Özet

Bu makale, psikiyatrik tanı almış veya ruhsal kırılganlık gösteren müvekkille çalışan avukatın mesleki konumunu, etik sınırlarını ve hukuki sorumluluğunu incelemektedir. Avukatın görevi psikiyatrik tanı koymak değildir; ancak müvekkilin anlatısında, karar alma kapasitesinde, gerçeklik değerlendirmesinde ve avukatla kurduğu ilişkide hukuki temsil bakımından önem taşıyan işaretleri gözlemlemesi gerekir. Psikiyatrik tanı, hak arama faaliyetini değersizleştiren bir damga olarak görülmemeli; aksine savunma ilişkisinin daha dikkatli, kayıtlı, somut ve insanî biçimde kurulmasını gerektiren bir veri olarak değerlendirilmelidir. Bu bağlamda makale, “zor müvekkil” ile psikiyatrik kırılganlık arasındaki ayrımı; anlatı testi, gerçeklik testi ve karar kapasitesi testi üzerinden ele almakta; gerçek mağduriyet ile psikiyatrik anlatının birbirine karıştığı durumlarda avukatın hukuki çekirdeği nasıl ayıklaması gerektiğini tartışmaktadır. Ayrıca ceza yargılamasında psikiyatrik durumun ceza sorumluluğu, savunma kapasitesi ve adli psikiyatri değerlendirmesi bakımından taşıdığı önem vurgulanmaktadır. Makalenin temel sonucu şudur: Avukat, tanı koymadan gözlemlemeli; müvekkili damgalamadan somutlaştırmalı; onun acısını ciddiye alırken dosyaya yalnızca hukuken taşınabilir çekirdeği koymalıdır.

Giriş: Tanı Değil, Savunma İlişkisi

Avukatlık pratiğinde bazı müvekkiller yalnızca hukuki sorunlarıyla gelmezler. Beraberlerinde ağır bir öfke, derin bir güvensizlik, dağılmış bir anlatı, yoğun bir mağduriyet duygusu, psikiyatrik tedavi geçmişi veya ruhsal kırılganlık da getirirler. Bu durum, avukat bakımından basit bir “zor müvekkil” meselesi değildir. Çünkü burada aynı anda birkaç alan kesişir: savunma hakkı, insan onuru, mesleki etik, hukuki gerçeklik testi, psikiyatrik kırılganlık ve avukatın kendi mesleki sınırları.

Psikiyatrik tanı almış bir kişiyle çalışırken avukatın ilk yanılgısı, müvekkilin bütün anlatısını tanısına indirgemektir. “Bu kişi zaten psikiyatrik hasta, o halde anlattıkları güvenilir değildir” yaklaşımı, savunma hakkı bakımından son derece tehlikelidir. Çünkü psikiyatrik tanı almış olmak, kişinin mutlaka gerçek dışı konuştuğu, hukuki taleplerinin dayanaksız olduğu veya uğradığı haksızlığı ifade edemeyeceği anlamına gelmez.

İkinci yanılgı ise bunun tam tersidir: Müvekkilin anlattığı her şeyi, hiçbir hukuki süzgeçten geçirmeden olduğu gibi dosyaya taşımak. Bu da başka bir tehlikedir. Çünkü bazı müvekkiller gerçekten ağır bir haksızlık yaşamış olabilir; fakat bu haksızlığı anlatma biçimi psikolojik olarak dağılmış, abartılı, komplocu, öfkeli veya tutarsız hale gelmiş olabilir. Avukatın görevi bu anlatıyı ne küçümsemek ne de bütünüyle sahiplenmektir. Avukatın görevi, anlatının içindeki hukuki çekirdeği bulmaktır.

Bu yazının temel tezi şudur: Avukat psikiyatrik tanı koymaz; fakat savunma ilişkisini etkileyen işaretleri gözlemlemek, müvekkili damgalamadan anlatının hukuki çekirdeğini somutlaştırmak ve gerektiğinde uzman değerlendirmesini sürece dahil etmek zorundadır.

