I. TERÖR KAVRAMI VE TARİHÇESİ

A. Kavramın tarihsel gelişimi

Terör kavramı, köken itibarıyla Latince terrere fiiline dayanmakta olup korkutmak, dehşete düşürmek ve yıldırmak anlamlarını taşımaktadır. Kavramın siyasal ve hukuki literatürdeki ilk görünümü ise modern anlamıyla failin kimliğinden çok, korkunun yönetim tekniği olarak kullanılmasıyla ilişkilidir. Fransız Devrimi sonrasında 1793–1794 yılları arasında yaşanan ve “Terör Dönemi” olarak adlandırılan süreçte, terör kelimesi başlangıçta devlet eliyle yürütülen sert ve sindirici siyasal uygulamaları ifade etmek için kullanılmıştır. Bu ilk kullanım, terörün tarihsel olarak yalnızca şiddet eyleminden ibaret görülmediğini; şiddetin, toplum üzerinde itaat ve yönlendirme etkisi doğuracak biçimde araçsallaştırılmasını anlattığını göstermektedir.[1]

19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren kavram, devletin kullandığı baskı yönteminden ayrışarak, devlete veya yerleşik siyasal düzene karşı örgütlenen aktörlerin gerçekleştirdiği şiddet eylemleri bakımından kullanılmaya başlanmıştır. Anarşist hareketlerin hükümdarlara, kamu görevlilerine ve sembolik devlet hedeflerine yönelik suikastları; takip eden dönemde milliyetçi, ayrılıkçı ve devrimci örgütlerin siyasal şiddet eylemleri, terörizmin modern görünümünü şekillendirmiştir. Bu aşamada terör; klasik savaşın aksine, askerî bakımdan daha zayıf bir aktörün doğrudan muharebe gücü yerine korku, görünür şiddet ve psikolojik etki yoluyla siyasal sonuç elde etme tekniği olarak tanımlanmaya başlanmıştır.[2]

20. yüzyıl boyunca terörizmin görünümü değişmiş; sömürgecilik karşıtı hareketler, etnik ve ayrılıkçı örgütler, ideolojik silahlı gruplar, dinî referans kullanan yapılar ve ulusötesi ağlar kavramın kapsamı içinde tartışılmıştır. Buna karşılık kavramın değişmeyen çekirdeği, şiddetin yalnızca doğrudan mağdura yönelmemesi; mağdur üzerinden daha geniş bir toplumsal gruba, kamu makamlarına veya siyasal karar alıcılara mesaj iletme işlevi görmesidir. Terör eyleminde asıl hedef çoğu zaman eylemin doğrudan mağduru değil; korku duyması, davranışını değiştirmesi veya kamu otoritesine güvenini kaybetmesi beklenen daha geniş kitlelerdir.

Bu nedenle terör, salt ağır şiddet, örgütlü suçluluk veya kamu düzenini bozan her eylemle özdeş değildir. Terörü diğer şiddet suçlarından ayıran başlıca unsur; şiddetin tesadüfi ya da yalnızca bireysel çıkar odaklı olmayıp, daha geniş bir sosyal veya siyasal etki yaratmak üzere sistematik biçimde kullanılmasıdır. Başka bir ifadeyle terör, şiddetin maddi sonucundan ziyade, şiddet yoluyla üretilen korkunun örgütsel bir iktidar aracına dönüştürülmesidir.

B. Uluslararası hukukta terör tanımına ilişkin yaklaşım

Uluslararası hukukta herkesçe kabul edilmiş tek ve kapsamlı bir terör tanımının bulunmadığı bilinmektedir. Bunun temel sebebi, terör kavramının devlet şiddeti, silahlı çatışma hukuku, ulusal kurtuluş hareketleri ve siyasal meşruiyet tartışmalarıyla iç içe geçmesidir. Bununla birlikte uluslararası metinlerde, kavramın çekirdek unsurları konusunda belirgin bir yakınlaşma mevcuttur: ağır şiddet veya ciddi şiddet tehdidi, toplumu korkutma ya da kamu makamını belirli bir davranışa zorlama amacı ve eylemin doğrudan mağdurunu aşan psikolojik etkisi.

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 49/60 sayılı ve 09.12.1994 tarihli Kararı ekinde yer alan Terörizmin Ortadan Kaldırılmasına İlişkin Bildiri, siyasal amaçla genel halkta, belirli bir grupta veya kişilerde korku durumu yaratmaya yönelik suç fiillerini, hangi saikle gerekçelendirilirse gerekçelendirilsin kabul edilemez saymaktadır.[3] Bu yaklaşım, terörizmin ayırt edici vasfını doğrudan “siyasal amaç” ve “korku yaratma” ekseninde kurmaktadır.

Birleşmiş Milletler sistemi, uçak kaçırma, rehin alma, diplomatik kişilere saldırı, bombalı saldırılar ve terörizmin finansmanı gibi belirli fiil tipleri hakkında çok sayıda sözleşme üretmişse de; devletlerin siyasal ve hukuki farklılıkları nedeniyle kapsamlı bir terörizm sözleşmesinde yeknesak tanıma henüz ulaşamamıştır. Bu durum, terörün hukuk dışı bir kavram olduğu anlamına gelmez. Aksine uluslararası düzen, tek bir soyut tanım yerine belirli eylemleri, finansman biçimlerini ve hazırlık hareketlerini suçlaştıran parçalı bir mücadele modeli benimsemiştir.

Avrupa Birliği hukuku ise tanımı daha belirgin şekilde amaç ve fiil unsurlarını bir araya getirerek kurmaktadır. Avrupa Parlamentosu ve Konsey’in 2017/541 sayılı Direktifi’ne göre, ulusal hukukta suç sayılan belirli ağır fiillerin; halkı ciddi biçimde korkutmak, bir hükümeti veya uluslararası kuruluşu bir eylemi yapmaya ya da yapmaktan kaçınmaya hukuka aykırı biçimde zorlamak yahut bir ülkenin veya uluslararası kuruluşun temel siyasal, anayasal, ekonomik veya sosyal yapılarını ciddi biçimde istikrarsızlaştırmak veya tahrip etmek amacıyla işlenmesi hâlinde terör suçu söz konusu olur.[4]

Avrupa Birliği yaklaşımının önemi, terörün sadece devletin fizikî varlığına yönelmiş saldırılarla sınırlandırılmamasıdır. Bir yapının anayasal veya siyasal yapıyı doğrudan ortadan kaldırma amacı taşıması zorunlu görülmemekte; toplumun ciddi biçimde korkutulması veya temel kamusal yapılar üzerinde istikrarsızlaştırıcı etki yaratma amacı da terörizmin ayırt edici amacı olarak kabul edilmektedir. Bu sistemde belirleyici olan, failin etiketlediği ideoloji değil; ağır şiddetin hangi toplumsal ve kamusal sonucu doğurmak üzere örgütlendiğidir.

