Özet
Munzam zarar, borçlunun temerrüdü nedeniyle alacaklının temerrüt faizini aşan zararının giderilmesini amaçlayan bir kurumdur. Özellikle yüksek enflasyon dönemlerinde paranın reel değer kaybı, munzam zarar tartışmalarını yeniden gündeme taşımıştır. Türk hukukunda uzun yıllar boyunca Yargıtay, munzam zararın somut ve kesin biçimde ispat edilmesini aramış; enflasyon olgusunu tek başına yeterli kabul etmemiştir. Buna karşılık son dönemde Anayasa Mahkemesi, mülkiyet hakkı eksenli bireysel başvurularda, alacağın reel değer kaybının katı ispat kurallarıyla reddedilmesini temel hak ihlali kapsamında değerlendirmeye başlamıştır. Bu çalışma, munzam zarar kurumunun teorik temelini incelemekte; Yargıtay ile Anayasa Mahkemesi arasındaki yaklaşım farkını analiz ederek yüksek enflasyon koşullarında munzam zarar kavramının yeniden yorumlanması gerektiğini savunmaktadır.
GİRİŞ
Son yıllarda Türkiye’de yaşanan yüksek enflasyon, para borçlarının ifasında alacaklının uğradığı reel değer kaybını yeniden hukukî tartışmaların merkezine taşımıştır. Özellikle uzun süren yargılamalar, düşük yasal faiz oranları ve ekonomik dalgalanmalar nedeniyle alacaklıların elde ettiği faiz gelirinin gerçek zararlarını karşılamadığı yönündeki iddialar artmıştır. Bu bağlamda, Türk Borçlar Kanunu m.122 kapsamında düzenlenen munzam zarar kurumu yeniden önem kazanmıştır.
Munzam zarar, temerrüt faizinin karşılamadığı ek zararın giderilmesini amaçlamaktadır. Bununla birlikte Türk hukuk uygulamasında, özellikle Yargıtay içtihatlarında, munzam zarar talepleri uzun yıllar sıkı ispat kurallarına tabi tutulmuştur. Yargıtay’a göre alacaklı yalnızca enflasyon olgusuna dayanarak munzam zarar talebinde bulunamaz; ayrıca somut zararını ve bu zararın miktarını açık biçimde ortaya koymalıdır.
Buna karşılık Anayasa Mahkemesi bireysel başvuru kararlarında, yüksek enflasyon ortamında alacağın reel değer kaybının göz ardı edilmesi mülkiyet hakkı kapsamında değerlendirilmeye başlanmıştır. Özellikle mahkemelerin aşırı katı ispat yükü uygulamaları, Anayasa Mahkemesi tarafından ölçülülük ve mülkiyet hakkı bakımından denetime tabi tutulmuştur.
Bu çalışma, munzam zarar kavramının teorik çerçevesini ortaya koyduktan sonra, Yargıtay ve Anayasa Mahkemesi içtihatları arasındaki yaklaşım farkını incelemekte; yüksek enflasyon koşullarında munzam zarar kurumunun yeniden yorumlanması gerektiğini ileri sürmektedir.
I. MUNZAM ZARAR KAVRAMI VE HUKUKİ NİTELİĞİ
A. Munzam Zarar Kavramı
Munzam zarar, borçlunun temerrüdü nedeniyle alacaklının temerrüt faizini aşan zararının giderilmesini ifade etmektedir. Türk Borçlar Kanunu’nun 122. maddesi şu düzenlemeyi içermektedir.
Temerrüt faizi < Gerçek zarar
Buna göre alacaklı, temerrüt faizinin zararını karşılamadığını ispat ettiği ölçüde ek tazminat talep edebilmektedir.
Munzam zarar kurumu, temerrüt faizinin götürü nitelikte olması nedeniyle alacaklının gerçek zararını her durumda karşılayamaması düşüncesine dayanmaktadır. Özellikle ekonomik kriz ve yüksek enflasyon dönemlerinde para borcunun geç ödenmesi, alacaklı bakımından ciddi bir servet kaybına yol açabilmektedir.
