<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/" xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/" xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/" version="2.0">
  <channel>
    <title>Hukuki Haber</title>
    <link>https://www.hukukihaber.net</link>
    <description>Türkiye'den ve dünyadan hukuki haberler, makaleler, siyasetten, spora her konuda hukuki haber...</description>
    <atom:link xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" href="https://www.hukukihaber.net/rss/makale" type="application/rss+xml"/>
    <language>tr-TR</language>
    <copyright>Copyright © 2023. Her hakkı saklıdır.</copyright>
    <category>News</category>
    <lastBuildDate>Tue, 09 Jun 2026 11:53:22 +0300</lastBuildDate>
    <ttl>1</ttl>
    <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/rss/makale"/>
    <atom:link rel="hub" href="https://pubsubhubbub.appspot.com/"/>
    <item>
      <title><![CDATA[Kasten Öldürmeye Teşebbüs Suçu, Gönüllü Vazgeçme ve Kasten Yaralama Ayrımı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/kasten-oldurmeye-tesebbus-sucu-gonullu-vazgecme-ve-kasten-yaralama-ayrimi-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/kasten-oldurmeye-tesebbus-sucu-gonullu-vazgecme-ve-kasten-yaralama-ayrimi-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Ceza hukukunda bazı olaylarda failin eylemi ilk bakışta ağır bir saldırı olarak görünse de, hukuki nitelendirme bakımından daha dikkatli ve bütüncül bir değerlendirme yapılması gerekir. Özellikle mağdurun yaralandığı, ancak ölüm neticesinin meydana gelmediği olaylarda, eylemin <strong>kasten öldürmeye teşebbüs</strong> mü yoksa <strong>kasten yaralama</strong> mı olduğu uygulamada sıkça tartışma konusu olmaktadır.</p>

<p>Bu ayrım yalnızca teorik bir tartışma değildir. Suçun hukuki vasfı, fail hakkında uygulanacak ceza miktarını, tutuklama değerlendirmesini, adli kontrol tedbirlerini, savunma stratejisini ve yargılamanın seyrini doğrudan etkiler. Bu nedenle mahkemeler yalnızca ortaya çıkan yaralanmanın ağırlığına değil; failin kastına, kullanılan aracın niteliğine, darbe sayısına, hedef alınan vücut bölgesine, taraflar arasındaki husumete, olayın gelişim biçimine ve failin olay sonrasındaki davranışlarına da bakmaktadır.</p>

<p>Bu yazıda, kasten öldürmeye teşebbüs suçu, gönüllü vazgeçme kurumu ve kasten yaralama suçu arasındaki farklar; Türk Ceza Kanunu hükümleri, genel ceza hukuku ilkeleri ve Yargıtay uygulamasında dikkate alınan temel kriterler çerçevesinde incelenecektir.</p>

<p><strong><a name="kasten-öldürmeye-teşebbüs-nedir">Kasten Öldürmeye Teşebbüs Nedir?</a></strong></p>

<p>Kasten öldürme suçu, Türk Ceza Kanunu’nun 81. maddesinde düzenlenmiştir. Failin bir kişiyi öldürme kastıyla hareket etmesine rağmen ölüm neticesinin meydana gelmemesi halinde ise, olayın niteliğine göre <strong>kasten öldürmeye teşebbüs</strong> suçu gündeme gelebilir.</p>

<p>Suça teşebbüs, TCK m.35’te düzenlenmiştir. Buna göre kişi, işlemeyi kastettiği bir suçu elverişli hareketlerle doğrudan doğruya icraya başlayıp da elinde olmayan nedenlerle tamamlayamazsa teşebbüsten dolayı sorumlu tutulur.</p>

<p>Kasten öldürmeye teşebbüs suçunun oluşabilmesi için failin öldürme kastıyla hareket etmesi, elverişli hareketlerle doğrudan doğruya icraya başlaması ve ölüm neticesinin failin elinde olmayan nedenlerle gerçekleşmemesi gerekir.</p>

<p><strong><a name="failin-öldürme-kastıyla-hareket-etmesi">Failin Öldürme Kastıyla Hareket Etmesi</a></strong></p>

<p>Kasten öldürmeye teşebbüs suçunda en önemli unsur, failin öldürme kastıdır. Failin mağduru yaralama kastıyla mı, yoksa öldürme kastıyla mı hareket ettiği her somut olayda ayrı ayrı değerlendirilmelidir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Failin iç dünyasını doğrudan bilmek mümkün olmadığından, mahkemeler failin dış dünyaya yansıyan davranışlarından hareket eder. Bu kapsamda olay öncesi husumet, kullanılan aracın öldürmeye elverişli olup olmadığı, darbe sayısı, darbelerin şiddeti, hedef alınan bölge, failin eylemine devam edip etmediği ve olay sonrası davranışları birlikte dikkate alınır.</p>

<p>Örneğin, mağdurun hayati bölgelerine çok sayıda ve şiddetli darbe uygulanması, öldürmeye elverişli bir aracın kullanılması, taraflar arasında önceye dayalı ciddi husumet bulunması ve failin mağdura yardım etmeksizin olay yerinden uzaklaşması öldürme kastı bakımından değerlendirilebilecek unsurlar arasındadır. Ancak bu unsurların hiçbiri tek başına kesin sonuç doğurmaz; olayın tamamı birlikte incelenmelidir.</p>

<p><strong><a name="icra-hareketlerine-başlanması">İcra Hareketlerine Başlanması</a></strong></p>

<p>Suça teşebbüsten bahsedilebilmesi için failin yalnızca hazırlık hareketlerinde bulunması yeterli değildir. Fail, suçu işlemeye yönelik doğrudan doğruya icra hareketlerine başlamış olmalıdır.</p>

<p>Hazırlık hareketleri ile icra hareketleri arasındaki ayrım her olayda kolay olmayabilir. Failin olay yerine gitmesi, araç temin etmesi veya saldırı planı yapması tek başına her zaman teşebbüs hükümlerinin uygulanması için yeterli olmayabilir. Buna karşılık mağdura ateş edilmesi, bıçakla saldırılması, hayati bölgelere yönelik darbeler uygulanması veya doğrudan neticeye yönelen hareketlerin başlaması icra hareketlerinin başladığını gösterebilir.</p>

<p>Bu nedenle icra hareketlerinin başlayıp başlamadığı değerlendirilirken failin eyleminin suçun kanuni tanımındaki neticeye ne kadar yaklaştığı ve somut olayda dış dünyaya nasıl yansıdığı dikkate alınır.</p>

<p><strong><a name="Xaff3bd4a320c6210ee499cb33b6580fdefa5176">Ölüm Neticesinin Failin Elinde Olmayan Nedenlerle Gerçekleşmemesi</a></strong></p>

<p>Kasten öldürmeye teşebbüste, ölüm neticesinin meydana gelmemesi failin iradesi dışında bir nedene dayanmalıdır. Mağdurun tıbbi müdahale ile kurtarılması, üçüncü kişilerin müdahalesi, failin engellenmesi, silahın tutukluk yapması veya mağdurun kaçması gibi nedenler teşebbüs hükümlerinin uygulanmasına yol açabilir.</p>

<p>Buna karşılık fail, kendi iradesiyle eylemine son verir veya ölüm neticesinin meydana gelmesini önlemek için etkili davranışlarda bulunursa, bu durumda TCK m.36’da düzenlenen <strong>gönüllü vazgeçme</strong> hükümleri tartışılabilir.</p>

<p><strong><a name="gönüllü-vazgeçme-nedir">Gönüllü Vazgeçme Nedir?</a></strong></p>

<p>Gönüllü vazgeçme, Türk Ceza Kanunu’nun 36. maddesinde düzenlenmiştir. Bu hükme göre fail, suçun icra hareketlerinden gönüllü olarak vazgeçer veya kendi çabalarıyla suçun tamamlanmasını ya da neticenin gerçekleşmesini önlerse, teşebbüsten dolayı cezalandırılmaz. Ancak vazgeçme anına kadar gerçekleşen fiiller bağımsız bir suç oluşturuyorsa, fail yalnızca bu suçtan sorumlu tutulur.</p>

<p>Bu düzenleme, ceza hukukunda önemli bir suç politikası tercihidir. Kanun koyucu, failin suç yolunda ilerlemekten vazgeçmesini veya neticenin meydana gelmesini engellemesini teşvik etmektedir.</p>

<p>Gönüllü vazgeçme halinde fail teşebbüsten dolayı cezalandırılmaz. Ancak mağdurun yaralanması gibi tamamlanmış fiiller ayrıca suç oluşturuyorsa, olayın niteliğine göre kasten yaralama hükümleri uygulanabilir.</p>

<p><strong><a name="gönüllü-vazgeçmenin-şartları">Gönüllü Vazgeçmenin Şartları</a></strong></p>

<p>Gönüllü vazgeçme hükümlerinin uygulanabilmesi için bazı şartların birlikte gerçekleşmesi gerekir.</p>

<p>Öncelikle fail, kasıtlı bir suçun icra hareketlerine başlamış olmalıdır. Henüz icra hareketlerine başlanmadan failin suç işlemekten vazgeçmesi halinde zaten cezalandırılabilir bir teşebbüs bulunmayacağından, TCK m.36’nın uygulanmasına gerek kalmaz.</p>

<p>Bunun yanında vazgeçme, suç tamamlanmadan önce gerçekleşmelidir. Suç tamamlandıktan sonra failin pişman olması, mağdurun zararını gidermesi veya yardımda bulunması kural olarak gönüllü vazgeçme sonucunu doğurmaz. Bu tür durumlarda, koşulları varsa etkin pişmanlık, takdiri indirim veya başka hukuki kurumlar tartışılabilir.</p>

<p>Vazgeçmenin failin kendi iradesine dayanması da gerekir. Failin eylemine dışsal bir engel nedeniyle devam edememesi gönüllü vazgeçme sayılmaz. Örneğin failin üçüncü kişiler tarafından yakalanması, mağdurun kaçması, silahın çalışmaması veya kolluğun müdahale etmesi nedeniyle suçun tamamlanamaması halinde gönüllü vazgeçme değil, teşebbüs hükümleri gündeme gelebilir.</p>

<p>Buna karşılık fail, eylemine devam etme imkânı varken kendi iradesiyle saldırıyı sonlandırmışsa veya neticenin gerçekleşmesini engellemişse gönüllü vazgeçme değerlendirmesi yapılabilir.</p>

<p><strong><a name="neticeli-suçlarda-aktif-çaba-şartı">Neticeli Suçlarda Aktif Çaba Şartı</a></strong></p>

<p>Kasten öldürmeye teşebbüs gibi neticeli suçlarda gönüllü vazgeçme değerlendirmesi yapılırken, failin davranışı özellikle önem taşır. Fail henüz icra hareketlerini tamamlamadan kendi iradesiyle eylemine son vermişse, olayın özelliklerine göre pasif vazgeçme yeterli görülebilir.</p>

<p>Ancak icra hareketleri tamamlanmış ve mağdurun hayatı bakımından tehlikeli bir sonuç ortaya çıkmışsa, failin yalnızca saldırıyı bırakması çoğu durumda yeterli kabul edilmez. Bu aşamada failden, neticenin gerçekleşmesini engellemek için somut, ciddi ve etkili davranışlar göstermesi beklenir.</p>

<p>Örneğin fail mağduru hayati tehlike oluşturacak şekilde yaraladıktan sonra hiçbir şey yapmadan olay yerinden uzaklaşırsa, ölüm neticesini engellemeye yönelik aktif bir çaba göstermemiş olur. Buna karşılık failin ambulans çağırması, kolluk birimlerine haber vermesi, mağduru hastaneye götürmesi, kanamayı durdurmaya çalışması veya tıbbi müdahalenin sağlanması için ciddi ve etkili davranışlarda bulunması aktif çaba kapsamında değerlendirilebilir.</p>

<p><strong><a name="X2750644e50bff6041820da03a67e641d115fb81">Gönüllü Vazgeçme ile Etkin Pişmanlık Arasındaki Fark</a></strong></p>

<p>Gönüllü vazgeçme ile etkin pişmanlık uygulamada zaman zaman karıştırılmaktadır. Oysa bu iki kurum farklı aşamalarda ortaya çıkar ve farklı sonuçlar doğurur.</p>

<p>Gönüllü vazgeçme, suç tamamlanmadan önce gündeme gelir. Fail, suçun tamamlanmasını veya neticenin gerçekleşmesini kendi iradesiyle engeller. Bu nedenle teşebbüsten dolayı cezalandırılmaz; ancak o ana kadar tamamlanan fiiller ayrıca suç oluşturuyorsa bu suçtan sorumlu tutulabilir.</p>

<p>Etkin pişmanlık ise suç tamamlandıktan sonra ortaya çıkan bir kurumdur. Fail, suçu işledikten sonra pişmanlık gösterir, zararı giderir, malı iade eder veya kanunda belirtilen başka bir davranışta bulunur. Etkin pişmanlık her suç bakımından uygulanmaz; yalnızca kanunda açıkça düzenlenen suçlarda sonuç doğurur.</p>

<p>Bu nedenle, kasten öldürmeye teşebbüs iddiası bulunan bir olayda failin ölüm neticesini suç tamamlanmadan önce engellemesi gönüllü vazgeçme kapsamında değerlendirilebilir. Buna karşılık suç tamamlandıktan sonra duyulan pişmanlık, gönüllü vazgeçme değil; ancak şartları varsa başka hukuki kurumlar kapsamında ele alınabilir.</p>

<p><strong><a name="kasten-yaralama-suçu-nedir">Kasten Yaralama Suçu Nedir?</a></strong></p>

<p>Kasten yaralama suçu, TCK m.86’da düzenlenmiştir. Buna göre bir kişinin başkasının vücuduna acı veren, sağlığının veya algılama yeteneğinin bozulmasına neden olan davranışlarda bulunması kasten yaralama suçunu oluşturur.</p>

<p>Kasten yaralama suçunda failin kastı mağduru öldürmeye değil, yaralamaya yöneliktir. Bu nedenle kasten yaralama ile kasten öldürmeye teşebbüs arasındaki en önemli ayrım, failin kastında ortaya çıkar.</p>

<p>Kasten yaralama suçunun basit hali yanında, silahla işlenmesi, kamu görevlisine karşı işlenmesi, kendisini savunamayacak durumda olan kişiye karşı işlenmesi veya neticesi sebebiyle ağırlaşmış yaralama halleri de bulunmaktadır.</p>

<p><strong><a name="X5f491349d938546117ad1320a9fe694f52169ee">Kasten Yaralama ile Kasten Öldürmeye Teşebbüs Arasındaki Fark</a></strong></p>

<p>Kasten yaralama ile kasten öldürmeye teşebbüs arasındaki ayrım her zaman kolay değildir. Aynı eylem, somut olayın özelliklerine göre farklı şekilde nitelendirilebilir.</p>

<p>Yargıtay uygulamasında bu ayrım yapılırken olayın bütünü esas alınır. Taraflar arasındaki husumet, kullanılan aracın niteliği, darbe sayısı, darbelerin şiddeti, hedef alınan vücut bölgesi, failin eyleme neden son verdiği ve olay sonrası davranışları birlikte değerlendirilir.</p>

<p><strong><a name="taraflar-arasındaki-husumet">Taraflar Arasındaki Husumet</a></strong></p>

<p>Fail ile mağdur arasında olay öncesinde ciddi bir husumet bulunması, tehditler yaşanması veya failin öldürme yönünde açık beyanlarının olması, öldürme kastının varlığı bakımından dikkate alınabilir.</p>

<p>Buna karşılık olayın ani gelişmesi, taraflar arasında öldürmeyi gerektirecek yoğunlukta bir husumetin bulunmaması veya eylemin sınırlı biçimde gerçekleşmesi, olayın kasten yaralama kapsamında değerlendirilmesi bakımından önem taşıyabilir.</p>

<p>Ancak husumetin varlığı veya yokluğu tek başına belirleyici değildir. Mahkeme bu unsuru olayın diğer delilleriyle birlikte değerlendirir.</p>

<p><strong><a name="kullanılan-aracın-niteliği">Kullanılan Aracın Niteliği</a></strong></p>

<p>Silah, bıçak, kesici-delici alet veya öldürmeye elverişli başka bir aracın kullanılması öldürme kastı bakımından önemlidir. Ancak tek başına öldürücü nitelikte bir aracın kullanılmış olması her zaman kasten öldürmeye teşebbüs sonucunu doğurmaz.</p>

<p>Aracın nasıl kullanıldığı, hangi mesafeden kullanıldığı, mağdurun hangi bölgesine yöneldiği, eylemin devam edip etmediği ve failin saldırıyı hangi koşullarda sonlandırdığı birlikte değerlendirilmelidir.</p>

<p><strong><a name="darbe-sayısı-ve-şiddeti">Darbe Sayısı ve Şiddeti</a></strong></p>

<p>Failin mağdura bir kez mi yoksa çok sayıda mı darbe vurduğu, darbelerin şiddeti ve sürekliliği kastın tespitinde önemlidir.</p>

<p>Çok sayıda, şiddetli ve hayati bölgelere yönelen darbeler öldürme kastı lehine değerlendirilebilir. Buna karşılık tek ve sınırlı bir darbe, olayın diğer koşullarıyla birlikte yaralama kastını gösterebilir.</p>

<p>Ancak darbe sayısı da tek başına yeterli değildir. Tek bir darbenin niteliği, isabet ettiği bölge ve meydana getirdiği tehlike de ayrıca değerlendirilir.</p>

<p><strong><a name="hedef-alınan-vücut-bölgesi">Hedef Alınan Vücut Bölgesi</a></strong></p>

<p>Baş, göğüs, karın, boyun gibi hayati bölgelerin hedef alınması, kasten öldürmeye teşebbüs değerlendirmesinde önemli bir kriterdir.</p>

<p>Buna rağmen darbenin hayati bölgeye isabet etmesi tek başına kesin olarak öldürme kastını göstermez. Darbenin şiddeti, derinliği, kullanılan aracın niteliği, eylemin devam edip etmediği ve failin olay sonrası davranışları birlikte incelenmelidir.</p>

<p><strong><a name="failin-eyleme-son-verme-sebebi">Failin Eyleme Son Verme Sebebi</a></strong></p>

<p>Failin saldırıya neden son verdiği de suç vasfının belirlenmesinde önemlidir. Eğer fail, mağdurun kaçması, çevredeki kişilerin müdahalesi, kolluğun gelmesi veya başka bir dışsal engel nedeniyle saldırıyı sonlandırmışsa, bu durum gönüllü vazgeçme olarak değerlendirilmeyebilir.</p>

<p>Buna karşılık fail, herhangi bir dış engel olmaksızın kendi iradesiyle saldırıyı bırakmış ve özellikle neticenin gerçekleşmesini engellemek için çaba göstermişse, gönüllü vazgeçme hükümleri gündeme gelebilir.</p>

<p><strong><a name="olay-sonrası-davranışlar">Olay Sonrası Davranışlar</a></strong></p>

<p>Failin olay sonrasında mağdura yardım edip etmediği, ambulans çağırıp çağırmadığı, kolluğa haber verip vermediği, mağduru hastaneye götürüp götürmediği kast ve gönüllü vazgeçme bakımından önem taşır.</p>

<p>Failin mağdura yardım etmesi her zaman otomatik olarak yaralama kastı bulunduğu anlamına gelmez. Bu davranış, olayın bütünü içinde değerlendirilir. Aynı şekilde failin olay yerinden kaçması da tek başına öldürme kastını kanıtlamaz; fakat gönüllü vazgeçme bakımından aleyhe değerlendirilebilir.</p>

<p>Bu nedenle olay sonrası davranışlar, diğer delillerle birlikte ele alınmalıdır.</p>

<p><strong><a name="aktif-çaba-göstermek-ne-anlama-gelir">Aktif Çaba Göstermek Ne Anlama Gelir?</a></strong></p>

<p>Gönüllü vazgeçmede en kritik konulardan biri aktif çabadır. Aktif çaba, failin neticenin meydana gelmesini engellemek için somut, ciddi ve etkili davranışlarda bulunmasıdır.</p>

<p>Failin ambulansı araması, mağduru hastaneye götürmesi, kolluk birimlerine haber vermesi, mağdurun kanamasını durdurmaya çalışması, tıbbi müdahaleyi sağlamak için olay yerinde kalması veya mağdurun yaşaması için somut katkı sunması aktif çaba kapsamında değerlendirilebilir.</p>

<p>Buna karşılık failin yalnızca saldırıyı bırakıp olay yerinden ayrılması, mağduru kendi haline terk etmesi veya üçüncü kişilerin yardım etmesine sessiz kalması çoğu durumda aktif çaba olarak kabul edilmeyebilir.</p>

<p><strong><a name="pasif-vazgeçme-her-zaman-yeterli-midir">Pasif Vazgeçme Her Zaman Yeterli midir?</a></strong></p>

<p>Pasif vazgeçme, failin icra hareketlerine devam etmemesi anlamına gelir. Ancak her durumda aynı hukuki sonucu doğurmaz.</p>

<p>Failin henüz neticeye yönelik icra hareketlerini tamamlamadığı aşamada kendi iradesiyle eylemine son vermesi ile icra hareketleri tamamlandıktan sonra neticenin gerçekleşmesini engellemesi farklı değerlendirilmelidir.</p>

<p>İlk durumda pasif vazgeçme bazı hallerde yeterli olabilirken, ikinci durumda çoğu zaman aktif çaba aranır. Özellikle mağdurun hayatı bakımından ciddi bir tehlike ortaya çıktıktan sonra failin yalnızca saldırıyı bırakması yeterli görülmeyebilir. Bu aşamada failin ölüm neticesini engellemek için ciddi ve etkili davranışlar göstermesi önem taşır.</p>

<p><strong><a name="örnek-olaylar-üzerinden-değerlendirme">Örnek Olaylar Üzerinden Değerlendirme</a></strong></p>

<p>Gönüllü vazgeçme, kasten öldürmeye teşebbüs ve kasten yaralama ayrımı somut olaylar üzerinden daha net anlaşılabilir. Çünkü ceza hukukunda her olay kendi özellikleri içinde değerlendirilir ve tek bir kriter üzerinden kesin sonuca varılmaz.</p>

<p><strong><a name="X68be227533ee8cef3da190da630ff9930f11992">Failin Mağduru Yaraladıktan Sonra Ambulans Çağırması</a></strong></p>

<p>Fail mağduru ağır şekilde yaralamış, ancak hemen ardından 112’yi arayarak ambulans çağırmış, kolluk birimlerine haber vermiş ve mağdurun hastaneye sevk edilmesini sağlamışsa, olayda gönüllü vazgeçme hükümleri tartışılabilir.</p>

<p>Bu durumda mahkeme, failin gerçekten ölüm neticesini engellemek amacıyla mı hareket ettiğini, yardım çağrısının zamanlamasını, mağdurun kurtulmasında bu davranışın etkili olup olmadığını ve eylemin bütününü birlikte değerlendirir.</p>

<p>Failin yardım çağrısının neticenin gerçekleşmesini önlemede etkili olması, gönüllü vazgeçme değerlendirmesi bakımından önemlidir.</p>

<p><strong><a name="X7e7031bc2ca418c851aadcb4ba3aed86af0080f">Failin Mağduru Yaralayıp Olay Yerinden Kaçması</a></strong></p>

<p>Fail mağduru hayati tehlike oluşturacak şekilde yaraladıktan sonra hiçbir yardımda bulunmadan olay yerinden uzaklaşmışsa, gönüllü vazgeçmeden söz etmek güçtür. Çünkü fail neticenin gerçekleşmesini engellemek için aktif çaba göstermemiştir.</p>

<p>Bu durumda olayın niteliğine göre kasten öldürmeye teşebbüs veya kasten yaralama suçu tartışılabilir. Kastın belirlenmesinde darbe sayısı, kullanılan araç, hedef alınan bölge ve taraflar arasındaki husumet önem taşır.</p>

<p><strong><a name="X4abe24d7e3027d17d3f34baf106ec3d21945366">Failin Eyleme Devam Etme İmkânı Varken Kendi İradesiyle Durması</a></strong></p>

<p>Fail, mağdura zarar verme imkânı devam ettiği halde, dışsal bir engel olmaksızın kendi iradesiyle eylemine son verirse gönüllü vazgeçme ihtimali değerlendirilir.</p>

<p>Ancak mağdurun yaralanmış ve ölüm neticesinin doğma ihtimalinin ortaya çıkmış olduğu hallerde, failin yalnızca durması değil, neticeyi engellemek için aktif davranışlar sergilemesi de aranabilir.</p>

<p>Bu nedenle failin eyleme son verme sebebi, olayın hangi aşamada bulunduğu ve neticenin önlenmesi için gösterilen çaba birlikte değerlendirilmelidir.</p>

<p><strong><a name="X7406af990751a395f62c4d1c29c61107ed725ab">Olası Kastla Kasten Öldürmeye Teşebbüs Tartışması</a></strong></p>

<p>Ceza hukukunda tartışmalı konulardan biri de olası kastla kasten öldürmeye teşebbüsün mümkün olup olmadığıdır. Olası kastta fail neticenin meydana gelebileceğini öngörür, ancak neticeyi doğrudan istemez; buna rağmen eylemini sürdürür.</p>

<p>Yargıtay uygulamasında kasten öldürmeye teşebbüs bakımından failin öldürmeye yönelik kastı somut olayın özelliklerinden hareketle araştırılmaktadır. Olası kastla teşebbüs meselesi ise doktrinde ve uygulamada tartışmalı bir alan olarak değerlendirilmektedir.</p>

<p>Bu nedenle mahkemeler, failin doğrudan öldürme kastıyla mı yoksa yaralama kastıyla mı hareket ettiğini somut olayın tüm özelliklerine göre belirlemek zorundadır. Olayın sonucuna göre fail kasten yaralama, neticesi sebebiyle ağırlaşmış yaralama veya gerçekleşen neticeye göre başka bir suçtan sorumlu tutulabilir.</p>

<p><strong><a name="X0cc70764713d47c3ad1c5366f7374390ec0f5d8">Kasten Yaralama Sonucu Ölüm Meydana Gelirse Ne Olur?</a></strong></p>

<p>Failin kastı öldürmeye değil, yaralamaya yönelik olabilir. Ancak bazı durumlarda yaralama sonucunda mağdur hayatını kaybedebilir. Böyle bir durumda, failin öldürme kastı bulunmuyorsa olay kasten öldürme olarak değil, <strong>neticesi sebebiyle ağırlaşmış yaralama</strong> kapsamında değerlendirilebilir.</p>

<p>TCK m.87/4 bu konuda önemlidir. Failin yaralama kastıyla hareket etmesine rağmen ölüm neticesinin meydana gelmesi halinde, şartlarına göre neticesi sebebiyle ağırlaşmış yaralama suçu oluşabilir.</p>

<p>Burada asıl mesele yine failin kastıdır. Failin mağduru öldürmeyi mi amaçladığı, yoksa yaralama kastıyla mı hareket ettiği olayın bütününe göre belirlenir.</p>

<p><strong><a name="savunma-ve-yargılama-bakımından-önemi">Savunma ve Yargılama Bakımından Önemi</a></strong></p>

<p>Kasten öldürmeye teşebbüs ile kasten yaralama arasındaki ayrım, ceza yargılamasında savunma bakımından son derece önemlidir.</p>

<p>Yanlış suç vasfı, fail hakkında daha ağır ceza tehdidi doğurabilir. Bu nedenle savunma makamı, olayın yalnızca neticesine değil; olayın öncesine, failin kastına, mağdurun yaralanma şekline, tıbbi raporlara, kamera kayıtlarına, tanık beyanlarına ve olay sonrası davranışlara odaklanmalıdır.</p>

<p>Özellikle taraflar arasında önceye dayalı husumet bulunup bulunmadığı, kullanılan aracın niteliği, darbenin sayısı ve şiddeti, yaralanmanın hayati bölgede olup olmadığı, failin eylemine neden son verdiği, failin mağdura yardım edip etmediği, ambulans veya kolluk çağrısı yapılıp yapılmadığı, mağdurun kurtulmasında failin davranışının etkili olup olmadığı, olayın ani gelişip gelişmediği, kamera ve tanık kayıtlarının olayın hangi yönünü desteklediği dikkatle incelenmelidir.</p>

<p>Bu hususlar yalnızca suç vasfı bakımından değil; tutukluluk değerlendirmesi, adli kontrol tedbiri, ceza miktarı ve hükmün bireyselleştirilmesi bakımından da önem taşır.</p>

<p><strong><a name="yargıtay-uygulamasında-genel-yaklaşım">Yargıtay Uygulamasında Genel Yaklaşım</a></strong></p>

<p>Yargıtay, kasten öldürmeye teşebbüs ile kasten yaralama ayrımında olayın bütününü esas almaktadır. Tek bir kriter üzerinden sonuca gidilmemektedir.</p>

<p>Örneğin yalnızca bıçak kullanılması, tek başına öldürme kastını göstermez. Aynı şekilde mağdurun hayati tehlike geçirmesi de otomatik olarak kasten öldürmeye teşebbüs sonucunu doğurmaz. Ancak hayati bölgeye yönelen çok sayıda ve şiddetli darbe, olay öncesi husumet ve failin yardım etmeksizin kaçması gibi unsurlar birlikte değerlendirildiğinde öldürme kastı kabul edilebilir.</p>

<p>Buna karşılık failin eylemden sonra mağdura yardım etmesi, ambulans çağırması veya neticenin gerçekleşmesini engellemeye yönelik ciddi çaba göstermesi, gönüllü vazgeçme hükümlerinin uygulanması bakımından önem taşıyabilir.</p>

<p>Bu nedenle her olay kendi koşulları içinde değerlendirilmelidir.</p>

<p><strong><a name="sonuç">Sonuç</a></strong></p>

<p>Kasten öldürmeye teşebbüs, gönüllü vazgeçme ve kasten yaralama ayrımı, ceza hukukunun en hassas konularından biridir. Bu ayrım yapılırken yalnızca mağdurun yaralanmasının ağırlığına bakılması yeterli değildir.</p>

<p>Failin kastı, kullanılan aracın niteliği, darbe sayısı, hedef alınan bölge, taraflar arasındaki ilişki, olayın gelişimi ve failin olay sonrası davranışları birlikte değerlendirilmelidir.</p>

<p>Gönüllü vazgeçme ise failin suç yolunda ilerlemekten kendi iradesiyle dönmesi veya neticenin gerçekleşmesini engellemesi halinde gündeme gelir. Ancak özellikle icra hareketlerinin tamamlandığı ve mağdurun hayati tehlike geçirdiği olaylarda, failin yalnızca saldırıyı bırakması değil, neticenin gerçekleşmesini önlemek için aktif ve etkili çaba göstermesi gerekir.</p>

<p>Ceza yargılamasında doğru suç vasfının belirlenmesi, hem adil yargılanma hakkı hem de cezanın ölçülü uygulanması bakımından büyük önem taşır. Bu nedenle kasten öldürmeye teşebbüs ile kasten yaralama ayrımında her somut olay, delillerin tamamı ve Yargıtay uygulamasında kabul edilen kriterler ışığında değerlendirilmelidir.</p>

<p>Bu yazı genel hukuki bilgilendirme amacıyla hazırlanmıştır. Her somut olayın özellikleri farklı olduğundan, suç vasfı ve hukuki sorumluluk değerlendirmesi dosya kapsamındaki deliller, tıbbi raporlar, tanık beyanları ve olayın oluş şekli dikkate alınarak yapılmalıdır.</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/av-mehmet-bugra-anil" title="Av. Mehmet Buğra ANIL"><img alt="Av. Mehmet Buğra ANIL" height="96" src="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/200x200/hukukihaber-net/uploads/2026/02/mehmet-bugra-anil.jpg" width="96" /></a></p>

<h4><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/av-mehmet-bugra-anil" title="Av. Mehmet Buğra ANIL">Av. Mehmet Buğra ANIL</a></strong></h4></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/kasten-oldurmeye-tesebbus-sucu-gonullu-vazgecme-ve-kasten-yaralama-ayrimi-1</guid>
      <pubDate>Mon, 08 Jun 2026 14:13:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/06/terazi/delil-silah-kasten-oldurme.jpg" type="image/jpeg" length="27893"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[MÜSADEREDE İYİNİYETLİ ÜÇÜNCÜ KİŞİ OLMAMA ŞARTI]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/musaderede-iyiniyetli-ucuncu-kisi-olmama-sarti-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/musaderede-iyiniyetli-ucuncu-kisi-olmama-sarti-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Bu yazımızda; </strong>5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun Güvenlik Tedbirleri başlıklı İkinci Bölümünde yer alan “Eşya müsaderesi” başlıklı m.54 ile “Kazanç müsaderesi” başlıklı m.55’in tatbiki için aranan, <i>kişinin iyiniyetli üçüncü kişi olmaması </i>şartı ve uygulamada bunun nasıl tespit edileceği incelenecektir.</p>

<p><strong>Müsadere; </strong>suça konu eşyanın mülkiyetinin mahkeme kararıyla sahibinden alınarak, kamuya verilmesini öngören bir güvenlik tedbiri niteliğinde olmakla birlikte, bunun bir yaptırım niteliği taşıdığı da söylenebilecektir<a href="#_ftn1" name="_ftnref1" title=""><strong><strong>[1]</strong></strong></a>. Müsadere kararının kesinleşmesi ile birlikte Anayasa m.35’in güvencesi altında olan mülkiyet hakkına müdahale edilir ve mülkiyet sahibinin sahipliği, izni veya rızası olmaksızın sonlandırılır<a href="https://www.hukukihaber.net/esya-musaderesi-ve-musaderede-yasanan-bazi-sorunlar-ersan-sen" rel="dofollow"><strong><strong>[2]</strong></strong>.</a> <strong>Ancak kanun koyucu; </strong>“ceza sorumluluğunun şahsiliği” ilkesini de gözönünde bulundurarak, suçun işlenmesine iştirak etmeyen ve suçun işlenişinden haberi olmayan kişinin mülkiyet hakkını korumak için, eşya müsaderesi kararının sadece iyiniyetli üçüncü kişi olmayan kişiler hakkında verilebileceğini öngörmüştür. Benzer şekilde, kazanç müsaderesi yönünden de eşyayı sonradan iktisap eden kişinin 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu kapsamında iyiniyetin korunmasına ilişkin hükümlerinden yararlanamıyor olması gerektiği şartı öngörülmüştür.</p>

<p><strong>Nitekim</strong> <strong>TCK m.54’ün gerekçesine göre;</strong> <i>“…müsaderenin Anayasada yer alan mülkiyet hakkını zedelememesi için, suçun işlenmesinde kullanılan veya suçun işlenmesine tahsis edilen eşyanın müsaderesine karar verileceği kabul edilmiştir. <strong>Ancak, bunun için, eşyanın iyiniyetli üçüncü kişilere ait olmaması gerekir. Başka bir deyişle, kişinin suçun işlenmesine iştirak etmemesi, suçun işlenişinden haberdar olmaması durumunda, sahibi bulunduğu eşya bir suçun işlenmesinde kullanılmış olsa bile, müsadereye hükmedilemeyecektir.</strong> Suçun işlenmesinde kullanılmak üzere hazırlanmış olan eşya ise, suçun icra hareketlerine henüz başlanmamış ise, sadece bu nedenle müsadere edilemeyecektir. Ancak bu eşyanın niteliği itibarıyla kamu güvenliği, kamu sağlığı veya genel ahlak açısından tehlikeli olması durumunda müsaderesine hükmedilecektir”.</i></p>

<p><strong>Eşya müsaderesi kurumunun düzenlendiği TCK m.54/1’e göre; <i>“İyiniyetli üçüncü kişilere ait olmamak koşuluyla,</i></strong><i> kasıtlı bir suçun işlenmesinde kullanılan veya suçun işlenmesine tahsis edilen ya da suçtan meydana gelen eşyanın müsaderesine hükmolunur. Suçun işlenmesinde kullanılmak üzere hazırlanan eşya, kamu güvenliği, kamu sağlığı veya genel ahlak açısından tehlikeli olması durumunda müsadere edilir. <strong>Eşyanın üzerinde iyiniyetli üçüncü kişiler lehine tesis edilmiş sınırlı ayni hakkın bulunması halinde müsadere kararı, bu hak saklı kalmak şartıyla verilir”.</strong></i></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>“Kazanç müsaderesi” başlıklı TCK m.55/3’de ise; </strong><i>“Bu madde kapsamına giren eşyanın müsadere edilebilmesi için, eşyayı sonradan iktisap eden kişinin 22/11/2001 tarihli ve <strong>4721 sayılı Türk Medeni Kanununun iyiniyetin korunmasına ilişkin hükümlerinden yararlanamıyor olması gerekir.”</strong> </i>hükmüne yer verilmiştir.</p>

<p><strong>Görüleceği üzere;</strong> TCK m.54/1’de sadece “iyiniyetli üçüncü kişi” kavramına yer verilirken, TCK m.55/3’de 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’na atıfta bulunulmuştur.</p>

<p>Ceza Hukuku bakımından iyiniyetli üçüncü kişiden; suçun işlenişine iştirak etmemiş, suç işlendiğiyle ilgili herhangi bir bilgisi veya duyumu olmayan kişinin anlaşılması gerektiği kabul edilmektedir<a href="#_ftn3" name="_ftnref3" title=""><strong><strong>[3]</strong></strong></a>. “İyiniyet” başlıklı TMK m.3’de ise; Kanunun iyiniyete hukuki bir sonuç bağladığı durumlarda, asıl olanın iyiniyetin varlığı olduğu, ancak durumun gereklerine göre kendisinden beklenen özeni göstermeyen kişinin iyiniyet iddiasında bulunamayacağı ifade edilmiştir. Dolayısıyla, eşya ve kazanç müsaderesi bakımından iyiniyetin tespitinde farklı şartlara atıf yapıldığı anlaşılmaktadır.</p>

<p><strong>Eşya müsaderesinde kişinin iyiniyetli olup olmadığı tespit edilirken;</strong> kişinin gerekli dikkat ve özen yükümlülüğünü gösterip göstermediği değil, suça iştirak edip etmediği veya suça iştirak etmese bile suçtan haberdar olup olmadığı incelenecektir<a href="#_ftn4" name="_ftnref4" title=""><strong><strong>[4]</strong></strong></a>. <strong>Kazanç müsaderesi yönünden ise; </strong>TCK m.55/3’de doğrudan 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’na atıf yapıldığından, burada aranan iyiniyet şartlarının sağlanması, yani doğrudan suçla bağlantılı olmamanın dışında, kişinin kendisinden beklenen özeni göstermesi gerektiği kabul edilmektedir.</p>

<p><strong>Belirtmeliyiz ki; </strong>karine,<strong> </strong>kişinin iyiniyetli üçüncü kişi olmasıdır. Aksi ispatlanmadıkça kişinin iyiniyetli üçüncü kişi olduğu kabul edilecek ve bu sebeple müsadere kararı verilemeyecektir. Eşya müsaderesinde; iyiniyet doğrudan suçla bağlantılı olarak incelendiğinden, bu hususta zaten <i>masumiyet karinesi </i>geçerli sayılmalı ve kişinin suça iştirak ettiği veya suçun işlenişinden haberdar olduğu hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde ispat edilmedikçe, TCK m.54 uyarınca müsadere kararı verilemeyecektir. Kazanç müsaderesinde ise; doğrudan atıf yapılan TMK’nın 3. maddesinin 1. fıkrası, asıl olanın kişinin iyiniyetli olduğunu açıkça ifade etmiştir. Tüm bunlar dikkate alındığında; kişinin iyiniyetli olmadığı ispat edilmedikçe, mülkiyet sahibinin sahipliğine müsadere yoluyla son verilemeyeceği anlaşılmaktadır.</p>

<p><strong>TCK m.54’de yer alan eşya müsaderesi ile m.55’de düzenlenen kazanç müsaderesinde; ilgili kişi iyiniyetli olduğunu değil, iddia eden taraf ilgili kişinin iyiniyetli olmadığını ispat etmekle yükümlüdür.</strong> İddia edenin iddiasını ispatla yükümlü olduğuna dair kural, mülkiyet ve zilyetlik haklarının kaybolmasına yol açan müsadere bakımından da değişkenlik göstermez. Yeri gelmişken, soruşturmanın ve kovuşturmanın tarafı olmayan, fakat tedbire konu malın mülkiyeti üzerinde hak sahibi olan veya hak sahibi olduğunu iddia eden kişinin bu iddiasını yargılamada dile getirebilmesi, yani soruşturmada ve özellikle kovuşturmada tedbire konu malvarlığı ile ilgili beyan ve delillerinin yargı mercileri tarafından alınıp değerlendirilmesi gerekir. Aksi halde, Anayasa m.36/1’in güvencesi altında bulunan hak arama hürriyeti ile m.35’in koruduğu mülkiyet hakkının özü ihlale uğrar. “Temel hak ve hürriyetlerin sınırlanması” başlıklı Anayasa m.13 gözönünde bulundurulduğunda, temel hak ve hürriyetlerin özüne yönelik böyle bir müdahale hukuki sayılmaz.</p>

<p>Kişinin bir bütünde malvarlığının müsaderesinin yasak olduğu, Anayasa m.38/10’da (bir üst fıkranın mülga olması sebebiyle 9. fıkrada) yer alan <i>“(…) Genel müsadere cezası verilemez.” </i>hükmünde belirtilmiştir. Buna göre, suçtan elde edilmeyen veya suçta kullanılmayan malvarlığına elkoyma tedbiri uygulanması ve ilgisiz malvarlığının müsadere edilmesi yanlıştır. Aynı şekilde; suçla ilgisi bulunmayan kişinin, iyiniyetli olması koşuluyla malvarlığı müsadere edilemez.</p>

<p><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-18-ceza-dairesinin-2016425-e-20172921-k-sayili-karari" rel="dofollow">Yargıtay 18. Ceza Dairesi’nin 15.03.2017 tarihli, 2016/425 E. ve 2017/2921 K. sayılı kararı</a>nda; </strong><i>“Müsaderesine karar verilen ... plaka sayılı aracın sahibi olan ... Tic. Ltd. Şti. sahibinin<strong> iyiniyetli olmadığına dair delillerin nelerden ibaret olduğu tartışılıp sonucuna göre karar verilmesi </strong>gerektiği gözetilmede ve müsaderenin hakkaniyete aykırı olup olmayacağı konusunda yasal ve yeterli gerekçe gösterilmeksizin suça konu aracın müsaderesine karar verilmesi,”</i> bozma sebebi yapılarak, kişinin iyiniyetli olduğunu değil, olmadığını gösteren delillerin tartışılması gerektiği vurgulanmıştır.</p>

<p><strong>Benzer şekilde, <a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-7-ceza-dairesinin-202213371-e-20245531-k-sayili-karari" rel="dofollow">Yargıtay 7. Ceza Dairesi’nin 22.05.2024 tarihli, 2022/13371 E. ve 2024/5531 K. sayılı kararı</a>nda; </strong><i>“‘Suçun işlenmesinde kullanılmak üzere hazırlanan eşya, kamu güvenliği, kamu sağlığı veya genel ahlak açısından tehlikeli olması durumunda müsadere edilir.’ şeklindeki düzenleme gereği nakil aracının müsaderesi için iyiniyetli üçüncü kişilere ait olmaması gerektiği,<strong> beyan içeriklerine göre dosya kapsamında malen sorumlunun iyiniyet iddiasını çürütebilecek delil bulunmadığı anlaşıldığından,</strong> <strong>nakil aracının iyiniyetli üçüncü kişiye ait olduğu</strong> ve eşyanın gümrüklenmiş değeri ile aracın değerinin karşılaştırılmasında aracın müsaderesinin işlenen suça nazaran daha ağır sonuçlar doğuracağı, bu durumun da hakkaniyete uygun olmayacağı kabul edilerek iadesine karar verilmesinde hukuka aykırılık bulunmamıştır.” </i>denilerek, aksi ispat edilmedikçe, kişinin iyiniyetli üçüncü kişi olduğu kabul edilmiştir.</p>

<p>Uygulamada ortaya çıkan en temel sorun, kişinin iyiniyetli olmadığının nasıl tespit edileceği hususundadır. <strong>Bu kapsamda; </strong>kişinin suça iştirak edip etmediği ve suçtan haberdar olup olmadığı tartışılmalı ve hatta şartların oluşması halinde, kişinin “Suç eşyasının satın alınması veya kabul edilmesi” başlıklı TCK m.165 veya “Suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerini aklama” başlıklı TCK m.282 uyarınca sorumluluğuna gidileceği kabul edilmelidir. <strong>Bir başka ifadeyle; </strong>sırf kişinin suç eşyasını satın almış olması, kişiyi otomatik olarak dosyanın sanığı yapmayacak olup, bu kişilerin müdahillik taleplerinin de kabulü önem ifade etmektedir; zira verilecek karar, sahibi oldukları eşya ile ilgili karar kurulması sonucunu doğurabilecek ve suçtan zarar görmelerine yol açabilecektir.</p>

<p><strong>Ayrıca; </strong>üçüncü kişinin, ticareti kapsamında yaptığı satın alımın şartlarının, kişinin suçtan haberdar olduğunu ortaya koymaya yeterli olmadığı açıktır. <strong>Örneğin; </strong>bir taşınmazın, objektif değerinden daha uygun meblağa satın alınması, o taşınmazın suçun işlenmesinden elde edildiğinin bilindiği anlamına gelmeyecektir. Taşınmazın hangi şartlarda anlaşılarak satın alındığı, tek başına kişinin suçu bildiğini ortaya koymayacak olup, Ceza Hukukunun konusu değildir. Taşınmazın değerinden fazla veya az meblağa satın alınması, yani taraflar arasındaki anlaşma şartları ancak hukuk davasının konusu olabilecektir. Ceza Hukuku ve müsadere bakımından önemli olan, kişinin iyiniyetli olup olmadığı ile sınırlıdır.</p>

<p><strong>Yargıtay’ın da müsadere kapsamında iyiniyetli üçüncü kişi olmama şartını incelediği kararlarında;</strong> suç eşyasının kişinin rızası ve bilgisi dışında kullanılıp kullanılmadığını<a href="http://www.hukukihaber.net/yargitay-3-ceza-dairesinin-20151868-e-201528194-k-sayili-karari" rel="dofollow"><strong><strong>[5]</strong></strong></a>, dinlenen kişilerin beyanlarının uyumlu olup olmadığını<a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-7-ceza-dairesinin-2022902-e-20245846-k-sayili-karari" rel="dofollow"><strong><strong>[6]</strong></strong></a>, eşyanın fiziksel durumunu<a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-7-ceza-dairesinin-20199964-e-20232035-k-sayili-karari" rel="dofollow"><strong><strong>[7]</strong></strong>,</a> yani eşyanın suçta kullanılmaya hazır vaziyette olup olmadığını ve kişinin saikini<a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-3-ceza-dairesinin-20245981-e-20258851-k-sayili-karari" rel="dofollow"><strong><strong>[8]</strong></strong>,</a> yani başka amaçla hareket edilip edilemeyeceği ihtimalini tartıştığı görülmektedir.</p>

<p><strong>Netice itibariyle; </strong>ticaret ortamının şartları, birisinin zor durumda olması, kredi çekilmesi, borçlanılması veya ne şekilde ödeme yapıldığı gibi hususlar, kişinin ticaret dışında bir niyetle o malı aldığını açıklamaya yeterli değildir. Aksi kabul; “ceza sorumluluğunun şahsiliği” ilkesine ve kanun koyucunun amacına açıkça aykırı olacaktır.</p>

<p><strong>Prof. Dr. Ersan Şen</strong></p>

<p><strong>Av. Doğa Ceylan</strong></p>

<p><span style="color:#999999">(Bu makale, sayın </span><a href="https://www.hukukihaber.net/prof-dr-ersan-sen" rel="dofollow"><span style="color:#999999">Prof. Dr. Ersan ŞEN </span></a><span style="color:#999999">tarafından </span><a href="https://www.hukukihaber.net/" rel="dofollow"><span style="color:#999999">www.hukukihaber.net</span></a><span style="color:#999999"> sitesinde yayınlanması için kaleme alınmıştır. Kaynak gösterilse dahi makalenin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan makalenin bir bölümü, aktif link verilerek kullanılabilir. Yazarı ve kaynağı gösterilmeden kısmen ya da tamamen yayınlanması şahsi haklara ve fikri haklara aykırılık teşkil eder.)</span></p>

<p><span style="color:#999999">------------</span></p>

<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" title=""><span style="color:#999999"><strong><strong>[1]</strong></strong></span></a><span style="color:#999999"><strong> </strong>Hasan Tahsin Gökcan, Mustafa Artuç, Türk Ceza Kanunu Şerhi, II. Cilt, Adalet Yayınevi, Ankara, 2021, s.1911.</span></p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/esya-musaderesi-ve-musaderede-yasanan-bazi-sorunlar-ersan-sen" rel="dofollow"><span style="color:#999999"><strong><strong>[2]</strong></strong> </span></a><span style="color:#999999">Ersan Şen, Muhammed Enes Efe, </span><a href="https://www.hukukihaber.net/esya-musaderesi-ve-musaderede-yasanan-bazi-sorunlar-ersan-sen" rel="dofollow"><span style="color:#999999">Eşya Müsaderesi ve Müsaderede Yaşanan Bazı Sorunlar,</span></a><span style="color:#999999"> 29.07.2023, </span><a href="https://www.hukukihaber.net/esya-musaderesi-ve-musaderede-yasanan-bazi-sorunlar-ersan-sen" rel="dofollow"><span style="color:#999999">https://www.hukukihaber.net/esya-musaderesi-ve-musaderede-yasanan-bazi-sorunlar-ersan-sen</span></a><span style="color:#999999"> erişim tarihi: 18.05.2026.</span></p>

<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3" title=""><span style="color:#999999"><strong><strong>[3]</strong></strong></span></a><span style="color:#999999"><strong> </strong>Mehmet Emin Artuk, Ahmet Gökcen, Caner Yenidünya, Ceza Hukuku Genel Hükümler, 15. Baskı, Adalet Yayınevi, Ankara, 2021, s.929.</span></p>

<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4" title=""><span style="color:#999999"><strong><strong>[4]</strong></strong></span></a><span style="color:#999999"><strong> </strong>Ersan Şen, Yeni Türk Ceza Kanunu Yorumu Cilt I (m.1-140), Vedat Kitapçılık, İstanbul 2006, s. 175.</span></p>

<p><strong><a href="http://www.hukukihaber.net/yargitay-3-ceza-dairesinin-20151868-e-201528194-k-sayili-karari" rel="dofollow"><span style="color:#999999"><strong>[5]</strong></span></a><a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-3-ceza-dairesinin-20151868-e-201528194-k-sayili-karari" rel="dofollow"><span style="color:#999999"> Yargıtay 3. Ceza Dairesi’nin 13.10.2015 tarihli, 2015/1868 E., 2015/28194 K. sayılı kararı</span></a><span style="color:#999999">nda;<i> </i></span></strong><span style="color:#999999"><i>“Adli ...’in 2013/96 sırasında kayıtlı olup <strong>suçta kullanıldığından bahisle TCK’nin 54. maddesi gereğince müsaderesine karar verilen bıçağın, dosyada tanık olarak dinlenilen ...’nin bakkalındaki tezgahtan, onun bilgisi ve rızası dışında sanık tarafından alınıp suçta kullanıldığı gözetilmeden,</strong> söz konusu bıçağın iyiniyetli üçüncü kişi konumundaki sahibine iadesi yerine yazılı şekilde müsaderesine karar verilmesi,”</i> bozma sebebi yapılmıştır.</span></p>

<p><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-7-ceza-dairesinin-2022902-e-20245846-k-sayili-karari" rel="dofollow"><span style="color:#999999"><strong>[6]</strong> Yargıtay 7. Ceza Dairesi’nin 28.05.2024 tarihli, 2022/902 E. ve 2024/5846 K. sayılı kararı</span></a><span style="color:#999999">nda; <i>“Sanığın savunmasında arkadaşı ...’dan kendisine ait olan ... plaka sayılı aracını emaneten aldığını belirttiği, ...’ın beyanının da aracı emanet olarak sanığa verdiğini beyan etmesi birlikte değerlendirildiğinde,</i></span></strong><span style="color:#999999"><i> nakil aracının iyiniyetli üçüncü kişiye ait olduğunun kabul edilerek iadesine karar verilmesinde herhangi bir hukuka aykırılık bulunmamıştır”.</i></span></p>

<p><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-7-ceza-dairesinin-20199964-e-20232035-k-sayili-karari" rel="dofollow"><span style="color:#999999"><strong>[7]</strong></span></a><span style="color:#999999"> </span><a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-7-ceza-dairesinin-20199964-e-20232035-k-sayili-karari" rel="dofollow"><span style="color:#999999">Yargıtay 7. Ceza Dairesi’nin 06.03.2023 tarihli, 2019/9964 E. ve 2023/2035 K. sayılı kararı</span></a><span style="color:#999999">na göre;</span></strong><span style="color:#999999"> <i>“Sanığın suçta kullanılan aracın Mustafa ...’a ait olduğunu, ancak Halil ... tarafından kullanıldığını, kendisinin de Halil ...’tan kayınbabasına gideceğini söyleyerek aracı ödünç aldığını beyan ettiği, malen sorumlu olarak dinlenen ...’ın da aracın kendisine ait olduğunu,<strong> kardeşi Halil ...’a aracını gezmek amaçlı verdiğini, kardeşinin de aracı emaneten arkadaşı olan sanığa verdiğini, kendisinin ve kardeşinin olayla ilgisi olmadığını, sanığı tanımadığını beyan ettiği görülmekle; iyiniyetli üçüncü kişiye ait araçta kaçak eşya için özel olarak hazırlanmış gizli tertibatın bulunmaması, </strong>aracın müsadere edilmesi halinde hakkaniyete aykırı olacağı kabul edilerek müsadereye yer olmadığına ve karar kesinleştiğinde trafik kaydı üzerindeki şerhin kaldırılmasına dair karar verilmesinde hukuka aykırılık bulunmamıştır”.</i></span></p>

<p><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-3-ceza-dairesinin-20245981-e-20258851-k-sayili-karari" rel="dofollow"><span style="color:#999999"><strong>[8]</strong> Yargıtay 3. Ceza Dairesi’nin 20.03.2025 tarihli, 2024/5981 E. ve 2025/8851 K. sayılı kararı</span></a><span style="color:#999999">nda; </span></strong><span style="color:#999999"><i>“Şirketlerin <strong>ticari faaliyetten kar elde etme amacı dışında örgütsel motivasyonla yönetildiğinin ve terör örgütü ile irtibatlı olup olmadığı, para transferinde bulunup bulunmadığı, örgütün amacına özgülenip özgülenmediği, örgütün yurt dışı yapılanmalarına para gönderip göndermediği, örgütün amacına hizmet eder nitelikte sistematik şekilde para havaleleri gerçekleştirip gerçekleştirmediği, örgütün amaç ve faaliyetleri doğrultusunda hareket edip etmediği ve terör örgütünün devamlılığını sağlamaya yönelik finansal desteklerinin bulunup bulunmadığının her türlü şüpheden uzak olarak tespit edilebilmesi amacıyla,</strong> bu hususları da karşılayacak şekilde yeniden MASAK ve uzman bilirkişilerden oluşacak bir heyet raporu aldırılıp, para aktarımı olmayan şirketlerin müsaderesine karar verilemeyeceği,” </i>ifade edilmiştir.</span></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/musaderede-iyiniyetli-ucuncu-kisi-olmama-sarti-1</guid>
      <pubDate>Mon, 08 Jun 2026 13:13:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/06/terazi/terazi-altin-para.jpg" type="image/jpeg" length="31731"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[“Bu Alan Rakip Ürünlere Ayrılmıştır!”: Rekabet Kurulunun Unilever-Magnum Geçici Tedbir Kararı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/bu-alan-rakip-urunlere-ayrilmistir-rekabet-kurulunun-unilever-magnum-gecici-tedbir-karari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/bu-alan-rakip-urunlere-ayrilmistir-rekabet-kurulunun-unilever-magnum-gecici-tedbir-karari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Rekabet Kurulu (<strong>“Kurul”</strong>), 22.04.2026 tarihli ve 26-15/434-162 sayılı kararıyla, Unilever Sanayi ve Ticaret Türk AŞ (<strong>“Unilever”</strong>) ve Magnum Dondurma AŞ (<strong>“Magnum”</strong>) hakkında soruşturma açılmasına ve eş zamanlı olarak geçici tedbir uygulanmasına hükmetmiştir<a href="#_ftn1" name="_ftnref1" title="">[1]</a>. 4054 sayılı Rekabetin Korunması Hakkında Kanun’un (<strong>“4054 sayılı Kanun”</strong>) 4. ve 6. maddelerinin ihlal edildiği ve Kurul’un 18.03.2021 tarihli ve 21-15/190-80 sayılı kararında (<strong>“Unilever 2021 kararı”</strong>)<a href="#_ftn2" name="_ftnref2" title="">[2]</a> hükmedilen tedbire uyulmadığı isnadına dayanan bu geçici tedbir kararı, 18.05.2026 tarihinde Rekabet Kurumunun internet sitesinde yayınlanmıştır.</p>

<p>Geçici tedbire hükmedilmesinin temelinde, Unilever 2021 kararı ile endüstriyel dondurma pazarında hâkim durumda bulunan Unilever’a getirilen satış noktalarındaki dondurma dolaplarının %30’unun rakip ürünlere açılmasını öngören yükümlülüğün yaklaşık dört yıllık uygulama döneminde istenen sonucu doğurmadığı tespiti yer almaktadır.</p>

<p>Bu bilgi notunda, kararın arka planı, geçici tedbire ilişkin hukuki çerçeve ve karar kapsamında yürütülen sektör incelemesinin bulguları incelenmektedir.</p>

<p><strong>1. Kararın Arka Planı ve İlgili Pazar</strong></p>

<p>Kurul’un 15.05.2008 tarihli ve 08-33/421-147 sayılı kararında<a href="#_ftn3" name="_ftnref3" title="">[3]</a> Unilever’in endüstriyel dondurma pazarında (ve bu pazarın alt pazarlarında) hâkim durumda olduğu; teşebbüsün ve distribütörlerinin satış noktalarıyla imzaladıkları sözleşmelerde yer alan münhasırlık şartlarının ve fiilen münhasırlığa yol açan uygulamalarının ilgili pazarlarda etkin rekabetin oluşmasına engel olduğu tespit edilmiş; Unilever’in nihai satış noktalarıyla ilişkilerinde uyması gereken birtakım kısıtlamalar getirilmiştir.</p>

<p>Unilever 2021 kararında ise Kurul; (i) Unilever’in endüstriyel dondurma pazarında, anında tüketilen dondurma pazarında ve evde tüketilen dondurma pazarında hâkim durumda olduğunu; (ii) uyguladığı indirimler vasıtasıyla hâkim durumunu kötüye kullanarak 4054 sayılı Kanun’un 6. maddesini, (iii) Getir Perakende Lojistik AŞ ile akdettiği sözleşmede 2008 tarihli kararla yasaklanan rekabet etmeme yükümlülüğü getirerek de 4054 sayılı Kanun’un 4. maddesini ihlal ettiğini tespit etmiştir. Ayrıca Unilever’in ve distribütörlerinin 100 m² altında kapalı net satış alanına sahip satış noktalarında Unilever’e ait dolap dışında tüketicinin doğrudan erişebileceği bir başka dondurma dolabı yoksa, dolabın görünür kısmının ve satış noktasındaki toplam dolap hacminin %30’unun rakip ürünlerin yerleştirilmesine imkan verecek biçimde düzenlenmesine hükmedilmiştir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>2024 yılında Rekabet Kurumu, Unilever 2021 kararı sonrasında pazardaki rekabetin durumunun tespit edilmesi ve Unilever’in getirilen yükümlülüklere uyup uymadığının araştırılması amacıyla endüstriyel dondurma pazarında sektör incelemesi yürütülmesine karar vermiştir.</p>

<p>Kararın odaklandığı pazar olan endüstriyel dondurma, büyük ölçekli tesislerde seri biçimde üretilen ve belirli bir ambalaj içerisinde piyasaya sunulan ürünleri ifade etmektedir. Endüstriyel dondurmalar tüketim kalıpları bakımından anlık tüketilen (<i>impulse</i>), evde tüketilen (<i>take home</i>) ve yerinde tüketime konu olan (<i>catering</i>) ürünler şeklinde üç ana kırılım altında incelenmekte; satış kanalları bakımından ise bakkal, büfe, kuruyemişçi ve orta market gibi noktaları içeren geleneksel kanal ile indirim marketleri ve süpermarketleri içeren modern kanal şeklinde iki temel kanaldan oluşmaktadır. Karar metnindeki Nielsen verilerine göre, pazardaki satışların önemli bir kısmı küçük perakende satış noktalarında gerçekleşmekte olup bu noktalarda dondurma ürünlerinin sergilenmesi için kullanılan dolaplar rekabet bakımından kritiktir. Zira satış noktalarının %83,7’sinde yalnızca bir adet dondurma dolabı bulunmakta ve bu dolapların neredeyse tamamı tedarikçi teşebbüsün mülkiyetinde yer almaktadır.</p>

<p>Magnum’un endüstriyel dondurma pazarındaki konumu bakımından Kurul; teşebbüsün hacim ve ciro bazındaki pazar payının yıllar itibarıyla yüksek seyrettiğini, en yakın rakip Golf’ün istikrarlı biçimde pay kaybettiğini tespit etmiştir. Bu süreçte markalı ürün üreticilerinden Panda da pazardan çıkmıştır. Kurul, indirim marketlerinde görece sınırlı bir rekabet baskısı dışında diğer kanallarda kayda değer bir rekabet gözlemlenmediği tespitine yer vermiştir.</p>

<p><strong>2. Unilever 2021 Kararının Pazardaki Yansımalarına İlişkin Bulgular</strong></p>

<p>Sektör incelemesi çerçevesinde rakip teşebbüslerle toplantılar düzenlenmiş, çok sayıda teşebbüsten bilgi ve belge talep edilmiş, 26 şehirde 2.000 satış noktasıyla anket çalışması yürütülmüştür.</p>