Avrupa Konseyi’nin Terörizmin Önlenmesi Sözleşmesi de, terörle mücadeleyi yalnızca gerçekleşmiş saldırıların cezalandırılmasıyla sınırlamaz; terör suçuna alenen tahrik, terörist devşirme ve terör eğitimi verme gibi hazırlık ve yayılma faaliyetlerini de ayrıca suçlaştırmayı öngörür.[5] Böylece çağdaş karşılaştırmalı hukukta terör, tekil eylemler toplamı olarak değil; şiddeti, insan kaynağını, finansmanı, propaganda araçlarını ve toplumsal korku üretimini kapsayan örgütsel bir kapasite olarak ele alınmaktadır.

C. Türk hukukunda terör kavramı ve ayırt edici ölçütler

Türk hukukunda terörün temel tanımı, 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nun 1. maddesinde yer almaktadır. Düzenlemeye göre terör; örgüt mensuplarınca cebir ve şiddet kullanılarak, baskı, korkutma, yıldırma, sindirme veya tehdit yöntemlerinden biriyle; Cumhuriyet’in niteliklerini, siyasal, hukuki, sosyal, laik veya ekonomik düzeni değiştirmek; devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak; Türk Devleti’nin ve Cumhuriyet’in varlığını tehlikeye düşürmek; devlet otoritesini zaafa uğratmak, yıkmak veya ele geçirmek; temel hak ve hürriyetleri yok etmek; devletin iç ve dış güvenliğini, kamu düzenini veya genel sağlığı bozmak amacıyla işlenen suçları ifade etmektedir.[6]

Maddede yer alan düzenleme, terör kavramını üç temel unsur etrafında kurmaktadır: örgütsel bağ, yöntem ve amaç. İlk olarak, terör fiilinin Kanun’da belirtilen amaçlara ulaşmak üzere meydana getirilmiş bir örgütün mensuplarınca işlenmesi gerekir. İkinci olarak, cebir ve şiddet yahut baskı, korkutma, yıldırma, sindirme ve tehdit yöntemlerinden en az birinin kullanılması aranır. Son olarak ve en önemlisi, bu araçların Kanun’da sayılan özel amaçlardan birine yönelmiş bulunması gerekir.

Türk ceza hukuku öğretisinde de terör örgütünü, genel suç işlemek amacıyla kurulmuş örgütlerden ayıran esas ölçütün siyasal veya kamusal iktidara ilişkin özel amaç olduğu kabul edilmektedir. Terör örgütü, yapısal olarak suç işlemek amacıyla örgütlenmeden farklılaşmaz; fark, örgütün şiddet kapasitesini hangi amaçla kullandığında ortaya çıkar. Genel suç örgütü, esasen belirli suçları işleyerek haksız menfaat sağlamaya yönelirken; terör örgütü, şiddeti devletin otoritesi, anayasal düzen, kamu düzeni veya toplumun temel işleyişi üzerinde etki doğurmak için araçsallaştırır.[7]

Bu noktada ekonomik saik ile terör saiki arasındaki ilişki dikkatle ele alınmalıdır. Bir örgütün maddi gelir elde etmesi veya suçtan sağladığı geliri örgütsel kapasitesini büyütmek için kullanması, tek başına onu terör örgütü hâline getirmez. Zira suç işlemek amacıyla örgütlenmenin önemli bir bölümü ekonomik menfaat elde etmeye yöneliktir. Ancak ekonomik kazanç, örgütün nihai veya ara amacı olmakla birlikte; bu kazanca ulaşmak için kurduğu yöntem devletin meşru otoritesini etkisizleştirmeye, toplumda sürekli korku ve boyun eğme düzeni yaratmaya, kamu görevlilerini tehdit veya baskıyla işlevsiz bırakmaya ve belirli alanlarda fiilî hâkimiyet tesis etmeye yöneliyorsa, meselenin yalnızca ekonomik suçluluk çerçevesinde değerlendirilmesi yetersiz kalabilir.

TMK m.1’de geçen “devlet otoritesini zaafa uğratmak” ibaresi bu bakımdan özel önem taşımaktadır. Devlet otoritesinin zaafa uğratılması, yalnızca silahlı kalkışma, anayasal organlara doğrudan saldırı veya ülke bütünlüğünü hedef alan eylemlerle sınırlı yorumlanmamalıdır. Örgütlü şiddetin belirli sosyal çevrelerde kolluk, yargı ve idari makamların yerine geçecek bir korku ve itaat ilişkisi kurması; kişilerin hak arama, şikâyette bulunma, tanıklık etme veya kamusal koruma talep etme iradesini sistematik biçimde bastırması hâlinde, devletin meşru otoritesinin fiilen aşınması gündeme gelir. Bununla birlikte ceza hukukunun kanunilik ilkesi gereği, bu sonuca soyut toplumsal kanaatlerle değil; örgütün hiyerarşisi, sürekliliği, emir-talimat düzeni, hedef seçimi, propaganda faaliyeti, silahlı kapasitesi, kamu görevlileri üzerindeki etkisi ve fiiller arasındaki amaçsal bağ üzerinden ulaşılmalıdır.

D. Bölüm değerlendirmesi

Terör, tarihsel ve karşılaştırmalı hukuk bakımından, her ağır şiddet eylemini kapsayan bir üst kavram değildir. Kavramın ayırt edici niteliği; örgütlü şiddetin, doğrudan mağdurların ötesinde toplum, kamu makamları veya devlet düzeni üzerinde korku yoluyla etki oluşturmak için kullanılmasıdır. Türk hukukunda bu ayrım, TMK m.1’deki özel amaçlar üzerinden somutlaşmaktadır.

Bu çerçevede, örgütlü sokak şiddeti bakımından asıl soru; işlenen suçların ağırlığından veya örgüt üyelerinin sayısından önce, örgütün şiddeti hangi toplumsal düzeni yaratmak için kullandığıdır. İncelenmesi gereken husus, örgütün yalnızca suç geliri elde edip etmediği değil; bu geliri ve şiddet kapasitesini, devlet otoritesine paralel bir korku alanı yaratmak ve kamusal işleyişi fiilen etkisizleştirmek amacıyla kullanıp kullanmadığıdır. Çalışmanın devamında bu ölçüt, organize suçluluk ile terör örgütü arasındaki sınır ve Daltonlar-Casperlar olarak anılan yapılanmaların somut görünümü bakımından incelenecektir.

