Özet
Bu makale, bireyin doğumuyla başlayan ve hayatının ilk yirmi yılını şekillendiren toplumsal dayatmaların, insan doğasını ve hukuk sistemini nasıl reaktif bir boyun eğişe sürüklediğini incelemektedir (Rousseau, 2006). İnsanoğlunun en saf hali olan çocukluk döneminden itibaren maruz kaldığı görünmez kurallar, güzellik ve başarı normları, aslında birer "seçim illüzyonu" yaratarak bireyi kendi gerçekliğinden koparmaktadır (Sartre, 2009; Foucault, 1992). Çalışmanın temel argümanı; mevcut düzenin ve hukukun, toplumun gerisinden gelen cezalandırıcı bir mekanizma olmaktan çıkıp, tüm doğrulara eşit mesafede duran bir "sıfır noktasına" ulaşması gerektiğidir (Kelsen, 2016). Bu incelemenin ilk bölümü, ideal düzen arayışındaki sessizliğimizi, çocukluğa yerleştirilen ilk prangaları ve seçimsizliğin aslında nasıl en büyük seçim olduğunu, sıradan bir insanın içsel sorgulamaları çerçevesinde ele almaktadır.
TOPLUMSAL DÜZENİN İNŞASI VE MANTIK HASTALIĞI
Aklın Kendine Oynadığı Oyun ve Yabancılaşma
Düşünsenize; hasta olduğunu söyleyen birinin, en derin acıları çekerken bile kendi kendine "Sen yanlışsın, aslında hasta değilsin" diyerek kendi gerçekliğini inkar etmesi gibi devasa bir zihinsel hastalık bu bizdeki. Her fiziksel hastalığın, her hücresel bozukluğun tedavisini laboratuvarlarda mikroskopların altında saatlerce arar, en karmaşık reaksiyon mekanizmalarını çözmeye çalışırız. Ancak kendi beynimizin içindeki, kendi ellerimizle inşa ettiğimiz bu ruhsal hastalığı "mantık" diye adlandırıp baş köşeye oturturuz. Bir zamanlar, bizden çok önceleri yaşamış, belki de korkularından başka hiçbir şeyi olmayan birilerine "mantıklı" geldi diye konulan kurallar, şu an bize zerre kadar mantıklı gelmemeye başladı. Ancak temel sorun, onlara mantıklı gelen o arkaik şeyin bize mantıklı gelmemesi değildir; asıl dehşet verici sorun, bunun bize mantıklı gelmemesini bir türlü kabullenmeyişimizde, bu düzene isyan edemeyişimizdedir.
İnsanoğlu sürekli değişen, hücresel bazdan toplumsal yapıya kadar durmaksızın evrilen bir varlık türüdür. Bazı değişimler, yeraltındaki tektonik plakalar gibi yavaş yavaş olsa da, bazı değişimler bir nesil içinde çok kısa sürelerde, büyük sarsıntılarla gerçekleşir. Peki, bizim o kutsal saydığımız, üzerine titrediğimiz kurallarımız bu baş döndürücü değişimlere ne kadar ayak uyduruyor? Aslına bakarsanız, kurallarımız evrime ayak uydurmak bir yana, evrimin önünde paslanmış birer demir parmaklık gibi duruyor. Bizler, adeta devasa ve yapay bir serada, gerçek toprağa hiç dokunmadan, sadece sistemin bize uygun gördüğü dozajdaki besinlerle ve suni ışıklarla büyümeye zorlanan, köklerinin nereye ait olduğunu bilmeyen fidanlar gibiyiz. Kendi doğamızdan, o toprağın karmaşasından ve özgürlüğünden koparılmışız (Rousseau, 2006). Sistemin bizim için belirlediği o kontrollü ortamda, "en verimli" şekilde büyümemiz, yani aslında sisteme en faydalı olacak şekilde şekillenmemiz bekleniyor. Bu yabancılaşma o kadar derindir ki, bir süre sonra o yapay ortamı gerçek dünyamız sanmaya başlarız. Kendi aklımızla, kendi kurduğumuz bu sera sisteminin bizi koruduğunu iddia ederken, aslında bizi asıl potansiyelimizden, o gerçek, vahşi ve özgür doğamızdan mahrum bıraktığını fark edemeyiz. İşte aklın kendine oynadığı en büyük oyun budur: Esareti güvenlik, boyun eğişi ise mantık olarak pazarlamak. Bu mantık hastalığının en tehlikeli yanı, bulaşıcı olması ve itiraz eden her sesi bir "anomali" olarak sınıflandırıp sistem dışına itmesidir. Toplumsal düzen dediğimiz bu devasa mekanizma, kendi içinde öylesine kapalı bir devre yaratmıştır ki, dışarıdan gelen en ufak bir temiz hava akımını bile bir tehdit olarak algılar.
"Böyle gelmiş, böyle gider" zehri, zihinlerimize henüz ilkokul sıralarındayken zerk edilir. Sorgulayan, itiraz eden, "Neden?" diye soran o saf çocukluk hali, "uslu dur", "karşılık verme", "büyüklerin daha iyi bilir" gibi görünmez kırbaç darbeleriyle terbiye edilir (Foucault, 1992). Biz zannediyoruz ki fiziksel şiddet sadece bedende iz bırakır; oysa toplumsal dayatmaların ruhumuzda açtığı yaralar, hiçbir merhemin iyileştiremeyeceği kadar derindir. Bu yaraları kapatmak için giydiğimiz zırhlar ise bizi birbirimizden, en çok da kendimizden uzaklaştırır. Zamanla o sahte mantık, iç sesimizi tamamen bastırır. Bir haksızlık gördüğümüzde, bir kuralın sırf kural olduğu için masum birini ezdiğine şahit olduğumuzda içimizde kabaran o isyan dalgası, zihnimizin kıyılarına çarpmadan "Ama kurallar böyle" yalanıyla sönümlenir. Düşünsenize, bir kural insanı korumak, toplumu daha yaşanabilir kılmak için konulmuşken, nasıl olur da insanın en büyük düşmanı haline gelebilir? İşte bu çelişkiyi görmezden gelmek, aklımızın kendi kendisine ettiği en büyük ihanettir. Biz, bu ihaneti örtbas etmek için kendimizi sürekli meşgul tutarız. Gündelik koşturmacalar, anlamsız hedefler, başkalarının gözündeki değerimizi artıracağına inandığımız sahte başarılar... Hepsi ama hepsi, asıl meseleyle yüzleşmemek için icat ettiğimiz birer kaçış rampasıdır. O rampadan hızla uçarken kendimizi özgür sanırız, oysa sadece sistemin bizim için belirlediği o güvenli fanusun içinde dönüp durmaktayızdır. Kendi koyduğumuz kuralın bize yanlış gelmesi durumunu yadırgamayışımız, aslında içimizdeki o en yüce yargıcın, yani vicdanın mahkemesini çoktan kapattığımızın en net kanıtıdır (Kant, 2009). Vicdanın sesinin kısıldığı yerde, geriye sadece mekanik, ruhsuz ve soğuk bir itaat kalır. Bu itaat, toplumu bir arada tutan bir harç değil, herkesi tek tek zehirleyen bir bataklıktır aslında.
Hukukun Reaktif Yapısı ve Sıfır Noktası İhtiyacı
İşte tam bu boyun eğişin ve mekanik itaatin ortasında, toplumu düzenlediği iddia edilen en büyük güce, hukuka bakmamız gerekir. Her hukukçunun derinlerde bir yerde çok iyi bildiği ama aslında yüksek sesle mahkeme salonlarında veya amfilerde söyleyemediği bir gerçeği, bir tokat gibi yüzümüze vurmak isterim: Hukuk proaktif değildir. Yani hukuk, sizi o karanlık sokakta önceden korumaz, o haksızlık yapılmadan önce araya girmez. Hukuk reaktiftir; geriden gelir (Durkheim, 2014). Sizin başınıza o felaket geldikten, o sözleşme ihlal edildikten, o can yandıktan sonra kalkanlarını ve kılıçlarını üstünüzde görürsünüz hukukun. Belki kendi kendinize, yasaların caydırıcılığı sayesinde hukukun bazen proaktif olduğunu, olayları önlediğini düşünebilirsiniz. Ancak hukuk, sadece ve sadece toplumun evrimine çoktan ayak uydurduğu, herkesin zaten "bu yanlıştır" diyerek mutabık kaldığı kısımlarda proaktiftir. Toplumun hızla evrilmesine ayak uyduramadığı, yeni gelişen ahlaki, teknolojik veya sosyal alanlarda ise hukuk tamamen reaktiftir. Yani olaylar olup biter, zararlar görülür, toplum kendi içinde bir kaosa sürüklenir; hukuk ise aylar, bazen yıllar sonra geriden gelip olan olaylara göre bir yorum, bir yama geliştirir. Çoğu zaman sonradan gelişen bu yorum işe yarıyor gibi görünür, sızıntıyı durdurur; ancak hukuk her zaman sadece olaydan doğan mekanik bir yorum demek değildir, olmamalıdır.