I. Avukat Hekim Değildir; Fakat Gözlemci Olmak Zorundadır

Avukatın görevi psikiyatrik teşhis koymak değildir. Avukat, müvekkiline “paranoid”, “bipolar”, “kişilik bozukluğu var”, “hezeyan içinde” gibi etiketler yapıştıramaz. Bu hem mesleki sınırın aşılmasıdır hem de müvekkilin onurunu zedeleyebilir. Fakat avukatın teşhis koymaması, hiçbir gözlem yapmayacağı anlamına gelmez. Aksine, avukat savunma ilişkisini sağlıklı kurabilmek için bazı işaretleri dikkatle izlemelidir.

Müvekkil olayları zaman, kişi, yer ve sebep-sonuç ilişkisi içinde anlatabiliyor mu? Aynı olay her görüşmede bütünüyle değişiyor mu? Avukata güvenebiliyor mu? Avukatı kısa süre içinde “tek kurtarıcı” veya “ihanet eden kişi” konumuna yerleştiriyor mu? Hukuki talep ile kişisel öfke birbirine karışmış mı? Delile dayalı iddia ile kuşku, sezgi ve komplo anlatısı ayrışabiliyor mu?

Bu sorular teşhis koymak için değil, savunma ilişkisini yönetmek için önemlidir. Çünkü avukatın mesleki sorumluluğu, müvekkilin anlattığı her şeyi psikolojik bir metin olarak değil, hukuki bir dosya malzemesi olarak değerlendirmektir. Olayın hangi kısmı ispatlanabilir? Hangi kısmı tanıkla desteklenebilir? Hangi kısmı belgeye bağlanabilir? Hangi kısmı yalnızca müvekkilin öznel yorumu olarak kalmaktadır? Hangi iddia hukuken sonuç doğurabilir? Hangi iddia dosyayı dağıtma riski taşır?

Bu ayrım yapılmadığında savunma iki uçtan birine savrulur: Ya müvekkil tanısı nedeniyle baştan değersizleştirilir ya da müvekkilin dağınık anlatısı dosyanın merkezine yerleştirilerek hukuki strateji zayıflatılır.

II. Zor Müvekkil ile Psikiyatrik Kırılganlık Arasındaki Fark

Her ısrarcı, kuşkucu, öfkeli veya çok konuşan müvekkil psikiyatrik vaka değildir. Hukuk pratiği doğası gereği kriz alanıdır. Müvekkil çoğu zaman avukata hayatının en gergin dönemlerinden birinde gelir. Boşanma, tutuklama, ceza soruşturması, miras kavgası, işten çıkarılma, aile içi şiddet, haksız suçlama veya malvarlığı kaybı gibi olaylar kişiyi duygusal olarak sarsabilir.

Bu nedenle avukat ilk aşamada aceleci davranmamalıdır. Müvekkilin öfkeli olması, ağlaması, tekrar tekrar aynı olayı anlatması, karşı tarafa güvenmemesi veya adalet sistemine öfke duyması tek başına psikiyatrik kırılganlık göstergesi değildir. Bazen bu tepkiler, yaşanan haksızlığın doğal sonucudur.

Ancak bazı durumlarda anlatı sıradan öfke veya kaygı sınırını aşar. Müvekkil olayları kronolojik olarak kuramıyorsa, her görüşmede temel anlatı değişiyorsa, delil yerine yalnızca sezgi ve komplo anlatısı sunuyorsa, herkesin kendisine karşı birleştiğini söylüyorsa, avukatı kısa sürede ya mutlak kurtarıcı ya da ihanet eden kişi olarak görüyorsa, hukuken imkânsız taleplerde ısrar ediyorsa, burada avukatın dikkatini artırması gerekir.

Buradaki mesele “bu kişi hasta mı?” sorusu değildir. Daha doğru soru şudur: Bu müvekkille olağan vekâlet ilişkisi yeterli olacak mı, yoksa özel dikkat, yazılı teyit, uzman değerlendirmesi veya daha sınırlı bir stratejik çalışma mı gerekecek?

III. Psikiyatrik Tanı, Hak Arama Faaliyetini Değersizleştirmez

Hukuk pratiğinde çok sinsi bir eğilim vardır: Psikiyatrik geçmişi olan kişinin şikâyeti, talebi veya savunması çoğu zaman sessizce değersizleştirilir. Kollukta, savcılıkta, mahkemede, hatta bazen avukatlık görüşmesinde bile “bu kişi zaten sorunlu” şeklinde görünmez bir kanaat oluşabilir.