II. TÜRKİYE’DE YENİ NESİL SOKAK ÇETELERİ: GÖRÜNÜM, GELİŞİM VE KARŞILAŞTIRMALI DEĞERLENDİRME

Türkiye’de son yıllarda kamuoyunda “Daltonlar”, “Casperlar”, “Redkitler” ve benzeri adlarla anılan yapılanmalar, klasik organize suç örgütlerinden ayrışan yeni bir görünüm ortaya koymaktadır. Bu yapıların ortak özelliği; örgütsel kimliği görünür kılan isimler, sosyal medya üzerinden kurulan aidiyet, düşük yaş gruplarından sağlanan insan kaynağı, motosikletli ve silahlı eylemlerin yarattığı yüksek görünürlük ile belirli mahalle veya ilçelerde nüfuz mücadelesidir. Bu nedenle söz konusu yapılanmalar, yalnızca belirli suçların faili olan gruplar şeklinde değil; şiddeti aynı zamanda tanınma, itaat sağlama ve alan kontrolü aracı olarak kullanan örgütsel modeller şeklinde değerlendirilmelidir.

Bu tespitin, her bir kişi veya olay bakımından masumiyet karinesine ve ceza sorumluluğunun şahsiliği ilkesine uygun biçimde yapılması gerekir. Nitekim aşağıdaki değerlendirmeler, kesinleşmiş mahkûmiyet hükümlerinden ziyade kamuya yansıyan soruşturmalar, iddianameler ve bu belgelerde ileri sürülen örgütsel görünüm üzerinden yapılmaktadır. Bu çalışmanın amacı, belirli kişilerin ceza sorumluluğunu peşinen tayin etmek değil; söz konusu yapılanmaların ceza siyaseti bakımından ortaya çıkardığı yapısal riski incelemektir.

A. Yeni nesil çetelerin örgütsel görünümü

Klasik mafya tipi örgütler, çoğunlukla dar bir hiyerarşi, ekonomik ilişkiler, himaye ağı ve görece kapalı bir örgütsel görünümle tanımlanmaktadır. Yeni nesil sokak çetelerinde ise hiyerarşi tümüyle ortadan kalkmamakla birlikte, örgütsel kimlik daha geniş kitlelere açık, daha hızlı yayılabilen ve dijital ortamda yeniden üretilebilen bir nitelik taşımaktadır. Örgüt adı, sembolü, şarkısı, paylaşımı veya görünür şiddet görüntüsü; yalnızca iletişim aracı değil, yeni üyeler bakımından aidiyet ve prestij kaynağı hâline gelebilmektedir.

Bu yapıların özellikle gençler üzerindeki etkisi, ceza hukuku bakımından salt “örgüte üye kazandırma” meselesinin ötesindedir. Örgütsel şiddetin sosyal medya yoluyla estetize edilmesi; silah, lüks tüketim, intikam ve mahalle hâkimiyetinin bir başarı göstergesi gibi sunulması, suçun caydırıcılığını azaltmakta ve örgüt kimliğini görünür bir sosyal sermayeye dönüştürmektedir. Böyle bir modelde doğrudan eylemi gerçekleştiren kişi ile eylemden psikolojik ve örgütsel kazanç sağlayan yapı arasındaki bağın; iletişim kayıtları, finansman, emir-talimat ilişkisi, dijital propaganda ve eylem sonrasındaki sahiplenme üzerinden incelenmesi gerekir.

Kamuya yansıyan Casperlar iddianamesinde, “Hamuş” lakaplı olduğu belirtilen kişi liderliğindeki yapının 10.05.2023–29.06.2025 tarihleri arasında İstanbul başta olmak üzere beş il ve yirmi dört ilçede faaliyette bulunduğu; yedi öldürme ve toplam 116 ayrı eylem bakımından soruşturma yürütüldüğü ileri sürülmüştür. Aynı iddianame anlatımında, örgütün küçük yaştaki kişileri eylemlerde kullandığı ve sosyal medya aracılığıyla propaganda faaliyeti yürüttüğü yönündeki tespitlere yer verilmiştir.[8] Daltonlar olarak anılan yapılanma hakkında hazırlanan iddianamede de çok sayıda şüphelinin, silahlı ve örgütlü suç eylemleri bağlamında soruşturulduğu kamuoyuna açıklanmıştır.[9]

Casperlar ve Daltonlar arasında Bahçelievler merkezli bir güç mücadelesi bulunduğu ve taraflar arasında çok sayıda silahlı çatışma yaşandığına yönelik iddianame anlatımları da, yeni nesil çeteleşmenin yalnızca bireysel husumet üzerinden okunamayacağını göstermektedir.[10] Zira örgütler arası şiddetin kamusal alanda görünür biçimde sürdürülmesi, doğrudan mağdurlar dışındaki kişilere de mesaj verir: belirli bir alanın kimin kontrolünde olduğu, hangi davranışların cezalandırılacağı ve kişilerin kime başvurabileceği veya başvuramayacağı fiilen gösterilmeye çalışılır.

Bu nedenle yeni nesil sokak çetelerinin en önemli özelliği, sadece suç işlemek değil, suç işleme kapasitesini görünür kılarak korku üretmektir. Korkunun yayılması, örgütün her olayda doğrudan cebir kullanma ihtiyacını azaltabilir; zira örgütsel şöhretin kendisi, mağdur, tanık, esnaf veya mahalle sakini üzerinde baskı kurmaya başlayabilir. Ceza politikası bakımından dikkat edilmesi gereken eşik de burada ortaya çıkar: örgüt, ekonomik çıkarını korumak için şiddet kullanan bir yapı olmaktan çıkıp, şiddet tehdidi yoluyla sosyal ilişkileri ve kamusal alanı biçimlendiren bir yapıya dönüşmektedir.

B. İtalya örneği: Suç örgütünden “mafya tipi” yapılanmaya

Karşılaştırmalı hukukta Türkiye bakımından en öğretici örnek İtalya’dır. İtalyan Ceza Kanunu’nun 416-bis maddesi, genel suç işlemek amacıyla örgütlenmeden farklı olarak “mafya tipi örgütü” düzenlemektedir. Bu modelde belirleyici olan, örgütün yalnızca birden fazla suç işleme amacı taşıması değildir. Örgütsel bağdan doğan korkutma gücünün, toplumda boyun eğme ve suskunluk hâli yaratması ve bu gücün suç işlemek, haksız ekonomik menfaat sağlamak veya ekonomik faaliyetler üzerinde kontrol kurmak için kullanılması aranır.[11]

İtalyan modelinin bu çalışmaya katkısı şudur: Bir örgütün mutlaka açık biçimde anayasal düzeni ortadan kaldırma amacı açıklaması gerekmeden de, toplumun belli kesimleri üzerinde sistematik korku ve suskunluk düzeni kurması ceza hukuku bakımından ayrı bir ağırlık taşıyabilir. İtalya, bu olguyu terör kavramını sınırsız biçimde genişleterek değil, “mafya tipi örgüt” adıyla özgül ve kanunilik ilkesine daha elverişli bir kategori oluşturarak karşılamıştır.