Biz, kurduğumuz sistemlerin, kaleme aldığımız yasaların veya geliştirdiğimiz o mükemmel, süper bilgili asistanların her şeyi adil bir şekilde çözeceğini sanıyoruz. Çağdaş ve her kanunu en doğru yere çekecek kusursuz bir mekanizma yaratmaya çalışıyoruz. Oysa en yetkin, en çağdaş sistem bile, eğer içine konulan temel veri reaktifse, sadece olan biteni raporlayan ve cezalandıran bir yapıdan öteye geçemez. Hukuk, sadece metinlerden ve emsal kararlardan oluşan bir algoritma yığını olamaz; hukuk insanın vicdanıdır, hukuk insanın o en saf doğrusudur (Kant, 2009). Yani hukuk aslında her insanda, her yürekte farklı bir tınıya sahiptir. Peki, her insanın doğrusu, acısı, beklentisi bu kadar farklıyken; bu hukuk nasıl herkese aynı anda doğru gelecek diye sorabilirsiniz. Bu haklı bir sorudur ve aslına bakarsanız işte o bahsettiğimiz "idea", o ulaşılamaz gibi duran ideal devlet ve toplum kurgusu tam da burada başlamaktadır (Platon, 2006). Çünkü hukuk, reaktif ve katı yapısı gereği, hiçbir zaman uygulandığı tüm insanlara aynı anda, eksiksiz bir şekilde "doğru" gelmeyecektir. Herkesin doğrusu parmak izi gibi farklıdır ve hukuk, tıpkı toplumsal normlar gibi herkesin anlık ve bencil isteğine göre rüzgar gülü gibi hareket edemeyecek, ağır ve hantal bir düzendir.
Ancak hukukçuların, kanun koyucuların ve hatta bu toplumun her bir ferdinin temel amacı şu olmalıdır: Ne zaman ki sistem, bir tarafın gücüne veya çoğunluğun dayatmasına göre hareket etmek yerine, bütün bu farklı doğruların "makul bir ortalamasını" bulup ona sadık kalır; işte hukuk o zaman sadece kağıt üzerinde değil, gerçek anlamda idealardaki gibi olur. Hukuk aslında sıfırdır sevgili dostlar. Matematikteki o eşsiz, taraf tutmayan sıfır. Sıfır, sayı doğrusunun tam ortasındadır; artı yöne meyledip büyümez, eksi yöne kayıp küçülmez. Her iki tarafa, tüm pozitif ve negatif uçlara eşit uzaklıktadır. İşte hukuk da tam olarak böyle olmalı; zengine de fakire de, güçlüye de zayıfa da, toplumun dayattığı o uydurma "doğrulara" da, ötekileştirilmiş "yanlışlara" da eşit uzaklıkta durabilmelidir (Kelsen, 2016). Ne zaman ki hukuk birilerinin kılıcı olmaktan çıkar, sayı doğrusundaki o sarsılmaz sıfır noktasına oturur, işte o zaman hukuk idealara varacaktır. Hukukun idealara, o vicdani sıfır noktasına vardığı her toplum, tarihi bir yükseliş dönemine geçer. Aksini beklemek ahmaklıktır. Unutmayın ki; hukuksuz, sıfır noktasını kaybetmiş, terazisi bozulmuş bir toplumun yükselmesini, refaha ermesini beklemekle; sobada çoktan yanıp bitmiş, soğumuş bir külün kendi kendine tekrar alev almasını beklemek aynı şeydir. Belki bugün içinde bulunduğumuz hukuk ve toplum yapısı bu dediğimiz idea seviyesinde, o sıfır noktasında değildir. Kararlar taraflı, kurallar boğucudur. Ancak hukuku o idea seviyesine çıkarmak, onu sadece reaktif bir ceza makinesi olmaktan çıkarıp proaktif bir toplumsal vicdan haline getirmek hala bizim elimizde, bizim çabamızla mümkündür.
Seçim İllüzyonu: Elimizdeki İpin Boynumuza Geçmesi
Bizim elimizde diyorum ama, gerçekten bizim elimizde ne var? Ailenizin, yani o ilk toplumsal otoritenin sizin adınıza yaptığı seçimden sonra, hayata karşı o büyük ve zorunlu atılım süreciniz başlar. Bu atılım süreci aslında filmlerdeki gibi beklediğiniz o destansı, sert ve ani kopuş olmayacaktır. Aksine, birçoğumuzun aslında o an umursamadığı, fark etmediği kadar sinsi bir yumuşaklıkla, ailenizin ve çevrenizin yönlendirmesiyle usulca başlarız hayata. Onlar bize hayatı, dünyayı, insanları tamamen kendi dar perspektifleriyle tanıtırlar. Kendi korkularını bizim doğrularımız, kendi başarısızlıklarını bizim hedeflerimiz yaparlar. Onların tanıttığı o flu perspektifle başladığımız hayatta, bize görünmez bir el gibi dayatılan toplumsal düzen baskısını yavaş yavaş, sanki yerçekimi gibi doğal bir şeymişçesine üstümüzde hissetmeye başlarız.
Bu dönemde hayatımız aslında trajik bir şekilde kendini tekrar eden bir döngüye girer. Adeta yazgılı bir tiyatro oyunu gibi: 0-40 yaşına kadar bize biçilen rolü oynayan, sürekli öğrenen, ezilen ve dayatmalara boyun eğen bir çocuk oluruz (Foucault, 1992). 40 yaşından sonra ise, sistemin bize öğrettiği o baskıcı kuralları ezberlemiş birer gardiyana dönüşür, kendi yetiştirdiğimiz yeni bir çocuğa aynı işkenceyi uygularız. Daha yeni geldiğimiz, havasını ilk kez soluduğumuz bu dünyada, o saf çocuksu duygularımız ve kimsenin dokunamadığı temiz fikirlerimizle birçok şeyi hayal ederiz. Mesela dünyayı değiştiren, haksızlıkları bitiren, burayı herkes için çok güzel ve adil bir yer haline getiren özel bir insan olmayı düşünürüz kalbimizin derinliklerinde. Ve inanın bana, çocukken bu yolda gerçekten de çaba sarf etmeye başlarız; kedileri severiz, böcekleri ezenlere kızarız, haksızlığa uğrayan arkadaşımızın yanında dururuz. Fakat çevremizdekiler, o "olgun" ve sisteme entegre olmuş yetişkinler, bu aşamada bizi alaycı tebessümlerle, "büyüyünce anlarsın" şeklindeki küçümsemelerle ve ağır dayatmalarla yavaş yavaş bu masum ideallerimizden vazgeçirirler. Bize "gerçekçi" olmayı öğretirler; gerçekçilik dedikleri şey ise aslında hayallerin öldürülmesinden başka bir şey değildir.
Bu yıkım aşamasından sonra biraz hızlı büyümeye başlarız ruhsal olarak ve o meşhur 12 yaşlarına geliriz. 12 yaşlarına geldiğimizde, önceki bütün o masum yaşadıklarımız sanki başka birine ait bir hayalmiş gibi gelmeye, hissizleşmeye başlarız. Çünkü o yaşlardan sonra artık yavaş yavaş, bize dikte edilen toplumsal normları, her ne kadar içimizde bir yerlerde derin bir yanlışlık hissetsek de kabul etmeye, onlara göre hizalanmaya başlarız. Herkesin "ergenlik dönemi" olarak adlandırıp burun kıvırdığı, isyankarlıkla suçladığı bu buhranlı dönem, aslında insanın içindeki o ölmeye yüz tutmuş saf varlığın son çırpınışlarıdır. O dönem, insanın içindeki "Bu kural yanlış, bu dayatma adaletsiz!" diyen tarafının avazı çıktığı kadar bağırmasıdır. Ancak toplum bu bağırışı asla dinlemez. Bu dönem, etraftaki herkesten dalga dalga gelen "Sen bilmezsin," "Daha küçüksün," "Hayat senin sandığın gibi değil" şeklindeki ağır psikolojik baskıların üstüne, bir de akran zorbalığı ve dışlanma korkusu eklenince tam bir kabusa dönüşür. Bu korku, yavaş yavaş aslında hepimizi o isyankar, o doğruyu arayan yanımızı kendi ellerimizle susturmaya, onu karanlık bir odaya kilitlemeye yöneltir.
Bir şeylerin çok net yanlış olduğunu, adaletin bu olmadığını çok iyi biliriz; ancak bu bildiğimiz yanlışı ne zaman cesaret edip dile getirsek, toplumsal düzenin yarattığı o soğuk ve affetmez dayatma ruhu bize yavaş yavaş sert yüzünü gösterir. Bize asık suratlarla, dışlamalarla ve başarısızlık tehditleriyle bir şeylerin aslında hiçbir zaman değiştirilemez olduğunu, sistemin bizden çok daha büyük olduğunu anlatmaya çalışır. Kendi ellerimizle koyduğumuz, kendi rızamızla uyduğumuz bu kuralların, bize "artık yeni bir kuralın, yeni bir umudun olmayacağı" gerçeğini öğretmesi, insanın aslında kendine hayattaki en büyük düşmanı yine kendisinin olduğunu acı bir şekilde hatırlatmaktadır. Kendi kurduğumuz hapishanenin duvarlarını yine kendi ellerimizle sağlamlaştırıyoruz. Ama işte insan dirayeti, insan psikolojisi de bir yere kadar dayanabiliyor bu baskıya. Bize dayatılan bu toplumsal normlar, biz daha isyanımızı tam anlamıyla dile getiremeden, o kırılgan aşamada önümüze aniden yepyeni, parıltılı bir "seçim" getirip koyarlar. Öyle bir illüzyondur ki bu, düzeltmeye çalıştığımız toplum düzenine yaptığımız o haklı isyanı bir anda unutup, önümüze konan o sözde "seçimi" düşünmeye, onunla oyalanmaya başlarız. Aslında bize sinsice seçtirilen o yeni düzenin merdiveninde sadece bir adım daha atmaktayızdır; ama sistem bunu bize öyle bir sunar ki, kendimize göre yepyeni, bembeyaz bir merdivene başlamak gibi hissettirir bu lise veya üniversite sınavları dönemi. Hayatımızın dönüm noktası olduğuna inandırılırız. Unuturuz değiştirmeye çalıştıklarımız o masum hayalleri, boyun eğeriz toplumsal düzene.
