunlardan çıkarılan sonuçlar ve hukuki sebeplerin kararda yer almasını ister. Dolayısıyla gerekçe, “kararın niçin böyle verildiğini” genel olarak belirten birkaç paragraftan ibaret değildir. Gerekçe, uyuşmazlığın anatomisini çıkaran ve hüküm fıkrasına nasıl ulaşıldığını adım adım gösteren muhakeme zinciridir. Bu zincirin herhangi bir halkası eksikse, kararın bütünlüğü sarsılır.

Mahkemenin verdiği karardaki bütünlük, özellikle istinaf ve temyiz denetimi bakımından belirleyicidir. Zira yeterli gerekçe içermeyen bir karar, üst derece mahkemesinin inceleme yapmasını da fiilen imkânsızlaştırır. Üst mahkeme, hangi delilin neden üstün tutulduğunu, hangi itirazın neden reddedildiğini, hâkimin hangi hukuki vasıflandırmayı benimsediğini göremiyorsa, sağlıklı bir denetim yapamaz. Bu sebeple HMK m. 353/1-a-6 ve m. 371/1-ç hükümleri teknik birer prosedür normu değil; gerekçeli karar hakkının usuli güvencesidir. Nitelikli gerekçe yoksa, çoğu durumda esasa girilmeksizin kaldırma veya bozma kararının verilmesi gerekir. Bu yaklaşım, usul ekonomisine ilk bakışta ters görünse de uzun vadede daha rasyoneldir. Çünkü gerekçesiz veya görünüşte gerekçeli kararlar, esasen uyuşmazlığı çözmez; sadece bir üst dereceye taşır.

Burada önemli bir yanlış anlamayı ayrıca ayırmak gerekir. Gerekçeli karar hakkı, mahkemenin tarafların her cümlesini tek tek tekrar etmesini gerektirmez. Hâkim, her ayrıntıya cevap vermek zorunda değildir. Ancak sonuca etkili olan esaslı iddia, savunma ve deliller karşısında susamaz. Özellikle davanın sonucunu değiştirme ihtimali taşıyan itirazların cevapsız bırakılması, “takdir yetkisi” ile açıklanamaz. Takdir, gerekçenin yerine geçmez. Aksine takdir yetkisi kullanıldığında, neden o yönde takdir edildiğinin daha açık biçimde gösterilmesi gerekir. Örneğin, bir tanığın diğerine neden üstün tutulduğu mutlaka gerekçede gösterilmelidir. Bu bakımdan nitelikli gerekçenin ölçüsü, metnin uzunluğu değil; sonuca etkili çekişme noktalarını aydınlatma kapasitesidir.

Uygulamada görülen bir başka sorun, mahkemelerin bazen gerekçeyi taraf dilekçelerinin ya da bilirkişi raporlarının uzatılmış özeti sanmasıdır. Oysa özet başka, gerekçe başkadır. Taraf ne dedi, bilirkişi ne yazdı, tanık ne anlattı sorularına cevap vermek, hâkimin ne düşündüğünü göstermez. Gerekçe, bütün bu veriler karşısında neden belirli bir sonucun benimsendiğini ortaya koymalıdır. Bunun önemi şuradadır: Mahkeme metninin uzun olması, hatta dosya içeriğini ayrıntılı aktarması dahi onu gerekçeli hale getirmez. Yargısal faaliyet, metin çoğaltma işi değildir; seçme, tartma ve hukuki sonuca bağlama işidir.

Vatandaş açısından bakıldığında gerekçeli karar hakkının önemi daha da görünür hale gelir. Dava kazanan taraf için bile gerekçesiz karar risklidir. Çünkü bugün lehine görünen hüküm, yarın istinafta veya temyizde neden bozulduğunu anlayamayacağı bir sürece dönüşebilir. Dava kaybeden taraf bakımından ise gerekçe, sadece hukuki başvuru yolu açısından değil, adalet duygusu açısından da belirleyicidir. İnsanlar her zaman mahkemenin sonucuna katılmaz; fakat çoğu zaman niçin kaybettiğini anlayabildiğinde kararı daha meşru görür. Tam bu yüzden gerekçeli karar hakkı, yalnızca hukuk tekniğine ilişkin bir norm değil, yargıya duyulan toplumsal güvenin de temelidir. Gerekçesiz veya görünüşte gerekçeli karar, “mahkeme beni dinlemedi” duygusunu büyütür. Bu duygu bazen maddi kaybın kendisinden daha yıkıcıdır.