Türkiye’deki yeni nesil çeteler ile İtalyan mafyası arasında tarihsel, ekonomik ve örgütsel ölçekte doğrudan eşdeğerlik kurulamaz. Bununla birlikte korkutma gücünün örgütsel sermayeye dönüşmesi, kişilerin şikâyet ve tanıklık iradesinin zayıflaması, ekonomik hayat üzerinde baskı kurulması ve bölgesel nüfuz arayışı bakımından aynı hukuki sorunun ilk evreleri görülebilir. Bu sebeple İtalya örneği, Türkiye’de her sokak çetesini “terör örgütü” olarak sınıflandırmak için değil; TCK m.220’nin ötesinde hangi nesnel ölçütlerin aranabileceğini göstermek için önemlidir.

C. Brezilya ve Meksika örnekleri: Bölgesel kontrolün büyüme riski

Brezilya’daki Primeiro Comando da Capital (PCC) ve Comando Vermelho (CV), başlangıçta cezaevi ve uyuşturucu piyasası çevresinde gelişen; zamanla silahlı kapasite, cezaevi ağı, finansman ve bölgesel kontrol bakımından genişleyen suç örgütleri olarak bilinmektedir. Özellikle PCC’nin cezaevleri içindeki ve dışındaki örgütsel yönetimi, şiddet ile ekonomik faaliyetleri birlikte yönlendiren karmaşık bir yapı ortaya koymuştur.[12]

Bununla birlikte Brezilya’nın yaklaşımı, çalışmamız bakımından önemli bir uyarı taşımaktadır. Brezilya makamları, bu yapılanmaların ağır şiddet, uyuşturucu ticareti, silah kaçakçılığı ve bölgesel hâkimiyet kapasitesine rağmen, bunları iç hukukta otomatik olarak terör örgütü saymamaktadır. Böylece Brezilya örneği, örgütlü suç ile terör arasındaki ayrımın yalnızca şiddetin yoğunluğu üzerinden kurulamayacağını; terör tanımındaki özel amaç unsurunun ayrıca aranması gerektiğini ortaya koymaktadır.[13]

Meksika kartellerinin tarihsel gelişimi ise farklı bir risk düzeyini göstermektedir. Karteller başlangıçta uyuşturucu üretimi ve ticaretinden kaynaklanan ekonomik menfaat etrafında büyümüş; zaman içinde silahlı güç, yolsuzluk, kamu görevlilerine yönelen tehdit, zorla yer değiştirme, haraç ve yerel alan kontrolü vasıtasıyla devletin kapasitesini aşındıran yapılara dönüşmüştür. Buna rağmen kartellerin “terör örgütü” olarak sınıflandırılması, uluslararası alanda hâlen tartışmalıdır. ABD’nin bazı kartelleri yabancı terör örgütü olarak sınıflandırması, esasen yaptırım, finansman ve ulusötesi güvenlik araçlarını devreye sokan bir dış politika tercihidir; bu yaklaşım, klasik ceza hukuku bakımından her kartel eyleminin terör suçu olduğu sonucunu doğurmaz.[14]

Türkiye bakımından Meksika örneğinden çıkarılacak sonuç, doğrusal bir “çete–kartel–terör örgütü” zinciri kurmak değildir. Her suç örgütünün aynı yönde gelişeceğini varsaymak hem olgusal hem hukuki açıdan hatalı olur. Ancak örgütlerin küçük yaş gruplarını devşirmesi, şiddeti dijital propaganda ile görünürleştirmesi, silahlı misilleme kapasitesi geliştirmesi, suç gelirini insan kaynağı ve silahlanmaya aktarması, kamu görevlileri veya tanıklar üzerinde baskı kurması ve belirli bölgelerde alternatif korku düzeni yaratması hâlinde; sıradan örgütlü suçluluğun ötesine geçildiğine ilişkin güçlü emareler oluşur.

D. Değerlendirme

Daltonlar ve Casperlar örneği, Türkiye’deki yeni nesil çeteleşmenin henüz İtalyan mafyası, Brezilya’daki büyük suç fraksiyonları veya Meksika kartelleriyle aynı örgütsel kapasiteye ulaştığını göstermemektedir. Böyle bir özdeşlik, hem bilimsel hem hukuki açıdan isabetsiz olur. Ancak bu yapılanmaların görünür şiddet, dijital propaganda, gençlerin devşirilmesi, örgütsel isim ve sembol üzerinden aidiyet kurulması ve yerel güç mücadeleleri gibi özellikleri; ceza hukuku ve suç sosyolojisi bakımından erken müdahale gerektiren bir dönüşüme işaret etmektedir.

Bu dönüşümün taşıdığı asıl risk, suç gelirinin artmasından ibaret değildir. Şiddet yoluyla oluşturulan korku alanının genişlemesi hâlinde kişilerin devlet kurumlarına başvurma, tanıklık yapma, şikâyetçi olma ve hukuki koruma talep etme iradesi zayıflar. Bu durum, belirli dosyalarda TMK m.1’deki “devlet otoritesini zaafa uğratmak” amacının somut delillerle tartışılmasını gerektirebilir. Özel amaç ispatlanamadığında ise çözüm, terör kavramını kıyas yoluyla genişletmek değil; mafya tipi örgütlenme ve örgütlü kamusal alan hâkimiyeti olgusunu açık, ölçülü ve denetlenebilir bir ceza normuyla düzenlemektir.

III. YENİ NESİL SOKAK ÇETELERİNİN TERÖR HUKUKU BAKIMINDAN TASNİFİ

A. Tasnif sorunu: Ağır örgütlü suçluluk ile terör arasındaki eşik

Daltonlar ve Casperlar olarak anılan yapılanmaların terör hukuku bakımından değerlendirilmesi, işlenen eylemlerin çokluğu veya ağırlığı üzerinden çözülemez. Bir örgütün çok sayıda öldürme, yaralama, yağma, uyuşturucu ticareti ya da tehdit eylemine karışmış olması, onu kendiliğinden terör örgütü hâline getirmez. Aksi yaklaşım, TCK m.220’de düzenlenen suç işlemek amacıyla örgüt kurma suçuyla TMK kapsamındaki terör örgütü kavramı arasındaki normatif sınırı ortadan kaldırır.