15-18 yaşlarında yaptığımız bu sözde hayat memat meselesi seçimlerle beraber, hayatımız sanki yeniden renklenmeye başlamış, kontrol nihayet bizim elimize geçmiş gibi hissederiz. Artık büyüdüğümüzü, bütün iplerin elimizde olduğunu ve bu geniş ovada istediğimiz gibi at koşturabileceğimizi, kuralları bizim koyacağımızı düşündüğümüz yanıltıcı bir 4-5 sene vardır önümüzde. Çok çabalarız o yıllarda; hayata, mesleğe, geleceğe dair ipleri sıkı sıkıya çekeriz ve gururla tutarız. Gecemizi gündüzümüze katar, o bize gösterilen havuç için durmaksızın koşarız. Fakat, önümüzden su gibi akıp geçen bu 4-5 senenin sonunda, üniversitenin veya eğitimin bitiş çizgisine geldiğimizde bize "Şimdi hayatın gerçeği başlıyor, yeni bir seçim yapman lazım, iş bulman lazım, sisteme yararlı bir dişli olman lazım" derler. İşte tam o an, o tokat gibi gerçeğin yüzümüze çarptığı an aklımız başımıza gelir. Acı bir aydınlanma yaşarız: Aslında biz başından beri hiçbir seçim falan yapmıyorduk (Sartre, 2009); biz sadece önümüze hazır sunulan, sınırları önceden çizilmiş bir hayatı, bize ait zannederek yaşamaya başlamışız. Ve işin en komik, en trajikomik yanı şudur; her bir seçimimizi tamamen özgür irademizle, kendimize ait zannettiğimiz o yükseldiğimizi sandığımız her basamakta, elimizde sıkı sıkıya tuttuğumuz o ipin ucunda meğerse kendi doğrularımız, kendi vicdanımız varmış. Biz hırsla, başarma arzusuyla o ipi sıkı sıkı tutup kendimize doğru çektikçe, o ip aslında yavaş yavaş doğrularımızın, o saf çocukluğumuzun boynuna geçirilmiş ve onları nefessiz bırakarak yavaş yavaş boğmuştur. Başarı sandığımız şey, kendi benliğimizin idamıymış meğer.
İşte bu aydınlanma döneminde, yirmili yaşların ortalarına doğru ruhsal bir çöküş, derin bir anksiyete gösterir kendini sessizce. İnsanın içini kemiren, dışarıdan kimsenin göremediği o boşluk hissi... Sanki koskoca evrende hiçbir yere, hiçbir kalıba, hiçbir mesleğe ait olmadığını bütün hücrelerinle fark etmeye başlamışsın gibi hissettirir. Ne aile evine aitsindir artık, ne okul sıralarına, ne de o plazaların soğuk duvarlarına. Belli bir süre debelendikten sonra, yorgun argın anlarız ki; o hırsla öldürdüğümüz doğrular, o susturduğumuz iç sesimiz, bizi aslında olduğumuz yere, yani bu hayata bağlayan yegane köklermiş. Kendi doğrularını kendi elleriyle boğan insan, artık sadece rüzgarda savrulan bir yapraktan farksızdır, olduğu yerden çoktan koparılmıştır. Mantık denilen o acımasız hastalık, "Doğrusu olmayanın yanlışı da olmaz" der bize o dönemde. Yani inandığın bir değer, uğruna savaşacağın bir "sıfır noktan" yoksa, yaptığın hataların veya sistemin sana yaptığı yanlışların da senin için bir önemi kalmamıştır artık. Hissizleşirsin. Hayatının bir dönemini, belki de en verimli olması gereken o yılları, sırf hayatta kalabilmek, toplumdan dışlanmamak adına duygusuzca, otomatik pilota bağlamış bir halde böyle geçiririz. Sabah kalk, işe git, rolünü oyna, faturalarını öde ve yat. Bu yaşlardan, bu aydınlanma ve ardından gelen çöküşten sonra yaptığımız her şey, kurduğumuz her büyük cümle aslında birer illüzyondan ibaret, özünde önemsizdir. Çünkü ruhunuzla, doğrularınızla ait olmadığınız bir yeri, inanmadığınız bir düzeni değiştiremezsiniz. Bir şeyi değiştirebilmek için önce ona dışarıdan bakabilme cesaretini göstermek, sonra da o çürük temeli kazıyacak inanca sahip olmak gerekir. Biz ise o inancı, ipleri çekerken kendi doğrularımızı boğduğumuz o sınav dönemlerinde çoktan yitirmişizdir.
İdeaları Yıkmak Yerine Toplumu Yeniden Ekip Biçmek
Hayata bakmamız gereken o saf, müdahalesiz yere erken yaşlarda bakmamak, o çocuksu vicdanı koruyamamak bizim tüm idealarımızı, o ütopik sıfır noktası hayallerimizi başımıza yıkar. Bizim kurduğumuz idealarımız zihnimizde yıkıldıkça da, kendi ellerimizle yarattığımız ve topluma armağan ettiğimiz o "toplumsal düzen kuralları", görünmez bir el gibi boğazımıza sarılıp bizi her geçen gün biraz daha boğmaya başlar. Söylenmeyen kelimeler, itiraz edilmeyen haksızlıklar içimizde büyüyen birer ur olur. Bu devasa çıkmazdan kurtulmanın, bütün meseleyi çözmenin tek yolu; etrafımızdaki küçük detaylarla, gündelik siyasetle veya yüzeysel kanun değişiklikleriyle oyalanmak değil, o uğruna kendi doğrularımızı feda ettiğimiz "toplumsal düzen" adını verdiğimiz ana kuralları kökünden değiştirmekte yatmaktadır. Tabii ki bu köklü değişimin, bu söküp yeniden dikme işleminin de yegane zamanı ve hedef kitlesi insanın o en çok şekillendirildiği, o iplerin henüz boğazına tam geçmediği ilk yirmi yılımızdır. O yılları kurtaramazsak, sonrası sadece hasar kontrolüdür.
Ama gelin, madem bu düşüncelere bazıları baştan beri "saçmalama" adıyla yaklaştı; madem farklı düşünmek hayalperestlik sayılıyor, o zaman tam da bu çizgiden yürüyelim. Bu ilk yirmi yılımızda toplumsal düzene, o boğucu dayatmalara göğüs geren, içindeki "hayır" diyen sesi korkmadan dışarı vuran, doğrusunu o iplere asmayan yepyeni bir nesil yetiştirdiğimizi varsayalım. Sanki çoraklaşmış bir tarlayı bir kenara bırakıp, son teknolojiyle, bilimin ve vicdanın ışığında, doğru besinlerle donatılmış devasa bir serada, kökleri özgürlüğe uzanan yepyeni bir toplum ektiğimizi düşünün. Kurallar, o bin yıllık tozlu kurallar yavaş yavaş değişmekte. Önceleri, sisteme boyun eğerek hastalanmış o olgunlaşmış insanlar, bu yeni ve özgür nefese uymakta, bunu anlamakta oldukça zorlanıyorlar. Direniyorlar, çünkü kendi çektikleri acıyı yeni neslin çekmemesi, onların o "güvenli" dünyasını tehdit ediyor. Ancak zamanla, o dikilen yeni fidanlar büyüdükçe, toplum düzeni artık kişiyi ezen, onu şekillendirmeye çalışan bir "dayatma" olmaktan çıkıyor. Bunun yerine, herkesin kendi doğrusuyla var olabildiği, farklılıkların birbirini ezmediği gerçek bir "düzen", organik bir "harmoni" haline geliyor.
İşte bu ütopik gibi görünen ama aslında bir tercih meselesi olan durumda; toplumda hukuk, o ulaşılamaz sandığımız ideaya hızla yaklaşmaya başlar ve nihayet sayı doğrusundaki o herkesin hakkı olan mutlak "sıfır noktasını" bulur. Toplumsal düzen, bireyi yok sayan bir mekanizma değil, bireyi kapsayan, onu besleyen mükemmel ve yaşanabilir bir hale gelmiştir. O sıfır noktası bulunduğunda, yani kurallar herkes için aynı mesafede ve aynı şeffaflıkta işlediğinde, insanın içindeki o mantık hastalığı da kendiliğinden iyileşmeye başlar. Çünkü artık "kendi koyduğu kuralın kendisine yanlış gelmesi" çelişkisi ortadan kalkmıştır. Kural, gücü elinde tutanın dayatması değil, o sıfır noktasında buluşan ortak vicdanın ta kendisidir artık. Böyle bir düzende devlet mekanizması da büyük bir kabuk değişimine uğrar. Devlet artık insanları sadece en ufak hatasında reaktif bir şekilde cezalandıran, onların attığı her adımdan, kazandığı her kuruştan acımasızca vergi alan ve bu vergileri onlara karşı bir güç olarak kullanan soğuk, ruhsuz bir kurum olmaktan tamamen çıkar (Weber, 2012). Bunun yerine, devasa bir bedenin her bir hücresine eşit oksijen taşıyan bir dolaşım sistemi gibi, toplumu bir arada tutan şefkatli bir "toplumsal ruh" olmaya başlar. Toplumu cezayla değil, önceden sağladığı adaletle, o proaktif dengeyle bir arada tutar. Birbirine ayak uydurma amacı, korkudan doğan bir zorunluluk değil, o toplumsal ruhun bir parçası olma isteğinden doğan gönüllü bir katılıma dönüşür (Rousseau, 2006).