Oysa bu yaklaşım, hak arama özgürlüğü bakımından ciddi bir risktir. Psikiyatrik tanı almış bir kişi de haksızlığa uğrayabilir. Dolandırılabilir, tehdit edilebilir, darp edilebilir, mirastan dışlanabilir, aile içinde kötü muamele görebilir, işyerinde mobbinge uğrayabilir, kolluk veya yargı süreçlerinde örselenebilir. Hatta kimi zaman ruhsal kırılganlığı, onu haksızlıklara karşı daha korunmasız hale getirir. Bu nedenle avukatın temel ilkesi şu olmalıdır: Psikiyatrik tanı, hak arama faaliyetini lekeleyen bir unsur değildir; yalnızca avukatın daha dikkatli, daha kayıtlı, daha sabırlı ve daha sınırları belirgin çalışmasını gerektiren bir veridir.

Burada “damgalanma” tehlikesi özellikle önemlidir. Müvekkilin psikiyatrik tanısı, onun her sözünü şüpheli hale getiren bir damgaya dönüşmemelidir. Hukuk, kişinin ruhsal kırılganlığını ona karşı kullanılan bir değersizleştirme aracına dönüştürdüğü anda, adalet fikrinden uzaklaşır. Fakat bunun karşısında başka bir dikkat de gereklidir. Avukat, müvekkilin psikiyatrik kırılganlığını hiç yokmuş gibi de davranamaz. Çünkü bazı durumlarda müvekkilin karar alma kapasitesi, olayları değerlendirme biçimi, risk algısı, karşı tarafa ilişkin kanaatleri veya avukattan beklentileri sağlıklı bir savunma ilişkisini zorlayabilir. Burada mesele müvekkili dışlamak değil, savunma hakkını daha güvenli bir zeminde kurmaktır.

IV. Üçlü Ayırt Etme Ölçütü: Anlatı, Gerçeklik, Karar Kapasitesi

Avukatın psikiyatrik kırılganlığı ayırt etmesinde pratik bir üçlü ölçüt kullanılabilir: anlatı testi, gerçeklik testi ve karar kapasitesi testi.

1. Anlatı Testi

Anlatı testi, müvekkilin olayı hukuki olarak işlenebilir biçimde anlatıp anlatamadığıyla ilgilidir. Avukat için temel sorular basittir: Ne oldu? Ne zaman oldu? Kim yaptı? Nerede oldu? Hangi delil var? Kim gördü? Hangi belge mevcut? Daha önce nereye başvuruldu?

Müvekkil bu sorulara dağınık ama zamanla toparlanabilir cevaplar veriyorsa, bu olağan bir kriz anlatısı olabilir. Fakat her cevap başka bir komplo anlatısına, eski husumetlere, ilgisiz kişilere, delilsiz kesin hükümlere ve sürekli genişleyen bir düşman listesine dönüşüyorsa, anlatının psikiyatrik yükü artmış olabilir. Burada avukatın yapacağı şey müvekkili susturmak değildir. Avukat, anlatıyı hukuki forma sokmalıdır. Uzun, dağınık ve duygusal anlatının içinden delillendirilebilir, dava konusu yapılabilir ve hukuki sonuç doğurabilir kısımlar ayrılmalıdır.

2. Gerçeklik Testi

Gerçeklik testi, müvekkilin ihtimal ile kesinliği ayırıp ayıramadığıyla ilgilidir. Müvekkilin “bana haksızlık yapıldığını düşünüyorum” demesi ile “bütün hâkimler, savcılar, doktorlar, komşular ve akrabalar bana karşı örgüt kurdu” demesi aynı şey değildir. Elbette hayatta sistematik haksızlıklar, kurumsal ihmaller, organize baskılar ve gerçek komplolar da olabilir. Avukat bunları peşinen imkânsız sayamaz. Ancak böyle ağır iddialar mutlaka somut veriyle desteklenmelidir. Ağır iddia, ağır delil ihtiyacı doğurur. Bu nedenle avukatın sorusu şu olmalıdır: Bu iddia hangi belgeyle, hangi tanıkla, hangi kamera kaydıyla, hangi raporla, hangi resmi işlemle, hangi yazışmayla desteklenebilir? Müvekkilin anlatısı delile yaklaştıkça hukuki iddiaya dönüşür. Delilden uzaklaştıkça psikolojik yorum alanında kalır. Avukat bu ayrımı incelikle yapmalıdır.