Hâkim perspektifinden de mesele yalnızca zorunlu unsur tamamlama meselesi değildir. Nitelikli gerekçe, hâkim için bir otokontrol mekanizmasıdır. Kararını yazarken vakıa ile norm, delil ile sonuç, çelişki ile çözüm arasındaki bağı kuramayan bir yargısal muhakeme, çoğu zaman dosya içinde de olgunlaşmamış demektir. Bu nedenle güçlü gerekçe, sadece tarafı ikna etmez; hâkimin kendi kararını da sağlamlaştırır. Yetersiz gerekçenin sık bozulmasının temel nedeni de budur. Bozulan şey çoğu kez yalnızca yazım tekniği değil, eksik kurulmuş muhakemedir.

Avukat bakımından pratik sonuç nettir: Karşılaşılan her olumsuz kararda ilk refleks, maddi hukuka girmek olmamalıdır. Önce kararın iskeleti incelenmelidir. Hüküm sonucu açık mı? Gerekçe, hüküm sonucunu gerçekten taşıyor mu? Esaslı deliller tartışılmış mı? Karşı tarafın temel savunmaları karşılanmış mı? Mahkeme, hiç tartışılmayan bir noktadan mı hüküm kurmuş? Kısa karar ile gerekçeli karar arasında uyum var mı? Bir taleple ilgili gerekçe var da hüküm yok mu; yahut hüküm var da gerekçe yok mu? Bu soruların her biri, çoğu zaman dosyanın kaderini değiştirebilecek usuli imkânlar doğurur. İyi bir istinaf veya temyiz dilekçesi, yalnızca “karar hukuka aykırıdır” demekle yetinmez; kararın hangi sebeple denetlenemez hale geldiğini, HMK m. 297 sistematiği içinde somutlaştırır.

GÖRÜNÜŞTE GEREKÇE SORUNU

Bu çerçevede görünüşte gerekçe sorunu, hukuk pratiğinde küçümsenmemesi gereken stratejik bir alandır. Çünkü niteliksiz gerekçe çoğu zaman maddi hukuktaki hatanın da habercisidir. Mahkeme kararını açık kuramıyorsa, çoğu kez dosyayı da açık düşünmemiştir. Bu yüzden görünüşte gerekçe itirazı, sırf usuli bir teknik olarak görülmemeli; kararın adalet değerini ve isabet ihtimalini test eden temel bir denetim aracı olarak değerlendirilmelidir.

Görünüşte gerekçenin en tipik örneklerinden biri, bilirkişi raporuna körü körüne dayanılmasıdır. Bilirkişi raporu, hâkim açısından bir karar vekili değil, teknik değerlendirme aracıdır. Hâkim raporu olduğu gibi benimseyip “rapor dosya kapsamına uygun görüldüğünden hükme esas alınmıştır” demekle yetinemez. Nitekim Yargıtay 15. Hukuk Dairesi’nin 24.05.2017 tarihli kararında, bilirkişi raporuna soyut atıfla yetinilmesinin “görünürde gerekçe” niteliğinde olduğu ve bunun tek başına bozma sebebi sayılacağı ifade edilmiştir [3]. Yargıtay 16. Hukuk Dairesi de 08.06.2021 tarihli kararında, sabit vakıalara nasıl ulaşıldığı açıklanmadan salt bilirkişi raporu doğrultusunda hüküm kurulmasını Anayasa m. 141 ve HMK m. 297’ye aykırı bulmuştur [4]. Dahası, dosyada birden fazla rapor bulunduğu hâllerde, hangi rapora niçin üstünlük tanındığının açıklanmaması da ayrı bir gerekçe kusurudur. Yargıtay 9. Hukuk Dairesi’nin 22.05.2017 tarihli kararı, bu konuda mahkemeye açık bir yükümlülük yüklemektedir [5]. Çünkü yargılama, rapor seçme işlemi değil; raporu hukuken değerlendirme faaliyetidir.