<p>Anket bulgularına göre dondurma satışı yapan noktaların %90,6’sında Algida, Carte D’or veya Magnum markalı dolaplar yer almakta; her on satış noktasının yaklaşık dokuzunda Magnum dolabı bulunmaktadır. Ankete katılan noktaların %15,7’si satışı yapılmayan dondurma markalarına ilişin tüketici talebinin bulunduğunu belirtmiştir. Satışı yapılmayan markalara dair tüketici talebi incelendiğinde tüketicilerin %61’inin talebinin Golf dondurmalara dair olduğu görülmüştür. Satış noktalarına sorulan bir diğer soru ise, istediği dondurmayı bulamayan tüketicilerin davranışına ilişkindir. Katılımcıların %72,7’si tüketicinin satışı yapılmakta olan dondurma markasının ürünlerinden satın aldığını belirtmiştir. Bu veri, satış noktasındaki ve dolap içindeki görünürlüğün tüketici tercihini doğrudan etkilediğini göstermektedir.</p>

<p>2021 kararında hükmedilen tedbirin uygulamadaki etkisi bakımından Kurul; satış noktalarına Magnum markalı dondurma dolaplarında rakip markaya ait ürün bulunup bulunmadığını sormuştur. Satış noktalarının %85,7’si Magnum dolaplarında rakip ürünlerin bulunmadığı cevabını vermiştir. Rakip marka ürün bulundurmama nedenleri arasında şu gerekçeler öne çıkmaktadır: (i) %26,3: Magnum’un daha iyi teklifte bulunması, (ii) %13,3: çalışılan rakip marka ile iş birliğinin sonlandırılması karşılığında bedelsiz ürün, indirim ve iskonto gibi avantajlar sağlanması, (iii) %5,9: dolabın yalnızca dolap sahibi firmaya ait ürünler için tahsis edilmesi ve (iv) %3,6: Magnum’un başka marka satılmaması konusunda satış noktasını zorlaması.</p>

<p>İlaveten, satış noktalarına Algida dolaplarına rakip marka ürün koyma girişiminde bulunup bulunmadıkları sorulmuştur. Bu soruya satış noktalarının yalnızca %12,5’i olumlu cevap vermiştir. Ayrıca satış noktalarının %23,3’ü rakip marka dondurma dolabını kullanmama nedenini “Algida’nın tepkileri sonucunda vazgeçtim” şeklinde açıklamıştır.</p>

<p>Rakip teşebbüsler tarafından iletilen görüşler de bu tabloyu pekiştirir niteliktedir. Rakipler özetle; Magnum’un satış sezonunu erkene çekerek ocak-şubat ayında başlayan satışları aralık ayına taşıdığını ve satış noktalarını henüz rakipler faaliyete geçmeden kapattığını; ocak ayında satış noktalarına verilen %12 iskontoya ek %20 promosyon indiriminin uygulanmaya başlandığını; orantısız reklam bütçesi ve tabela, tente, şemsiye gibi destek promosyonlarının rekabeti zorlaştırdığını; 100 m² altındaki noktalara iki dolap koymak suretiyle bu alanlara girişin kısıtlandığını ve satış noktalarının sık ziyaret edilerek dolapların tamamen doldurulduğunu ifade etmiştir.</p>

<p>Kurul; Unilever 2021 kararında öngörülen %30’luk rakiplere açılım yükümlülüğünün geleneksel kanaldaki rekabet üzerinde kayda değer bir etki yaratmadığı, Magnum’un geleneksel kanaldaki pazar payının 2021 öncesine göre daha da arttığı, süpermarket ve indirim marketi kanalında da pazar liderliğini sürdürdüğü kanaatine ulaşmıştır. Magnum’un endüstriyel dondurma pazarındaki dolap ve nokta uygulamalarının münhasırlık yaratmış ve rakipleri dışlamış olabileceği yönünde endişeler oluşmuştur. Bu çerçevede Kurul, Magnum hakkında 4054 sayılı Kanun’un 4. veya 6. maddesini ihlal ettiği iddialarına yönelik doğrudan soruşturma açılmasına karar vermiştir.</p>

<p><strong>3. Geçici Tedbire İlişkin Değerlendirmeler</strong></p>

<p>4054 sayılı Kanun’un 9. maddesinin dördüncü fıkrası; nihai karara kadar ciddi ve telafi olunamayacak zararların ortaya çıkma ihtimalinin bulunduğu durumlarda, ihlalden önceki durumu koruyucu nitelikte ve nihai kararın kapsamını aşmayacak şekilde geçici tedbir kararı alınabileceğini düzenlemektedir. Geçici tedbir kararı verilebilmesi için (i) ihlal şüphesinin bulunması, (ii) ciddi ve telafi edilemeyecek zarar tehlikesinin varlığı, (iii) tedbir kararının ihlalden önceki durumu koruyucu nitelik taşıması ve (iv) nihai kararın kapsamının aşılmaması şartlarının kümülatif olarak sağlanması gerekmektedir.</p>

<p>İşbu dosyada Kurul, kuvvetli ihlal şüphesi şartının karşılandığı kanaatine üç hususu değerlendirerek ulaşmıştır: Öncelikle, Magnum’un pazar payındaki yükselişi ve hâkim konumunun pekiştiği görülmüştür. İkincisi, sektör incelemesinde ulaşılan verilere göre satış noktalarının yalnızca %12,5’i Algida dolaplarına rakip ürün koyma girişiminde bulunmuş, %85,7’sinin dolabında rakip ürün bulunmamış; rakip ürün bulundurmayan noktaların önemli bir kısmı Magnum’un teklif, indirim, görsel materyal desteği veya doğrudan müdahalelerini gerekçe olarak göstermiştir. Üçüncü olarak ise rakip beyanları Magnum’un Kurul kararına uygun hareket etmediği, dolapların rakiplere açılan kısmına dahi promosyon ve indirimler yoluyla yeniden Magnum ürünlerinin yerleştirildiği, satış sezonunun erkene çekilerek rakiplerin pazara girişinin geciktirildiği hususlarını ortaya çıkartmıştır.</p>

<p>Ciddi ve telafi olunamayacak zarar tehlikesi bakımından Kurul; pazardaki dolap sahipliğinin büyük oranda Magnum’a ait olmasını, satış noktalarının yalnızca %12,5’inin rakip ürün koyma girişiminde bulunmasını, Panda’nın pazardan çıkmasını, Golf’ün uzun dönemli pay kaybını, Magnum’un 2018 yılından bu yana pazar payında artış göstermesini ve rakiplerin Kurul kararının etkinsiz kaldığına yönelik beyanlarını bir arada değerlendirerek nihai karara kadar ciddi ve telafisi olunmayacak zararların ortaya çıkma tehlikesinin bulunduğu sonucuna ulaşmıştır.</p>

<p><strong>Sonuç</strong></p>

<p>Unilever 2021 kararıyla getirilen tedbir, satış noktalarının kendi iradesiyle rakip ürünleri yerleştirmemesine müdahale etmeyen, (deyim yerindeyse) “pasif” bir açılım yükümlülüğü niteliği taşımaktaydı. 2026 kararıyla hükmedilen bu geçici tedbir 2021 tedbirinden üç yönüyle farklıdır: İlk olarak, %30’luk alanın tek blok şeklinde belirlenmesi ve etiketlenmesi, alanın görsel olarak ayrıştırılmasını sağlamakta; satış noktasının ve tüketicinin söz konusu alanın kime ait olduğunu doğrudan görebilmesi amaçlanmaktadır. İkinci olarak, alanın Magnum ürünlerine kapatılması, hâkim teşebbüsün ticari teşviklerle alanı yeniden kendi ürünleriyle doldurmasının önüne geçmektedir. Üçüncü olarak, rakip ürün bulunmaması durumunda alanın boş bırakılması yükümlülüğü, alanı satış noktası iradesinden bağımsız olarak rakiplere rezerve edilmiş bir alan hâline getirmektedir. Bu geçici tedbir, “pasif” bir açılım yükümlülüğünden satış noktası iradesine bağlı olmayan “aktif” bir rakiplere tahsisli alan tedbirine geçilmesinin ilgili pazarda rekabetin yeniden tesisi için Kurulca gerekli görüldüğünü göstermektedir.</p>

<p>Kurulun oybirliği ile aldığı tedbir kararının uygulamaya dönük hususları şunlardır: Unilever ve Magnum, gerekçeli kararın tebliğinden itibaren bir ay içerisinde, (i) Unilever’e ait dolap dışında tüketicinin doğrudan erişebileceği bir başka dondurma dolabı bulunmayan satış noktalarındaki her bir dolabın toplam hacminin <u>tek bir blok şeklindeki %30’luk alanını, “Bu alan rakip ürünlere ayrılmıştır.” ibaresini içeren bir etiket eşliğinde rakip ürünlere tahsis edecektir</u>, (ii) <u>bu alanda Magnum ürünlerine yer verilmeyecektir</u>, (iii) <u>satış noktasının talebi hâlinde bu alanın %50’ye kadar çıkarılması söz konusu olabilecektir</u>, ve (iv) <u>rakip ürünlerin bulunmadığı hâllerde %30’luk ilgili alanın boş kalması temin edilecektir</u>.</p>

<p>Dondurma dolaplarına ilişkin münhasırlık pratiği, AB rekabet hukuku gündeminde de uzun süredir yer almakta olup; ABAD’ın Van den Bergh Foods kararında, hâkim durumdaki teşebbüsün satış noktalarına ücretsiz tahsis ettiği dolaplarda yalnızca kendi ürünlerinin saklanmasını şart koşmasının ABİDA'nın 101. ve 102. maddelerini ihlal ettiği tespit edilmiştir<a href="#_ftn4" name="_ftnref4" title="">[4]</a>. Bu yönüyle Kurulun yaklaşımı, Unilever grubunun dolap münhasırlığı pratiğine ilişkin AB rekabet hukuku içtihadıyla aynı çizgide ilerlemektedir.</p>

<p>Son olarak vurgulanması gereken husus, alınan tedbirin geçici nitelikte olduğu ve esas soruşturmanın yürütülmekte olduğudur. Soruşturma sürecinde Magnum'un dolap ve nokta uygulamalarının münhasırlık ve dışlama bakımından ayrıntılı biçimde değerlendirileceği şüphesizdir. Geçici tedbirin tasarımı, nihai kararda gündeme gelebilecek daha kapsamlı tedbirlerin ayak sesleri olarak okunabilir.</p>

<p><a href="https://hukukihabernet.teimg.com/hukukihaber-net/uploads/2026/02/baran-bas.jpeg" rel="nofollow" title=""><img alt="" src="https://hukukihabernet.teimg.com/hukukihaber-net/uploads/2026/02/baran-bas.jpeg" /></a></p>

<p><strong>Av. Baran BAŞ</strong></p>

<p><a href="https://hukukihabernet.teimg.com/hukukihaber-net/uploads/2026/02/gulce-korkmaz.jpeg" rel="nofollow" title=""><img alt="" src="https://hukukihabernet.teimg.com/hukukihaber-net/uploads/2026/02/gulce-korkmaz.jpeg" /></a></p>

<p><strong>Av. Gülce KORKMAZ</strong></p>

<p></p>

<p><span style="color:#999999">--------------</span></p>

<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" title=""><span style="color:#999999">[1]</span></a><span style="color:#999999">Kurul’un 22.04.2026 tarihli ve 26-15/434-162 sayılı gerekçeli kararı için bkz. www.rekabet.gov.tr/Karar?kararId=245c6184-2bb5-4dc9-b45d-29f0686acef9</span></p>

<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2" title=""><span style="color:#999999">[2]</span></a><span style="color:#999999">Kurul’un 18.03.2021 tarihli ve 21-15/190-80 sayılı kararı.</span></p>

<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3" title=""><span style="color:#999999">[3]</span></a><span style="color:#999999">Kurul’un 15.05.2008 tarihli ve 08-33/421-147 sayılı kararı.</span></p>

<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4" title=""><span style="color:#999999">[4]</span></a><span style="color:#999999"> ABAD’ın 23.10.2003 tarihli ve T-65/98 sayılı Van den Bergh Foods Ltd v. Komisyon kararı (ECLI:EU:T:2003:281).</span></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/bu-alan-rakip-urunlere-ayrilmistir-rekabet-kurulunun-unilever-magnum-gecici-tedbir-karari</guid>
      <pubDate>Mon, 08 Jun 2026 10:22:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/02/resmi/rekabet-kurulu.jpg" type="image/jpeg" length="67912"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Düşünce Sistemi Felsefesi]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/dusunce-sistemi-felsefesi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/dusunce-sistemi-felsefesi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Prof. Dr. Mustafa Tören Yücel yazdı;]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><a name="_Hlk231712615"><strong>Düşünce Sistemi Felsefesi</strong></a></p>

<p><strong>(Philosophy of Thought System)</strong></p>

<p></p>

<p></p>

<p><strong>Doğruluk, diğer anlamıyla hakikat belki toplumsal değerlerin çatısını oluşturur. Harvard Üniversitesi logosu üzerinde de yazar hem de tane tane... V E R I T A S diye</strong>.</p>

<p></p>

<p>Değer ve anlam insanlardan gelir. İnsanla çevresi arasında kurulan ilişki, eşanlamda <i>bilgi,</i> ilk düşüncelerden bu yana çeşitli açılardan değerlendirilmiştir. Bir tarafta şeylerin birbiriyle ilişkilendirilmesi bilim adamlarının; öte yandan şeylerin değerlerle ilişkisi felsefecilerin ilgi odağı olmuştur: Materyalistler (her şeyin madde olduğunu söyleyenler), idealistler (her şeyin zihin olduğunu öne sürenler); ikiciler/düalistler (iki şey olduğunu belirtenler). En sonuncusu da, çoğulcu olarak, nesnel anlamda bilgi ya da düşünce ile öznel anlamda bilgi hali ya da davranış eğilimini içeren filozof Karl R. Popper’ın (1902-1994) <i>ontolojik</i><a href="#_ftn1" name="_ftnref1" title=""><sup>1</sup></a> <i>üç dünya kuramı</i>dır: Birinci dünyayı, fiziksel nesneler ve durumlar (ağaçlar, hayvanlar, yıldızlar/ radyasyon, enerji) oluştururken, öznel zihinsel hal ya da eğilimler (düşünceler, duyumlar, istekler ve öteki zihinsel olaylar) ikinci dünyayı, düşüncenin nesnel içerikleri/insan aklının ürünleri/nesnel anlamda fikirler de (diller, öyküler, bilimsel kuramlar, ahlaki değerler, senfoniler, resimler vb.) üçüncü dünyayı meydana getirmektedir.<strong> </strong></p>

<p><img alt="" src="https://hukukihabernet.teimg.com/hukukihaber-net/uploads/2026/06/174461173dfaa-6.jpg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" /></p>

<p>Şimdi bu farklı dünyaları kapsayan <a name="_Hlk231712663"></a><a name="_Hlk227509990">Avrupa merkezli </a><a name="_Hlk228719841">düşünce sistemine egemen olan vasıfları </a>irdeleyelim.<a href="#_ftn2" name="_ftnref2" title=""><sup>2</sup></a></p>

<p></p>

<p>· <strong>Karşıt düşünme</strong>. Dünya uyumsuz karşıtların karşılaştırılması ile bilinmekte ve tasvir edilmektedir. Hemen hemen tüm gerçeklik çift karşıtlara ayrılmaktadır. Bu ayrıştırma insanın kendisinin “öteki”nden ayrılması ile başlayıp, “kendinin” çeşitli karşıtlara (akıl/ duygu, akıl/ vücut, zekâ/doğa) ayrılması ile devam etmekte; soyut-somut, özne-nesne, deney öncesi ve sonrası arasındaki diyalektikle süregelmekte; eski değerler yeni değerlerle irdelenerek bireşimlere (sentezlere) ulaşılmaktadır. Bu olgunun en canlı örneği ortak kuşkuların giderilme- sini sağlayan ve vicdani kanaatle sonlanan ceza yargılaması<a href="#_ftn3" name="_ftnref3" title="">3</a> diyalektiğidir. Değerler, arzulanan amaçlar ve bu amaçları elde ediş yolları üzerine soyut, genel nitelikte inançlardır.<a href="#_ftn4" name="_ftnref4" title="">4</a></p>

<p></p>

<p><strong>"Dışsal bir şeyden dolayı sıkıntı çekiyorsanız, acı o şeyin kendisinden değil, ona verdiğiniz değerden kaynaklanır ve bunu istediğiniz an ortadan kaldırma gücüne sahipsiniz."</strong> Marcus Aurelius</p>

<p><img alt="" src="https://hukukihabernet.teimg.com/hukukihaber-net/uploads/2026/06/174461173hhd-8.jpg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" /></p>

<p>· <strong>Hiyerarşik yaklaşım</strong>. Maddi dünyayı parçalama süreciyle irdeleyen akıl, sonuçta beliren karşıtları daha fazla veya daha az değerdeki hiyerarşilere göre organize etmektedir<a name="_Hlk101020169">. <i>Değer duygusu,</i> yaşama anlam ve dinamizm katan şeydir. İyi ve kötü, doğru ve yanlış değer duygusundan çıkmaktadır. </a>Akıl, karşıtı olan duyguya göre daha üstün konuma yerleştirilmekte; tüm gerçeklik hiyerarşik terimlerle tasvir edilmekte, sonuçta, akıl bir şeyi bazı şeylerden daha iyi veya kötü olarak algılamaktadır. Bu şekilde, daha üstün bir biçim veya olgunun daha düşük algılanan üzerindeki hakimiyeti güce dayalı ilişkiler için zeminler oluştur- maktadır. Bu durum bize değerlerin kalıcı ve değişmez bir hiyerarşiyi izlediğini belirtmektedir. M. Scheller’e (1874-1928) göre, yüksek değerler aşağıdaki değerler için temel oluşturmakta; değerin derecesi ile onun gerçekleştirilmesinden alınan doyumun derinleştiği; değer duygusu, ne kadar az taşıyıcısına ilişkin ise değerin daha da yükseldiği; değerler devamlılık sergiledikleri, “<i>zaman içinde var olmayı becerdikleri oranda</i>” yükseldikleri gibi ilkeler değerler hiyerarşisine egemen olmaktadır.<a href="#_ftn5" name="_ftnref5" title="">5</a> Bu ilkeler uyarınca Scheller değerleri (aşağıdan yukarıya) şu dört kategoriye ayırmıştır: 1) Zevk ve zevksizlik(duygusal değer), 2) Yaşam duygusu, 3) Akli değer (algılama, güzellik, adalet) ve 4) Kutsal değer.<a href="#_ftn6" name="_ftnref6" title="">6</a></p>

<p></p>

<p>Değerler, şeylerin nasıl yapılması gerektiği (nasıl yaşamalı ve öteki insanlara nasıl davranmalıyız) ile ilgili tasarımlardır. Teorik dünyada şeylerin değeri yalnızca yöneldiği amaçtan çıkarılabilir. Bir şeyin amacı bilinmedikçe ona değer verilemez. Değerleri deneyimle öğrenir, yavaş yavaş keşfeder ve daha ince bir değerlendirme yapabilecek duruma geliriz-oluşan <i>değer duygusu</i>. Değerler tanımı gereği, yüz yıllar içinde oluşmuş ahlaki standartlar olmalıdır. Bu kadar kolay çöp tenekesini boyluyorlarsa öyle bir "değerden" zaten söz edilemez.</p>

<p></p>

<p>Her değerin temel özelliği olumluluk veya olumsuzluktur; ikisinin ortası yoktur. Adalet olumlu bir değer iken, adaletsizlik olumsuz bir değerdir. Değerler hiyerarşisi bağlamında tercihimizde yanılıp alttakini üsttekinin yerine geçirmemiz, sayısal hesapta yapılan hata ile sayıların kesin gerçeğinin değişmeyeceği gibi fark etmez. Yalnız bu tür “yeğleme” bir insan/çağ/halkta bir alış- kanlık halini alırsa, bu değerlendirme yeteneği kaygı verici bir nitelik kazanır.<a href="#_ftn7" name="_ftnref7" title="">7</a> İnsanlar, çoğunlukla değerlerini karıştırdıkları için sonuç karmaşasına düşerler.</p>

<p></p>

<p>Değerlerin öznel olduğu ileri sürülemez. İşkencenin yanlış/insanlık suçu olduğu inancımız işkencenin gerçekten yanlış olduğu inancımızdan kaynaklanmaktadır. Bu inanca onun nesnel olarak doğru olmadığını düşünmeksizin sahip olamayız. Değer inançları, <i>hakikatliğinden</i> kuşkulandırıcı kanıtlar olmadığı sürece varlıklarını sürdürürler-<i>Hume İlkesi</i>. Değerler yerel olduğu gibi insan hakları örneğinde olduğu gibi trans-kültüreldir. Değer duygusu yaşama anlam ve dinamizm katan şeydir. İyi ve kötü, değer duygusundan çıkmaktadır. Değerler yeniden değerlendirilerek yeni değerler de yaratılmaktadır. Değer üzerine entelektüel sorumluluğun kendisi de önemli bir değerdir.<a href="#_ftn8" name="_ftnref8" title="">8</a> Özetle, insan, hayvan gibi, günü gününe yaşamaz. Eylemlerini düzenleyen bir organa gereksinimi var. Bu da değer organıdır/değer duygusudur. Sorun oradaki problemi görmemekten kaynaklanmaktadır. Kazanç hırsı, ahlaki değerlerimizi görmezden gelmemize ya da “bir süre için ertelememize” neden olabilir. İnsanlar, ahlaki ya da resmi kuralları başkası çiğnediğinde fark etmeye daha çok eğilimlidirler.</p>

<p></p>

<ul style="list-style-type:disc" type="disc">
 <li><strong>Analitik düşünce.</strong> Ele alınan konu veya sorun, her bir parçanın ayrı olarak incelenmesi öncesi, yapısal öğelerine ayrılmaktadır. Bütünü anlamak için onu parçalarında tanımak gerekir. Açıklamanın yönü girift olandan basite, büyükten küçüğe doğrudur. Analitik düşünce yöntemi ile önemli bilgiler edinilmekte ise de bazı şeylerin bütünlüğü tahrip edilmeden bölünemeyeceği de bilinmelidir. Avrupa merkezli toplumlarda analitik düşünce, sentezci (<i>bireşim</i>) düşünce süreçlerine ek olarak değil, onun dışlanması olarak kullanılmaktadır. Böylece, karşılıklı ilişkileri algılamak zorlaşmakta ve realitenin parçalanması ve görünürdeki irtibatsızlığı kolaylaştırılmaktadır.</li>
</ul>

<p></p>

<p>· <strong>Nesnelcilik</strong>. Bu olguda “kendi” ötesindeki dünya, kontrol edilebilecek bir nesneler koleksiyonu olarak görülmektedir. Gerçekten de Avrupa merkezli kültürlerde en değerli ilişki, kişi ile nesne arasındaki olanıdır. Kişinin değeri ekseriya kontrolünde olan nesnelerle algılanmakta; paradigma<a href="#_ftn9" name="_ftnref9" title="">9</a> olarak, paraya, güce ve maddeye iman egemen olmaktadır (<i>Erkeksi bir yaklaşım</i>).</p>

<p></p>

<ul style="list-style-type:disc" type="disc">
 <li><strong>Soyutlama.</strong> Nesneleştirme süreciyle yakından ilişkili bir yaklaşım da soyutlamadır: Bilgilenme sürecinin en yetkin aşamasını gerçekleştiren <i>soyut kavramlar</i> elde etmek için yapılır; gerçekte yapılan, ayrılmayanı düşüncede ayırmaktır. Damıtılmış fikirler, muhtevaya özgü fikirlere üstün gelmektedir. Her toplum için değerli bir vasıta olan bu soyutlama Avrupa toplumunda ayrı bir biçim almakta ve kaynaklandığı somut deneyimden daha önemli görülmektedir. Soyutlama, böylece, bir kontrol aleti olmaktadır. O’nun rolü, epistemolojik<a href="#_ftn10" name="_ftnref10" title="">10</a> otorite tesis etmek ve doğal olarak diğer türden otoriteye kaynaklık yapmak ve desteklemektir.</li>
</ul>

<p></p>

<ul style="list-style-type:disc" type="disc">
 <li><strong>Aşırı rasyonellik(ussallık).</strong> Bu süreçte, evren tümüyle akılcı terimlerle açıklanabilir biçimde algılanmaktadır. Her şey düzenli ve yapısallık içinde irtibatlıdır. Tüm gerçeklik, sanki Avrupaî akıl tarafından kontrol amaçlı yaratılmış gibi açıklanmak üzere neden-sonuç ilişkileri/ ilkeleri etrafında organize edilmiştir. Akıl başlıca bilgi kaynağı ve test ölçeridir. Bu yaklaşım Fransız filozof ve matematikçi René Descartes ile başlamıştır.</li>
</ul>

<p></p>

<p>“<i>Uygulamada rasyonellik o anda yalnızca en kuvvetlisi olarak görüleni değil, tüm ilgili istekleri hatırlama itiyadı olarak tanımlanabilir. O da düşüncede olduğu gibi bir derece meselesidir. Kuşkusuz, tam bir rasyonellik erişilemez bir idealdir. Yalnız bazı insanları akıl hastası olarak sınıflandırdıkça bazı insanları diğerlerinden daha rasyonel olacağını düşünmemiz belirgin olacaktır. Bir insan arzularını zekasının bilgilendirmesi ve kontrol etmesi oranında rasyoneldir</i>.” (B.Russel)</p>

<p></p>

<ul style="list-style-type:disc" type="disc">
 <li><strong>Desacralization</strong>. Nesneleştirilen ve rasyonalize edilen doğa, ruhtan yoksun bir evren aldatmacasına yöneltmiş ve Avrupa merkezli dünya görüşünde ilahi güçlerin etkilemesine izin verilmemiştir. Doğa insanlığa hizmet edebilecek şekilde işlenecek şey olarak ele alınmış ve Batı felsefelerinde görülen Tanrı da günlük yaşamda etkisi olmayan ayrı bir ruhsal alana inhisar ettirilmiştir.<a href="#_ftn11" name="_ftnref11" title="">11</a></li>
</ul>

<p></p>

<p>Bu vasıflar materyalist yaklaşımdan türemiş ve onunla doldurulmuştur. Anılan vasıflar Avrupa kültürünün tamamı olmadığı gibi diğer kültürlerin de yoksun olduğu vasıflar değildir. Yalnız, bu vasıflar genelde materyalist bir kültürde belirdiğinde, kolektif nitelikte oldukça özgün bir inanç ve davranış kalıbı oluşturarak işe koyulduğu görülmektedir. İşte <i>uygar</i> bir toplumda yaşayan herkes sosyalleşme modu ve ödüllendirme yapısıyla insan gibi davranmaya ve düşünmeye yatkın olmaktadır.</p>

<p></p>

<p>“<strong>Fikirlere saygı duyulmaz. İnanlara saygı duyulur. Fikirler değerlendirme konusudur</strong>.”<br />
Yuana Kuçuradi</p>

<p></p>

<p>Öte yandan, toplumdaki değer ve inançların sorgulanması ve eleştirisini içeren felsefi aşılanma<a href="#_ftn12" name="_ftnref12" title="">12</a>için gerekli olan düşünce ve iletişim de kendini temelinde <i>özgürlük</i> yatan şu haklarla vurgulamaktadır:</p>

<p></p>

<ol start="1" style="list-style-type:decimal" type="1">
 <li>Sessiz kalabilmek<a href="#_ftn13" name="_ftnref13" title="">13</a><sup> </sup>(<i>T.C. Anayasası </i>md. 25/2, AİHS md.10),</li>
 <li>Sözlü veya yazılı olarak kendini ifade etmek (<i>T.C. Anayasası </i>md. 26/1),<a href="#_ftn14" name="_ftnref14" title="">14</a></li>
 <li>İkna etme veya bilgilendirmek (<i>T.C.Anayasası </i>md. 27/1),</li>
 <li>İşitmeme (Hâkim Louis D. Brandeis’in ifade ettiği “rahat bırakılma hakkı”),</li>
 <li>Dinleyerek ve okuyarak kendini ifade etmek (<i>T.C.Anayasası </i>md. 25/1),</li>
 <li>İkna edilmek veya bilgilendirilmek (<i>T.C.Anayasası </i>md<i> </i>26/1,27/1)</li>
 <li>İdeolojik çeşitliliğe sahip olabilme (<i>T.C.Anayasası </i>md. 25/1) hakkıdır.</li>
</ol>

<p></p>

<p>İşte <a name="_Hlk231713059">felsefe ve insan hakları konusunda aşılanmak, yalnızca hakları ihlal edilenlerin ve yakınlarının sorunu olmayıp, kamu hizmet eyleyicilerini de içermek üzere herkesin sorunudur</a>. Bu hakların getirisi olan demokratik ortamda yetişen insanlar seçenekli davranışlar arasında körü körüne değil, akıllı bir seçim (<i>rational choice theory</i>) yaptıklarında yaptıkları seçimin nedenlerini kendilerine ve başkalarına açıklamalıdırlar. Bireysel veya sosyal ahlak alanına ilişkin bir davranış seçimi yapıldığında da akıl (hikmet) devreye girmektedir. Bu yetiyi kullanan insanlara “akıllı” ve “feylozof” etiketi yapıştırılmak- tadır. Bilgi ve akıl ayırt edilmekte ise de bunlar ilişkilidir. Birileri bilmeyebilir ve akıllı olmayabilirse de hem akıllı ve hem de cahil olamazlar. Belli bir davranışın diğerine göre daha akıllı bir yol olduğunu haklı gören kişi bu seçimi için bilgisel nedenleri/kanıtları olduğunu var saymaktadır. İşte bu bağlamda her zeki insanın bazı zamanlar feylesofça davrandığı belirtilebilir. Bu süreçte ortaya konulan vargılar da <i>önerme</i> olarak adlandırılmaktadır. Bu süreçte ortaya çıkan tablo aşağıda sergilenmiştir.</p>

<p><img alt="" src="https://hukukihabernet.teimg.com/hukukihaber-net/uploads/2026/06/1744611737454-21.jpg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" /></p>

<p>Kuşkusuz, bilim, boşlukta gerçekleşmez. Yeni ve gelişmekte olan teknolojilerin değerlendirilmesinde dikkate alınması gereken değerler, sosyal uygulamalar, ekonomik koşullar ve tarihi gelenekler bağlamına yerleşmiştir.<a href="#_ftn15" name="_ftnref15" title="">15</a> Bir şeyin içsel değeri, "kendi başına" veya "olduğu gibi" değerli olması, yani kendi başına bir amaç olarak peşinden koşulması durumunda söz konusudur. Felsefi tartışmalarda, içsel değer varsayımı genellikle bireyin iyiliğinin nereden oluştuğu, iyi bir yaşamın neyi oluşturduğu veya hangi hedeflerin özünde arzu edilir olduğu konusu tartışmalı olduğunda kullanılır. Buna karşılık, bir şeyin araçsal değeri, kendisi bir amaca ulaşmanın aracı olması durumunda söz konusudur.</p>

<p>Bir şey değerliyse iyidir: yani bir durumu veya başka bir şeyi değerli olarak nitelendirdiğimizde, onun hakkında değerlendirici bir yargıda bulunuruz. Dolayısıyla, Anayasa ve Anayasa Mahkemesi kararlarında özgürlük, demokrasi, insan onuru veya hukukun üstünlüğü gibi değerlerden bahsedildiğin- de, bu öncelikle bu terimlerin atıfta bulunduğu durumların iyi ve değer verilmeye değer olduğu ifadesiyle eş anlamlıdır.</p>

<p><strong>Sistemsel Düşünce</strong></p>

<p>Bütün, parçalarının bir kısmından daha fazla olup, bu, sistem düşüncesinin temel bir unsurudur. Ceza adaletinde dinamiklerin neyle ilgili olduğunu gerçekten anlamak için, öğelerine sistem perspektifinden bütünsel olarak bakmalısınız. Diğer bir anlatımla, sistem birimini ve aralarındaki etkileşimi anlaşılabilir kılarak sistem dinamiklerini ortaya çıkarabiliriz.</p>

<p><img alt="" src="https://hukukihabernet.teimg.com/hukukihaber-net/uploads/2026/06/83733aa7-ca65-4cfc-97d5-af22c62c8fe9-1.jpg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" /></p>

<p>Bu yaklaşım, zihninizde yarattığınız ve taşıdığınız gerçekliğin "seçici bir soyutlamasıdır". Kafalarımız ne kadar büyük olursa olsun, gerçekliği oraya sığdıramayız. Bunun yerine, gerçekliğin çeşitli yönlerinin modellerine sahibiz. Yaşadıklarımızdan "anlam çıkarmak" ve eylemlerimizi yönlendiren kararlara varmamıza yardımcı olmak üzere sistem düşüncesi yeğlenmelidir.. Bu sistemin adımlarına aşağıda yer verilmiştir.<a href="#_ftn16" name="_ftnref16" title="">15</a></p>

<p></p>

<p><img alt="" src="https://hukukihabernet.teimg.com/hukukihaber-net/uploads/2026/06/1744611737saw-7.png" style="margin-left:0px; margin-right:0px" /></p>

<p>Bir sistem ulaştığı sonuçla değil, o sonuca giderken tükettiği değerlerle yargılanır. Toplum sermayesi de, insanların bir araya gelip değer yaratma yeteneğidir. Toplum sermayesinin en anlamlı ölçüsü insanların birbirine güvenidir. <a href="#_ftn17" name="_ftnref17" title="">16</a> Bu doğrultuda yargı etiği de, hâkimin davranışının belli değerler ve erdemler ile belli niteliklere veya özelliklere uygun olmasını gerektirir. Özellikle, bağımsızlık, dürüstlük, tarafsızlık, ihtiyat ve takdir yetkisi konusunda özenli olunması, saygı ve dinleme becerisi, eşit muamele, yetkinlik ve şeffaflık, (hâkimlik için esas olarak) belirlenen ortak değerlerdir. Hâkim ayrıca bilgelik, bağlılık, insaniyet duygusu, cesaret, ciddiyet ve ihtiyat, çalışma ve dinleme becerisi ve etkili bir şekilde iletişim kurma özelliklerini sergiler. Hâkim Waldemar Żurek’in başına gelenler İnsan Hakları Avrupa Mahkemesinin önüne taşındığında Mahkemenin verdiği yanıt önemliydi:</p>

<p>“Hâkimlerin adalet sisteminin işleyişiyle ilgili meseleleri ele alma konusundaki genel ifade özgürlüğü hakkı, bu <u>temel değerler tehdit altında olduğunda</u> hukukun üstünlüğü ve yargı bağımsızlığını savunmak için seslerini yükseltme görevine dönüşebilir”.<a href="#_ftn18" name="_ftnref18" title="">17</a></p>

<p></p>

<p>“İnsanları farklı türde aletlerle tanıştırmak kolaydır, fakat onların nasıl çalışacağını bilen zenaatkarlara dönüştürmek daha zordur. Aletin yüksek yüzdesi aleti kullanan kişidedir.”</p>

<p></p>

<p><strong>Prof. Dr. Mustafa Tören Yücel</strong></p>

<p><span style="color:#999999">--------------</span></p>

<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" title=""><span style="color:#999999">1</span></a><span style="color:#999999"> Var olanın incelenmesi olan maddi ontoloji/<i>formal </i>ontoloji (formal kategoriler örneğin birey, nitelik, ilişki). Hukuk ontolojisi şunları içermektedir: yasalar gibi özel varlıklar, hukuki geçerlilik gibi nitelikler ve bir kişinin diğerine hukuki borcu gibi ilişkilerdir.</span></p>

<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2" title=""><span style="color:#999999">2</span></a><span style="color:#999999"> K.Popper, <i>çürütebilirliğin</i> bilimsel çalışmanın ölçütü olması gerektiğini iddia etmiştir. Hipotezlerin, onları çürütmeye yönelik teşebbüsleri teşvik edecek biçimde tasarlanması gerektiğini söylemiştir. Bkz. K.Popper. <strong>On the Theory of Objective Mind</strong>, ss.106-190; J. Huxley. <strong>Knowledge, Morality and Destiny</strong>, Mentor Book, New York,1960, ss.221-252; K.B.Nunn. “Law as a Eurocentric Enterprise” <strong>Critical Theory</strong> (Ed. by R.Delgado &amp; J. Stefacıc) Temple University Press, Philadelphia, 2000, pp.430-432; Batılı/Doğulu toplum için bkz. S. Selçuk. <strong>Zorba Devletten Hukukun Üstünlüğüne </strong>Yeni Türkiye Yayınları, Ank., 1998, ss. 352-356, 265-272. Değerler ve Değerler Bilgisi- Konuk: Prof. Dr. Yasemin Yalım<strong> YouTube; Değerler araştırması için </strong>bkz.<strong> European Values at the Turn of the Millennium </strong>edited by Wil Arts and Loek Halman, Brılle Leiden • Boston, 2004<strong>. </strong></span></p>

<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3" title=""><span style="color:#999999">3</span></a><span style="color:#999999"> 5271 sayılı <strong>Ceza Muhakemesi Kanunu</strong> md. 217: “<i>Hâkim, kararını ancak duruşmaya getirilmiş ve huzurunda tartışılmış delillere dayandırabilir</i>.” Bkz. M. Feyzioğlu. <strong>Ceza Muhakemesinde Vicdani Kanaat</strong> Yetkin Yayınları, 2002; Önemli olan yöntemin güvenilir ve adil olduğunun (veya kullanılan diğer yöntemlerden daha kötü olmadığını) yeterince gösteren bilginin kamuoyunda yer etmesidir. R.Nozick. <strong>Anarşi, Devlet ve Ütopya </strong>İst. Bilgi Üniv. Yayını, Aralık 2000, s.145.</span></p>

<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4" title=""><span style="color:#999999">4</span></a><span style="color:#999999"> İnançlarımız, <i>istek</i> ve <i>gözlemlerin</i> değişik derecede birleştirilmesi sonucudur. Bazı inançlarımızda etkenlerden birinin, bazılarında da ötekinin oranı azdır. Bu konudaki soru belirgindir: 1) İnançlar eylemlerin nedeni olarak ne ölçüde etkili olurlar? 2) İnançlar ne ölçüde mantıksal açıdan yeterli kanıtlardan kaynaklanmakta ve kaynaklanabilmektedir? Bu ikinci soru iki yönlü olmaktadır: a) İnançlar gerçekten ne ölçüde kanıtlara dayanır? b) Öyle olmaları ne ölçüde olanaklı veya arzu edilen bir şeydir? Bkz. B.Russel. <strong>Sorgulayan Denemeler</strong>, Say, 2105, ss.19-26.</span></p>

<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5" title=""><span style="color:#999999">5</span></a><span style="color:#999999"> “Bir bilme etkinliği olarak değerlendirme, değer biçme ve değer atfetmeden farklıdır. Oysa değer yargılarını esas alan bir yargılama, değer biçmeden başka bir şey değildir”: I. Kuçuradi. <strong>İnsan ve Değerleri</strong>, Türkiye Felsefe Kurumu, Ankara 1988, ss.12-14. Değişmekte olan nesnel değer değil yalnızca öznel ve somut değerlendirmelerdir. Değişimler özdeş değerin özünün görünüşlerini deyimler. Sanki her birimiz aynı değere ayrı bir pencereden bakıyor ve bu çerçevede ayrı bir perspektif ediniyormuşuz gibidir. Görecelik değer yargılarının değiştiği anlamında doğrudur, yanlışlığı ise tek yanlı gözlem ve yanlış yorumlarla, değer yargılarının dayalı bulunduğu doğrudan doğruya değerlerin değiştiği biçimindeki yargısıdır.</span></p>

<p><span style="color:#999999">“<i>İnsan yaşamında çok asil şeyler var ise de onların ekserisi bulaşan kötülüklerle bozulmakta ve çürümektedir. Adalet, insanlığı uygarlaştırıcı olarak asil değil midir? Ve avukatlık mesleğinin de asil olması gerekmez mi? Ne var ki, sanat adı altına gizlenmiş kötü bir şöhret var oldu. Her şeyden önce, hukukun icadı olarak, ortaya çıkan ihtilaflar ve avukatın becerileri ile haklı veya haksız özel bir davayı kazanabilmesi; sanat ve konuşma gücünü ödemeye istekli olanın hizmetine sunmasına tanık olmaktayız. Şimdi bizim devlette bu sözde sanat, ya gerçekten bir sanat veya yalnızca bir tecrübe ve herhangi bir sanatın yoksul pratiği olsun, mümkün olsa hiç var olmamalı veya aramızda olduğunda yasa koyucunun istemine kulak vererek başka bir ülkeye gitmeli ve adalete karşı konuşmamalıyız</i>.”(Book XI).<i> </i><strong>The Dialogues of Plato-Laws </strong>Jowett Edition, Oxford, 1861, p.449. Kuşkusuz, kötümser bir yaklaşımla, meşhur bir ineğin mülkiyeti üzerine tartışan iki çiftçiye ait (<i>Punch</i>) karikatürü hatırlayabilirsiniz: Bir çiftçi ineği boyundan diğeri kuyruğundan çekerken avukat ortada mutlu bir şekilde oturmuş, ineği sağmakta idi.</span></p>

<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6" title=""><span style="color:#999999">6</span></a><span style="color:#999999"> Ayrıca bkz. T.Mengüçoğlu. <strong>İnsan Felsefesi</strong>, Doğubatı, ss.152-168; G.Sartori. <strong>Demokrasi Teorisine Geri Dönüş (</strong>Terc. T.Karamustafaoğlu ve M.Turhan) 2. Baskı, Sentez, 2014, ss.332-336. T. Mengüşoğlu. “Değişmez Değerler Değişen Davranışlar” <strong>Yeni Türkiye</strong>, 2018, sayı: 104. Philipp Schink. “Wo Sind EUre Werte?” Remarks on the Practical Response to Values” Cosmopolitan <strong>Norms and European Values Ethical Perspectives on Europe’s Refugee Policy</strong> Edited by Marie Göbel and Andreas Niederberger, Routledge, 2024, p. 118: İlkeler, genel olarak ve hukuk, siyaset veya felsefe terminolojisinde, bireysel eylemleri yönlendirmek ve düzenlemek işlevine sahip temel kurallardır. Özgürlük, demokrasi, insan onuru vb. ilkeler olarak anlaşılacaksa, bu terimlerin, ilgili bağlamda neyin önemli olduğunu ve neyin göz ardı edilmesi gerektiğini göstererek, yargı ve eylem için doğrudan rehberlik sunan genel kurallar içerdiği anlamına gelir. Bir ilkenin açıklayıcı bir örneği, örneğin, "Öldürmek ahlaki olarak yanlıştır" olabilir. Veya Kant'ın insanlık ilkesi: "Öyle davran ki, ister kendi şahsınızda ister başkasının şahsında olsun, insanlığı her zaman aynı zamanda bir amaç olarak kullan, asla sadece bir araç olarak kullanma." (Kant)</span></p>

<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7" title=""><span style="color:#999999">7</span></a><span style="color:#999999"> Değerlerin sıralaması için bkz. Kelsen, H.<strong> Justice, Law, and Politics in the Mirror of</strong> <strong>Science <i>Essays</i></strong><i> </i>University of California Press: Berkeley and Los Angeles 1960, ss.1-24; O. Y Gasset. <strong>Tarihsel Bunalım ve İnsan</strong>, metis yayınları,1992, ss.88-89; “<i>Tercihimizde yanılıp alttakini üsttekinin yerine geçirmemiz fark etmez; tıpkı biz hesabı şaşıracak olsak, sayıların kesin gerçeğinin değişmeyeceği gibi. Ancak bir insanda, çağda ya da halkta herhangi bir yanlış tercih yerleşir kalır, nesnel değer basamakları altüst edilir, üsttekini alttakinin gerisinde bırakma bir alışkanlık halini alırsa, bu değerlendirme yeteneğinin kaygı verici bir illeti olur, çıkar.”</i> Ortega Y Gassset. <strong>Tarihsel Bunalım ve İnsan</strong> Metis Yayınları, 1992, s.87.</span></p>

<p><a href="#_ftnref8" name="_ftn8" title=""><span style="color:#999999">8</span></a><span style="color:#999999"> Değerlerimizi bilmek önemlidir çünkü kararlar almamıza, harekete geçmemize ve yaşamak istediğimiz hayata doğru ilerlemeye odaklanmamıza yardımcı olur. Bu kaynak, değerlerinizi belirlemenize ve bazı değerlere çok fazla, diğerlerine ise çok az ilgi gösterip göstermediğinizi belirlemenize yardımcı olur. Değer ve değer yargıları arasındaki ayrım için bkz. A.Kaygı.<strong> </strong>“Değer Yargıları ve Değerler”<strong> Tutarsızlığın İz Sürücüleri </strong>(Derl. Z. Kutlusoy), İmge, 2103, ss.403-409. Ayrıca bkz. H.Kelsen “Adalet Nedir?” (Ter.A. Acar) <strong>TBBD</strong> Y.26, S.107, 2013, ss.431-454. Tolga Şirin. “Zor zamanlarda yargıç olmak” <strong>T 24</strong> (8/04/2025: <strong>CASE OF ŻUREK v. POLAND</strong> <i>(Application no. 39650/18);</i><strong> <i>CASE OF EMİNAĞAOĞLU v. TURKEY</i></strong><i> (Application no. 76521/12)</i> Yargıç Waldemar Żurek’in başına gelenler İnsan Hakları Avrupa Mahkemesinin önüne taşındığında Mahkemenin verdiği şu yanıt önemliydi:</span></p>

<p><span style="color:#999999">“Yargıçların adalet sisteminin işleyişiyle ilgili meseleleri ele alma konusundaki genel ifade özgürlüğü hakkı, bu <u>temel değerler tehdit altında olduğunda</u> hukukun üstünlüğü ve yargı bağımsızlığını savunmak için seslerini yükseltme görevine dönüşebilir”. Muğla’da üniversite öğrencisi Pınar Gültekin’i bir varilin içine koyup canlı canlı yakan katil ile ilgili karar Yargıtay tarafından bozuldu. Yargıtay’ın saygıdeğer bir dairesi, katilin bu eylemi “canavarca bir hisle” yapmadığına karar verdi. Yargıtay’daki yargıçlar, 27 yaşındaki bir kadının önce dövülmesi, ardından boğazının önce elle, sonra bir halatla sıkılması, ardından da canlı canlı bir varile konulup üzerine benzin dökülen odun parçalarıyla yakılarak öldürülmesini “canavarca bir eylem” olarak görmüyorlar. Yargıtay’ın ilgili dairesi katilin “haksız tahrik indirimi” de uygulanarak cezalandırılmasını istiyor.<strong> </strong>Mehmet Y. Yılmaz “Yargıçlara korku filmi seyretme yasağı”<strong> T 24 </strong>(3/02/2025).</span></p>

<p><a href="#_ftnref9" name="_ftn9" title=""><span style="color:#999999">9</span></a><span style="color:#999999"> Paradigma kelimesi Yunanca <i>para’</i>dan (göstermek’ten)<i> </i>gelmekte, model, teori, algı, varsayım, referans veya açıklama anlamında kullanılmaktadır.</span></p>

<p><a href="#_ftnref10" name="_ftn10" title=""><span style="color:#999999">10</span></a><span style="color:#999999"> Bilginin tabiatı ve gerekli koşullarına ilişkin soruları irdeleyen epistemoloji (bilgi teori- si) Yunanca <i>ēpisteme </i>(bilmek)’den gelmektedir. Bilgi teorisi neyi bilebileceğimiz, bildiğimizi nasıl bilebileceğimiz ve sahip olduğumuz inançları benimserken nasıl haklı kılındığımız konusu üzerinde odaklanmıştır. Felsefenin bilgiyi sorgulayan alanıdır. Ontoloji ve epistemoloji için bkz. G. Skirbekk/N.Gilje. <strong>Felsefe Tarihi </strong>Üniversite Kitabevi, ss.97-98; N.Mehdiyev(Hazl.) <strong>Çağdaş Epistemolojiye Giriş</strong>, İnsan Yayınları, 2011. Aristotele’ın tekrarı içeren duyumlara dayalı bir bilgi teorisi şöyledir: Duyumlar kendini yineler-algılamaya götürür; algılamalar kendini yineler-deneyime götürür; deneyimler kendini yineler-bilgiye götürür.</span></p>

<p><a href="#_ftnref11" name="_ftn11" title=""><span style="color:#999999">11</span></a><span style="color:#999999"> Bkz. İ. Kucuradi. “Laiklik ve İnsan Hakları” <strong>TBBD</strong>, S. 52, Mayıs-Haziran 2004, ss.92-3.</span></p>

<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12" title=""><span style="color:#999999">12</span></a><span style="color:#999999"> Gerçeklik nedir sorusuna Kant’ın yanıtı, realitenin iki biçimi vardır: Birincisi, ampirik, ikincisi, metafiziktir. Ampirik gerçeklik yalnızca gözlerimle gördüğüm bir şeyin varlığına, inanabilirliğine işaret etmektedir. Klasik bir deyişle bir ormanda düşen bir ağaç, duyan bir insan veya hayvanın işitme mesafesinde ise yalnızca bir ses çıkarmaktadır. Metafizikte ise düşen ağaç, onun duyulabilmesine bakılmaksızın bir ses çıkaracaktır; zira, ses işitilmekten bağımsız, atmosferin fiziki titreşimi olarak vardır. Bu gerçeklik kavramının boyutlarına ayrıntılı olarak aşağıdaki tabloya yer verilmiştir.</span></p>

<p><span style="color:#999999"><strong>Felsefenin Bölümleri İç Ayrımı Sorunları</strong></span></p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td valign="top" width="143">
   <p></p>

   <p><span style="color:#999999">Varlık bilimi (<i>ontoloji</i>)ikiye ayrılır:</span></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
   </td>
   <td valign="top" width="78">
   <p></p>

   <p><span style="color:#999999">1.Metafizik</span></p>

   <p><span style="color:#999999">2.Fizik</span></p>
   </td>
   <td valign="top" width="217">
   <p><span style="color:#999999">Varlık madde kökenli midir?</span></p>

   <p><span style="color:#999999">Varlık <i>ide</i> kökenli midir?</span></p>

   <p><span style="color:#999999">Maddeyi <i>ide </i>mi yarattı? Yoksa, <i>ide</i>’yi madde mi yarattı?</span></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="143">
   <p></p>

   <p><span style="color:#999999">Bilgi kuramı (<i>epistemoloji) </i>yöntem açısından üçe ayrı- lır:</span></p>
   </td>
   <td valign="top" width="78">
   <p></p>

   <p><span style="color:#999999">1.Akıl</span></p>

   <p><span style="color:#999999">2.Deney</span></p>

   <p><span style="color:#999999">3.Sezgi</span></p>
   </td>
   <td valign="top" width="217">
   <p><span style="color:#999999">Bilgi elde etmek olanaklı mı, yoksa bir rüyalar evreninde mi yaşıyoruz?</span></p>

   <p><span style="color:#999999">Bu evrende görülen şeyler aldatıcı gölgeler mi? Bizler asıl gerçekliğin çarpık yansıma- larını mı görmekteyiz? Her şeyin aslını bilebilir miyiz?</span></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="143">
   <p></p>

   <p><span style="color:#999999">Değer kuramı (<i>aksiyoloji)</i></span></p>
   </td>
   <td valign="top" width="78">
   <p></p>

   <p><span style="color:#999999">1.Estetik</span></p>

   <p><span style="color:#999999">2.Etik: Ahlak</span></p>

   <p><span style="color:#999999">/hukuk</span></p>
   </td>
   <td valign="top" width="217">
   <p><span style="color:#999999">Mutlak değerler var mıdır? Yoksa, her şey göreceli midir? Değerler, zamandan zamana, kişiden kişiye toplumdan topluma değişmekte midir?</span></p>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p><span style="color:#999999">E. Hirş. <strong>Hukuk Felsefesi ve Hukuk Sosyoloji Dersleri</strong> (İkinci Bası)) Ank., 1996, s.58.</span></p>

<p><a href="#_ftnref13" name="_ftn13" title=""><span style="color:#999999">13</span></a><span style="color:#999999"> Susmak da bir çeşit konuşmaktır. Dilsizin sustuğu söylenebilir mi? Ayrıca Ceza usulü ilkeleri (delil ikamesi) arasında şüpheli suçlunun da susma hakkına yer verilmiş; “<i>suçsuzluk karinesi” </i>ile susma hakkı arasında bir “bağlantı”nın varlığına işaret edilmiştir.</span></p>

<p><a href="#_ftnref14" name="_ftn14" title=""><span style="color:#999999">14</span></a><span style="color:#999999"> Bkz. <strong>Yargı Kararlarında Laiklik ve İfade Özgürlüğü (</strong>Derl. H. Y.Aktan ve L.Ünsal) Adalet, 2009; Türkiye Adalet Akademisi. <strong>Çağdaş Demokrasilerde Yargı ve Medya İlişkisi </strong>(Sempozyum 24-25 Mayıs 2010), 2011.</span></p>

<p><a href="#_ftnref15" name="_ftn15" title=""><span style="color:#999999">15</span></a><span style="color:#999999"> Bkz. Goran Hermeren “European Values– and Others. Europe’s Shared Values: Towards an ever-closer Union?”<strong> European Review</strong>, Vol. 16, No. 3, 373–385 r 2008 Academia Europæa doi:10.1017/S1062798708000318 Printed in the United Kingdom.</span></p>

<p><a href="#_ftnref16" name="_ftn16" title=""><span style="color:#999999">15</span></a><span style="color:#999999"> Barry Richmond. The “Thinking” in Systems Thinking: How Can We Make It Easier to Master? Ayrıca bkz.<strong> Mastering Systems Thinking Skills YouTube</strong></span></p>

<p><a href="#_ftnref17" name="_ftn17" title=""><span style="color:#999999">16</span></a><span style="color:#999999"> Bkz. Akın Atalay “Adaletin çöküşü” <strong>T24</strong> (9/02/2026). İskender Öksüz “İnsanlar bizi kazıklar<strong>” Karar</strong> 4/01/2026. Cezaevlerinde çekilen acılar ve bu acıların sosyal adaletle ilişkisi konusunda önemli çalışmaları olan Nils Christie (1993) “yüksek güvenlikli” ceza infaz kurumlarını "Batı tipi Gulaglar" olarak tanımlıyor. “Ona göre "uygun acı miktarı"nı belirleyen, o toplumdaki insani değerler üzerinde gelişen standartlardır, bu bütünüyle kültürel ve politik bir meseledir.”</span></p>

<p><a href="#_ftnref18" name="_ftn18" title=""><span style="color:#999999">17</span></a><span style="color:#999999"> Tolga Şirin. “Zor zamanlarda yargıç olmak” <strong>T 24</strong> (8/04/2025: </span><a name="To"><span style="color:#999999"><strong>CASE OF </strong></span></a><span style="color:#999999"><strong>ŻUREK v. POLAND</strong> (Application no. 39650/18);<strong> CASE OF EMİNAĞAOĞLU v. TURKEY</strong> (Application no. 76521/12) İ. Kuçuradi. </span><a name="_Hlk175985238"><span style="color:#999999">"Hukukun dediğini yapmalı, ama hukuk da yanlış olabilir. </span></a><a name="_Hlk159483374"><span style="color:#999999">Bugün "hukukun üstünlüğü" deniliyor ama demokratik ülkelerde hukuk da değer harcayıcı olabiliyor. Ben olaya hep insan hakları perspektiften bakmak gerektiğini düşünüyorum. Görüyoruz ki parlamentolardan "hak yok edici yasalar" da çıkabiliyor.</span></a><span style="color:#999999"> Gülersiniz belki ama ben milletvekili olmanın şartlarından biri de doğru dürüst insan hakları eğitimi almış olmak derim." <strong>Olay</strong> ve <strong>olgu</strong> da karıştırılabiliyor. Olgu olarak dile getirirseniz kimse bir şey diyemez</span><a name="_Hlk159483502"><span style="color:#999999">. </span></a><a name="_Hlk175985414"><span style="color:#999999">İoanna Kuçuradi, "Ciddiye almamak gerekir" derken kimi kastetti? <strong>T24</strong> (22/02/2024).</span></a></p>

<p></p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/dusunce-sistemi-felsefesi</guid>
      <pubDate>Mon, 08 Jun 2026 09:36:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/01/terazi/law.jpg" type="image/jpeg" length="13155"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Stoacı Avukatın Hayata ve Hukuka Bakışı]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/stoaci-avukatin-hayata-ve-hukuka-bakisi-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/stoaci-avukatin-hayata-ve-hukuka-bakisi-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>“İnsanlar, şeylerden değil, şeylerle ilgili oluşturdukları fikirlerden dolayı rahatsız olurlar.”</strong><br />
— Epiktetos, <i>Enkheiridion</i></p>

<p><strong>Özet</strong></p>

<p>Bu makale, Stoacı düşüncenin avukatlık mesleği bakımından sunduğu hayat ve hukuk felsefesini ele almaktadır. Stoacı avukat, hukuku yalnızca pozitif normların toplamı olarak değil; akıl, adalet, erdem, ölçülülük ve insan onuru temelinde sınanması gereken ahlaki-rasyonel bir düzen olarak kavrar. Bu yaklaşımda avukatlık, yalnızca dava takibi, dilekçe yazımı veya teknik temsil faaliyeti değildir; insanın hukuki kaderinin keyfiliğe terk edilmemesi için yürütülen ölçülü, vakur ve akıl merkezli bir mücadeledir. Stoacı avukat, müvekkilin öfkesine kapılmadan, yargısal keyfiliğe teslim olmadan, kendi iç dengesini kaybetmeden savunma yapar. Onun mesleki kişiliği, doğal hukuk fikriyle pozitif hukuk pratiği arasındaki gerilimde şekillenir. Bu makalede Stoacı avukatın hayata, hukuka, müvekkile, yargıya, mücadeleye, özel yaşama ve kendi mesleki benliğine bakışı tartışılmaktadır.</p>

<p><strong>Giriş: Adliye Koridorunda Stoacı Bir Soru</strong></p>

<p>Avukatlık, insanın yalnızca hukuk bilgisiyle değil, karakteriyle de sınandığı mesleklerden biridir. Dosya bilgisi, mevzuat hâkimiyeti, usul tekniği, dilekçe yazma becerisi ve duruşma tecrübesi elbette mesleğin vazgeçilmez unsurlarıdır. Fakat avukatlık, bunların toplamından ibaret değildir. Avukat her gün öfke, korku, beklenti, haksızlık duygusu, yargısal keyfilik, müvekkil baskısı, hâkim tutumu, karşı taraf stratejisi, ekonomik kaygı ve mesleki tükenmişlik arasında yürür. Bu yürüyüş yalnızca teknik değil, aynı zamanda felsefi bir yürüyüştür. Bu nedenle avukatlık mesleği şu soruyu sürekli yeniden sordurur: İnsan, haksızlık ihtimaliyle dolu bir dünyada iç dengesini kaybetmeden nasıl mücadele eder?</p>

<p>Stoacılık tam da bu sorunun felsefesidir. Ancak Stoacılığı popüler kültürde zaman zaman indirgenmiş olduğu “duygusuzluk”, “her şeye katlanma”, “kadercilik” veya “pasif kabulleniş” olarak anlamamak gerekir. Stoacılık, insanın kendi aklını, iradesini ve ahlaki merkezini koruyarak dünyayla ilişki kurma biçimidir. Stoacı insan, dış dünyanın bütünüyle kendi kontrolünde olmadığını bilir; fakat kendi hükmünü, tepkisini, üslubunu, karakterini ve eylem tarzını biçimlendirme sorumluluğunu üstlenir.</p>

<p>Avukatlık bakımından Stoacılığın önemi burada başlar. Stoacı avukat, yargı sisteminin bütün aksaklıklarını tek başına düzeltemeyeceğini bilir; ama her dosyada adalet fikrini canlı tutabileceğini de bilir. Hâkimin kanaatini tümüyle yönetemeyeceğini bilir; ama savunmasının niteliğini yönetebilir. Müvekkilin bütün davranışlarını kontrol edemeyeceğini bilir; ama müvekkille kurduğu ilişkinin sınırlarını, açıklığını ve ahlaki mesafesini kurabilir. Duruşma salonundaki her haksızlığı ortadan kaldıramayabilir; ama haksızlığın tutanağa, dosyaya, hafızaya ve hukuki dile geçirilmesini sağlayabilir. Bu yönüyle Stoacı avukat edilgen değil, bilakis son derece etkin bir mesleki figürdür. Onun farkı, mücadeleyi öfkeye, savunmayı gösteriye, müvekkil sadakatini kör bağlılığa, hukuku ise kuru bir mevzuat teknisyenliğine indirgememesidir.</p>

<p><strong>I. Stoacı Hukuk Felsefesinin Temeli: Kanunun Ötesinde Adalet</strong></p>

<p>Stoacı hukuk felsefesinin merkezinde doğal hukuk fikri vardır. Doğal hukuk, insan iradesinin veya geçici iktidar tercihlerinin ürünü olan pozitif normlardan önce gelen; akıl, adalet ve evrensel düzenle kavranan daha yüksek bir hukuk fikridir. Stoacı felsefeye göre doğal hukuk, yalnızca insanların iradesine dayalı kurallar bütünü değildir; evrensel ve rasyonel bir doğa düzenine dayanan ilkeleri ifade eder. Bu anlayışta hukuk, yalnızca pozitif normların toplamı değil, ahlaki ilkelerin ve kozmik düzenin somut bir görünümüdür.</p>

<p>Bu düşünce avukatlık bakımından son derece önemlidir. Çünkü avukat, gündelik pratikte çoğu zaman pozitif hukukla adalet arasındaki mesafeye tanıklık eder. Kanunda yazılı olanla mahkeme salonunda uygulanan arasında fark vardır. Usul güvenceleriyle fiili yargılama alışkanlıkları arasında fark vardır. “Dinlenilme hakkı” ile gerçekten dinlenilmek arasında fark vardır. “Çelişmeli yargılama” ile dosya üzerinden kurulmuş prematüre kanaatin sonradan meşrulaştırılması arasında fark vardır.</p>

<p>Stoacı avukat bu farkı görür. Fakat bu farkı yalnızca şikâyet konusu yapmaz; hukuki bir bilinç hâline getirir. Kanunu bilir, kanuna dayanır, kanunu kullanır; ama kanunu mutlaklaştırmaz. Çünkü Stoacı düşüncede adalet, tarihsel olarak değişen yasaların ürünü değil, daha yüksek bir akılsal düzenin yansımasıdır. Yasalar, ancak bu evrensel doğa düzenine uygun oldukları ölçüde adaletli sayılabilir. Bu nedenle Stoacı avukat için hukuk iki katmanlıdır. İlk katmanda pozitif hukuk vardır: kanun, yönetmelik, içtihat, usul, süre, delil, dilekçe, tutanak. İkinci katmanda ise adalet fikri vardır: hakkaniyet, insan onuru, ölçülülük, savunma hakkı, dinlenilme, eşitlik, keyfiliğe karşı güvence. Avukatın gerçek mesleki mahareti, bu iki katman arasındaki bağı kurabilmesindedir.</p>