3. Karar Kapasitesi Testi

Karar kapasitesi testi, müvekkilin hukuki sürece anlamlı biçimde katılıp katılamadığıyla ilgilidir. Müvekkil avukatın açıklamasını anlayabiliyor mu? Seçenekleri karşılaştırabiliyor mu? Hukuki riskleri kavrayabiliyor mu? Bugün verdiği kararı yarın makul biçimde açıklayabiliyor mu? Dava açmanın, şikâyette bulunmanın, sulh olmanın, susmanın, ifade vermenin veya feragatin sonuçlarını değerlendirebiliyor mu?

Bu noktada önemli bir ayrım vardır: Kişinin avukata göre yanlış karar vermesi, onun karar kapasitesinin bulunmadığını göstermez. İnsanlar yanlış, riskli veya duygusal kararlar verebilir. Ancak müvekkil kararın anlamını hiç kavrayamıyor, sürekli radikal biçimde fikir değiştiriyor, açıklanan riskleri anlayamıyor veya kendisini koruyamayacak ölçüde dağılmış görünüyorsa, avukat özel dikkat göstermelidir. Bu özel dikkat bazen daha yavaş ilerlemeyi, bazen yazılı teyit almayı, bazen yakın destek istemeyi, bazen de adli psikiyatri değerlendirmesi talep etmeyi gerektirebilir.

V. Gerçek Mağduriyet ile Psikiyatrik Anlatıyı Ayırmak

Psikiyatrik tanı almış müvekkille çalışmanın en zor yanı, gerçek mağduriyet ile psikiyatrik anlatının birbirine karıştığı alanlarda ortaya çıkar. Bazı müvekkiller gerçekten haksızlığa uğramıştır; fakat bunu öyle dağınık, öfkeli, kuşkucu veya abartılı anlatır ki, olayın hukuki özü görünmez hale gelir. Bazıları ise hukuken karşılığı zayıf olan kişisel çatışmaları büyük bir komplo, sistematik saldırı veya mutlak kötülük anlatısı içinde sunabilir. Avukatın işi bu noktada çok inceliklidir.

Avukat, müvekkilin acısını inkâr etmeden, anlatının hukukileştirilebilir kısmını ayırmalıdır. Bu ayrım soğuk bir teknik işlem değildir. Tam tersine, savunma hakkının en insanî noktalarından biridir. Çünkü avukat, müvekkilin dağılmış anlatısından hukuki bir omurga çıkararak aslında onun sesini duyulabilir hale getirir.

Bu nedenle görüşmede şu dört soru önemlidir:

Birincisi, müvekkilin anlattığı olayın somut karşılığı nedir?

İkincisi, bu olay hangi belge, tanık, kayıt, rapor veya maddi olgu ile desteklenebilir?

Üçüncüsü, müvekkilin anlatısında hukuken anlamlı olan kısım ile kişisel yorum olan kısım nasıl ayrılabilir?

Dördüncüsü, dosyaya taşınacak iddia müvekkilin onurunu korurken aynı zamanda hukuki inandırıcılığı zedelemeyecek şekilde nasıl kurulabilir?

Avukatın başarısı çoğu zaman burada ortaya çıkar. Dağınık anlatıyı küçümsemek kolaydır. Müvekkilin her dediğini dilekçeye koymak da kolaydır. Zor olan, anlatının içindeki hukuki çekirdeği bulup onu dosyanın taşıyabileceği bir dile dönüştürmektir.

VI. Psikiyatrik Anlatının Bazı Görünümleri

Avukatın pratikte karşılaşabileceği bazı anlatı biçimleri vardır. Bunlar tanı koymak için değil, çalışma biçimini düzenlemek için dikkate alınmalıdır.

1. Paranoid veya Komplocu Anlatı

Bazı müvekkiller neredeyse bütün hayat olaylarını kendilerine karşı kurulmuş geniş bir planın parçası olarak yorumlar. Komşular, eski eş, akrabalar, kolluk, savcı, hâkim, doktor, bilirkişi, banka görevlisi, işveren veya devlet kurumları aynı anlatı içinde birleşir. Müvekkil, delil sorulduğunda “zaten belli”, “herkes biliyor”, “bakışlarından anlaşılıyor”, “telefonumu dinliyorlar”, “bana işaret gönderiyorlar” gibi ifadeler kullanabilir. Bu durumda avukatın en büyük hatası, müvekkille komplo anlatısı içinde sürüklenmektir. İkinci hata ise müvekkili küçümseyip ilişkiyi koparmaktır.

