“Avukatlar tarih boyunca köle kullanmadılar ama hiçbir zaman efendileri de olmadı.”
— Molierac

Türkiye’de yerleşmiş bazı ifadeler vardır ki, farkında olmadan zihniyetimizi ele verir. “Avukat tutmak” da bunlardan biridir. “Dosyamı avukatım takip ediyor.” Demezler nedense.

Tutmak…
Neyi tutarsınız? Bir işçi, bir hizmetli, bir görevli…

Oysa avukat, ne emir alan bir memurdur ne de yönlendirilecek bir taşeron. Avukat; bağımsızdır, hukuka bağlıdır ve yalnızca mesleğinin gereklerine göre hareket eder. Bu yüzden avukatla kurulan ilişki, bir “emir-komuta” ilişkisi değil; akla, bilgiye ve güvene dayalı bir ortaklıktır.

Uygulamada ise tam tersi yaşanır. Müvekkil avukatını seçer ama yönetmek ister. Süreci başlatır ama kontrolü bırakmaz. Kulaktan dolma bilgilerle yön vermeye çalışır. Sonra işler ters gittiğinde sorumlu arar.

Gerçek şu: Hukuk, bireysel reflekslerle değil; bilgi, deneyim ve stratejiyle yönetilir.

Avukat, dosyanızı sadece bilen değil; aynı zamanda okuyan, öngören ve yöneten kişidir. Hangi dilekçenin ne zaman verileceğini, hangi iddianın nasıl kurulacağını, hangi suskunluğun konuşmaktan daha değerli olduğunu bilir. Buna rağmen “şunu da yazalım”, “bunu da söyleyelim”, “karşı tarafla ben konuşayım” şeklindeki müdahaleler, çoğu zaman davanın dengesini bozar. Çünkü hukuk, sadece ne söylediğiniz değil; ne zaman, nerede ve nasıl söylediğinizdir.

Avukat müvekkil gizliliği ilkesi gereği müvekkil ile yâri gelir sırdaş oluruz. Ama verilen her Eksik bilgi, yanlış yönlendirme, gizlenen detaylar avukatı değil, doğrudan dosyayı sabote eder. Avukatınız sizin anlattığınız gerçeklik üzerinden savunma kurar. O gerçeklik eksikse, kurulan yapı da çöker. Açık konuşalım: Avukatınızı yanıltan, aslında kendi davasını kaybeder.

“Avukat tuttum” diyen bir müvekkil ile “dosyamı avukatım takip ediyor” diyen bir müvekkil aynı yerde durmaz. İlki kontrol etmek ister, ikincisi sürecin doğru yönetilmesini ister. Çünkü avukat satın alınan bir karar verici değildir. Ücret ödersiniz ama talimat vermezsiniz. Avukatın sorumluluğu sadece size değil; hukuka ve vicdana karşıdır.

Gelelim çağımızın yeni alışkanlığına… Her meseleyi yapay zekâya sorma refleksi. Evet refleksi diyorum çünkü bilgiye ulaşmak artık okadar kolay oldu ki günümüzde tek tıkla önümüze seriliyor sayfalar dolusu malumat. Elbette teknoloji bir araçtır. Ancak araç ile uzmanlık aynı şey değildir. Hukuki bir süreci, birkaç cümlelik bir soruyla, dosyanın bütününü bilmeyen bir sistemden öğrenmeye çalışmak; ameliyatı internetten okuyup kendi kendine yapmaya benzer.

Sunuda net söylemek gerekiyor hukuk çocuk oyuncağı değil Yapay zekâ genel bilgi verir, avukat ise sorumluluk alır.

Çünkü avukat, sadece dosya takip etmez. İnsanların hayatına dokunur.

Bir dilekçe bazen bir ailenin geleceğini belirler. Bir savunma, bir insanın özgürlüğünü korur.
Bir itiraz, yılların emeğini kurtarır.

Bir makine hata yaptığında kimse hesap sorulmaz. Ama bir avukatın attığı her imzanın bir karşılığı vardır. Eskiler bu sorumluluğu “Cebimde ağır ceza celbi taşıyorum” nispetiyle anlatırdı.

Ve duayen hukukçu Baki Kuru bu gerçeği şöyle ifade eder:
“Bir hukukçunun erişebileceği en yüksek mertebe avukatlıktır; profesör de olsanız, Anayasa Mahkemesi Başkanı da olsanız, Yargıtay Başkanı da olsanız, emekli olduktan sonra dönüp dolaşacağınız yer barodur. Bu nedenle avukatlık son durak ve en yüksek mertebedir.”

Bu söz bir övgü değil, bir tespittir. Avukatlık; teorinin, pratiğin ve sorumluluğun birleştiği noktadır. Dolayısıyla avukatla ters düşmek, yalnızca bir kişiyle değil; birikimle, tecrübeyle ve mesleğin özüyle ters düşmektir.

Avukatınıza güvenmiyorsanız onunla çalışmayın. Ama onunla çalışıyorsanız süreci sabote etmeyin.

Hukuk, “ben bilirim” diyenleri değil, bilenle hareket edenleri korur.