<p>Yalnızca pozitif hukuka kapanmış avukat, zamanla mevzuat teknisyenine dönüşür. Yalnızca soyut adalet söylemine yaslanan avukat ise somut dosya pratiğinden kopar. Stoacı avukat bu iki aşırılıktan kaçınır. O, adalet fikrini pozitif hukuk içinde işletmenin yollarını arar. Kanunu, adalet fikrini boğmak için değil, onu görünür kılmak için kullanır.</p>

<p>Stoacı doğal hukuk düşüncesinin hukuk alanındaki en güçlü taşıyıcılarından biri Cicero’dur. Cicero, özellikle <i>De Re Publica</i> ve <i>De Legibus</i> adlı eserlerinde Stoacı doğal hukuk fikrini Roma hukuk ve siyaset düşüncesinin merkezine taşımıştır. Ona göre yasa, salt iktidarın buyruğu veya tarihsel uzlaşının ürünü değildir; doğru aklın emir ve yasaklara uygulanmış hâlidir. Bu nedenle gerçek hukuk, yazılı normdan önce gelen ve bütün insanlar için ortak olan akılsal-adil düzene dayanır. Cicero’nun yaklaşımında doğal hukuk, pozitif yasaların meşruiyetini sınayan bir ölçüye dönüşür. Yasa adaletle bağını kaybettiğinde, artık yalnızca şeklen yasa olarak kalır; hukuk olma niteliği tartışmalı hâle gelir. Bu düşünce, Stoacı avukat bakımından son derece önemlidir. Çünkü avukat, mahkeme salonunda yalnızca kanun maddesini değil, kanun maddesinin adaletle kurduğu veya kuramadığı bağı da görünür kılan kişidir.</p>

<p>Cicero’nun “doğru akıl” vurgusu, Stoacı avukatın mesleki aklıyla doğrudan ilişkilidir. Hukuk, yalnızca prosedürlere uymak değil; yapılması ve yapılmaması gerekeni akıl, ölçü ve adalet bakımından ayırt etme faaliyetidir. Bu nedenle Stoacı avukat için savunma, pozitif normu ezberlemekten ibaret değildir; normu, hakkaniyet ve insan onuru yönünden yorumlama çabasıdır. Cicero’nun bütün halklar ve bütün zamanlar için geçerli, ezeli ve değişmez tek yasa düşüncesi de Stoacı kozmopolis fikriyle birleşerek savunmaya evrensel bir ufuk kazandırır.</p>

<p><strong>II. Doğal Hukuk, Logos ve Avukatın Mesleki Aklı</strong></p>

<p>Stoacı düşüncede doğa, yalnızca fiziksel varlıkların toplamı değildir. Doğa, aynı zamanda insan eylemlerine yön veren ahlaki ve hukuki bir normatif düzeni temsil eder. Bu düzende insan aklı, doğanın logosunu kavrama yetisine sahiptir. Doğayı bilmek, yalnızca dış dünyayı betimlemek değil; doğru eylemin ölçütünü idrak etmektir.</p>

<p>Avukatlık pratiğine aktarıldığında bu düşünce, mesleki aklın merkeziliğini gösterir. Stoacı avukatın savunması ham duygunun değil, işlenmiş aklın ürünüdür. Müvekkilin öfkesi, toplumun cezalandırıcı arzusu, medyanın linç dili, hâkimin sabırsızlığı, karşı tarafın provokasyonu veya dosyanın ağırlığı avukatın muhakemesini ele geçirmemelidir. Avukatın işi, kaotik olguları hukuki bir düzene sokmak, dağınık acıları savunulabilir iddialara dönüştürmek, tepkiyi argümana, öfkeyi usule, haksızlık duygusunu hukuki talebe çevirmektir.</p>

<p>Bu nedenle Stoacı avukatın temel niteliği soğukkanlılıktır. Fakat bu soğukkanlılık duygusuzluk değildir. Aksine, duygunun savunmayı yönetmesine izin vermeyen bilinçli bir mesleki disiplindir. Stoacı avukat acıyı duyar, haksızlığı görür, müvekkilin kırılganlığını anlar; fakat bütün bunları aklın süzgecinden geçirerek hukuki dile dönüştürür.</p>

<p>Avukatın mesleki aklı, yalnızca bilmek değil, yerinde davranmaktır. Hangi itirazın yapılacağı, hangi sözün erteleneceği, hangi iddianın dosyaya zarar vereceği, hangi suskunluğun stratejik, hangi suskunluğun hak kaybı doğurucu olduğu bu akıl sayesinde belirlenir. Stoacı avukat için bilgelik, her hukuki imkânı sonuna kadar kullanmak değil; hangi imkânın hangi anda, hangi ölçüyle kullanılacağını bilmektir.</p>

<p><strong>III. Stoacı Avukatın Hayata Bakışı: Kontrol Alanı ve Mesleki Berraklık</strong></p>

<p>Stoacı düşüncenin en bilinen ayrımlarından biri, insanın kontrol edebildiği şeylerle kontrol edemediği şeyleri ayırt etmesidir. Bu ayrım avukatlık mesleğinde neredeyse yaşamsal değerdedir. Çünkü avukatın çalıştığı alan yüksek belirsizlik alanıdır. Dava sonucu belirsizdir. Hâkimin kanaati belirsizdir. Bilirkişinin raporu belirsizdir. Tanığın ne söyleyeceği belirsizdir. Müvekkilin duruşma günü nasıl davranacağı bile çoğu zaman belirsizdir.</p>

<p>Bu belirsizlik karşısında iki yanlış tutum ortaya çıkar. Birincisi, her şeyi kontrol edebileceğini sanan avukatın nevrotik meslek pratiğidir. Bu avukat, her gelişmeyi kişisel başarısı veya başarısızlığı olarak kodlar. Dosya kaybını yalnızca hukuki değil, varoluşsal bir yenilgi gibi yaşar. İkincisi ise hiçbir şeyi kontrol edemeyeceğini sanan avukatın sinik meslek pratiğidir. Bu avukat da zamanla “ne yapsak boş” duygusuna teslim olur. İkisi de avukatı tüketir.</p>

<p>Stoacı avukat bu iki uç arasında üçüncü bir yol açar. O bilir ki sonucu garanti edemez; fakat hazırlığını, düşünce açıklığını, duruşma disiplinini, müvekkille iletişimini, hukuki argümanını, itiraz zamanlamasını, tutanağa kayıt düşme iradesini ve mesleki üslubunu kontrol edebilir. Bu nedenle Stoacı avukatın hayat felsefesi sonuç merkezli değil, eylem kalitesi merkezlidir.</p>

<p>Bu nokta, mesleki tükenmişliğe karşı da güçlü bir zırh oluşturur. Avukat, her dosyada mutlak başarıyı kendisine yüklediğinde meslek dayanılmaz hâle gelir. Fakat her dosyada kendi mesleki yükümlülüğünü en iyi biçimde yerine getirmeye odaklandığında, sonuçtan bağımsız bir mesleki vakar kazanır.</p>

<p>Stoacı avukat için asıl soru “Bu dosyanın sonucunu ben mi belirleyeceğim?” değildir. Asıl soru şudur: “Bu dosyada bana düşen akli, ahlaki ve mesleki görevi hakkıyla yerine getirdim mi?” Bu soru, avukatı hem kibirden hem çaresizlikten korur.</p>

<p><strong>IV. Müvekkil Karşısında Stoacı Avukat: Empati, Mesafe ve Sınır</strong></p>

<p>Avukatlık mesleğinin en zor alanlarından biri müvekkille kurulan ilişkidir. Müvekkil çoğu zaman yalnızca hukuki sorunla gelmez; kırılmışlıkla, öfkeyle, korkuyla, intikam arzusuyla, çaresizlikle, bazen de gerçekliği kendi lehine eğip bükme isteğiyle gelir. Avukat, bu psikolojik yükün ilk muhataplarından biridir.</p>

<p>Stoacı avukat müvekkilin duygusunu küçümsemez. Çünkü dava, insan hayatında çoğu zaman yalnızca hukuki bir süreç değil, aynı zamanda kimlik, onur, güvenlik ve gelecek meselesidir. Ancak Stoacı avukat, müvekkilin duygusunun uzantısı hâline de gelmez. Müvekkilin öfkesi avukatın üslubu olmaz. Müvekkilin intikam arzusu avukatın stratejisi olmaz. Müvekkilin korkusu avukatın muhakemesini yönetmez.</p>

<p>Burada Stoacı avukatın temel erdemi empatik mesafedir. Empati, müvekkilin acısını duyabilmektir. Mesafe ise o acının içinde kaybolmamaktır. Avukat, müvekkilin duygusuna tamamen kapılırsa hukuki berraklığını kaybeder. Müvekkilin duygusuna tamamen kapanırsa insani temasını kaybeder. Stoacı avukat bu ikisini dengeler.</p>

<p>Bu nedenle Stoacı avukat, müvekkile her istediğini söyleyen kişi değildir. Bazen müvekkilin duymak istemediği hakikati söyleyen kişidir. “Bu iddia hukuken güçlü değil.” “Bu delil beklediğimiz etkiyi doğurmayabilir.” “Bu savunma çizgisi aleyhe dönebilir.” “Bu öfkeyle hareket edersek dosyaya zarar veririz.” Bu cümleler avukatlık ilişkisinde soğukluk değil, mesleki sadakattir. Çünkü gerçek sadakat, müvekkilin her duygusunu onaylamak değil; onun hukuki menfaatini, insan onurunu ve uzun vadeli iyiliğini koruyacak biçimde hareket etmektir.</p>

<p><strong>V. Yargı Karşısında Stoacı Avukat: Saygı ile Teslimiyet Arasında</strong></p>

<p>Stoacı avukat yargıya saygı duyar; fakat yargısal keyfiliğe teslim olmaz. Bu ayrım çok önemlidir. Çünkü özellikle adliye pratiğimizde saygı çoğu zaman sessizlikle, nezaket itirazsızlıkla, mesleki vakar ise pasif kabullenişle karıştırılır. Oysa Stoacı vakar edilgenlik değildir. Stoacı avukatın vakarı, haksızlık karşısında sesini yükseltmeden direnebilme gücüdür. Bağırmadan itiraz edebilmek, küçülmeden mücadele edebilmek, kişiselleştirmeden usul ihlalini gösterebilmek, öfkeye kapılmadan tutanağa kayıt düşebilmek Stoacı mesleki duruşun en somut biçimleridir.</p>

<p>Stoacı avukat bilir ki hâkim de insandır; kanaat, yorgunluk, önyargı, dosya yükü, kurumsal alışkanlık ve psikolojik kestirme yollarla karar verebilir. Bu bilgi, avukatı yargıya düşman etmez; onu daha dikkatli kılar. Çünkü savunma, yalnızca normu hatırlatma faaliyeti değil, aynı zamanda yargısal zihni yeniden düşünmeye davet etme sanatıdır. Bu nedenle Stoacı avukat, duruşma salonunda iki şeyi aynı anda taşır: nezaket ve direnç. Nezaket, mesleki ilişkinin dilidir. Direnç, savunmanın omurgasıdır. Nezaketsiz direnç kavgaya dönüşür. Dirençsiz nezaket ise teslimiyete dönüşür. Stoacı avukat bu ikisini birlikte taşımayı öğrenmiş kişidir.</p>

<p><strong>VI. Kozmopolis, İnsan Onuru ve Savunmanın Evrensel Ufku</strong></p>

<p>Stoacı avukatın hukuk felsefesinde yalnızca bireysel erdem değil, evrensel insanlık fikri de vardır. Stoacı kozmopolis düşüncesi, insanı yalnızca belirli bir şehir, sınıf, statü veya devletin mensubu olarak değil; akıl sahibi varlıkların ortak dünyasının yurttaşı olarak görür. Alper Işık’ın çalışmasında da belirtildiği üzere Stoacı düşüncenin özünde insanların akıllarını kullanarak doğa yasalarını keşfetmeleri ve bu yasalara uygun yaşamaları vardır; bu yetiye sahip insanlar, akılla erişilen doğal yasaların hâkim olduğu bir dünya devletinin yurttaşları olarak düşünülebilir.</p>

<p>Avukatlık bakımından bu düşünce, güçlü bir insan onuru perspektifi doğurur. Avukat, karşısındaki kişiyi yalnızca “sanık”, “mağdur”, “davacı”, “davalı”, “borçlu”, “alacaklı”, “tutuklu”, “şikâyetçi” gibi usuli sıfatlarla görmez. Bu sıfatların arkasında insan vardır. Hata yapan insan, haksızlığa uğrayan insan, korkan insan, kendini savunamayan insan, bazen kendi öfkesine yenilen insan, bazen de devletin veya toplumun ezici dili karşısında küçülen insan.</p>

<p>Stoacı avukatın kozmopolis fikri, onu dar mesleki çıkarcılıktan korur. Her dosyada yalnızca “benim müvekkilim kazansın” mantığıyla değil, hukukun insanı nasıl gördüğü sorusuyla da ilgilenir. Bu, avukatı tarafsız hâle getirmez; avukat elbette taraftır. Fakat onun taraf oluşu, insan onurunu yok sayan bir körlüğe dönüşmez.</p>

<p>Ceza yargılamasında bu bakış daha da önemlidir. Çünkü ceza yargılaması, devletin insan üzerindeki en ağır müdahale alanıdır. Stoacı avukat burada savunmayı yalnızca beraat stratejisi olarak değil, insanın devlet karşısında bütünüyle nesneleşmesini engelleyen bir etik müdahale olarak görür. Şüpheli ve sanığın hakkını savunurken aynı zamanda yargılamanın insanileşmesi için mücadele eder.</p>

<p><strong>VII. Stoacı Avukat ve Erdem: Bilgelik, Cesaret, Ölçülülük, Adalet</strong></p>

<p>Stoacı düşüncede erdem, soyut bir ahlak süsü değildir; yaşama biçimidir. Geç dönem Stoacılığın Seneca, Epiktetos ve Marcus Aurelius üzerinden pratik yaşam felsefesine dönüştüğü; bireyin içsel özgürlüğü, erdemli yaşamı ve toplumsal sorumlulukları arasında denge kurmaya yöneldiği görülmektedir.</p>

<p>Avukatlık mesleğinde bu erdemler somut karşılıklar kazanır. Bilgelik, her hukuki hamlenin yapılabilir olmasıyla yapılması gereken şeyin aynı olmadığını bilmektir. Avukat bazen itiraz eder, bazen susar, bazen bekler, bazen sertleşir, bazen dosyayı sakinleştirir. Bilgelik, hukuki imkânlar içinde doğru zamanlamayı bulma yetisidir.</p>

<p>Cesaret, yargısal otorite karşısında savunma hakkını koruyabilmektir. Cesaret, bağırmak değil; gereken anda itiraz edebilmektir. Hâkimin hoşuna gitmeyecek bir usul itirazını, mesleki ölçüyü kaybetmeden yapabilmektir.</p>

<p>Ölçülülük, müvekkilin baskısına, karşı tarafın provokasyonuna veya duruşma salonunun gerilimine teslim olmamaktır. Ölçülülük, savunmanın gücünü azaltmaz; aksine onu daha etkili hâle getirir. Çünkü ölçüsüz öfke, haklı itirazı bile zayıflatır.</p>

<p>Adalet, avukatın en derin mesleki pusulasıdır. Avukatın taraf oluşu adalet fikrini dışlamaz. Tam tersine, savunma hakkı adaletin kurucu unsurlarından biridir. Stoacı avukat, taraf olduğu hâlde adalet fikrini bütünüyle kaybetmeyen kişidir.</p>

<p>Bu dört erdem birleştiğinde ortaya “<strong>Stoacı savunma personası</strong>” çıkar: sakin ama pasif olmayan; dirençli ama saldırgan olmayan; müvekkile sadık ama onun gölgesine dönüşmeyen; hukuka bağlı ama hukuku adaletten koparmayan bir avukat tipi.</p>

<p><strong>VIII. Stoacı Avukatın Duruşma Tavrı: Söz, Sessizlik ve Kayıt</strong></p>

<p>Duruşma salonu, avukatın karakterinin en çıplak biçimde göründüğü yerlerden biridir. Çünkü duruşma, yalnızca hukuki argümanın değil, aynı zamanda beden dilinin, ses tonunun, sabrın, öfke yönetiminin ve mesleki özgüvenin sınandığı yerdir.</p>

<p>Stoacı avukat duruşmada her şeye müdahale eden avukat değildir. Ama hiçbir şeye müdahale etmeyen avukat da değildir. O, müdahale eşiğini bilir. Hangi ihlalin stratejik olarak kayda geçirilmesi gerektiğini, hangi tartışmanın dosyaya zarar vereceğini, hangi anda susmanın daha güçlü bir savunma olduğunu, hangi anda susmanın hak kaybı doğuracağını ayırt eder.</p>

<p>Bu noktada Stoacı duruşma pratiği üç kavram etrafında düşünülebilir: söz, sessizlik ve kayıt.</p>

<p>Söz, savunmanın görünür yüzüdür. Avukat konuşarak hukuki gerçekliği yeniden düzenler. Dağınık olguları anlatıya dönüştürür. Delilleri ilişkilendirir. Mahkemenin zihnindeki ilk kanaati sarsmaya çalışır.</p>

<p>Sessizlik, çoğu zaman yanlış anlaşılan bir savunma aracıdır. Stoacı avukat için sessizlik edilgenlik değil, kontrollü bekleyiştir. Her provokasyona cevap vermemek, her ara söze kapılmamak, her gerilimi büyütmemek bazen savunmanın gücünü korur.</p>

<p>Kayıt ise savunmanın hafızasıdır. Tutanağa geçen itiraz, yalnızca o anki mahkemeye değil, istinafa, temyize, Anayasa Mahkemesi’ne, hatta geleceğin hukuk hafızasına söylenmiş sözdür. Stoacı avukat bilir ki her itiraz o anda sonuç doğurmayabilir; fakat kayda geçmiş her itiraz, keyfiliğe karşı hukuki hafızanın bir parçasıdır.</p>

<p><strong>IX. Stoacı Avukatın Özel Yaşamı: Mesleğin İnsanı Yutmaması</strong></p>

<p>Avukatın özel yaşamı, çoğu zaman mesleğin gölgesinde kalan bir alandır. Oysa avukat, cübbesini çıkardığında mesleğini bütünüyle geride bırakmaz. Dosyalar, müvekkil sesleri, duruşma gerilimleri, haksızlık duyguları, kaybedilmiş davalar, kazanılmış ama ruhsal bedeli ağır olmuş mücadeleler onunla birlikte eve gelir. Bu nedenle avukatın özel yaşamı, meslek dışı bir alan olmaktan çok, mesleğin insan ruhunda bıraktığı izlerle baş etme alanıdır.</p>

<p>Stoacı avukatın özel yaşamı burada önem kazanır. Çünkü Stoacılık, insanın dış dünyayı bütünüyle kontrol edemeyeceğini; fakat kendi yargılarını, tepkilerini, arzularını, öfkesini ve karakterini eğitebileceğini söyler. Bu bakımdan Stoacı avukatın özel yaşamı meslekten kaçış değil, mesleğin insanı tüketmemesi için kurulan ahlaki ve ruhsal bir sınırdır.</p>

<p>Avukat için ev, çoğu zaman ikinci ofise dönüşme tehlikesi taşır. Telefon susmaz, mesaj bitmez, müvekkil “acil” der, karşı taraf yeni belge gönderir, duruşma hazırlığı gecenin içine sızar. Modern avukatın trajedisi biraz da buradadır: Meslek, fiziksel olarak adliyede ve büroda kalmaz; telefonla, bildirimle, e-posta ile eve taşınır.</p>

<p>Stoacı avukat burada ilk sınırını çizer. Her talebe aynı anda cevap vermenin mesleki sadakat olmadığını bilir. Müvekkilin kaygısını anlamak başka, onun kaygısının gece gündüz kendi ruhunu işgal etmesine izin vermek başkadır. Stoacı avukat, evini bütünüyle steril bir huzur alanı hâline getiremeyebilir; ama evin dosya istilasına uğramasını da doğal karşılamaz. Çünkü özel yaşamın korunması bencillik değil, mesleki devamlılık şartıdır. Kendi zihnini dinlendiremeyen avukat, ertesi gün başkasının hakkını berrak biçimde savunamaz.</p>

<p><strong>X. Aile, Sosyal Medya ve Vakar</strong></p>

<p>Avukatın en büyük özel yaşam hatalarından biri, mesleki rolünü yakın ilişkilerine taşımasıdır. Evde de sorgulayan, çapraz sorgu yapan, her tartışmayı delil değerlendirmesine çeviren, haklı çıkmayı ilişki kurmanın önüne geçiren avukat tipi ortaya çıkar. Stoacı avukat bunu fark eder. Her tartışma kazanılacak bir dava değildir. Her cümleye itiraz edilmez. Her ilişkide son sözü söylemek gerekmez. Aile hayatı, hukuki üstünlük kurma alanı değildir.</p>

<p>Stoacı ölçülülük burada devreye girer. Avukatın evdeki erdemi, duruşmadaki kadar konuşmak değil; bazen daha az konuşabilmektir. Dinlemek, susmak, yumuşamak, bağışlamak, karşısındakini “hasım” gibi değil, insan gibi görmek özel yaşamın Stoacı erdemleridir.</p>

<p>Bugün avukatın özel yaşamı artık bütünüyle özel değildir. Sosyal medya, avukatın hem mesleki hem kişisel görünürlüğünü sürekli çoğaltır. Tatil fotoğrafı, adliye paylaşımı, siyasi yorum, öfke patlaması, mesleki başarı gösterisi, imalı cümle, müvekkile mesaj veren hikâye… Hepsi avukatın kamusal imajına eklenir.</p>

<p>Stoacı avukat sosyal medyayı bütünüyle reddetmek zorunda değildir. Fakat orada kendini tüketmez. Her gündeme yetişmez. Her öfkeyi paylaşmaz. Her başarıyı teşhir etmez. Her haksızlığı anlık reaksiyonla değil, ölçülü sözle karşılar. Stoacı avukat için sosyal medya, egonun sahnesi değil, ölçülü sözün alanıdır. Çünkü avukatın vakarı yalnızca cübbeyle korunmaz; klavyeyle de korunur.</p>

<p><strong>XI. Para, Başarı ve İtibarla İlişki</strong></p>

<p>Avukatlık maddi gerçeklikten bağımsız bir meslek değildir. Ücret, emek, ofis gideri, zaman, mesleki itibar, müvekkil çevresi, başarı algısı ve sosyal görünürlük avukatlık pratiğinin içindedir. Stoacı avukat bunları inkâr etmez. Fakat bunlara teslim de olmaz.</p>

<p>Para, avukatlık emeğinin karşılığıdır; ama mesleğin nihai anlamı değildir. Başarı önemlidir; ama yalnızca kazanılan dava sayısıyla ölçülemez. İtibar değerlidir; ama gösterişle karıştırılmamalıdır. Stoacı avukat, mesleki hayatında dışsal göstergeleri tümüyle reddetmez; fakat karakterini onlara rehin vermez.</p>

<p>Bu ayrım, özellikle günümüz avukatlığı bakımından önemlidir. Sosyal medya görünürlüğü, plaza estetiği, başarı hikâyeleri, yüksek ücret anlatıları ve mesleki rekabet, avukatlık kimliğini kolayca dışsal imajlara bağlayabilir. Stoacı avukat ise mesleki kimliğini dış alkıştan çok iç tutarlılık üzerine kurar. Onun için asıl başarı, hukuki bilgiyle ahlaki karakterin aynı kişide buluşmasıdır.</p>

<p><strong>XII. Mesleki Tükenmişlik Karşısında Stoacı Duruş</strong></p>

<p>Avukatlık, insanın ruhsal enerjisini tüketebilen bir meslektir. Sürekli çatışma, sürekli beklenti, sürekli süre baskısı, ekonomik belirsizlik, müvekkil memnuniyetsizliği, adliye pratiğinin öngörülemezliği, yargısal ilgisizlik ve mesleki yalnızlık avukatı içten içe aşındırabilir.</p>

<p>Stoacı avukat bu aşınmayı romantize etmez. “Avukat dediğin dayanır” gibi kaba mesleki mitlere sığınmaz. Kendi sınırlarını bilir. Her dosyanın kendi hayatını yutmasına izin vermez. Müvekkilin davasını üstlenir; fakat müvekkilin bütün varoluşsal krizini kendi ruhuna taşımaz. Yargı sisteminin bozukluklarını görür; fakat bu bozuklukların tamamını kişisel kaderi hâline getirmez.</p>

<p>Bu yönüyle Stoacı avukat, mesleki öz bakım kavramına da yakındır. Fakat burada öz bakım, konforcu bir geri çekilme değildir. Avukatın mücadele edebilmesi için kendi ruhsal merkezini korumasıdır. Çünkü iç dengesi dağılmış bir avukat, uzun vadede ne kendisine ne müvekkiline ne de adalet fikrine hizmet edebilir.</p>

<p>Stoacı avukat günün sonunda kendisine şu soruyu sorar: “Bugün adalet için ne yaptım?” Ama aynı zamanda şu soruyu da sorar: “Bugün kendi ruhumu hangi gereksiz öfkeden, hangi yıkıcı yükten, hangi faydasız gerilimden korudum?”</p>

<p>Bu iki soru birlikte sorulmadığında avukat ya sinikleşir ya da tükenir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>Sonuç: Stoacı Avukatın Mesleki Andı</strong></p>

<p>Stoacı avukatın hayata ve hukuka bakışı, pasif bir kabulleniş değil; ölçülü bir direnç felsefesidir. O, dünyanın adaletsizliklerle dolu olduğunu bilir; fakat bu bilgi onu eylemsizliğe değil, daha bilinçli bir mücadeleye çağırır. Yargı sisteminin kusurlarını görür; fakat kusurun yaygınlığını kendi mesleki özensizliğine mazeret yapmaz. Müvekkilin acısını duyar; fakat o acının içinde kaybolmaz. Kanunu uygular; fakat kanunu adalet fikrinden koparmaz.</p>

<p>Stoacı avukat için hukuk, güç karşısında aklın; keyfilik karşısında ölçünün; öfke karşısında vakarın; pozitif norm karşısında adalet fikrinin savunulmasıdır. Avukat ise bu savunuyu önce kendi ruhunda, sonra dosyada, sonra duruşma salonunda gerçekleştiren kişidir.</p>

<p>Bu nedenle Stoacı avukatın mesleki andı şöyle formüle edilebilir:</p>

<p>Ben, sonucu bütünüyle kontrol edemeyeceğimi bilerek savunmanın niteliğinden sorumlu olduğumu unutmayacağım. Müvekkilimin acısını duyacak, fakat öfkesinin aracı olmayacağım. Mahkemeye saygı gösterecek, fakat keyfiliğe teslim olmayacağım. Kanunu bilecek, fakat adalet fikrini kanun metninin dar kalıplarına hapsetmeyeceğim. Duruşmada sözümü, sessizliğimi ve itirazımı ölçüyle kullanacağım. Kazanmayı isteyecek, fakat mesleki karakterimi yalnızca sonuca bağlamayacağım.Özel yaşamımı meslekten kaçtığım yer olarak değil, mesleğin beni yutmasına izin vermediğim alan olarak koruyacağım. Çünkü avukatlık, yalnızca başkalarının hakkını savunmak değil; insanın kendi içindeki adalet duygusunu da ayakta tutma sanatıdır.</p>

<p>Stoacı avukat tam da budur: Adliye koridorlarında yürürken cübbesinin altında yalnızca dosya değil, karakter taşıyan kişi.</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/av-fahrettin-kayhan" title="Av. Fahrettin KAYHAN"><img alt="Av. Fahrettin KAYHAN" height="96" src="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/200x200/hukukihaber-net/uploads/2026/05/fahrettin-kayhan.jpeg" width="96" /></a></p>

<h4><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/av-fahrettin-kayhan" title="Av. Fahrettin KAYHAN">Av. Fahrettin KAYHAN</a></strong></h4>

<p><span style="color:#999999">Kaynakça</span></p>

<p><span style="color:#999999">Bayram, Murat. “Stoacılarda Doğal Hukukun Epistemolojik ve Normatif Boyutları.” <i>Temaşa Felsefe Dergisi</i>, S. 24, Aralık 2025, ss. 336-346. DOI: 10.55256/TEMASA.1793282.</span></p>

<p><span style="color:#999999">Işık, Alper. “Stoa Düşüncesinde Doğal Hukuk ile Kozmopolis Kavramları ve Yansımaları.” <i>İstanbul Medeniyet Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi</i>, C. 10, S. 1, Mart 2025, ss. 151-170. DOI: 10.58733/imhfd.1627119.</span></p>

<p><span style="color:#999999">Taşkın, Esma. <i>Geç Dönem Stoacı Filozofların Yaşam Felsefesi</i>. Yüksek Lisans Tezi, Çankırı Karatekin Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Felsefe Anabilim Dalı, Danışman: Dr. Öğr. Üyesi Fatma Erkek, Çankırı, 2025.</span></p>

<p><span style="color:#999999">Işıldak, Meral. “Stoa Felsefesinin Güçlü Roma Devletinde Gelişmesinin Roma Hukukuna Yansıyan Sonuçları.” <i>HFSA</i>, S. 20, ss. 165 vd.</span></p>

<p><span style="color:#999999">Pigliucci, Massimo. Satoacı Olmanın Yolu Modern Yaşam İçin Antik Felsefe</span></p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/stoaci-avukatin-hayata-ve-hukuka-bakisi-1</guid>
      <pubDate>Sun, 07 Jun 2026 16:07:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/06/baro/avukatatdah.jpg" type="image/jpeg" length="89541"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Trafik Kazalarında Cezai ve Hukuki Sorumluluk, Tazminat ve Sigorta Sorumluluğu]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/trafik-kazalarinda-cezai-ve-hukuki-sorumluluk-tazminat-ve-sigorta-sorumlulugu-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/trafik-kazalarinda-cezai-ve-hukuki-sorumluluk-tazminat-ve-sigorta-sorumlulugu-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Özet</strong></p>

<p>Trafik kazaları, hem ceza hukuku hem de özel hukuk bakımından çok yönlü sonuçlar doğuran olaylardır. Karayollarında meydana gelen kazalar, sürücülerin, araç işletenlerin, sigorta şirketlerinin ve bazı durumlarda araç maliklerinin sorumluluğunu gündeme getirebilir. Kazanın sonucunda ölüm, yaralanma veya maddi hasar meydana geldiğinde, olay yalnızca bir trafik ihlali olarak değil; aynı zamanda taksirle işlenmiş bir suç, haksız fiil ve sigorta hukuku kapsamında bir tazminat uyuşmazlığı olarak değerlendirilir. Türk hukukunda bu alandaki temel düzenlemeler 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu ve 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nda yer almaktadır. Bu çalışma, trafik kazalarında cezai ve hukuki sorumluluğun yanında, tazminat hesaplaması ve sigorta şirketinin sorumluluk alanını da açıklamaktadır.</p>

<p><strong>1. Giriş</strong></p>

<p>Trafik kazaları, modern yaşamın en sık karşılaşılan hukuki uyuşmazlık türlerinden biridir. Karayolu ulaşımının yoğunlaşmasıyla birlikte, meydana gelen trafik kazalarının yalnızca maddi hasarla sınırlı kalmadığı; yaralanma, ölüm, kalıcı sakatlık, iş gücü kaybı ve ekonomik yıkım gibi sonuçlar doğurduğu görülmektedir. Bu nedenle trafik kazaları, tek başına idari bir olay olarak değil, ceza hukuku, borçlar hukuku, sigorta hukuku ve trafik hukuku bakımından birlikte değerlendirilmesi gereken çok katmanlı bir hukuki sorun alanıdır.</p>

<p>Bir trafik kazasında sürücünün davranışı bazen ceza hukuku bakımından taksirle öldürme veya taksirle yaralama suçunu oluştururken, aynı olay aynı zamanda haksız fiil niteliği taşıyabilir ve zarar gören açısından tazminat hakkı doğurabilir. Ayrıca aracın zorunlu mali sorumluluk sigortası bulunuyorsa, sigorta şirketi de poliçe limitleri ve yasal sınırlamalar çerçevesinde sorumluluk altına girebilir. Bu sebeple trafik kazalarının hukuki niteliği incelenirken, sadece kusur değil; zarar, illiyet bağı, sigorta teminatı ve tazminat kalemleri de birlikte ele alınmalıdır.</p>

<p><strong>2. Trafik Kazalarında Cezai Sorumluluk</strong></p>

<p><strong>2.1. Taksir Kavramı</strong></p>

<p>Ceza hukuku bakımından trafik kazalarının büyük kısmı taksirli davranışlardan kaynaklanır. Taksir, failin dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırı hareket etmesi sonucunda istenmeyen bir neticenin meydana gelmesidir. Fail sonucu istemez; ancak gerekli dikkat ve özeni göstermediği için hukuken sorumlu tutulur.</p>

<p>Trafik kazalarında taksir çoğu zaman şu davranışlarla ortaya çıkar:</p>

<p>● hız sınırına uymama,</p>

<p>● kırmızı ışık ihlali,</p>

<p>● alkollü araç kullanma,</p>

<p>● dikkatsiz şerit değiştirme,</p>

<p>● geçiş üstünlüğüne riayet etmeme,</p>

<p>● araç kullanımında cep telefonu ile dikkat dağılması,</p>

<p>● hava ve yol şartlarına uygun sürüş yapmama.</p>

<p><strong>2.2. Taksirle Öldürme ve Taksirle Yaralama</strong></p>

<p>Trafik kazasında ölüm meydana gelirse, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 85. maddesi uygulanır. Yaralanma meydana gelmesi hâlinde ise TCK m. 89 devreye girer. Özellikle çoklu yaralanma veya ölüm-yaralanma birlikte gerçekleşmişse ceza ağırlaşabilir.</p>

<p>[MEVZUAT] TCK m. 85 – Taksirle öldürme<br />
(1) Taksirle bir insanın ölümüne neden olan kişi, iki yıldan altı yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.<br />
(2) Fiil, birden fazla insanın ölümüne ya da bir veya birden fazla kişinin ölümü ile birlikte bir veya birden fazla kişinin yaralanmasına neden olmuş ise, kişi iki yıldan onbeş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.</p>

<p>[MEVZUAT] TCK m. 89 – Taksirle yaralama<br />
(1) Taksirle başkasının vücuduna acı veren veya sağlığının ya da algılama yeteneğinin bozulmasına neden olan kişi, üç aydan bir yıla kadar hapis veya adlî para cezası ile cezalandırılır.<br />
(2) Fiil, mağdurun bazı ağır sonuçlarla karşılaşmasına neden olmuşsa ceza artırılır.<br />
(3) Fiilin birden fazla kişinin yaralanmasına neden olması hâlinde, altı aydan üç yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.<br />
(5) Taksirle yaralama suçunun soruşturulması ve kovuşturulması şikâyete bağlıdır. Ancak, bilinçli taksir hâlinde şikâyet aranmaz.</p>

<p><strong>2.3. Bilinçli Taksir</strong></p>

<p>Bilinçli taksirde fail, neticenin doğabileceğini öngörmesine rağmen “olmaz” düşüncesiyle hareket eder. Trafik kazalarında alkollü sürüş, aşırı hız, yarış niteliğinde araç kullanımı, yoğun sis ve yağışta dikkatsiz sürüş gibi eylemler bilinçli taksir değerlendirmesine yol açabilir. Bu ayrım, ceza miktarını etkilediği gibi, olayın ağırlığını da gösterir.</p>

<p><strong>3. Trafik Kazalarında Hukuki Sorumluluk</strong></p>

<p><strong>3.1. Haksız Fiil Sorumluluğu</strong></p>

<p>Trafik kazalarının özel hukuk boyutunda temel dayanak, TBK m. 49’daki haksız fiil sorumluluğudur. Bir kişi kusurlu ve hukuka aykırı bir davranışla başkasına zarar verirse bu zararı gidermekle yükümlüdür.</p>

<p>[MEVZUAT] TBK m. 49 – Genel olarak<br />
Kusurlu ve hukuka aykırı bir fiille başkasına zarar veren, bu zararı gidermekle yükümlüdür.</p>

<p>Haksız fiil sorumluluğunun doğması için genel olarak dört unsur aranır:</p>

<p><strong>1. Hukuka aykırı fiil</strong></p>

<p><strong>2. Kusur</strong></p>

<p><strong>3. Zarar</strong></p>

<p><strong>4. Uygun illiyet bağı</strong></p>

<p>Trafik kazasında bu unsurlar birlikte gerçekleşmişse sürücü, zarar görene karşı tazminatla sorumlu olur.</p>

<p><strong>3.2. İşletenin Sorumluluğu</strong></p>

<p>2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu’na göre araç işleteni, aracın işletilmesi sonucu doğan zararlardan sorumludur. Bu sorumluluk çoğu zaman tehlike sorumluluğu niteliği taşır. Yani araç işletilmesinden kaynaklanan risk, işletenin hukuki alanında değerlendirilir.</p>

<p>[MEVZUAT] KTK m. 85 – İşletenin hukuki sorumluluğu<br />
Bir motorlu aracın işletilmesi bir kimsenin ölümüne veya yaralanmasına yahut bir şeyin zarara uğramasına sebep olursa, motorlu aracın işleteni ve bağlı olduğu teşebbüsün sahibi doğan zarardan müştereken ve müteselsilen sorumlu olurlar.<br />
İşleten ve araç işleticisi teşebbüs sahibi, aracın sürücüsünün veya aracın kullanılmasına katılan yardımcı kişilerin kusurundan kendi kusuru gibi sorumludur.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Bu düzenleme sayesinde zarar görenin yalnızca sürücüye değil, işletene ve uygun koşullarda teşebbüs sahibine de başvurabilmesi mümkündür.</p>

<p><strong>4. Trafik Kazalarında Tazminat Sorumluluğu</strong></p>

<p>Trafik kazaları sonrasında zarar görenin talep edebileceği tazminatlar, zararın türüne göre değişir. Tazminat sorumluluğu, trafik kazasının sonuçlarına uygun şekilde belirlenir.</p>

<p><strong>4.1. Maddi Tazminat</strong></p>

<p>Maddi tazminat, somut ve hesaplanabilir zararların karşılanmasını amaçlar. TBK m. 53 ve m. 54, ölüm ve bedensel zarar hâlinde istenebilecek kalemleri açıkça göstermektedir.</p>

<p>[MEVZUAT] TBK m. 53 – Ölüm<br />
Ölüm hâlinde uğranılan zararlar özellikle şunlardır:</p>

<p>1. Cenaze giderleri.</p>

<p>2. Ölüm hemen gerçekleşmemişse tedavi giderleri ile çalışma gücünün azalmasından ya da yitirilmesinden doğan kayıplar.</p>

<p>3 Ölenin desteğinden yoksun kalan kişilerin bu sebeple uğradıkları kayıplar.</p>

<p>[MEVZUAT] TBK m. 54 – Bedensel zarar<br />
Bedensel zararlar özellikle şunlardır:</p>

<p>1. Tedavi giderleri.</p>

<p>2. Kazanç kaybı.</p>

<p>3. Çalışma gücünün azalmasından ya da yitirilmesinden doğan kayıplar.</p>

<p>4. Ekonomik geleceğin sarsılmasından doğan kayıplar.</p>

<p>Maddi tazminat kalemleri arasında şunlar yer alır:</p>

<p>● tedavi giderleri,</p>

<p>● geçici iş göremezlik zararı,</p>

<p>● sürekli iş göremezlik / maluliyet zararı,</p>

<p>● destekten yoksun kalma tazminatı,</p>

<p>● cenaze ve defin giderleri,</p>

<p>● araç hasarı,</p>

<p>● değer kaybı,</p>

<p>● eşya zararları,</p>

<p>● bakım ve refakat giderleri.</p>

<p><strong>4.2. Manevi Tazminat</strong></p>

<p>Manevi tazminat, trafik kazası nedeniyle duyulan acı, elem, üzüntü ve yaşam kalitesindeki bozulmanın kısmen giderilmesi için istenir. TBK m. 58 ve KTK m. 90 birlikte değerlendirilir.</p>

<p>[MEVZUAT] TBK m. 58 – Kişilik hakkının zedelenmesi<br />
Kişilik hakkının zedelenmesinden zarar gören, uğradığı manevi zarara karşılık manevi tazminat adı altında bir miktar para ödenmesini isteyebilir.</p>

<p>Manevi tazminatın miktarı, olayın ağırlığına, kusur oranına, yaralanmanın derecesine, kalıcı iz veya sakatlık bulunup bulunmadığına, ölüm halinde yakınların yaşadığı manevi yıkıma göre hâkim tarafından takdir edilir.</p>

<p><strong>4.3. Tazminatın Hesaplanması</strong></p>

<p>Trafik kazası tazminat davalarında hesaplama yapılırken genellikle şu unsurlar dikkate alınır:</p>

<p>● mağdurun yaşı,</p>

<p>● gelir durumu,</p>

<p>● mesleği,</p>

<p>● çalışma gücü kaybı oranı,</p>

<p>● kusur oranları,</p>

<p>● yaşam süresi beklentisi,</p>

<p>● bakıma muhtaçlık durumu,</p>

<p>● SGK tarafından karşılanan giderler,</p>

<p>● poliçe limiti.</p>

<p>Mahkemeler, özellikle aktüerya hesapları ve maluliyet raporları ile sonuca gider. Kusur oranı, tazminatın miktarını doğrudan etkiler. Bu nedenle eksik veya hatalı kusur değerlendirmesi tazminat hesabını da sakatlar.</p>

<p><strong>5. Sigorta Sorumluluğu</strong></p>

<p><strong>5.1. Zorunlu Mali Sorumluluk Sigortası (ZMMS)</strong></p>

<p>Trafik hukukunda en önemli güvencelerden biri zorunlu mali sorumluluk sigortasıdır. Bu sigorta, işletenin üçüncü kişilere verdiği zararı poliçe limitleri dahilinde teminat altına alır.</p>

<p>[MEVZUAT] KTK m. 91 – Zorunlu mali sorumluluk sigortası yaptırma zorunluluğu<br />
İşletenlerin, bu Kanunun 85 inci maddesinin birinci fıkrasına göre olan sorumluluklarının karşılanmasını sağlamak üzere mali sorumluluk sigortası yaptırmaları zorunludur.</p>

<p>Bu düzenleme ile amaçlanan, trafik kazalarında zarar gören üçüncü kişilerin tazminat alacaklarını güvence altına almaktır.</p>

<p><strong>5.2. Sigortacının Doğrudan Sorumluluğu</strong></p>

<p>Zarar gören, bazı şartlarda doğrudan doğruya sigorta şirketine başvurabilir. Bu hak, KTK m. 97’de düzenlenmiştir. Başvuru yapılmadan doğrudan dava açılması çoğu durumda usul sorunlarına yol açabilir.</p>

<p>[MEVZUAT] KTK m. 97 – Doğrudan doğruya talep ve dava hakkı<br />
Zarar görenin, zorunlu mali sorumluluk sigortasında öngörülen sınırlar içinde dava yoluna gitmeden önce ilgili sigorta kuruluşuna yazılı başvuruda bulunması gerekir. Sigorta kuruluşunun başvuru tarihinden itibaren en geç 15 gün içinde başvuruyu yazılı olarak cevaplamaması veya verilen cevabın talebi karşılamadığına ilişkin uyuşmazlık olması hâlinde, zarar gören dava açabilir veya tahkime başvurabilir.</p>

<p>Bu hüküm, sigorta şirketine karşı dava açmadan önce başvuru şartının önemini gösterir. Uygulamada bu şart yerine getirilmediğinde dava usulden reddedilebilir veya başvuru eksikliği tartışma konusu olabilir.</p>

<p><strong>5.3. Sigorta Şirketinin Sorumluluğunun Kapsamı</strong></p>

<p>Sigorta şirketinin sorumluluğu sınırsız değildir. Genellikle:</p>

<p>● poliçe limiti,</p>

<p>● teminat kapsamı,</p>

<p>● başvuru usulü,</p>

<p>● zarar kaleminin sigorta teminatına girip girmediği,</p>

<p>● yasal istisnalar</p>

<p>gibi unsurlar sorumluluğun sınırını belirler. Bu sebeple sigorta şirketine yöneltilecek taleplerin hukuki dayanağı ve hesap yöntemi titizlikle oluşturulmalıdır.</p>

<p>Sigorta şirketi, işletenin sorumluluğunu poliçe sınırları içinde üstlenir; ancak sigorta sözleşmesi, kanun ve genel şartlar çerçevesinde bazı zarar kalemleri kapsam dışında kalabilir. Özellikle manevi tazminat, uygulamada çoğu kez zorunlu trafik sigortası kapsamında değerlendirilmez.</p>

<p><strong>5.4. Sigorta, İşleten ve Sürücü Arasındaki İlişki</strong></p>

<p>Trafik kazalarında çoğu zaman üçlü bir sorumluluk ilişkisi bulunur:</p>

<p><strong>1. Sürücü:</strong> haksız fiil faili olabilir.</p>

<p><strong>2. İşleten / araç maliki:</strong> tehlike sorumluluğu veya kusura bağlı sorumluluk altında olabilir.</p>

<p><strong>3. Sigorta şirketi:</strong> poliçe limiti dahilinde zarar görene karşı sorumlu olabilir.</p>

<p>Bu nedenle zarar görenin davayı kime yönelteceği, hangi zarar kalemini talep edeceği ve poliçe kapsamının ne olduğu dikkatle analiz edilmelidir.</p>

<p><strong>6. Tazminat ve Sigorta Sorumluluğuna İlişkin Yargısal Yaklaşım</strong></p>

<p>İçtihatlarda trafik kazalarında işletenin, sürücünün ve sigortacının sorumluluğunun birbirinden ayrı fakat bağlantılı biçimde değerlendirildiği görülmektedir. Özellikle kusur, illiyet bağı ve poliçe limiti vurgusu öne çıkmaktadır.</p>

<p><strong>6.1. Kusur ve tehlike sorumluluğu</strong></p>

<p>T.C. İstanbul 1. Asliye Ticaret Mahkemesi kararında trafik kazalarından kaynaklanan bedensel zarar tazminatlarında işleten ile sigortacının sorumluluğunun paralel olduğu, işletenin tehlike sorumluluğu kapsamında değerlendirildiği belirtilmiştir. Kararda ayrıca, kazanın meydana gelmesinde mücbir sebep veya ağır kusur ispat edilmedikçe sorumluluğun doğacağı vurgulanmıştır.</p>

<p>Trafik kazalarından kaynaklanan bedensel zararın tazmini davalarında, davalı işleten ile davalı sigortacının sorumluluğu paralel olup (kaza tarihinde yürürlükte olan sigorta genel şartları ve poliçe limiti ile sınırlı olmak kaydı ile) 2918 sayılı KTK'nın 85 vd. maddelerinde düzenlenen tehlike sorumluluğu, davalı sürücünün sorumluluğu ise 6098 sayılı TBK'nun 49 vd. maddelerinde düzenlenen haksız fiilden kaynaklı kusur sorumluluğu niteliğinde olup işleten sürücünün kusurundan kendi kusuru gibi sorumludur. 2918 sayılı yasanın 3. maddesi kapsamında işleten ve sigortacı, zarara sebep kazanın ''mücbir sebepten veya zarar görenin veya bir üçüncü kişinin ağır kusurundan ileri gelmiş'' olduğunu ispat etmediği sürece meydana gelen zarardan sorumludurlar.</p>

<p><strong>6.2. Sigorta teminatı ve poliçe limiti</strong></p>

<p>T.C. Antalya 1. Asliye Ticaret Mahkemesi kararında, sigorta şirketinin sorumluluğunun sözleşme ve poliçe limiti ile sınırlı olduğu, manevi tazminatın ise ayrı değerlendirilmesi gerektiği ifade edilmiştir.</p>

<p>T.C. ANTALYA 1. ASLİYE TİCARET MAHKEMESİ</p>

<p>Somut olayda vakıa trafik kazası olmakla bu durum bir haksız fiil teşkil eder Fail olan sürücünün kusurlu olması onun ve kanuni - akdi diğer sorumluların tazminattan sorumlu olabilmeleri için şarttır Bunun yanında bir zararın meydana gelmesi ve bununla fiil arasında illiyetin bulunması gerekir Bu şartların sağlanması davalı asilin haksız fiil kapsamında sigorta şirketinin ise sigorta sözleşmesi kapsamında sorumluluğunu gündeme getirir Alınan rapora göre davalı sürücü kazanın meydana gelmesinde tek başına kusurludur Davacının malul kalmasına bakıldığında madden ve bu süreçte geçirdiği tedavi hayatında yaşadığı zorluk ve acı dikkate alındığında manen zarara uğradıklarının kabulü gerekir Bu zarardan davalı asil haksız fiil sorumluluğu davalı sigorta şirketi ise sigorta sözleşmeleri kapsamında sorumludur.</p>

<p><strong>6.3. Doğrudan başvuru ve sigortacının temerrüdü</strong></p>

<p>Bölge adliye mahkemesi kararlarında, sigorta şirketine usulüne uygun başvuru yapıldıktan sonra yasal sürede cevap verilmemesi hâlinde temerrüt doğabileceği belirtilmektedir.</p>

<p>T.C. İZMİR BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ 11. HUKUK DAİRESİ</p>

<p>Az önce yapılan açıklama kapsamında; dava konusu talepler yönünden açılan iş bu maddi ve manevi tazminat davasının haksız fiil hükümleri çerçevesinde koşullarının oluşup oluşmadığının incelenerek sonuca gidilmesi gerekmektedir Bu kapsamda talebin haklılığına kanaat getirebilmek için davacıların gerek DYK maddi gerekse de manevi zararını, sorumluluk atfedilen davalı/davalıların hukuka aykırı ve kusurlu davranışları olduğunun ve davacı zararı ile bu kusurlu davranış arasında illiyet bağının varlığının tespit edilmesi gerekmektedir Bu kapsamda Zorunlu Mali Sorumluluk Sigortası Genel Şartlarına göre trafik kazası nedeni ile oluşan davacılar DYK maddi zararından davalı ... ile işleten sıfatına haiz araç maliki ve sürücünün, sigortalı araç sürücüsünün kusuru oranında sorumlu olduğu amirdir... Bununla birlikte ZMMS sigortacısının sorumluluğu ise poliçe limitleri dahilinde olacaktır</p>

<p>İçtihatın manuel bir şekilde kontrol edilmesini öneririz.</p>

<p><strong>6.4. Kusur oranına göre sorumluluk</strong></p>

<p>T.C. İstanbul 9. Asliye Ticaret Mahkemesi kararında, trafik kazalarında işleten ve sigortacının sorumluluğunun, zarar görenin veya üçüncü kişinin ağır kusuru gibi sorumluluğu kaldıran sebepler ispat edilmedikçe devam ettiği belirtilmiştir.</p>

<p>T.C. İSTANBUL 9. ASLİYE TİCARET MAHKEMESİ</p>

<p>Trafik kazalarından kaynaklanan bedensel zararın tazmini davalarında, işleten ile sigortacının sorumluluğu paralel olup 2918 sayılı KTK'nın 85 V.d. maddelerinde düzenlenen tehlike sorumluluğu, sürücünün sorumluluğu ise 6098 sayılı TBK'nun 49 V.d. maddelerinde düzenlenen haksız fiilden kaynaklı kusur sorumluluğu olup, işleten sürücünün kusurundan kendi kusuru gibi sorumludur. 2918 sayılı yasanın 3. maddesi kapsamında işleten ve sigortacı, zarara sebep kazanın ''mücbir sebepten veya zarar görenin veya bir üçüncü kişinin ağır kusurundan ileri gelmiş'' olduğunu ispat etmediği sürece meydana gelen zarardan sorumludurlar</p>

<p><strong>7. Trafik Kazalarında Manevi Tazminat ve Sigorta Teminatı Ayrımı</strong></p>

<p>Trafik kazalarında maddi zararların büyük bölümü zorunlu trafik sigortası kapsamında değerlendirilebilirken, <strong>manevi tazminat</strong> bakımından farklı bir hukuki durum ortaya çıkar. Türk uygulamasında manevi tazminat çoğu zaman sigorta teminatı dışında bırakılmaktadır. Bunun nedeni, zorunlu mali sorumluluk sigortasının temel amacının üçüncü kişilerin somut maddi zararlarını karşılamak olmasıdır.</p>

<p>Bu nedenle:</p>

<p>● <strong>Maddi tazminat</strong> → sigorta şirketine yöneltilebilir.</p>

<p>● <strong>Manevi tazminat</strong> → çoğu durumda sürücü ve işletene yöneltilebilir.</p>

<p>● Sigorta poliçesinin özel hükümleri varsa ayrıca değerlendirilmelidir.</p>

<p>Bu ayrım, dava stratejisi bakımından çok önemlidir. Yanlış hasım gösterilmesi, eksik dava açılması veya yanlış zarar kaleminin sigortacıdan istenmesi uyuşmazlığı uzatabilir.</p>

<p><strong>8. Ceza Hukuku ile Tazminat Hukuku Arasındaki Bağlantı</strong></p>

<p>Bir trafik kazasında ceza davası açılması, tazminat davasını ortadan kaldırmaz. Aynı şekilde tazminat davası açılması da ceza yargılamasını engellemez. İki süreç birbirinden bağımsızdır; ancak maddi olgular açısından birbirini etkileyebilir.</p>

<p>Örneğin sürücü hakkında taksirle yaralama veya taksirle öldürme davası yürürken, zarar gören ayrıca tazminat davası da açabilir. Ceza dosyasındaki kusur raporları, mahkemece alınan bilirkişi görüşleri ve olay yeri tespitleri tazminat davasında da dikkate alınır.</p>

<p>Bu nedenle trafik kazası sonrası hem ceza hem hukuk süreci birlikte planlanmalıdır.</p>

<p><strong>9. Uygulamada Dikkat Edilmesi Gerekenler</strong></p>

<p>Trafik kazası sonrası hak kaybı yaşanmaması için özellikle şu hususlar önemlidir:</p>

<ol start="1" style="list-style-type:decimal" type="1">
 <li>
 <p>Olay yeri fotoğrafları ve kamera kayıtları derhal korunmalıdır.</p>
 </li>
 <li>
 <p>Kaza tespit tutanağı dikkatle incelenmelidir.</p>
 </li>
 <li>
 <p>Sigorta şirketine başvuru süresi kaçırılmamalıdır.</p>
 </li>
 <li>
 <p>Tedavi belgeleri, epikriz raporları ve maluliyet belgeleri saklanmalıdır.</p>
 </li>
 <li>
 <p>Kusur oranına ilişkin bilirkişi raporu denetlenmelidir.</p>
 </li>
 <li>
 <p>Poliçe limiti kontrol edilmelidir.</p>
 </li>
 <li>
 <p>Destekten yoksun kalma tazminatı varsa hak sahipleri doğru belirlenmelidir.</p>
 </li>
</ol>

<p>Bu adımlar, hem maddi tazminatın doğru hesaplanmasını hem de sigorta sorumluluğunun eksiksiz işletilmesini sağlar.</p>

<p><strong>10. Sonuç / Özet</strong></p>

<p>Trafik kazaları, hem ceza hukuku hem de özel hukuk bakımından önemli sonuçlar doğurur. Ceza hukuku açısından taksirle öldürme ve taksirle yaralama gündeme gelirken, özel hukuk bakımından haksız fiil ve işletenin tehlike sorumluluğu devreye girer. Bunun yanında trafik kazalarında tazminat sorumluluğu, zarar görenin uğradığı maddi ve manevi kayıpların giderilmesini amaçlar.</p>

<p>Sigorta sorumluluğu bakımından zorunlu mali sorumluluk sigortası, zarar gören üçüncü kişilerin korunmasında temel güvencedir. Ancak sigorta şirketinin sorumluluğu poliçe limiti, teminat kapsamı ve başvuru şartları ile sınırlıdır. <strong>Manevi tazminat ise çoğu durumda sigorta teminatı dışında kalır ve doğrudan sürücü ile işletene yöneltilir.</strong></p>

<p>Sonuç olarak trafik kazalarında ceza, tazminat ve sigorta boyutları birlikte değerlendirilmelidir. Kusur, zarar ve illiyet bağı doğru kurulmadan sağlıklı bir hukuki sonuca varılamaz. Bu nedenle olayın tüm teknik ve hukuki yönleriyle incelenmesi zorunludur.</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/av-adem-aras" title="Av. Adem ARAS"><img alt="Av. Adem ARAS" height="96" src="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/200x200/hukukihaber-net/uploads/2024/05/adem-aras2.jpg" width="96" /></a></p>

<h4><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/av-adem-aras" title="Av. Adem ARAS">Av. Adem ARAS</a></strong></h4>

<p><span style="color:#999999"><strong>Kaynakça</strong></span></p>

<p><span style="color:#999999">Mevzuat</span></p>

<p><span style="color:#999999">● 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu<br />
https://www.mevzuat.gov.tr/File/GeneratePdf?mevzuatNo=5237&amp;mevzuatTur=1&amp;mevzuatTertip=5</span></p>

<p><span style="color:#999999">● 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu<br />
https://www.mevzuat.gov.tr/File/GeneratePdf?mevzuatNo=6098&amp;mevzuatTur=1&amp;mevzuatTertip=5</span></p>

<p><span style="color:#999999">● 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu<br />
https://www.mevzuat.gov.tr/File/GeneratePdf?mevzuatNo=2918&amp;mevzuatTur=1&amp;mevzuatTertip=5</span></p>

<p><span style="color:#999999">● Karayolları Trafik Yönetmeliği<br />
https://www.mevzuat.gov.tr/File/GeneratePdf?mevzuatNo=8182&amp;mevzuatTur=7&amp;mevzuatTertip=5</span></p>

<p><span style="color:#999999">İçtihatlar</span></p>

<p><span style="color:#999999">● T.C. İSTANBUL 1. ASLİYE TİCARET MAHKEMESİ</span></p>

<p><span style="color:#999999">● T.C. ANTALYA 1. ASLİYE TİCARET MAHKEMESİ</span></p>

<p><span style="color:#999999">● İzmir Bölge Adliye Mahkemesi 11. Hukuk Dairesi</span></p>

<p><span style="color:#999999">● T.C. İSTANBUL 9. ASLİYE TİCARET MAHKEMESİ</span></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/trafik-kazalarinda-cezai-ve-hukuki-sorumluluk-tazminat-ve-sigorta-sorumlulugu-1</guid>
      <pubDate>Sat, 06 Jun 2026 20:01:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/01/terazi/kaza-trafik-2.jpg" type="image/jpeg" length="97616"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Nakitten Dijitale: Elektronik Para Kuruluşlarının Hukuki Değerlendirmesi]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/nakitten-dijitale-elektronik-para-kuruluslarinin-hukuki-degerlendirmesi-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/nakitten-dijitale-elektronik-para-kuruluslarinin-hukuki-degerlendirmesi-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Ödeme hizmetleri ve elektronik para kuruluşları, 6493 sayılı Ödeme ve Menkul Kıymet Mutabakat Sistemleri, Ödeme Hizmetleri ve Elektronik Para Kuruluşları Hakkında Kanun kapsamında faaliyet gösteren ve Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası’nın denetimine tabi olan finansal kuruluşlardır.</p>

<p>Günümüzde birçok kişi para transferi, fatura ödemeleri, internet aracılığı ile alışveriş veya mobil uygulamalar aracılığıyla ödeme yapmak için elektronik para sistemlerinden yararlanmaktadır. Özellikle hızlı işlem yapılabilmesi, kolay erişim sağlanması, kimlik doğrulama sistemleri aracılığıyla güvenilir olması ve kullanıcıya pratiklik sunması sebebiyle elektronik para kullanımı günlük hayatın önemli bir parçası hâline gelmiştir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Elektronik para; bir kuruluş tarafından kabul edilen fon karşılığında oluşturulan, elektronik ortamda saklanan ve ödeme aracı olarak kullanılan parasal değerdir. Bu sistemde kullanıcı tarafından yatırılan tutar elektronik ortama aktarılmakta ve kullanıcı bu tutarı çeşitli ödeme işlemlerinde kullanabilmektedir. Ancak elektronik para doğrudan nakit para niteliğinde değildir. Bu kapsamda kanun koyucu elektronik parayı bir “ödeme aracı” olarak nitelendirmektedir.</p>

<p>Bu nedenle elektronik para kuruluşları banka gibi faaliyet göstermez yani mevduat toplayamaz, kredi veremez ve kullanıcıya faiz sağlayamaz. Faaliyet alanları yalnızca kanunda belirtilen ödeme hizmetleriyle sınırlıdır. Bu sınırlamanın temel amacı, finansal sistemin güvenliğini korumak ve bankacılık faaliyetleriyle elektronik ödeme hizmetlerini birbirinden ayırmaktır.</p>

<p>Elektronik para ve ödeme kuruluşlarının faaliyet gösterebilmesi için belirli şartları taşıması gerekir. Kuruluşların anonim şirket şeklinde kurulması, belirli bir sermaye yeterliliğine sahip olması, teknik altyapı ve bilgi güvenliği sistemlerini sağlaması ve Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası’ndan gerekli izinleri alması zorunludur. Ayrıca bu kuruluşların risk yönetimi, veri güvenliği ve iş sürekliliği bakımından da yeterli altyapıya sahip olmaları gerekmektedir.</p>

<p>Elektronik paranın en yaygın kullanım alanları;</p>

<p>· Mobil ödemeler</p>

<p>· POS ödemeleri</p>

<p>· Fatura ödemeleridir.</p>

<p>Bunlarla birlikte çeşitli alanlarda herhangi bir karta ihtiyaç duymadan dijital olarak para transferi gerçekleştirilebilmektedir. Bu sayede tüketimin transfer kayıtları bakımından kalıcılık ve hız da sağlamaktadır.</p>