Doğru yöntem şudur: İddia somutlaştırılır.

“Hangi olaydan söz ediyoruz?”
“Hangi tarihte oldu?”
“Bunu kim gördü?”
“Elimizde hangi belge var?”
“Bu iddiayı mahkemeye sunduğumuzda hangi delille destekleyeceğiz?”

Bu sorular müvekkile “sana inanmıyorum” demek değildir. Tam tersine, anlatıyı hukuk alanına taşıma çabasıdır.

2. Taşkın, Dürtüsel veya Aşırı Genişleyen Anlatı

Bazı müvekkiller çok hızlı konuşur, konudan konuya atlar, aynı anda çok sayıda dava açmak ister, herkesi şikâyet etmek ister, basına çıkmayı, sosyal medyada kampanya yapmayı, çok yüksek tazminatlar istemeyi, bütün kurumları harekete geçirmeyi talep eder. Gerçekçi olmayan beklentilerle gelir. Bazen “hemen bugün dava açalım”, “herkesi tutuklatsınlar”, “şu kadar milyon tazminat alırız” gibi ifadeler kullanır.

Bu durumda avukat acele karar almamalıdır. Müvekkilin anlık taşkınlığı ile hukuki strateji birbirine karıştırılmamalıdır. Stratejik kararlar mümkünse yazılı teyide bağlanmalı, müvekkile hukuki yolların sınırları açıkça anlatılmalı, dosya bir anda gereksiz yere genişletilmemelidir.

Avukat burada sakinleştirici ama sınır koyan bir dil kullanmalıdır: “Bu taleplerinizin hepsini not ediyorum. Ancak hukuken sonuç alabileceğimiz alanı belirlemek için önce delili, süreyi, görevli makamı ve talebin dayanağını ayrı ayrı değerlendirmemiz gerekir.”

3. Depresif ve Çökkün Anlatı

Bazı müvekkiller ise aşırı çökkün, umutsuz, kendisini değersiz gören, karar veremeyen, konuşmakta zorlanan, sürekli suçluluk duyan bir halde olabilir. “Artık hiçbir şeyin anlamı yok”, “ben bittim”, “yaşamak istemiyorum”, “her şey mahvoldu” gibi ifadeler ciddiye alınmalıdır. Bu durumda avukatın görevi terapistlik yapmak değildir. Ancak kendine zarar verme riski ima ediliyorsa, bu durum asla sıradan bir duygusal tepki gibi geçiştirilmemelidir. Avukat, insanî bir dille profesyonel destek alınmasını önermeli; acil risk varsa gerekli yakınlara veya ilgili sağlık birimlerine yönlendirme yapılmasını sağlamalıdır.

Burada kullanılacak dil damgalayıcı olmamalıdır: “Bu süreç sizi çok ağır etkilemiş görünüyor. Hukuki süreci birlikte yürütürüz; fakat bu ağırlığı tek başınıza taşımanız gerekmiyor. Profesyonel destek almanız hem sizin iyiliğiniz hem de süreci daha sağlıklı yürütebilmemiz için önemli olabilir.”

4. Travmatik Anlatı

Bazı müvekkiller yaşadıkları olayı parçalı, kopuk, düzensiz ve bedensel tepkilerle anlatır. Ağlama, donma, titreme, öfke patlaması, hatırlayamama, görüşmeyi sürdürememe veya belirli ayrıntılarda aşırı yoğunlaşma görülebilir. Bu durum her zaman yalan, çelişki veya güvenilmezlik olarak değerlendirilmemelidir. Travmatik yaşantılar bazen anlatıyı böler. Avukatın burada aceleci çapraz sorgucu gibi davranması, müvekkilin daha fazla kapanmasına yol açabilir.

Bu tür durumlarda kısa görüşmeler, güvenli ortam, açık sorular, zamana yayılmış anlatı alma ve gerektiğinde uzman desteği önemlidir. Avukatın amacı müvekkili zorlayarak “tam ve kusursuz anlatı” üretmek değil, hukuki dosya için gerekli bilgileri insanî sınırlar içinde toplamaktır.