Bununla birlikte, terör örgütünü salt ideolojik söylem kullanan yapılarla sınırlamak da Kanun’un lafzına uygun değildir. TMK m.1, terörün amaçları arasında yalnızca anayasal düzeni değiştirmeyi veya devletin bölünmez bütünlüğünü bozmayı değil; devlet otoritesini zaafa uğratmayı, devletin iç ve dış güvenliğini, kamu düzenini veya genel sağlığı bozmayı da saymaktadır. Bu itibarla belirleyici soru, örgütün kendisini hangi ideolojik kavramla tanımladığı değil; şiddeti kullanarak hangi fiilî düzeni kurmaya çalıştığıdır.

Bir suç örgütü, maddi menfaat elde etmek amacıyla faaliyete başlayabilir. Ancak bu maddi menfaat; silahlanma, insan kaynağı devşirme, dijital propaganda, korku kapasitesini genişletme ve belirli alanlarda örgütsel nüfuz oluşturma amacıyla sistematik biçimde örgüte yeniden yatırılıyorsa, ekonomik saik örgütsel faaliyetin tek açıklaması olmaktan çıkar. Örgüt, bu aşamada yalnızca suç işleyerek kazanç elde eden bir yapı değil; şiddet yoluyla kendi iktidar alanını büyüten bir yapı görünümü kazanır.

Terör hukuku bakımından esaslı eşik tam da burada ortaya çıkar: Şiddetin amacı, doğrudan mağdurdan alınacak para, intikam veya pazar payından ibaret mi kalmaktadır; yoksa şiddet, toplumun belirli kesimlerinde devletin yerine geçecek bir korku ve itaat mekanizması kurmak için mi kullanılmaktadır? İkinci ihtimalde mesele, münferit suçların toplamını aşmakta ve kamu otoritesine yönelen örgütsel bir karakter kazanmaktadır.

B. TMK m.1 bakımından devlet otoritesini zaafa uğratma amacı

TMK m.1’de yer alan “devlet otoritesini zaafa uğratmak, yıkmak veya ele geçirmek” amacı, yalnızca devlet organlarına doğrudan silahlı saldırı düzenlenmesi şeklinde dar yorumlanamaz. Devlet otoritesi, devletin meşru güç kullanma tekeli ile vatandaşların güvenlik, adalet ve uyuşmazlık çözümü bakımından kamusal kurumlara duyduğu fiilî güveni birlikte ifade eder. Bir örgütün belirli çevrelerde kendi kararını uygulatabilmesi, kişileri şikâyetçi olmaktan veya tanıklık etmekten caydırabilmesi, kamu görevlilerini tehdit yahut baskı yoluyla etkileyebilmesi ve silahlı gücünü açıkça sergileyebilmesi; devlet otoritesini doğrudan hedef almaksızın da onu fiilen zayıflatabilir.

Devlet otoritesi, yalnızca resmî kurum binalarına yöneltilen saldırılarla zedelenmez; kişinin polis, savcılık, mahkeme veya idari makam yerine silahlı bir grubun iradesini dikkate almak zorunda bırakıldığı her alan, otorite kaybının somut görünümüdür. Bir mahallede esnafın, tanığın veya mağdurun hukukî koruma talep etmek yerine örgütün misillemesinden çekinerek suskun kalması; kamusal düzenin yalnızca güvenlik boyutunu değil, adalet sisteminin işlevini de aşındırır.

Bu çerçevede, yeni nesil çetelerin faaliyetleri üç aşamalı bir tasnife tabi tutulmalıdır. İlk aşamada örgütün TCK m.220 anlamında hiyerarşik, devamlı ve suç işlemeye elverişli bir yapılanma oluşturup oluşturmadığı belirlenir. İkinci aşamada cebir, şiddet, tehdit, yıldırma ve sindirme yöntemlerinin münferit eylemlerdeki varlığı incelenir. Üçüncü ve belirleyici aşamada ise bu yöntemlerin TMK m.1’de sayılan özel amaçlara; özellikle devlet otoritesini zaafa uğratma veya kamu düzenini bozma amacına yönelip yönelmediği araştırılır.

Bu son aşama, soyut değerlendirmelerle geçiştirilemez. Özel amaç; örgütün emir-talimat zincirinden, hedef seçiminden, eylemlerin zamanlamasından, örgüt içi iletişimden, dijital propaganda faaliyetlerinden, silah ve finansman akışından, kamu görevlileri veya adli süreçler üzerindeki baskı girişimlerinden ve eylem sonrasındaki sahiplenme biçiminden çıkarılmalıdır. Terör örgütü vasfı, bir örgüte medya veya kamuoyu tarafından verilen isimden değil; bu olguların bütüncül değerlendirilmesinden doğar.

C. Paralel korku düzeni ve fiilî egemenlik görünümü

Sokak çetelerinin terör hukuku bakımından tartışılmasını gerekli kılan temel olgu, “paralel korku düzeni”dir. Bu kavramla kastedilen; örgütün hukukî yetkisi bulunmadığı hâlde, cebir ve şiddet kapasitesinden doğan korku sayesinde kişiler üzerinde fiilî emir verme, cezalandırma, suskunluğa zorlama ve alan kontrolü kurabilmesidir.

Paralel korku düzeninde örgüt, kendi mensuplarına aidiyet ve koruma; örgütün karşısında bulunanlara ise tehdit ve misilleme vaat eder. Bu ikili mekanizma, örgütsel büyümeyi hızlandırır. Suç gelirleri silahlanmaya, ulaşım ağlarına, dijital görünürlüğe ve yeni kişilerin devşirilmesine aktarılır; büyüyen insan kaynağı ise yeni suç gelirleri ve daha yüksek bir korku kapasitesi üretir. Böylece ekonomik suçluluk ile kamusal düzeni aşındıran şiddet birbirini besleyen bir döngü hâline gelir.

Örgütlü şiddetin en tehlikeli aşaması, silahın kullanılmasından ziyade silahın kullanılabileceği bilgisinin toplumun davranışlarını değiştirmeye başlamasıdır.