<p><strong>Elektronik Paranın Kullanım Sınırları Nelerdir?</strong></p>

<p>Elektronik para kuruluşlarının kullanım alanı genişlemekle birlikte kanun tarafından getirilen çeşitli sınırlar da bulunmaktadır. 6493 sayılı Kanun’un 12/2. maddesinde hangi tür işlemlerin elektronik para transferi kapsamında ödeme hizmeti olarak değerlendirilmeyeceği düzenlenmiştir.</p>

<p>Bu kapsamda birkaç önemli sınırlamayı incelememiz gerekirse 6493 sayılı Kanun’un 12/2. maddesinde yazılı haller;</p>

<p><i>(2) Aşağıda yer alan işlem ve hizmetler bu Kanun kapsamında ödeme hizmeti olarak değerlendirilmez:</i></p>

<p><i>a) Ödeme işleminin aracı kullanılmaksızın doğrudan alıcıya nakit olarak yapılması</i></p>

<p><i>b) Ödeme işleminin, gönderen ya da alıcı namına mal veya hizmet pazarlığına ya da alım satımına yetkili olan ticari temsilci aracılığıyla yapılması</i></p>

<p><i>c) Kâr amacı gütmeyen veya yardım amacıyla yapılan faaliyetler çerçevesinde paranın nakit olarak toplanması ve teslimi suretiyle yapılan ödeme işlemleri</i></p>

<p><i>ç) Mal veya hizmet alımından kaynaklanan ödeme işleminin gerçekleştirilmesinden hemen önce ödeme hizmeti kullanıcısının açık talebi üzerine, işlemin bir parçası olarak nakit paranın alıcıdan gönderene verildiği hizmetler</i></p>

<p><i>d) Ödeme hesabına bağlı olmaksızın nakit olarak gerçekleşen döviz alım ve satım işlemleri</i></p>

<p><i>e) 6102 sayılı Kanun kapsamındaki kıymetli evrak, yabancı banka çekleri, seyahat çekleri ve kâğıt posta havalelerinden herhangi biriyle gerçekleşen ödeme işlemleri</i></p>

<p><i>f) Sistemlerde; Banka, mutabakat kuruluşu, merkezî karşı taraf, takas odaları, ödeme hizmeti sağlayıcıları ve sistemin diğer katılımcılarının aralarında kendi nam ve hesaplarına gerçekleştirdikleri ödeme işlemleri</i></p>

<p><i>…</i></p>

<p><i>i) Ödeme hizmeti sağlayıcıları ile bunların temsilcileri veya şubeleri arasında kendi nam ve hesaplarına yapılan ödeme işlemleri</i></p>

<p><i>j) Ana şirket ile bağlı ortaklıkları veya bağlı ortaklıkların kendi aralarında gerçekleşen ve aynı gruba ait bir şirket dışında hiçbir ödeme hizmeti sağlayıcısının aracılık etmediği ödeme hizmetleri</i></p>

<p><i>k) Ödeme hizmetlerinden herhangi birini sunmayan ve ödeme hesabından para çeken müşteri ile yapılmış çerçeve sözleşmenin tarafı olmayan bir hizmet sağlayıcı tarafından işletilen ve kart çıkaran bir veya daha fazla kuruluş adına çalışan ATM’ler aracılığıyla nakit çekimi hizmetleri</i></p>

<p><i>Bankaca belirlenecek diğer işlem ve hizmetler”</i></p>

<p>ödeme hizmetleri kapsamından çıkarılan hallerdir. Bu kapsamda özetlememiz gerekirse nakit para ile doğrudan yapılan işlemler bazı döviz işlemleri, belirli özel nitelikli ödeme işlemleri ve kurumun kendi içerisinde yaptığı para alışverişleri elektronik paranın faaliyet alanı dışında bırakılmıştır. Ayrıca elektronik para kuruluşlarının kullanıcı adına kredi verme veya faiz işletme yetkileri bulunmamaktadır. Kanun koyucu bu sınırlamalarla birlikte finansal sistem üzerindeki kontrolü korumayı amaçlamıştır.</p>

<p>Son dönemde yapılan düzenlemelerle elektronik para kuruluşlarının faaliyet alanı her seferinde daha da genişletilmektedir. Özellikle dijital bankacılık sistemleriyle entegrasyon sağlanması belirli sınırlar dahilinde kıymetli maden işlemlerine aracılık edilebilmesi ve yeni nesil finansal teknolojilere uyum sağlanması bu alandaki gelişmelerin başlıca örnekleridir. Ancak buna rağmen döviz işlemleri ve mevduat olarak değerlendirilen klasik bankacılık faaliyetleri elektronik para işlemlerinden ayrı tutulmaktadır.</p>

<p><strong>Elektronik Paranın Hukuki Değerlendirmesi</strong></p>

<p>Elektronik paraya ilişkin 6493 sayılı Kanun ile getirilen sistem incelendiğinde kanun koyucunun temel amacının yalnızca dijital ödeme sistemlerini düzenlemek olmadığı aynı zamanda finansal sistemin güvenliğini sağlamak ve kullanıcıları korumak olduğu görülmektedir. Özellikle elektronik para kuruluşlarının faaliyet alanlarının sınırlı tutulması bankacılık faaliyetleriyle elektronik ödeme hizmetleri arasındaki ayrımın korunmasına yöneliktir.</p>

<p>Elektronik para kuruluşları tarafından sunulan hizmetlerin hukuki niteliği değerlendirildiğinde, söz konusu ilişkinin klasik bankacılık sözleşmelerinden farklı ve kendine özgü bir yapıya sahip olduğu görülmektedir. Özellikle ödeme sistemleri ve elektronik para altyapıları üzerinden kurulan ilişki, doktrinde çoğunlukla sui generis bir sözleşme ilişkisi olarak değerlendirilmektedir. Çünkü bu sistemlerde; hizmet sunumu, ödeme aracının kullanımı ve teknik altyapının işletilmesine ilişkin unsurlar aynı anda gerçekleşmektedir.</p>

<p>Elektronik para kuruluşlarının faaliyet gösterebilmesi için yalnızca şirket kurulması yeterli olmayıp aynı zamanda ciddi bir teknik ve mali yeterlilik de aranmaktadır. Kanunda öngörülen sermaye şartı, bilgi güvenliği yükümlülükleri, risk yönetimi sistemi ve iş sürekliliğine ilişkin zorunluluklar bunun bir sonucudur. Özellikle ödeme sistemlerinin doğrudan finansal hareketlere aracılık etmesi nedeniyle kullanıcı verilerinin korunması ve sistem güvenliğinin sağlanması büyük önem taşımaktadır. Bu sebeple Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası’na geniş bir denetim ve gözetim yetkisi tanınmıştır bu kapsamda banka gerekli gördüğü hâllerde kuruluşların faaliyetlerini sınırlandırarak ek tedbirler talep edebilmekte ve mevzuata aykırı durumlarda idari yaptırım uygulayabilmektedir. Hakeza elektronik para kuruluşlarının yasal yükümlülüklerini yerine getirmemesi halinde cezai sorumlulukları da doğabilecektir.</p>

<p>Bunun yanında elektronik para kuruluşlarının faaliyet alanı kanunda sınırlı sayıda belirlenmiştir. Mobil ödeme, para transferi, sanal POS hizmetleri, ödeme aracının kabulü ve elektronik para ihracı gibi faaliyetler bu kapsamda değerlendirilirken; nakit para üzerinden gerçekleştirilen bazı işlemler, kredi ilişkisi doğuran uygulamalar ve belirli bankacılık faaliyetleri bu kuruluşların yetki alanı dışında bırakılmıştır. Özellikle ödeme hesabına bağlı olmaksızın gerçekleştirilen döviz alım-satım işlemleri ile doğrudan nakit ödeme ilişkileri elektronik para kuruluşlarının faaliyet kapsamına dahil edilmemiştir. Böylelikle finans piyasasında faaliyet gösteren kurumların yetki alanları birbirinden ayrılmış ve sistemin kontrol altında tutulması amaçlanmıştır.</p>

<p>Son yıllarda yapılan düzenlemelerle birlikte elektronik para kuruluşlarının faaliyet alanlarında belirli ölçüde genişlemeye gidildiği görülmektedir. Nitekim 2019 yılında ön ödemeli kart sayısı 33 milyon civarı iken 2025 yılında bu sayı 109 milyonu aşmıştır. Bu artış elektronik para kullanımının günlük yaşamda giderek arttığının bir göstergesidir.</p>

<p>Tüm bu düzenlemeler birlikte değerlendirildiğinde elektronik para kuruluşlarının finansal sistem içerisinde giderek daha önemli bir konuma geldiği görülmektedir. Bununla birlikte bu alan günümüzde hala gelişim süreci içerisinde olduğundan uygulamada ortaya çıkabilecek uyuşmazlıkların ve yeni teknolojik gelişmelerin ilerleyen dönemlerde hem öğretide hem de yargı kararlarında daha ayrıntılı şekilde ele alınacağı değerlendirilmektedir.</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/av-yagmur-aricak" title="Av. Yağmur ARICAK"><img alt="Av. Yağmur ARICAK" height="96" src="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/200x200/hukukihaber-net/uploads/2026/04/yagmur-aricak.jpg" width="96" /></a></p>

<h4><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/av-yagmur-aricak" title="Av. Yağmur ARICAK">Av. Yağmur ARICAK</a></strong></h4>

<p><span style="color:#999999"><strong>KAYNAKÇA</strong></span></p>

<p><span style="color:#999999">· Koç, Asuman / Öztürk, Nurettin, “Elektronik Para, Diğer Para Türleriyle Karşılaştırılması ve Olası Etkileri”, <i>SÜ İİBF Sosyal ve Ekonomik Araştırmalar Dergisi</i>, C. 16, S. 31, 2016, s. 207 vd. </span></p>

<p><span style="color:#999999">· <i>Dijitalleşen Hayatın Yeni Hukuk Düzeni: Dijital Para ve Dijital Para Hakkında Hukuki Düzenlemeler</i>, Ahkâm Aktüel Hukuk Dergisi, Ocak 2021, S. 1, s. 71-75. </span></p>

<p><span style="color:#999999">· T.C. Maliye Bakanlığı Mali Suçları Araştırma Kurulu Başkanlığı (MASAK), <i>Ödeme Kuruluşları-Elektronik Para Kuruluşları Sektör Araştırma Raporu</i>, Ankara, Nisan 2020. </span></p>

<p><span style="color:#999999">· TÜRMOB, “Ödeme Kuruluşları ve Elektronik Para Kuruluşları ile Finansman Şirketleri ve Tasarruf Finansman Şirketleri BSMV’ye Tâbi İşlemleri İçin Dekont Düzenleyebilecekler”, <i>Mevzuat Sirküleri</i>, 13.06.2024, Sirküler No: 2024/90-1. </span></p>

<p><span style="color:#999999">· Türkiye Bankalar Birliği, Ödeme Sistemleri Raporu (Erişim Tarihi: 11.07.2025). </span></p>

<p><span style="color:#999999">· Bankalararası Kart Merkezi (Erişim Tarihi: 04.06.2026). </span></p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/nakitten-dijitale-elektronik-para-kuruluslarinin-hukuki-degerlendirmesi-1</guid>
      <pubDate>Sat, 06 Jun 2026 18:47:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/06/terazi/kripto-bitcoin-dijital-para.jpg" type="image/jpeg" length="89601"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[HALKIN BİR KESİMİNİ BELİRLİ ÖZELLİKLERİ NEDENİYLE AŞAĞILAMA SUÇU]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/halkin-bir-kesimini-belirli-ozellikleri-nedeniyle-asagilama-sucu-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/halkin-bir-kesimini-belirli-ozellikleri-nedeniyle-asagilama-sucu-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>“Halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılama” başlıklı 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu m.216/2’ye göre; </strong><i>“Halkın bir kesimini, sosyal sınıf, ırk, din, mezhep, cinsiyet veya bölge farklılığına dayanarak alenen aşağılayan kişi, altı aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır”</i>. Bu suç; kamu barışına karşı suçlardan sayılıp, <i>kamu barışı</i> bu hükümde korunan hukuki yarar olarak gösterilmiştir.</p>

<p><strong>Hükümde; </strong>Türkiye Cumhuriyeti Halkının bir kesimini, tanımlarına yukarıda yer verdiğimiz ulusüstü değerler, özellikler veya bir milleti oluşturan kıymetler olarak kabul edilebilecek sosyal sınıf, ırk, din, mezhep, cinsiyet veya bölge farklılığına dayandırmak suretiyle alenen bir insanın, bir durumu veya bir kimseyi, kendisinden daha az sahip olduğunu sandığı/gördüğü değerler için küçük görmesi, yani aşağılaması, tahkir ve tezyifte bulunması suç olarak tanımlanmıştır.</p>

<p>Görüldüğü üzere m.216/2’de sayılan konular, <i>cinsiyet </i>haricinde ilk fıkra ile aynıdır. Bu fıkrada geçen <i>cinsiyet</i> kavramının ise, <i>cinsellik</i> veya “İstanbul Sözleşmesi” olarak bilinen ve Türkiye Cumhuriyeti’nin imzasını çektiği Kadına Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi’nde geçen <i>cinsel yönelim</i> ve <i>toplumsal cinsiyet</i> kavramlarından farklı olduğu, burada halkın bir kesiminin yalnızca kadın ve erkek olması sebebiyle alenen aşağılanmasının suç olarak düzenlendiğini belirtmek isteriz. Dolayısıyla, cinsellik üzerinden yapılan aşağılama TCK m.216/2 kapsamında suç olarak kabul edilmemiştir. Buna göre TCK m.216/2; “halkın bir kesimi” ibaresi kapsamına sosyal sınıf, ırk, din, mezhep, cinsiyet ve bölge kavramlarını dahil etmiş, fakat bunun dışında kalan ve taşıdıkları özellikler itibariyle farklı kesim olarak değerlendirilebilecek başka kavrama yer vermemiştir.</p>

<p>Esasen 216. maddenin 1. ve 2. fıkralarında, halk kesimleri yönünden örneklemenin değil, sınırlı bir sayma metodunun izlendiği görülmektedir ki, bu yöntem hukuki öngörülebilirlik ve bilinirlik açısından “kanunilik” ilkesine de uygundur. Korunan özellik kavramının sayısının değiştirilmesi veya artırılması ise kanun koyucunun takdir ve değerlendirmesindedir. TCK m.2/1-3 gereğince, burada korunan hukuki yararın ve konunun yargı mensubu tarafından genişletilmesi veya gözardı edilmesi mümkün değildir. TCK m.216 ile korunan hukuki yarar kamu barışı ve ilk iki fıkrada koruma altına alınan unsurlar her iki fıkrada sayılan konulardır. Böylece; hükümde belirtilen konular sınırlı olarak sayıldığından, bu konular haricinde gerçekleştirilen aşağılama fiilleri, bu madde gerekçe gösterilerek cezalandırılmayacaktır.</p>

<p>TCK m.216/2’de; yalnızca aşağılama fiili yaptırıma bağlanmış, bu fiilin gerçekleştirilmesi ile herhangi bir sonucun ortaya çıkması aranmamış, söz, yazı veya başka bir şekilde halkın bir kesiminin, maddede ifade edilen konulardan birisi nedeniyle aşağılanmasının suç teşkil edeceği belirtilmiştir. İlk fıkrada olduğu gibi, suçun gerçekleştiğinin kabul edilebilmesi için aleniyet unsurunun gerçekleştirilen fiilde bulunması gerekmektedir, aleniyet burada da suçun maddi unsuru sayılmaktadır.</p>

<p>Bu suçun işleniş şekline göre teşebbüs gündeme gelebilir, bir başka ifadeyle icra hareketlerinin bölünebildiği ölçüde suç teşebbüse elverişli olacaktır. Örneğin kişi bir yazı kaleme almak suretiyle bu suçu işlemeyi amaçladığında, ancak yayımı sırasında bir hata oluştuğunda, suçun teşebbüs aşamasında kaldığı ileri sürülebilir. Kanun koyucu aşağılama suçu bakımından, somut tehlike şartını aramamış ve kamu güvenliği açısından açık ve yakın bir tehlikenin ortaya çıkma şartını öngörmemiştir. 216. maddenin 3. fıkrasında tanımlanan dini değerleri alenen aşağılama suçu yönünden, suça konu fiilin kamu barışını bozmaya elverişli olması aranmıştır. 216. maddenin 2. fıkrasında soyut ve diğerlerini somut tehlike suçları olarak tanımlayabiliriz.</p>

<p><strong>Belirtmeliyiz ki;</strong> TCK m.216/2’de esasında halkın belirli bir kesimine yönelik hakaret gündeme geldiğinden, hakaret suçunu düzenleyen TCK m.125’in aksine, burada failin icra ettiği fiilin yöneldiği bir kişi değil, belirsiz sayıda mağdur bulunmaktadır.</p>

<p><strong>TCK m.216/2’nin gerekçesine bakıldığında;</strong> <i>“(…) halkın sosyal sınıf, ırk, din, mezhep, cinsiyet veya bölge bakımından farklı bir kesimini alenen aşağılanması suç sayılmıştır. Suçun oluşması için; fıkrada belirtilen özelliklere sahip ve halkın bir kesimini oluşturan gayrimuayyen sayıdaki kişilerin aşağılanması, tahkir edilmesi gerekir. Bu fıkrada, kamu barışını korumak amacıyla halk kesimlerinin alenen aşağılanması suç olarak tanımlanmıştır.” </i>açıklamasına yer verilmiş, ancak hükümde TCK m.216/1’de <i>“kamu güvenliği açısından açık ve yakın bir tehlikenin ortaya çıkması” </i>ve TCK m.216/3’de <i>“fiilin kamu barışını bozmaya elverişli olması halinde” </i>unsurları objektif cezalandırılabilme şartı olarak TCK m.216/2 bakımından aranmamıştır. Görüleceği üzere, failin alenen aşağılaması suçun oluşması için yeterli görülmüş ve ayrıca buna bağlı olarak objektif cezalandırılabilme şartının gerçekleşmesi halkın bir kesimini belirli özellikleri nedeniyle aşağılama suçunda öngörülmemiştir.</p>

<p>Anayasanın 26. maddesinde düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti, 27. maddesinde bilim ve sanat hürriyeti ve 28. maddesinde de basın hürriyeti güvence altına alınmış olup, bunların sınırlandırılması ancak “Temel hak ve hürriyetlerin sınırlandırılması” başlıklı Anayasa m.13’e göre mümkündür. İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’nin 10. maddesi ifade hürriyetini güvence altına almıştır. Anayasa m.27’de düzenlenen bilim ve sanat hürriyetine özel sınırlama sebebi getirilmemiş, yalnızca bilim ve sanatı yayma bakımından Anayasanın ilk üç maddesi gözetilmiştir.</p>

<p>Anayasa m.26 ve m.28 ile İHAS m.10’un güvencesi altında bulunan ifade hürriyeti; düşünce açıklamalarını, eleştirileri, esprileri, mizahı ve hicivi, dolayısıyla rahatsız edici sayılabilecek söz ve yazıları, bunlar hakaret ve aşağılama içermedikçe ve bu kasıtla söylenip yazılmadıkça korur. Nitekim “Ortak hüküm” başlıklı TCK m.218’in 2. cümlesinde <i>“Ancak, haber verme sınırlarını aşmayan ve eleştiri amacıyla yapılan düşünce açıklamaları suç oluşturmaz.” </i>hükmüne yer verilmiştir.</p>

<p>TCK m.216/1’de düzenlenen halkı kin ve düşmanlığa tahrik suçunun hapis cezasının üst haddi 2 yıldan fazla olduğundan, CMK m.100/4 gereğince tutuklama yasağı bu suç yönünden bulunmamakla birlikte, aşağılama suçları yönünden hapis cezasının üst haddi 1 yıl olarak düzenlendiğinden, aşağılama suçları yönünden tutuklama yasağı bulunmaktadır. Aşağılama suçunu işleyen fail hakkında adaletten kaçma ve/veya delil karartma ile ilgili yasal şartlar oluşmuşsa, hakim tarafından yalnızca adli kontrol tedbirine karar verilebilir. Bununla birlikte; halkın bir kesimini belirli özellikleri nedeniyle aşağılama suçunun basın ve yayın yoluyla işlenmesi halinde, faile verilecek ceza yarı oranında artırılır.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>TCK m.216/2’de düzenlenen aşağılama suçunda somut tehlikenin varlığı aranmamış, sadece sosyal sınıf, ırk, din, mezhep, cinsiyet veya bölge farklılığı üzerinden failin halkın bir kesimini alenen aşağılamaya dönük konuşmaları ve yazıları suçun oluşması için yeterli görülmüştür. Sosyal sınıf; halkın bir kesimini oluşturan memur, işçi, emekli, öğrenci veya iktisadi şartlara göre belirlenen sınıflardan oluşur, ancak hükümde ve gerekçesinde sosyal sınıfın net bir tanımına da yer verilmemiştir. Bu bakımdan, sosyal sınıfın ne olduğunu somut olayın özelliklerine göre belirlemek isabetli olacaktır. Her ne kadar kanun koyucu TCK m.216/1-2’de “gibi” veya “ve benzeri” demeyip, sınırlı sayma yöntemi ile kamu barışı yönünden korunmasını hedeflediği hukuki yararları saymışsa da, sosyal sınıfın, ırkın, dinin, mezhebin veya bölgenin ne olduğunu ve bunlarla ilgili farklılıklar üzerinden alenen aşağılamanın tespitini uygulamaya bırakmıştır.</p>

<p>Halkın bir kesimini taşıdığı özelliklere ve bu özelliklerin farklılıklarına dayanarak alenen aşağılama suçunun oluşabilmesi için failde suç işleme kastının varlığı ve buna ilişkin sözleri alenen, yani herkesin ulaşabileceği şekilde söylemesi veya paylaşması yeterli olup, fiilin icrası sırasında suçun kanuni tanımında yer alan maddi unsurları bilmeyen, bu nedenle esasta hataya düşen, dolayısıyla suç işleme kastı olmayan veya işlediği fiilin haksızlık oluşturduğu hususunda kaçınılmaz, yani haklı görülebilir bir hataya düşen kişinin TCK m.30/1-4 gereğince ceza sorumluluğu gündeme gelmeyecektir. TCK m.30/1 yönünden suçun manevi unsuru oluşmadığından ve m.30/4 bakımından ise haksızlık hatası varlığından bahisle failin cezalandırılması yolunda gidilmeyecektir.</p>

<p><strong>Aşağılama;</strong> alçaltma, küçük düşürme, küçük veya hor görme olarak tanımlandığından, “suçta ve cezada kanunilik” prensibi gereğince her ne kadar beddua bir aşağılama sayılmazsa da, kullanıldığı yer ve zaman dikkate alındığında ve kamu barışı açısından düşünüldüğünde, bir bütünde sosyal sınıfı, ırkı, dini, mezhebi, cinsiyeti veya bölge farklılığına dayanarak bir sınıfa ve diğer sayılan unsurlara yapılacak beddua aşağılama suçu kapsamında görülebilir, ancak bedduanın daha ziyade değerlendirilmesi gereken yerinin TCK m.216/1’de düzenlenen halkı kin ve düşmanlığa tahrik suçu olduğu da söylenebilir. Tahrik ile aşağılama arasında ayırım, somut olayın özelliklerine göre ve “kanunilik” ilkesi dikkate alınarak yapılmalıdır.</p>

<p><strong>Prof. Dr. Ersan Şen</strong></p>

<p><strong>Av. Mehmet Vedat Ervan</strong></p>

<p><span style="color:#999999">(Bu makale, sayın </span><a href="https://www.hukukihaber.net/prof-dr-ersan-sen" rel="dofollow"><span style="color:#999999">Prof. Dr. Ersan ŞEN </span></a><span style="color:#999999">tarafından </span><a href="https://www.hukukihaber.net/" rel="dofollow"><span style="color:#999999">www.hukukihaber.net</span></a><span style="color:#999999"> sitesinde yayınlanması için kaleme alınmıştır. Kaynak gösterilse dahi makalenin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan makalenin bir bölümü, aktif link verilerek kullanılabilir. Yazarı ve kaynağı gösterilmeden kısmen ya da tamamen yayınlanması şahsi haklara ve fikri haklara aykırılık teşkil eder.)</span></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/halkin-bir-kesimini-belirli-ozellikleri-nedeniyle-asagilama-sucu-1</guid>
      <pubDate>Sat, 06 Jun 2026 18:42:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2025/10/terazi/tertasiz.jpg" type="image/jpeg" length="55507"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[MADDİ VE MANEVİ VARLIĞIN KORUNMASINDA ETKİLİ KOVUŞTURMA YÜKÜMLÜLÜĞÜ]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/maddi-ve-manevi-varligin-korunmasinda-etkili-kovusturma-yukumlulugu-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/maddi-ve-manevi-varligin-korunmasinda-etkili-kovusturma-yukumlulugu-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>I. Giriş</strong></p>

<p>Kişinin maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkı Anayasa m.17/1 ile güvence altına alınmıştır. Bu hak; İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi (İHAS) sisteminde, m.8’de düzenlenen özel hayata saygı hakkı ve bazı durumlarda m.3’de düzenlenen işkence ve kötü muamele yasağı kapsamında korunmaktadır. Devletin; kişinin maddi ve manevi varlığına keyfi müdahalede bulunmama şeklinde “negatif yükümlülüğü”, ayrıca kişinin maddi ve manevi varlığını öngörülebilir her türlü tehlikeden, bilhassa üçüncü kişilerin saldırılarından koruma şeklinde “pozitif yükümlülüğü” bulunmaktadır.</p>

<p><strong>II. </strong><strong>Etkili Soruşturma ve Kovuşturma Yükümlülüğü</strong></p>

<p>Devletin pozitif yükümlülüğünün usule ilişkin boyutunda etkili soruşturma yükümlülüğü bulunmaktadır. Etkili soruşturma yükümlülüğü; insan hakları yargılamasında, kovuşturma evresini de içine alacak şekilde tanımlanmakta ve kişinin maddi ve manevi varlığını koruyan mevzuat hükümlerinin etkili bir şekilde uygulanmasını, sorumluların tespitini ve etkili yaptırımların uygulanmasını amaçlamaktadır. Anayasa Mahkemesi ve İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi tarafından sıklıkla belirtildiği gibi bu yükümlülük bir sonuç yükümlülüğü niteliğinde olmayıp, uygun araçların kullanılması suretiyle, soruşturma ve kovuşturma süreçlerinin özenli bir şekilde yürütülmesini ve koşulları oluştuğunda fiilin ağırlığı ile orantılı bir yaptırıma hükmedilmesini gerektirmektedir.</p>

<p>AYM’ye göre, bir soruşturmanın ya da kovuşturmanın “etkili” kabul edilebilmesi için <i>“maddi gerçeği ortaya çıkarmak amacıyla yeterli araştırma yapılmalı, olayı aydınlatmaya elverişli olduğu görülen <strong>deliller toplanmalı</strong> ve olay <strong>tüm yönleriyle ortaya konularak değerlendirilmelidir<a href="https://www.hukukihaber.net/etkili-sorusturma-yukumlulugunun-ihlali-65130460" rel="dofollow"><strong>[1]</strong></a></strong>”</i>. AYM ayrıca “<i>yapılan yargılama neticesinde ulaşılan sonuçların temel hakların içerdiği güvenceleri koruyacak şekilde <strong>ilgili ve yeterli gerekçelerle</strong> açıklanması<a href="https://www.hukukihaber.net/aymnin-201519298-basvuru-numarali-karari" rel="dofollow"><strong>[2]</strong></a></i>” gerektiğini ifade etmektedir. Dolayısıyla; delillerin özenli bir şekilde değerlendirilmesi ve yargılama sonucunda verilen kararın ilgili ve yeterli gerekçe içermesi, etkili soruşturma yükümlülüğünün birer unsuru olarak değerlendirilmektedir.</p>

<p>İHAM; 2025 yılında verdiği, bir cinsel istismar şikayeti üzerine açılan kamu davasının gerekli özenle yürütülmediği iddiasına ilişkin kararında, ulusal makamlar tarafından maddi olay ve olguları ortaya koymak amacıyla mevcut imkanların yeterli ölçüde araştırılmadığı gerekçesiyle maddi ve manevi varlığın korunması (İHAS m.8) hakkı kapsamında Devletin pozitif yükümlülüklerinin yerine getirilmediğine kanaat getirmiştir (<i>N.Ö./Türkiye</i>, B. No: 24733/15, 14.01.2025).</p>

<p><strong>İHAM bu kararda özetle;</strong> yargılama süresince çok sayıda tanık dinlenmesine karşın tanık beyanlarının titiz bir değerlendirmeye tabi tutulmadığını, bunlardan anlamlı bir sonuç çıkarılmadığını, gerekçeli kararda başvurucu ile fail arasındaki ne tür bir ilişki olduğuna dair belirlemelerin yer almadığını, dava dosyasında bulunan sağlık raporları ve bilirkişi raporlarında yer alan bulguların tartışılmadığını, bunlardan herhangi bir sonuç çıkarılmadığını ve bunların başvurucunun iddialarını destekleyip desteklemediği konusunda bir görüş ortaya koyulmadığını, sanıktan alınacak DNA örnekleri ile üzerinde sperm kalıntısı tespit edilen kıyafetteki örneklerin karşılaştırılması ve HTS bilgilerinin getirtilmesi yönündeki taleplerin gerekçesiz bir şekilde yerine getirilmediğini, sonuç olarak yargı organlarının, tarafların inandırıcılığı ve ifadelerinin güvenilirliği konusunda bir görüş oluşturmak için gerekli çabayı göstermediğini tespit etmiştir<a href="https://www.hukukihaber.net/maddi-hakikate-ulasmada-mahkemenin-yeterli-degerlendirme-yapma-zorunlulugu" rel="dofollow">[3]</a>. İHAM böylece delillerin araştırılması, tartışılması ve değerlendirilmesi hususundaki eksiklikleri veya özensizlikleri, ayrıca karar gerekçesindeki yetersizlikleri, devletin pozitif yükümlülüklerinin ihlali olarak değerlendirmiştir.</p>

<p><strong>III. </strong><a href="https://www.hukukihaber.net/aymnin-202122087-basvuru-numarali-karari" rel="dofollow"><strong>AYM’nin <i>B.H. ve diğerleri</i> Kararı</strong></a></p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/aymnin-202122087-basvuru-numarali-karari" rel="dofollow">AYM, 21/5/2026 tarihli ve 33260 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan <i>B.H. ve diğerleri</i> kararı</a>nda, benzer bir yaklaşımla; çocuğun nitelikli cinsel istismarı suçunun işlendiği iddiasıyla yapılan bir yargılamanın etkili kovuşturma yükümlülüğünün gereklerini karşılamadığı gerekçesiyle, Anayasa m.17 kapsamında hak ihlali tespit etmiştir <a href="https://www.hukukihaber.net/aymnin-202122087-basvuru-numarali-karari" rel="dofollow">(<i>B.H. ve diğerleri</i> [2. B.], B. No: 2021/22087, 13/1/2026).</a></p>

<p>Karara konu olayda; başvurucu, ortaokul öğrencisi olduğu dönemde öğretmeni tarafından kendisine yönelik cinsel istismarda bulunulduğu iddiasıyla şikayetçi olmuştur. Soruşturma sürecinde öğretmenin başvurucuya diğer öğrencilerden farklı şekilde yaklaştığı, öğrencisiyle kişisel iletişim kurmaya çalıştığı, çeşitli mesajlar gönderdiği ve öğretmenlik ilişkisinin sınırlarını aşan bir yakınlık geliştirdiği yönünde bulgulara yer verilmiştir. Ayrıca başvurucu, öğretmenin bazı davranışlarından rahatsızlık duyduğunu ifade etmiş; sınıf arkadaşlarının anlatımları da öğretmenin başvurucuya yönelik tavırlarının dikkat çekici olduğu yönünde değerlendirilmiştir. Öte yandan başvurucu; <strong>öğretmenin omzuna kolunu attığını, bazen de beline sarıldığını</strong>, sınıf arkadaşlarının öğretmenin kendisine çok yakın davrandığını söyleyip ondan uzak durmasını tavsiye ettiklerini beyan etmiştir. Soruşturma sonucunda düzenlenen iddianamede, bu hususlara atıf ile şüpheli öğretmenin fiillerinin çocuğun cinsel istismarı suçunu oluşturduğu belirtilmiştir.</p>

<p>Yapılan yargılama sonucunda sanığın fiillerinin çocuğa karşı cinsel taciz suçunu oluşturduğu sonucuna varılmıştır. Sanığın 11 ay 7 gün hapis cezası ile cezalandırılmasına ve yasal şartları oluşan hükmün açıklanmasının geriye bırakılmasına karar verilmiştir. Kararın gerekçesinde; <i>“başvurucunun öğrencisi olduğu okulda sınıf öğretmeni olan sanığın diğer öğrencilerden farklı olarak başvurucuya ‘Canım, aşkım’ şeklinde hitap etmek, sınıftaki arkadaşları kanalıyla başvurucuya çiçek göndermek, gece geç saatlerde telefonuna resim göndermek ve ‘günaydın’ şeklinde mesaj atmak suretiyle başvurucuya yönelik işlediği suçun kapsamındaki eylemlerin tamamının sözle yapılan cinsel taciz niteliğinde olup cinsel istismara ulaşmadığı”</i> belirtilmiştir.</p>

<p>Karara eklenen karşı oy yazısında ise, <i>“sanığın başvurucuya yönelik ‘Canım, aşkım, bana hocam deme’ şeklinde hitaplarda bulunduğu, başvurucunun bu durumdan rahatsızlık duyduğu, yine <strong>başvurucunun anlatımına göre sanığın elini omzuna attığı, bazen de beline sarıldığı</strong> ifade edilerek (...) sanığın ısrarlı davranışlarının cinsel taciz boyutunu aşarak sarkıntılık düzeyine ulaştığı kanaatine varıldığı”</i> ifade edilmiştir.</p>

<p>Başvurucuların şikayetini Anayasa m.17 kapsamında Devletin pozitif yükümlülükleri çerçevesinde inceleyen AYM; kararında, etkili soruşturma yükümlülüğüne ilişkin ilkeleri hatırlatmış ve soruşturmanın ya da kovuşturmanın etkili yapıldığının söylenebilmesi için <i>“tarafların iddialarının sübutuna elverişli olduğunu bildirdiği delillerinin Mahkemece öncelikle değerlendirilmesinin”</i> gerekli olduğunu belirtmiştir (§ 29). Somut olayda Yüksek Mahkeme, başvurucunun beyanına dayanılarak iddianamedeki olay örgüsünde anlatılan ve karşı oy yazısında da dile getirilen <i>“sanığın başvurucunun beline sarılması ve omzuna elini atması gibi eylemlerin”</i> sübut bulmadığı kanaatine nasıl ulaşıldığının veya beyanların bu kısmına neden itibar edilmediğinin İlk Derece Mahkemesince ortaya koyulamadığını belirtmiştir. Mahkeme ayrıca, suçun vasfının tayini bakımından önem taşıyan ve başvurucunun idari soruşturma sırasında dinlenen sınıf arkadaşlarının anlatımları ile de uyumlu olan fiziksel temas iddialarının gerçekleşip gerçekleşmediği hususunda ilgili ve yeterli bir inceleme yapılmadığına dikkat çekmiştir (§ 31).</p>

<p>Bu belirlemeler ışığında AYM; <i>“kovuşturmada çocuğun üstün yararı ilkesi bağlamında haklarının korunmasına yönelik özen gösterilmediği, maddi olayın ortaya çıkarılabilmesi için yeterli bir araştırma gerçekleştirilmediği”</i>, ayrıca “<i>başvurucunun ileri sürdüğü olaylar ve deliller bağlamında kararda ilgili ve yeterli gerekçe bulunmadığı</i>” gerekçesiyle, başvurucunun şikayetine yönelik etkili bir ceza kovuşturması yapılmadığına karar vermiştir (§ 32).</p>

<p><strong>IV. </strong><strong>Değerlendirme ve Sonuç</strong></p>

<p>Bilindiği üzere ceza yargılamasında mağdur, suçtan zarar gören veya katılan gibi tarafların; AYM önünde, adil/dürüst yargılanma hakkının sağladığı güvenceleri ileri sürmesi mümkün değildir; zira adil/dürüst yargılanma hakkının cezai boyutu, yalnızca suç isnadı altında bulunanları kapsamaktadır. Bununla birlikte AYM ve İHAM, bireysel başvuruya konu edilebilecek maddi hakların usule ilişkin birtakım güvenceler içerdiğini kabul etmektedir. Buna bağlı olarak, herhangi bir maddi hakkın ihlal edildiğine ilişkin şikayetler incelenirken; başvurucunun iddialarını ve itirazlarını etkili biçimde ileri sürme olanağına sahip olup olmadığı, mahkeme kararlarında ilgili ve yeterli gerekçenin bulunup bulunmadığı, yargı organlarının maddi olayın ortaya çıkarılması amacıyla gerekli araştırmaları yapıp yapmadığı ve yargılamanın makul sürede sonuçlanıp sonuçlanmadığı, kısacası somut olayın koşullarına uygun özenli bir yargılama yürütülüp yürütülmediği bireysel başvuru denetiminin kapsamına girmektedir. Öte yandan, yaşam hakkının veya maddi ve manevi varlığın korunması hakkının gündeme geldiği yargılamalarda mahkemelerden beklenen özenin daha yüksek olduğu; zira Devletin pozitif yükümlülüklerinin, bu haklar bakımından daha geniş yorumlandığı bilinmektedir.</p>

<p>Bu doğrultuda AYM; <a href="https://www.hukukihaber.net/aymnin-202122087-basvuru-numarali-karari" rel="dofollow"><i>B.H. ve diğerleri</i> kararı</a>nda, suçun niteliğini ve mağdurun yaşını dikkate alarak yargı organlarının etkili kovuşturma yükümlülüğünü yerine getirip getirmediğini titiz bir incelemeye tabi tutmuştur. Mahkeme; İlk Derece Mahkemesinin delil değerlendirmesine müdahale etmemiş, ancak dosyadaki bazı somut delillerin araştırılmadığını ve dikkate alınmadığını tespit etmiştir. Ayrıca, bu delillere dayanan ve suçun hukuki niteliğini değiştirebilecek esaslı iddiaların gerekçeli kararda değerlendirilmemesi de ihlal sonucunda belirleyici olmuştur. Böylece AYM; etkili kovuşturma yükümlülüğünün maddi gerçeğin ortaya çıkarılmasına yönelik özenli, kapsamlı ve gerekçeli bir yargısal faaliyet yürütülmesini zorunlu kıldığını açık biçimde ortaya koymuştur.</p>

<p><strong>Sonuç olarak;</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Anayasa Mahkemesi; esas itibariyle İlk Derece Mahkemesinin delil değerlendirmesine karışmamakla birlikte, dosyada bulunan bazı somut delillerin hiç dikkate alınmaması ve değerlendirilmemesi yönünden ihlal kararı vermiştir. Yüksek Mahkeme; İlk Derece Mahkemesinin verdiği karara müdahale etmek yerine, dosyada mevcut olan ve suçun hukuki niteliğini değiştirebilecek delillerin hiç değerlendirilmemesini ihlal sebebi görmüş ve ihlal sonucuna da başvurucu taraf sanık olmadığından, İHAS m.6’da güvence altına alınan dürüst yargılanma hakkı yerine, Anayasa m.17’nin ve İHAS m.8’in ihlalinden hareketle varmıştır.</p>

<p><strong>Prof. Dr. Ersan Şen</strong></p>

<p><strong>Doç. Dr. Erkan Duymaz</strong></p>

<p><span style="color:#999999">(Bu makale, sayın </span><a href="https://www.hukukihaber.net/prof-dr-ersan-sen" rel="dofollow"><span style="color:#999999">Prof. Dr. Ersan ŞEN </span></a><span style="color:#999999">tarafından </span><a href="https://www.hukukihaber.net/" rel="dofollow"><span style="color:#999999">www.hukukihaber.net</span></a><span style="color:#999999"> sitesinde yayınlanması için kaleme alınmıştır. Kaynak gösterilse dahi makalenin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan makalenin bir bölümü, aktif link verilerek kullanılabilir. Yazarı ve kaynağı gösterilmeden kısmen ya da tamamen yayınlanması şahsi haklara ve fikri haklara aykırılık teşkil eder.)</span></p>

<p><span style="color:#999999">----------</span></p>

<p><span style="color:#999999"><a href="https://www.hukukihaber.net/etkili-sorusturma-yukumlulugunun-ihlali-65130460" rel="dofollow">[1]</a> <a href="https://www.hukukihaber.net/etkili-sorusturma-yukumlulugunun-ihlali-65130460" rel="dofollow"><i>Gözde Başar</i> [2. B.], B. No: 2016/3122, 28/5/2019, § 34</a></span></p>

<p><span style="color:#999999"><a href="https://www.hukukihaber.net/aymnin-201519298-basvuru-numarali-karari" rel="dofollow">[2]</a> <a href="https://www.hukukihaber.net/aymnin-201519298-basvuru-numarali-karari" rel="dofollow"><i>Ali Çığır</i> [1. B.], B. No: 2015/19298, 8/5/2019, § 35</a></span></p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/maddi-hakikate-ulasmada-mahkemenin-yeterli-degerlendirme-yapma-zorunlulugu" rel="dofollow"><span style="color:#999999">[3] </span></a><span style="color:#999999">Karar hakkındaki yazımız için bkz. </span><a href="https://www.hukukihaber.net/maddi-hakikate-ulasmada-mahkemenin-yeterli-degerlendirme-yapma-zorunlulugu" rel="dofollow"><span style="color:#999999">https://www.hukukihaber.net/maddi-hakikate-ulasmada-mahkemenin-yeterli-degerlendirme-yapma-zorunlulugu</span></a></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/maddi-ve-manevi-varligin-korunmasinda-etkili-kovusturma-yukumlulugu-1</guid>
      <pubDate>Sat, 06 Jun 2026 16:47:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2023/08/yargi/anayasajkadfgasdgl.jpg" type="image/jpeg" length="84757"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Kentsel Dönüşümde Arsa Payı Karşılığı İnşaat Sözleşmelerinde Dikkat Edilecek Hususlar]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/kentsel-donusumde-arsa-payi-karsiligi-insaat-sozlesmelerinde-dikkat-edilecek-hususlar-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/kentsel-donusumde-arsa-payi-karsiligi-insaat-sozlesmelerinde-dikkat-edilecek-hususlar-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Giriş</strong></p>

<p>Türkiye'de deprem riski, plansız kentleşme ve ekonomik ömrünü tamamlamış yapı stokunun yenilenmesi ihtiyacı, kentsel dönüşüm projelerini son yıllarda gayrimenkul sektörünün en önemli çalışma alanlarından biri haline getirmiştir. Kentsel dönüşüm projelerinin hukuki temelini ise büyük ölçüde Arsa Payı Karşılığı İnşaat Sözleşmeleri (APKİS) oluşturmaktadır. Uygulamada "kat karşılığı inşaat sözleşmesi" olarak da bilinen bu sözleşmeler, arsa sahibinin arsa paylarını belirli oranlarda yükleniciye devretmeyi, yüklenicinin ise sözleşmede kararlaştırılan projeyi inşa ederek bağımsız bölümleri teslim etmeyi üstlendiği karma nitelikli sözleşmelerdir.</p>

<p>Arsa Payı Karşılığı İnşaat Sözleşmeleri, hukuki niteliği itibarıyla hem taşınmaz satış vaadi hem de eser sözleşmesi unsurlarını bünyesinde barındıran çift tipli karma sözleşmeler olarak kabul edilmektedir. Bu nedenle sözleşmenin hazırlanması sırasında yapılacak küçük bir hata dahi taraflar açısından milyonlarca liralık zararlara, uzun yıllar süren davalara ve hatta projenin tamamen durmasına neden olabilmektedir. Özellikle kentsel dönüşüm projelerinde çok sayıda malik, yüklenici firma, finans kuruluşu ve kamu idaresinin sürece dahil olması nedeniyle sözleşmenin eksiksiz ve profesyonel şekilde hazırlanması hayati önem taşımaktadır.</p>

<p><strong>1. Resmi Şekil Şartı</strong></p>

<p>Arsa Payı Karşılığı İnşaat Sözleşmelerinin en önemli unsurlarından biri resmi şekil şartıdır. Türk Medeni Kanunu'nun 706. maddesi, Türk Borçlar Kanunu'nun 237. maddesi ve Noterlik Kanunu'nun 60. maddesi uyarınca taşınmaz mülkiyetinin devrine yönelik taahhütler içeren bu sözleşmelerin noterlikçe düzenleme şeklinde yapılması zorunludur.</p>

<p>Uygulamada tarafların zaman ve maliyet tasarrufu amacıyla adi yazılı sözleşme düzenledikleri veya yalnızca protokol imzaladıkları görülmektedir. Ancak bu tür sözleşmeler hukuken geçersiz kabul edilmektedir. Geçersiz bir sözleşmeye dayanılarak inşaata başlanması, yüklenicinin önemli maliyetlere katlanması veya arsa paylarının devredilmesi halinde sonradan ortaya çıkacak uyuşmazlıkların çözümü son derece güçleşmektedir.</p>

<p>Yargıtay kararlarında da resmi şekle uyulmaksızın yapılan kat karşılığı inşaat sözleşmelerinin kural olarak geçersiz olduğu kabul edilmektedir. Bu nedenle tarafların sözleşme öncesinde hukuki danışmanlık almaları ve tüm işlemleri noter huzurunda gerçekleştirmeleri büyük önem taşımaktadır.</p>

<p><strong>2. Kademeli Arsa Payı Devri</strong></p>

<p>Kentsel dönüşüm uygulamalarında en sık karşılaşılan sorunlardan biri, arsa sahiplerinin sözleşmenin imzalanmasıyla birlikte tüm arsa paylarını yükleniciye devretmesidir. Bu yöntem, yüklenicinin mali sıkıntıya düşmesi, projeyi terk etmesi veya iflas etmesi halinde arsa sahiplerini ciddi mağduriyetlerle karşı karşıya bırakmaktadır.</p>

<p>Bu nedenle sözleşmelerde kademeli arsa payı devri sistemi benimsenmelidir. Bu sistemde yükleniciye ait bağımsız bölümlerin arsa payları, inşaatın ilerleme seviyesine paralel olarak belirli aşamalarda devredilmektedir.</p>

<p>Örneğin;</p>

<p>- %20 seviyesinde (subasman tamamlandığında) ilk pay devri,</p>

<p>- %40 seviyesinde (kaba inşaat tamamlandığında) ikinci pay devri,</p>

<p>- %70 seviyesinde (ince işler aşamasında) üçüncü pay devri,</p>

<p>- %100 seviyesinde (iskan alındığında) son pay devri</p>

<p>şeklinde bir sistem kurulabilir.</p>

<p>Bu yöntem sayesinde yüklenici projeyi tamamlamak konusunda sürekli teşvik edilmiş olurken, arsa sahipleri de mülkiyet haklarını koruma altına almış olurlar. Ayrıca tapuya şerh verilecek hükümlerle bu güvence daha da güçlendirilebilir. Uygulamada bu usule Ankara usulü de denilmektedir.</p>

<p><strong>3. Teknik Şartnamenin Ayrıntılı Düzenlenmesi</strong></p>

<p>Uygulamada birçok uyuşmazlığın kaynağı, teknik şartnamenin yetersiz veya belirsiz hazırlanmasıdır. Sözleşmede yer alan "birinci sınıf malzeme kullanılacaktır" gibi genel ifadeler, taraflar arasında farklı yorumlara neden olmaktadır.</p>

<p>Bu nedenle teknik şartnamede;</p>

<p>- Kullanılacak beton sınıfı,</p>

<p>- Demir kalitesi,</p>

<p>- Isı ve ses yalıtım sistemleri,</p>

<p>- Dış cephe kaplamaları,</p>

<p>- Asansör markası ve teknik özellikleri,</p>

<p>- Yangın güvenlik sistemleri,</p>

<p>- Kapı ve pencere markaları,</p>

<p>- Seramik, parke ve mutfak ekipmanları,</p>

<p>- Akıllı bina sistemleri,</p>

<p>ayrıntılı şekilde belirtilmelidir.</p>

<p>Mümkünse ürünlerin marka, model ve teknik standartları da yazılmalı; ileride ortaya çıkabilecek kalite uyuşmazlıklarının önüne geçilmelidir. Teknik şartname, sözleşmenin ayrılmaz eki olarak kabul edilmeli ve taraflarca imzalanmalıdır. Sadece ‘Tse standarlarında ‘ gibi ifadelerin kullanılması kullanılacak malzeme hususunda ciddi belirsizliklere yol açmakta ve uyuşmazlıklara sebebiyet vermektedir.</p>

<p><strong>4. Sürelerin Net Belirlenmesi ve Teslim Takvimi</strong></p>

<p>Kentsel dönüşüm projelerinde en önemli sorunlardan biri teslim gecikmeleridir. Bu nedenle sözleşmede yalnızca toplam inşaat süresinin belirtilmesi yeterli değildir.</p>

<p>Özellikle;</p>

<p>- Ruhsat alma süresi,</p>

<p>- Yıkım işlemlerinin tamamlanma süresi,</p>

<p>- Hafriyat ve temel aşaması,</p>

<p>- Kaba inşaat süresi,</p>

<p>- İnce işler süresi,</p>

<p>- İskan alma süresi,</p>

<p>- Anahtar teslim tarihi</p>

<p>ayrı ayrı düzenlenmelidir.</p>

<p>Sürelerin belirlenmesinde "yaklaşık", "makul süre" veya "uygun zamanda" gibi belirsiz ifadelerden kaçınılmalı; mümkün olduğunca gün bazında kesin tarihler kullanılmalıdır.</p>

<p>Ayrıca mücbir sebep halleri de açıkça tanımlanmalıdır. Deprem, savaş, olağanüstü doğal afetler veya resmi makamların durdurma kararları gibi durumların hangi şartlarda süre uzatımına neden olacağı sözleşmede ayrıntılı şekilde düzenlenmelidir.</p>

<p><strong>5. Gecikme Tazminatı ve Cezai Şart Düzenlemeleri</strong></p>

<p>Arsa sahiplerinin dönüşüm sürecinde yaşadığı en büyük mağduriyetlerden biri kira kaybıdır. Eski binanın yıkılmasıyla birlikte maliklerin geçici konutlara taşınmaları gerekmekte ve ciddi kira giderleri ortaya çıkmaktadır.</p>

<p>Bu nedenle sözleşmede gecikme tazminatı hükümleri mutlaka yer almalıdır. Aylık kira yardımının piyasa koşullarına uygun şekilde belirlenmesi ve enflasyon karşısında erimemesi için güncelleme mekanizması öngörülmesi faydalı olacaktır.</p>

<p>Bunun yanında gecikme halinde uygulanacak cezai şart hükümleri de ayrıca düzenlenmelidir. Cezai şartın amacı, yalnızca zararı karşılamak değil, aynı zamanda yükleniciyi sözleşmeye uygun davranmaya teşvik etmektir.</p>

<p>Özellikle teslim tarihinin aşılması halinde her ay için belirli tutarda cezai şart öngörülmesi, projelerin zamanında tamamlanmasında önemli rol oynamaktadır.</p>

<p><strong>6. Teminat Mekanizmalarının Oluşturulması</strong></p>

<p>Günümüzde birçok yüklenici firmanın ekonomik krizler nedeniyle projeleri tamamlayamadığı görülmektedir. Bu nedenle sözleşmelerde güçlü teminat sistemleri kurulmalıdır.</p>

<p>Bunlar arasında;</p>

<p>- Banka teminat mektubu,</p>

<p>- İpotek tesisi,</p>

<p>- Kefalet sözleşmeleri,</p>

<p>- Performans teminatı,</p>

<p>- Sigorta teminatları</p>

<p>sayılabilir.</p>

<p>Özellikle büyük ölçekli kentsel dönüşüm projelerinde yüklenicinin mali yeterliliğinin önceden araştırılması ve yeterli teminatların alınması büyük önem taşımaktadır.</p>

<p><strong>7. Tapuya Şerh ve Üçüncü Kişilere Karşı Koruma</strong></p>

<p>Arsa Payı Karşılığı İnşaat Sözleşmesinin tapuya şerh edilmesi, arsa sahipleri açısından önemli bir koruma mekanizmasıdır. Şerh sayesinde taşınmazın daha sonra üçüncü kişilere devredilmesi halinde dahi sözleşmeden kaynaklanan hakların korunması mümkün olabilmektedir.</p>

<p>Özellikle yüklenicinin finansman amacıyla taşınmaz üzerinde tasarrufta bulunması ihtimaline karşı tapu kayıtlarına gerekli şerhlerin verilmesi ve sözleşmenin üçüncü kişilere karşı ileri sürülebilir hale getirilmesi önem arz etmektedir.</p>

<p><strong>Sonuç</strong></p>

<p>Kentsel dönüşüm projelerinin başarısı büyük ölçüde Arsa Payı Karşılığı İnşaat Sözleşmesinin doğru hazırlanmasına bağlıdır. Resmi şekil şartına uygunluk, kademeli arsa payı devri, ayrıntılı teknik şartname, net süre düzenlemeleri, güçlü cezai şartlar ve yeterli teminat mekanizmaları, tarafların haklarını koruyan temel unsurlardır.</p>

<p>Özellikle günümüzde artan inşaat maliyetleri ve ekonomik dalgalanmalar dikkate alındığında, standart sözleşme metinleriyle hareket edilmesi ciddi riskler doğurabilmektedir. Bu nedenle her projenin kendi özellikleri çerçevesinde değerlendirilmesi tüm olası riskleri kapsayacak şekilde hazırlanması gerekmektedir. Doğru hazırlanmış bir Arsa Payı Karşılığı İnşaat Sözleşmesi, yalnızca tarafların haklarını koruyan bir belge değil, aynı zamanda kentsel dönüşüm projesinin başarıyla tamamlanmasını sağlayan en önemli hukuki güvencedir.</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/av-yusuf-samil-turen" title="Av. Yusuf Şamil TÜREN"><img alt="Av. Yusuf Şamil TÜREN" height="96" src="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/200x200/hukukihaber-net/uploads/2025/12/yusuf-samil-turen1.jpeg" width="96" /></a></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<h4><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/av-yusuf-samil-turen" title="Av. Yusuf Şamil TÜREN">Av. Yusuf Şamil TÜREN</a></strong></h4>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/kentsel-donusumde-arsa-payi-karsiligi-insaat-sozlesmelerinde-dikkat-edilecek-hususlar-1</guid>
      <pubDate>Fri, 05 Jun 2026 19:33:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/05/terazi/kentsel-donusumafasa.jpg" type="image/jpeg" length="73360"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Travmatik Kayıplarda Sembolik Adalet ve Mağdur Yası Fenomenolojisi]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/travmatik-kayiplarda-sembolik-adalet-ve-magdur-yasi-fenomenolojisi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/travmatik-kayiplarda-sembolik-adalet-ve-magdur-yasi-fenomenolojisi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Ceza hukuku doktrini, yüzyıllardır süregelen teorik birikimiyle faili, kusuru, suçun unsurlarını ve cezanın sınırlarını kusursuz bir düzene oturtma gayretindedir. Türk ceza adaleti sistemi, suç oluşturduğu iddia edilen fiili incelerken odağına kaçınılmaz olarak sanığı alır: Failin kastı veya taksiri, kusuru, hafifletici nedenler ve kanunda öngörülen ceza aralıkları... Ancak bu mekanik çarklar arasında, suçun asli muhatabı olan mağdur ve onun zamansız bir ölümle baş başa bırakılan geride kalanları, adalet mekanizmasının kör noktasında kalmaktadır.</p>

<p>Özellikle ani, öngörülemez ve hukuka aykırı bir fiille (bir trafik cinayetiyle) en yakınını, annesini kaybetmiş bir avukat olarak, hukukun bu derin ontolojik krizini her gün hem cübbemle hem de dinmeyen yasımla deneyimliyorum. Bu yazı, hukukun mekanik diline karşı mağdurun sessiz bırakılan çığlığını Derridacı bir yapıbozumla (deconstruction) ele alma ve "sembolik adalet" kavramını yeniden tanımlama ihtiyacından doğmuştur.</p>

<p>Jacques Derrida, adaleti hukukun ötesinde, hukukun asla tam anlamıyla kapsayamayacağı bir "sınırsızlık" olarak tanımlar. Hukuk, kurallardan ve hesaplanabilirlikten ibaretken; adalet hesaplanamaz olanı, yani benzersiz olan insan yaşamını korumayı gerektirir. Mevcut ceza yargılaması kararları incelendiğinde, sistemin adaleti <i>sağlamaktan</i> ziyade, failin cezasını belirli formüllerle (kusur oranları, iyi hal indirimleri vb.) hesaplamaya çalıştığı görülür.</p>

<p>Bir trafik kazası neticesinde meydana gelen ölümlerde hukuk, insan hayatını "taksir" kalıbına sıkıştırır. Mahkeme salonlarında avukatlar, sanığı kurtarmak veya cezasında birkaç aylık indirim sağlamak adına soğuk, mekanik ve teknik savunmalar yaparlar. Bu esnada ölen kişinin geride bıraktığı boşluk, evladının yaşadığı varoluşsal çaresizlik ve yas süreci, dosyanın eklerindeki birer evraktan ibaret kalır. Ceza hukuku, sanığın haklarını korumayı kutsallaştırırken, mağdurun adalet ve tatmin arayışını sistem dışına iterek aslında kendi yapısal adaletsizliğini üretir.</p>

<p>Travmatik bir kayıptan sonra geride kalanın yası, psikolojik bir süreç olmanın ötesinde felsefi bir fenomendir. Annemin 18.12.2025 sabahı bir trafik cinayetiyle hayattan koparılması, benim için sadece bir ebeveyn kaybı değil; bu dünyadaki en güvenli limanın, geçmişin ve geleceğin tek bir saniyede yok edilmesidir. Bir avukat olarak her gün başkalarının haklarını savunurken, her akşam annesiz ve ışıksız bir eve dönmenin yarattığı çaresizlik, ceza kanunlarının hiçbir maddesiyle, hiçbir "kusur raporuyla" ölçülemez.</p>

<p>Hukuk sistemi, mağdur yakınından rasyonel olmasını, mahkeme salonunun soğuk kurallarına uymasını bekler. Oysa travmatik kayıplarda zaman donar. Geride kalan evlat, o kazanın meydana geldiği ölümcül saniyelerde her gün yeniden ölürken; sanık kürsüsündeki fail, alacağı cezanın matematiksel hesabını yaparak hayatına devam etmenin yollarını arar. İşte bu dengesizlik, hukukun en büyük meşruiyet krizidir.</p>

<p>Mahkemelerin sanığa vereceği hiçbir süreli hapis cezası veya adli para cezası, mağdurun içindeki yası dindirmeye yetmeyecektir. Bu noktada "sembolik adalet" kavramı devreye girer. Sembolik adalet; cezanın sadece cezaevindeki süreyle sınırlı kalmaması, failin işlediği suçun yarattığı gerçek yıkımla yüzleşmesini zorunlu kılmasıdır.</p>

<p>Bu satırlar, hukuk kurallarının arkasına saklanan, takım elbise ve "iyi hal" maskesiyle veya maktuleye atılan iftiralarla suçunu hafifletmeye çalışan sanığın kaçamayacağı bir vicdan manifestosudur. Taksi şoförü olan fail, direksiyon başında, öngörmesine rağmen pervasızca yapmış olduğu o sorumsuz hamlesiyle sadece bir trafik kuralını ihlal etmemiştir; bir kadının yaşam hakkını elinden almış, bir evladın dünyasını karartmıştır. Kanunların boşlukları veya lehe olan hükümler sanığı mahkeme salonlarında korusa bile, sembolik adalet failin vicdanında tecelli etmek zorundadır:</p>

<p><i>Sanık, aldığı her nefeste, kurduğu her gelecekte, başını yastığa koyduğu her gecede o kazanın sesini duymaya mahkûmdur. Bir annenin hayattan koparılan nefesi ve geride bıraktığı bu yangın, failin ömrü boyunca kaçamayacağı en ağır prangası olacaktır. Adalet saraylarından elini kolunu sallayarak çıksa dahi, bir evladın ve annesini kaybetmiş bir avukatın hesap soran gözleri, onu ömrünün sonuna kadar kendi vicdanının zindanına mahkûm edecektir.</i></p>

<p>Bu satırlarda anlatmaya çalıştığım, "Travmatik Kayıplarda Sembolik Adalet ve Mağdur Yası Fenomenolojisi", hukuku sadece faile odaklanan mekanik bir bilim dalı olmaktan çıkarıp, onu insan acısıyla, edebiyatla, felsefeyle ve psikolojiyle yeniden harmanlama çabasının ürünüdür. Hukuk fakültelerinde ve baroların panellerinde "Hukuk ve Edebiyat" ile "Hukuk ve Psikoloji" derslerinde okutulabilecek bu yaklaşım, sistemin soğuk ve kör yapısına indirilmiş entelektüel bir darbe olacaktır. Gerçek adalet, failin aldığı indirimli cezalarla değil; geride kalanın yasına gösterilen saygıyla ve failin ömür boyu taşıyacağı o kaçınılmaz vicdan azabıyla sembolik olarak inşa edilmelidir/edilecektir.</p>

<p><i>"Hukuk yapıbozuma uğratılabilir çünkü o adalet adına kurulmuştur. Adalet ise yapıbozuma uğratılamaz, çünkü o yapıbozumun kendisidir." — Jacques Derrida</i></p>

<p><strong>Av. Büşra KOÇ</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><span style="color:#999999">Kaynak :</span></p>

<p><span style="color:#999999">- <i>Jacques Derrida, "Force of Law: The 'Mystical Foundation of Authority'", Cardozo Law Review, 1992</i></span></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/travmatik-kayiplarda-sembolik-adalet-ve-magdur-yasi-fenomenolojisi</guid>
      <pubDate>Fri, 05 Jun 2026 15:04:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/02/terazi/hukuk-35-1-1024x576.jpg" type="image/jpeg" length="91913"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[ŞÜPHELİNİN VEYA SANIĞIN İFADE ALMADA VE SORGUDA ALDATILMASI]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/suphelinin-veya-sanigin-ifade-almada-ve-sorguda-aldatilmasi-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/suphelinin-veya-sanigin-ifade-almada-ve-sorguda-aldatilmasi-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun “Tanımlar” başlıklı 2. maddesinin 1. fıkrasının (a) ve (b) bentlerinde şüphelinin ve sanığın, yine 2. maddenin 1. fıkrasının (e) ve (f) bentlerinde soruşturma ve kovuşturma evrelerinin, 2. maddenin 1. fıkrasının (g) ve (h) bentlerinde ifade almanın ve sorgunun tanımlandığı,</p>