Gerekçe sorunu ilk derece yargılamasıyla sınırlı değildir. Bozma sonrasında verilen kararlar bakımından da aynı ölçüt geçerlidir. Mahkeme, bozma ilamına uyduğunda veya direnme yolunu seçtiğinde, artık önceki kararını tekrarlayarak değil; bozma gerekçesiyle gerçekten hesaplaşarak karar vermelidir. Yargıtay 13. Hukuk Dairesi, 31.10.2019 tarihli kararında, mahkemenin önceki kararı ve bozma ilamını özetleyip başkaca bir hukuki açıklama yapmamasını adil yargılanma hakkına aykırı bulmuştur [6]. Aynı çizgide Yargıtay Hukuk Genel Kurulu da 21.02.2018 tarihli kararında, özellikle direnme kararlarında, bozma gerekçesine yasal ve mantıksal cevap verilmesinin zorunlu olduğunu vurgulamıştır [7]. Aksi halde usulüne uygun bir direnme kararından söz edilmesi mümkün değildir. Bu içtihatlar, bozma sonrası kararın kendiliğinden işleyen bir prosedür değil, yeni ve nitelikli bir muhakeme ürünü olması gerektiğini göstermektedir.

Gerekçeli karar hakkının bir başka boyutu, kararın kendi içinde tutarlı olmasıdır. Hükmün gerekçe kısmı ile sonuç kısmı, hatta gerekçenin kendi içindeki ifadeler birbiriyle çatışıyorsa, artık denetlenebilir bir karardan söz edilemez. Mahkemenin aynı dosyada hem hak düşürücü süre nedeniyle usulden red, hem de ispatlanamadığı için esastan red gerekçesi kurması bunun çarpıcı örneğidir. Yargıtay 15. Hukuk Dairesi’nin 24.02.2016 tarihli kararı ile Antalya Bölge Adliye Mahkemesi 3. Hukuk Dairesi’nin 24.02.2023 tarihli kararı, böyle bir çelişkinin kararın denetlenmesini imkânsız hale getirdiğini açıkça ortaya koymuştur [8][9]. Çünkü usulden red ile esastan red aynı anda olamaz. Zira usulden ret nedeni var ise, mahkemenin o aşamadan sonra esasa girip karar verebilmesi mümkün değildir, usulden ret kararı vererek dosyadan el çekmelidir. Mahkeme önce “bu davayı esas bakımından inceleyemem” deyip ardından “inceledim, ispatlanamadı” sonucuna varamaz. Bu mantıksal çelişki, sadece teknik bir yazım kusuru değil; yargısal düşüncenin karara yansımamış olmasıdır.

Benzer şekilde kısa karar ile gerekçeli karar arasındaki uyumsuzluk da gerekçe hakkını ihlal eder. Özellikle hüküm sonucunda başka, gerekçeli kararda başka bir miktara veya sonuca yer verilmesi, tarafın hangi karara göre hareket edeceğini belirsiz hale getirir. Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 31. Hukuk Dairesi’nin 06.11.2025 tarihli kararı, kısa kararda hükmedilen miktarla gerekçeli kararda yazılan miktarın farklı olmasını adil yargılanma ilkesine aykırı bulmuş ve bu nedenle kararı kaldırmıştır [10]. HMK m. 298/2’de gerekçeli kararın tefhim edilen hüküm sonucuna aykırı olamayacağının ayrıca düzenlenmiş olması da bu yüzden anlamlıdır.

SÜRPRİZ KARAR YASAĞI

Görünüşte gerekçe ile yakın ilişkili diğer kavram, sürpriz karar yasağıdır. Bir yargılama, sadece taraflara konuşma imkânı verilmesiyle adil hale gelmez. Tarafların hangi maddi vakıa, hangi delil ve hangi hukuki nitelendirme üzerinden karar verileceğini öngörebilmesi de gerekir. Hâkim, yargılama boyunca hiç tartışılmamış bir sebebe dayanarak veya tarafların bilgisi dışında edinilen bir veriyle hüküm kurarsa, hukuki dinlenilme hakkı biçimsel olarak tanınmış görünse bile özünde ihlal edilmiş olur. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 14.11.2012 tarihli kararında yer alan değerlendirme, tarafların bilgisi dışında re’sen alınan rapora dayanılarak hüküm kurulmasının sürpriz karar niteliği taşıyabileceğini ortaya koymaktadır [11]. İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 17. Hukuk Dairesi de 24.01.2018 tarihli kararında, taraf sıfatı gibi çekişmeli bir hususun tarafların tartışmasına açılmadan karara bağlanmasını hukuki dinlenilme hakkının ihlali saymıştır [12].