B. Temerrüt Faizi ile Munzam Zarar Arasındaki Fark
Temerrüt faizi kanundan doğan asgari bir tazmin niteliği taşırken, munzam zarar somut olayda ortaya çıkan gerçek zarar esasına dayanmaktadır.
Bu ilişki şu şekilde ifade edilebilir:
Munzam Zarar = Gerçek zarar – Temerrüt faizi
Dolayısıyla munzam zarar, temerrüt faizinden bağımsız değil; onu tamamlayan bir mekanizma niteliğindedir.
C. Munzam Zararın Şartları
Öğreti ve yargı kararlarında munzam zararın oluşabilmesi için genel olarak şu şartlar aranmaktadır:
1. Geçerli bir para borcunun bulunması,
2. Borçlunun temerrüde düşmesi,
3. Temerrüt faizini aşan bir zararın doğması,
4. Zarar ile temerrüt arasında illiyet bağının bulunması,
5. Borçlunun kusursuzluğunu ispat edememesi.
Tartışmalar esas olarak üçüncü unsur, yani “temerrüt faizini aşan zararın nasıl ispat edileceği” noktasında yoğunlaşmaktadır.
II. YARGITAY’IN MUNZAM ZARARA İLİŞKİN GELENEKSEL YAKLAŞIMI
A. Sıkı İspat Anlayışı
Yargıtay uzun yıllar boyunca munzam zararın somut şekilde ispat edilmesi gerektiği yönünde istikrarlı bir yaklaşım benimsemiştir. Buna göre alacaklı;
- hangi ekonomik kayba uğradığını,
- parayı zamanında alsaydı nasıl değerlendireceğini,
- hangi yatırım aracından mahrum kaldığını
somut delillerle ortaya koymalıdır.
Yargıtay’a göre soyut ekonomik veriler ya da genel enflasyon olgusu tek başına munzam zarar için yeterli değildir.
B. Enflasyonun Tek Başına Yeterli Görülmemesi
Yargıtay kararlarında sıklıkla şu yaklaşım benimsenmiştir:
Ülkedeki enflasyon oranlarının yüksek olması tek başına munzam zarar ispatı anlamına gelmez.
Bu yaklaşımın temelinde, her alacaklının ekonomik davranışının farklı olduğu düşüncesi bulunmaktadır. Yargıtay’a göre alacaklı, parayı zamanında tahsil etmiş olsaydı nasıl değerlendireceğini somutlaştırmalıdır.
Bu nedenle uygulamada;
- döviz kuru farkı,
- ticari kredi faizleri,
- yatırım araçlarının getirisi,
- finansman giderleri
gibi unsurlar üzerinden hesaplama yapılması talep edilmiştir.
C. Öğretideki Eleştiriler
Öğretide birçok yazar, Yargıtay’ın aşırı katı yaklaşımının munzam zarar kurumunu işlevsiz hale getirdiğini ileri sürmektedir. Özellikle yüksek enflasyon dönemlerinde paranın değer kaybının hayatın olağan akışı kapsamında değerlendirilmesi gerektiği savunulmaktadır.
Bu görüşe göre:
Sürekli ve yüksek enflasyon bulunan ekonomilerde, paranın satın alma gücünün düşmesi artık istisnai değil, objektif bir ekonomik gerçekliktir.
Dolayısıyla alacaklıdan ayrıca “parayı hangi yatırım aracına yönlendireceğini” ispat etmesini beklemek hakkaniyete aykırı sonuçlar doğurabilmektedir.
III. ANAYASA MAHKEMESİ KARARLARI IŞIĞINDA MUNZAM ZARAR
A. Mülkiyet Hakkı Perspektifi
Anayasa Mahkemesi son yıllarda bireysel başvuru kararlarında, alacakların reel değer kaybını mülkiyet hakkı kapsamında incelemeye başlamıştır.
Mahkeme’ye göre:
- uzun süren yargılamalar,
- düşük faiz uygulamaları,
- yüksek enflasyon nedeniyle oluşan değer kaybı
kişinin mülkiyet hakkına ölçüsüz müdahale oluşturabilir.
Bu yaklaşım, munzam zarar kurumuna anayasal bir boyut kazandırmıştır.