Yetişen bu yeni nesil, 15 yaşında o yalan seçimlerin, 20 yaşında o derin çöküşlerin prangalarından kurtulmuş; sadece var olmakla yetinmeyen, kendini ve çevresini inşa edebilen bireylerden oluşur. Ve biz o zaman anlarız ki; güzellik dediğimiz şey ne bize dayatılan o kalıplardır, ne de başkalarının gözündeki değerimizdir. Gerçek güzellik, insanın kendi saf doğrusunu, toplumun sıfır noktasında özgürce yaşayabilmesi ve o doğrunun iplerini kimsenin boynuna geçirmeden hayatta kalabilmesidir. İşte bu değişimi tetikleyecek olan, yine o hepimizin içinde uyuyan, bir gün o "İdeal olan nedir?" sorusunu korkmadan yüksek sesle soracak olan cılız vicdandır.
DEVLETİN DÖNÜŞÜMÜ: CEZALANDIRICI AYGITTAN TOPLUMSAL RUHA
Vergi Kıskacı ve Yaşama Hakkının Bedeli
Toplumsal dayatmaların ve hukukun o reaktif, geriden gelen karanlık yapısının içinden çıkıp, bu yapının en büyük uygulayıcısı olan "devlet" kavramına biraz daha yakından bakmamız gerekiyor. Bizim zihnimize kazınan, o ilk yirmi yılımızda bize korkuyla öğretilen devlet figürü aslında nedir? Çoğumuz için devlet, devasa, soğuk duvarları olan, ulaşılmaz ve sürekli bizden bir şeyler talep eden koca bir makinedir. İdeal bir düzende devleti, toplumu bir arada tutan, o sayı doğrusundaki sıfır noktasını koruyan bir terazi olarak hayal ederiz. Ancak gerçeklik, bu ideadan fersah fersah uzaktadır. Şu anki düzende devlet, ne yazık ki insanları sadece kuralları ihlal ettiklerinde sertçe cezalandıran ve onlardan aldıkları her nefes, attıkları her adım için vergi adı altında haraç toplayan mekanik bir kuruma dönüşmüştür (Weber, 2012). Sistemin en büyük çelişkilerinden biri de tam olarak burada yatar: Bizi koruması, o sıfır noktasında bize eşit mesafede durması gereken yapı, hayatta kalmamızın, hatta var olmamızın bile sürekli bir bedelini kesmektedir bize. "Her şeyin üzerinden vergi alalım" mantığı, bir toplumun ruhunu emen en büyük parazittir aslında. Düşünsenize, daha o bahsettiğimiz 15-20 yaşlarındaki illüzyonlu seçimlerinizi yapıp, "hayata atıldığınızı" sandığınız o ilk günlerde bile, cebinizdeki üç kuruşun büyük bir kısmı siz daha ona dokunamadan sistemin o dipsiz midesine inmektedir. Biz, çalışarak özgürleştiğimizi, kendi hayatımızı kurduğumuzu sanırken, aslında sadece bu devasa çarkın dönmesi için gerekli olan yakıtı kendi terimizle sağlamaktayız.
Yaşamak, sadece nefes almak bile sistemin gözünde lüks bir tüketimdir ve bunun bir vergisi vardır (Locke, 2004). İçtiğiniz sudan, okuduğunuz kitaptan, barındığınız evden alınan bu dolaylı ve dolaysız vergiler, aslında devletin o reaktif ve hantal yapısını finanse etmekten başka bir işe yaramaz. Çünkü o hantal yapı, sorunları ortaya çıkmadan, proaktif bir şekilde çözemediği için sürekli büyümek, sürekli yeni hapishaneler, yeni adliyeler, yeni bürokratik binalar inşa etmek zorundadır. Ve bu bitmek bilmeyen inşaatın faturası, kendi doğrularını çoktan ipe asmış o yorgun nesillere kesilir. Bu vergi kıskacı öylesine sinsi bir şekilde işler ki, insan bir süre sonra bunu hayatın değişmez bir kuralı, doğanın bir kanunu gibi kabul etmeye başlar. "Vergi verilmeden devlet olmaz" derler bize (Weber, 2012). Elbette bir arada yaşamanın, ortak hizmetlerin bir bedeli olacaktır; buradaki mesele verginin varlığı değil, verginin adaletsizliği ve toplama mantığındaki o vahşi, umursamaz tavırdır. Her şeyden, herkesten, adeta kör bir tırpan gibi dümdüz ederek vergi almak, hukukun o sıfır noktasından tamamen saptığının en büyük ekonomik göstergesidir. Çünkü kazancı, çabası, hayat şartları birbirinden tamamen farklı olan iki insana, marketten aldıkları aynı ekmek için aynı vergiyi ödetmek eşitlik değil, sistemli bir adaletsizliktir. Bu durum, toplumsal düzen dediğimiz şeyin aslında bir "düzen" değil, alttakinin üsttekini taşıdığı bir kölelik piramidi olduğunu açıkça yüzümüze vurur.
İnsanoğlu bu piramidin alt basamaklarında ezilirken, yukarıya doğru baktığında o soğuk devlet yüzünü görür ve içindeki o cılız güven duygusunu da tamamen yitirir. Güvenin bittiği yerde aidiyet biter. Aidiyetin bittiği yerde ise, insanlar devleti kendi uzantıları, kendi koruyucuları olarak değil; atlatılması, kaçılması ve hatta fırsat bulunduğunda kandırılması gereken bir "düşman" olarak görmeye başlarlar. İşte bu, toplum ruhunun tamamen çürüdüğü, sadece bireysel hayatta kalma güdülerinin devrede olduğu bir distopyanın tam ortasıdır. Eğer biz o ilk yirmi yılımızda, "bu böyle gelmiş böyle gider" dayatmalarına boyun eğmek yerine itiraz eden bir nesil yetiştirebilseydik, bu vergi zulmü de şekil değiştirmek zorunda kalacaktı. İnsanların "kazançları oranında" bir katkı sunduğu, kazanamayandan almanın bir suç sayıldığı o adil sisteme geçiş, sadece ekonomik bir reform değil, aslında toplumun ve devletin vicdani bir uyanışı olacaktır. Devletin harcamalarının, vatandaşın sırtındaki kırbaç darbeleriyle değil, adil bir paylaşımla finanse edildiği gün, devlet o soğuk kurum olmaktan çıkmaya başlayacaktır. Adil bir vergi sistemi, devletin sadece kasasını doldurması değil, toplumsal ferahlığın önünü açması demektir. Çünkü cebinden haksız yere alınan o vergi yükü kalkan insan, yavaş yavaş kafasını kaldırmaya, sadece faturalarını düşünmekten çıkıp etrafına, hayata, fikirlere, sanata ve "ideaya" bakmaya fırsat bulur. Oysa bugünkü "her şeyden vergi alalım" mantığı, bireyi sürekli bir borçluluk psikolojisi içinde tutar. Borçlu insan korkar, borçlu insan itaat eder, borçlu insan asla o arzuladığımız 0-20 yaş arası isyanı yapamaz; çünkü kaybetmekten korktuğu asgari bir ücreti, ödemesi gereken devasa faturaları vardır.
İşte sistemin o mantık hastalığı, ekonomiyi de bir silah olarak kullanarak bizi o 40 yaşına kadarki boyun eğiş döngüsünde hapseder. Ne zaman ki vergi sistemi, devletin harcamalarının sadece ve sadece insanların gerçek kazançları oranında alınmasıyla devam eden makul bir çizgiye çekilir, işte o zaman o görünmez prangalar gevşemeye başlar. İnsanların emeklerinin karşılığını gerçekten hissettiği, harcamaların şeffaf, devletin ise vatandaşın hizmetkarı olduğu bir düzende, vergi bir "ceza" veya "haraç" olmaktan çıkar, gerçek bir "toplumsal sözleşme" haline gelir (Rousseau, 2006). İnsan, parçası olduğu ve korunduğunu bildiği o toplumsal ruh için kendi isteğiyle, gönül rahatlığıyla bu katkıyı sunar. Bu geçiş sağlandığında, devlet o güne kadar taşıdığı bütün o korkunç, cezalandırıcı maskelerini bir kenara bırakır. Artık sokaklarda devriye gezen, insanlara potansiyel suçlu gözüyle bakan bir organizma değil; her bireyin içinde yaşattığı, güven duyduğu, o sıfır noktasına ulaşmış adaletin somutlaşmış hali olur. Ferahlığa kavuşan toplum, kendi doğrularını başkalarının boynuna ip olarak geçirme telaşından kurtulur. Çünkü paylaşım adildir, çünkü sistem seni boğmuyordur. Bu ekonomik rahatlama, toplumsal psikolojinin de en büyük ilacıdır ve bizi ideal devlete götüren merdivenin en sağlam basamaklarından biridir.