Sürpriz karar yasağı ile gerekçe yükümlülüğü arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Çünkü çoğu sürpriz karar, gerçekte zayıf veya görünüşte gerekçeyle birlikte ortaya çıkar. Mahkeme, tarafların hiç tartışmadığı bir noktadan hüküm kurduğunda bunu ikna edici biçimde gerekçelendiremez; gerekçelendiremediğinde de karar, denetlenebilir olmaktan çıkar. Bu sebeple sürpriz karar yasağı, gerekçeli karar hakkının ileri bir görünümüdür.

Uygulamada sık rastlanan başka bir kusur, tarafların temel iddia ve itirazlarının cevapsız bırakılmasıdır. Özellikle çok kalemli alacak davalarında veya birden fazla talep sonucunun bulunduğu uyuşmazlıklarda, mahkeme bazı talepleri sadece reddedip neden reddettiğini açıklamamaktadır. Yargıtay 22. Hukuk Dairesi’nin 15.01.2020 tarihli kararı, bu tür taleplerin hangi nedenle reddedildiğinin açıklanmamasını adil yargılanma hakkı ihlali saymıştır [13]. Aynı şekilde Yargıtay 15. Hukuk Dairesi’nin 10.06.2019 tarihli kararında, gerekçede bir davacıya ilişkin açıklama bulunmasına rağmen hüküm fıkrasında o kişi hakkında olumlu ya da olumsuz bir hüküm kurulmamış olması HMK m. 297/1-c’ye aykırı kabul edilmiştir [14]. Bu iki karar birlikte okunduğunda, gerekçeli karar hakkının sadece “neden kabul” veya “neden red” sorusuna değil, “kim hakkında”, “hangi talep hakkında”, “hangi kapsamda” sorularına da cevap vermek zorunda olduğu anlaşılır.

Yine aynı çizgide, mahkemenin uyuşmazlığın çözümünde etkisiz ya da ilgisiz bir unsura dayanması da gerekçe sorununa yol açar. Çünkü gerekçe, sadece herhangi bir açıklama yapılması değil, uyuşmazlığın gerçekten belirleyici unsurlarının tartışılmasıdır. Yargıtay 6. Hukuk Dairesi’nin 30.05.2023 tarihli kararında, esasa etkisi bulunmayan bir bilirkişi raporuna atıfla yetinilmesi bozma sebebi yapılmıştır [15]. Bu karar, gerekçenin sadece var olmasını değil, dosyanın omurgasına temas etmesini de zorunlu kılar. Mahkeme asıl çekişme noktasını bırakıp tali bir veriye yaslanarak hüküm kuramaz. Aksi hâlde karar, hukuken ayakta görünse de düşünsel olarak boştur.

SONUÇ

Tüm bu içtihatlar bir arada değerlendirildiğinde, gerekçenin üç temel işlevi öne çıkar: denetim, ikna ve keyfiliği önleme. Üst mahkeme, ancak gerekçe sayesinde ilk derece veya istinaf kararını denetleyebilir. Taraf, ancak gerekçe sayesinde neden haklı ya da haksız bulunduğunu anlayabilir. Hâkim de ancak gerekçe yazarken kendi muhakemesini sınar. Antalya Bölge Adliye Mahkemesi 4. Hukuk Dairesi’nin 19.11.2021 tarihli kararında yer verilen “Bir hüküm, ne kadar haklı olursa olsun, gerekçesiz ise tarafları doyurmaz” tespiti bu işlevlerin özlü ifadesidir [16]. Aynı doğrultuda Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 24.02.2010 tarihli kararında da gerekçenin, maddi olgular ile hüküm arasındaki mantıksal bağlantıyı göstermek zorunda olduğu belirtilmiştir [17].