VII. Görüşme Yönetimi: Sakinlik, Sınır ve Somutlaştırma

Psikiyatrik tanı almış veya ruhsal olarak kırılgan müvekkillerle görüşmede avukatın dili belirleyicidir. Küçümseyici, alaycı, buyurgan veya sabırsız dil, müvekkilin güvensizliğini artırabilir. Fakat sınırsız onaylayıcı dil de avukatı müvekkilin psikolojik anlatısının içine çekebilir. Bu nedenle en doğru dil, hem saygılı hem sınır koyan dildir.

Avukat şunu söyleyebilmelidir: “Size inanmıyorum demiyorum. Benim görevim anlattıklarınızı hukuk dosyasına çevirmek. Bunun için olayları tarih, kişi, belge, tanık ve somut veri üzerinden ayırmamız gerekir.” Bu cümle, psikiyatrik tanı almış müvekkille çalışmanın temel cümlelerinden biridir. Çünkü hem müvekkilin onurunu korur hem de avukatın mesleki sınırını belirler.

Görüşme pratiğinde bazı yöntemler özellikle yararlıdır. Görüşmeler mümkün olduğunca başlıklara ayrılmalıdır. Müvekkilin uzun ve dağınık anlatısı keskin biçimde bastırılmadan, hukuki kategorilere yönlendirilmelidir: “Bu anlattığınız olay hangi tarihte oldu?”, “Bunu gören biri var mı?”, “Elinizde belge var mı?”, “Bu konuda daha önce dilekçe verdiniz mi?”, “Bu iddiayı dosyada hangi delille gösterebiliriz?”

Her görüşmenin sonunda kısa bir özet yapılması da önemlidir. “Bugün şu üç konu üzerinde konuştuk; dosyada şu iki talebi ileri süreceğiz; şu iddiayı ise delil olmadığı için şimdilik dilekçeye koymayacağız.” Bu özet, hem müvekkilin beklentisini düzenler hem de ileride çıkabilecek yanlış anlamaları azaltır. Bazı durumlarda görüşme notlarının yazılı teyidi gerekebilir. Özellikle müvekkilin sık strateji değiştirdiği, avukata yönelik güveninin dalgalandığı veya sonradan “ben böyle demedim” deme ihtimalinin bulunduğu durumlarda bu yöntem avukatı da müvekkili de korur.

VIII. Hukukî Strateji: Her İddia Dosyaya Taşınmamalıdır

Psikiyatrik tanı almış müvekkillerin bazıları çok sayıda iddia, şikâyet, talep ve kuşku ile avukata gelir. Bazen bir olay dosyası, kısa sürede onlarca kişiye, kuruma, komploya, eski husumete, aile içi çatışmaya, devlet görevlilerine, sağlık personeline veya komşulara kadar genişleyen bir anlatıya dönüşebilir.

Avukat burada dosyayı büyütme baskısına karşı dikkatli olmalıdır. Her anlatı hukuki iddia değildir. Her kuşku delil değildir. Her öfke dava konusu yapılamaz. Her kişisel kırgınlık ceza hukuku veya tazminat hukuku bakımından sonuç doğurmaz. Bu nedenle avukatın stratejik görevi bazen müvekkilin söylemek istediği her şeyi söylemek değil, dosyanın taşıyabileceği en güçlü iddiayı seçmektir.

Bu seçim müvekkile açıkça anlatılmalıdır: “Bu anlattıklarınızın sizin için önemli olduğunu görüyorum. Ancak mahkeme önünde güçlü kalabilmemiz için delillendirebildiğimiz ve hukuken sonuç doğurabilecek iddialara odaklanmamız gerekir.” Böyle bir yaklaşım, müvekkilin anlatısını susturmaz; aksine onu hukuken etkili hale getirir. Çünkü dağınık, aşırı geniş ve delilsiz iddialar, bazen gerçek haksızlığın de görünmez hale gelmesine yol açar.

IX. Ceza Dosyalarında Özel Dikkat: Sorumluluk ve Savunma Kapasitesi

Ceza dosyalarında psikiyatrik kırılganlık ayrıca önemlidir. Çünkü burada yalnızca müvekkilin anlatısının düzenlenmesi değil, ceza sorumluluğu ve savunma hakkının etkin kullanımı da gündeme gelir.

