Adalet duygusu, özellikle mağdurun yaşadığı acı üzerinden şekillendiğinde, kullanılan dilin toplumda nasıl yankı bulduğu son derece önemlidir. Son dönemde kamuoyunu derinden sarsan çocuk failli ağır suçlar sonrası, “suça sürüklenen çocuk” (SSÇ) ifadesi üzerinden yükselen tepkiler de tam olarak bu hassasiyetin ürünüdür.

Mattia Ahmet Minguzzi cinayeti gibi olaylar, vicdan sahibi herkesin yüreğini yakmıştır. Bu acı karşısında öfke duyulması doğaldır. Ancak bu öfkenin yöneldiği yerin doğru olup olmadığı ayrıca sorgulanmalıdır. Zira “suça sürüklenen çocuk” ifadesi, sanıldığı gibi suçu hafifleten ya da faili koruyan bir söylem değil; kanunda yer alan, teknik bir hukuki tanımdır.

“Sanık” Değil de Neden “SSÇ”?

Ceza yargılamasında “sanık” kelimesi, tam sorumluluk sahibi, iradesi olgunlaşmış bireyler için kullanılır. Çocuklar söz konusu olduğunda ise hukuk farklı bir noktadan hareket eder. Bunun nedeni çocuğu kayırmak değil; çocuğun karar verme yetisinin, yetişkinlerle aynı düzeyde kabul edilmemesidir.

Bir çocuğun suça karışması çoğu zaman tek başına verilen bir karar değildir. Aile yapısı, eğitim eksikliği, çevresel baskılar, ihmal ya da yönlendirme gibi etkenler çoğu dosyada açıkça görülür. “Suça sürüklenen” ifadesi, tam olarak bu sürece işaret eder. Yani suçun kendisini değil, çocuğun o noktaya nasıl geldiğini anlatır.

Bu bir masumlaştırma değildir. Suçu yok saymak hiç değildir. Sadece gerçeği doğru isimlendirme çabasıdır.

Bu İfade Cezasızlık Anlamına Gelmez

Toplumda en sık yapılan yanlışlardan biri, SSÇ denildiğinde çocuğun ceza almayacağı düşüncesidir. Oysa bu doğru değildir. Çocuklar hakkında da yargılama yapılır, ceza verilir, hatta ağır yaptırımlar uygulanabilir.

Değişen şey cezanın varlığı değil; yargılamanın biçimidir. Kapalı duruşma yapılması, uzman eşliğinde ifade alınması, kelepçe takılmaması gibi uygulamalar, suçu önemsiz görmek için değil; çocuğun kişilik gelişimini tamamen yok etmemek içindir.

Hukuk burada basit bir soru sorar:

“Bu çocuğu sadece cezalandırmak mı, yoksa ileride yeniden suç işlemeyecek şekilde topluma kazandırmak mı?”

Mağdurun Acısı Görmezden Gelinmiyor

SSÇ kavramına yönelen tepkinin temelinde, mağdurun acısının küçümsendiği hissi yatıyor. Bu duygu son derece anlaşılır. Ancak hukuki terminoloji, mağduru değersizleştirmek için değil; adalet sistemini sürdürülebilir kılmak için vardır.

Bir çocuğu en baştan “suçlu”, “canavar” gibi sıfatlarla etiketlemek, sorunu çözmez. Aksine, onu o kimliğe hapseder. Hukukun amacı intikam değil, yeniden suçun önüne geçmektir.

Son Söz

Özellikle televizyon ve sosyal medya haber kanallarında üstüne basa basa bu kavram karmaşasını bilerek yada bilmeyerek oluşturuyorlar.

“Suça sürüklenen çocuk” ifadesi bir tercih değil, terminolojik bir zorunluluktur. Kanunda yer alır, uluslararası sözleşmelerin gereğidir ve çocuk adalet sisteminin temel taşlarından biridir.

Bu ifade suçu hafifletmez, mağduru unutturmaz. Sadece şunu hatırlatır:

Bir çocuk suç işlediyse, ortada bireysel olduğu kadar toplumsal bir sorumluluk da vardır.

Yanlış hedefe yönelen öfke adaleti güçlendirmez. Doğru kavramlarla konuşmak ise hem vicdanı hem hukuku korur.

Son bir not

Özellikle 17 yaşındaki bireylerin, birçok durumda fiilin hukuki ve ahlaki sonuçlarını kavrayabilecek düzeyde olduğu açıktır. Bu nedenle ağır suçlar bakımından daha tatmin edici yaptırımların ve yaş sınırına ilişkin mevcut düzenlemenin yeniden değerlendirilmesi, hem mağdurun adalet duygusunu hem de toplumsal güveni güçlendirecek daha dengeli bir ceza yaklaşımı tartışılmalıdır.