Buradan hareketle şu sonuca varmak gerekir: HMK m. 297’ye aykırılık, çoğu zaman basit bir şekil eksikliği değildir. Bu aykırılık, çoğu dosyada hukuki dinlenilme hakkını, adil yargılanma güvencesini ve üst derece denetimini aynı anda sakatlayan yapısal bir usul kusuruna dönüşmektedir. Özellikle avukat bakımından bu alan, esasa ilişkin temyiz veya istinaf sebeplerinden önce incelenmesi gereken stratejik bir başlıktır. Çünkü görünüşte gerekçeli kararlar çoğu zaman maddi hukuka ilişkin tartışmaya geçilmeden bozma veya kaldırma sebebi oluşturur. Karar incelenirken “Mahkeme hangi vakıayı sabit kabul etti?”, “Hangi delile neden üstünlük tanıdı?”, “Karşı tarafın temel savunmasına ne cevap verdi?”, “Hüküm sonucu gerekçeyle uyumlu mu?”, “Dosyada hiç tartışılmayan bir sebepten mi hüküm kuruldu?” soruları sistematik biçimde sorulmalıdır. Bu sorulara açık cevap üretmeyen her karar, usul hukukunun aradığı nitelikli gerekçe standardından uzaklaşmış demektir.

Sonuç olarak gerekçe, mahkemenin kanaatini ilan ettiği yer değil; o kanaate nasıl ulaştığını ispat ettiği yerdir. Gerekçe yoksa taraf için ikna yoktur; denetim makamı için inceleme imkânı yoktur; hukuk devleti için de güven yoktur. Bu nedenle “görünüşte gerekçe” ile yetinen, bilirkişi raporuna sığınan, tarafların esaslı itirazlarını cevapsız bırakan, kendi içinde çelişen veya yargılama boyunca tartışılmamış bir sebepten hüküm kuran kararların HMK m. 297 bakımından ayakta tutulması mümkün değildir.

KAYNAKÇA(YARGI KARARLARI):

1. Yargıtay 9. Hukuk Dairesi, E. 2015/25095, K. 2017/14146, T. 25.09.2017
2. Yargıtay 23. Hukuk Dairesi, E. 2016/5711, K. 2019/2350, T. 27.05.2019
3. Yargıtay 15. Hukuk Dairesi, E. 2016/678, K. 2017/2233, T. 24.05.2017
4. Yargıtay 16. Hukuk Dairesi, E. 2019/1962, K. 2021/4995, T. 08.06.2021
5. Yargıtay 9. Hukuk Dairesi, E. 2017/21070, K. 2017/8498, T. 22.05.2017
6. Yargıtay 13. Hukuk Dairesi, E. 2019/4323, K. 2019/10581, T. 31.10.2019
7. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, E. 2017/2555, K. 2018/247, T. 21.02.2018
8. Yargıtay 15. Hukuk Dairesi, E. 2015/5493, K. 2016/1214, T. 24.02.2016
9. Antalya Bölge Adliye Mahkemesi 3. Hukuk Dairesi, E. 2022/256, K. 2023/338, T. 24.02.2023
10. Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 31. Hukuk Dairesi, E. 2025/902, K. 2025/969, T. 06.11.2025
11. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, E. 2012/860, K. 2012/796, T. 14.11.2012
12. İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 17. Hukuk Dairesi, E. 2017/1167, K. 2018/89, T. 24.01.2018
13. Yargıtay 22. Hukuk Dairesi, E. 2017/26771, K. 2020/394, T. 15.01.2020
14. Yargıtay 15. Hukuk Dairesi, E. 2018/5640, K. 2019/2651, T. 10.06.2019
15. Yargıtay 6. Hukuk Dairesi, E. 2022/1923, K. 2023/2105, T. 30.05.2023
16. Antalya Bölge Adliye Mahkemesi 4. Hukuk Dairesi, E. 2020/250, K. 2021/1914, T. 19.11.2021
17. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, E. 2010/1-86, K. 2010/108, T. 24.02.2010