Avukat özellikle şu soruları sormalıdır:

Fiil tarihinde müvekkilin ruhsal durumu nasıldı?
Fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını algılayabiliyor muydu?
Davranışlarını yönlendirme yeteneği etkilenmiş miydi?
Bugün yargılamayı takip edebiliyor mu?
Müdafiiyle anlamlı iletişim kurabiliyor mu?
İfade verirken ne söylediğini ve bunun sonuçlarını kavrayabiliyor mu?
Adli psikiyatri değerlendirmesi gerekli mi?

Bu sorular müvekkili damgalamak için değil, savunma hakkını güvenceye almak için sorulur. Özellikle ceza sorumluluğu, kusur yeteneği, ifade güvenilirliği, tutuklama değerlendirmesi, duruşmaya katılma kapasitesi ve savunma stratejisi bakımından psikiyatrik durumun uzman raporuyla değerlendirilmesi gerekebilir.

Dilekçe dili burada son derece önemlidir. “Müvekkil akıl hastasıdır” gibi kaba ve damgalayıcı ifadeler yerine şu tür bir dil tercih edilmelidir: “Sanığın psikiyatrik tedavi geçmişi ve dosyaya yansıyan ruhsal durumu dikkate alındığında, fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını algılama ve davranışlarını yönlendirme yeteneğinin uzman raporuyla değerlendirilmesi gerekmektedir.” Ya da: “Sanığın yargılama sürecine etkin biçimde katılıp katılamadığı, müdafiiyle anlamlı savunma ilişkisi kurup kuramadığı ve beyanlarının sağlıklı biçimde alınabilirliği bakımından adli psikiyatri değerlendirmesi yapılması savunma hakkının etkin kullanımı için zorunludur.” Bu dil, meseleyi damgalama alanından çıkarıp adil yargılanma ve savunma hakkı alanına taşır.

X. Avukatın Sınırı: Kurtarıcı, Hekim veya Aile Üyesi Olmamak

Psikiyatrik kırılganlığı olan bazı müvekkiller, avukatı yalnızca hukuki temsilci olarak görmeyebilir. Avukat zamanla müvekkilin gözünde kurtarıcı, sırdaş, terapist, aile üyesi, düşman, komplonun parçası veya mutlak güven figürü haline gelebilir. Bu durum savunma ilişkisini bozar.

Avukat, müvekkilin yaşadığı sıkıntıya duyarsız kalmamalıdır. Ancak avukat, psikolojik bakım rolünü de üstlenemez. Avukatın görevi müvekkili tedavi etmek, duygusal olarak sürekli yatıştırmak, hayatının bütün krizlerini yönetmek veya her saat ulaşılabilir olmak değildir.

Bu nedenle mesleki sınırlar baştan konulmalıdır. Görüşme saatleri belirlenmeli, acil olmayan konuların yazılı iletilmesi istenmeli, aynı konuda tekrar eden başvurular makul şekilde sınırlandırılmalı, avukatın hangi konuda hukuki yardım sunacağı açıkça anlatılmalıdır.

Bu sınır koyma, müvekkile karşı ilgisizlik değildir. Aksine sağlıklı bir savunma ilişkisinin şartıdır. Sınırları olmayan ilişki bir süre sonra hem avukatı tüketir hem müvekkilin beklentilerini gerçek dışı hale getirir hem de dosyanın hukuki seyrini bozar.

Avukat gerektiğinde müvekkile psikiyatrik veya psikolojik destek almasını da önerebilir. Fakat bu öneri damgalayıcı bir dille yapılmamalıdır. “Siz hastasınız, önce tedavi olun” dili yıkıcıdır. Bunun yerine şöyle bir dil daha doğrudur: “Bu süreç sizin için çok ağır ilerliyor. Profesyonel destek almanız hem kişisel olarak sizi güçlendirebilir hem de hukuki süreci daha sağlıklı yürütmemize yardımcı olabilir.” Bu dil, müvekkili dışlamaz; sürecin ağırlığını kabul eder.

XI. Dilekçe Dili: Damgalamadan Görünür Kılmak

Psikiyatrik tanı almış müvekkille ilgili dilekçe yazarken dil çok önemlidir. Dilekçe, müvekkili incitici, küçültücü veya damgalayıcı ifadeler içermemelidir. “Akıl hastası”, “dengesiz”, “sağlıksız beyanlar veren”, “gerçeklikten kopuk” gibi ifadeler, hem etik hem stratejik bakımdan sorunludur. Bunun yerine daha ölçülü ve hukuki ifadeler tercih edilmelidir:

“Psikiyatrik tedavi geçmişi bulunmaktadır.”