Hukukun Vicdanla Barışması ve Proaktif Akıl
Ekonomik prangaların gevşediği, devletin bir sülük gibi toplumun kanını emmeyi bıraktığı o eşikte, hukukun da kendi doğasını baştan aşağı değiştirmesi kaçınılmazdır. Hukuk, o yıllardır alıştığı reaktif konfor alanından çıkmak, olayların peşinden süpürgeyle giden bir temizlikçi olmaktan sıyrılmak zorundadır. Daha önce de belirttiğim gibi, hukukun proaktif olmadığı, yani önceden bizi korumadığı gerçeği, hukuk sisteminin en büyük utancıdır. Ancak devletin bir "toplumsal ruh" haline geldiği o ideal düzende, hukuk da o sıfır noktasına yerleşirken proaktif bir kimliğe bürünür. Peki nedir bu proaktif hukuk? Sadece kanunları kalın kitaplara yazıp insanların onları okumasını, sonra da ihlal etmelerini beklemek değildir. Proaktif hukuk, bir suçun, bir uyuşmazlığın veya bir adaletsizliğin filizlenebileceği o bataklığı daha en başından kurutmaktır. Hukuk, toplumun evrimine geriden bakarak değil, o evrimin ta kendisi olarak, hatta bazen o evrime fener tutarak hareket etmeye başlar. Bir insanın dolandırılmasına, haksızlığa uğramasına veya fiziksel zarar görmesine seyirci kalıp sonra suçluyu yıllarca hapishanede besleyen sistem, sadece reaktif bir intikam makinesidir, adalet değil.
İdeal devlette hukuk, insanın vicdanıdır demiştik. Ve vicdan, bir kötülük yapıldıktan sonra sızlayan bir şey değildir sadece; asıl vicdan, o kötülüğü yapma düşüncesi daha zihne düştüğünde seni durduran, o yolu daha en başından kapatan içsel bir bariyerdir. İşte hukukun da bu toplumsal vicdanı, o içsel bariyeri sistem seviyesinde kurması gerekir. Bunu yapmak için de kuralların sadece yasaklayıcı değil, koruyucu ve yönlendirici olması, devletin tüm kurumlarının bu sıfır noktasındaki tarafsızlıkla, her doğruya eşit mesafede yaklaşarak uyuşmazlıkları doğmadan çözmesi şarttır. Bu proaktif geçiş, aslında hukukun o binlerce yıllık kör kılıcını bırakıp, her şeyi gören, anlayan ve engelleyen keskin bir akla dönüşmesidir. Bizim kendi küçük hayatlarımızda "mantık" adını verip kendi doğrularımızı boğduğumuz o hastalıklı düşünce yapısı, devletin ve hukukun şeffaflaşmasıyla yerini gerçek bir mantığa bırakır. Proaktif hukuk, uyuşmazlıkların kök nedenlerini analiz eder. Örneğin, bir yerde hırsızlık artıyorsa, cezaları artırmak reaktif bir çözümdür ve tarih boyunca hiçbir işe yaramadığı defalarca kanıtlanmıştır. Proaktif hukuk ise o bölgedeki ekonomik çöküşü, vergi adaletsizliğini, eğitimsizliği, o "toplumsal dayatmaların" insanları nasıl çaresizliğe ittiğini görür ve müdahaleyi tam o sıfır noktasından, yani kökten yapar. Sorunu doğuran adaletsizliği giderirseniz, suç da kendiliğinden buharlaşır. İşte devletin sadece insanları cezalandıran bir kurum olmaktan çıkması tam olarak budur.
Toplumun evrilmesine ayak uyduramadığı alanlarda geriden gelerek yorum geliştiren o eski, tozlu hukuk anlayışı, yerini; toplumla birlikte nefes alan, o değişimi öngören ve ona göre şekil alan canlı, dinamik bir organizmaya bırakır. Gelişen yorumlar artık olaydan sonra birilerini kurtarmak veya cezalandırmak için değil, toplumu o idea seviyesinde tutmak, sıfır noktasının dengesini bozmamak için yapılır. Herkesin doğrusunun farklı olduğu gerçeği, artık bir kaos sebebi değil, toplumsal zenginliğin ta kendisi olarak kabul edilir. Çünkü proaktif hukuk, o farklı doğruları birbiriyle çarpıştırmadan, herkesin kendi şeridinde özgürce ilerleyebileceği o muazzam otoyolu daha en baştan çizen mühendisliktir. Bu mühendislik, dayatmalardan uzak, sadece akıl, vicdan ve empatinin rehberliğinde inşa edildiğinde kusursuz işler. Otoyol metaforundan devam edecek olursak; eski reaktif hukuk, yola hiçbir tabela koymayan, asfaltı düzeltmeyen, sadece kaza olduktan sonra gelip hurdayı yoldan çeken ve hayatta kalanlara ceza kesen bir sistemdi. Oysa yeni ve ideal hukuk, o yoldaki virajları hesaplayan, bariyerleri tam olması gerektiği yere koyan, herkesin o farklı doğrularıyla -yani farklı hızlarda ve farklı araçlarla- aynı yolda güvenle seyahat edebilmesini sağlayan görünmez bir kılavuzdur. Hukukçuların temel amacı da artık o kazalardan sonra kanlı tutanaklar tutmak değil; bütün doğruların o makul ortalamasını bularak kazayı tamamen önlemektir. İşte hukuk o zaman o meşhur "sıfır" olur. Ne yolun sağına, ne soluna aittir; tam ortada, herkesin ortak güvencesidir.
Bu sıfır noktası o kadar güçlü bir kavramdır ki, toplumun genlerine işlediğinde, o ilk yirmi yıldaki "sen bilmezsin", "böyle gelmiş böyle gider" dayatmaları da kendiliğinden yok olur. Çünkü yeni yetişen nesil, kuralların onları ezmek için değil, tam aksine onların o saf, değiştirilmemiş doğrularını korumak için var olduğunu bilerek büyür. Kuralların kendisine karşı değil, kendisi için işlediğini gören bir insan, kendi koyduğu veya uyduğu kuralı "yanlış" bulma hastalığına da yakalanmaz. Çelişkiler biter. Bir hukuk öğrencisinin satır aralarında gizlediği o sessiz isyan, böyle bir toplumda yerini büyük bir inşaya bırakır. Bizim neslimiz belki o yıkıntıların arasında, o reaktif çöplüğün içinde kendi vicdanını temiz tutmaya, iplerini boynuna geçirmemeye çalışıyor. Ama bizim çabamızla bu idealar gerçeğe dönüşürse, o küller yeniden harlanıp yükseldiğinde, mahkeme salonları insanların korkuyla girdiği soğuk binalar olmaktan çıkacak, toplumsal uzlaşının, o sıfır noktasındaki adaletin şifa dağıttığı merkezler haline gelecektir.
Suçun Azalması ve Toplumsal Ruhun İnşası
Bütün bu yapı taşları -vergi adaleti, proaktif hukuk, sıfır noktası- bir araya gelip yerine oturduğunda, toplumda o çok korktuğumuz, yasaklarla, zindanlarla, kelepçelerle çözmeye çalıştığımız büyük mesele, yani "suç" kavramı kendiliğinden erimeye başlar (Durkheim, 2014). Suç nedir aslına bakarsanız? Suç, çoğu zaman insanın kendi doğrusuyla toplumun ona dayattığı o uydurma doğrunun vahşice çarpışmasından ortaya çıkan kıvılcımdır. Bir insan neden çalar, neden saldırır, neden sistemi dolandırmaya çalışır? Eğer o kişi psikolojik olarak klinik bir vaka değilse, bu eylemlerin temelinde yatan şey hep aynıdır: Ait hissedememek, haksızlığa uğradığını bilmek ve o büyük çarkın içinde ezildiğini, çaresizliğini hissetmektir. Devlet, o ilk yirmi yılında çocuğa sadece "şöyle ol, böyle davran" deyip, sonrasında onu adaletsiz bir vergi ve reaktif bir hukuk sisteminin içine fırlatıp attığında, aslında o suçu kendi elleriyle üretmiş olur. Sistemi yaratanların, sistemin kurbanlarını cezalandırmasından daha trajikomik bir tiyatro olamaz. Ancak, hukuk o sıfır noktasına ulaşıp da devlet sadece cezalandıran bir aygıt olmaktan çıktığında, insanların kazançları oranında bir katkı sunduğu o şeffaf sistem devreye girdiğinde, suçun ana besin kaynağı olan "çaresizlik" ve "adaletsizlik" ortadan kalkar.