Bu nedenle, belirli bir eylemde doğrudan mağdur olmayan kişilerin davranışları da tasnif bakımından önemlidir. Örneğin bölge sakinlerinin şikâyetçi olmaktan çekinmesi, esnafın tehdit nedeniyle ödeme yapması, tanıkların beyan vermekten kaçınması, çocukların örgüt adına şiddet eylemlerinde kullanılabilmesi veya sosyal medya üzerinden örgüt kimliğinin korku ve prestij kaynağı olarak yayılması; tek başlarına terör örgütü sonucunu doğurmaz. Ancak bunların hiyerarşik yapı, silahlı kapasite ve özel amaçla birlikte ortaya çıkması, TMK m.1 bakımından güçlü delil değeri taşır.

Bu noktada “kamu düzenini bozma” amacı da dikkatle yorumlanmalıdır. Her ağır suç kamu düzenini etkiler; dolayısıyla her silahlı suç örgütünün TMK kapsamına alınması, terör kavramını sınırsızlaştırır. Kanunilik ilkesi bakımından kamu düzeninin bozulması, bireysel bir suçun doğal sonucu olarak değil; örgütün sistematik şiddet yoluyla toplumun güvenlik algısını, kamusal kurumlara başvurma iradesini ve belirli alanlardaki hukukî düzeni hedef alması biçiminde anlaşılmalıdır.

D. Silahlı misilleme, devletlerarası iş birliğine müdahale ve örgütsel mesaj

Bir örgüt yöneticisinin yakalanması veya iadesi sonrasında, bu sürece katkı sunduğu düşünülen devlet kurumları ya da uluslararası aktörlere yönelik silahlı misilleme yapılması, terör tasnifi bakımından ayrı bir anlam taşır. Böyle bir eylem, tek başına TMK m.1’deki özel amacı kesin biçimde ispatlamaz. Özellikle hedefin yabancı devlet kurumu veya diplomatik temsilcilik olması hâlinde, eylemi doğrudan Türk devletine yönelmiş saymak hukuken isabetli olmayabilir.

Buna karşılık silahlı misilleme, örgütün yakalama, iade ve adli iş birliği mekanizmalarına karşı kendi cebir gücünü ortaya koyma iradesini gösterir. Örgütün bu tür eylemleri sahiplenmesi, eylem görüntülerini yayması veya yeni tehditlerde bulunması hâlinde, şiddetin salt anlık intikam saikiyle değil; kamu makamlarına ve topluma yönelik caydırıcı bir mesaj olarak tasarlandığı anlaşılır. Böyle bir mesajın hedefi, yalnızca saldırının doğrudan muhatabı değildir. Örgüt, “mensubuma dokunulmasının bedeli olur” düşüncesini yayarak hem mensuplarına sadakat telkin etmekte hem de devlet kurumlarıyla iş birliği yapabilecek kişileri korkutmayı amaçlamaktadır.

Bu husus, Daltonlar olarak anılan yapılanmanın bir yöneticisinin Irak’ta yakalanması sonrasında İstanbul’daki Irak Konsolosluğu’na yönelik silahlı saldırı iddiası bakımından ayrıca değerlendirilmelidir. Eylemin örgütsel emirle gerçekleştirildiği, yakalanma sürecine misilleme amacı taşıdığı ve örgüt tarafından sahiplenildiği somut delillerle saptanırsa; olay, salt mala zarar verme veya silahlı tehdit bağlamında değil, örgütün devletlerarası adli-kolluk iş birliğine karşı şiddet yoluyla müdahale kapasitesi bakımından da anlam kazanacaktır.[15]

E. Devşirme, propaganda ve devlet içindeki kişilere baskı

Terör örgütü ile sıradan suç örgütü arasındaki ayrımda örgütün insan kaynağına yaklaşımı da önemlidir. Gençlerin şiddet eylemlerinde kullanılması, sosyal medya üzerinden örgütsel kimliğin özendirilmesi, eylem görüntülerinin dolaşıma sokulması ve örgüte katılımın güç veya itibar unsuru olarak sunulması; örgütün sürekliliğine yönelmiş faaliyetlerdir. Bu yöntemler, terör örgütlerinin propaganda ve devşirme pratikleriyle yapısal benzerlik taşır.

Ancak benzerlik, özdeşlik değildir. Bir suç örgütünün sosyal medyayı kullanması veya gençleri eyleme yönlendirmesi, tek başına terör örgütü vasfını doğurmaz. Terör hukuku bakımından belirleyici olan, bu faaliyetlerin TMK m.1’deki amaçlara ulaşmak için örgütün silahlı ve korkutucu kapasitesini büyütmeye yönelik olup olmadığıdır. Bu nedenle dijital içerikler, yalnızca “örgüt propagandası” olarak değil; örgütsel hedefi, komuta ilişkisinin görünümünü, hedef gösterme faaliyetini ve kamu otoritesine karşı üretilen tehdit dilini ortaya koyan deliller olarak incelenmelidir.

Aynı şekilde, kamu görevlilerinin korkutulması, baskı altına alınması veya örgütsel faaliyete göz yummaya zorlanması iddiası, terör tasnifi bakımından yüksek önem taşır. Bir örgüt, kamu gücünü paylaşmak veya yönlendirmek için devlet içindeki kişileri korku yoluyla etkilemeye çalışıyorsa, artık yalnızca kamusal düzenin ihlali değil; devlet otoritesinin doğrudan zayıflatılması gündemdedir. Bu noktada örgütün kamu görevlilerine erişim biçimi ile terör örgütlerinin devlet yapısına sızma pratiği arasında amaç bakımından bir ortaklık ortaya çıkabilir: Her iki durumda da hedef, kamusal iradenin hukukî ölçütler yerine örgütsel menfaat doğrultusunda hareket etmesini sağlamaktır. Fark, kullanılan araçtadır; biri ideolojik devşirmeyi, diğeri cebir ve tehdidi önceleyebilir.

F. Hukukî sonuç: TMK uygulamasının sınırı ve zorunluluğu

Türk hukukunda terör örgütü tasnifi, fail aleyhine genişletici yorumla kurulamaz. Bir çetenin “tehlikeli”, “silahlı”, “yaygın” veya “kamuoyunda korku yaratan” bir yapı olması, TMK uygulanması için tek başına yeterli değildir. Özel amaç, somut ve denetlenebilir delillerle ortaya konulmalıdır. Aksi hâlde terör hukukunun istisnai niteliği kaybolur; TCK m.220 kapsamındaki her ağır suç örgütü, belirsiz bir terör kategorisine dahil edilebilir.

Ne var ki aynı kanunilik ilkesi, TMK m.1’de açıkça yazılı “devlet otoritesini zaafa uğratmak” amacının uygulanmamasına da gerekçe oluşturamaz. Bir yapılanmanın şiddeti sistematik biçimde toplumun kamusal kurumlara güvenini kırmak, belirli alanlarda örgütsel iradeyi hukukî iradenin yerine geçirmek, kamu görevlilerini baskı altına almak ve devletin güvenlik-adalet mekanizmalarını işlevsizleştirmek için kullandığı saptandığında; bu yapıyı yalnızca ekonomik amaçlı suç örgütü olarak nitelendirmek, Kanun’un koruduğu hukukî değeri daraltmak anlamına gelir.