B. Aşırı İspat Yükü Sorunu
Anayasa Mahkemesi kararlarında dikkat çeken en önemli hususlardan biri, derece mahkemelerinin alacaklıya yüklediği ağır ispat külfetinin eleştirilmesidir.
Mahkeme’ye göre ekonomik gerçeklikten kopuk biçimde;
- mutlak kesinlikte zarar hesabı istenmesi,
- yüksek enflasyonun etkisinin yok sayılması,
- reel değer kaybının dikkate alınmaması
ölçülülük ilkesine aykırı sonuçlar doğurabilmektedir.
Bu bağlamda AYM, mülkiyet hakkının yalnızca alacağın nominal varlığını değil, ekonomik değerini de koruduğu anlayışına yaklaşmaktadır.
C. Reel Değerin Korunması İlkesi
Anayasa Mahkemesi’nin yaklaşımı esasen şu düşünceye dayanmaktadır
Nominal Değer eşil değildir reel değer
Bir alacağın yıllar sonra nominal olarak tahsil edilmesi, yüksek enflasyon ortamında gerçek anlamda tatmin sağlamayabilir. Bu nedenle devletin pozitif yükümlülüğü, alacaklının ekonomik değerini makul ölçüde koruyacak mekanizmalar oluşturmaktır.
IV. YARGITAY VE ANAYASA MAHKEMESİ ARASINDAKİ YAKLAŞIM FARKI
A. Teknik Borçlar Hukuku Yaklaşımı ve Temel Hak Yaklaşımı
Yargıtay meseleye ağırlıklı olarak klasik borçlar hukuku prensipleri çerçevesinde yaklaşırken, Anayasa Mahkemesi temel hak eksenli bir değerlendirme yapmaktadır.
Yargıtay bakımından öncelikli mesele:
- zarar,
- illiyet bağı,
- somut ispat
iken; Anayasa Mahkemesi bakımından:
- mülkiyet hakkının etkin korunması,
- ölçülülük,
- ekonomik gerçeklik
ön plana çıkmaktadır.
B. İçtihatların Yakınlaşma Eğilimi
Son dönem kararlarında bazı Yargıtay dairelerinin, özellikle yüksek enflasyon olgusunu daha esnek değerlendirmeye başladığı görülmektedir. Bu durum, Anayasa Mahkemesi kararlarının dolaylı etkisi olarak değerlendirilebilir.
Özellikle ticari hayatın olağan akışı içerisinde finansman maliyetlerinin arttığı dönemlerde, mahkemelerin artık ekonomik verileri daha fazla dikkate aldığı gözlemlenmektedir.
V. DEĞERLENDİRME VE SONUÇ
Munzam zarar kurumu, alacaklının gerçek zararını gidermeyi amaçlayan tamamlayıcı bir tazmin mekanizmasıdır. Ancak yüksek enflasyon koşullarında geleneksel ispat standartlarının aynen sürdürülmesi, kurumun işlevsiz hale gelmesine yol açabilmektedir.
Yargıtay tarafından uzun yıllar uygulanan sıkı ispat yaklaşımı, ekonomik istikrar dönemlerinde belirli ölçüde anlaşılabilir olsa da, yüksek enflasyon ortamında hakkaniyete uygun sonuçlar üretmekte yetersiz kalmaktadır.
Buna karşılık Anayasa Mahkemesi, mülkiyet hakkı eksenli yaklaşımıyla alacağın yalnızca nominal değil reel değerinin de korunması gerektiğini ortaya koymaktadır. Özellikle aşırı ispat yükünün eleştirilmesi, munzam zarar kurumunun yeniden yorumlanmasına zemin hazırlamaktadır.
Kanaatimizce yüksek enflasyonun süreklilik arz ettiği ekonomik dönemlerde;
- reel değer kaybına ilişkin fiili karineler kabul edilmeli,
- TÜFE ve ÜFE gibi objektif ekonomik veriler dikkate alınmalı,
- alacaklı üzerinde ölçüsüz ispat yükü oluşturulmamalıdır.
Aksi yaklaşım, munzam zarar kurumunu teorik düzeyde bırakacak; alacaklının gerçek zararının giderilmesi amacı gerçekleşmeyecektir.
Av. Emrah GOLGİYAZ