Toplum ferahlığa kavuşmaya başlar. Sokağa çıktığınızda insanların yüzündeki o gergin, her an bir saldırı veya haksızlık bekleyen ifade, yerini yavaş yavaş güvene bırakır. Suç oranlarının azalması, sokaklara daha fazla polis koymakla değil; o sokaklarda yürüyen insanların zihnindeki o "mantık hastalığını" iyileştirmekle, onlara doğrularını boğdurtmamakla mümkündür. Suç azaldıkça, toplum kendi içindeki o görünmez duvarları yıkmaya başlar. Eskiden komşusuna şüpheyle bakan, iş arkadaşını bir rakip, devleti ise bir vergi tahsildarı olarak gören o yabancılaşmış insan modeli yavaş yavaş silinir. Onun yerine, bu yazının başından beri ulaşmaya çalıştığımız o nihai kavram, "Toplumsal Ruh" yeşermeye başlar. Toplumsal ruh, bir kalabalığın sadece aynı sınırlar içinde, aynı kanunlara tabi olarak yaşaması demek değildir. Bu sadece bir yığındır. Toplumsal ruh, her bir bireyin kendi farklı doğrusunu, kendi içsel vicdanını koruyarak, o sayı doğrusundaki sıfır noktasında diğerleriyle aynı hizaya, aynı güvene gelebilmesidir. O ruh inşa edildiğinde, devlet ve vatandaş arasındaki o kadim sürtüşme, o ezen-ezilen ikilemi sonsuza dek biter. Çünkü devlet artık dışarıda, yukarıda, ulaşılmaz bir yerde konumlanmış bir "baskı aygıtı" değildir; devlet bizatihi o toplumun ortak vicdanı, o sıfır noktasının kurumsal yansıması haline gelmiştir. Kararlar alınırken, kurallar konulurken kimse "bu bana yanlış geliyor ama mantıklı olan buna uymak" diyerek kendi kendine ihanet etmez. Çünkü kurallar o toplumsal ruhun içinden, makul olanın tam merkezinden, herkesin rızasıyla doğmuştur.
Belki bazılarına göre bu anlattıklarım, bir hukuk fakültesi amfisinde dinlense hocaların gülüp geçeceği, fazla ütopik, romantik bir masaldır. "İnsan doğası kötüdür, devlet baskı kurmalıdır" derler. Ama unuttukları şey, insanın doğasının kötü olmadığı, o ilk yirmi yılda dayatılan o çarpık normların, o güzellik, başarı, itaat safsatalarının insanı kötüleştirdiğidir. Saf bir çocuğu alıp onu vahşi bir arenaya atarsanız, hayatta kalmak için canavara dönüşecektir. Biz arenayı değil, çocuğu suçluyoruz yıllardır. Ama gelin, o farazi senaryomuza sadık kalalım; bu ilk yirmi yılımızda toplumsal düzene göğüs geren, arenanın kurallarını reddeden o nesli yetiştirdiğimizi varsayalım. Bu yeni nesil büyüyüp, o eskimiş kuralları değiştirmeye, yavaş yavaş toplumsal ruhu inşa etmeye başladığında, elbette sancılı bir süreç yaşanacaktır. Olgunlaşmış, o eski reaktif sisteme ve mantık hastalığına adapte olarak hayatta kalmayı başarmış o "kıdemli" insanlar, bu yeni ve şeffaf düzene uymakta inanılmaz bir zorluk çekeceklerdir. Alıştıkları bir kölelik vardır çünkü; ne yapacaklarını bildikleri, vergiden nasıl kaçacaklarını ezberledikleri, adam kayırmacılığın, ezenin ve ezilenin yerinin belli olduğu o kaotik konfor alanları ellerinden alınmaktadır. Bu yüzden yeniye direnirler. "Kurallar bozuluyor, saygı kalmadı" diye feryat ederler. Oysa bozulan şey kural değil, onların o çarpık dayatmalarıdır. Yıkılan şey ahlak değil, o sahte itaat illüzyonudur.
Bu geçiş döneminde, o olgunlaşmış insanlar homurdansa da, toplum düzeni hızla o köhnemiş yapısından sıyrılır. Bir dayatma, bir korku tüneli olmaktan çıkıp, insanın içinde nefes alabildiği, "Evet, burası benim, burası bizim" diyebildiği gerçek bir "düzen" haline gelir. Küllerinden doğan bu sistem, eskinin tüm yaralarını da o proaktif hukukuyla hızla sarar. Sıfır noktası sadece mahkemelerde değil, okullarda, iş yerlerinde, sokaklarda hissedilir. Toplumdaki o gerilim hattı kopar, elektrik toprağa karışır ve geriye sadece sakin, üretken, huzurlu bir akış kalır. Sonuç olarak, devletin dönüşümü dediğimiz bu devasa devrim, aslında bireyin kendi zihnindeki o hastalıklı mantığı yıkmasıyla başlayan bir kelebek etkisidir. Dayatmaların o görünmez iplerini boynumuzdan çıkardığımız gün, devletin o soğuk vergi dairesinin de, adaletsiz mahkeme salonunun da kapısına kilit vurmuş oluruz. Onların yerine, kazancın paylaşıldığı, doğruların ortalamasının bulunduğu, hukukun sıfır noktasında dimdik durduğu o toplumsal ruhu inşa ederiz.
Bu yazının başından beri sorduğumuz "Peki bu baş neresi, düzeltmemiz gereken yer neresi?" sorusunun cevabı da böylece tam anlamıyla netleşir. Düzeltmemiz gereken yer, tam da şu an bulunduğumuz yer, yani kendi zihnimiz, kendi seçimlerimiz sandığımız o illüzyonlu kabullenişlerimizdir. Değişim devlette başlamaz, değişim anayasada başlamaz; değişim o sıfır noktasını arayan, kendi doğrusunu boğmayı reddeden insanın cılız ama kararlı sesinde başlar. Yirmi yıllık prangaları kıran bir nesil, bin yıllık köhne devlet geleneğini sadece bir on yılda, o proaktif adaletin ve toplumsal ruhun sıcaklığıyla eritebilir. Ve unutmayın, eğer bu çabayı bugün biz göstermezsek, bizden sonrakiler de aynı illüzyonlu seçimlerle o ipi kendi boyunlarına geçirmeye devam edeceklerdir. İdeal devlete giden yol uzun ve meşakkatli görünebilir; ancak o yola hiç çıkmamak, çıkıp da kaybolmaktan çok daha büyük bir trajedidir. Şimdi, bu dönüşümün bireysel ve toplumsal sonuçlarını o nihai çerçevede toplamak üzere yolculuğumuzun son aşamasına geçmeliyiz.
TOPLUMSAL DÜZENİN YENİDEN İNŞASI VE BİREYSEL ÖZGÜRLÜĞÜN UYANIŞI
Eğitim Sistemindeki İllüzyonun Yıkılması ve Gerçek Arayışı
Devletin ve hukukun o reaktif, cezalandırıcı yapısından sıyrılıp toplumsal bir ruha dönüşmesi gerektiğini uzun uzun tartıştık. Ancak bu dönüşümün, gökten zembille inen bir kanun hükmünde kararnameyle veya meclisten geçen birkaç yasayla bir gecede gerçekleşmeyeceğini hepimiz çok iyi biliyoruz. Değişimin asıl savaş alanı, o çok bahsettiğimiz ilk yirmi yılımızın geçtiği, zihinlerimizin birer hamur gibi yoğrulduğu "eğitim" sisteminin ta kendisidir (Foucault, 1992). Toplumsal dayatmalar dediğimiz o görünmez canavarın en büyük fabrikası okullardır aslında. Biz okulları, bilimin, aklın ve özgür düşüncenin yuvası sanırız. Oysa aslına bakarsanız bugünkü yapısıyla eğitim sistemi, o mantık hastalığının çocuklara enjekte edildiği devasa bir aşı merkezinden farksızdır. Çocuğu alırsınız, sıraya oturtursunuz ve ona ilk öğrettiğiniz şey "konuşmadan önce parmak kaldırması", yani otoriteden izin almasıdır. Bilgiyi sorgulaması değil, öğretmenin söylediğini ezberleyip sınavda kusursuzca kağıda dökmesi beklenir. "Neden?" diye soran çocuk yaramaz, itaat eden çocuk ise "başarılı" ilan edilir. İşte güzellik ve başarı dayatmalarının akademik versiyonu tam olarak burada başlar.
İnsanların doğrusunun birbirinden tamamen farklı olduğunu, hukukun o sıfır noktasında herkesi kucaklaması gerektiğini söylüyoruz; ancak eğitim sistemi herkesi aynı tornadan çıkmış tek tip birer vida haline getirmeye çalışır. Herkesin matematiği sevmesi, herkesin aynı tarih ezberine sahip olması dayatılır. Farklılıklar birer zenginlik değil, düzeltilmesi gereken birer "hata" olarak görülür. Bu fabrika düzeni içinde, o saf vicdanlar törpülenir. İleride adaleti sağlayacak olan hakim, yasa yapacak olan vekil, vergi ödeyecek olan vatandaş; hepsi bu tornadan geçerken o "böyle gelmiş böyle gider" boyun eğişini ruhlarına kazırlar. Eğitimdeki bu illüzyonu yıkmak, ideaya giden yolun en büyük ve en tehlikeli virajıdır. Çünkü eğitim sisteminin o dayatmacı yüzünü değiştirmeye kalktığınızda, karşınızda sadece devleti değil, kendi çocuklarının başarısını (!) bu köhnemiş sistemdeki notlarla ölçen ebeveynleri de bulursunuz. "Benim çocuğum sınavı kazanmalı, iyi bir işe girmeli" korkusu, ebeveynleri de bu sistemin gönüllü bekçileri yapar. Oysa o 15 yaşında, 18 yaşında yapılan sözde seçimlerin, aslında ipleri kendi boynumuza geçirdiğimiz anlar olduğunu daha önce fark etmiştik.