Devlet otoritesini zaafa uğratmak için devletin yerine resmen geçmek gerekmez; kişilerin devlete başvurmasını fiilen anlamsızlaştıracak bir korku düzeni kurmak yeterlidir.

Bu sebeple, Daltonlar ve Casperlar örneği bakımından önerilen yaklaşım, bütün üyeleri veya her eylemi peşinen terör suçu olarak kabul etmek değildir. Öneri; savcılık ve kolluk makamlarının, mevcut soruşturmaları örgütlü suç paradigmasıyla sınırlı tutmayarak TMK m.1’deki özel amaca ilişkin delilleri de sistematik biçimde toplamasıdır. Özel amacın yukarıda açıklanan olgularla ispatlandığı dosyalarda, TMK m.7’nin TCK m.314’e yaptığı atıf uyarınca terör örgütü kurma, yönetme veya üyelik hükümlerinin uygulanması gerekir.[16] Bu özel amacın ispatlanamadığı dosyalarda ise, terör kavramını kıyas yoluyla genişletmek yerine; bir sonraki bölümde önerilecek mafya tipi örgütlenme modelinin tartışılması daha isabetli olacaktır.

IV. SONUÇ

Terör kavramı, her ağır şiddet eylemini veya her silahlı suç örgütünü kapsayan sınırsız bir ceza hukuku kategorisi değildir. Terörün ayırt edici unsuru; örgütlü şiddetin, doğrudan mağdurun ötesinde toplum üzerinde korku yaratmak ve bu korku aracılığıyla kamu otoritesi, anayasal düzen veya kamusal hayat üzerinde etki kurmak amacıyla kullanılmasıdır.

Daltonlar ve Casperlar olarak anılan yeni nesil yapılanmalar, bu çalışmada kesinleşmiş mahkûmiyet hükümlerinden bağımsız olarak, kamuya yansıyan soruşturma ve iddianame anlatımları çerçevesinde incelenmiştir. Bu yapılanmaların görünür şiddet, gençlerin devşirilmesi, sosyal medya üzerinden örgütsel propaganda, silahlı misilleme, bölgesel güç mücadelesi ve korku kapasitesinin örgütsel büyüme için kullanılması gibi özellikleri; klasik suç işlemek amacıyla örgütlenmenin ötesine geçen bir kamu düzeni sorunu ortaya koymaktadır.

Bu noktada hukukî mesele, her sokak çetesini peşinen terör örgütü olarak nitelendirmek değildir. Böyle bir yaklaşım, suçta ve cezada kanunilik ilkesiyle bağdaşmaz; TMK m.1’de öngörülen özel amacı anlamsızlaştırır. Ancak aynı ilke, devlet otoritesini zaafa uğratma amacı somut delillerle ortaya konulmuş yapılanmaların, yalnızca ekonomik menfaat saiki taşıdığı gerekçesiyle terör hukuku dışında bırakılmasını da haklı kılamaz.

Örgütsel şiddetin kişileri devlet kurumlarına başvurmaktan caydırdığı, tanıklık ve şikâyet iradesini bastırdığı, kamu görevlilerini etkisizleştirmeye yöneldiği ve belirli alanlarda hukukî otoritenin yerine örgütsel korku düzenini geçirdiği saptandığında; TMK m.1 ve m.7 hükümlerinin uygulanması gerekir. Bu hâlde örgüt, yalnızca suçtan gelir sağlayan bir yapı değil; devletin meşru otoritesini fiilen aşındıran bir şiddet organizasyonu niteliği kazanır.

Özel amacın ispatlanamadığı; ancak örgütün sistematik korkutma gücüyle boyun eğme ve suskunluk düzeni kurduğu dosyalarda ise kanun koyucunun müdahalesi gereklidir. İtalyan hukukundaki mafya tipi örgüt modeli dikkate alınarak, TCK’da örgütlü kamusal alan hâkimiyetini hedefleyen açık, ölçülü ve denetlenebilir bir nitelikli suç tipi düzenlenmelidir. Bu düzenleme; hiyerarşik örgütlenme, süreklilik, silahlı veya cebir kapasitesi, sistematik korkutma, ekonomik veya sosyal alan kontrolü ve örgütsel menfaat için kamusal iradeyi etkisizleştirme unsurlarını birlikte aramalıdır.Sonuç olarak, hukuk devletinin cevabı kavramları gelişigüzel genişletmek değil; fiilî tehlikenin hukukî niteliğini doğru tespit etmektir. Devlet otoritesini zayıflatan şey yalnızca devlete yöneltilen silah değildir; kişilerin devlete başvurmasını anlamsızlaştıran örgütlü korku da aynı otoriteyi aşındırır.