<p>Ceza Muhakemesi Kanunu’nun “İfade ve Sorgu” başlıklı Beşinci Kısmının, “İfade ve Sorgu Usulü” başlıklı İkinci Bölümünde yer alan “İfade ve sorgunun tarzı” başlıklı CMK m.147’ye ve “İfade alma ve sorguda yasak usuller” başlıklı m.148’e uygun olmasının gerektiği,</p>

<p>İzahtan varestedir.</p>

<p><strong>Buna göre;</strong> soruşturma evresinde şüphe altında bulunan kişiye şüpheli, kovuşturmanın başlamasından itibaren hükmün kesinleşmesine kadar suç şüphesi altında bulunan kişiye sanık, kanunla yetkili kılınmış mercilerce suç şüphesinin öğrenilmesinden iddianamenin kabulüne kadar geçen evreye soruşturma, iddianamenin kabulü ile başlayıp, hükmün kesinleşmesine kadar geçen evreye kovuşturma,</p>

<p>Kolluk görevlileri veya Cumhuriyet savcısı tarafından soruşturma konusu suçla ilgili olarak şüphelinin dinlenmesine ifade alma ve şüphelinin veya sanığın hakim veya mahkeme tarafından soruşturma veya kovuşturma konusu suçla ilgili dinlenmesine sorgu denir.</p>

<p>“İfade alma” delil elde etme yöntemi iken, kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı kısıtlanan ve/veya suçla itham edilen şüpheli veya sanık bakımından “sorgu” bir haktır. Elbette hakime ve mahkemeye tanınmış “sorgu” adlı dinleme yöntemi şüpheli veya sanık yönünden hak olarak tanımlanmışsa da, şüpheliden veya sanıktan usule uygun alınmış ve başka delillerle desteklenen ikrar bir delildir. Doğrudur, suç kabulü anlamına gelen örtülü veya açık ikrar tek başına şüphelinin veya sanığın aleyhine delil olabilme, dolayısıyla onun tutuklanmasına veya mahkumiyetine yeterli görülmeyecekse de, hukuka uygun yol ve yöntemlerle elde edilmiş başka delillerle desteklenen, usule uygun alınmış mahkeme içi veya mahkeme dışı ikrar “beyan delil” niteliğini haiz somut delil olarak kabul görür.</p>

<p>Şüphelinin veya sanığın usule uygun alınmak kaydıyla alınan birden fazla ifadesi arasında farklılıklar ve çelişkiler varsa, “Sanığın önceki ifadesinin okunması” başlıklı CMK m.213 uygulanmak suretiyle mahkeme tarafından bu çelişkiler giderilmeye çalışılır.</p>

<p><strong>İfadenin ve sorgunun tarzı hukuka aykırı ise,</strong> yani şüphelinin veya sanığın beyanları yalnızca CMK m.148’de yasaklanan usullerle değil, ifadenin ve sorgunun tarzını belirleyen CMK m.147’ye aykırı elde edilmişse, bunlar ve bu beyanlardan alınan hareketle elde edilen diğer deliller “zehirli ağacın meyvesi de zehirlidir” ilkesi gereğince “hukuka aykırı delil” olarak nitelendirileceklerinden, başta Anayasa m.38/6, CMK m.206/2-a, m.217/2, m.230/1-b ve m.289/1-i gereğince tutuklamaya ve mahkumiyete esas alınamayacaktır.</p>

<p><strong>İlkesel nitelikte bu genel açıklamayı yaptıktan sonra;</strong> ifade ve sorgu usulünde ilk önemli olanın bu usulün tarzının olduğu, bu tarzın da CMK m.147’de toplam 5 fıkrada ortaya koyulduğu, bunlara aykırılığın şüpheliden veya sanıktan alınmış ifadeyi ve yapılmış sorguyu sakatlayacağı, yani henüz “İfade alma ve sorguda yasak usuller” başlıklı CMK m.148’e gitmeden, şüphelinin veya sanığın ifadesi alınırken veya sorgusu yapılırken ilk uyulması gerekenin CMK m.147’de belirtilen emredici tarz olduğu, m.148’de açıklanan yasak usullerde ise, daha m.147’de öngörülen ifadenin ve sorgunun tarzına bakılmaksızın, en baştan ifadenin ve sorgunun sakatlandığının kabulünün gerekeceği tartışmasızdır.</p>

<p><strong>“İfade alma ve sorguda yasak usuller” CMK m.148’e göre;</strong></p>

<p><i>“<strong>(1) </strong>Şüphelinin ve sanığın beyanı özgür iradesine dayanmalıdır. Bunu engelleyici nitelikte kötü davranma, işkence, ilaç verme, yorma, aldatma, cebir veya tehditte bulunma, bazı araçları kullanma gibi bedensel veya ruhsal müdahaleler yapılamaz.</i></p>

<p><strong><i>(2)</i></strong><i> Kanuna aykırı bir yarar vaat edilemez.</i></p>

<p><strong><i>(3) </i></strong><i>Yasak usullerle elde edilen ifadeler rıza ile verilmiş olsa da delil olarak değerlendirilemez.</i></p>

<p><strong><i>(4)</i></strong><i> Müdafi hazır bulunmaksızın kollukça alınan ifade, hakim veya mahkeme huzurunda şüpheli veya sanık tarafından doğrulanmadıkça hükme esas alınamaz.</i></p>

<p><strong><i>(5)</i></strong><i> Şüphelinin aynı olayla ilgili olarak yeniden ifadesinin alınması ihtiyacı ortaya çıktığında, bu işlem ancak Cumhuriyet savcısı tarafından yapılabilir”</i>.</p>

<p>Ceza yargılamasının temeli savunma hakkı olup, sanığın beyanı tamamen özgür iradesine dayanmalıdır. Ceza Muhakemesi Kanunu sistematiğine göre sorgu dahil sanığın beyanları <i>delil</i> niteliğinde değildir; prensip bu olmakla birlikte, örtülü veya açık ikrarın gerçekleştiği veya bir delilin ortaya koyulduğu durumda, sanığın beyanının diğer delillerle birlikte delil sayılması mümkün olabilecektir. İkrar, diğer delillerle desteklenmediği sürece mahkumiyete yeterli olmaz. Ortaya koyulan deliller ise, yapılan savunma ile bertaraf edilebilir.</p>

<p>Ortaya koyulan delillerin mahkumiyet için yeterli olmadığı durumda; sanık ikrarı, yargılamanın neticesini mahkumiyet hükmüne götürebilir. Görüldüğü üzere; destekleyici hiçbir delil yoksa ikrar delili mahkumiyete yeterli görülmemekte, fakat yetersiz de olsa destekleyici deliller varsa, sanık ikrarı ile mahkumiyet hükmü kurulabilmektedir.</p>

<p>Bu nedenle sanık savunması, mahkemenin takdirinin oluşmasında son derece önemlidir. Yine bu nedenle, maddi gerçeğe ulaşılabilmesi için savunmanın da gerçeği yansıtması ve farklı yöntemlerle sanığın gerçeğe aykırı beyanda bulunmaya yönlendirilmemesi gereklidir.</p>

<p>Sanığın; kötü davranma, işkence, ilaç verme, yorma, aldatma, cebir veya tehditte bulunma, bazı araçları kullanma gibi bedensel veya ruhsal müdahalelerle maddi gerçeğe aykırı beyanda bulunabileceği öngörülmüş olup, bu yöntemler yasaklanmıştır. Bu yöntemlerle alınan beyanlar; sanığın rızası olsa ve aslında maddi gerçeği yansıtsa dahi, delil olarak değerlendirilemez.</p>

<p>Nitekim yasak sorgu yöntemleri, geniş kapsamlı olarak ele alınması gereken bir konudur.</p>

<p><strong>5237 sayılı Türk Ceza Kanunu muhtelif hükümlerinde “etkin pişmanlık” müessesine yer verildiği, özellikle TCK m.192’de ve m.221’de; suçun, suça konu maddelerin ve faillerinin ortaya çıkarılabilmesi için samimi beyanlarda bulunan failin cezasının azaltılmasının veya tamamen ortadan kaldırılabilmesinin mümkün kılındığı görülmektedir.</strong></p>

<p><strong>Bu yazımızda, etkin pişmanlık hükümlerinin sanık lehine uygulanacağı vaadi ile “aldatma” yöntemi üzerinde durulacaktır. </strong>Belirtmeliyiz ki; etkin pişmanlıktan yararlanmak suretiyle tutuklanmama, tahliye veya sanığın az ceza alması veya cezalandırılmaması, kanuna aykırı bir yarar vaadi sayılmaz. Çünkü burada şüphelinin veya sanığın iradesi gerçek, yani fail yanıltılmamış, fakat kendisine kanuna aykırı bir yarar vaat edilmiştir. Şüpheliye veya sanığa yapılan kanuna aykırı yarar vaadi, vaatten ibaret kalmış olabileceği gibi, gerçekleşmiş de olabilir. Ancak CMK m.148/2’de yer alan yarar vaadini, m.148/1’de belirtilen “aldatma” kapsamında görmek mümkün değildir, çünkü şüphelinin ve sanığın beyanı özgür iradesine dayanması gerektiğinden, bunu engellemeye dönük ve bunu engelleyici nitelikte aldatma kapsamına giren söz, davranış ve yönlendirmeler yasaklanmıştır. Ayrıca, etkin pişmanlık kanuna aykırı bir yarar vaadi olarak değerlendirilemez. Ancak etkin pişmanlığın alınması öncesinde veya sırasında kanuna aykırı bir vaatte bulunulmuş ve bu yolla şüpheliden veya sanıktan beyanı alınmışsa, alınan beyanın CMK m.148/2 kapsamında yasak usul olarak değerlendirmesi mümkün olabilecektir.</p>

<p>CMK m.148/1’de; “aldatma”, ruhsal bir müdahale sayılarak, şüphelinin ve sanığın özgür iradesine dayanması gereken beyanına hukuka aykırı müdahale olarak görülmüş ve yasak ifade alma ve sorgu yöntemleri arasında gösterilmiştir.</p>

<p>5237 sayılı Türk Ceza Kanunu; etkin pişmanlıkla ilgili olarak “genel hüküm” öngörmemiş, kanun koyucunun tercihine göre bazı suçları etkin pişmanlık kapsamına almıştır. Örgüt yöneticiliği veya üyeliği, uyuşturucu veya uyarıcı madde ticareti ve kullanımı, malvarlığına karşı işlenen suçlar, uygulamada etkin pişmanlığın sıklıkla değerlendirildiği suçlardır.</p>

<p><strong>Aşağıda,</strong> iradeyi sakatlayacak şekilde aldatmaya yönelik uygulamada karşılaşılabilecek farklı durumlara ilişkin olasılıklar gösterilmiş ve etkin pişmanlık ifadelerinin hukuka uygun sayılıp sayılmayacaklarına ilişkin kısa değerlendirmede bulunulmuştur.</p>

<p><strong>Birinci Olasılık;</strong></p>

<p>Kanunun etkin pişmanlık kapsamında düzenlediği suçlar yönünden ifade almada ve sorguda; sanığın fiili ikrar edip açıklamada bulunması halinde, etkin pişmanlık hükümleri gereğince ceza indiriminden ve hatta cezasızlıktan faydalanabileceğine dair bir açıklamada ve yönlendirmede bulunulduğu, ancak yargılama neticesinde sanığın ikrarının mahkumiyet kararına gerekçe yapıldığı ve etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanmadığı durumda yapılan açıklamalar ve yönlendirmeler “aldatma” sayılabilecek midir? Burada sanık; etkin pişmanlıktan faydalanacağını sanarak açıklamalarda bulunmuş olup, açıklamaları gerekçe gösterilerek mahkum edilmiş ve etkin pişmanlıktan yararlanamamıştır.</p>

<p><strong>Kanaatimizce; </strong>sanığa atılı suç etkin pişmanlık kapsamında ise, sonuçta etkin pişmanlıktan faydalanamamış olsa bile, ifade veya sorgu sırasında etkin pişmanlığa yönlendirilmesi, Kanunun belirttiği anlamda “aldatma” olarak kabul edilmemelidir, çünkü bu durumda sanığın etkin pişmanlıktan yararlanma hakkı gerçekten vardır. Etkin pişmanlık hükümlerinin değerlendirilmesi ve uygulanıp uygulanmaması, beyanların niteliği ve samimiyetine göre mahkemenin takdirindedir.</p>

<p><strong>İkinci Olasılık;</strong></p>

<p>Sanığa atılı suç baştan bu tarafa etkin pişmanlık kapsamında olmadığı halde, etkin pişmanlık vaadi ile sanıktan ikrar yönünde beyan alınması, her durumda “aldatma” kabul edilmelidir.</p>

<p><strong>Somut bir örnek üzerinden gidilecek olursa; </strong>TCK m.190’da düzenlenen uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanılmasını kolaylaştırma suçunda, kanun koyucu etkin pişmanlığa yer vermemiştir. Bu suçtan başlatılan bir soruşturmada veya yapılan yargılamada şüphelinin veya sanığın etkin pişmanlıktan faydalanabileceği şeklinde bir yönlendirme ile ikrar içeren savunmasının alınması yasaya aykırılık oluşturacak, bu beyanlar hükme esas alınamayacaktır. Hatta bu “aldatma”, ifadeyi veya sorguyu alan kolluk görevlisi, Cumhuriyet savcısı veya hakim tarafından değil, bilgi eksikliği nedeni ile bizzat sanık müdafii tarafından yapılsa dahi sonuç değişmeyecektir.</p>

<p>Ancak<strong>; </strong>hukuk alanında, <i>istisnai haller</i> her zaman kafa karışıklığına yol açmaktadır.</p>

<p><strong>Üçüncü Olasılık;</strong></p>

<p>Sanığa atılı suçun başlangıçta etkin pişmanlık kapsamında görüldüğü, fakat yargılama sırasında suç vasfının değiştiği ve etkin pişmanlık kapsamında düzenlenmeyen bir suçtan hüküm kurulduğu hallerde sanık aldatılmış sayılacak mıdır?</p>

<p><strong>Yine bir örnek üzerinde gidildiğinde; </strong>etkin pişmanlık kapsamında olan uyuşturucu veya uyarıcı madde ticareti suçundan başlatılan soruşturmada, etkin pişmanlıktan faydalanabileceği vaadi ile alınan ikrar içeren ifadeye rağmen, sanığın yargılama neticesinde etkin pişmanlıktan faydalanamayacağı uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanılmasını kolaylaştırma suçundan mahkum olması halinde durum ne olacaktır?</p>

<p><strong>Bir görüşe göre;</strong> Ceza Muhakemesi Kanunu’nda yer alan hükümler bakımından, her ne kadar Türk Ceza Kanunu’ndan farklı olarak kıyas yapılması mümkün olsa dahi, “İfade alma ve sorguda yasak usuller” başlıklı CMK m.148’de yer alan hükümlerin ceza muhakemesinde kıyasın yapılmasının yasak olduğu istisnai ve sınırlayıcı düzenlemelerden birisi olduğu, bu nedenle CMK m.148’in lafzında geçen “aldatma” ifadesi şüphelinin veya sanığın aldanmaması veya iç dünyasında yanılması olarak değerlendirilemeyecektir.</p>

<p>Şüpheliye haklarını bildirmekle yükümlü olan Cumhuriyet savcısının veya kolluk görevlilerinin; şüphelinin tuzağa düşmesi ve ağzından laf alınabilmesi için değil de, gerçekten hukuki yanılma dolayısıyla isnat bakımından suç vasfını etkin pişmanlıktan yararlanılabilecek bir suç olarak gösterdikleri ve bu suretle de şüpheliye etkin pişmanlıktan yararlanabileceğini söyledikleri durumda, gerçek anlamda aldatma niteliğinde bir eylemden söz edilmesinin mümkün olmayacağı, çünkü burada adli makamlar tarafından kasti olarak ve bilinçli şekilde kötüniyetli olarak bir aldatmanın bulunmadığı, bu halde zaten Cumhuriyet savcısının veya kolluk görevlilerinin suç vasfının etkin pişmanlığa tabi bir suç olduğuna inandıkları, bu nedenle de bu şekilde alınan ifadenin de geçerli olacağı ve CMK m.148’e göre hukuka aykırılık teşkil etmeyeceği, sonradan kovuşturma aşamasında mahkeme tarafından suçun vasfı değiştirilmiş olsa bile, CMK m.226 uyarınca sanığa ek savunma hakkı verilerek, etkin pişmanlıktan yararlanmak suretiyle verdiği ilk ifadesinin de hükümde ceza muhakemesinde kendisine yer bulan “delillerin serbestçe değerlendirilebilmesi” ilkesi uyarınca dikkate alınabileceği ve hukuka aykırı olmadığı ileri sürülebilir.</p>

<p><strong>Kanaatimize göre;</strong> ifade veya sorguyu alan kamu görevlisinin suç vasfının aslında etkin pişmanlık kapsamında olmayan diğer bir suç olduğunu bilerek yönlendirme yapması ve bu şekilde “aldatma” kastının bulunması halinde, tartışmasız olarak aldatmadan bahsedilebilecektir.</p>

<p><strong>Kamu görevlisinin “aldatma” kastı ile hareket etmemesi halinde ise;</strong> şüpheli veya sanığın iç dünyasında meydana gelen etkin pişmanlıktan faydalanma inancı ile ikrarda bulunduğu, etkin pişmanlıktan faydalanamayacağını bilse ikrarda bulunmayacağı, susma, gerçeği gizleme ve yalan söyleme hakkı bulunan şüphelinin veya sanığın, beraat edebilecekken, bu yanılgı ile ikrarda bulunduğu düşünüldüğünde, aldanarak verdiği beyanı aleyhe sonuç doğurmamalıdır. Çünkü kanun koyucunun; madde metninde “aldanma” fiilini değil, “aldatma” fiilini kullanması, kamu görevlisinin kastını esas aldığını göstermez.</p>

<p><strong>Nitekim</strong> <strong>sanığın beyanı her durumda, özgür iradesine dayanmalıdır.</strong> Kamu görevlisinde aldatma kastı bulunmasa bile; şüphelinin veya sanığın iradesi, mahkumiyet şartlarının oluşması halinde etkin pişmanlıktan faydalanacağı zannı ile aldanması nedeniyle sakatlanmış olup, hükme esas alınmamalıdır.</p>

<p><strong>Özetle;</strong></p>

<p>Şüpheli veya sanık aldatılmamışsa, yani suçlamaya konu fiille ve bunun kapsadığı hukuki nitelendirme ile ilgili olarak doğru bilgilendirilmiş, bu sırada CMK m.149/3’e uygun olarak da yanında müdafii bulunmuşsa, müdafii sehven veya başka bir nedenle doğru bilgilendirildiğini zanneden şüpheliyi veya sanığı yanlış yönlendirmemişse, ancak doğru yönlendirmeye rağmen, şüpheli veya sanık etkin pişmanlıktan kaynaklanan sebeple ceza indiriminden yararlanacağını veya ceza almayacağına inanarak hareket etmişse, yani etkin pişmanlığın dayanağını yalnızca pişmanlığı değil, bunu etkin yerine getirmek suretiyle az ceza alacağına veya ceza almayacağına inanmışsa, fakat sonuçta etkin pişmanlıktan yararlanamamışsa da, bu yolla alınan beyanların geçerli olduğu,</p>

<p>Bununla birlikte; kolluk görevlileri veya Cumhuriyet savcısı veya hakim veya müdafi tarafından “aldatma” sayılabilecek şekilde kasti hareketler olmadan <i>yanlış</i> <i>yönlendirme</i> kapsamına girebilecek bilgiler şüpheliye veya sanığa verilmişse (örneğin, bize göre <i>“az ceza alırsın”</i> veya <i>“ceza almazsın”</i> veya <i>“TCK m.38/3’den yararlanırsın”</i> değerlendirmelerinde bulunulmuşsa) veya yukarıda açıkladığımız üzere kanuna aykırı bir yarar vaat edilmemiş veya sunulmamışsa bile, etkin pişmanlık yoluyla alınan beyanların geçerli sayılmayacağı, çünkü bu şekilde şüphelinin veya sanığın beyanının özgür iradeye dayanmadığı, bunun CMK m.148/1’de sayılan “aldatma” olacağı, aldatmanın olabilmesi için mutlaka aldatma kastına ihtiyaç bulunmadığı, kanunen gerçekleşmesi mümkün bulunmayan bir yarar vaadinin de aldatma olacağı, kanuna aykırı olmakla birlikte gerçekleşmesi mümkün olan yarar vaadinin de CMK m.148 kapsamında değerlendirilebileceği,</p>

<p>Sonucuna varılmalıdır.</p>

<p><strong>Prof. Dr. Ersan Şen</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>Av. Taner Akıncı</strong></p>

<p><span style="color:#999999">(Bu makale, sayın </span><a href="https://www.hukukihaber.net/prof-dr-ersan-sen" rel="dofollow"><span style="color:#999999">Prof. Dr. Ersan ŞEN </span></a><span style="color:#999999">tarafından </span><a href="https://www.hukukihaber.net/" rel="dofollow"><span style="color:#999999">www.hukukihaber.net</span></a><span style="color:#999999"> sitesinde yayınlanması için kaleme alınmıştır. Kaynak gösterilse dahi makalenin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan makalenin bir bölümü, aktif link verilerek kullanılabilir. Yazarı ve kaynağı gösterilmeden kısmen ya da tamamen yayınlanması şahsi haklara ve fikri haklara aykırılık teşkil eder.)</span></p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/suphelinin-veya-sanigin-ifade-almada-ve-sorguda-aldatilmasi-1</guid>
      <pubDate>Fri, 05 Jun 2026 14:24:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/03/terazi/avukat-kelepceasda.jpg" type="image/jpeg" length="19699"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[6306 Sayılı Kanun Kapsamında Azınlık Hangi Hukuki Kurumlara Başvurabilir?]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/6306-sayili-kanun-kapsaminda-azinlik-hangi-hukuki-kurumlara-basvurabilir-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/6306-sayili-kanun-kapsaminda-azinlik-hangi-hukuki-kurumlara-basvurabilir-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>6306 sayılı Kanun kapsamında yürütülen kentsel dönüşüm süreçlerinde, kat maliklerinin en az salt çoğunluğuyla alınan kararlar ve bu doğrultuda akdedilen Arsa Payı Karşılığı İnşaat Sözleşmeleri, uygulamada çoğunluk iradesine katılmayan veya haksız şartlar içeren sözleşmeyi imzalamaktan imtina eden azınlıkta kalan maliklerin mülkiyet haklarının ağır biçimde ihlal edilmesi riskini beraberinde getirmektedir. Çoğunluğun iradesiyle şekillenen bu sözleşmelerde, esasında azınlıkta kalan kat maliklerinin mülkiyet haklarının özünü korumak ve sözleşmesel adaletsizlikleri gidermek adına başvurabileceği üç temel hukuki mekanizma bulunmakta olup bunlar; <i>Sözleşmenin İptali Davası, Sözleşmenin Uyarlanması Davası ve Denkleştirme (Alacak) Davası</i> olarak kristalize olmaktadır. Ancak bu dava türleri, özellikle iptal ve uyarlama talepli olanlar, usul hukuku ve borçlar hukuku tekniği açısından son derece ağır riskler ve karmaşık usuli dengeler barındırdığından, alelade bir dilekçeyle açılmaları davacı malik ve uygulayıcı hukukçu için yıkıcı mali ve mesleki sonuçlar doğurabilecek niteliktedir.</p>

<p><strong><i>Sözleşmenin iptali davası,</i></strong> çoğunluk tarafından imzalanan ve azınlığı da sarmalına almaya çalışan sözleşmesel ilişkinin geçmişe etkili (ex tunc) olarak ortadan kaldırılmasını amaçlar ve maddi hukuk temelini ekseriyetle Türk Borçlar Kanunu’nun 28. maddesinde düzenlenen gabin (aşırı yararlanma) kuralları ile Türk Medeni Kanunu’nun 2. maddesindeki dürüstlük kuralı ve eşit davranma borcuna dayandırır. Yüklenicinin ya da çoğunluğun, azınlıkta kalan kat malikinin kentsel dönüşüm baskısı altındaki zor durumundan, düşüncesizliğinden veya deneyimsizliğinden yararlanarak edimler arasında açık bir objektif oransızlık yaratması ya da aynı arsa payına sahip diğer maliklere kupon daireler tahsis edilirken azınlık malike projenin en değersiz bölümlerinin ayrılması, sözleşmenin sübjektif ve objektif unsurlar yönünden sakatlanmasına yol açar ve iptal davasına sebebiyet verir. Ne var ki, Arsa Payı Karşılığı İnşaat Sözleşmeleri doğası gereği bölünemez bir borç ilişkisi meydana getirdiğinden, teknik usul hukuku kuralları uyarınca davacı azınlık malik dışındaki tüm arsa sahipleri ve yüklenici müteahhit arasında zorunlu dava arkadaşlığı mülahaza edilir; davanın yalnızca yüklenici yada kat maliklerinin bir kısmı muhatap alınarak açılması mahkemece usulden ret sebebi sayılacağından, sözleşmede imzası bulunan tüm kat maliklerinin davalı safında yer alması teknik bir zorunluluktur. Bu tür bir yargılamada Asliye Hukuk Mahkemesi hâkimi, uyuşmazlığın çözümü ve adalet terazisinin kurulabilmesi için noterlik kanalıyla düzenleme şeklinde yapılmış ve yevmiye numarası almış olan tüm sözleşmelerin dosyaya re'sen celbini talep ederek bu metinlerin içerdiği teknik, mali ve hukuki şartları birbiriyle kıyaslamak suretiyle gizli bir ayrımcılık veya sömürme kastı olup olmadığını denetler. Bu davaların doğrudan malvarlığı haklarına ve mülkiyetin özüne ilişkin olması sebebiyle maktu harca tabi olmaması, dava dilekçesinde iptali istenen payın veya bağımsız bölümün harca esas gerçek değerinin gösterilmesini ve bu değer üzerinden Binde 68,31 oranındaki nispi harcın peşin ödenmesini zorunlu kılar; davanın tamamen reddedilmesi ihtimalinde davalı yüklenici ve diğer malikler lehine dava değeri üzerinden Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi uyarınca fahiş miktarlarda nispi karşı vekalet ücretine hükmedilmesi riski bulunduğundan, avukatın bu mali projeksiyonu müvekkiline eksiksiz anlatması ve mutlaka müvekkilden yazılı onay (muvafakatname) alması mesleki sorumluluğun en kritik eşiğidir.</p>

<p><strong><i>Sözleşmenin uyarlanması davası</i></strong> ise iptal davasının aksine sözleşmeyi tamamen ortadan kaldırmayı değil, sözleşmeyi ayakta tutma (favor negotii) ilkesi gereğince koruyarak adil olmayan kat, cephe, konum ve m2 gibi unsurlarını katlanılabilir ve hakkaniyete uygun bir seviyeye çekmeyi amaçlar. Maddi hukuk dayanağını Türk Borçlar Kanunu’nun 138. maddesinde düzenlenen aşırı ifa güçlüğü müessesesinden alan bu davada, sözleşmenin yapıldığı sırada taraflarca öngörülemeyen ve öngörülmesi de beklenmeyen olağanüstü durumların, özellikle kentsel dönüşüm sürecindeki imar planı değişikliklerinin, emsal düşüşlerinin veya mimari projedeki gizli paylaşım adaletsizliklerinin azınlık malik aleyhine katlanılamayacak bir dengesizlik yaratmış olması aranır. Hâkimin sözleşme serbestisi ilkesine istisnai olarak müdahale ettiği bu teknik yargılama usulünde mahkeme; mimar, inşaat mühendisi ve gayrimenkul değerleme uzmanlarından oluşan donanımlı bir bilirkişi heyetiyle taşınmaz başında keşif icra ederek, yeni yapılacak projedeki tüm bağımsız bölümler için kat, cephe, manzara, güneş alma açısı, ticari fonksiyon ve m2 kriterlerini içeren matematiksel bir şerefiye puanlama matrisi hazırlatır. Hâkim, azınlık malikin uğradığı haksızlığı ve şerefiye kaybını bu matris üzerinden somut olarak tespit ettiğinde, sözleşmedeki ilgili paylaşım hükmünü hükmen değiştirerek, yükleniciye ait olan veya henüz üçüncü kişilere satılmamış eş değer nitelikteki adil bir bağımsız bölümün azınlık malike özgülenmesine karar verir. Gerek iptal gerekse uyarlama davalarında uyuşmazlığın yargılama boyunca sonuçsuz kalmasını ve yüklenicinin hak edilen nitelikli daireleri üçüncü kişilere devrederek süreci imkânsız hale getirmesini engellemek adına, Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 389. maddesi uyarınca uyuşmazlık konusu taşınmazlar üzerine yaklaşık ispat koşulu gerçekleştirilerek "üçüncü kişilere devrin önlenmesi" yönünde ihtiyati tedbir şerhi talep edilmelidir. Ancak tüm bu ağır nispi harçlar, zorunlu dava arkadaşlığının getirdiği taraf teşkili güçlükleri ve davanın kaybı halinde doğacak devasa karşı vekalet ücreti riskleri mülahaza edildiğinde, eğer davanın kazanılacağına dair elinizde mutlak ve sarsılmaz teknik deliller yoksa iptal ve uyarlama davalarını açmaktan imtina edilmeli; bunun yerine sözleşmenin geçerliliğine ve inşaatın gidişatına dokunmayan, azınlık malikin mülkiyetindeki değer kaybını doğrudan paraya tahvil ederek yükleniciden veya hakkından fazla pay alan diğer maliklerden tahsilini amaçlayan ve risk oranı çok daha düşük olan <strong><i>Denkleştirme Davası</i></strong> tercih edilmelidir. Söz konusu dava sebepsiz zenginleşme kurumuna dayanmaktadır.</p>

<p>Özel hukukta malvarlığı dengesinin korunması ilkesinin temel yansımalarından biri olan sebepsiz zenginleşme kurumu, bir kimsenin haklı bir hukuki sebep olmaksızın başkasının zararına malvarlığında artış meydana gelmesi hâlinde devreye giren tamamlayıcı bir borç kaynağıdır. Türk Borçlar Kanunu’nun 77 ve devamı maddelerinde düzenlenen bu kurum, sözleşme ve haksız fiil sorumluluğunun uygulanamadığı hâllerde, adalet ve hakkaniyet ilkeleri doğrultusunda bozulan malvarlığı dengesinin yeniden tesisini amaçlamaktadır. Sebepsiz zenginleşmeden söz edilebilmesi için öğretide ve yargı içtihatlarında kabul edildiği üzere; bir tarafın malvarlığında zenginleşme, diğer tarafın malvarlığında fakirleşme, bu iki durum arasında illiyet bağı ve zenginleşmeyi haklı kılan geçerli bir hukuki sebebin bulunmaması gerekmektedir.</p>

<p>Sebeplilik unsurunun yokluğu, sebepsiz zenginleşme kurumunu özellikle karmaşık hukuki ilişkilerin bulunduğu alanlarda önemli hâle getirmektedir. Kentsel dönüşüm uygulamaları da çok taraflı yapısı, sözleşme ilişkilerinin çeşitliliği ve mülkiyet hakkına doğrudan etkileri nedeniyle bu kurumun sıklıkla tartışıldığı alanlardan biri olarak karşımıza çıkmaktadır. Zira kentsel dönüşüm süreci, yalnızca teknik ve idari bir yapı yenileme faaliyeti olmayıp; maliklerin mülkiyet haklarını, ekonomik menfaatlerini ve malvarlığı değerlerini doğrudan etkileyen çok boyutlu bir hukuki süreci ifade etmektedir.</p>

<p>6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun kapsamında yürütülen kentsel dönüşüm uygulamalarında, riskli yapıların yıkılmasıyla birlikte taşınmaz hukuki nitelik olarak arsa hâline gelmekte; bu aşamadan sonra maliklerin yüklenici ile arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesi akdetmeleri yaygın bir uygulama alanı bulmaktadır. Bu sözleşmelerde, eski bağımsız bölümlerin yerine geçecek yeni bağımsız bölümlerin maliklere nasıl dağıtılacağı, metrekare, kat, cephe, oda sayısı ve kullanım değeri gibi unsurlar çoğu zaman ayrıntılı şekilde düzenlenmektedir. Ancak uygulamada, sözleşme hükümlerine rağmen yeni yapılan binada bağımsız bölümler arasında ciddi değer farklılıklarının ortaya çıktığı; bazı maliklerin önceki mülkiyet konumlarına kıyasla belirgin şekilde avantajlı, bazılarının ise dezavantajlı duruma düştüğü görülmektedir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Bu noktada, kentsel dönüşüm sürecinde ortaya çıkan değer dengesizliklerinin hangi hukuki çerçevede değerlendirilmesi gerektiği önem kazanmaktadır. Zira her değer farklılığı otomatik olarak hukuka aykırılık teşkil etmemekle birlikte, maliklerin mülkiyet hakkının özünü zedeleyecek ölçüde bir orantısızlığın varlığı hâlinde, bu durumun özel hukuk bakımından sonuç doğurması kaçınılmazdır. Özellikle sözleşmenin lafzı ve amacı dikkate alındığında, tarafların açık iradesi dışında bir malvarlığı aktarımının gerçekleşmesi, sebepsiz zenginleşme hükümlerinin uygulanmasını gündeme getirebilmektedir.</p>

<p>Bu çerçevede <a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-3-hukuk-dairesinin-20184855-e-20198655-k-sayili-karari" rel="dofollow">Yargıtay 3. Hukuk Dairesi’nin 04.11.2019 tarihli, E.2018/4855, K.2019/8655 sayılı kararı</a> <a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-3-hukuk-dairesinin-20184855-e-20198655-k-sayili-karari" rel="dofollow">[1],</a> kentsel dönüşüm uygulamalarında bağımsız bölümlerin yeniden paylaşımı nedeniyle ortaya çıkan değer farklılıklarının sebepsiz zenginleşme hükümleri çerçevesinde değerlendirilip değerlendirilemeyeceğine ilişkin son derece önemli tespitler içermektedir. Karar, özellikle kentsel dönüşüm sürecinde eski yapıdaki maliklerin yeni yapıda elde edecekleri bağımsız bölümlerin yalnızca sayısal olarak değil, ekonomik değer bakımından da korunması gerektiğini ortaya koyması bakımından dikkat çekmektedir.</p>

<p>Uyuşmazlık, kentsel dönüşüm kapsamında yıkılarak yeniden inşa edilen bir apartmanda bağımsız bölümlerin dağıtımı sonucunda bazı maliklerin diğer malikler aleyhine sebepsiz şekilde zenginleştikleri iddiasından kaynaklanmaktadır. Dosya kapsamına göre taraflar, uzun yıllardır kullanılan ve zaman içerisinde ekonomik ömrünü büyük ölçüde tamamlayan bir yapının malikidir. Söz konusu bina riskli yapı niteliği taşıdığından yıkılmış ve yeniden yapılmasına karar verilmiştir. Bu süreçte tüm kat malikleri ile yüklenici arasında 02.04.2014 tarihli düzenleme şeklinde satış vaadi ve arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesi imzalanmıştır. Sözleşmede toplam on sekiz bağımsız bölüm yapılacağı, bunların altısının yükleniciye bırakılacağı, kalan on iki bağımsız bölümün ise eski maliklere tahsis edileceği kararlaştırılmıştır. Ayrıca sözleşmede herkesin oturduğu dairenin yerini alacağı ve katlardaki daire paylaşımlarının eşite yakın metrekarelerde yapılacağı yönünde hükümlere yer verilmiştir.</p>

<p>Davacılar, yeni binanın tamamlanması ve yapı kullanım izin belgesinin alınmasından sonra ortaya çıkan durumun sözleşmede öngörülen paylaşım ilkesine aykırı olduğunu ileri sürmüşlerdir. İddialarına göre eski yapıda aynı katta bulunan ve birbirine yakın özelliklere sahip olan bağımsız bölümler, yeni yapıda önemli farklılıklar gösterecek şekilde dağıtılmıştır. Bazı daireler daha büyük metrekareye, daha fazla oda sayısına, daha avantajlı cepheye veya daha yüksek ekonomik değere sahip hale gelirken, bazı maliklerin elde ettiği bağımsız bölümler ise görece daha düşük değerde kalmıştır. Bu nedenle aynı hukuki ve ekonomik konumda bulunan maliklerden bir kısmının diğerlerine göre önemli bir menfaat elde ettiği, bunun sonucunda da malikler arasında haksız bir değer transferinin meydana geldiği ileri sürülmüştür. Davacılar, bu durumun sebepsiz zenginleşme oluşturduğunu belirterek keşif ve bilirkişi incelemesi yapılmasını, her bir bağımsız bölümün değerinin tespit edilmesini ve ortaya çıkacak farkın davalılardan tahsil edilmesini talep etmişlerdir.</p>

<p>Davalılar ise taraflar arasında geçerli bir arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesinin bulunduğunu, bağımsız bölümlerin paylaşımının bu sözleşmeye göre gerçekleştirildiğini ve herkesin sürece rızası bulunduğunu savunmuşlardır. Ayrıca sözleşmede eşit metrekare garantisi verilmediğini, proje hazırlanırken yüklenicinin yetkili olduğunu ve paylaşımın tüm maliklerin bilgisi dahilinde gerçekleştirildiğini ileri sürmüşlerdir. Davalılara göre burada bir sebepsiz zenginleşmeden söz etmek mümkün değildir. Şayet sözleşmenin uygulanmasından kaynaklanan bir sorun varsa bunun muhatabı diğer kat malikleri değil yüklenicidir. Bu nedenle davanın reddi gerektiğini savunmuşlardır.</p>

<p>İlk derece mahkemesi davalıların savunmasını benimsemiş ve davanın reddine karar vermiştir. Mahkemeye göre taraflar arasında serbest iradeyle yapılmış bir paylaşım söz konusudur. Arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesinde hangi bağımsız bölümün kime ait olacağı belirlenmiş, taraflar da bu paylaşımı kabul etmişlerdir. Mahkeme, bu durumu “rızai taksim” olarak değerlendirmiş ve paylaşımı kabul eden kişilerin sonradan azlık veya çokluk iddiasında bulunamayacaklarını belirtmiştir. Bu gerekçeyle herhangi bir keşif yapılmasına veya bilirkişi incelemesine ihtiyaç duyulmadan davanın reddine karar verilmiştir.</p>

<p>Davacıların istinaf başvurusu üzerine dosyayı inceleyen Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 24. Hukuk Dairesi de ilk derece mahkemesinin kararını hukuka uygun bulmuştur. Bölge Adliye Mahkemesi, taraflar ile yüklenici arasında geçerli bir sözleşme bulunduğunu, bu nedenle hukuki sebepten yoksun bir kazandırmadan söz edilemeyeceğini ifade etmiş ve sebepsiz zenginleşme koşullarının oluşmadığı gerekçesiyle istinaf başvurusunun esastan reddine karar vermiştir.</p>

<p>Dosyanın temyiz edilmesi üzerine uyuşmazlığı inceleyen Yargıtay 3. Hukuk Dairesi ise ilk derece mahkemesi ve Bölge Adliye Mahkemesinin yaklaşımını isabetli bulmamıştır. Daire, kararında öncelikle kentsel dönüşüm uygulamalarının amacı üzerinde durmuş ve 6306 sayılı Kanun’un afet riski taşıyan yapıların dönüştürülerek güvenli yaşam alanlarının oluşturulmasını hedeflediğini vurgulamıştır. Bununla birlikte, kentsel dönüşüm sürecinin maliklerin mülkiyet haklarının ekonomik değerini ortadan kaldıran veya azaltan bir araç olarak kullanılamayacağına dikkat çekmiştir.</p>

<p>Yargıtay kararının en önemli yönlerinden biri, mülkiyet hakkının korunmasına ilişkin yaptığı değerlendirmedir. Kararda, mülkiyet hakkının yalnızca bir taşınmaza sahip olma yetkisini değil, aynı zamanda o taşınmazın ekonomik değerinden yararlanma hakkını da içerdiği belirtilmiştir. Anayasa’nın 35. maddesi ile güvence altına alınan mülkiyet hakkının yanı sıra Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) Ek 1 No’lu Protokol kapsamında da mülkiyet hakkının korunduğu ifade edilmiştir. Bu nedenle kentsel dönüşüm uygulamaları sonucunda maliklerin ekonomik durumlarının haksız şekilde bozulmaması gerektiği vurgulanmıştır.</p>

<p>Kararda ayrıca sebepsiz zenginleşme kurumuna ilişkin önemli açıklamalar yapılmıştır. Türk Borçlar Kanunu’nun 77 ila 82. maddelerinde düzenlenen sebepsiz zenginleşme, haklı bir neden olmaksızın bir kişinin malvarlığının artması ve buna karşılık başka bir kişinin malvarlığının azalması durumunda ortaya çıkan bir borç ilişkisidir. Sebepsiz zenginleşmeden söz edilebilmesi için dört temel unsurun bulunması gerekir. Bunlar; bir kişinin malvarlığında zenginleşme meydana gelmesi, başka bir kişinin malvarlığında buna karşılık gelen bir fakirleşmenin oluşması, zenginleşme ile fakirleşme arasında uygun illiyet bağının bulunması ve bu değer aktarımının haklı bir hukuki sebebe dayanmamasıdır. Sebepsiz zenginleşme kurumunun temel amacı, kişiler arasında meydana gelen haksız değer kaymalarını ortadan kaldırmak ve malvarlıkları arasındaki dengenin yeniden kurulmasını sağlamaktır.</p>

<p>Yargıtay, somut olayda taraflar arasında bir sözleşme bulunmasının tek başına sebepsiz zenginleşme ihtimalini ortadan kaldırmayacağını açıkça ortaya koymuştur. Çünkü davacılar sözleşmenin geçersiz olduğunu ileri sürmemekte, sözleşmenin uygulanması sonucunda ortaya çıkan paylaşımın ekonomik değer bakımından eşitsizlik yarattığını iddia etmektedirler. Başka bir ifadeyle uyuşmazlık sözleşmenin varlığından değil, sözleşmenin uygulanmasının doğurduğu sonuçlardan kaynaklanmaktadır. Bu nedenle mahkemenin yalnızca sözleşmenin varlığına dayanarak davayı reddetmesi yeterli görülmemiştir.</p>

<p>Daireye göre, kentsel dönüşüm sonucunda ortaya çıkan yeni yapıda maliklere tahsis edilen bağımsız bölümlerin değerleri karşılaştırılmalı, eski yapıdaki hak sahipliği durumu ile yeni yapıdaki ekonomik değerler arasında önemli bir farklılık bulunup bulunmadığı araştırılmalıdır. Özellikle bağımsız bölümlerin konumu, bulunduğu kat, cephe özellikleri, kullanım alanı, metrekare büyüklüğü ve piyasa değeri gibi unsurlar dikkate alınmalıdır. Eğer yapılan inceleme sonucunda bazı maliklerin diğer malikler aleyhine ölçüsüz bir değer artışı elde ettiği tespit edilirse, sebepsiz zenginleşme hükümlerinin uygulanması gündeme gelebilecektir.</p>

<p>Yargıtay, bu incelemenin teknik bilgi gerektirdiğini özellikle vurgulamıştır. Bu nedenle mahkemenin konusunda uzman üç kişilik bilirkişi heyeti oluşturması, taşınmaz üzerinde keşif yapması, arsa paylarını ve bağımsız bölümlerin yapı kullanım izin belgesinin alındığı tarihteki gerçek değerlerini belirlemesi gerektiğini ifade etmiştir. Ancak ilk derece mahkemesinin hiçbir bilirkişi incelemesi yaptırmadan ve davacıların delillerini toplamadan davayı reddettiği görülmüştür. Yargıtay’a göre davalıların sebepsiz zenginleşip zenginleşmediği hususu özel ve teknik bilgi gerektiren bir mesele olup, bilirkişi incelemesi yapılmaksızın sonuca ulaşılması mümkün değildir.</p>

<p>Bu gerekçelerle Yargıtay, Bölge Adliye Mahkemesinin istinaf başvurusunun esastan reddine ilişkin kararını kaldırmış, ilk derece mahkemesi kararını ise eksik inceleme nedeniyle bozmuştur. Böylece mahkemeye, tarafların arsa payları ile yeni bağımsız bölümlerin ekonomik değerlerini ayrıntılı biçimde inceleyerek yeniden karar vermesi yönünde talimat vermiştir.</p>

<p>Sonuç olarak bu karar, kentsel dönüşüm hukukunda mülkiyet hakkının ekonomik değer boyutunu ön plana çıkaran ve uygulamada sıkça karşılaşılan paylaşım uyuşmazlıklarına ışık tutan önemli bir içtihattır. Karar, kentsel dönüşüm sonrasında maliklere verilen bağımsız bölümlerin yalnızca şeklen değil, ekonomik değer bakımından da değerlendirilmesi gerektiğini ortaya koymaktadır. Yargıtay, sözleşme yapılmış olmasının her durumda paylaşımın adil olduğu anlamına gelmeyeceğini kabul etmiş; bağımsız bölümlerin değerleri arasında ciddi farklılıklar bulunması halinde sebepsiz zenginleşme hükümlerinin uygulanabileceğini belirtmiştir. Bu yönüyle karar, kentsel dönüşüm uygulamalarında maliklerin haklarının korunmasına ve paylaşımın hakkaniyete uygun şekilde gerçekleştirilmesine yönelik önemli bir yargısal güvence niteliği taşımaktadır. Özellikle dönüşüm projelerinde yeni bağımsız bölümlerin tahsis edilmesi sırasında ortaya çıkan değer farklılıklarının yargısal denetime tabi tutulabileceğini kabul etmesi nedeniyle, sonraki yıllarda açılan birçok davaya da yol gösterici nitelikte bir içtihat olarak değerlendirilmektedir.</p>

<p>Azınlık haklarının savunulmasında karşılaşılan en büyük usuli engellerden bir diğeri ise zamanaşımı süreleri olup, Yargıtay yerleşik içtihatlarında çoğunluğun azınlığı gözetmeksizin yaptığı adaletsiz paylaşımları ve mülkiyet ihlallerini bir haksız fiil olarak nitelendirmekte ve sözleşmenin imza tarihinden itibaren başlayan 2 yıllık katı haksız fiil zamanaşımı süresini işletmektedir. Her ne kadar çoğunluğun adil olmayan paylaşım neticesinde fazladan m2 veya şerefiye elde etmesinin azınlık malik aleyhine bir sebepsiz zenginleşme teşkil ettiği ve bu nedenle davanın haksız fiil rejimine değil sebepsiz zenginleşme hükümlerine dayandırılarak daha esnek ve uzun sürelere tabi tutulması gerektiği yönündeki doktrin görüşü hukuken çok daha isabetli olsa da uygulamada Yargıtay’ın bu muhafazakar ve katı 2 yıllık bariyerine takılmamak adına, azınlık maliklerin hak ihlalini öğrendikleri veya sözleşmenin imzalandığı tarihten itibaren en kısa sürede hukuki aksiyon almaları ve davaları çok büyük bir usuli hassasiyetle ikame etmelerini önermekteyiz.</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/av-elif-coskun" title="Av. Elif COŞKUN"><img alt="Av. Elif COŞKUN" height="96" src="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/200x200/hukukihaber-net/uploads/2025/04/elif-coskun.jpeg" width="96" /></a></p>

<h4><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/av-elif-coskun" title="Av. Elif COŞKUN">Av. Elif COŞKUN</a></strong></h4>

<p><span style="color:#999999">-------------</span></p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-3-hukuk-dairesinin-20184855-e-20198655-k-sayili-karari" rel="dofollow"><span style="color:#999999">[1]</span></a><span style="color:#999999"> </span><a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-3-hukuk-dairesinin-20184855-e-20198655-k-sayili-karari" rel="dofollow"><span style="color:#999999">Yargıtay 3. HD, T. 04.11.2019, E. 2018/4855, K. 2019/8655,</span></a></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/6306-sayili-kanun-kapsaminda-azinlik-hangi-hukuki-kurumlara-basvurabilir-1</guid>
      <pubDate>Fri, 05 Jun 2026 13:54:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/05/kentsel-donusum-1.jpg" type="image/jpeg" length="69604"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[TÜRK HUKUK SİSTEMİNDE YOKSULLUK NAFAKASININ SÜRESİ]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/turk-hukuk-sisteminde-yoksulluk-nafakasinin-suresi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/turk-hukuk-sisteminde-yoksulluk-nafakasinin-suresi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p></p>

<p><strong>T</strong><strong>ÜRK HUKUK S</strong><strong>İ</strong><strong>STEM</strong><strong>İNDE YOKSULLUK NAFAKASININ S</strong><strong>Ü</strong><strong>RES</strong><strong>İ </strong></p>

<p></p>

<p><strong>TERM OF ALIMONY FOR THE FORMER SPOUSE IN TURKISH LEGAL SYSTEM</strong></p>

<p></p>

<p>Melisa GÜLHAN<a href="#_ftn1" name="_ftnref1" title=""><sup><sup>[1]</sup></sup></a></p>

<p></p>

<p><strong>ÖZET</strong></p>

<p></p>

<p>Nafaka, boşanmanın mali sonuçlarından biridir. Nafaka konusu, son günlerde medya tarafından sıklıkla tartışılmaktadır. Bu nedenle bu makalede eski eşe verilen yoksulluk nafakası konusu ele alınmıştır. Nitekim nafakanın süresi konusu, son zamanlarda “bir yıl evli kalıp on yıl, yirmi yıl nafaka ödemek” , “ölünceye dek nafaka ödemek” vb. ifadelerle sıklıkla gündeme gelmektedir. Bu gibi ifadelerle anılan ve bu makalede ele alınan nafaka türü, yoksulluk nafakası olup; Türk Hukuk Siteminde nafaka türlerinden yalnızca bir tanesidir. Yoksulluk nafakası uygulamada yaygın olarak, eski eşe aylık olarak ödenir ve eşlerden birinin ölümüne veya nafaka alacaklısının yeniden evlenmesine kadar devam eder.</p>

<p></p>

<p>Bu makalede ele alınan nafaka türü olan yoksulluk nafakası, maddi ve manevi tazminat, Türk Hukuk Sistemindeki diğer nafaka türleri ile karıştırılmamalıdır. Bu çalışmada, giriş kısmında, bu nafaka türleri ve tazminat arasındaki farklardan kısaca bahsedilmiş ve devamında ise yoksulluk nafakasının süresi birçok açıdan detaylıca incelenmiştir.</p>

<p></p>

<p><strong>ABSTRACT</strong></p>

<p></p>

<p>Alimony refers to court-ordered payments awarded to a former spouse within divorcement. So alimony, as one of the financial consequences of divorce, is one of the topic which has been discussed frequently in recent days in Turkish media. This is why alimony awarded to a former spouse is studied in this article. As a matter of fact, term of alimony has been discussed very often with those pharases "being married for one year and then paying the alimony for ten years or twenty year" , "paying the alimony until you’re death" etc. recently. The type of alimony referred to with such expressions, is only one of the types of alimony in Turkish Legal System. The type of alimony (hereinafter Poverty Alimony) which is studied in this article is the one paid to former spouse on a monthly basis and this continues until the death of either spouse or the remarriage of the lower-earning spouse mostly.</p>

<p>The type of alimony which is studied in this article, poverty alimony, should not be confused with material and moral compensation and also with any other types of alimony in Turkish Legal System. In this article, into the introduction, the diffrences between these types of alimonies and compensation are briefly mantioned and as follows the term of Povery Alimony is studied in detail from many aspects.</p>

<p></p>

<p></p>

<p></p>

<p><strong>GİRİŞ</strong></p>

<p></p>

<p>Mevzuatımızda nafaka, bakım nafakası ve yardım nafakası olarak ikiye ayrılmaktadır. Yardım nafakası, herkesin yardım etmediği takdirde yoksulluğa düşecek olan üst soyu ve alt soyu ile kardeşlerine nafaka vermesi şeklinde düzenlenmişken; bakım nafakası, doğum, evlenme ve boşanma gibi olgularla ilgili nafaka yükümlülüklerini kapsamaktadır. Bakım nafakası; tedbir nafakası, yoksulluk nafakası ve iştirak nafakası olmak üzere üç ayrı alt başlıkta ele alınmaktadır. Bu çalışmada bakım nafakalarının alt başlıklarından biri olan yoksulluk nafakası ele alınmıştır.</p>

<p></p>

<p>Boşanmanın mali sonuçlarından biri olarak nafaka ile tazminat birbirinden ayırt edilmelidir. Nafaka ve tazminat arasındaki temel fark “kusur”dur. Nitekim yoksulluk nafakası bir ceza veya tazminat niteliğinde değildir. Yoksulluk nafakası talep eden eşin daha ağır kusurlu olmaması nafakaya hükmedilebilmesi için yeterlidir. Kusursuz eşin dahi, mahkeme kararıyla yoksulluk nafakası ödemekle yükümlü kılınması mümkündür.<a href="#_ftn2" name="_ftnref2" title=""><sup><sup>[2]</sup></sup></a></p>

<p></p>

<p>Buna karşılık tazminat sorumluluğunun amacı, zarar görenin zararının giderilmesidir. Tazminat ile amaçlanan, zararın ortadan kaldırılması ve bu suretle zarar verici fiil gerçekleşmeseydi zarar görenin mal ve şahıs varlığı ne durumda olacak idiyse bunun mümkün olduğunca sağlanmasıdır.<a href="#_ftn3" name="_ftnref3" title=""><sup><sup>[3]</sup></sup></a> Dolayısıyla tazminata hükmedilebilmesi için hukuka aykırı bir fiil, zarar, kusur ve fiil ile zarar arasındaki nedensellik bağı bulunmalıdır.<a href="#_ftn4" name="_ftnref4" title=""><sup><sup>[4]</sup></sup></a></p>

<p></p>

<p>Bu çalışmada da, araştırma ve yayın etiği ilkeleri doğrultusunda, ilk olarak yoksulluk nafakası genel olarak incelenmiştir. Müteakiben, yoksulluk nafakasında kusur, yoksulluk nafakasının talep edilmesi, amacı, ödenme biçimi ve niteliğinden bahsedilmiştir. Sonrasında ise yoksulluk nafakasının “süresi” üzerinde durulmuştur. Yoksulluk nafakasının süresi: Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı, 17.05.2012 tarihli Anayasa Mahkemesi kararı ve bu kararın incelenmesi, kanun koyucu nezdinde yoksulluk nafakasının süresi ve son olarak da hakimin takdir yetkisi ve taleple bağlılık ilkesi çerçevesinde detaylıca incelenmiştir.</p>

<p></p>

<p></p>

<p><strong>I. YOKSULLUK NAFAKASI</strong></p>

<p></p>

<p><strong>A) GENEL OLARAK</strong></p>

<p></p>

<p>Yoksulluk nafakası, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun Aile Hukuku başlıklı İkinci Kitabının Birinci Kısmı olan Evlilik Hukukunun Boşanma başlıklı İkinci Bölümünde açık kanun hükmü ile düzenlenmiştir.</p>

<p></p>

<p>Buna göre: <i>“Boşanma yüzünden yoksulluğ</i><i>a d</i><i>üşecek taraf, kusuru daha ağır olmamak koşuluyla geçimi iç</i><i>in di</i><i>ğer taraftan malî gücü oranında süresiz olarak nafaka isteyebilir. Nafaka yükümlüsünün kusuru aranmaz.” (TMK m. 175)</i></p>

<p></p>

<p><strong>B) YOKSULLUK NAFAKASININ TALEP EDİLMESİ</strong></p>

<p></p>

<p>Hakimin yoksulluk nafakasını hükme bağlayabilmesi için eşlerden birinin boşanma davası ile birlikte veyahut da ayrı bir dava ile yoksulluk nafakasını talep etmesi gerekir. Zira, Medeni Yargılama Usul Hukuku ilkeleri çerçevesinde hakimin kendiliğinden yoksulluk nafakasına hükmedebilmesi mümkün değildir.</p>

<p></p>

<p>Yoksulluk nafakası boşanma davasında talep edildiği takdirde, boşanmaya dair ilamın feri niteliğinde olarak ilgili ilamda yer alır. Buna karşılık yoksulluk nafakasına ilişkin taleplerin ayrı bir dava ile talep edilebilmesi de mümkündür.<a href="#_ftn5" name="_ftnref5" title=""><sup><sup>[5]</sup></sup></a> Yoksulluk nafakası talep edilirken, talep edilen miktar açık ve net olarak belirtilmelidir.<a href="#_ftn6" name="_ftnref6" title=""><sup><sup>[6]</sup></sup></a></p>

<p>Boşanma ile yoksulluğa düşecek olan eş lehine hükmedilen yoksulluk nafakası, boşanma davasında verilen “boşanma hükmü” kesinleştikten sonra işlemeye başlar.<a href="#_ftn7" name="_ftnref7" title=""><sup><sup>[7]</sup></sup></a></p>

<p><strong>C) YOKSULLUK NAFAKASINDA KUSUR</strong></p>

<p></p>

<p>Ek olarak, maddi ve manevi tazminattan farklı olarak yoksulluk nafakası söz konusu olduğunda, kendisinden talepte bulunulan eşin kusurlu olması aranmaz. <i>(TMK m. 175/2) </i>Yoksulluk nafakası, boşanmadan sonra yoksulluğa düşecek olan tarafı koruma amacına yöneliktir. Bu sebeple de yoksulluk nafakası, hiçbir suretle yükümlüsüne yükletilen bir ceza veya tazminat niteliğinde olmayacaktır. Nitekim, yoksulluk nafakasına hükmedilebilmesi için, yoksulluk nafakası talep eden eşin kusurunun daha ağır daha ağır olmaması gerekir. Yani, yoksulluk nafakası talep eden eş, kusursuz veya daha az kusurlu olmalıdır.<a href="#_ftn8" name="_ftnref8" title=""><sup><sup>[8]</sup></sup></a></p>

<p></p>

<p><strong>D) YOKSULLUK NAFAKASININ AMACI</strong></p>

<p></p>

<p>Geçimini kendi mali kaynakları ve çalışma gücüyle sağlama imkanından yoksun olan taraf diğer koşullar da mevcut ise yoksulluk nafakası talep edebilecektir. Ancak yoksulluk nafakasının amacı, hiçbir zaman nafaka alacaklısını zenginleştirmek değildir. Yoksulluk nafakasıyla, boşanma sonucunda yoksulluk içine düşen eşin asgari yaşam gereksinimlerinin karşılanması düşünülmüştür. Yoksulluk nafakasına hükmedilebilmesi için nafaka talep eden eşin boşanma nedeniyle yoksulluğa düşecek olmasının yanı sıra, nafaka talep edilen eşin de nafaka ödeyebilecek ekonomik gücünün bulunması, diğer bir ifadeyle kendi kusurundan kaynaklanmamak koşuluyla yoksul olmaması gerekmektedir. Bu açıdan bakıldığında, yoksulluk nafakasının sosyal ve ahlaki düşüncelere dayanması özelliği, sadece nafaka talep eden tarafa nafaka verilmesinde değil, aynı zamanda nafaka talep edilen tarafın nafaka ödeyebilecek ekonomik gücünün bulunması koşulunda da kendisini göstermektedir.<a href="#_ftn9" name="_ftnref9" title=""><sup><sup>[9]</sup></sup></a></p>

<p></p>

<p>Kısacası özünde sosyal ve ahlaki düşüncelere dayanan yoksulluk nafakası, evlilik birliği süresince eşler arasında geçerli olan dayanışma ve yardımlaşma yükümlülüğünün evlilik birliği sona erdikten sonra da kısmen devam etmesi niteliğindedir. Diğer bir deyişle yoksulluk nafakası, evlilik birliği süresince devam eden bakım ve geçindirme ödevinin devam ettirilmesi anlamını taşımaktadır.<a href="#_ftn10" name="_ftnref10" title=""><sup><sup>[10]</sup></sup></a></p>

<p></p>

<p>Şu da unutulmamalıdır ki, yoksulluk nafakası ile amaçlanan talepte bulunanın evli olduğu zamanki hayat seviyesini devam ettirmesinin ve refah içinde yaşamasının temini değildir. Dolayısıyla, yoksulluk nafakası yükümlüsünün varlıklı oluşu, talep edenin yoksulluğunu giderecek miktardan daha fazla nafakaya hükmedilmesine sebep olmamalıdır.<a href="#_ftn11" name="_ftnref11" title=""><sup><sup>[11]</sup></sup></a></p>

<p></p>

<p><strong>E) YOKSULLUK NAFAKASININ ÖDENME BİÇİMİ</strong></p>

<p></p>

<p>Yoksulluk nafakasının irat biçiminde ödenmesine karar verilebileceği gibi toptan ödenmesine de karar verilebilir.<a href="#_ftn12" name="_ftnref12" title=""><sup><sup>[12]</sup></sup></a></p>

<p></p>

<p></p>

<p>Bu husus TMK'da açıkça hükme bağlanmıştır. Buna göre:<i> <strong>“</strong>Maddi tazminat ve yoksulluk nafakasının toptan veya durumun gereklerine g</i><i>ö</i><i>re irat biçiminde </i><i>ö</i><i>denmesine karar verilebilir. Manevi tazminatın irat biçiminde </i><i>ö</i><i>denmesine karar verilemez. İrat biçiminde </i><i>ö</i><i>denmesine karar verilen maddi tazminat veya nafaka, alacaklı tarafın yeniden evlenmesi ya da taraflardan birinin </i><i>ö</i><i>lümü hâlinde kendiliğinden kalkar; alacaklı tarafın evlenme olmaksızın fiilen evliymiş gibi yaşaması, yoksulluğunun ortadan kalkması ya da haysiyetsiz hayat sürmesi hâlinde mahkeme kararıyla kaldırılır. Tarafların mali durumlarını</i><i>n de</i><i>ğişmesi veya hakkaniyetin gerektirdiği hâllerde iradın artırılması veya azaltılmasına karar verilebilir. Hakim, istem hâlinde, irat biçiminde </i><i>ö</i><i>denmesine karar verilen maddi tazminat veya nafakanın gelecek yıllarda tarafların sosyal ve ekonomik durumlarına g</i><i>ö</i><i>re ne miktarda </i><i>ö</i><i>deneceğini karara bağlayabilir.” (TMK m. 176)</i></p>