Eğer toplumsal düzeni, o sıfır noktasına ulaşmış bir hukuku inşa edeceksek; eğitim sistemini bir "itaat fabrikası" olmaktan çıkarıp, bir "gerçek arayışı" bahçesine dönüştürmek zorundayız. Çocuğa ne düşüneceğini değil, nasıl düşüneceğini öğretmek; kendi doğrusunu bulması için ona güvenli bir alan yaratmak gerekir. Yanlış yapmanın bir son veya bir ceza sebebi olmadığını, aksine öğrenmenin yegane yolu olduğunu gösteren bir eğitim, proaktif hukukun da temelini atar. Çünkü kendi doğrusunu ararken hata yapmaktan korkmayan birey, büyüdüğünde kuralları ihlal ederek değil, o kuralları akılla ve vicdanla tartışarak topluma katkı sağlar. Suçu doğuran çaresizlik ve değersizlik hissi, henüz okul sıralarındayken o çocuğa "sen özelsin, senin doğrun önemli" hissi verilerek daha en baştan proaktif bir şekilde yok edilir. Eğitim, sadece bir meslek edindirme kursu değil, insanın kendi içindeki o yargıcı, o şaşmaz vicdanı uyandırma sürecidir. Vicdanı uyanmış bir nesil, rüşvet yemez, adaletsiz vergi koymaz, haksızlık karşısında susmaz. Bu yüzden ideaya giden yolda, meclis binalarından önce sınıf tahtalarındaki o yazıları değiştirmemiz gerekmektedir.
Bu yeni ve özgürleştirici eğitim modeli, toplumda zincirleme bir reaksiyon başlatır. O tornadan çıkmayı reddeden, ailenin ve toplumun "güvenli yanlışlarına" boyun eğmeyen o genç beyinler, yirmili yaşlarına geldiklerinde o derin boşluk ve çöküş hissini yaşamazlar. Çünkü onlar hiçbir yere ait hissetmeme krizini değil, her yeri kendi doğrularıyla yeşertebilecekleri inancını taşırlar. Kendi doğrularını ipe asıp boğmadıkları için, ruhları özgür ve diridir. Bu dirilik, toplumsal düzenin her hücresine işlemeye başlar. İş yerlerinde mobbing, haksız rekabet veya adam kayırmacılık gibi, eski sistemin olağan kabul ettiği "mantık hastalıkları", bu yeni neslin vicdan duvarlarına çarpıp parçalanır. Onlar, yöneticilerine körü körüne itaat etmezler; saygıyı korkudan değil, liyakatten ve haktan üretirler. Böyle bir toplumda, hukukun işi de inanılmaz derecede kolaylaşır. Zira proaktif hukuk, sadece kanun koyucunun çabasıyla işlemez; proaktif hukuk, sokaktaki vatandaşın, sıradaki öğrencinin, masadaki çalışanın o hukuku içselleştirmesiyle hayat bulur. Her bir birey, o sayı doğrusundaki sıfır noktasının birer canlı temsilcisi haline geldiğinde, devletin devasa bir kontrol mekanizması kurmasına gerek kalmaz. Toplum, kendi içindeki o muazzam ahenkle, kendi kendini düzenleyen devasa ve organik bir yapıya evrilir. Güzellik dayatmaları yerini farklılıklara duyulan saygıya, başarı dayatmaları ise insanın kendi potansiyelini keşfetme huzuruna bırakır. O 0-40 yaş arası bitmek bilmeyen çocukluk ve boyun eğiş döngüsü kırılır; insan, hayatının her evresinde gerçek anlamda "yetişkin", yani kendi kararlarının ve doğrularının bilincinde olan özgür bir varlık olarak yaşar.
Sessizliğin Kırılması ve Eski Düzenin Direnişi
Elbette bu anlattıklarımız, zihinde canlandırması huzur verici ancak hayata geçirmesi bir o kadar devrimsel ve sarsıcı süreçlerdir. Sessizliğin kırılması asla gürültüsüz olmaz. Bizim o ilk yirmi yılımızda içimizde biriktirdiğimiz, susturduğumuz o isyan çığlıkları dışarı taşmaya başladığında, eski düzenin bekçileri bütün güçleriyle direneceklerdir. Bizim bu sessizliğimizden beslenen, kendi iktidarlarını, zenginliklerini ve konforlarını o adaletsiz vergi sistemleri ve reaktif hukuk kılıçlarıyla sürdürenler, bu yeni uyanışı bir "anarşi", bir "ahlaki çöküş" olarak etiketlemeye çalışacaklardır. İnsanoğlu, alıştığı cehennemi, hiç bilmediği bir cennete tercih etme eğilimindedir. O olgunlaşmış insanlar, yani o mantık hastalığına tamamen teslim olmuş, kendi boyunlarındaki ipi başkalarının da boynuna geçirmeyi görev edinmiş kitleler, bu yeni neslin getirdiği o proaktif, sıfır noktasına odaklı şeffaflığı anlamlandıramayacaklardır. "Eskiden böyle miydi? Herkes haddini bilirdi!" diyeceklerdir. Aslında "haddini bilmek" dedikleri şey, haksızlığa boyun eğmektir. Sessizliğin kırılması, işte bu sahte had bildirme operasyonlarına karşı dimdik durmakla başlar. İdeal olanı zihnimizde tutup, pratik hayatta susmak, bizi de o eski düzenin suç ortağı yapar.
Değişim, bir kişinin kendi küçük çevresinde o dayatmalara "Hayır, bu yanlış" diyebilmesiyle filizlenir. O küçücük itiraz, suya atılan bir taş gibi dalga dalga büyür. Birinin ses çıkardığını gören diğeri cesaret bulur. Korkunun imparatorluğu, aslında sadece insanların birbirinden habersiz olmasından güç alır. Herkesin içten içe nefret ettiği ama kimsenin sesini çıkarmadığı o "kral çıplak" masalı, toplumsal düzenin tam da kendisidir. Direniş sadece devleti yönetenlerden veya sistemi elinde tutanlardan gelmez; en büyük direniş, bizzat o dayatmaları bize yapan kendi ailelerimizden, en yakınlarımızdan gelir. "Yapma, başını belaya sokma", "Sen mi kurtaracaksın dünyayı?", "Sisteme uy, kendi yolunu bul" telkinleri, o bahsettiğimiz reaktif ve ezen düzene atılan en güçlü can simitleridir. Ancak ideaya giden yol, bu can simitlerini reddetmeyi gerektirir. Eğer birileri o fırtınalı denize atlayıp kıyıya doğru yüzmeye cesaret etmezse, o gemi sonsuza dek o bataklıkta dönecektir. Sessizliğin kırılması, sadece sokaklarda bağırıp çağırmak demek değildir; sessizliğin kırılması, insanın kendi işini en doğru şekilde yapması, hak ettiğinden fazlasına göz dikmemesi, kendi doğrusundan taviz vermemesidir. Bir hukukçunun, müvekkiline sadece davayı kazanmayı değil, adaletin ne olduğunu anlatabilmesidir. Bir öğretmenin, öğrencisine sadece müfredatı değil, vicdanı öğretebilmesidir. Bir bireyin, sadece devlete vergi ödeyerek değil, sokaktaki haksızlığa da müdahale ederek o toplumsal ruhu inşa etmesidir. Eski düzenin hantallığı, bu binlerce küçük ama proaktif adımın karşısında duramaz. Çünkü reaktif sistemler, sadece olan bitene tepki verebilirler; oysa yeni neslin eylemleri, o tepki mekanizmalarının çok daha ötesinde, oyunun kurallarını kökten değiştiren bir zeminde gerçekleşmektedir. Siz birine ceza vererek onu durdurabilirsiniz, ancak ona kendi vicdanının sıfır noktasını buldurduğunuzda, onu sonsuza dek özgürleştirirsiniz. Özgürleşmiş zihinleri ise hiçbir eski düzen kanunu, hiçbir adaletsiz vergi sistemi zapt edemez.
İdeaların Gerçekliğe Dönüşmesi ve Nihai Uyum
Tüm bu sancılı kırılmaların, eğitimdeki uyanışın ve sessizliğin yırtılmasının ardından ulaşacağımız o ufuk çizgisi, ideaların artık birer hayal olmaktan çıkıp hayatın ta kendisine dönüştüğü yerdir. Hukuksuz bir toplumun yükselmesini beklemekle külün yanmasını beklemek aynı şeydir demiştik. İşte bu yeni inşayla birlikte, o küllerin arasından sadece yükselen bir devlet değil, küllerinden arınmış bir insanlık doğar. Hukukun o idea seviyesine, yani sayı doğrusundaki "sıfır" noktasına çıkması, toplumda muazzam bir uyum yaratır. Artık "doğru" ve "yanlış", kimsenin tekelinde, hiçbir zümrenin dayatmasında değildir. Toplumsal düzen, herkesin birbirinin doğrusuna, o doğru kendi alanına tecavüz etmediği sürece saygı duyduğu devasa bir senfoniye dönüşür. Eskiden farklılıklar çatışma doğururken, bu yeni düzende farklılıklar birbirini tamamlayan birer renk haline gelir. Güzellik algısı serbest kalır; kimse saçının şekli, yüzünün hatları veya cinsiyeti üzerinden bir baskı görmez. Dayatmaların yerini kabulleniş, nefretin yerini ise anlama çabası alır.
