2 Mayıs 2006 tarihinde bu platformda Prof. Dr. Rauf Karasu imzalı ve “Araştırma Görevliliği Sınavı ile Yüksek Lisans ve Doktora Sınavlarında ALES Puanı Yerine HMGS Puanı Esas Alınmalıdır” başlıklı yazıyı okudum. Önce yazının ironik bir HMGS eleştirisi olduğu zannına kapıldım, ancak sonlara doğru Hoca’nın önerisinde epey ciddi olduğunu gördüğümde, aşağıdaki satırları hukuk camiasıyla paylaşma ihtiyacı hissettim.

HMGS’nin ihdas edilmesi, belirli mesleklere girişte asgari bir hukuk bilgisi standardı sağlama amacını taşır. Bu yönüyle avukatlık, hâkimlik, savcılık ve noterlik gibi doğrudan uygulamaya dönük meslekler için bir filtre işlevi gördüğü, en azından sınavın amacı açısından söylenebilir. Bununla birlikte, sınavın uygulanış tazındaki ezber ağırlıklı soru tarzının bu amacı gerçekleştirmekten son derece uzak olduğu yönündeki eleştirilere katıldığımı da satır arasında not edeyim. Böyle bir sınavın kapsamının genişletilerek araştırma görevliliği ve lisansüstü eğitime girişte belirleyici hale getirilmesi önerisi, hem akademinin doğası hem de eşitlik ilkesi bakımından ciddi sorunlar barındırmaktadır.

Her şeyden önce, araştırma görevliliği ile HMGS’nin hedeflediği meslekler arasında niteliksel bir fark vardır. HMGS, uygulamaya yönelik mesleki yeterliliği ölçmeyi amaçlayan bir sınavdır, oysa araştırma görevliliği, esas itibarıyla bilimsel araştırma yapma, eleştirel düşünme, metodoloji kurma ve akademik üretim kapasitesiyle ilgilidir. Bu iki alanın gerektirdiği yetkinliklerin örtüştüğünü varsaymak, kategorik bir hata içerir. Bir adayın HMGS’de başarılı olması, onun iyi bir araştırmacı veya akademisyen olacağı anlamına gelmez. Benzer şekilde, HMGS’de başarısız olan bir adayın akademik potansiyelinin düşük olduğu da söylenemez. Dolayısıyla, uygulama odaklı bir sınavın akademik kariyer için ön koşul haline getirilmesi, ölçme aracının amaçla uyumsuzluğu sorununu doğurur.

Metinde ALES’in hukuk bilgisini ölçmediği gerekçesiyle eleştirilmesi anlaşılabilir, ancak buradan hareketle HMGS’nin doğrudan yerine konulması gerektiği sonucu zorunlu değildir. Bu, ‘ya bu ya o’ şeklinde ikili bir karşıtlık kurarak alternatif çözümleri dışlayan bir akıl yürütmeye dayanır. Oysa daha dengeli bir yaklaşım, akademik alana özgü ölçütlerin geliştirilmesini gerektirir. Örneğin, bazıları halihazırda kullanılan, alan bilgisi sınavları, yazılı bilim sınavları, mülakatlar gibi adayın akademik üretim potansiyelini değerlendiren benzer yöntemler önerisi dikkate alınabilir, ancak HMGS böylesi bir yöntem olmanın yanından bile geçmiyor. Sorunlu bir ölçme aracını (ALES) daha uygun olmayan başka bir araçla (HMGS) değiştirmek, sorunu çözmek yerine biçim değiştirerek sürdürmek anlamına gelir.

Ayrıca metinde HMGS’nin “nesnelliği üzerinde kuşku olmayan” bir sınav olduğu iddiası da tartışmaya açıktır. Her merkezi sınav belirli ölçüde standartlaştırılmış olsa da, hiçbir sınav mutlak anlamda nesnel değildir. Sınavın içeriği, yukarıda da belirttiğim soru tarzı ve ölçtüğü beceriler belirli bir perspektifi yansıtır. HMGS’nin de ağırlıklı olarak ezbere dayalı bilgi ölçtüğü ve hukuk uygulamasına yönelik belirli alanları öne çıkardığı düşünüldüğünde, akademik yaratıcılık ve eleştirel analiz gibi becerileri ölçmekten uzak olduğu öneride dikkate alınmamıştır. Bu nedenle HMGS’yi tartışmasız “daha objektif” bir kriter olarak sunmak, yeterli gerekçelendirmeden yoksundur.

Üstelik öneri, eşitlik ilkesi bakımından da sorunludur. Türkiye’de farklı disiplinlerde araştırma görevlisi olmak isteyen adaylar için böyle bir mesleki yeterlilik sınavı zorunluluğu bulunmazken, yalnızca hukuk alanı için HMGS şartı getirilmesi, benzer durumda olan kişiler arasında farklı muamele anlamına gelir. Eğer amaç akademik kaliteyi artırmaksa, bu hedefin yalnızca hukuk alanına özgü bir sınavla sağlanmaya çalışılması tutarlı değildir. Ya tüm disiplinler için benzer nitelikte alan yeterlilik sınavları öngörülmeli ya da hiçbir alanda bu tür bir zorunluluk getirilmemelidir. Aksi halde, eşitlik ilkesi zedelenir ve hukuk alanındaki adaylar diğer alanlara kıyasla daha ağır bir eleme mekanizmasına tâbi tutulmuş olur.

Metinde dile getirilen bir diğer husus, ALES’te yüksek puan alan ancak lisans not ortalaması düşük olan adayların öne geçebilmesidir. Bu durum, ölçme ve değerlendirme sisteminde ağırlıkların yeniden düzenlenmesiyle çözülebilecek bir problemdir. Lisans başarı ortalamasının, bilim sınavlarının ve/ya mülakatların etkisi artırılarak daha dengeli bir değerlendirme yapılabilir. Bu tür teknik bir sorunun çözümü, tüm sistemi kökten değiştirip farklı bir sınavı zorunlu kılmak değildir.

Son olarak, akademik özgürlük ve çeşitlilik açısından da öneri sakıncalıdır. Akademi, yalnızca mevcut hukuk bilgisini tekrar eden değil, aynı zamanda hukuku eleştiren, dönüştüren ve geliştiren bireyler yetiştirmeyi amaçlar. HMGS gibi standartlaştırılmış sınavların belirleyici hale gelmesi, farklı düşünme biçimlerini ve alternatif akademik profilleri dışlama riski barındırmaktadır. Bu da uzun vadede hukuk biliminin gelişimini sınırlandırır.

Özetle, hukuk alanında akademik kaliteyi artırma amacı yerinde olmakla birlikte, HMGS’nin araştırma görevliliği ve lisansüstü eğitime girişte temel kriter haline getirilmesi hem ölçme amacına uygunluk hem eşitlik ilkesi hem de akademinin doğası bakımından ikna edici değildir. Daha dengeli, çoğulcu ve akademik niteliği doğrudan ölçen yöntemlerin geliştirilmesi, bu hedefe ulaşmak için daha rasyonel bir yol olacaktır.

Dr. Öğr. Üyesi Ali Acar

Çankaya Üniversitesi Hukuk Fakültesi