<p></p>

<p><strong>II. YARGITAY KARARLARI DOĞRULTUSUNDA YOKSULLUK NAFAKASININ SÜRESİ</strong></p>

<p></p>

<p>Yargıtay, yerleşik içtihat niteliğindeki kararlarında, TMK m. 175/1’de yer alan “…süresiz olarak…” ifadesini hakim için bağlayıcı bir zorunluluk olarak yorumlamaktadır. Dolayısıyla Yargıtay içtihatları doğrultusunda, hükmedilen yoksulluk nafakasının süre ile sınırlandırılması mümkün olmaz; ancak durum ve koşullara göre nafaka miktarının azaltılması söz konusu olabilir.<a href="#_ftn13" name="_ftnref13" title=""><sup><sup>[13]</sup></sup></a></p>

<p>Yargıtay’ın söz konusu yorumu, güncel toplumsal gereksinimlere ve anlayışa uygun değildir.<a href="#_ftn14" name="_ftnref14" title=""><sup><sup>[14]</sup></sup></a></p>

<p></p>

<p>Nitekim son zamanlarda yerel mahkemeler tarafından da, her ne kadar yukarıda belirtilen YHGK kararının hilafına da olsa, talep edilmesi halinde <i>“toplu yoksulluk nafakası” </i>ödenmesine hükmedilmektedir ve bu kararlar istinaf yargılaması sonucunda Bölge Adliye Mahkemeleri tarafından onanmaktadır. <a href="#_ftn15" name="_ftnref15" title=""><sup><sup>[15]</sup></sup></a></p>

<p></p>

<p><strong>III. YOKSULLUK NAFAKASI SÜRESİNİN ANAYASAL İNCELEMESİ</strong></p>

<p></p>

<p><strong>A) ANAYASA MAHKEMESİNİN YOKSULLUK NAKAFAKASI SÜRESİNE İLİŞKİN KARARI</strong></p>

<p></p>

<p><strong>1- Genel Olarak</strong></p>

<p></p>

<p>22.11.2001 tarihinde TMK m. 175/1’de yer alan <i>“… süresiz olarak …” </i>ifadesinin Anayasa’nın Cumhuriyetin Nitelikleri, Kanun Önünde Eşitlik, Ailenin Korunması ve Çocuk Hakları’na ilişkin maddelerine aykırılığı iddiasıyla iptali için Anayasa Mahkemesi’ne başvurulmuştur.<a href="https://www.hukukihaber.net/aymnin-2011136-e-201272-k-sayili-karari" rel="dofollow"> 17.05.2012 tarihi</a>nde ise, işin esasına girerek, oy çokluğu ile ilgili ifadenin Anayasa’ya aykırı olmadığına karar verilmiştir.<a href="https://www.hukukihaber.net/aymnin-2011136-e-201272-k-sayili-karari" rel="dofollow"><sup><sup>[16]</sup></sup></a></p>

<p></p>

<p><strong>2- Oy çokluğu ile Alınan Karar</strong></p>

<p></p>

<p>Oy çokluğu ile alınan ilgili Anayasa Mahkemesi kararında, “… süresiz olarak …” ifadesi yalnızca Anayasa m. 2’de yer alan Cumhuriyetin Nitelikleri bakımından incelenmiştir. Anayasa m. 10’da yer alan Kanun Önünde Eşitlik ve Anayasa m. 41’de yer alan Ailenin Korunması ve Çocuk Hakları bakımından ise<i> “ilgisi görülmediğinden” </i>inceleme yapılmamıştır.</p>

<p></p>

<p>Bu ifadenin Anayasa’nın 2. Maddesine aykırılığı noktasında yapılan incelemede ise Anayasa’nın 2. maddesinde yer alan “sosyal hukuk devleti” ilkesinin, devletin vatandaşlarına asgari bir yaşama düzeyi sağlamayı kendisine görev bilen ve bu yüzden devletin sosyal ve ekonomik yaşama aktif müdahalesini meşru ve gerekli gören bir anlayışı ifade ettiği vurgulanmıştır. Buna göre vatandaşların sosyal durumlarıyla ilgilenen sosyal hukuk devleti, <i>insan onurunun korunmasını </i>amaçlayacaktır ve bunun için sosyal adaleti sağlamaya çalışacaktır. Sosyal hukuk devleti, kişi ve toplum yararı arasında denge kuran, toplumsal dayanışmayı üst düzeyde gerçekleştiren, güçsüzleri güçlüler karşısında koruyarak eşitliği, sosyal adaleti sağlayan ve toplumsal dengeleri gözeten devlettir. Bunun yanı sıra itiraz konusu “süresiz olarak” ibaresi, nafaka alacaklısının her zaman ölünceye kadar yoksulluk nafakası alacağı anlamına gelmemektedir.</p>

<p></p>

<p>Nitekim, TMK m. 176 uyarınca irat biçiminde ödenmesine karar verilmiş olan nafaka, alacaklı tarafın yeniden evlenmesi ya da taraflardan birinin ölümü hâlinde kendiliğinden kalkacaktır; alacaklı tarafın evlenme olmaksızın fiilen evliymiş gibi yaşaması, yoksulluğunun ortadan kalkması ya da haysiyetsiz hayat sürmesi hâlinde de mahkeme kararıyla kaldırılacaktır. Ek olarak tarafların mali durumlarının değişmesi veya hakkaniyetin gerektirdiği hâllerde iradın artırılması veya azaltılmasına karar verilebilir ve hakim, talep edilmesi hâlinde, irat biçiminde ödenmesine karar verilen maddi tazminat veya nafakanın gelecek yıllarda tarafların sosyal ve ekonomik durumlarına göre ne miktarda ödeneceğini karara bağlayabilir.</p>

<p></p>

<p>Kısacası, Kanunda bu ibareye yer vermesinin amacı, boşanmadan dolayı yoksulluğa düşecek olan eşin diğer eş tarafından, şartları bulunduğu sürece ekonomik yönden desteklenmesi ve asgari yaşam gereksinimlerinin karşılanmasıdır.</p>

<p></p>

<p>Dolayısıyla, TMK m. 176/3’de yer alan yoksulluk nafakasının sona ermesine ilişkin sebeplerin geniş içerikli olması ve bu suretle nafaka borçlusunu korumasından ötürü nafaka süresi sınırlanmamalıdır. Bu görüşe göre, yoksulluk nafakası ahlaki ve dayanışmacı niteliği haiz olup sosyal devlet ilkesinin somut bir uygulaması niteliğindedir. Sosyal devlet ilkesinin uygulanması bakımdan yoksulluk nafakasının süresiz olması da pekala hakkaniyete uygundur.<a href="#_ftn17" name="_ftnref17" title=""><sup><sup>[17]</sup></sup></a></p>

<p></p>

<p>Yukarıda açıklana sebeplerle itiraz konusu olan kuralda, boşanma sebebiyle yoksulluğa düşen eşi korumak için diğer eşin, koşulları bulunduğu sürece, herhangi bir süre sınırı olmaksızın yoksulluk nafakası vermesi düzenlendiğinden bahisle bu yükümlülük sosyal hukuk devleti ilkesinin bir gereği olarak kabul edilmiş ve iptal isteminin reddine karar verilmiştir.</p>

<p></p>

<p><strong>3- Karşı Oy Yazısı</strong></p>

<p></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Anayasa Mahkemesi üyelerinden Hicabi DURSUN’un karşı oy yazısında ise “… süresiz olarak …” ibaresinin Anayasa’nın 2. maddesinde yer alan “sosyal hukuk devleti” ilkesine aykırı olduğu savunulmuş ve gerekçelendirilmiştir. Aşağıda bu gerekçelere detaylıca yer verilmiştir.</p>

<p></p>

<p>Karşı oy gerekçesinde hakkaniyetin, ne olduğu ve önemi vurgulanmış sonrasında ise Türk Medeni Yargılama Hukuku ve Anayasa Hukukundaki yerinden ayrıca bahsedilmiştir. Bu noktada ise Anayasa Mahkemesinin pek çok kararında hakkaniyet ilkesinin ölçüt olarak alındığı ve Anayasa m. 2 kapsamında Cumhuriyetin nitelikleri arasında sayılan hukuk devleti kavramının: İnsan haklarına dayanan, bu hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren, eylem ve işlemleri hukuka uygun olan, her alanda adaletli bir hukuk düzeni kurup bunu geliştirerek sürdüren, konulan kurallarda adalet ve hakkaniyet ölçülerini göz önünde tutan, hakların elde edilmesini kolaylaştıran ve hak arama özgürlüğünün önündeki engelleri kaldıran devlet olduğunu vurgulanmıştır. Buna göre yasaların hakkaniyet ölçütlerini gözetmesi hukuk devleti olmanın bir gereğidir. Yasa koyucu hukuki düzenlemelerde kendisine tanınan takdir yetkisini anayasal sınırlar içinde adalet, hakkaniyet ve kamu yararı ölçütlerini göz önünde tutarak kullanmalıdır.</p>

<p></p>

<p>Yoksulluk nafakasını düzenleyen TMK m. 175’de yoksulluk nafakasının belirlenmesinde evliliğin süresi, nafaka alacak eşin yaşı, çalışma gücünün niteliği gibi özel şartlar aramamıştır. Bu anlamda insanların boşanarak aralarındaki hukuki ilişkiyi bitirmiş olmalarına rağmen evlilik birliğinde var olan sorumluluklarının ömür boyu devam etmesi, hem insaflı değil, hem de hakkaniyete aykırıdır. Nitekim karşı oy yazısında da aynen belirtildiği gibi: <i>"Boşanmadan kaynaklanan bir nafaka alacağının varlığının belli koşullar altında, nafaka borçlusunun veya nafaka alacaklısının yaşamı boyunca, sanki mülkiyet hakkıymış gibi sürekli olması, hak düşürücü süre ve zamanaşımı kavramlarının kabul edildiği bir hukuk sisteminde adalet duygusunu zedelemektedir.”</i></p>

<p></p>

<p>Bu anlamda <i>“Yoksulluk nafakasının süresiz olması, ileride nafakanın artırılması, nafakanın azaltılması veya nafakanın kaldırılması davalarının açılmasına neden olacaktır. Bu durumda nafaka yükümlüsü eski eşin nafaka alan tarafın kanunda yazılı şartları taşıyıp taşı</i><i>mad</i><i>ığını kontrol amacıyla, onun </i><i>ö</i><i>zel hayatına müdahale anlamına gelebilecek davranışlara ve onun üzerinde psikolojik baskı kurmasına neden olabilecektir. Yoksulluk nafakasının süresiz olması bu nafakayı alan tarafın, karşı tarafı ömür boyu cezalandırmak amacıyla gelir getirici bir işte çalışmama ve evlilik ekti yapmadan birlikte yaşama gibi davranışlara itebilecektir. Bu haller yoksulluk nafakasının süresiz de olsa bir ceza olmadığını savunan g</i><i>ö</i><i>rüşleri haksız çıkarmaktadır. Tarihin hiçbir d</i><i>ö</i><i>neminde, hiçbir hukuk sistemi boşanan eşlerden biri yoksulluğ</i><i>a d</i><i>üşecek diye diğeri için </i><i>ö</i><i>mür boyu sürebilecek yoksulluk nafakası yükümlülüğü öng</i><i>ö</i><i>rmemiştir. Dolayısı ile yoksulluk nafakasının süresiz uygulanmasının nedeni ahlaki ve sosyal gerekçelerle açıklanamaz.”</i></p>

<p></p>

<p>Devamında ise yoksulluğun sebebinin sadece, eşinden boşanan tarafın davranışları ve boşanmanın kendisi olamayacağı ve yoksulluğun küresel bir sorun olduğu ve bunun kamu yetkilileri tarafından müdahale edilmesi gereken bir durum olduğu vurgulanmıştır. Bu kapsamda ise devlet tarafından, yoksulluğa karşı sosyal hak ve siyasi sorumluluk temeline dayanan yaklaşımlar geliştirilmesinin gerekliliği üzerinde durulmuştur. Zira yine karşı oy yazısında aynen açıklandığı gibi: <i>“</i><i>Anayasa</i><i>’</i><i>nın 2. maddesinde yer alan </i><i>“</i><i>sosyal hukuk devleti” vatandaşlarına asgari geçim düzeyi sağlamayı kendisine g</i><i>ö</i><i>rev bilen ve bu yüzden devletin sosyal ve ekonomik yaşama aktif müdahalesini meşru ve gerekli g</i><i>ö</i><i>ren bir anlayışı ifade eder. Vatandaşların sosyal durumlarıyla ilgilenen sosyal hukuk devleti, insan onurunun korunmasını amaçlar ve bunun için sosyal adaleti ve refahı sağlamaya çalışır. Anayasa Mahkemesi</i><i>’</i><i>nin pek çok kararında vurguladığı gibi, sosyal devlet, sosyal adaletin, refahın ve güvenliğin gerçekleşmesini sağlayan devlettir.”</i></p>

<p></p>

<p>Ve son olarak, üyenin karşı oy yazısında, tamamen hemfikir olduğumuz şu ifadelere aynen yer verilmiştir:<strong> “<i>Kültürümüzden kaynaklanan yardı</i></strong><strong><i>msever e</i></strong><strong><i>ğilimlerinin, aile dayanış</i></strong><strong><i>mas</i></strong><strong><i>ının, hayır kurumları ve vakıflar gibi geleneksel kurumların yoksullukla mücadele bağlamındaki faaliyetleri sık sık övgüyle anılmaktadır. Ancak, aynı zamanda toplumsal bir olgu olan ve Devletin aktif olarak mücadele etmesi gereken yoksulluğun sorumluluğunun, boşanan taraflardan birisinin üzerine </i></strong><strong><i>ö</i></strong><strong><i>mür boyu yüklenmesi, kanımca, sosyal devlet ilkesine, hakkaniyete ve mantığa da uygun bir çözüm değildir.”</i></strong></p>

<p></p>

<p><strong>4- Kanaatimiz</strong></p>

<p></p>

<p>Oy çokluğu ile alınan kararda <i>“… süresiz olarak …” </i>ifadesinin Anayasaya aykırılığı yalnızca, Cumhuriyetin Nitelikleri’ne ilişkin Anayasa m. 2 kapsamında değerlendirilmiştir. Kanun Önünde Eşitlik’e ilişkin Anayasa m. 10 ve Ailenin Korunması ve Çocuk Hakları’na ilişkin Anayasa m. 41 kapsamında ise “ilgisi görülmediğinden” inceleme yapılmamıştır. Kanaatimce bu maddelerin “ilgisiz” olarak nitelendirilmesinin gerekçesine kararda yer verilebilirdi.</p>

<p></p>

<p>Bununla birlikte yoksulluk nafakasına ilişkin düzenlemede “boşanma yüzünden yoksulluğa düşecek taraf” ifadesi kullanılmakla hem kadın hem de erkeğin yoksulluk nafakası talep edebileceği zımni olarak vurgulanmıştır. Dolayısıyla burada eşitlik ilkesinin ihlalinden bahsedilebilmesi mümkün değildir. Diğer bir deyişle yoksulluk nafakasına ilişkin TMK'da yer alan düzenlemenin Anayasa’nın 10. maddesine aykırı olduğunu söylemek mümkün değildir. Kısacası Anayasa Mahkemesi kararı Anayasa m. 10 kapsamında ilgisiz bulunması sebebiyle inceleme yapmaması noktasında yerindedir.</p>

<p></p>

<p>Bununla birlikte aile hukukuna ilişkin önemli bir düzenleme olan yoksulluk nafakasının, Ailenin Korunması ve Çocuk Haklarına ilişkin Anayasa m. 41 kapsamında ilgisiz olarak nitelendirilmesi ise şaşırtıcıdır. Nitekim uygulamada süresiz irat şeklinde bağlanan yoksulluk nafakasının sonucu olarak nafaka alacaklısı olan taraf, evliliğin süresi, çocuk olup olmaması gibi faktörler gözetilmeksizin sürekli olarak bir alacak hakkına kavuşmaktadır. Bu sonucun doğurması hem kadın hem erkek olmak üzere her iki taraf için de evliliğe dair verilecek olan kararı etkileyebilecek niteliktedir. Her iki tarafında evlenip evlenmeme kararını etkileyebilecek nitelikte olan bu düzenlemenin Anayasa’nın 41. Maddesi ile ilgisiz olduğunu söyleyebilmek mümkün değildir. Uygulamada kendisine sürekli nafaka bağlanan eş, nafakanın kesilmesinden çekindiğinden ikinci bir evlilik yapmaktan kaçınabilecektir ve evlilik dışı fiili birliktelik yaşayabilecektir; ömür boyu nafaka ödemek durumunda kalacağını düşünen eş ise bu olasılıktan çekindiğinden evlilikten kaçınabilecektir. Dolayısıyla ailenin kurulması noktasında, işbu düzenlemenin ailenin korunması amacına hizmet etmediği; hatta uygulamada tam aksi sonuçlar doğurabileceği aşikardır. Bu düzenlemenin Anayasanın 41. maddesi ile ilgisi olmadığını savunmak ise evleviyetle mümkün değildir. Nitekim <i>“Devlet, ailenin huzur ve refahı ile </i><i>ö</i><i>zellikle ananın ve çocukların korunması ve aile planlamasının öğretimi ile uygulanmasını sağlamak için gerekli tedbirleri alır, teşkilatı kurar.” </i>(Anayasa m. 41/1)</p>

<p></p>

<p>Bütün bu hususların yanı sıra, yoksulluk nafakasının süresiz olmasının; nafakanın artırılması, azaltılması veya tamamen ortadan kaldırılması için kanunda yazılı şartların oluşup oluşmadığını kontrol amacıyla eski eşlerin birbirlerinin özel hayatına müdahale anlamına gelebilecek davranışlarda bulunmasına neden olabileceği ve nafaka yükümlüsünü adeta cezalandırmak amacıyla ömür boyu bir işte çalışmaktan kaçınma ve evlilik birliği dışında fiili birliktelik yaşamaya gibi sonuçlar doğurabileceği de gözden uzak tutulmamalıdır. Kısacası, uygulamada yoksulluk nafakasının süresiz olması, evlilik ve aile kurumuna zarar verici niteliktedir.<a href="#_ftn18" name="_ftnref18" title=""><sup><sup>[18]</sup></sup></a></p>

<p></p>

<p>Anayasa’nın 2. Maddesine göre: <i>“Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, baş</i><i>lang</i><i>ıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk Devletidir.” </i>Bu hususta ise karşı oy yazısına tamamıyla katılmaktadım. Zira, sosyal devlet anlayışı, devletin sosyal adaletin ve sosyal barışın sağlanması için ekonomik ve sosyal hayata aktif müdahalesini gerekli ve meşru gören bir anlayıştır. Bu anlayış, herkese insan onuruna yaraşır asgari bir hayat seviyesi sağlamayı amaçlar.<a href="#_ftn19" name="_ftnref19" title=""><sup><sup>[19]</sup></sup></a> Dolayısıyla, sosyal bir hukuk devleti, sosyal hak ve siyasi sorumluluk temelli yaklaşımlar ile vatandaşlarının yoksulluğa düşmesinin önüne geçmek suretiyle refah ve güvenliğin gerçekleşmesini sağlamakla yükümlüdür. Devletin bu yükümlülüğününün, evliliğin süresi vs. gibi hiçbir ayrım gözetilmeksizin salt boşanma dolayısıyla bir kişi tarafından gerçekleştirmesini beklemek hakkaniyete aykırı olacaktır.</p>

<p></p>

<p>Bununla birlikte oybirliği ile alınmış olan Anayasa Mahkemesi kararında da belirtildiği gibi yoksulluk nafakası, eşler arasındaki karşılıklı dayanışma yükümlülüğünün evliliğin sona ermesinden sonra da devam etmesi niteliğindedir. Dolayısıyla yoksulluk nafakasının belirlenmesinde, hem evliliğin bitmesinden sonra devam eden dayanışma yükümlülüğü hem de eşler arasındaki bağın mümkün olan en kısa zamanda sona erdirilmesi ilkesi beraber gözetilerek eşlerin menfaatleri arasında denge sağlanmalıdır.<a href="#_ftn20" name="_ftnref20" title=""><sup><sup>[20]</sup></sup></a></p>

<p></p>

<p><strong>B) ANAYASA MAHKEMESİ KARARININ ANAYASA’NIN 152. MADDESİ İLE BİRLİKTE DEĞERLENDİRİLMESİ</strong></p>

<p></p>

<p>“Anayasa Mahkemesinin işin esasına girerek verdiği red kararının Resmî Gazetede yayımlanmasından sonra on yıl geçmedikçe aynı kanun hükmünün Anayasaya aykırılığı iddiasıyla tekrar başvuruda bulunulamaz.” <i>(Anayasa m. 152/4)</i></p>

<p></p>

<p>Yukarıdaki Anayasal düzenlemeye paralel olarak Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’da da ayrıca bir düzenleme öngörülmüştür. 6216 sayılı Kanunun 41. Maddesi uyarınca, <i>“Mahkemenin işin esasına girerek verdiği red kararının Resmi Gazetede yayımlanmasından itibaren on yıl geçmedikçe aynı kanun hükmünün Anayasaya aykırılığı iddiasıyla itiraz başvurusu yapılamaz.”</i></p>

<p></p>

<p>Bu düzenlemeler ışığında Anayasa Mahkemesi, Anayasaya aykırılığı ileri sürülen kanun hükmü hakkında on yıllık yasağın söz konusu olup olmadığını kendiliğinden araştırıp incelemek ve yasak söz konusu ise, davayı esasa girmeden usulden reddetmek zorundadır. Diğer mahkemelerin de bu on yıllık yasağı itiraz yoluyla başvurularda kendiliğinde göz önünde tutmaları ve yasağın varlığı halinde, kural olarak, önlerindeki davayı Anayasa Mahkemesinin bu konuda vereceği karara kadar geri bırakmak yerine kanun hükmünü uygulayarak yürütmeleri gerekir.<a href="#_ftn21" name="_ftnref21" title=""><sup><sup>[21]</sup></sup></a></p>

<p></p>

<p>22.11.2001 tarihinde TMK m. 175/1’de yer alan <i>“… süresiz olarak …” </i>ifadesinin Anayasa’ya aykırılığı iddiasıyla iptali için Anayasa Mahkemesi’ne başvurulmuştur. 17.05.2012 tarihinde ise oy çokluğu ile ilgili ifadenin Anayasa’ya aykırı olmadığına karar verilmiştir ve bu karar <a href="https://www.hukukihaber.net/aymnin-2011136-e-201272-k-sayili-karari" rel="dofollow">26.06.2012 tarihinde 28335 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanmıştır.<sup><sup>[22]</sup></sup></a></p>

<p></p>

<p>Anayasa Mahkemesi, somut norm denetimi sonucunda verdiği bu kararda, itiraz yoluyla yapılan başvuruyu esastan incelemiştir.<a href="#_ftn23" name="_ftnref23" title=""><sup><sup>[23]</sup></sup></a> Dolayısıyla, Anayasa Mahkemesi’nin bu kararda işin esasına girerek red kararı verdiği ve bu kararın yayımlanmasından itibaren on yıl geçmiş olduğu dikkate alındığında, söz konusu ifadenin Anayasa’ya aykırılığı iddiasıyla yeniden Anayasa Mahkemesi’ne başvurulabilmesinin mümkün olduğunu ifade etmek gerekir. <i>(Anayasa m. 152/4)</i></p>

<p></p>

<p><strong>IV. YOKSULLUK NAFAKASI SÜRESİNİN KANUN KOYUCU NEZDİNDE İNCELENMESİ</strong></p>

<p></p>

<p>Ülkemizin değerli hukukçuları ile fikir alışverişinde bulunmak suretiyle toplantılarını gerçekleştiren Meclis Araştırma Komisyonu’nun 14 Mayıs 2016 tarihli ve 399 sıra sayılı Komisyon Raporu incelendiğinde, yoksulluk nafakasına ilişkin birtakım öneri ve görüşlerin de bulunduğu görülmektedir. Buna göre, ilgili raporun birkaç farklı sayfasında yoksulluk nafakasının süre ile sınırlandırılmasının gerekliliği vurgulanmıştır. <a href="#_ftn24" name="_ftnref24" title=""><sup><sup>[24]</sup></sup></a></p>

<p></p>

<p><strong>V. YOKSULLUK NAFAKASININ BELİRLENMESİNDE HAKİMİN TAKDİR YETKİSİ VE TALEPLE BAĞLILIK İLKESİ</strong></p>

<p></p>

<p>Taleple bağlılık ilkesi, tarafların talebinden fazlasına mahkemece hüküm verilememesidir. <a href="#_ftn25" name="_ftnref25" title=""><sup><sup>[25]</sup></sup></a><i> </i>Dolayısıyla hakim, tarafların talep sonuçlarıyla bağlıdır; ondan fazlasına veya başka bir şeye karar veremez. Duruma göre, talep sonucundan daha azına karar verebilir. <i>(HMK m. 26/1) </i></p>

<p></p>

<p>Nitekim, uyuşmazlık tarafının maddi hukuktan kaynaklanan bir hakkının, bazı istisnai durumlar haricinde, yalnızca bir kısmının ileri sürülmesine bir engel yoktur. Bu durumda ise mahkeme, taleple bağlılık ilkesinin sonucu olarak talep edilenden fazlasına hükmedemeyecektir.<a href="#_ftn26" name="_ftnref26" title=""><sup><sup>[26]</sup></sup></a></p>

<p></p>

<p>Her ne kadar taleple bağlılık ilkesi boşanma davalarında mutlak suretle uygulanmasa dahi boşanma davalarında kural olarak taleple bağlılık ilkesi geçerlidir. Diğer bir deyişle davanın geri alınabilmesi, davadan ve feri sonuçlarından feragat edilebilmesi pekala mümkündür.<a href="#_ftn27" name="_ftnref27" title=""><sup><sup>[27]</sup></sup></a> Dolayısıyla yukarıda açıklandığı gibi boşanma davası ile birlikte sürülen, boşanmaya dair ilamın ferisi niteliğindeki yoksulluk nafakası ve ayrı bir davada ileri sürülerek talep edilmiş olan yoksulluk nafakası hakkında da usul hukuku bakımından geçerli olan taleple bağlılık ilkesinin uygulama alanı bulacağına şüphe yoktur.</p>

<p></p>

<p>Dolayısıyla, yoksulluk nafakası talep edilmemişse bu halde yoksulluk nafakasına hükmedilemeyecektir. Bununla birlikte nafaka talep eden eş bu talebini belirli bir süre ile sınırlandırdığı takdirde hakimin, taleple bağlılık ilkesi uyarınca bu taleple bağlı olduğu ve ancak talep edilen süre ile sınırlı olmak üzere nafakaya hükmedebileceği de kuşkusuzdur.<a href="#_ftn28" name="_ftnref28" title=""><sup><sup>[28]</sup></sup></a></p>

<p></p>

<p>Öğretide ileri sürülen görüşe göre, yoksulluk nafakası süresiz olarak talep edilmiş olsa dahi hakim takdir yetkisini kullanmak suretiyle süreli yoksulluk nafakasına hükmedebilecektir. Bu görüşe göre, TMK m. 175’te boşanma yüzünden yoksulluğa düşecek olan eşin süresiz olarak nafaka “isteyebileceği” düzenlenmektedir. Bu hükümden eşin nafaka talebini belirli bir süreyle sınırlandırmasının da mümkün olduğu sonucuna ulaşılmaktadır. Bu durumda kuşkusuz hakim, taleple bağlıdır ve talep sonucundan daha fazlasına karar veremez. Ancak, söz konusu düzenlemeden, nafakanın süresiz olarak talep edilmesi durumunda, hakimin süresiz nafakaya hükmetmek zorunda olup olmadığına dair bir çıkarım yapılamamaktadır. Sonuç olarak, hakimin yoksulluk nafakasının süresi konusunda karar verirken takdir yetkisi bulunduğunu kabul etmek gerekir.<a href="#_ftn29" name="_ftnref29" title=""><sup><sup>[29]</sup></sup></a></p>

<p>Nitekim Mülga 743 sayılı Türk Kanunu Medenisinin 144. maddesinde 3444 sayılı Kanunla yapılan değişiklikle maddedeki yoksulluk nafakasını süre bakımından sınırlayan bir yıllık süre kaldırılarak yerine “…süresiz olarak…” nafaka istenebileceğine dair hüküm getirilmesi, bilinçli bir değişiklik olmasına karşılık; söz konusu değişiklik ile hakime belirli bir süreyle sınırlı olarak nafakaya hükmedebilme konusunda takdir yetkisi bırakılmadığı sonucuna varılması için hukuki bir dayanak bulunmamaktadır. Nitekim, madde metnine göre de nafaka alacaklısı süresiz olarak nafaka “isteyebilir” buna karşılık hakimin “…süresiz olarak…” yoksulluk nafakasına hükmetme zorunluluğuna dair bir hukuki düzenleme bulunmamaktadır.<a href="#_ftn30" name="_ftnref30" title=""><sup><sup>[30]</sup></sup></a></p>

<p></p>

<p><strong>SONUÇ</strong></p>

<p></p>

<p>Boşanmanın mali sonuçlarından biri olarak düzenlenen ve aynı zamanda da bakım nafakası niteliğinde olan yoksulluk nafakası, evlilik birliği süresince eşler arasında geçerli olan dayanışma ve yardımlaşma yükümlülüğünün devam ettirilmesi anlamına gelir. Yoksulluk nafakasında amaç zenginleşme değil; boşanma sonucunda yoksulluğa düşen tarafın asgari yaşam gereksinimlerinin karşılanmasıdır. Kusur noktasında, tazminattan farklı olarak, talep eden eşin daha ağır kusurlu olmaması nafakaya hükmedilebilmesi için yeterlidir. Taleple bağlılık ilkesi uyarınca mahkeme talep olmaksızın kendiliğinden yoksulluk nafakasına hükmedemeyecektir. Bununla birlikte TMK m. 176 uyarınca yoksulluk nafakasının irat biçiminde veya toptan olarak ödenebilmesi mümkündür.</p>

<p></p>

<p>Yoksulluk nafakasına ilişkin TMK m. 175’de yoksulluk nafakasının “süresiz olarak” istenebileceği hükme bağlanmıştır. Yargıtay içtihatlarınca bu ifade hakim için bağlayıcı bir zorunluluk olarak yorumlanmaktadır ve yoksulluk nafakasının süre ile sınırlandırılmaması gerektiği vurgulanmaktadır. Yargıtay’ın söz konusu yorumu güncel toplumsal gereksinimlere uygun değildir. Nitekim uygulamada, yerel mahkemeler tarafından talep edilmesi halinde hakkaniyete uygun olarak ve evliliğin süresi vs. gibi birtakım etkenler gözetilerek toplu yoksulluk nafakasına hükmedilebilmekte ve bu kararlar istinaf mercilerince de onaylanmaktadır.</p>

<p></p>

<p>2001 yılında “…süresiz olarak…” ifadesinin Anayasa’nın 2., 10. ve 41. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür. Anayasa Mahkemesi tarafından, oy çokluğuyla ve işin esasına girilerek söz konusu ifadenin Anayasa’ya aykırılık teşkil etmediğine karar verilmiştir ve bu karar 2012 yılında Resmi Gazete’de yayımlanmıştır.</p>

<p></p>

<p>Anayasa Mahkemesi’nin bu kararda işin esasına girerek red kararı verdiği ve bu kararın yayımlanmasından itibaren on yıl geçmiş olduğu göz önünde bulundurulsa söz konusu ifadenin Anayasa’ya aykırılığı iddiasıyla yeniden Anayasa Mahkemesi’ne başvurulabilmesi mümkündür. <i>(Anayasa m. 152/4)</i></p>

<p></p>

<p>Süresiz olarak yoksulluk nafakasına hükmedilmesi özellikle son zamanlarda sıkça gündeme gelmekte ve hakkaniyete uygun olmadığı gerekçesi ile eleştirilmektedir. Nitekim, yukarıda detaylıca açıklanan Anayasa Mahkemesi kararında yer alan karşı oy yazısı ve kanaatimize göre de evliliğin süresi, tarafların yaşları vb. gibi hiçbir etken gözetilmeksizin boşanmadan dolayı yoksulluğa düşecek olan tarafa “süresiz olarak” nafaka bağlanması hakkaniyete aykırıdır. Nitekim, oy çokluğu ile verilen Anayasa Mahkemesi kararında da vurgulandığı gibi, Anayasa’nın 2. maddesinde yer alan “sosyal hukuk devleti” ilkesi doğrultusunda, devletin görevi vatandaşlarına asgari bir yaşama düzeyi sağlamaktır. Bu nedenle de devletin sosyal ve ekonomik yaşama aktif müdahalesi meşru ve gereklidir. Ancak sosyal bir hukuk devleti, sosyal hak ve siyasi sorumluluk temelli yaklaşımlar ile vatandaşlarının yoksulluğa düşmesinin önüne geçmek suretiyle refah ve güvenliğin gerçekleşmesini sağlamakla yükümlüdür. Özellikle, evliliğin süresi dikkate alınmaksızın, sadece boşanmanın gerçekleşmesi sebebiyle, boşanarak aralarındaki hukuki ilişkiyi bitirmiş olmalarına rağmen, eşlerden birinin evlilik birliğinde var olan sorumluluklarının ömür boyu devam etmesi, hakkaniyete uygun değildir.</p>

<p></p>

<p>Aynı zamanda, yukarıda detaylıca açıklanan Anayasa Mahkemesi kararının karşı oy yazısında aynen yer verilen ifadelerle, <i>”Boşanmadan kaynaklanan bir nafaka alacağının varlığının belli koşullar altında, nafaka borçlusunun veya nafaka alacaklısının yaşamı boyunca, sanki mülkiyet hakkıymış gibi sürekli olması, hak düşürücü süre ve zamanaşımı kavramlarının kabul edildiği bir hukuk sisteminde adalet duygusunu zedelemektedir.”</i></p>

<p></p>

<p>Bununla birlikte yoksulluk nafakasına süresiz olarak hükmedilmesi <i>“Ailenin Korunması” </i>bakımından da olumsuz sonuçlar doğurabilmektedir. Nitekim, kendisine sürekli nafaka bağlanan eş, nafakanın kesilmesinden çekindiğinden ikinci bir evlilik yapmaktan kaçınabilmekte ve evlilik dışı fiili birliktelik yaşayabilmektedir.</p>

<p></p>

<p>2016 yılında gerçekleştirilen Meclis Araştırma Komisyonu toplantısında da yoksulluk nafakasının süre ile sınırlandırılmasının gerekliliği vurgulanmıştır.</p>

<p></p>

<p>Her ne kadar TMK m. 175’de yer alan “…süresiz olarak…” ifadesi yasal olarak değiştirilmemiş ya da iptal edilmemiş olsa da; taleple bağlılık ilkesi doğrultusunda kendisinden nafaka talep edilen tarafça, yoksulluk nafakasının <i>“aylık … TL'den … yıllık toplam … TL toplu olarak ödenmesi”</i> talep edildiği takdirde hakimin toplu nafakaya hükmetmesi önünde bir engel yoktur. Nitekim toplu yoksulluk nafakasına dair yerel mahkemeler tarafından verilen kararlar Bölge Adliye Mahkemeleri tarafından onanmaktadır. Öğretide yoksulluk nafakası süresiz olarak talep edilmiş olsa dahi hakimin takdir yetkisini kullanmak suretiyle süreli yoksulluk nafakasına hükmedebileceği de savunulmaktadır.</p>

<p></p>

<p>Öğretide, süresiz olarak nafaka istenebileceğine dair bu düzenleme doğrultusunda hakime belirli bir süre ile sınırlı olarak nafakaya hükmetmesi konusunda takdir yetkisi bırakılmadığı sonucuna varılması için madde metninde bir dayanak bulunmadığı savunulmaktadır. Kanunun ruhuna göre yorumlanmasına dayandırılan bu görüşe göre, nafaka alacaklısı süresiz olarak nafaka isteyebilir; ancak hakimin nafakaya süresiz olarak hükmetmesi zorunluluğuna ilişkin yasal bir düzenleme bulunmamaktadır. Dolayısıyla süresiz olarak nafaka talep edilmiş olsa dahi hakimin bu talepten daha azına karar vererek belirli süre ile yoksulluk nafakasına hükmetmesi mümkündür. <a href="#_ftn31" name="_ftnref31" title=""><sup><sup>[31]</sup></sup></a> Ancak buna rağmen, kendisinden yoksulluk nafakası talep edilen tarafın, dava veya cevap dilekçesinde, hakkında yoksulluk nafakası ödemesine hükmedilmesi halinde bunun toplu olarak ödenmesine hükmedilmesini talep etmesi yerinde ve lehine olacaktır. Zira hakim, tarafların talep sonuçlarıyla bağlıdır; ondan fazlasına veya başka bir şeye karar veremez. Ancak duruma göre, talep sonucundan daha azına karar verebilir. <i>(HMK m. 26/1) </i></p>

<p></p>

<p>Son olarak, Bölge Adliye Mahkemesi tarafından yoksulluk nafakasının toplu olarak ödenmesine ilişkin yerel mahkeme kararının onanmaması durumunda ise Anayasa’nın 148’inci maddesi uyarınca olağan kanun yolları tüketildikten sonra ve yukarıda bahsi geçen Anayasa Mahkemesi kararının yayımlanmasından itibaren on senenin geçmiş olması sebebiyle Anayasa Mahkemesi’ne somut norm denetimi yoluyla yeniden başvurularak “…süresiz olarak…” ifadesinin iptalinin talep edilebilmesi mümkündür.</p>

<p></p>

<p></p>

<p><strong>Av. Melisa GÜLHAN</strong></p>

<p></p>

<p><span style="color:#999999"><strong>KAYNAKÇA</strong></span></p>

<p><span style="color:#999999"><strong>Kitaplar</strong></span></p>

<p><span style="color:#999999">Akıntürk Turgut/Ateş Derya, Türk Medeni Hukuku Aile Hukuku (Cilt 2), 24. Baskı, Beta Yayıncılık, Ankara, 2022.</span></p>

<p><span style="color:#999999">Akkaya Tolga, Medeni Usul Hukuku Bakımından Boşanma Davası, 1. Baskı, Yetkin Yayıncılık, Ankara, 2017.</span></p>

<p><span style="color:#999999">Dural Mustafa/Öğüz Tufan/Gümüş Mustafa Alper, Türk Özel Hukuku (Cilt 3, Aile Hukuku), 9. Baskı, Filiz Kitabevi, İstanbul, 2014.</span></p>

<p><span style="color:#999999">Erdoğan İhsan, Borçlar Hukuku Genel Hükümler, 4. Baskı, Gazi Kitabevi, Ankara, 2019.</span></p>

<p><span style="color:#999999">Kayar İsmail, Borçlar Hukuku, 11. Baskı, Seçkin Yayıncılık, Ankara, 2019.</span></p>

<p><span style="color:#999999">Kayıhan Şaban/Ünlütepe Mustafa, Medeni Hukuk Bilgisi, 4. Baskı, Seçkin Yayıncılık, Ankara, 2017.</span></p>

<p><span style="color:#999999">Kuru Baki/Aslan Ramazan/Yılmaz Ejder, Medeni Usul Hukuku, 25. Baskı, Yetkin Yayıncılık, Ankara, 2014.</span></p>

<p><span style="color:#999999">Özbudun Ergun, Türk Anayasa Hukuku, 22. Baskı, Yetkin Yayıncılık, Ankara, 2022.</span></p>

<p><span style="color:#999999">Ruhi Canan/Ruhi Ahmet Cemal, Nafaka Hukuku, 4. Baskı, Seçkin Yayıncılık, Ankara, 2021.</span></p>

<p><span style="color:#999999">Şıpka Şükran, “Yoksulluk Nafakasının Süresine Eleştirel Bir Yaklaşım”, Prof. Dr. Hüseyin Hatemi’ye 80. Yıl Armağanı, 1. Baskı, On İki Levha Yayıncılık, İstanbul, 2018.</span></p>

<p><span style="color:#999999">Uzun Mine, Yargıtay Kararları Kapsamında Yoksulluk Nafakası, 6. Baskı, Vedat Kitapçılık, İstanbul, 2013.</span></p>

<p></p>

<p><span style="color:#999999"><strong>Makaleler</strong></span></p>

<p><span style="color:#999999">Baş Seda/Özcan Nisa, Yoksulluk Nafakasında Süre Sorununun Anayasal ve Medeni Hukuk Boyutlarıyla Tartışılması ve Bir Öneri Olarak Boşanma Tazminatı, <i>Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, </i>2022, C. 4, S. 1, s. 328-383.</span></p>

<p></p>

<p><span style="color:#999999">Kulaklı Emrah, Yoksulluk Nafakası ve Yoksulluk Nafakasının Süresi Bağlamında Bir Mukayeseli Hukuk İncelemesi, <i>İstanbul Medipol Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, </i>2018, C. 5, S. 2, s. 237-268.</span></p>

<p></p>

<p><span style="color:#999999">Oğuz Habip, Taleple Bağlılık İlkesi Bakımından Yargıtay’ın Bir Kararının İncelenmesi, <i>Uyuşmazlık Mahkemesi Dergisi, </i>2016, S. 8, s. 301-316.</span></p>

<p></p>

<p><span style="color:#999999">Öden Merih, Türk Anayasa Yargısında On Yıl Süreli Denetim Yasağı, <i>Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, </i>2000, C. 55, S. 4, s. 47-81.</span></p>

<p></p>

<p><span style="color:#999999">Yağcı Kürşat, Yoksulluk Nafakasında “Süresizlik” Sorunu, <i>İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Mecmuası, </i>2018, C. 76, S. 1, s. 323-358.</span></p>

<p></p>

<p><span style="color:#999999"><strong>Mahkeme Kararları</strong></span></p>

<p></p>

<p><span style="color:#999999">Yargıtay 3. Hukuk Dairesi, E. 2013/9666, K. 2013/10215, T. 17.06.2013 sayılı kararı.</span></p>

<p></p>

<p><span style="color:#999999">Yargıtay 2. Hukuk Dairesi, E. 2001/5519, K. 2001/6977, T. 03.05.2001 sayılı kararı.</span></p>

<p></p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/hukuk-genel-kurulunun-20172295-e-2020436-k-sayili-karari" rel="dofollow"><span style="color:#999999">Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, E. 2017/2295, K. 2020/436, T. 17.06.2020 sayılı kararı.</span></a></p>

<p></p>

<p><span style="color:#999999">Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, T. 02.05.1990, 2-111/261 sayılı kararı.</span></p>

<p></p>

<p><span style="color:#999999">İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 11. Hukuk Dairesi, E. 2018/2622, K. 2018/1201, T. 15.10.2018 sayılı kararı.</span></p>

<p></p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/aymnin-2011136-e-201272-k-sayili-karari" rel="dofollow"><span style="color:#999999">Anayasa Mahkemesi, E. 2011/136, K. 2012/72, T. 17.05.2012 sayılı kararı.</span></a></p>

<p></p>

<p></p>

<p><span style="color:#999999"><strong>İnternet Kaynakları</strong></span></p>

<p></p>

<p><span style="color:#999999">https://karararama.yargitay.gov.tr/</span></p>

<p></p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/aymnin-2011136-e-201272-k-sayili-karari" rel="dofollow">https://www.hukukihaber.net/aymnin-2011136-e-201272-k-sayili-karari</a></p>

<p></p>

<p><span style="color:#999999"><strong>Diğer Kaynaklar</strong></span></p>

<p></p>

<p><span style="color:#999999">2016 Meclis Araştırma Komisyonu Raporu. Ankara: Aile Bütünlüğünü Olumsuz Etkileyen Unsurlar ile Boşanma Olaylarının Araştırılması ve Aile Kurumunun Güçlendirilmesi İçin Alınması Gereken Önlemlerin Belirlenmesi Amacıyla Kurulan Meclis Araştırma Komisyonu. (Yasama Dönemi ve Yılı: 26-1, Sıra Sayısı: 399, Tarih: 14 Mayıs 2016). (http://www.tbmm.gov.tr/develop/owa/sirasayi_sd.sorgu_baslangic). (Erişim Tarihi: 06.08.2023).</span></p>

<p><span style="color:#999999">-------------</span></p>

<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" title=""><span style="color:#999999"><sup><sup>[1]</sup></sup></span></a><span style="color:#999999">Avukat, Ankara Barosu, Hacettepe Üniversitesi Özel Hukuk Doktora Öğrencisi</span></p>

<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2" title=""><span style="color:#999999"><sup><sup>[2]</sup></sup></span></a><span style="color:#999999"> Turgut Akıntürk/Derya Ateş, Türk Medeni Hukuku Aile Hukuku (Cilt 2), 24. Baskı, Beta Yayıncılık, Ankara, 2022, s. 302.</span></p>

<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3" title=""><span style="color:#999999"><sup><sup>[3]</sup></sup></span></a><span style="color:#999999"> İhsan Erdoğan, Borçlar Hukuku Genel Hükümler, 4. Baskı, Gazi Kitabevi, Ankara, 2019, s. 139.</span></p>

<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4" title=""><span style="color:#999999"><sup><sup>[4]</sup></sup></span></a><span style="color:#999999"> İsmail Kayar, Borçlar Hukuku, 11. Baskı, Seçkin Yayıncılık, Ankara, 2019, s. 125-126.</span></p>

<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5" title=""><span style="color:#999999"><sup><sup>[5]</sup></sup></span></a><span style="color:#999999"> “Taraflar arasında görülen boşanma davasının; feri niteliğinde olan nafaka ve tazminatlar yönünden derdest ve davanın devamı sırasında kesinleştiği anlaşılmaktadır. Bu durumda, davanın açıldığı tarih itibariyle kesinleşmiş bir yoksulluk nafakası mevcut olmadığından, bu nafakanın kaldırılmasının da talep edilemeyeceği…” Yargıtay 3. Hukuk Dairesi, E. 2013/9666, K. 2013/10215, T. 17.06.2013 sayılı kararı.</span></p>

<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6" title=""><span style="color:#999999"><sup><sup>[6]</sup></sup></span></a><span style="color:#999999"> “Yoksulluk nafakasına hükmedilebilmesi için miktarın da belirtilmek suretiyle nafakanın açıkça talep edilmesi gerekir. Talep olmaksızın mahkeme bu konuda karar veremez.” Yargıtay 2. Hukuk Dairesi, E. 2001/5519, K. 2001/6977, T. 03.05.2001 sayılı kararı.</span></p>

<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7" title=""><span style="color:#999999"><sup><sup>[7]</sup></sup></span></a><span style="color:#999999"><i> </i>“…boşanma ile yoksulluğa düşecek olan eş lehine hükmedilen yoksulluk nafakası boşanma davasında verilen ‘’boşanma hükmü’’ kesinleştikten sonra işlemeye başlayacaktır.” <a href="https://www.hukukihaber.net/hukuk-genel-kurulunun-20172295-e-2020436-k-sayili-karari" rel="dofollow">Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, E. 2017/2295, K. 2020/436, T. 17.06.2020 sayılı kararı.</a></span></p>

<p><a href="#_ftnref8" name="_ftn8" title=""><span style="color:#999999"><sup><sup>[8]</sup></sup></span></a><span style="color:#999999"> “… Maddi tazminatın ön koşulu, talep edenin boşanma yüzünden mevcut veya beklenen menfaatlerinin zedelenmesi, boşanma ve maddi zarar arasında nedensellik bağının bulunmasıdır. Başka bir sebepten kaynaklı kayıplar maddi tazminat kapsamında yer alamaz. Mevcut menfaatlerin belirlenmesinde evliliğin taraflara sağladığı yararlar göz önünde bulundurularak tarafın maddi tazminat talebi değerlendirilir. Evliliğin boşanma ile sona ermesi hâlinde taraflar birliğin sağladığı menfaatlerden ileriye dönük olarak faydalanamayacaklardır. Beklenen menfaatler ise; evlilik birliği sona ermeseydi kazanılacak olan olası çıkarları ifade etmektedir. Yine tazminat talep eden tarafın kusursuz veya daha az kusurlu olması gerekmektedir. Diğer maddi koşulu ise tazminat istenenin kusurlu olmasıdır. … Ayrıca madde metninden de anlaşıldığı üzere yoksulluk nafakası isteminde bulunan tarafın kusurunun daha ağır olmaması gerekmektedir. Eş söyleyişle, boşanmaya sebep olan olaylarda tam kusurlu ya da ağır kusurlu eş lehine yoksulluk nafakasına hükmedilemeyecektir. Yine, yoksulluk nafakası, boşanmadan sonra yoksulluğa düşecek olan tarafı koruma amacına yönelik olduğu içindir ki, boşanmış olan yoksul tarafa verilecek olan yoksulluk nafakası, hiçbir surette diğer tarafa yükletilen bir ceza veya tazminat niteliğinde olmayacaktır. Şayet böyle olsaydı, sadece boşanmada kusuru olan eşten istenebilmesi gerekirdi. Oysa, maddede açıkça belirtildiği gibi, kusursuz eş dahi yoksulluk nafakası ödemekle yükümlüdür.” <a href="https://www.hukukihaber.net/hukuk-genel-kurulunun-20172295-e-2020436-k-sayili-karari" rel="dofollow">Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, E. 2017/2295, K. 2020/436, T. 17.06.2020 sayılı kararı.</a></span></p>

<p><a href="#_ftnref9" name="_ftn9" title=""><span style="color:#999999"><sup><sup>[9]</sup></sup></span></a><span style="color:#999999"> “… TMK’nin 175. maddesinde geçen “yoksulluğa düşecek” kavramından ne anlaşılması gerektiği konusunda yasal bir tanımlama olmaması karşısında bu husus yargısal uygulamada kurallara bağlanmıştır. Nitekim, Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 07.10.1998 tarihli ve 1998/2-656 E., 688 K.; 16.05.2007 tarihli ve 2007/2-275 E., 275 K.; 20.06.2019 tarihli ve 2017/2-2424, 2019/751 K. sayılı kararlarında; “yeme, giyinme, barınma, sağlık, ulaşım, kültür, eğitim” gibi bireyin maddi varlığını geliştirmek için zorunlu ve gerekli görülen harcamaları karşılayacak düzeyde geliri olmayanların “yoksul” kabul edilmesi gerektiği benimsenmiştir. Başka bir ifadeyle, geçimini kendi mali kaynakları ve çalışma gücüyle sağlama imkânından yoksun olan taraf diğer koşulları da varsa yoksulluk nafakası talep edebilecektir. … Yoksulluk nafakasının amacı hiçbir zaman nafaka alacaklısını zenginleştirmek değildir. Yoksulluk nafakasıyla, boşanma sonucunda yoksulluk içine düşen eşin asgari yaşam gereksinimlerinin karşılanması düşünülmüştür. Yoksulluk nafakasına hükmedilebilmesi için nafaka talep eden eşin boşanma nedeniyle yoksulluğa düşecek olmasının yanı sıra, nafaka talep edilen eşin de nafaka ödeyebilecek ekonomik gücünün bulunması, diğer bir ifadeyle kendi kusurundan kaynaklanmamak koşuluyla yoksul olmaması gerekmektedir. Bu açıdan bakıldığında, yoksulluk nafakasının sosyal ve ahlâki düşüncelere dayanması özelliği, sadece nafaka talep eden tarafa nafaka verilmesinde değil, aynı zamanda nafaka talep edilen tarafın nafaka ödeyebilecek ekonomik gücünün bulunması koşulunda da kendisini göstermektedir.” <a href="https://www.hukukihaber.net/hukuk-genel-kurulunun-20172295-e-2020436-k-sayili-karari" rel="dofollow">Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, E. 2017/2295, K. 2020/436, T. 17.06.2020 sayılı kararı.</a></span></p>

<p><a href="#_ftnref10" name="_ftn10" title=""><span style="color:#999999"><sup><sup>[10]</sup></sup></span></a><span style="color:#999999"> Turgut Akıntürk/Derya Ateş, Türk Medeni Hukuku Aile Hukuku (Cilt 2), 24. Baskı, Beta Yayıncılık, Ankara, 2022, s. 302.</span></p>

<p><a href="#_ftnref11" name="_ftn11" title=""><span style="color:#999999"><sup><sup>[11]</sup></sup></span></a><span style="color:#999999"> Mustafa Dural/Tufan Öğüz/Mustafa Alper Gümüş, Türk Özel Hukuku (Cilt 3, Aile Hukuku), 9. Baskı, Filiz Kitabevi, İstanbul, 2014, s. 150.</span></p>

<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12" title=""><span style="color:#999999"><sup><sup>[12]</sup></sup></span></a><span style="color:#999999"> Şaban Kayıhan/Mustafa Ünlütepe, Medeni Hukuk Bilgisi, 4. Baskı, Seçkin Yayıncılık, Ankara, 2017, s. 324.</span></p>

<p><a href="#_ftnref13" name="_ftn13" title=""><span style="color:#999999"><sup><sup>[13]</sup></sup></span></a><span style="color:#999999"> Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, T. 02.05.1990, 2-111/261 sayılı kararı.</span></p>

<p><a href="#_ftnref14" name="_ftn14" title=""><span style="color:#999999"><sup><sup>[14]</sup></sup></span></a><span style="color:#999999"> Kürşat Yağcı, “Yoksulluk Nafakasında “Süresizlik” Sorunu”, <i>İstanbul </i><i>Ü</i><i>niversitesi Hukuk Fakültesi Mecmuası, </i>2018, C. 76, S. 1, s. 335-338.</span></p>

<p><a href="#_ftnref15" name="_ftn15" title=""><span style="color:#999999"><sup><sup>[15]</sup></sup></span></a><span style="color:#999999"> Yalnızca bu Bölge Adliye Mahkemesi Kararlarının örneklerinden biri olarak: “Kadının boşanma yüzünden yoksulluğa düşeceği sabittir. TMK'nın 169. Madde çerçevesinde tedbir nafakası verilmesi doğru olduğu gibi, yoksulluk nafakasına da karar verilmesi doğrudur ancak tarafların yaşları, 14/05/2013 tarihinde evlenip boşanma davasının 03/08/2015 tarihinde açıldığı fiili evlilik süresinin az olduğu gözetildiğinde yoksulluk nafakasının süresiz olarak hüküm altına alınması doğru bulunmamıştır. Davacı-davalı erkeğin yoksulluk nafakasına ilişkin istinaf talebinin ise kısmen kabulü ile ilk derece mahkemesinin yoksulluk nafakasına ilişkin kararının kaldırılmasına, TMK'nın 4. maddesindeki hakkaniyet ilkesi de gözetilerek TMK'nın 176/1. maddesi gereğince davalı-davacı kadın yararına aylık … TL'den … yıllık toplam … TL toplu yoksulluk nafakasının davacı-davalı erkekten tahsili ile davalı-davacı kadına verilmesine, fazlaya dair isteğin reddine karar vermek gerekmiştir.” (İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 11. Hukuk Dairesi, E. 2018/2622, K. 2018/1201, T. 15.10.2018 sayılı kararı.)</span></p>

<p><span style="color:#999999"><a href="https://www.hukukihaber.net/aymnin-2011136-e-201272-k-sayili-karari" rel="dofollow"><sup><sup>[16]</sup></sup></a> <a href="https://www.hukukihaber.net/aymnin-2011136-e-201272-k-sayili-karari" rel="dofollow">Anayasa Mahkemesi, E. 2011/136, K. 2012/72, T. 17.05.2012 sayılı kararı.</a></span></p>

<p><a href="#_ftnref17" name="_ftn17" title=""><span style="color:#999999"><sup><sup>[17]</sup></sup></span></a><span style="color:#999999"> Mine Uzun, Yargıtay Kararları Kapsamında Yoksulluk Nafakası, 6. Baskı, Vedat Kitapçılık, İstanbul, 2013, s. 100.</span></p>

<p><a href="#_ftnref18" name="_ftn18" title=""><span style="color:#999999"><sup><sup>[18]</sup></sup></span></a><span style="color:#999999"> Seda Baş/Nisa Özcan, "Yoksulluk Nafakasında Süre Sorununun Anayasal ve Medeni Hukuk Boyutlarıyla Tartışılması ve Bir Öneri Olarak Boşanma Tazminatı”, <i>Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, </i>2022, C. 4, S.1, s. 374-375.</span></p>

<p><a href="#_ftnref19" name="_ftn19" title=""><span style="color:#999999"><sup><sup>[19]</sup></sup></span></a><span style="color:#999999"> Ergun Özbudun, Türk Anayasa Hukuku, 22. Baskı, Yetkin Yayıncılık, Ankara, 2022, s. 140-148.</span></p>

<p><a href="#_ftnref20" name="_ftn20" title=""><span style="color:#999999"><sup><sup>[20]</sup></sup></span></a><span style="color:#999999"> Emrah Kulaklı, “Yoksulluk Nafakası ve Yoksulluk Nafakasının Süresi Bağlamında Bir Mukayeseli Hukuk İncelemesi”, <i>İstanbul Medipol Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi,</i> 2018, C. 5, S. 2, s. 261.</span></p>

<p><a href="#_ftnref21" name="_ftn21" title=""><span style="color:#999999"><sup><sup>[21]</sup></sup></span></a><span style="color:#999999"> Merih Öden, “Türk Anayasa Yargısında On Yıl Süreli Denetim Yasağı”, <i>Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, </i>2000, C. 55, S. 4, s. 60-61.</span></p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/aymnin-2011136-e-201272-k-sayili-karari" rel="dofollow"><span style="color:#999999"><sup><sup>[22]</sup></sup> Anayasa Mahkemesi, E. 2011/136, K. 2012/72, T. 17.05.2012 sayılı kararı.</span></a></p>

<p><a href="#_ftnref23" name="_ftn23" title=""><span style="color:#999999"><sup><sup>[23]</sup></sup></span></a><span style="color:#999999"> Seda Baş/Nisa Özcan, "Yoksulluk Nafakasında Süre Sorununun Anayasal ve Medeni Hukuk Boyutlarıyla Tartışılması ve Bir Öneri Olarak Boşanma Tazminatı”, <i>Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, </i>2022, C. 4, S.1, s. 359.</span></p>

<p><a href="#_ftnref24" name="_ftn24" title=""><span style="color:#999999"><sup><sup>[24]</sup></sup></span></a><span style="color:#999999"> 2016 Meclis Araştırma Komisyonu Raporu, Ankara: Aile Bütünlüğünü Olumsuz Etkileyen Unsurlar ile Boşanma Olaylarının Araştırılması ve Aile Kurumunun Güçlendirilmesi İçin Alınması Gereken Önlemlerin Belirlenmesi Amacıyla Kurulan Meclis Araştırma Komisyonu, (Yasama Dönemi ve Yılı: 26-1, Sıra Sayısı: 399, T. 14 Mayıs 2016).</span></p>

<p><a href="#_ftnref25" name="_ftn25" title=""><span style="color:#999999"><sup><sup>[25]</sup></sup></span></a><span style="color:#999999"> Baki Kuru/Ramazan Aslan/Ejder Yılmaz, Medeni Usul Hukuku, 25. Baskı, Yetkin Yayıncılık, Ankara, 2014, s. 304.</span></p>

<p><a href="#_ftnref26" name="_ftn26" title=""><span style="color:#999999"><sup><sup>[26]</sup></sup></span></a><span style="color:#999999"> Habip Oğuz, “Taleple Bağlılık İlkesi Bakımından Yargıtay’ın Bir Kararının İncelenmesi”, <i>Uyuşmazlık Mahkemesi Dergisi, </i>2016, S. 8, s. 309-310.</span></p>

<p><a href="#_ftnref27" name="_ftn27" title=""><span style="color:#999999"><sup><sup>[27]</sup></sup></span></a><span style="color:#999999"> Tolga Akkaya, Medeni Usul Hukuku Bakımından Boşanma Davası, 1. Baskı, Yetkin Yayıncılık, Ankara, 2017, s. 123.</span></p>

<p><a href="#_ftnref28" name="_ftn28" title=""><span style="color:#999999"><sup><sup>[28]</sup></sup></span></a><span style="color:#999999"> Canan Ruhi/Ahmet Cemal Ruhi, Nafaka Hukuku, 4. Baskı, Seçkin Yayıncılık, Ankara, 2021, s. 49-50.</span></p>

<p><a href="#_ftnref29" name="_ftn29" title=""><span style="color:#999999"><sup><sup>[29]</sup></sup></span></a><span style="color:#999999"> Şükran Şıpka, “Yoksulluk Nafakasının Süresine Eleştirel Bir Yaklaşım”, Prof. Dr. Hüseyin Hatemi’ye 80. Yıl Armağanı, 1. Baskı, On İki Levha Yayıncılık, İstanbul, 2018, s. 17; Kürşat Yağcı, “Yoksulluk Nafakasında “Süresizlik” Sorunu”, <i>İstanbul </i><i>Ü</i><i>niversitesi Hukuk Fakültesi Mecmuası, </i>2018, C. 76, S. 1, s. 340-341.</span></p>

<p><a href="#_ftnref30" name="_ftn30" title=""><span style="color:#999999"><sup><sup>[30]</sup></sup></span></a><span style="color:#999999"> Kürşat Yağcı, “Yoksulluk Nafakasında “Süresizlik” Sorunu”, <i>İstanbul </i><i>Ü</i><i>niversitesi Hukuk Fakültesi Mecmuası, </i>2018, C. 76, S. 1, s. 354.</span></p>