Proaktif hukuk, o görünmez kılavuz, insanların bu senfonide nota kaçırmadan, kendi seslerini bulmalarını sağlar. Hukuk, elinde sopayla bekleyen bir bekçi değil, o senfoniyi yöneten tarafsız bir orkestra şefi gibidir artık. İnsanların doğuştan getirdiği o saflık, dayatmalarla kirlenmeden yetişkinliğe taşınır. Bu nihai uyum aşamasında, o çok yakındığımız seçim illüzyonu da tamamen ortadan kalkar. İnsanlar, başkalarının kendi adlarına yazdığı senaryolardaki rolleri seçmek zorunda bırakılmazlar; kendi senaryolarını kendileri yazarlar. "Hiçbir şeyi seçmemek" artık bir çaresizlik kaçışı değil, sadece anın tadını çıkarmak, bilinçli bir duruş olur. Doğrularımızı iplerin ucunda boğmadığımız için, hayatta attığımız her adım, tuttuğumuz her iş, sevdiğimiz her insan gerçekliğimizin birer parçası olur. Yirmili yaşların o çöküşü, yerini muazzam bir üretim enerjisine bırakır. Devletin bir toplumsal ruh haline gelmesi, sadece ekonomik ve adli bir rahatlama sağlamakla kalmaz; insanın varoluşsal kaygılarına da en büyük ilacı sunar. "Ben buraya aidim, bu düzen benim doğruma da, komşumun doğrusuna da eşit mesafede duruyor" inancı, dünyayı cennete çevirecek olan yegane formüldür.
Belki bütün bunlar bizim neslimizin ömrü boyunca tam anlamıyla tamamlanmayacak büyük bir yürüyüştür. Ancak önemli olan, o yürüyüşü başlatmak, o adımı atmaktır. Hukuku, adaleti, eğitimi, devleti ve en önemlisi kendi zihnimizi o mantık hastalığından kurtarıp şifalandırmak, bizim o küllere üfleyeceğimiz ilk nefestir. Kül yanmaz, evet; ama o külün altında hala sıcak kalan bir kor parçası varsa, ve siz ona doğru nefesi verirseniz, o ateş bütün karanlığı aydınlatacak kadar büyüyebilir. İşte bizim içimizdeki o cılız "ideal devlet" düşüncesi, o kordur. Bütün mesele, o koru toplumsal bir ruha, bir adalet ateşine dönüştürecek cesareti bulabilmektir.
SONUÇ: İDEAYA GİDEN YOLUN SONU VE BAŞLANGICI
Bu uzun ve derinlikli yolculuğun sonuna yaklaşırken, aslında vardığımız yerin yeni bir başlangıç çizgisi olduğunu çok net görebiliyoruz. Bireyin dünyasına gözlerini açmasıyla başlayan bu hikaye, masumiyetin, toplumsal dayatmalar adı altındaki o acımasız dişliler arasında nasıl ezildiğinin bir özetidir. Bebeklikten çocukluğa, cinsiyet dayatmalarından başarı ve "güzellik" algılarına kadar her adımda, insanın kendi doğasından nasıl koparıldığını adım adım izledik. İnsanoğlu, sorsan en mükemmel olanı yaratmaya, en kusursuz nesli yetiştirmeye çalışırken, aslında kendi korkularını ve hastalıklı mantığını yeni bir bedene hapsetmekten başka bir şey yapmıyordu. 5-6 yaşlarındaki o sözde seçimlerin, aslında ailelerin ve toplumun bizim adımıza çoktan verdiği kararların bir devamı olduğunu, "seçimsiz kalmanın" bize öğretilmeyen en büyük seçim olduğunu fark ettik (Sartre, 2009). Elimize tutuşturulan o ipin ucunda meğer iştahla çekip boğduğumuz şeyin kendi öz doğrularımız olduğunu anladığımızda, yirmili yaşlarımızın o karanlık ve boşluk hissi veren çöküşüne şahit olduk. Kendi koyduğumuz kuralların bize yanlış gelmesine rağmen, bu yanlışlığa boyun eğişimizi "mantık" olarak adlandırdığımız o korkunç zihinsel hastalığın teşhisini koyduk. Çünkü aidiyetimizi kaybettiğimiz, doğrularımızı öldürdüğümüz bir dünyayı değiştiremeyeceğimizi acı bir şekilde öğrenmiştik.
Ancak bu karamsar tablonun içinde, bir çıkış kapısının da her zaman aralık durduğunu gördük. O kapının anahtarı, "idea" kavramında, zihnimizin derinliklerinde bizi sürekli sorgulamaya iten o ideal devlet ve ideal hukuk rüyasında saklıydı. Hukukun olayların peşinden süpürgeyle giden reaktif bir hizmetçi olmaktan çıkıp, olayları doğmadan önleyen proaktif bir kılavuza dönüşmesi gerektiğini tespit ettik. Herkesin doğrusunun farklı olduğu bu kaotik düzende, hukukun ancak o eşsiz "sıfır noktasına" oturarak, artıya ve eksiye, tüm doğrulara eşit mesafede durarak ideaya ulaşabileceğini anlattık. Bu sıfır noktası bulunmadan, devlet sadece ceza kesen, nefes almanın bile bedelini adaletsiz vergilerle tahsil eden soğuk bir kurum olmaya mahkumdur. Ne zaman ki vergi sistemi, herkesin kazancı oranında, hakkaniyetle paylaşılır; ne zaman ki devlet, sopasını bırakıp toplumu şefkatle bir arada tutan ortak bir "toplumsal ruh" halini alır; işte o zaman suç, çaresizlik ve yabancılaşma da kendi kendine yok olacaktır. Hukuksuz, sıfır noktasını kaybetmiş bir toplumun, sönmüş bir kül gibi yanmayı beklemesinin ne kadar beyhude olduğunu, ayağa kalkışın ancak kendi ellerimizle, o ilk yirmi yılımızdaki isyan ateşini koruyarak mümkün olabileceğini ortaya koyduk.
Sonuç olarak, insanoğlunun çökmeye başladığı yer o dayatmaların, o boyun eğişlerin başladığı yerse; dirileceği ve ayağa kalkacağı yer de o dayatmalara "Dur!" diyeceği andır. Birçoğumuzun hakkında fikir sahibi olduğu ancak fikrini dışa vuramadığı, iş yapmaya gelince kaçtığı o "ideal", aslında bizden uzakta, gökyüzünde bir yerlerde değildir; kendi içimizde, o boğmaktan son anda kurtardığımız doğrularımızın tam merkezindedir. Eğer bizler, özellikle ilk yirmi yılımızı bu dayatmalara göğüs gererek, kendi doğrumuzu o sayı doğrusunun merkezindeki sıfır noktasında cesurca savunarak geçirebilirsek, sadece kendi kaderimizi değil, bütün bir toplumsal düzeni de baştan aşağı değiştirebiliriz. Kurallar evrimleşir, eskinin o olgunlaşmış ve hastalıklı zihinleri değişime dirense de, yeni ve proaktif bir adalet anlayışı güneş gibi doğar. Devlet o soğuk maskesini çıkarır, vicdan mahkemeleri salonları terk edip sokaklara, okullara, kalplere yerleşir. Belki bugün hukuk bu dediğimiz idea seviyesinde değildir, belki adaletsizlikler ve dayatmalar her köşe başında pusuya yatmıştır. Ancak unutmayalım ki; o hukuku idea seviyesine çıkarmak, o sıfır noktasını toplumsal bir ruha dönüştürmek hala bizim elimizdedir, bizim omuzlarımızdadır, bizim çabamızdadır. İdeaya giden yol hiçbir zaman bitmeyecek bir yürüyüştür, ve bu yürüyüşteki ilk adım, aklımızla bize oynanan bu büyük oyunu reddetmektir.
Arif BAĞTIR
ANKARA BİLİM ÜNİVERSİTESİ HUKUK FAKÜLTESİ
KAYNAKÇA
· Durkheim, É. (2014). Toplumsal işbölümü (Ö. Ozankaya, Çev.). Cem Yayınevi. (Orijinal eser 1893).
· Foucault, M. (1992). Hapishanenin doğuşu: Ceza evriminin tarihi (M. A. Kılıçbay, Çev.). İmge Kitabevi Yayınları. (Orijinal eser 1975).
· Kant, I. (2009). Ahlak metafiziğinin temellendirilmesi (İ. Kuçuradi, Çev.). Türkiye Felsefe Kurumu. (Orijinal eser 1785).
· Kelsen, H. (2016). Saf hukuk kuramı (E. G. Belgesay, Çev.). Yetkin Yayınları. (Orijinal eser 1934).
· Locke, J. (2004). Hükümet üzerine ikinci inceleme (F. Bakırcı, Çev.). Babil Yayınları. (Orijinal eser 1689).
· Platon. (2006). Devlet (S. Eyüboğlu & M. A. Cimcoz, Çev.). Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları. (Orijinal eser M.Ö. 380 dolayları).
· Rousseau, J. J. (2006). Toplum sözleşmesi (V. Günyol, Çev.). Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları. (Orijinal eser 1762).
· Sartre, J. P. (2009). Varlık ve hiçlik: Fenomenolojik ontoloji denemesi (T. Ilgaz & G. E. Göktürk, Çev.). İthaki Yayınları. (Orijinal eser 1943).
· Weber, M. (2012). Ekonomi ve toplum (L. Boyacı, Çev.). Yarın Yayınları. (Orijinal eser 1922).