Bu çerçevede ayrım, örgütün yalnızca silahlı veya hiyerarşik biçimde suç işlemesinde değil; cebir, şiddet, tehdit ve korku kapasitesini hangi amaçla ve hangi toplumsal etkiyi doğuracak biçimde kullandığında ortaya çıkar. Salt ekonomik menfaat temini, belirli bölgelerde nüfuz sağlama veya münferit suçların işlenmesi amacıyla hareket eden yapılar, silahlı olsa dahi kural olarak genel ceza hukuku hükümleri ile TCK m. 220 kapsamında değerlendirilmelidir. Buna karşılık, eylemlerini kamusal otoritenin görünürlüğünü ve etkinliğini aşındıracak şekilde sistematikleştiren; belirli mahalle, okul, işyeri veya sosyal çevrelerde devletin yerine geçen fiilî bir korku ve itaat düzeni kuran; kamu görevlileri, mağdurlar ve tanıklar üzerinde süreklilik arz eden baskı oluşturan; örgütsel gelirini bu paralel düzenin korunması ve genişletilmesine tahsis eden; emir-talimat zinciri içinde silahlı eylem kapasitesi ve sempatizan devşirme imkânı bulunan yapılanmalar farklı bir hukuki eşiğe ulaşır. Bu yapılarda ihlal edilen menfaat yalnızca bireyin yaşamı, vücut dokunulmazlığı veya malvarlığı olmayıp, toplumun devlet makamlarının koruma ve adalet sağlama işlevine duyduğu güven ile kamu düzeninin kendisidir. Dolayısıyla somut olayda amaç, araç, örgütsel süreklilik, eylemlerin yaygın ve yıldırıcı etkisi ile devlet otoritesi üzerinde yaratılan fiilî sonuç birlikte değerlendirildiğinde, Terörle Mücadele Kanunu m. 1’de öngörülen unsurları taşıdığı belirlenen örgütlerin terör suçluluğu bakımından ayrıca ele alınması zorunlu hâle gelir.Bu itibarla, bir yapılanmanın Terörle Mücadele Kanunu kapsamında değerlendirilmesi bakımından hukukî tasnif; tek bir eylemin ağırlığına veya örgütün silahlı niteliğine değil, birbirini tamamlayan ölçütler bütününe dayanmalıdır. Öncelikle hiyerarşik, devamlı ve suç işlemeye elverişli bir örgütsel yapının varlığı; ardından cebir, şiddet, tehdit, yıldırma ve sindirme araçlarının sistematik biçimde kullanılması aranmalıdır. Ancak belirleyici eşik, bu araçların yöneldiği özel amaçtır: Örgütün şiddet kapasitesini yalnızca haksız ekonomik kazanç sağlamak için değil, kamu görevlilerini baskı altına almak, mağdur ve tanıkları suskunluğa zorlamak, belirli alanlarda devletin koruma ve uyuşmazlık çözme işlevini fiilen etkisizleştirmek, toplumsal güveni aşındırmak ve kendi iradesine dayalı paralel bir korku düzeni tesis etmek için kullanması hâlinde TMK m. 1 bakımından ayrıca değerlendirme yapılması gerekir. Suç gelirinin silahlanma, devşirme, propaganda ve örgütsel nüfuzun genişletilmesine yeniden tahsis edilmesi; emir-talimat zinciri içerisinde gerçekleştirilen misilleme eylemleri; örgütsel şöhretin dahi kişilerin davranışlarını değiştirecek ölçüde korku üretmesi ve devlet otoritesini zaafa uğratma amacını gösteren somut deliller, bu tasnifte birlikte dikkate alınmalıdır. Böylece yalnızca silahlı suç örgütü niteliğinde kalan yapılar ile kamusal düzen ve devlet otoritesi üzerinde sistematik etki kurmayı hedefleyen örgütler arasındaki normatif sınır, kanunilik ilkesi korunarak belirlenebilecektir.

Sonuç olarak, örgütlü sokak şiddetiyle mücadelede etkili ceza politikası, her ağır suç yapılanmasını peşinen terör örgütü saymakta değil; şiddetin örgütsel amaç, yöntem ve kamusal sonuç bakımından ulaştığı eşiği doğru tespit etmekte bulunur. Devlet otoritesini zayıflatmaya, kamu düzenini sistematik korku yoluyla bozmaya ve kişileri hukukî koruma mekanizmalarından uzaklaştırmaya yönelmiş bir yapılanmanın yalnızca ekonomik saikle hareket eden silahlı suç örgütü olarak görülmesi, fiilî tehlikenin hukukî mahiyetini eksik bırakacaktır. Buna karşılık TMK’nın istisnai ve ağır sonuç doğuran hükümlerinin uygulanması, özel amacın somut, denetlenebilir ve hukuka uygun delillerle ortaya konulmasına bağlı tutulmalıdır. Bu nedenle savcılık ve kolluk makamlarının, yeni nesil çete yapılanmalarına ilişkin soruşturmalarda yalnızca münferit suçları değil; örgütün komuta yapısını, finansman döngüsünü, devşirme faaliyetlerini, propaganda araçlarını, kamu görevlileri üzerindeki baskısını ve toplumda meydana getirdiği korku düzenini de bütüncül biçimde araştırması gerekir. Hukuk devletinin görevi, kavramları genişletmek değil; örgütlü şiddetin devlet ile toplum arasındaki güven ilişkisini aşındırdığı noktayı isabetle saptamak ve buna kanunilik ilkesi çerçevesinde uygun hukukî karşılığı vermektir.

AV. İSMET BARLAS

BÖYLE BUYURDU HÂKİM’ÂNIM
BÖYLE BUYURDU HÂKİM’ÂNIM
İçeriği Görüntüle

DİPNOTLAR :

[1] Faruk Turinay, “Ceza Hukukunda Terör Örgütü Kavramı”, Türkiye Barolar Birliği Dergisi, S. 116, 2015, s. 39-84.

[2] Walter Laqueur, A History of Terrorism, Transaction Publishers, New Jersey, 2012, s. 6 vd.

[3] Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 49/60 sayılı “Measures to Eliminate International Terrorism” Kararı, 09.12.1994, ek Bildiri, para. 3.

[4] Avrupa Parlamentosu ve Konsey’in Terörizmle Mücadeleye İlişkin 2017/541 sayılı Direktifi, m. 3.

[5] Avrupa Konseyi, Terörizmin Önlenmesi Sözleşmesi, Varşova, 16.05.2005, m. 5-7.

[6] 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu, m. 1.

[7] Turinay, s. 55 vd.

[8] “Casperlar” olarak anılan yapılanmaya ilişkin iddianame haberleri için bkz. Demirören Haber Ajansı, 03.01.2026.

[9] Anadolu Ajansı, “Daltonlar Olarak Bilinen Suç Örgütüne İddianame”, 15.08.2025.

[10] Gazete Oksijen, “Casperlar İddianamesi: 16 Yaşındaki Çocuğu Oyun Sitesinden Buldukları Başka Bir Çocuğa Öldürttüler”, 06.01.2026.

[11] İtalyan Ceza Kanunu, m.416-bis.

[12] Brookings Institution, “The Internationalization of Organized Crime in Brazil”, 24.01.2024.

[13] Brezilya’nın terör sınıflandırmasına ilişkin yaklaşımı için bkz. Reuters, “Brazil Rejects US Request to Classify Local Gangs as Terrorist Organizations”, 07.05.2025.

[14] ABD’nin kartellere yönelik 2025 tarihli sınıflandırma süreci için bkz. The White House, “Designating Cartels and Other Organizations as Foreign Terrorist Organizations and Specially Designated Global Terrorists”, 20.01.2025.

[15] Timocan olarak anılan örgüt yöneticisinin yakalanması sonrasında Irak Konsolosluğu’na yönelik saldırı iddiaları hakkında bkz. T24, “Organize Suç Örgütü Daltonlar Irak’a Savaş İlan Etti”, 12.05.2026.

[16] 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu, m.1 ve m.7; 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu, m.220 ve m.314. Ayrıca bkz. Faruk Turinay, “Ceza Hukukunda Terör Örgütü Kavramı”, Türkiye Barolar Birliği Dergisi, S. 116, 2015, s. 74-81.