<p><a href="#_ftnref31" name="_ftn31" title=""><span style="color:#999999"><sup><sup>[31]</sup></sup></span></a><span style="color:#999999"> Kürşat Yağcı, “Yoksulluk Nafakasında “Süresizlik” Sorunu”, <i>İstanbul </i><i>Ü</i><i>niversitesi Hukuk Fakültesi Mecmuası, </i>2018, C. 76, S. 1, s. 354.</span></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/turk-hukuk-sisteminde-yoksulluk-nafakasinin-suresi</guid>
      <pubDate>Fri, 05 Jun 2026 12:55:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2023/01/themis-4a1.jpg" type="image/jpeg" length="68513"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[AYM'NİN F. İ. KARARI BAĞLAMINDA BAĞLANTILI SUÇLARDA KISMİ KESİNLEŞME SORUNU]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/aymnin-f-i-karari-baglaminda-baglantili-suclarda-kismi-kesinlesme-sorunu</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/aymnin-f-i-karari-baglaminda-baglantili-suclarda-kismi-kesinlesme-sorunu" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/aymnin-202039936-basvuru-numarali-karari" rel="dofollow">Anayasa Mahkemesi'nin 27.01.2026 tarihli 2020/39936 başvuru numaralı kararı</a></strong>nda; kamuoyunda <strong>KPSS Sınav Soruları Sızıntısı Davası</strong> olarak da bilinen 2010 KPSS sınav sorularını önceden elde ettiği iddiasıyla kamu zararına dolandırıcılık ve FETÖ/PDY üyeliği suçlarından yapılan yargılamaya ilişkin Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan adil yargılanma hakkı kapsamındaki hakkaniyete uygun yargılanma hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir. Bunun yanı sıra kararda ayrıca aynı maddi vakıa konusunda istinaf ve temyiz mercilerinin maddi vakıanın sübutuna dair farklı değerlendirmeler yapılması yani istinaf aşamasında kesinleşen suçun gerekçesinde kabul edilen maddi vakıa hakkında temyiz merciince farklı değerlendirme yapılması nedeniyle gerekçeli karar hakkının ihlali doğurabileceği kanaatine de varılmıştır. Karara konu olan somut olay şu şekildedir;</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>İlk derece mahkemesi yargılama sonucunda; sanık hakkında sınav sorularını önceden elde etme şeklindeki hareketiyle haksız şekilde kamu görevine atandığı ve birden fazla kez maaş aldığı için sanığın eyleminin zincirleme nitelikli dolandırıcılık suçunu işlediği sonucuna varmış, bunun yanında örgütün soruları sadece kendisine sıkı sıkıya bağlı mensupları dışında hiç kimseye vermeyeceğini kabul etmiş; başvurucunun örgüt üyesi olduğu gerekçesiyle başvurucuyu terör örgütüne üye olma suçundan da ayrıca mahkûm etmiştir. Resmi belgede sahtecilik suçu yönünden ise iddianamedeki anlatım itibariyle iddianın içerik sahteciliğine yönelik olduğu, içerikte sahteciliğin yukarıdaki anlatımlar karşısında ancak memur kişi tarafından işlenebileceği, sanığın sanığın sınav tarihinde memur olmaması nedeniyle içerik sahteciliğinin faili olamayacağı gerekçesiyle beraatine karar vermiştir. Karar üzerine sanık istinaf kanun yoluna başvurmuş ancak İstinaf Mahkemesi, başvuruyu kamu kurum ve kuruluşlarının zararına dolandırıcılık yapma suçundan verilen hapis cezası yönünden kesin, silahlı örgüte üye olma suçu yönünden ise temyiz yolu açık olmak üzere reddetmiştir. Bu sebeple mahkeme kararı dolandırıcılık suçu yönünden kesinleşmiştir. Sanık, silahlı örgüte üye olma suçu yönünden temyize başvurmuş, yapılan inceleme sonucunda Yargıtay ceza dairesi hükmün bozulmasına karar vermiştir. Bozma kararının gerekçesinde başvurucunun örgüt hiyerarşisinde yer aldığını gösteren kesin ve yeterli delil bulunmadığı belirtilmiştir. Bozma üzerine Mahkeme tarafından bozma kararına uyularak tekrar yapılan yargılama sonucunda başvurucunun silahlı terör örgütüne üye olma suçundan beraatine karar verilmiştir.</p>

<p><strong>Anayasa Mahkemesi'nin kabulüne göre terör örgütüne üye olma suçu ile dolandırıcılık suçu gerekçeye esas alınan maddi vakıalar yönünden birbiriyle bağlantılıdır. Bu nedenle birbirlerine etki etmeleri nedeniyle hükümlerin birlikte değerlendirme zorunluluğu vardır.</strong></p>

<p>İlk derece mahkemesinin kararında sanığın işlediği iddia edilen suçun karşılığında 2 farklı ceza verilmiş, fikri içtima uygulanmamıştır. Kanaatimizce; sanığın eylemleri mahkemece, bir fiiller bütünü olarak değerlendirilmiş, o bütünü meydana getiren parçalarda da farklı suçların mevcut olduğundan bahisle fikri birleşmenin söz konusu olamayacağı, çünkü icra hareketlerinde tam çakışma, örtüşme değil, kesişmenin söz konusu olduğu nitelendirmesi yapılmıştır. Ancak Anayasa Mahkemesi'nin ihlal kararında bu ayrımın üzerinde fazla durulmadığını, daha ziyade farklı noktalara dikkat çekilmeye çalışıldığını görmekteyiz.</p>

<p>Hatta kararın ileri bölümlerinde bir seviye daha atlanarak somut olayın dışına da taşmak suretiyle aralarında bütünlük bulunan, yakın ilişki bulunan, bağlantılı davalar şeklinde 3 farklı tanımlama yapıldığını, kararın bu davalara da sirayet etmesi gerektiği düşüncesinin baskın geldiğini gözlemlemekteyiz. Eğer karar bu tanımlardaki suçlara genişletilecekse; 5271 sayılı CMK'nın 8. maddesinin 1. fıkrasını tekrar hatırlamak gerekecektir. Çünkü bu fıkraya göre bir kişi, birden fazla suçtan sanık olur veya bir suçta her ne sıfatla olursa olsun birden fazla sanık bulunursa hükümler arasında bağlantı olduğu kabul edilmektedir.</p>

<p>Zaten kanun koyucu da bu düzenlemeyi bir miktar düşünerek 17/10/2019 tarihinde, 7188 sayılı yasanın 32. maddesiyle<strong> 5275 Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun'daki m. 17/A</strong> yeniliğiyle ilk derece mahkemesine infaz erteleme ve durdurma yetkisi tanımıştır. Anılan düzenleme şu şekildedir: "Birlikte işlenmiş olup da 04/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun 280 inci maddesinin üçüncü fıkrası ve 306 ncı maddesinin uygulanma olanağının bulunduğu hâllerde, hükmü veren ilk derece mahkemesinden infazın ertelenmesine veya durdurulmasına ilişkin karar verilmesi istenebilir. Karar verilmeden önce Cumhuriyet savcısı ve hükümlünün görüşlerini yazılı olarak bildirmesi istenebilir. Karar, duruşma açılmaksızın verilir ve bu karara karşı itiraz yoluna gidilebilir. Erteleme veya durdurma talebinin kabulü, güvence gösterilmesine veya diğer bir şarta bağlanabilir." Bu düzenleme uyarınca CMK m. 380/3 ve 306 hükümleri kapsamında bozmanın (veya istinafın) sirayetinin (yayılmasının) söz konusu olduğu bağlantılı ceza davaları (objektif bağlantı halleri) bakımından, hükmü veren ilk derece mahkemesine infazın ertelenmesine veya durdurulmasına karar verebilme yetkisi bulunmaktadır.</p>

<p>Ancak bu düzenleme sadece farklı sanıkların aynı dosya kapsamında yargılandıkları durumlar için geçerlidir. Dolayısıyla sanıklardan bir kısmı hakkında verilen kararlardan bir kısmı istinafta kesinleştiğinde, diğer sanıkların henüz kesinleşmeyen ve temyiz incelemesi devam eden kararlarının bulunması halinde işletilmesi mümkün olan bir yoldur. Bu durumda diğer sanıkların temyiz incelemeleri tamamlanıncaya kadar infazın durdurulması ihtimali vardır. Yine de belirtmek gerekir ki; bunu değerlendirecek olan ilk derece mahkemesidir ve bu düzenleme, yargı sistemimizdeki bazı hususların yeterince oturmamasından dolayı infaz durdurma taleplerinin sıklıkla reddedildiği de aşikardır.</p>

<p>Diğer taraftan yazımıza konu kararda olduğu gibi aynı sanık hakkında verilen kararlardan birisinin kesinleşip diğerinin kesinleşmediği hallerde, uygulamanın nasıl gelişeceği mevzuatımızda açıklığa kavuşturulmamıştır. Nihayet kararın 56. ve 59. Paragraflarında da mevzuattaki düzenleme eksikliğinden yakınılmakta ve aralarında bu tür bir yakın ilişki veya bağlantı bulunan suçlardan birine karşı temyiz kanun yolunun açık olmasının diğer suça karşı da kendiliğinden temyiz imkânı getireceğine dair açık bir düzenleme bulunmadığı eleştirilmektedir. 5271 sayılı Kanun'un 286. maddesinin (2) numaralı fıkrasının (a) bendi bu kapsamda çok nettir. Madde uyarınca bölge adliye mahkemelerince verilen bazı kararlara karşı temyiz kanun yolunun kapalı olduğundan dolayı aynı sanık hakkında birden fazla suçtan görülen yargılamalarda, bu hükümlerden bazıları yönünden henüz temyiz aşaması tamamlanmadan bağlantılı diğer hükümlerin istinaf aşamasında kesinleşmesine ve infaz aşamasına geçilmesine neden olmakta, bu sebeple de bahse konu karardakine benzer hak ihlallerine neden olunmaktadır. Bu ihlallerin ortadan kaldırılabilmesi için doktrinde <strong>BİRTEK</strong> şu önerileri sunmaktadır;</p>

<p><strong>Ya CMK m. 286/3-e bendinden</strong> sonra “d) Aynı sanık hakkında bağlantı nedeniyle birlikte karara bağlanan ve temyiz yolu açık olan suç ile doğrudan bağlantı içerisinde bulunan ve temyiz sonucundan doğrudan etkilenmesi mümkün olan suçlar” şeklinde bir hüküm eklenmesi,<strong> ya da CMK 280/3 hükmünün</strong> “Birinci ve ikinci fıkra uyarınca verilen kararların sanık lehine olması hâlinde, bu hususların istinaf isteminde bulunmamış olan diğer sanıklara ve aynı sanık hakkında bağlantı nedeniyle birlikte görülen davalara uygulanma olanağı varsa bozma kararı bunlar hakkında da uygulanır” biçiminde (madde başlığının da metinle uyumlu bir şekilde değiştirilerek); <strong>CMK 306/1 hükmünün</strong> de “Hüküm, sanık lehine bozulmuşsa ve bu hususların temyiz isteminde bulunmamış olan diğer sanıklara ve aynı sanık hakkında bağlantı nedeniyle birlikte görülen davalara uygulanma olanağı varsa, bozma kararı bunlar hakkında da uygulanır” biçiminde (madde başlığının da metinle uyumlu bir şekilde) düzenlenmesi/ değiştirilmesi gerekmektedir. Yazar, ayrıca CGTİHK m. 17/A hükmüne ekleme yaparak infazın ertelenmesi veya durdurulması konusunda, kanun yolu incelemesini yapan Bölge adliye mahkemesi ceza dairesine veya Yargıtay’ın ilgili ceza dairesine de yetki tanınmasının daha adil ve isabetli olacağını ileri sürmektedir. <strong><i>(BİRTEK, Bağlantılı Ceza Davalarında İstinafta Kısmi Kesinleşme ve Temyiz İncelemesinin Kesinleşen Hükme Etkisi, TAAD, S:56, Ekim 2023, sf. 331-332)</i></strong></p>

<p><strong>Burada hakimlere düşen en büyük zorluk gerçekte</strong>, hükümlerin arasında sübut ve maddi vakıa açısından bağlantı olup olmadığını saptamaktır. Aksi halde zaman, mekân, fiil, konu veya mağdur yönünden bütünlük gösteren birden fazla fiil ve bu fiiller nedeniyle birden fazla hüküm söz konusu olabileceği gibi birbiriyle ilgisiz ve bütünlük arz etmeyen (bağımsız) fiiller nedeniyle de birden fazla hüküm tesis edilebilmektedir. Bütünlük arz etmeyen fiiller mahiyetleri itibariyle bağımsız olduklarından, bu fiiller nedeniyle tesis olunan hükümler de bağımsız niteliktedir. Bu fiiller nedeniyle tek dosya kapsamında hüküm kurulmuş olsa dahi esasında bu fiiller bağımsız davaların konusunu oluşturmaktadır. Bu sebeple, birbirinden bağımsız oldukları halde, sübjektif bağlantı nedeniyle birlikte görülen bu fiiller nedeniyle kurulan hükümlerden birisinin istinaf kanun yoluna başvurulmaksızın kesinleşmesi halinde istinaf sonucunun kesinleşen hükme etkisi veya bir hükmün istinaf incelemesi sonucunda, temyiz kanun yolunun kapalı olması veya temyiz edilmemesi üzerine kesinleşmesi halinde temyiz sonucunun istinaf aşamasında kesinleşen diğer hükme etkisi konusunda herhangi bir tartışma yoktur.</p>

<p><a href="https://hukukihabernet.teimg.com/hukukihaber-net/uploads/2026/04/mehmet-kockavak.jpg" rel="nofollow" title="Mehmet Koçkavak"><img alt="Mehmet Koçkavak" height="199" src="https://hukukihabernet.teimg.com/hukukihaber-net/uploads/2026/04/mehmet-kockavak.jpg" width="200" /></a></p>

<p><strong>Av. Mehmet KOÇKAVAK</strong></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/aymnin-f-i-karari-baglaminda-baglantili-suclarda-kismi-kesinlesme-sorunu</guid>
      <pubDate>Thu, 04 Jun 2026 19:00:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2025/03/yargi/anayasa-ms5.jpg" type="image/jpeg" length="60265"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[ANAYASA MAHKEMESİ'NİN SÜRESİZ NAFAKANIN İPTALİNE İLİŞKİN KARARI: İPTAL HÜKMÜNÜN DEVAM EDEN DAVALARA VE KESİNLEŞMİŞ KARARLARA ETKİSİ]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/anayasa-mahkemesinin-suresiz-nafakanin-iptaline-iliskin-karari-iptal-hukmunun-devam-eden-davalara-ve-kesinlesmis-kararlara-etkisi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/anayasa-mahkemesinin-suresiz-nafakanin-iptaline-iliskin-karari-iptal-hukmunun-devam-eden-davalara-ve-kesinlesmis-kararlara-etkisi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>1. GİRİŞ: TÜRK AİLE HUKUKUNDA TARİHİ BİR DÖNÜM NOKTASI</strong></p>

<p>Türk Medeni Kanunu'nun 175. maddesinde yer alan ve uzun yıllardır hukuk çevrelerinde, kamuoyunda ve siyasal platformlarda tartışma konusu olan "süresiz olarak" ibaresi, Anayasa Mahkemesi'nin iptal kararıyla Türk aile hukukunda yeni bir dönemin kapısını aralamıştır.</p>

<p>Özellikle kısa süreli evliliklerden sonra yıllarca hatta ömür boyu devam eden nafaka yükümlülükleri, ölçülülük ilkesi, hakkaniyet ve sosyal devlet anlayışı bakımından yoğun eleştirilere konu olmaktaydı. Buna karşılık nafaka alacaklılarının korunması gerekliliği de sosyal hukuk devletinin önemli bir yükümlülüğü olarak kabul edilmekteydi.</p>

<p>Antalya 12. Aile Mahkemesi'nin somut norm denetimi başvurusu üzerine yapılan inceleme sonucunda Anayasa Mahkemesi, TMK m.175'te yer alan "süresiz olarak" ibaresinin Anayasa'ya aykırı olduğuna hükmetmiş ve söz konusu ibareyi oy çokluğuyla iptal etmiştir. Böylece boşanma sonrasında taraflar arasında ömür boyu sürebilen mali bağlılığın anayasal dayanağı ortadan kalkmıştır.</p>

<p>Bununla birlikte Mahkeme, oluşabilecek hukuki boşluğun kamu düzenini sarsmaması ve yasama organına yeni bir düzenleme yapabilmesi için gerekli sürenin tanınması amacıyla iptal hükmünün yürürlüğünü dokuz ay ertelemiştir.</p>

<p>Ancak bu karar beraberinde son derece önemli soruları da gündeme getirmiştir:</p>

<p>Devam eden nafaka davaları ne olacaktır?</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>İstinaf ve temyiz aşamasındaki dosyalarda hangi hukuk uygulanacaktır?</p>

<p>Geçmişte kesinleşmiş nafaka kararları bu değişiklikten etkilenecek midir?</p>

<p>Mevcut nafaka yükümlüleri yeni bir dava açarak nafakalarının kaldırılmasını talep edebilecek midir?</p>

<p>Bu çalışmada söz konusu sorular, Anayasa'nın 152 ve 153. maddeleri, kazanılmış hak ilkesi ve yüksek yargı içtihatları ışığında değerlendirilecektir.</p>

<p><strong>2. İPTAL KARARLARININ ZAMAN BAKIMINDAN ETKİSİ VE DERHAL UYGULANMA İLKESİ</strong></p>

<p>Anayasa'nın 153. maddesi uyarınca Anayasa Mahkemesi kararları kesindir ve iptal kararları kural olarak geriye yürümez.</p>

<p>İlk bakışta bu hüküm, nafaka kararlarının geçmişi etkilemeyeceği şeklinde yorumlanabilir. Ancak anayasal sistem yalnızca bu maddeden ibaret değildir.</p>

<p>Nitekim Anayasa'nın 152/3. maddesi şu hükmü içermektedir:</p>

<p>"Anayasa Mahkemesinin kararı, esas hakkındaki karar kesinleşinceye kadar gelirse mahkeme buna uymak zorundadır."</p>

<p>Bu düzenleme, iptal kararlarının kesinleşmemiş hukuki durumlara derhal uygulanması gerektiğini göstermektedir.</p>

<p>Danıştay İdari Dava Daireleri Genel Kurulu ve Yargıtay Hukuk Genel Kurulu kararlarında da uzun yıllardır benimsenen yaklaşım budur. Buna göre Anayasa Mahkemesi'nin iptal kararları geriye yürümez; ancak henüz kesinleşmemiş uyuşmazlıklarda uygulanmaya devam eden bir normdan söz etmek de mümkün değildir.</p>

<p>Dolayısıyla dokuz aylık sürenin sonunda iptal kararı yürürlüğe girdiğinde, halen görülmekte olan davalarda süresiz nafaka kararı verilmesi hukuken mümkün olmayacaktır.</p>

<p><strong>3. DERDEST DAVALAR AÇISINDAN SONUÇLAR</strong></p>

<p>Kararın en önemli etkisi, halen devam eden davalar üzerinde ortaya çıkacaktır.</p>

<p>Bir nafaka davası;</p>

<p>- İlk derece mahkemesinde,</p>

<p>- Bölge Adliye Mahkemesi'nde,</p>

<p>- Yargıtay incelemesinde,</p>

<p>bulunuyor ve henüz kesinleşmemiş ise, iptal kararı yürürlüğe girdikten sonra mahkemelerin artık "süresiz nafaka" hükmü kurmaları mümkün olmayacaktır.</p>

<p>Bu nedenle devam eden davalarda taraf vekillerinin iptal kararını dosyaya sunmaları ve yeni hukuki durumun değerlendirilmesini talep etmeleri büyük önem taşımaktadır.</p>

<p>Özellikle istinaf ve temyiz incelemesindeki dosyalarda kararın uygulanması ciddi sonuçlar doğurabilecektir.</p>

<p><strong>4. KAZANILMIŞ HAK İLKESİ VE SINIRLARI</strong></p>

<p>Anayasa Mahkemesi kararlarının etkisini değerlendirirken "kazanılmış hak" kavramı özel önem taşımaktadır.</p>

<p>Ancak burada maddi kazanılmış hak ile usuli kazanılmış hak arasındaki ayrımın doğru yapılması gerekir.</p>

<p><strong>A. Maddi Kazanılmış Hak</strong></p>

<p>İptal kararından önce kesin hüküm haline gelmiş mahkeme kararları korunmaktadır.</p>

<p>Dolayısıyla geçmişte verilmiş ve kesinleşmiş bir nafaka kararının sırf Anayasa Mahkemesi'nin bu iptal kararı nedeniyle kendiliğinden ortadan kalkması mümkün değildir.</p>

<p>Kesin hüküm ilkesi hukuk güvenliğinin temel unsurlarından biridir.</p>

<p><strong>B. Usuli Kazanılmış Hak</strong></p>

<p>Yargılama sürecinde taraflar lehine doğan usuli kazanılmış haklar da kural olarak korunur.</p>

<p>Ancak Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun yerleşik uygulamasına göre Anayasa Mahkemesi'nin iptal kararları usuli kazanılmış hakkın en önemli istisnalarından biridir.</p>

<p>Bu nedenle henüz kesinleşmemiş bir dosyada taraflardan biri lehine oluşmuş görünen usuli durumlar, iptal kararı karşısında korunamayabilir.</p>

<p><strong>5. MEVCUT NAFAKA BORÇLULARI NE YAPABİLİR?</strong></p>

<p>Kamuoyunda en çok sorulan soru şudur:</p>

<p>"Halen süresiz nafaka ödüyorum. Bu karara dayanarak nafakamı kaldırabilir miyim?"</p>

<p>Bu sorunun cevabı üç farklı senaryoya göre değişmektedir.</p>

<p><strong>Senaryo 1: Kesinleşmiş Nafaka Kararları</strong></p>

<p>Yalnızca Anayasa Mahkemesi'nin iptal kararına dayanılarak mevcut nafakanın kaldırılması mümkün görünmemektedir.</p>

<p>Çünkü karar geriye yürümemekte ve kesinleşmiş hükümler hukuk güvenliği gereği korunmaktadır.</p>

<p><strong>Senaryo 2: Devam Eden Davalar</strong></p>

<p>Dava henüz kesinleşmemiş ise iptal kararının uygulanması mümkündür.</p>

<p>Bu durumda süresiz nafaka verilmesinin önüne geçilebilecektir.</p>

<p><strong>Senaryo 3: TMK m.176/4 Kapsamındaki Davalar</strong></p>

<p>Anayasa Mahkemesi kararından bağımsız olarak;</p>

<p>- Nafaka alacaklısının çalışmaya başlaması,</p>

<p>- Fiilen evli gibi yaşaması,</p>

<p>- Düzenli gelir elde etmesi,</p>

<p>- Nafaka yükümlüsünün ekonomik durumunun ağır şekilde bozulması,</p>

<p>gibi sebepler mevcutsa nafakanın kaldırılması veya azaltılması her zaman talep edilebilir.</p>

<p><strong>6. TBMM'Yİ BEKLEYEN GÖREV</strong></p>

<p>Anayasa Mahkemesi iptal kararı vermiş; ancak yeni sistemi belirleme görevini yasama organına bırakmıştır.</p>

<p>Önümüzdeki süreçte Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin;</p>

<p>- Belirli süreli nafaka sistemi,</p>

<p>- Hakimin takdir yetkisini genişleten model,</p>

<p>- Evlilik süresine bağlı nafaka sistemi,</p>

<p>- Toplu ödeme veya rehabilitasyon odaklı modeller,</p>

<p>üzerinde çalışması beklenmektedir.</p>

<p>Ayrıca en kritik konulardan biri de geçiş hükümleridir.</p>

<p>Meclis tarafından çıkarılacak yeni kanunda, geçmişte verilmiş nafaka kararlarının yeni sisteme uyarlanmasına ilişkin özel hükümler öngörülmesi halinde, bugün nafaka ödeyen binlerce kişi açısından yeni dava yolları gündeme gelebilecektir.</p>

<p><strong>7. SONUÇ</strong></p>

<p>Anayasa Mahkemesi'nin TMK m.175'te yer alan "süresiz olarak" ibaresini iptal etmesi, Türk aile hukukunda son yılların en önemli kararlarından biridir.</p>

<p>Bu karar yalnızca nafakanın süresine ilişkin teknik bir değişiklik değil; boşanma sonrasında taraflar arasındaki mali ilişkinin yeniden tanımlanması anlamına gelmektedir.</p>

<p>İptal kararı yürürlüğe girdikten sonra kesinleşmemiş davalarda süresiz nafaka kararı verilmesi mümkün olmayacak; buna karşılık geçmişte kesinleşmiş kararlar kural olarak korunacaktır. Bununla birlikte yasama organının yapacağı yeni düzenleme ve özellikle geçiş hükümleri, mevcut nafaka yükümlülerinin hukuki durumunu doğrudan etkileyebilecektir.</p>

<p>Önümüzdeki dokuz aylık süreç yalnızca yeni bir nafaka sisteminin oluşturulacağı bir dönem değil, aynı zamanda aile hukukunun geleceğinin yeniden şekilleneceği bir geçiş süreci olacaktır. Bu nedenle hem devam eden davaların hem de mevcut nafaka yükümlülüklerinin dikkatle takip edilmesi, ortaya çıkabilecek hak kayıplarının önlenmesi bakımından büyük önem taşımaktadır.</p>

<p><a href="https://hukukihabernet.teimg.com/hukukihaber-net/uploads/2026/05/emrah-golgiyaz.jpg" rel="nofollow" title="Emrah Golgi̇yaz"><img alt="Emrah Golgi̇yaz" height="220" src="https://hukukihabernet.teimg.com/hukukihaber-net/uploads/2026/05/emrah-golgiyaz.jpg" width="200" /></a></p>

<p><strong>Av. Emrah GOLGİYAZ</strong></p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/anayasa-mahkemesinin-suresiz-nafakanin-iptaline-iliskin-karari-iptal-hukmunun-devam-eden-davalara-ve-kesinlesmis-kararlara-etkisi</guid>
      <pubDate>Thu, 04 Jun 2026 15:05:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2025/03/yargi/anayasan.jpg" type="image/jpeg" length="65833"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[İHTİYARİ ARABULUCULUK İŞVEREN AÇISINDAN GERÇEKTEN DE MUTLAK BİR GARANTİ Mİ?]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/ihtiyari-arabuluculuk-isveren-acisindan-gercekten-de-mutlak-bir-garanti-mi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/ihtiyari-arabuluculuk-isveren-acisindan-gercekten-de-mutlak-bir-garanti-mi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[İş hukukunda hızlı bir çözüm yolu olarak hayatımıza giren ihtiyari arabuluculuk, son yıllarda işverenler tarafından adeta bir 'dava açılmasını engelleme garantisi' olarak görülmektedir. Ancak Yargıtay kararları, arabuluculuk sürecinin tek başına mutlak bir garanti sağlamadığını bizlere hatırlatmaktadır.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.hukukihaber.net/ihtiyari-arabuluculuk-tutanagindaki-iscilik-alacagi-miktarinin-iscinin-gercek-maasi-ve-kidem" rel="dofollow">Yargıtay 9. Hukuk Dairesinin 10.02.2026 tarihli güncel kararı* </a>ışığında, ihtiyari arabuluculuğun hangi durumlarda işverene tam bir koruma sağlamadığını birlikte inceleyelim.</p>

<p>Yargıtay kararının özeti: 6 yıllık kıdemi olan işçinin iş sözleşmesinin feshedilmesi ve aynı gün işverenin sürekli çalıştığı arabulucuya götürülerek haklarının çok altında bir tutarda anlaşılarak arabuluculuk anlaşma tutanağı imzalanmasıdır.</p>

<p>İşçi daha sonra edimler arasında açık oransızlık bulunduğunu ve bir tarafın zor durumundan yararlanılarak arabuluculuk süreci yürütüldüğünden bahisle Türk Borçlar Kanunu madde 28’de** düzenlenen aşırı yararlanma(gabin) hükmü uyarınca arabuluculuk tutanağının iptalini talep eden dava açmıştır.</p>

<p>Mahkeme aşağıda saydığım gerekçelerle arabuluculuk tutanağının usulüne uygun olmadığına karar vererek arabuluculuk tutanağını iptal etmiştir:</p>

<p>· İşçinin arabuluculuk sürecinin başlamasında, arabulucunun seçiminde ve görüşme yeri konusunda herhangi bir iradesinin bulunmadığı,</p>

<p>· İşçinin arabuluculuk görüşmelerine, arabulucunun davetiyle değil davalı işverenin dayatmasıyla katılması,</p>

<p>· İşveren şirketin, işten çıkaracağı tüm işçilerle yürüttüğü arabuluculuk görüşmelerinde hep aynı arabulucuyu görevlendirmiş olması,</p>

<p>· İşçinin, işten çıkış tarihi, arabuluculuk sürecinin başladığı ve bittiği tarihlerin aynı gün olduğu, bu durumun da işçiye yeterince düşünebilmesi ve karar alabilme imkânı sağlamaması,</p>

<p>· 6 yıllık kıdemi olan bir işçinin hak ettiğinin çok altında bir rakama anlaştığına, bu durumun da aşırı yararlanmaya sebep olduğuna,</p>

<p>· Arabuluculuk görüşmelerinin temelini oluşturan müzakere aşamasının somut olayda gerçek anlamda uygulanmadığı, arabulucu tarafından arabuluculuk süreci ve sonuçları ile ilgili aydınlatma görevinin yerine getirilmemesi,</p>

<p><strong>Peki, işveren açısından risk yalnızca arabuluculuk tutanağının geçersiz sayılması mıdır? Kanaatimce hayır. Asıl önemli mesele, bu usulsüzlüğün işveren bakımından </strong>doğurabileceği <strong>finansal sonuçlardır</strong>.</p>

<p>Çünkü arabuluculuk tutanağının geçersiz sayılması hâlinde, işveren yalnızca yeniden dava tehdidiyle karşı karşıya kalmamakta; çoğu zaman daha önce ödediği meblağa rağmen yüksek faiz yüküyle ek bir mali sorumluluk altına da girebilmektedir.</p>

<p>İncelediğim Yargıtay kararının metninden bu kısım tam olarak anlaşılamasa da takip ettiğim iş dosyalarındaki tecrübelerime dayanarak şunu söyleyebilirim: Arabuluculuk tutanağı iptal edildiğinde, arabuluculuk aşamasında işçiye ödenmiş olan meblağ, mahkeme tarafından faiz işletilmeden (çıplak ana para olarak) mahsup edilmektedir.</p>

<p>İş mahkemelerindeki bu genel eğilim işveren aleyhine hatalı bir uygulama olup ciddi bir hak kaybı doğurmaktadır. Bu hususu bir örnekle izah etmeye çalışayım:</p>

<p>İşçinin 400.000 TL kıdem tazminatı alacağı olduğunu; fakat arabuluculuk sürecinde işçiyle işverenin 200.000 TL kıdem tazminatının ödenmesi konusunda anlaştıklarını farz edelim.</p>

<p>Arabuluculuk tutanağı imzalansın ve işçiye ödeme 1 Ocak 2020 tarihinde yapılmış olsun. Daha sonra işçinin 1 Ocak 2021’de usulüne uygun arabuluculuk görüşmesi yapılmadığından bahisle dava açtığını farz edelim.</p>

<p>Ülkemizde yargılamaların uzun sürdüğünü de göz önüne alırsak ilk derece mahkemesinde bu davanın en az 2 yıl süreceğini öngörebiliriz. Mahkemenin 2 Ocak 2023 tarihinde karar verdiğini varsayalım: İşveren 1 Ocak 2020'de işçiye zaten 200.000 TL ödemişti. Mahkeme, gerçek alacaktan bu tutarı düşerek kalan 200.000 TL farkın, fesih tarihinden itibaren işleyecek en yüksek banka mevduat faiziyle işçiye ödenmesine karar verecektir.</p>

<p>01/01/2020 – 02/01/2023 arasındaki 3 yıllık süreçte, 200.000 TL asıl alacağa işleyecek faiz yaklaşık 122.680,22 TL olacak ve dava sonunda işçiye toplamda 322.680,22 TL daha ödeme yapılacaktır.</p>

<p>Oysa hakkaniyetli olan ve pek çok dosyamızda da dile getirdiğimiz usul; mahkemenin karar verirken, işverenin ilk etapta ödemiş olduğu alacağa da en yüksek banka mevduat faizini işleterek mahsup yapmasıdır. Yani örneğimizde, işverenin ilk başta ödediği 200.000 TL'ye de 3 yıllık faiz yürütülmelidir. Çünkü işçi o tarihten itibaren bu parayı kullanmış, işveren ise kendi parasının nemasından (faizinden) mahrum kalmıştır. Mahkemeler bu hususu göz ardı edip doğrudan ödenen asıl parayı düştüğü için işveren ilk etapta ödediği paranın nemasından faydalanamamakta ve çift taraflı bir zarara uğramaktadır.</p>

<p>En iyi ihtimalle mahkemeler ödenen paraya yasal faiz işleterek mahsup yapmaktadır ki bu durum da işvereni kurtarmamaktadır. Çünkü yıllık yasal faiz %24 iken, işçinin alacağına uygulanan en yüksek mevduat faiz oranı %45-55 bandındadır. Hakkaniyetin sağlanması açısından, işçiye hangi faiz oranı üzerinden hesaplama yapılıyorsa, işverenin işçiye erken ödediği paranın da aynı faiz oranı üzerinden mahsup işlemine konu edilmesi gerekir.</p>

<p><strong>Bu riskleri önlemek açısından iş akdinin feshi sürecinde insan kaynakları biriminin dikkat etmesi gerekenler:</strong></p>

<p><strong>1. </strong>İşçinin iş akdinin feshi ile arabuluculuk süreci arasında işçiye değerlendirme yapabilmesi için en az 3-5 iş günü süre tanınmalıdır.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>2. </strong>Sürekli aynı arabulucu ile süreç yönetilmemeli, "şirketin kadrolu arabulucusu" algısı yaratılmamalıdır.</p>

<p><strong>3. </strong>İşçiye hak ediş tablosu önceden sunulmalı, taraflar arasında gerçek ve özgür bir müzakere ortamı sağlanmalıdır.</p>

<p><strong>4. </strong>Arabuluculuk görüşmesi işçinin kendisini baskı altında hissetmeyeceği, rahat ifade edebileceği tarafsız bir ortamda gerçekleştirilmelidir. Görüşmeler kesinlikle şirket adresinde yapılmamalıdır.</p>

<p><strong>5. </strong> İşçinin gerçek hak edişi çok yüksek iken, sembolik rakamlarla süreç tamamlanmaya çalışılmamalıdır.</p>

<p><strong>6. </strong>Çalışılan arabulucu da bu süreçte doğru tercih edilmelidir. Ne yazık ki uygulamada birçok arabulucunun tutanağı usulüne uygun hazırlamadığını ve işverenlere zarar verdiğini görmekteyiz. Arabuluculuk tutanağı bir mahkeme ilamı gibi net ve anlaşılır olmalıdır.</p>

<p><strong>7. </strong>Somut olayın özelliklerine göre, ihtiyari arabuluculuk yerine ikale sözleşmesi seçeneği de ayrıca değerlendirilmelidir.</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/ihtiyari-arabuluculuk-tutanagindaki-iscilik-alacagi-miktarinin-iscinin-gercek-maasi-ve-kidem" rel="dofollow"><i>*</i> Yargıtay 9. Hukuk Dairesi Esas Numarası: 2025/9390, Karar Numarası: 2026/1065, Karar Tarihi: 10.02.2026</a></p>

<p>**TBK 28/1 “Bir sözleşmede karşılıklı edimler arasında açık bir oransızlık varsa, bu oransızlık, zarar görenin zor durumda kalmasından veya düşüncesizliğinden ya da deneyimsizliğinden yararlanılmak suretiyle gerçekleştirildiği takdirde, zarar gören, durumun özelliğine göre ya sözleşme ile bağlı olmadığını diğer tarafa bildirerek ediminin geri verilmesini ya da sözleşmeye bağlı kalarak edimler arasındaki oransızlığın giderilmesini isteyebilir.”</p>

<p></p>

<p><strong>Av. Tuğçe Gürhanlılar</strong></p>

<p></p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/ihtiyari-arabuluculuk-isveren-acisindan-gercekten-de-mutlak-bir-garanti-mi</guid>
      <pubDate>Thu, 04 Jun 2026 14:59:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2023/05/arab-ter1.jpg" type="image/jpeg" length="81231"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[KAMU İHALE KANUNU SORUNU]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/kamu-ihale-kanunu-sorunu-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/kamu-ihale-kanunu-sorunu-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Kamu ihalesi ne demek? Hepimizin parası, milletin malı, garip gurabanın hakkı demektir.</strong></p>

<p><strong>Açık kaynağa yansıyan bilgilere göre, 2002 yılında yürürlüğe giren 4734 sayılı Kamu İhale Kanunu toplamda 206 kez değişikliğe uğramış. Kanunda, harçlar ve istisnalar gibi konularda birçok değişikliğe gidildiği görülüyor.</strong></p>

<p>Kanunun temel ilkeleri hakkaniyet ve şeffaflık olduğuna göre, bu ilkelerden taviz verilmemeli. Peki gerçekten böyle mi? İnsanlar kazandıkları paraları harcarken ve malvarlıklarından tasarruf ederken çok dikkatli olurlar ve hata yapmamaya gayret ederler ki, olması gereken de budur. İsraf ederseniz, müsrif olursanız zarar edersiniz, kaybedersiniz ve iflas edersiniz. Dikkatsizliğin doğal sonucu budur. Bu nedenle; özellikle kamu kaynakları kullanılırken ve kamu ihaleleri düzenlenirken, millete ait olan paraların ve malvarlığının kullanılmasında her zamankinden daha dikkatli olmak, yasal düzenlemeleri ve uygulamaları her türlü zararı ve suistimali önleyecek şekilde kaleme alıp, sahaya yansıtmak gerekir.</p>

<p><strong>Kamu İhale Kanununun en şeffaf ve en doğru şekilde uygulanması 19. madde ile mümkündür. </strong>Bu madde açık ihale usulünü emretmektedir. Şeffaflık, hakkaniyet böyle sağlanır.</p>

<p><strong>“Açık ihale usulü” başlıklı m.19:</strong> <i>“Açık ihale usulü, bütün isteklilerin teklif verebildiği usuldür”</i>.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Bu madde, kamu ihalelerinde en uygun maddedir. Kamuda, her türlü mal ve hizmet alımının açık ihale usulü ile yapılması sağlanmalıdır.</p>

<p>4734 sayılı Kanunun m.21/1-b ve m.21/1-f pazarlık usulü olup, bugün itibariyle m.21/1-f’nin üst limiti 3.406.000 liradır, m.21/1-b’de ise limit bulunmamaktadır.</p>

<p>Uygulayıcılar bu iki hükmü de sıkça kullanmakla beraber, hakkaniyet ölçüsü sağlanamamaktadır.</p>

<p><strong>Sebebi ise;</strong></p>

<p>Bu usul, bilinçli ve isteyerek en az 3 isteklinin davet edileceği bir ihale türüdür. Bu usulde, önceden belirlenen yüklenici tarafından işin yapılmasına uygun ortam hazırlanabilmektedir. Pazarlık usulü adlı bu ihale türünden kaçınılmalıdır.</p>

<p>Bunun yanında; bir de Kanunun m.22/1-d hükmü var, burada 1.086.000 lira limit olup, doğrudan temin usulü bir ihale türü değildir. Teklif almak yeterlidir. Bir alım yöntemi olarak uygulanmaktadır. Burada da hakkaniyet, adalet ve şeffaflık bulunmamaktadır.</p>

<p>4734 sayılı Kanunun 48. maddesine istinaden m.3/1-c statüsü adı altında istisnai ihale usulü var. Bunlar 4734 sayılı Kanuna tabi tutulmazlar. Bu istisnaların üst limiti yoktur.</p>

<p><strong>Tüm ihalelerde ve açık ihalede puanlama yapılıyor. </strong>Bu da zafiyete yol açıyor, çünkü puanlama sisteminde idarelerin yükleniciye veya istekliye puanlamalarda ayırımcılık yaptığı görülmektedir. Puanlama sistemi kaldırılmalıdır.</p>

<p><strong>Bunun yerine;</strong></p>

<p>İş bitirme belgelerinin daha objektif ve <i>nokta atışlı</i> olması, yapılacak olan işin ve işlerin açık ve hatasız bir şekilde önceden yapılıyor oluşu yeterli görülmelidir.</p>

<p>En azından; Kanunun m.21/1-b, m.21/1-f ve m.22/1-d hükümlerinin uygulanmasında muallak cümleler kaldırılmalı, daha somut ve net bulguya ve olguya dayalı ibareler kullanılmalıdır. Böylece adil ve hakkaniyetli bir çalışma olur. Esasen bu hükümler kaldırılmalı, tümü ile açık ihale usulüne geçilemeyecekse, m.21/1-b’nin içeriğinin net olarak yazılması gerekir. Ucu açık ve sübjektif yoruma müsait mal ve hizmet alımı usulleri yanlıştır.</p>

<p><strong>Mal ve hizmeti satıp teslim eden müteahhidin hak ediş sorunu da çözülmelidir.</strong> Müteahhit içeride kalan parasını alabilmek için, para vermek veya menfaat temin etmek zorunda kalabilmektedir.</p>

<p><strong>4734 sayılı Kamu İhale Kanunu’nun 3. maddesinde yazan istisnalar azaltılmalı, 23 istisna olmaz. Güvenlik, sağlık, temizlik dışında doğrudan temin de olmamalı. Çünkü doğrudan temin ihale değildir.</strong></p>

<p><strong>Belediyelerde suistimale açık kapılar (kamu kurumlarının ve kuruluşlarının tümünün ayrıca değerlendirmesi gerekir);</strong></p>

<p><strong>İşletmeler Müd.</strong></p>

<p>Araç kiralama, malzeme alım</p>

<p><strong>Fen işleri Müd.</strong></p>

<p>Yapım işleri, alt yapı işleri, asfalt vb. işler</p>

<p><strong>Kültür Müd.</strong></p>

<p>Konser, festival, kültür ve sanat etkinlikleri, hediyelik eşya</p>

<p><strong>Park ve Bahçe Müd.</strong></p>

<p>Yapım ve bitki alımları</p>

<p><strong>Basın ve Halkla İlişkiler Müd.</strong></p>

<p>Reklam ve matbaa baskı, temsil, ağırlama, tanıtım ve tören giderleri</p>

<p>Bu gibi ihaleler her zaman idarenin kontrolünde olur, %95’i kesin olur.</p>

<p><strong>Mali Hizmetler Müdürlüğü; ihalenin veriliş biçimine, alınan mal ve hizmetin fiyatına göre hak edişlerin ödemesini her ayın 10 ila 20’sinde yapar.</strong></p>

<p>Ödeme listesi hazırlanır, ilgili başkan yardımcısına sunulur. Başkan yardımcısı %5 ila %10 <i>örtülü ödeneğe</i> destek isteyebilir, ama her hak ediş dosyasından bu destek istenmez. İhale dosyasının konumuna göre istenebilir. Zaten ihalenin alış fiyatı ve maliyet fiyatı aşağı yukarı bilinir. Para; bazen spor kulübü, bazen dernek ve vakıf üzerinden alınabilmektedir. <i>Örtülü ödeneğe</i> fazla ihtiyaç duyulursa, bazı ihalelerde iş artışı yapılabilir ve belediyenin açık hesap harcamaları buradan ödenebilir. Bu usulün yasal olmadığı izahtan varestedir.</p>

<p><strong>Diğer suistimale açık alanlar ise;</strong></p>

<p><strong>İmar Müd., Yapı Kontrol Müd.</strong></p>

<p>İmar uygulaması, İmar artışı, binanın yön durumu, şerefiye, iskan vb. işlerden sağlanır.</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/prof-dr-ersan-sen" title="Prof. Dr. Ersan ŞEN"><img alt="Prof. Dr. Ersan ŞEN" height="96" src="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/200x200/hukukihaber-net/images/yazarlar/_1778u8tYyuYY1Yu77.81y0yuuoUY81ouuuai5yu2uu7uYYuouuuauY9u79uuuaYYuyY_1.jpg" width="96" /></a></p>

<h4><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/prof-dr-ersan-sen" title="Prof. Dr. Ersan ŞEN">Prof. Dr. Ersan ŞEN</a></strong></h4>

<p><span style="color:#999999">(Bu makale, sayın </span><a href="https://www.hukukihaber.net/prof-dr-ersan-sen" rel="dofollow"><span style="color:#999999">Prof. Dr. Ersan ŞEN </span></a><span style="color:#999999">tarafından </span><a href="https://www.hukukihaber.net/" rel="dofollow"><span style="color:#999999">www.hukukihaber.net</span></a><span style="color:#999999"> sitesinde yayınlanması için kaleme alınmıştır. Kaynak gösterilse dahi makalenin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan makalenin bir bölümü, aktif link verilerek kullanılabilir. Yazarı ve kaynağı gösterilmeden kısmen ya da tamamen yayınlanması şahsi haklara ve fikri haklara aykırılık teşkil eder.)</span></p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/kamu-ihale-kanunu-sorunu-1</guid>
      <pubDate>Thu, 04 Jun 2026 14:16:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2025/03/terazi/terazks.jpg" type="image/jpeg" length="93358"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[TÜRK AİLE HUKUKUNDA TARİHİ DEVRİM: ANAYASA MAHKEMESİ "SÜRESİZ NAFAKA" DÜZENLEMESİNİ İPTAL ETTİ]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/turk-aile-hukukunda-tarihi-devrim-anayasa-mahkemesi-suresiz-nafaka-duzenlemesini-iptal-etti</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/turk-aile-hukukunda-tarihi-devrim-anayasa-mahkemesi-suresiz-nafaka-duzenlemesini-iptal-etti" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Giriş </strong></p>

<p>Türk Medeni Kanunu’nun 175. maddesinde düzenlenen ve kamuoyunda yıllardır en büyük hukuki ve sosyal tartışma konularından biri olan "süresiz yoksulluk nafakası", Anayasa Mahkemesi'nin verdiği tarihi kararla resmen son bulmuştur. Yüksek Mahkeme, yerel mahkemenin yaptığı itiraz başvurusunu esastan görüşerek, yoksulluk nafakasının "süresiz" olarak verilmesini öngören yasa hükmünün iptaline karar vermiştir. Bu karar, Türkiye'de aile hukuku uygulamasının çehresini kökten değiştirecektir.</p>

<p><strong>I. İptal Sürecinin Arka Planı </strong></p>

<p>Süreç, Antalya 12. Aile Mahkemesi'nin 2025 yılında baktığı bir boşanma davasında, mevcut kanun hükmünün Anayasa'ya aykırı olduğu kanısına varmasıyla başlamıştır. Yerel mahkeme, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun 175. maddesinde hüküm altına alınan yoksulluk nafakasının "süresiz olması"na ilişkin düzenlemenin iptali istemiyle Anayasa Mahkemesi'ne başvurmuştur.</p>

<p>Başvuruyu ilk incelemenin ardından esastan görüşmek üzere Genel Kurul gündemine alan Yüksek Mahkeme, yaptığı değerlendirmeler neticesinde ilgili düzenlemede yer alan "süresiz" ibaresinin iptaline hükmetmiştir.</p>

<p><strong>II. İptal Edilen TMK Madde 175 Hükmü Ne İdi?</strong></p>

<p>İptal kararına kadar yürürlükte olan ve aile mahkemeleri tarafından uygulanan TMK'nın "Yoksulluk Nafakası" başlıklı 175. maddesi aynen şu hükmü içermekteydi:</p>

<p>"Boşanma yüzünden yoksulluğa düşecek taraf, kusuru daha ağır olmamak koşuluyla geçimi için diğer taraftan mali gücü oranında süresiz olarak nafaka isteyebilir. Nafaka yükümlüsünün kusuru aranmaz."</p>

<p>AYM'nin verdiği iptal kararı, bu maddede yer alan ve hakimin takdir yetkisini sınırlayarak nafakanın ucu açık bir şekilde ömür boyu devam etmesine yol açan "süresiz" modelini hukuken ortadan kaldırmıştır</p>

<p><strong>III. 9 Aylık Geçiş Süresi ve Yasal Boşluk Önlemi </strong></p>

<p>Anayasa Mahkemesi, iptal hükmünün verilmesiyle birlikte aile hukuku sisteminde ani bir yasal boşluk doğmasını engellemek amacıyla stratejik bir karar almıştır.</p>

<p><strong>- Yürürlük Ertelemesi: </strong>İptal kararının yürürlüğe girmesi için<strong> 9 ay süre</strong> tanınmıştır.</p>

<p><strong>- TBMM'ye Reform Fırsatı: </strong>Tanınan bu 9 aylık süre zarfında, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin (TBMM) toplumsal ihtiyaçları, hakkaniyet dengesini ve tarafların mağduriyetlerini gözeten yeni bir yasal düzenleme yapması gerekmektedir.</p>

<p><strong>IV. Kararın Hukuki ve Pratik Sonuçları</strong></p>

<p>Bu iptal kararı, nafaka kurumunun tamamen ortadan kalktığı anlamına gelmemektedir. Kararın getireceği yeni dönem şu şekilde şekillenecektir:</p>

<p><strong>1. Süreli Nafaka Dönemi Başlıyor:</strong> Yeni yasama döneminde meclisin; evlilik süresi, eşlerin yaşı, çocuk durumu, kusur oranları ve tarafların yeniden iş gücüne katılım imkanları gibi somut kriterleri baz alan <strong>"süreli veya kademeli nafaka"</strong> modelini getirmesi beklenmektedir.</p>

<p><strong>2. Ölçülülük ve Mülkiyet Hakkı Dengesi:</strong> Birkaç ay veya birkaç yıl süren evliliklerin ardından nafaka yükümlülerinin ömür boyu maddi pranga altında kalması durumu son bulacak; nafaka borçlusunun mülkiyet hakkı ile alacaklının korunması ihtiyacı arasında adil bir denge kurulacaktır.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>3. Kayıt Dışı İstihdamın Önlenmesi: </strong>Nafakanın kesilmemesi amacıyla resmi evlilik yapmaktan kaçınan veya sigortasız çalışmayı tercih eden kişilerin yarattığı toplumsal ve ekonomik aksaklıklar büyük oranda azalacaktır.</p>

<p><strong>Sonuç: </strong>Anayasa Mahkemesi, süresiz nafaka uygulamasını iptal ederek Türk aile hukukunda tarihi bir milada imza atmıştır. Yüksek Mahkeme bu kararıyla, ucu açık mali yükümlülüklerin oluşturduğu hak ihlallerine son vermiş ve topu adil bir sistem kurulması için yasama organına bırakmıştır. Önümüzdeki 9 aylık süreçte TBMM'nin, hem boşanma yüzünden dezavantajlı duruma düşen eşlerin mağdur olmasını engelleyecek hem de nafaka yükümlülerini ömür boyu süren bir borç sarmalından kurtaracak, Avrupa standartlarında modern bir "süreli nafaka" mevzuatı hazırlaması elzemdir.</p>

<p><img alt="Furkan Özbek" src="https://hukukihabernet.teimg.com/hukukihaber-net/uploads/2026/04/furkan-ozbek.jpeg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" / width="200" height="201"></p>

<p><strong>Av. Furkan ÖZBEK</strong></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/turk-aile-hukukunda-tarihi-devrim-anayasa-mahkemesi-suresiz-nafaka-duzenlemesini-iptal-etti</guid>
      <pubDate>Thu, 04 Jun 2026 12:09:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/04/yargi/terazi-bayrak-ayms.jpg" type="image/jpeg" length="94826"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Sürdürülebilirlik ve Hukuk II: Çevre Hukuku ve Sürdürülebilir Kalkınma İlkesi]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/surdurulebilirlik-ve-hukuk-ii-cevre-hukuku-ve-surdurulebilir-kalkinma-ilkesi-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/surdurulebilirlik-ve-hukuk-ii-cevre-hukuku-ve-surdurulebilir-kalkinma-ilkesi-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Giriş</strong></p>

<p>Sürdürülebilirlik üzerine kaleme aldığım ilk yazıyı<a href="#_ftn1" name="_ftnref1" title="">[1]</a> bir vaatle bitirmiştim: kavramın daha şekli ve teknik bir incelemesini yapmak ve mevzuatımızdaki yerini ele almak. O yazıda meseleye ağırlıkla kurumsal hayatın penceresinden, uyum (compliance), CSR ve ESG gibi raporlama envanterleri ekseninden bakmıştım. Şimdi merceği biraz çevirip kavramı asıl doğduğu zeminden, yani çevreden ve çevre hukukundan okumayı deniyorum. Zira sürdürülebilirlik, şirketlerin gönüllü ya da zorunlu raporlama yükümlülüklerinden çok önce, insanın tabiatla kurduğu ilişkinin bir ismidir; hukuk diline ise en olgun hâliyle “sürdürülebilir kalkınma ilkesi” olarak yerleşti.</p>

<p>İlk yazıda sürdürülebilirliği üç temel başlığa indirgemiştim uluslararası bir referansla: ekolojik, sosyal ve ekonomik gereklilikler. Bu üçlü bir tesadüf değil elbette zira literatürde ve kısmen de aşağıda görüleceği üzere sürdürülebilir kalkınma ilkesinin bizatihi kendi anatomisidir.</p>

<p>Bu yazıda ilkeyi önce içeriği itibarıyla, ardından mevzuatımızdaki dağılımı, idari yargıdaki uygulama örnekleri ve nihayet iklim değişikliği bağlamında ele almaya çalışacağım. Yazının kapsamı içerisinde önemli olduğunu düşündüğüm Türkiye Çevre Ajansı’na da bu bağlamda kısa da olsa yer verdim.</p>

<p>Çevre hukukunun bu en kuşatıcı ilkesini, Danıştay ve idare mahkemelerinin onu nasıl yorumladığını izleyerek somutlaştırmak, kanaatimce kavramı soyut bir temenni olmaktan çıkaracak ve okuyucuya iyi bir izlek sunacaktır. Bunu yaparken kavramın tarihsel seyrini ortaya koymak ve Türkiye’deki kuramsal ve kurumsal dönüşümün takibini yapabilmek gayet keyifli oldu. Birçok tartışmayı da içerisinde barındıran bu yazının gelecek çalışmalara bir havza niteliği taşımasını umut ediyorum.</p>

<p><strong>I. Kavramsal Çerçeve</strong></p>

<p>Sanayi devrimine değin insanlık, çevresel değerleri tükenmez bir hazine gibi düşündü. Kıt kaynakların tükenme emaresi göstermesi ve kirliliğin belirginleşmesiyle bu kanaatin yanlışlığı anlaşıldı. İlk refleks, çevreyi korumak adına ileri sürülen “sıfır büyüme tezi”<a href="#_ftn2" name="_ftnref2" title="">[2]</a> oldu; ancak kalkınmayı ve ekonomiyi durağanlaştırmayı öngören bu tez itibar görmedi. Bu çıkmazdan çıkış için aranan orta yol, “sürdürülebilir kalkınma” anlayışını doğurdu.<a href="#_ftn3" name="_ftnref3" title="">[3]</a></p>

<p>Yabancı kaynaklarda <i>sustainable development</i> olarak geçen ilke, Türkçeye “sürdürülebilir kalkınma” olarak çevrilmiştir. Kentbilim Terimleri Sözlüğü ilkeyi, çevre değerlerinin ve doğal kaynakların bugünkü ve gelecek kuşakların hak ve yararları gözetilerek, ekonomik gelişmeden ödün verilmeksizin akılcı biçimde kullanılmasını esas alan bir dünya görüşü olarak tanımlar<a href="#_ftn4" name="_ftnref4" title="">[4]</a>; Macmillan Dictionary of the Environment ise kavramı, çevrenin taşıma kapasitesini koruyacak biçimde, yenilenebilir kaynaklara dayanan ve çevre üzerinde sınırlı tahribat yaratan ekonomik büyüme olarak ifade eder.<a href="#_ftn5" name="_ftnref5" title="">[5]</a></p>

<p><strong>Bir ilkenin etkin uygulanması, onu oluşturan kelimelerin doğru tanımlanmasına bağlıdır.<a href="#_ftn6" name="_ftnref6" title=""><strong>[6]</strong></a> “Sürdürülebilir”, bir şeyin kesintiye uğramadan varlığını sürdürmesini; “sürdürülebilirlik” ise her şeyden önce kaynakların tükenebileceği gerçeğinin kabulünü anlatır. Bu kabulden, literatürde “3-R” olarak bilinen üçlü doğar: <i>reducing</i> (azaltma), <i>reusing</i> (yeniden kullanım) ve <i>recycling</i> (geri dönüşüm).<a href="#_ftn7" name="_ftnref7" title=""><strong>[7]</strong></a> “Kalkınma” ise 1994 tarihli BM Kalkınma Programı belgesinde “insanların seçim fırsatlarını artırma süreci” olarak tanımlanır.<a href="#_ftn8" name="_ftnref8" title=""><strong>[8]</strong></a></strong></p>

<p>İlkenin üç temel unsuru vardır: ekonomik, sosyal ve ekolojik sürdürülebilirlik. Ekonomik boyut kıt kaynakların kullanımını; sosyal boyut eğitim, sağlık gibi toplumsal ve beşerî ihtiyaçları; ekolojik boyut ise çevresel değerlerin korunmasını, çevrenin taşıma kapasitesinin aşılmamasını ve kendini yenileyebilmesini ifade eder.<a href="#_ftn9" name="_ftnref9" title="">[9]</a> Turgut’un isabetle belirttiği üzere ilke, ekonomik büyüme asgariye indirilmezse yaşanacak çevre kalmayacağını savunan “sıfır büyümeci” yaklaşım ile ekolojik ve toplumsal gerekleri yok sayan “geleneksel kalkınmacı” yaklaşım arasında bir uzlaşı kurar.<a href="#_ftn10" name="_ftnref10" title="">[10]</a></p>

<p>Tarihsel Seyir</p>

<p>Anlayışın izleri on sekizinci yüzyıl Alman orman hukukuna kadar geri götürülse de asıl varoluşu 1950 sonrasına tekabül eder<a href="#_ftn11" name="_ftnref11" title="">[11]</a>; ormancılığı düzenleyen 1960 tarihli ABD Çok Yönlü Yararlanma ve Sürdürülebilir Verim Kanunu, ilkeden yararlanılarak hazırlanan ilk kanun kabul edilir.<a href="#_ftn12" name="_ftnref12" title="">[12]</a></p>

<p>Burada bir an durup, hukukçu kimliğimin yanında zihnimi besleyen klasik geleneğe bir parantez açmak isterim. Sürdürülebilir kalkınmanın kalbindeki “nesiller arası adalet” fikri, modern çevre hukukunun bir icadı değildir. İnsanın yeryüzündeki konumunu “emanet” ve “istihlâf” (halife kılınma) kavramlarıyla okuyan bir düşünce dünyasında bu fikir zaten mündemiçtir. İnsanın tabiata mâlik değil ona emanetçi olduğu tasavvuru, “gelecek nesillerin hakkını ipotek altına almama” şeklindeki çağdaş formülün kadim bir karşılığıdır. Bu tespiti, ilkenin köksüz<a href="#_ftn13" name="_ftnref13" title="">[13]</a> bir ithal olmadığını, kendi medeniyet havzamızda da derin karşılıkları bulunduğunu hatırlatmak için yapıyorum.</p>

<p>Şaşırtıcı olan, ilkenin Türk yargısındaki ilk nüvesinin de oldukça erken bir tarihe rastlamasıdır. 1949 yılında, doğal maden sularının kiraya verilmemesine ilişkin bir uyuşmazlıkta Danıştay, henüz ortada bu konuda bir mevzuat ya da doktrin yokken, koruma-kullanma dengesini bambaşka kelimelerle tarif eden bir değerlendirme yapmıştı<a href="#_ftn14" name="_ftnref14" title="">[14]</a>:</p>

<p><i>“Maden suları ile kaplıcaların sağlık ve sosyal hayattaki rolleri göz önünde tutularak… tabiatın memleketimize büyük bir cömertlikle verdiği bu millî serveti, bugünün ve yarının ekonomik prensip ve ihtiyaçlarına ve işletmeciliğin rasyonel icaplarına uygun bir şekilde işletmek imkânlarını sağlayacak yeni bir kanun tedvin edilmesi… temenniye şayan görülmüştür.”</i></p>

<p>Kararda maden sularının çevresel korunması öncelikli tutulmuş; ancak meselenin ekonomik ve kalkınma boyutu da göz ardı edilmemiş, idareye âdeta sürdürülebilir kalkınma temelli bir yasal düzenleme tavsiye edilmiştir. <i>“Bugünün ve yarının”</i> ibaresinin nesiller arası dengeye yaptığı zımni atıf, kavramın resmî doğum tarihinden onlarca yıl öncesine ait bu kararı kıymetli kılmaktadır.</p>

<p>Uluslararası düzlemde 1972 Stockholm Bildirgesi ve 1982 Doğa Şartı’nın, ekonomi-ekoloji gerilimine dikkat çekerek sürdürülebilir kalkınma ilkesine dolaylı atıfta bulunduğunu söyleyebiliriz.<a href="#_ftn15" name="_ftnref15" title="">[15]</a> İlkenin dünya çapında tanınmasında asıl dönüm noktası, Norveç Başbakanı Gro Harlem Brundtland başkanlığındaki BM heyetinin 1987’de yayımladığı <i>Ortak Geleceğimiz</i> (Brundtland) Raporu oldu. Raporun meşhur tanımı şudur: <strong><i>bugünün ihtiyaçlarını, gelecek kuşakların kendi ihtiyaçlarını karşılama olanaklarını tehlikeye atmaksızın karşılayan kalkınma</i></strong>.<a href="#_ftn16" name="_ftnref16" title="">[16]</a></p>

<p>1992 Rio Zirvesi, ilkeyi Gündem 21 ve Sürdürülebilir Kalkınma Komisyonu ile kurumsallaştırdıysa da kuzey-güney ülkeleri arasında uzlaşı sağlanamadığından net bir tanıma ulaşılamadı.<a href="#_ftn17" name="_ftnref17" title="">[17]</a> 2000 yılındaki BM Milenyum Zirvesi'nde kabul edilen Bin Yıl Kalkınma Hedefleri, çevresel sürdürülebilirliği bir hedef olarak benimsedi. <a href="#_ftn18" name="_ftnref18" title="">[18]</a>; 2002 Johannesburg Zirvesi’nde ise ilke ilk kez bir ana fikir olarak kabul gördü.<a href="#_ftn19" name="_ftnref19" title="">[19]</a> 2012 Rio+20 sonrası yayımlanan “İstediğimiz Gelecek” raporunda ilke, “yeşil ekonomi” kavramıyla birlikte anıldı; ne var ki çevre-ekonomi çatışmasında önceliğin yine ekonomiye verilmesi eleştirildi.<a href="#_ftn20" name="_ftnref20" title="">[20]</a></p>

<p>Bölgesel düzlemde en kıymetli örnekler Avrupa Birliği nezdindedir. Sands’in işaret ettiği üzere ilkenin dağınık unsurlarını tek bir hukuki metinde toplayan ilk düzenleme, 1989 tarihli Lomé Sözleşmesi’nin 33. maddesidir<a href="#_ftn21" name="_ftnref21" title="">[21]</a>:</p>