“Ruhsal durumu nedeniyle olayları değerlendirme ve yargılama sürecine etkin katılma kapasitesinin uzman raporuyla belirlenmesi gerekmektedir.”

“Savunma hakkının etkin kullanılabilmesi için adli psikiyatri değerlendirmesi yapılmalıdır.”

“Beyanlarının sağlıklı biçimde alınabilmesi için görüşme ve ifade süreçlerinde özel dikkat gösterilmesi gerekmektedir.”

Bu dil, müvekkilin tanısını onun aleyhine bir damgaya dönüştürmez. Meseleyi usul güvencesi, savunma hakkı ve adil yargılanma bağlamında kurar.

XII. Avukat İçin Pratik Kontrol Listesi

Psikiyatrik kırılganlık ihtimalinde avukat kendi içinde şu kontrol listesini kullanabilir:

Müvekkil olayı kronolojik anlatabiliyor mu?

Yer, zaman, kişi ve eylem ilişkisi kurulabiliyor mu?

Somut delil gösterebiliyor mu?

İhtimal ile kesinliği ayırabiliyor mu?

Avukatın hukuki açıklamalarını anlayabiliyor mu?

Riskleri kavrayabiliyor mu?

Kararlarında süreklilik var mı?

Dilekçeye konulamayacak kadar ağır ama delilsiz iddialarda ısrar ediyor mu?

Avukatı aşırı idealize ediyor veya aniden düşmanlaştırıyor mu?

Kendine ya da başkasına zarar verme iması var mı?

Görüşme makul mesleki sınırlar içinde sürdürülebiliyor mu?

Adli psikiyatri değerlendirmesi gerekli olabilir mi?

Bu sorulardan birkaçına ciddi olumsuz cevap veriliyorsa, avukat artık olağan çalışma biçimiyle yetinmemelidir. Daha kayıtlı, daha sınırlı, daha somut, daha yavaş ve gerektiğinde uzman desteğine açık bir çalışma düzenine geçmelidir.

Sonuç: Tanı Koyma, Gözlemle; Damgalama, Somutlaştır

Psikiyatrik tanı almış müvekkille çalışmak, avukatın en zor mesleki sınavlarından biridir. Çünkü burada avukat, aynı anda iki hatadan kaçınmak zorundadır. Birinci hata, müvekkilin tanısını onun bütün anlatısını değersizleştiren bir damgaya dönüştürmektir. İkinci hata ise müvekkilin dağınık, kuşkucu veya delilsiz anlatısını hiçbir süzgeçten geçirmeden hukuki strateji haline getirmektir.

İyi avukat bu iki uç arasında durur. Müvekkilin acısını ciddiye alır; fakat dosyanın gerçeklik testini terk etmez. Müvekkilin onurunu korur; fakat hukuki stratejiyi psikolojik dalgalanmaya teslim etmez. Müvekkile saygılı davranır; fakat kendi mesleki sınırını kaybetmez. Psikiyatrik tanıyı hak arama faaliyetini lekeleyen bir unsur olarak değil, daha özenli bir savunma ilişkisi kurulmasını gerektiren bir veri olarak görür.

Sonuçta mesele şudur: Psikiyatrik tanı almış müvekkil, hukuk düzeninin kenarına itilecek bir kişi değildir. Tam tersine, savunma hakkının en dikkatli, en özenli ve en insanî biçimde işletilmesi gereken kişilerden biridir. Avukatın görevi onu tedavi etmek değildir. Fakat onu damgalamadan dinlemek, anlattıklarını hukuki zemine taşımak, delillendirilebilir olanı ayırmak, savunma hakkını korumak ve gerektiğinde uzman desteğini sürece dahil etmektir. Çünkü adalet, yalnızca güçlü, tutarlı, kendini iyi ifade eden ve psikolojik olarak dengeli kişilerin hakkı değildir. Adalet, kırılgan olanın da, dağılmış olanın da, kendini ifade etmekte zorlanan kişinin de hakkıdır. Belki de avukatlığın en soylu tarafı tam burada ortaya çıkar:

Hukukun gürültüde kaybolan insan sesini, incitmeden, abartmadan, küçümsemeden ve hukuki biçimini vererek duyulabilir hale getirmek.