<p><i>“…çevrenin ve doğal kaynakların korunması ve geliştirilmesi, toprak ve ormanların tahribinin durdurulması, ekolojik dengenin yeniden sağlanması ve doğal kaynakların akılcı bir şekilde kullanılması temel amaçlardır. İlgili taraf devletler… kendi halklarının yaşam koşullarını acilen iyileştirmek ve gelecek nesillerin yaşam koşullarını korumak amacıyla… bunu başarmaya çalışacaklardır.”</i></p>

<p>İlke, AB’nin 1993 tarihli Beşinci Çevre Eylem Programı ile topluluk çevre politikasının çerçevesine yerleşti<a href="#_ftn22" name="_ftnref22" title="">[22]</a>; 2009 Lizbon Antlaşması ile mevcudiyetini sürdürdü<a href="#_ftn23" name="_ftnref23" title="">[23]</a> ve 2010 tarihli AB Temel Haklar Şartı’nın 37. maddesinde anayasal bir değer hâline geldi.<a href="#_ftn24" name="_ftnref24" title="">[24]</a> Nitekim Almanya, Fransa ve İsveç anayasalarında ilkeye yer verilmesiyle, sürdürülebilir kalkınma birçok ülkede anayasal nitelik kazanmıştır.<a href="#_ftn25" name="_ftnref25" title="">[25]</a></p>

<p><strong>II. Sürdürülebilir Kalkınma İlkesinin Mevzuatımızdaki Yeri</strong></p>

<p><strong>“Kalkınma” mı, “Gelişme” mi?</strong></p>

<p>İlkenin uluslararası kullanımı <i>sustainable development</i> şeklindedir ve esasen “sürdürülebilir gelişme” anlamını taşır. İngilizce <i>development</i> kelimesi gelişim, kalkınma, ilerleme, büyüme, yapılanma ve imar gibi zengin bir içeriğe sahiptir.<a href="#_ftn26" name="_ftnref26" title="">[26]</a> TDK Sözlüğü’nde “gelişmek” ilerlemek, olgunlaşmak, inkişaf etmek; “kalkınmak” ise aşamalı biçimde gelişmek anlamına gelir.<a href="#_ftn27" name="_ftnref27" title="">[27]</a> Bu hâliyle “gelişme”, “kalkınma”yı da kapsayan daha geniş bir anlam taşır; ilkenin Türkçemizde farklı bir kelime terkibiyle karşılanması da mümkün olmakla birlikte mevzuat ve yargı kararları yerleşik biçimde “sürdürülebilir kalkınma” dediği için, bu metinde de o kullanımı benimsemek gerektiği kanaatindeyim.</p>

<p><strong>Anayasal Zemin ve Çevre Kanunu</strong></p>

<p>İlkenin anayasal dayanağı, 56. maddede güvence altına alınan “sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkı”dır. Üçüncü kuşak (dayanışma) haklarından olan çevre hakkı, özneleri arasında gelecek kuşakları da saymasıyla sürdürülebilir kalkınmanın anayasal yansımasıdır. Sosyal devlet ilkesi (m. 2), devletin temel amaç ve görevleri (m. 5), tabii servet ve kaynaklar ile ormanlar (m. 168-169) ve toprağın verimli işletilmesi (m. 44) hükümleriyle birlikte okunduğunda, ilke anayasal bir değer olarak kendini gösterir.</p>

<p>Pozitif hukukumuzdaki asıl yuva ise 2872 sayılı Çevre Kanunu’dur. İlginçtir, 1983 tarihli ilk metin Brundtland Raporu’ndan dört yıl önce yürürlüğe girdiği için “sürdürülebilir kalkınma” ibaresini içermez; ancak amaç maddesinde “koruma-kullanma dengesi”nden söz edilmiş ve “bugünkü ve gelecek kuşaklar”a vurgu yapılmıştır.<a href="#_ftn28" name="_ftnref28" title="">[28]</a> 2006 yılında 5491 sayılı Kanunla yapılan kapsamlı değişiklikle ilke Kanun’a dâhil edildi ve çevre korumasını kalkınmanın gerisinde tutan bakış açısı tersine çevrildi.<a href="#_ftn29" name="_ftnref29" title="">[29]</a> Bu değişikliği ve ifade edilen “tersine çevirme” iddiasını farklı bir biçimde yorumlamak mümkünse de bu hususu başka bir yazıya havale ediyorum.</p>

<p>İlkeye doğrudan ya da dolaylı atıf yapan hükümler Kanun’un 1, 2, 3, 5 ve 9. maddelerinde toplanır. Amaç maddesi (m. 1), çevrenin <i>“sürdürülebilir çevre ve sürdürülebilir kalkınma ilkeleri”</i> doğrultusunda korunmasını esas alır. Tanımlar maddesi (m. 2), sürdürülebilir kalkınmayı <strong>“bugünkü ve gelecek kuşakların sağlıklı bir çevrede yaşamasını güvence altına alan çevresel, ekonomik ve sosyal hedefler arasında denge kurulması</strong>” olarak tarif eder. Aynı maddedeki “sürdürülebilir çevre” tanımıyla, insan merkezli (antroposentrik) çevre anlayışından uzaklaşıldığı da dikkat çekicidir.<a href="#_ftn30" name="_ftnref30" title="">[30]</a></p>

<p>İlkeyi işlevsel kılan asıl hükümler 3. maddededir. (c) bendi, arazi ve kaynak kullanım kararı veren ve proje değerlendirmesi yapan yetkili kuruluşları karar süreçlerinde ilkeyi gözetmekle yükümlü tutar; (d) bendi, ekonomik faaliyetlerin faydası ile doğal kaynaklar üzerindeki etkisinin ilke çerçevesinde uzun dönemli değerlendirilmesini ister. 5. madde Yüksek Çevre Kurulu’nun ekonomik kararlarında ilkeyi gözeteceğini, 9. madde ise “koruma-kullanma dengesi” ile “özel çevre koruma bölgesi” üzerinden ilkeye vurguyu sürdürür.</p>

<p>Çevre Kanunu dışında ilkeye sıkça atıf yapan başka düzenlemeler de vardır: Toprak Koruma ve Arazi Kullanımı Kanunu<a href="#_ftn31" name="_ftnref31" title="">[31]</a>, Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu<a href="#_ftn32" name="_ftnref32" title="">[32]</a>, Kara Avcılığı Kanunu<a href="#_ftn33" name="_ftnref33" title="">[33]</a> ve İmar Kanunu.<a href="#_ftn34" name="_ftnref34" title="">[34]</a> Kanun altı düzeyde ise ÇED Yönetmeliği, SÇD Yönetmeliği ve Mekânsal Planlar Yapım Yönetmeliği, koruma-kullanma dengesi amacını güderek ilkeden yararlanır. Bu yönüyle sürdürülebilir kalkınma, tek bir maddeye sıkışmayan, tüm çevresel ve ekonomik mevzuata sirayet eden bir “çatı ilke”dir.</p>

<p><strong>Kurumsal Bir Tezahür: Türkiye Çevre Ajansı</strong></p>

<p>Her ne kadar sürdürülebilir kalkınma ilkesine kuruluş kanununda açıkça yer vermese de, bu ilkenin hayata geçirilmesinde hayatî bir rol oynayan ve etkisini giderek artıracağını düşündüğüm Türkiye Çevre Ajansı'na ayrı bir başlık açmayı uygun gördüm. Ancak Ajans'ı; kurumsal yapısı, hâlihazırda icra ettiği ve gelecekte üstleneceği işlevler, kendisine yüklenen misyon ve buna karşılık gelen mevcut kabiliyetleri ile somut tahlil ve önerileri kapsayacak müstakil bir yazıda ele almayı daha doğru buluyorum. Bu nedenle burada yalnızca, ilke ile Ajans arasındaki bağı kuracak kadarıyla yetineceğim.</p>

<p>Bir ilke, ne kadar zengin bir içtihatla donanırsa donansın, onu hayata geçirecek kurumlar olmadıkça soyut kalmaya mahkûmdur; idarece özümsenip pratiğe dökülmedikçe kâğıt üzerinde kalır. Sürdürülebilir kalkınmanın, özellikle döngüsel ekonomi ve sıfır atık boyutunun ülkemizdeki kurumsal karşılığı ise 7261 sayılı Kanunla kurulan Türkiye Çevre Ajansı’dır (TÜÇA).<a href="#_ftn35" name="_ftnref35" title="">[35]</a></p>

<p><strong>Kanun, Ajans’ın amacını; çevre kirliliğini önlemek, yeşil alanların korunmasına katkı sağlamak, döngüsel ekonomi ve sıfır atık yaklaşımı doğrultusunda kaynak verimliliğini artırmak ve ulusal ölçekte bir depozito yönetim sistemi kurmak olarak belirler. Böylece TÜÇA, I. bölümde andığım “3-R” (azaltma, yeniden kullanım, geri dönüşüm) mantığını soyut bir ilke olmaktan çıkarıp işleyen bir sisteme dönüştürme görevini üstlenir; depozito yönetim sistemi, bu döngüsel ekonomi yaklaşımının belki de en somut yüzüdür.</strong></p>

<p>Hukukçu gözüyle iki nokta özellikle dikkat çekicidir. İlki, Ajans’ın kendine özgü hukuki yapısıdır: Bakanlıkla ilgili, tüzel kişiliği haiz, ancak kendi kanununda belirtilen hususlar dışında özel hukuk hükümlerine tabi melez (kamu-özel) bir kurum olarak tasarlanmış olması, onu klasik merkezî idare birimlerinden ayırır. İkincisi ve ilke tartışmamız bakımından daha kıymetlisi, TÜÇA’yı kuran aynı 7261 sayılı Kanun’un, Çevre Kanunu’nun genel ilkeleri düzenleyen 3. maddesine <i>“sıfır atığın yaygınlaştırılması, döngüsel ekonomi ilkelerinin uygulanması ve iklim değişikliği ile mücadele edilmesi”</i> ibarelerini eklemiş olmasıdır.<a href="#_ftn36" name="_ftnref36" title="">[36]</a> Bir başka deyişle Ajans’ın kuruluş kanunu, yalnızca yeni bir kurum yaratmakla kalmamış, sürdürülebilir kalkınmanın çağdaş bileşenlerini doğrudan Çevre Kanunu’nun ilke mimarisine işlemiştir; TÜÇA’nın kuruluş kanununu bu şekilde okuduğumuzda döngüsel ekonomi dağınık bir politika hedefi olmaktan çıkıp artık kanunun genel ilkeleri arasında yer alan bağlayıcı bir esas halini almıştır.</p>

<p>Bu mevzuat zincirinin en yeni ve en bağlayıcı halkası ise, 2 Temmuz 2025'te TBMM'de kabul edilen ve 9 Temmuz 2025 tarihli, 32951 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan 7552 sayılı İklim Kanunu'dur.</p>

<p>Türkiye'nin 2053 net sıfır emisyon hedefi doğrultusunda enerji, ulaşım, sanayi ve tarım dâhil tüm sektörleri kapsayan bu çerçeve düzenleme; amacını "yeşil büyüme vizyonu ve net sıfır emisyon" olarak belirlese de, ilkeler maddesinde sürdürülebilirliği, ihtiyatlılığı, iklim adaletini ve adil geçişi esas alarak sürdürülebilir kalkınma anlayışıyla doğrudan örtüşen bir zemine oturur. İlkeyi ilk kez somut bir yaptırım rejimiyle (emisyon ticareti, idari para cezaları) ilişkilendiren bu metni<a href="#_ftn37" name="_ftnref37" title="">[37]</a>, iklim değişikliği bağlamında ilerleyen bölümde ayrıca ele alacağım.</p>

<p><strong>III. İdari Yargıda Sürdürülebilir Kalkınma İlkesinin Uygulama Alanları</strong></p>

<p>İlkenin nihai hedefi, çevre ile kalkınma arasında denge kurmaktır; nüfus artışının denetimi, yenilenebilir kaynakların kendini tamamlayabileceği üretim modellerine yönelme, yenilenemeyen kaynaklar için dengeli kullanım planları ya da ikame kaynak tespiti, ekosistemlerden kapasiteleri ölçüsünde yararlanma ve doğa dostu teknolojilerin tercihi gibi tedbirler bu hedefin uygulama araçlarıdır.<a href="#_ftn38" name="_ftnref38" title="">[38]</a> İlkenin pratikteki hayatı, büyük ölçüde idari yargı içtihadında somutlaşır.</p>

<p><strong>Çevre-Kalkınma Dengesinin Yargıda Kuruluşu</strong></p>

<p>Karadeniz’de planlanan bir HES projesine ilişkin uyuşmazlıkta idare mahkemesi, ilkenin esaslarını şöyle özetlemiştir<a href="#_ftn39" name="_ftnref39" title="">[39]</a>:</p>

<p><i>“…bütün canlıların ortak varlığı olan çevrenin ve doğal kaynakların sürdürülebilir çevre ve kalkınma ilkeleri doğrultusunda korunmasının esas olduğu, gerçekleştirilmesi plânlanan ekonomik faaliyetlerin de çevreye olabilecek olumsuz etkilerin… en aza indirilmesi gerektiği gibi, yapılacak faaliyetlerin faydası ile doğal kaynaklar üzerindeki etkisinin sürdürülebilir kalkınma ilkesi çerçevesinde uzun dönemli olarak değerlendirilmesi gerektiği… söz konusu kaynaklar üzerinde yapılacak düzenlemelerin, ekonomik ve sosyal kalkınma hedefleriyle uyumlu olacak hukuki esaslara göre düzenlenmesi amaçlanmıştır.”</i></p>

<p>Bir maden arama faaliyetinin iptaline ilişkin uyuşmazlıkta ise mahkeme, “sürdürülebilirlik” kelimesini hiç anmadan, dengeyi belki de en güzel ifadelerinden biriyle kurmuştur<a href="#_ftn40" name="_ftnref40" title="">[40]</a>:</p>

<p><i>“…Çevre kirliliğine neden olacak diye, insanlığın ihtiyaçlarının karşılanması, refah düzeyinin artırılması… amacından kaçınılamayacağı gibi, insanların ve toplumun mutluluğunu olumsuz yönde etkileyecek; doğal ve kültürel değerlerin… gelecek kuşaklara bozulmadan aktarılmasına engel oluşturarak çevre kirliliğine de göz yumulamayacağı açıktır. Önemli olan bu konudaki hassas dengenin korunabilmesidir.”</i></p>

<p>İlkeyi açıkça dayanak alan kararlar da vardır. Aksaray İdare Mahkemesi, kurşun-çinko-gümüş-altın madenciliğine ilişkin bir uyuşmazlıkta, “<i>madenlerin çıkarılmasına karşı çıkmanın gelişmeye ve müreffeh bir toplum düzeyine de karşı çıkmak olduğu”, asıl önemli olanın çevreye bırakılacak etkilerin asgaride tutulması ve gelecek nesillere sağlıklı yaşam alanları bırakılması olduğu</i> yönünde hüküm kurmuştur.<a href="#_ftn41" name="_ftnref41" title="">[41]</a> Bir başka kararda ise nehir santrallerinin yenilenebilir niteliğine ve <i>“etkin bir koruma-kullanma dengesi</i>”ne vurgu yapılarak, hidroelektrik santrallerin sağlıklı ve sürdürülebilir bir ulusal kalkınma için zorunluluk arz ettiği belirtilmiştir; burada santrale ekonomik boyutundan çok çevre dostu niteliği nedeniyle sıcak bakıldığı dikkat çeker.<a href="#_ftn42" name="_ftnref42" title="">[42]</a></p>

<p>Hasılı gelecek kuşakların haklarının gözetilmesi, sürdürülebilir kalkınma ilkesinin temel unsurlarındandır ve yargı kararlarında da açık biçimde zikredilir.<a href="#_ftn43" name="_ftnref43" title="">[43]</a></p>

<p><strong>İçtihadın Seyri: Gökova’dan Aliağa’ya</strong></p>

<p>İlkenin yargıdaki seyri tek çizgide ilerlememiştir. Gökova’ya termik santral kurulmasına ilişkin davada Danıştay Tetkik Hâkimi ve Savcısı, baca gazları ve kömür tozlarının çevre ve insan sağlığına vereceği zararı, bölge turizminin yok olacağını gerekçe göstererek davacılar lehine görüş bildirmiş; buna karşın Danıştay davayı reddetmiştir.<a href="#_ftn44" name="_ftnref44" title="">[44]</a> Kararın Brundtland Raporu’ndan önceye düşmesi, ilkenin göz ardı edilmesinin başlıca nedeni sayılır; Kaboğlu Danıştay’ın siyasi otoritenin baskısına kayıtsız kalamadığını<a href="#_ftn45" name="_ftnref45" title="">[45]</a>, Memiş ise “kalkınma” yöneliminin ağır bastığını ifade etmiştir.<a href="#_ftn46" name="_ftnref46" title="">[46]</a> Yukarıda doktrinden yaptığım alıntıda da geçen “tersine çevirme” iddiası ve burada da müşahade ettiğimiz “siyasi baskı yahut kalkınma yöneliminin ağır bastığı” iddia ve tartışmaları ayrı bir tartışmanın ve daha derinlikli bir yazının konusudur.</p>

<p>“Aliağa Kararı” olarak bilinen davada ise Danıştay aksi yönde hüküm kurarak, İzmir Aliağa’da sanayi amaçlı serbest bölge kurulmasının ekolojik dengeyi olumsuz etkileyeceği, dolayısıyla kamu yararı bulunmadığı sonucuna varmıştır.<a href="#_ftn47" name="_ftnref47" title="">[47]</a> Kararda “kamu yararı” yerine, tüm canlı ve cansız varlıkları kapsayan daha geniş bir kavram olan “ekolojik denge” ölçütünün benimsenmesi dikkat çekicidir.<a href="#_ftn48" name="_ftnref48" title="">[48]</a> Porsuk Baraj Gölü çevresine yapılacak akaryakıt istasyonu ve tesislere verilen iznin iptali davasında da Danıştay, hidrokarbonların suya karışarak halk sağlığına vereceği zararı esas alıp insan sağlığından yana karar vermiştir.<a href="#_ftn49" name="_ftnref49" title="">[49]</a></p>

<p><strong>ÇED, Planlama ve İmar</strong></p>

<p>İlkenin en görünür uygulama aracı, Çevresel Etki Değerlendirmesi’dir.<a href="#_ftn50" name="_ftnref50" title="">[50]</a> ÇED Yönetmeliği’nin tanımı, olumsuz etkilerin önlenmesi ya da en aza indirilmesi için alınacak önlemlerin “seçilen yer ile teknoloji alternatifleri” çerçevesinde değerlendirilmesini öngörerek, çevre ve proje boyutlarını bir arada ele alır.<a href="#_ftn51" name="_ftnref51" title="">[51]</a></p>

<p>Geleceği tüm ihtimalleriyle öngörmeyi sağlayan planlama faaliyeti ise ilkenin bir diğer uygulama alanıdır; imar ve çevre düzeni planları, çevreyle barışık kalkınma modelinin başlangıç öğesi sayılır.<a href="#_ftn52" name="_ftnref52" title="">[52]</a> Danıştay, bir projenin yerinin belirlenmesinde sürdürülebilir kalkınma ve sürdürülebilir çevre dengesini sağlayacak en uygun yerin seçilmesini esas almış<a href="#_ftn53" name="_ftnref53" title="">[53]</a>; bir başka kararında imar planlarının amacını “toprağın koruma-kullanma dengesini en rasyonel biçimde belirlemek” olarak tanımlamıştır.<a href="#_ftn54" name="_ftnref54" title="">[54]</a></p>

<p>Yapı kayıt belgelerine ilişkin bir davada Gaziantep Bölge İdare Mahkemesi, 3194 sayılı İmar Kanunu ile 2872 sayılı Çevre Kanunu’nu genel-özel kanun ilişkisi içinde değerlendirmiştir<a href="#_ftn55" name="_ftnref55" title="">[55]</a>:</p>

<p><i>“3194 sayılı İmar Kanunu’nun… genel nitelikte bir kanun olduğu, 2872 sayılı Kanun’un ise… özel nitelikte kanun olduğu, özel kanunlarla belirlenen alanlarda özel kanun hükümlerinin uygulanmasında zorunluluk bulunduğu… İmar Kanunu’nda yer alan hükümlerden ancak özel kanunlarla öngörülen hükümlerin lafzına ve ruhuna aykırılık teşkil etmeyenlerinin tatbik edileceği…”</i></p>

<p>Karar, yatırım ve imar işlerinde sürdürülebilir kalkınma ilkesinin öncelikli dikkate alınması gerektiğini, çevre mevzuatının özel kanun olarak imar mevzuatına üstünlüğünü ortaya koyması bakımından önemlidir.</p>

<p>İlkeyi çevre lehine işleten başka örnekler de vardır: Muğla’da bir çimento fabrikasına ilişkin davada Danıştay, sanayi tesisinin ilin kültür-turizm ağırlıklı kalkınma hedefleriyle çeliştiğini saptamış<a href="#_ftn56" name="_ftnref56" title="">[56]</a>; ormanlık alanda golf sahası ve turizm tesisine ilişkin çevre düzeni planını ise “sadece kazanç amaçlı kitle turizmi baskısına teslim edilmiş” bularak, üstün kamu yararına aykırılıktan iptal etmiştir.<a href="#_ftn57" name="_ftnref57" title="">[57]</a></p>

<p><strong>Yerindelik Denetimi Sınırı ve En Gelişmiş Teknoloji</strong></p>

<p>Çevreye en az zarar veren, teknolojik olarak en gelişmiş alternatifin seçimi, ilkenin sık başvurulan uygulama alanlarındandır. Yusufeli barajlarına ilişkin uyuşmazlıkta Danıştay 14. Dairesi, idarenin yer seçiminde takdir yetkisi bulunmakla birlikte bunun kamu yararı ve çevresel etkiler gözetilerek kullanılması gerektiğini belirterek işlemi iptal etmiş<a href="#_ftn58" name="_ftnref58" title="">[58]</a>; ancak İdari Dava Daireleri Genel Kurulu, yargının iki ve üç barajlı sistemler arasında tercih yapmaya zorlanamayacağını, aksinin hukuka uygunluk denetiminin sınırlarını aşacağını gerekçe göstererek Daire kararını bozmuştur.<a href="#_ftn59" name="_ftnref59" title="">[59]</a></p>

<p>Kanaatimce burada, yerindelik denetimi yasağı doğru biçimde anılmış olsa da, ilçe merkezine su basma ihtimali karşısında kamu yararı amacının daha güçlü gözetilmesi ve en gelişmiş alternatifi esas alan ilkeye daha sadık kalınması beklenirdi. Buna karşılık İzmir 4. İdare Mahkemesi, ÇED süreçlerini en gelişmiş teknoloji alternatifiyle bağdaştırarak, olası zararların “ulusal ve uluslararası kabul edilebilir değerlerin altında” olup olmadığının keşif ve bilirkişi yoluyla saptanmasına hükmetmiştir.</p>

<p>Bu yaklaşım, ilkenin teknoloji boyutunu usul hukukuna nasıl taşıdığını göstermesi bakımından öğreticidir.<a href="#_ftn60" name="_ftnref60" title="">[60]</a></p>

<p>Burada şu kaydı da düşmek isterim zira söz konusu yerindelik denetimi olduğunda mevzunun birden fazla boyutu olduğu da ilgilisinin malumudur. Bu hususu daha önce ele almaya çalıştığım bir yazıda da ifade etmeye çalıştığım üzere <i>“Kural elbette ki idari yargının idarenin yerine geçerek karar vermemesidir. İdarenin bir takdir yetkisini haiz olduğu ve idari yargı mercilerinin yerindelik denetimine başvurmalarının memnu olduğu izahtan varestedir. Fakat idare hukukuna hakim olan ilkelere tam manasıyla vakıf olmak gerektiğini, her kuralın incelikli hususlar barındırdığını ve ancak bu incelikli hususları bilenlerin kuralları hakkıyla uygulayabileceğini unutmamak gerekir.”<a href="#_ftn61" name="_ftnref61" title=""><strong>[61]</strong></a></i></p>

<p><strong>Altın Madenciliği ve Siyanür Davaları</strong></p>

<p>Siyanürlü altın madenciliğine ilişkin davalar, ilkenin en keskin sınandığı uyuşmazlıklardır. 1997 tarihli bir kararda Danıştay, projenin ekonomik maliyetini ve sağlayacağı dövizi tek tek hesapladıktan sonra, siyanürün insan ve çevre sağlığına etkilerini değerlendirerek dengeyi insan yaşamından yana kurmuştur<a href="#_ftn62" name="_ftnref62" title="">[62]</a>:</p>

<p><i>“…yapılacak faaliyet sonucunda elde edilecek ekonomik değerin, doğada ve doğrudan veya dolaylı olarak insan yaşamı üzerinde risk faktörünün gerçekleşmesi halinde meydana getireceği tahribatın karşılaştırılması halinde, kamu yararının öncelikle insan yaşamı lehine değerlendirilmesi doğaldır.”</i></p>

<p>Aynı yıl verilen bir başka kararda da Yüksek Mahkeme, Danıştay Savcısı’nın ekonomik katkıyı öne çıkaran mütalaasının aksine, asıl üstün kamu yararının çevre sağlığında olduğuna hükmetmiştir.<a href="#_ftn63" name="_ftnref63" title="">[63]</a> Buna karşılık, bir maden işletme projesine “ÇED Olumlu” verilmesine ilişkin uyuşmazlıkta İdare Mahkemesi, ÇED taahhütleri nedeniyle çevresel etkilerin sınırlı kalacağını kabul ederek tesisi kamu yararına uygun bulmuş; sürdürülebilirlik iddialarıyla başlayan sürecin ekonomik kaygılar lehine sonuçlanması, kanaatimce çevre ilkelerinin geri plana itildiği bir örnektir.<a href="#_ftn64" name="_ftnref64" title="">[64]</a></p>

<p><strong>Son Olarak Manifesto Niteliğinde Bir Karar ve Özel Çevre Koruma Bölgeleri</strong></p>

<p>Yargının kimi zaman idareye yol gösterdiği de olur. Rize İdare Mahkemesi’nin 2013 tarihli kararı, ilkenin yalnızca kâğıt üzerinde kalmaması gerektiğini vurgulamasıyla, tüm çevre hukuku ilkeleri için ufuk açıcıdır<a href="#_ftn65" name="_ftnref65" title="">[65]</a>:</p>

<p><strong><i>“…‘Sürdürülebilir Kalkınma’ ve ‘Sürdürülebilir Çevre’ kavramlarının idareler tarafından sadece bir temel ilke olarak kabul edilmesi yeterli olmayıp, bu ilkelerin kamu idareleri tarafından özümsenerek, bütün faaliyetlerinde… hayata da geçirilmesi gerekir. Aksi hâlde… bir söylem olarak dile getirilen bu ilkeler… mevzuat hükümleri arasında kaybolmuş ilkeler olarak kalmaya mahkûm olacaklardır.”</i></strong></p>

<p>Bu satırlar, bir mahkeme kararının olağan teknik dilini aşar; âdeta bir ilkenin nasıl yaşatılacağına dair bir manifesto niteliği taşır. Mahkemenin asıl söylediği şudur: sürdürülebilir kalkınma, mevzuata girmekle ya da gerekçelerde anılmakla var olmaz; ancak idarenin her somut işleminde bir karar ölçütüne dönüştüğünde gerçekten vardır. İlke ile onun uygulaması arasındaki bu fark, çevre hukukunun kadim sorunudur: kâğıt üzerinde en görkemli ilkeler dahi, idarenin günlük pratiğinde karşılık bulmadıkça "söylem" olmaktan öteye geçemez. Karar, bu nedenle yalnızca sürdürülebilir kalkınma ile birlikte tüm çevre hukuku ilkelerini ilgilendiren bir uyarıdır: bir ilkenin hukuki değeri, ilan edilmesinde olduğu kadar içselleştirilmesindedir.</p>

<p>İlkenin bu şekilde içselleştirilmesi gereken alanların başında, kanun koyucunun özel korumaya değer gördüğü bölgeler gelir. Çevre Kanunu'nun 9. maddesi de bu amaçla.., ekolojik, tarihsel ve kültürel zenginliğin gelecek kuşaklara ulaşmasını güvence altına almak için “özel çevre koruma bölgesi” kategorisini öngörür. UNESCO Dünya Miras Listesi’ndeki Kapadokya’ya ilişkin kentsel dönüşüm planları davasında Danıştay, tüm sit alanlarının birer “yenileme alanı” gibi görülmemesi gerektiğini, aksi hâlde değerlerin gelecek kuşaklara aktarılması hedefinin gerçekleşemeyeceğini belirtmiştir.<a href="#_ftn66" name="_ftnref66" title="">[66]</a> UNESCO’nun Türkiye’deki ilk “dünya biyosfer rezervi” ilan ettiği Artvin Macahel Vadisi’nde planlanan HES projesine ilişkin davada ise, projenin vadinin ekolojik dengesini bozacağı ve çok değerli bir ekosistemi ortadan kaldıracağı gerekçesiyle biyoçeşitliliğin korunmasında kamu yararı bulunduğuna hükmedilmiştir.<a href="#_ftn67" name="_ftnref67" title="">[67]</a></p>

<p><strong>IV. Sürdürülebilir Kalkınma İlkesi ve İklim Değişikliği</strong></p>

<p>Brundtland Raporu’nu özel kılan, “gelecek kuşaklar” üzerine yaptığı vurgu olduğunu ifade etmiştik. Raporun yayımlandığı dönemde iklim değişikliği etkileri yeterince dikkate alınmadı; ancak günümüze yaklaştıkça iklim krizi ile sürdürülebilir kalkınma arasındaki doğrudan ilişki hem hukuki metinlere hem yargı kararlarına yansıdı.<a href="#_ftn68" name="_ftnref68" title="">[68]</a> Bu ilişkinin en güçlü ekseni insan haklarıdır: Türkiye dâhil birçok ülkenin anayasasında sağlıklı bir çevrede yaşamak bir hak olarak tanımlanmıştır ve iklim davaları büyük ölçüde bu hak üzerine kurulur.<a href="#_ftn69" name="_ftnref69" title="">[69]</a></p>

<p>Türkiye 2015’te Paris Anlaşması’nı imzalamış, 2023’te güncellenmiş ulusal katkı beyanını (NDC) sunmuştur. Kendilerini iklim aktivisti olarak tanımlayan üç genç, Türkiye’nin iklim hedefinin yetersizliği iddiasıyla Danıştay’a başvurmuş; bu, ülkemizin ilk iklim davası olarak anılır.<a href="#_ftn70" name="_ftnref70" title="">[70]</a> Ancak Danıştay esasa girmeksizin, İYUK m. 14/3-(d) uyarınca “ulusal katkı beyanı”nın kesin ve yürütülebilir bir idari işlem olmadığı gerekçesiyle davayı usulden reddetmiştir.<a href="#_ftn71" name="_ftnref71" title="">[71]</a></p>

<p>Kanaatimce iklim davalarının esasa girilmeden usul engeline takılması ilkenin yargısal etkisini sınırlandırmaktadır; bu davaların esastan denetime açılması, çevre sorunlarının çözümünde bir dönüm noktası olabilir.<a href="#_ftn72" name="_ftnref72" title="">[72]</a> Nitekim 2024’te Potsdam İklim Etkileri Araştırma Enstitüsü’nün çalışması, krizin adaletsizliğini gözler önüne sermiştir: iklim değişikliğinden en az sorumlu ve uyum için en az kaynağa sahip ülkeler, yüksek gelirli ülkelere kıyasla %60, yüksek emisyonlu ülkelere kıyasla %40 daha fazla gelir kaybına uğrayacaktır.<a href="#_ftn73" name="_ftnref73" title="">[73]</a></p>

<p>Bu küresel perspektif, ilkeyi yalnızca ulusal bir pozisyona mahkum bırakmaz, böylelikle evrensel bir adalet meselesi hâline getirir: gelişmiş ülkelerin büyüme hızlarını dengelemesi, yenilenebilir enerjiye geçişin yaygınlaşması ve gelişmekte olan ülkelere teknolojik, ekonomik ve hukuki destek sağlanması, geleceğimizin güvenliği bakımından elzemdir.<a href="#_ftn74" name="_ftnref74" title="">[74]</a></p>

<p>İklim Kanunu ile Açılan Yeni Sayfa</p>

<p>Tam da bu noktada, yukarıda zikrettiğim ilk iklim davasının usulden reddedildiği ve bağlayıcı bir çerçevenin yokluğundan yakınılan tablo, 7552 sayılı İklim Kanunu ile köklü biçimde değişmiştir denebilir. Kanun, sürdürülebilir kalkınma ve net sıfır emisyon hedeflerini merkeze alan, kamu ve özel sektöre birçok sorumluluk yükleyen çok boyutlu bir düzenlemedir.<a href="#_ftn75" name="_ftnref75" title="">[75]</a></p>

<p><strong>Kanun’un hukukçular bakımından öne çıkan başlıkları şunlardır:</strong></p>

<p>İlk olarak, iklim politikalarının koordinasyonu, strateji ve eylem planlarının hazırlanması ve karbon piyasalarının düzenlenmesi için geniş yetkilerle donatılmış <strong>İklim Değişikliği Başkanlığı</strong> kurulmuştur. İkinci olarak, Türkiye’de ilk kez bir <strong>Emisyon Ticaret Sistemi (ETS)</strong> kurumsallaştırılmıştır; belirli sektörlerdeki işletmeler için idari nitelikte emisyon izni yükümlülüğü getirilmiş, tahsisatların mülkiyet hakkı doğurmadığı, haczedilemeyeceği ve rehnedilemeyeceği açıkça hükme bağlanarak kendine özgü bir idari mal rejimi kurulmuştur.<a href="#_ftn76" name="_ftnref76" title="">[76]</a> Üçüncü olarak, ithal ürünlerde gömülü emisyonlara yönelik bir <strong>Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması (SKDM)</strong> kurulabilmesinin önü açılarak AB’nin CBAM düzenlemesiyle uyum hedeflenmiştir. Dördüncü olarak, yeşil ve sürdürülebilir sermaye piyasası araçları, banka finansmanı ve sigorta sistemlerinin geliştirilmesini öngören bir iklim finansmanı çerçevesi ile döngüsel ekonomi teşvikleri düzenlenmiştir.</p>

<p>Kanun, bir niyet beyanı değildir: yükümlülüklerin ihlali hâlinde yüksek tutarlı idari para cezaları, faaliyet durdurma ve izin iptali gibi ağır yaptırımlar öngörülmüştür. Halihazırda 27 Aralık 2025 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanan 2026/1 sayılı Tebliğ ile bu cezalar yeniden değerleme oranıyla güncellenerek 1 Ocak 2026’dan itibaren uygulanır kılınmıştır.<a href="#_ftn77" name="_ftnref77" title="">[77]</a></p>

<p><strong>Önemle altını çizmek isterim ki ilk yazımdaki kurumsal eksen ile bu yazıdaki çevre hukuku ekseni birleşmektedir. Bir tarafta İklim Kanunu’nun kamu hukuku zemininde getirdiği emisyon, izin ve ceza rejimi; diğer tarafta CSRD’den mülhem, Kamu Gözetimi Kurumu’nun belirlediği Türkiye Sürdürülebilirlik Raporlama Standartları (TSRS) çerçevesinde şirketlere yüklenen finansal olmayan raporlama yükümlülükleri. Sürdürülebilir kalkınma ilkesi, bu iki koridoru — kamusal yaptırım ile kurumsal şeffaflığı — aynı çatı altında buluşturan ortak paydadır.</strong></p>

<p><strong>Sonuç</strong></p>

<p>İlk yazımı “hayat bir bütündür” diyerek bitirmiştim. Sürdürülebilir kalkınma ilkesi de tam olarak bu bütünlüğün hukuk dilindeki ifadesidir: ekonomiyi tabiattan, bugünü gelecekten, kalkınmayı adaletten ayrı düşünmeyi reddeden bir denge fikri. İlke, 1949 tarihli Danıştay kararındaki sezgisel nüveden 2872 sayılı Çevre Kanunu’nun açık hükümlerine, oradan da idari yargının zengin içtihadına ve 7552 sayılı İklim Kanunu’nun bağlayıcı yaptırım rejimine uzanan bir olgunlaşma çizgisi izlemiştir.</p>

<p>Rize İdare Mahkemesi’nin isabetle uyardığı üzere, bu ilkenin yalnızca bir söylem olarak kalmaması; idarece özümsenip her işlem ve eylemde hayata geçirilmesi gerekir. Bize, yani hukukçulara düşen ise ilkeyi ne salt bir slogana ne de bir formaliteye indirgemektir. Sürdürülebilir kalkınmayı hem kendi düşünce geleneğimizdeki emanet<a href="#_ftn78" name="_ftnref78" title="">[78]</a> tasavvuruyla derinleştirmek hem de pozitif hukukun teknik diline ve idari yargının ölçütlerine sadakatle uygulamak; ilkeye asıl kıymetini bu iki yönlü çaba kazandıracaktır.</p>

<p>Özetle bu yazıda sürdürülebilir kalkınmayı, çoğu zaman yapıldığı gibi soyut bir tanım ve birkaç uluslararası belgeyle geçiştirmek yerine, birbirini tamamlayan birden çok eksende okumaya çalıştım:</p>

<p>– Kavramı önce kendi içinde tarttım: "sıfır büyüme" tezinden üç temel unsuruna, Brundtland'dan Rio'ya uzanan soy kütüğünü izledim ve kısa da olsa kendi düşünce geleneğimizdeki "emanet" köküne bağladım.</p>

<p>– Ardından ilkenin pozitif hukuktaki izini sürdüm: Anayasa'nın 56. maddesinden Çevre Kanunu'na, oradan mevzuat zincirinin en yeni halkası İklim Kanunu'na uzanan hattı çıkardım.</p>

<p>– Bir avukat olarak asıl ağırlığı, ilkenin idari yargıdaki hayatına verdim; 1949'dan bugüne uzanan kararlarda onun nasıl bir koruma-kullanma terazisine dönüştüğünü, Gökova'dan Aliağa'ya, siyanür davalarından Rize'nin manifesto niteliğindeki kararına ve özel çevre koruma bölgelerine kadar somut örneklerde gösterdim.</p>

<p>– Son olarak bu yazının çevre hukuku eksenini ilk yazımın kuramsal ekseniyle birleştirdim: bir yanda İklim Kanunu'nun kamusal yaptırım rejimi, diğer yanda TSRS'nin kurumsal şeffaflık yükümlülüğü; bu iki koridoru aynı çatı altında okudum ve ilkeyi sahada yürüten İklim Değişikliği Başkanlığı ile Türkiye Çevre Ajansı'nı tanıttım.</p>

<p>Kanaatimce ilkeyi hem yere hem köke bağlayan bu çoklu bakış, kavramı tanımıyla, mevzuatıyla, içtihadıyla ve kurumsal karşılığıyla birlikte okuma çabası, onu bir slogan olmaktan çıkarıp işler bir hukuki ölçüte dönüştüren kıymetli bir adımdır. Bu bütünlüğü koruyarak serinin devam eden yazılarını da aynı çizgide ilerletmeye çalışacağım.</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/av-muhammed-ali-ozturk" title="Av. Muhammed Ali ÖZTÜRK"><img alt="Av. Muhammed Ali ÖZTÜRK" height="96" src="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/200x200/hukukihaber-net/uploads/2024/03/muhammed-ali-ozturk.jpg" width="96" /></a></p>

<h4><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/av-muhammed-ali-ozturk" title="Av. Muhammed Ali ÖZTÜRK">Av. Muhammed Ali ÖZTÜRK</a></strong></h4>

<p><span style="color:#999999"><strong>Kaynakça</strong></span></p>

<p><span style="color:#999999">Kitaplar ve Makaleler</span></p>

<p><span style="color:#999999">Aksoy, M. D. (2024). Çevre Hukuku İlkelerinin İdari Yargı Kararlarına Yansıması, İstanbul.</span></p>

<p><span style="color:#999999">Alıca, S. S. (2011). <i>Kent-Çevre-Hukuk: Avrupa Birliği Çevre Mevzuatı Çerçevesinde Türk Çevre Mevzuatı</i>, Ankara.</span></p>

<p><span style="color:#999999">Alıca, S. S. (2019). “İklim Mücadelesinde Ekonomik, Sosyal ve Ekolojik Adalet”, <i>İklim Değişikliği Eğitim Modülleri Serisi 16</i>, Ankara.</span></p>

<p><span style="color:#999999">Bener, Ö. – Babaoğul, M. (2008). “Sürdürülebilir Tüketim Davranışı ve Çevre Bilinci Oluşturmada Bir Araç Olarak Tüketici Eğitimi”, <i>Hacettepe Üniversitesi Sosyolojik Araştırmalar E-Dergisi</i>.</span></p>

<p><span style="color:#999999">Bozlağan, R. (2005). “Sürdürülebilir Gelişme Düşüncesinin Tarihsel Arka Planı”, <i>Journal of Social Policy Conferences</i>, S. 50.</span></p>

<p><span style="color:#999999">Grunwald, A. – Kopfmüller, J. (2006). <i>Nachhaltigkeit</i>, Frankfurt.</span></p>

<p><span style="color:#999999">Güneş, A. (2023). <i>Çevre Hukuku</i>, Ankara.</span></p>

<p><span style="color:#999999">Güneş, Y. – Coşkun, A. A. (2004). <i>Çevre Hukuku</i>, İstanbul.</span></p>

<p><span style="color:#999999">Güven, S. (2008). “Kalkınmada İşbirliğinde Siyasi Koşulluluk: Lomé/Cotonou Ortaklığı – Eleştirel Bakış”, <i>Ankara Üniversitesi Avrupa Toplulukları Araştırma ve Uygulama Merkezi Araştırma Dizisi</i>.</span></p>

<p><span style="color:#999999">Kaboğlu, İ. (1996). <i>Çevre Hakkı</i>, Ankara.</span></p>

<p><span style="color:#999999">Kayaer, M. (2012). <i>Hukuksal Araçlarla Çevrenin Korunması</i>, Doktora Tezi, Sakarya.</span></p>

<p><span style="color:#999999">Keleş, R. – Hamamcı, C. (1993). <i>Çevrebilim</i>, Ankara.</span></p>

<p><span style="color:#999999">Kloepfer, M. (2004). <i>Umweltrecht</i>, München.</span></p>

<p><span style="color:#999999">Kluth, W. – Smeddinck, U. (2013). <i>Umweltrecht</i>, Berlin.</span></p>

<p><span style="color:#999999">Memiş, E. (2006). <i>Çevre ve Çevre İdare Hukuku Teori ve Pratik</i>, İstanbul.</span></p>

<p><span style="color:#999999">Özdek, E. Y. (1993). <i>İnsan Hakkı Olarak Çevre Hakkı</i>, Ankara.</span></p>

<p><span style="color:#999999">Ramsauer, U. (2010). <i>Allgemeines Umweltverwaltungsrecht</i> (Koch Hrsg.), München.</span></p>

<p><span style="color:#999999">Sands, P. – Peel, J. (2012). <i>Principles of International Environmental Law</i>, Cambridge.</span></p>

<p><span style="color:#999999">Sarıkaya, H. Z. (2004). “Avrupa Birliği Uyum Sürecinde Çevre Politikaları ve Uygulamaları”, <i>Su Kirlenmesi Kontrolü Dergisi</i>, 14(1).</span></p>

<p><span style="color:#999999">Saygılı, A. (2007). <i>Çevre Hukuku Açısından Çevresel Etki Değerlendirmesi</i>, Ankara.</span></p>

<p><span style="color:#999999">Turgut, N. (2009). <i>Çevre Politikası ve Hukuk</i>, Ankara.</span></p>

<p><span style="color:#999999">UN (1994). <i>Report of the Global Conference on the Sustainable Development of Small Island Developing States</i>, New York.</span></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><span style="color:#999999">Yazıcı, İ. G. (2018). “Lizbon Stratejisi ve Avrupa 2020 Hedeflerinde Bölgesel Kalkınma ve Sosyal Politikalar”, <i>Uluslararası Yönetim Akademisi Dergisi</i>, 1(3).</span></p>

<p><span style="color:#999999">Mahkeme Kararları</span></p>

<p><span style="color:#999999">Danıştay 1. D., E. 1949/13, K. 1949/20, K.T. 13.05.1949.</span></p>

<p><span style="color:#999999">Danıştay 6. D., E. 1988/2532, K. 1990/425, K.T. 20.03.1990.</span></p>

<p><span style="color:#999999">Danıştay 6. D., E. 1996/5273, K. 1997/2313, K.T. 13.05.1997.</span></p>

<p><span style="color:#999999">Danıştay 6. D., E. 1996/2745, K. 1997/2314, K.T. 13.05.1997.</span></p>

<p><span style="color:#999999">Danıştay 6. D., E. 2005/7663, K. 2006/1042, K.T. 13.03.2006.</span></p>

<p><span style="color:#999999">Danıştay 6. D., E. 2006/1664, K. 2008/8260, K.T. 26.11.2008.</span></p>

<p><span style="color:#999999">Danıştay 6. D., E. 2008/7843, K. 2011/5803, K.T. 18.12.2011.</span></p>

<p><span style="color:#999999">Danıştay 6. D., E. 2011/4773, K. 2014/7690, K.T. 26.11.2014.</span></p>

<p><span style="color:#999999">Danıştay 6. D., E. 2020/2023, K. 2022/11759, K.T. 21.12.2022.</span></p>

<p><span style="color:#999999">Danıştay 6. D., E. 2022/4102, K. 2022/7696, K.T. 15.09.2022.</span></p>

<p><span style="color:#999999">Danıştay 10. D., E. 1984/2739, K. 1986/1951, K.T. 24.06.1986.</span></p>

<p><span style="color:#999999">Danıştay 10. D., E. 1990/2278, K. 1992/1672, K.T. 28.04.1992.</span></p>

<p><span style="color:#999999">Danıştay 10. D., E. 2001/2628, K. 2003/5289, K.T. 22.12.2003.</span></p>

<p><span style="color:#999999">Danıştay 10. D., E. 2023/2600, K. 2023/3568, K.T. 14.06.2023.</span></p>

<p><span style="color:#999999">Danıştay 14. D., E. 2002/1409, K. 2005/3903, K.T. 01.07.2005.</span></p>

<p><span style="color:#999999">Danıştay İDDGK, E. 2005/2950, K. 2006/51, K.T. 23.02.2006.</span></p>

<p><span style="color:#999999">Gaziantep Bölge İdare Mahkemesi, E. 2021/1498, K. 2022/2238, K.T. 28.12.2022.</span></p>

<p><span style="color:#999999">Aksaray İdare Mahkemesi, E. 2011/1021, K. 2012/1138, K.T. 28.11.2012.</span></p>

<p><span style="color:#999999">Aksaray İdare Mahkemesi, E. 2012/346, K. 2013/363, K.T. 30.04.2013.</span></p>

<p><span style="color:#999999">İzmir 1. İdare Mahkemesi, E. 1994/501, K. 1996/537, K.T. 02.07.1996.</span></p>

<p><span style="color:#999999">İzmir 4. İdare Mahkemesi, E. 2009/42, K. 2012/2443, K.T. 28.12.2012.</span></p>

<p><span style="color:#999999">Kastamonu İdare Mahkemesi, E. 2013/18 (Y.D.), K.T. 13.12.2013.</span></p>

<p><span style="color:#999999">Rize İdare Mahkemesi, E. 2011/294, K. 2012/483, K.T. 31.07.2012.</span></p>

<p><span style="color:#999999">Rize İdare Mahkemesi, E. 2011/769, K. 2013/51, K.T. 14.02.2013.</span></p>

<p><span style="color:#999999">Trabzon İdare Mahkemesi, E. 2010/1639, K. 2012/450, K.T. 11.04.2012.</span></p>

<p><span style="color:#999999">Mevzuat</span></p>

<p><span style="color:#999999">2872 sayılı Çevre Kanunu (RG 11.08.1983, S. 18132; değişik: 26.04.2006, 5491 sayılı Kanun).</span></p>

<p><span style="color:#999999">2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu (RG 23.07.1983, S. 18113).</span></p>

<p><span style="color:#999999">3194 sayılı İmar Kanunu (RG 09.05.1985, S. 18749).</span></p>

<p><span style="color:#999999">4915 sayılı Kara Avcılığı Kanunu (RG 11.07.2003, S. 25165).</span></p>

<p><span style="color:#999999">5403 sayılı Toprak Koruma ve Arazi Kullanımı Kanunu (RG 19.07.2005, S. 25880).</span></p>

<p><span style="color:#999999">7261 sayılı Türkiye Çevre Ajansının Kurulması ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun (RG 30.12.2020, S. 31350).</span></p>

<p><span style="color:#999999">7552 sayılı İklim Kanunu (RG 09.07.2025, S. 32951).</span></p>

<p><span style="color:#999999">7552 sayılı İklim Kanunu Uyarınca Verilecek İdari Para Cezalarına İlişkin 2026/1 sayılı Tebliğ (RG 27.12.2025). (erişim 03.06.2026)</span></p>

<p><span style="color:#999999">Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) Yönetmeliği.</span></p>

<p><span style="color:#999999">İnternet Kaynakları</span></p>

<p><span style="color:#999999">Cambridge Dictionary, “development”, dictionary.cambridge.org (erişim 03.06.2026).</span></p>

<p><span style="color:#999999">Türk Dil Kurumu Güncel Türkçe Sözlük, sozluk.gov.tr (erişim 03.06.2026).</span></p>

<p><span style="color:#999999">UNDP, İstediğimiz Gelecek (Rio+20), undp.org (erişim 03.06.2026).</span></p>

<p><span style="color:#999999">İnsan Hakları Derneği, AB Temel Haklar Bildirgesi, ihd.org.tr (erişim 03.06.2026).</span></p>

<p><span style="color:#999999">İklim Haber, “Türkiye’nin İlk İklim Davasını Danıştay İncelemeden Reddetti”, iklimhaber.org (erişim 03.06.2026).</span></p>

<p><span style="color:#999999">İklim Haber, “İklim Değişikliği Her Yıl 38 Trilyon Dolarlık Kayba Neden Olabilir”, iklimhaber.org (erişim 03.06.2026).</span></p>

<p></p>

<p><span style="color:#999999">-------------</span></p>

<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" title=""><span style="color:#999999">[1]</span></a><span style="color:#999999"> </span><a href="https://www.hukukihaber.net/surdurulebilirlik-ve-hukuk-i-muhammed-ali-ozturk" rel="dofollow"><span style="color:#999999">https://www.hukukihaber.net/surdurulebilirlik-ve-hukuk-i-muhammed-ali-ozturk</span></a></p>

<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2" title=""><span style="color:#999999">[2]</span></a><span style="color:#999999"> Meadows, D. H. – Meadows, D. L. – Randers, J. – Behrens, W. W., <i>The Limits to Growth</i>, Universe Books, New York 1972 (Club of Rome raporu). Türkçesi: <i>Büyümenin Sınırları</i>.</span></p>

<p><span style="color:#999999">Online Erişime Açık Bir Eser Olup İndirme Linki: https://www.donellameadows.org/wp-content/userfiles/Limits-to-Growth-digital-scan-version.pdf</span></p>

<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3" title=""><span style="color:#999999">[3]</span></a><span style="color:#999999">Kayaer, M., <i>Hukuksal Araçlarla Çevrenin Korunması</i>, Doktora Tezi, Sakarya 2012, s. 24.</span></p>

<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4" title=""><span style="color:#999999">[4]</span></a><span style="color:#999999">Keleş, R. – Hamamcı, C., <i>Çevrebilim</i>, Ankara 1993, s. 112 (Kentbilim Terimleri Sözlüğü tanımı).</span></p>

<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5" title=""><span style="color:#999999">[5]</span></a><span style="color:#999999">Bozlağan, R., “Sürdürülebilir Gelişme Düşüncesinin Tarihsel Arka Planı”, <i>Journal of Social Policy Conferences</i>, S. 50, 2005, s. 1012.</span></p>

<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6" title=""><span style="color:#999999">[6]</span></a><span style="color:#999999">Turgut, N., <i>Çevre Politikası ve Hukuk</i>, Ankara 2009, s. 98.</span></p>

<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7" title=""><span style="color:#999999">[7]</span></a><span style="color:#999999">Bener, Ö. – Babaoğul, M., “Sürdürülebilir Tüketim Davranışı ve Çevre Bilinci Oluşturmada Bir Araç Olarak Tüketici Eğitimi”, <i>Hacettepe Üniversitesi Sosyolojik Araştırmalar E-Dergisi</i>, 2008.</span></p>

<p><a href="#_ftnref8" name="_ftn8" title=""><span style="color:#999999">[8]</span></a><span style="color:#999999">UN, <i>Report of the Global Conference on the Sustainable Development of Small Island Developing States</i>, New York 1994.</span></p>

<p><a href="#_ftnref9" name="_ftn9" title=""><span style="color:#999999">[9]</span></a><span style="color:#999999">Güneş, A., <i>Çevre Hukuku</i>, Ankara 2023, s. 79, 86; ayrıca Grunwald, A. – Kopfmüller, J., <i>Nachhaltigkeit</i>, Frankfurt 2006, s. 52.</span></p>

<p><a href="#_ftnref10" name="_ftn10" title=""><span style="color:#999999">[10]</span></a><span style="color:#999999">Turgut, age., s. 94.</span></p>

<p><a href="#_ftnref11" name="_ftn11" title=""><span style="color:#999999">[11]</span></a><span style="color:#999999">Kluth, W. – Smeddinck, U., <i>Umweltrecht</i>, Berlin 2013, s. 3; Kloepfer, M., <i>Umweltrecht</i>, München 2004, s. 183; Güneş, age., s. 79-80.</span></p>

<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12" title=""><span style="color:#999999">[12]</span></a><span style="color:#999999">Güneş, Y. – Coşkun, A. A., <i>Çevre Hukuku</i>, İstanbul 2004, s. 80.</span></p>

<p><a href="#_ftnref13" name="_ftn13" title=""><span style="color:#999999">[13]</span></a><span style="color:#999999"> İslamî Bir Çevre Etiğinin İnşasında Tasavvuf = Sufism in the Construction of an Islamic Envirmental Ethics / Haci Sağlık, Rıdvan Yılmaz. -- Ağrı İslâmi İlimler Dergisi (AGİİD): Ağrı İbrahim Çeçen Üniversitesi, 2022. --sayı:11,sayfa:65-88<br />
https://makale.isam.org.tr/items/7f4d0640-c120-42f3-84d7-2ae49c9e066c</span></p>

<p><a href="#_ftnref14" name="_ftn14" title=""><span style="color:#999999">[14]</span></a><span style="color:#999999">Danıştay 1. D., E. 1949/13, K. 1949/20, K.T. 13.05.1949.</span></p>

<p><a href="#_ftnref15" name="_ftn15" title=""><span style="color:#999999">[15]</span></a><span style="color:#999999">Güneş, age., s. 80.</span></p>

<p><a href="#_ftnref16" name="_ftn16" title=""><span style="color:#999999">[16]</span></a><span style="color:#999999">Güneş, age., s. 80; rapor hakkında ayrıntı için Grunwald – Kopfmüller, age., s. 20.</span></p>

<p><a href="#_ftnref17" name="_ftn17" title=""><span style="color:#999999">[17]</span></a><span style="color:#999999">Turgut, age., s. 97.</span></p>

<p><a href="#_ftnref18" name="_ftn18" title=""><span style="color:#999999">[18]</span></a><span style="color:#999999">Alıca, S. S., <i>Kent-Çevre-Hukuk: Avrupa Birliği Çevre Mevzuatı Çerçevesinde Türk Çevre Mevzuatı</i>, Ankara 2011, s. 25-26.</span></p>

<p><a href="#_ftnref19" name="_ftn19" title=""><span style="color:#999999">[19]</span></a><span style="color:#999999">Grunwald – Kopfmüller, age., s. 25; Güneş, age., s. 81-82.</span></p>

<p><a href="#_ftnref20" name="_ftn20" title=""><span style="color:#999999">[20]</span></a><span style="color:#999999">Güneş, age., s. 82; rapor için bkz. UNDP, <i>İstediğimiz Gelecek: BM Sürdürülebilir Kalkınma Konferansı (Rio+20)</i>, Rio de Janeiro, 20-22 Haziran 2012 (undp.org, erişim 04.05.2023).</span></p>

<p><a href="#_ftnref21" name="_ftn21" title=""><span style="color:#999999">[21]</span></a><span style="color:#999999">Sands, P. – Peel, J., <i>Principles of International Environmental Law</i>, Cambridge 2012, s. 219. Lomé Sözleşmesi, AB ile 71 Afrika, Karayip ve Pasifik ülkesi arasında imzalanmıştır; ayrıntı için bkz. Güven, S., “Kalkınmada İşbirliğinde Siyasi Koşulluluk: Lomé/Cotonou Ortaklığı – Eleştirel Bakış”, <i>Ankara Ü. ATAUM Araştırma Dizisi</i>, 2008.</span></p>

<p><a href="#_ftnref22" name="_ftn22" title=""><span style="color:#999999">[22]</span></a><span style="color:#999999">Sarıkaya, H. Z., “Avrupa Birliği Uyum Sürecinde Çevre Politikaları ve Uygulamaları”, <i>Su Kirlenmesi Kontrolü Dergisi</i>, 14(1), 2004, s. 3.</span></p>

<p><a href="#_ftnref23" name="_ftn23" title=""><span style="color:#999999">[23]</span></a><span style="color:#999999">Yazıcı, İ. G., “Lizbon Stratejisi ve Avrupa 2020 Hedeflerinde Bölgesel Kalkınma ve Sosyal Politikalar”, <i>Uluslararası Yönetim Akademisi Dergisi</i>, 1(3), 2018, s. 442.</span></p>

<p><a href="#_ftnref24" name="_ftn24" title=""><span style="color:#999999">[24]</span></a><span style="color:#999999">AB Temel Haklar Şartı, m. 37 (Çevrenin Korunması); metin için bkz. ihd.org.tr/avrupa-birligi-temel-haklar-bildirgesi (erişim 04.05.2023).</span></p>

<p><a href="#_ftnref25" name="_ftn25" title=""><span style="color:#999999">[25]</span></a><span style="color:#999999">Ramsauer, U., <i>Allgemeines Umweltverwaltungsrecht</i> (Koch Hrsg.), München 2010, s. 93; Güneş, age., s. 83-84.</span></p>

<p><a href="#_ftnref26" name="_ftn26" title=""><span style="color:#999999">[26]</span></a><span style="color:#999999">Cambridge Dictionary, “development” maddesi (dictionary.cambridge.org, erişim 04.03.2024).</span></p>

<p><a href="#_ftnref27" name="_ftn27" title=""><span style="color:#999999">[27]</span></a><span style="color:#999999">Türk Dil Kurumu Güncel Türkçe Sözlük, “gelişmek” ve “kalkınmak” maddeleri (sozluk.gov.tr, erişim 03.06.2026).</span></p>

<p><a href="#_ftnref28" name="_ftn28" title=""><span style="color:#999999">[28]</span></a><span style="color:#999999">1983 tarihli ilk metin (RG 11.08.1983, S. 18132), çevrenin korunmasını “bugünkü ve gelecek kuşakların sağlık, uygarlık ve yaşam düzeyinin geliştirilmesi ve güvence altına alınması” amacıyla ve “ekonomik ve sosyal kalkınma hedefleriyle uyumlu olarak” düzenlemeyi öngörmekteydi.</span></p>

<p><a href="#_ftnref29" name="_ftn29" title=""><span style="color:#999999">[29]</span></a><span style="color:#999999">Güneş, age., s. 88.</span></p>

<p><a href="#_ftnref30" name="_ftn30" title=""><span style="color:#999999">[30]</span></a><span style="color:#999999">Kayaer, age., s. 159.</span></p>

<p><a href="#_ftnref31" name="_ftn31" title=""><span style="color:#999999">[31]</span></a><span style="color:#999999">RG 19.07.2005, S. 25880.</span></p>

<p><a href="#_ftnref32" name="_ftn32" title=""><span style="color:#999999">[32]</span></a><span style="color:#999999">RG 23.07.1983, S. 18113.</span></p>

<p><a href="#_ftnref33" name="_ftn33" title=""><span style="color:#999999">[33]</span></a><span style="color:#999999">RG 11.07.2003, S. 25165.</span></p>

<p><a href="#_ftnref34" name="_ftn34" title=""><span style="color:#999999">[34]</span></a><span style="color:#999999">RG 09.05.1985, S. 18749.</span></p>

<p><a href="#_ftnref35" name="_ftn35" title=""><span style="color:#999999">[35]</span></a><span style="color:#999999">7261 sayılı Türkiye Çevre Ajansının Kurulması ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun, RG 30.12.2020, S. 31350 (Kabul: 24.12.2020).</span></p>

<p><a href="#_ftnref36" name="_ftn36" title=""><span style="color:#999999">[36]</span></a><span style="color:#999999">7261 sayılı Kanun’un 12. maddesiyle 2872 sayılı Çevre Kanunu’nun 3. maddesinin (h) bendinde yapılan değişiklik.</span></p>

<p><a href="#_ftnref37" name="_ftn37" title=""><span style="color:#999999">[37]</span></a><span style="color:#999999"> 7552 sayılı İklim Kanunu, RG 09.07.2025, S. 32951. Kanun amacını (m. 1) "yeşil büyüme vizyonu ve net sıfır emisyon hedefi doğrultusunda iklim değişikliğiyle mücadele" olarak belirler. Kanun, <strong>"sürdürülebilir kalkınma" kavramını tanımlar maddesinde de doğrudan anar; "yeşil iş"i, çevrenin korunmasına katkıda bulunarak "sürdürülebilir kalkınmayı ve yeşil büyümeyi destekleyen işler" olarak tanımlar (m. 3).</strong></span></p>

<p><a href="#_ftnref38" name="_ftn38" title=""><span style="color:#999999">[38]</span></a><span style="color:#999999">Güneş, age., s. 86-87; ayrıca Kloepfer, age., s. 184.</span></p>

<p><a href="#_ftnref39" name="_ftn39" title=""><span style="color:#999999">[39]</span></a><span style="color:#999999">Kastamonu İdare Mahkemesi, E. 2013/18, Yürütmenin Durdurulması Kararı, K.T. 13.12.2013.</span></p>

<p><a href="#_ftnref40" name="_ftn40" title=""><span style="color:#999999">[40]</span></a><span style="color:#999999">İzmir 1. İdare Mahkemesi, E. 1994/501, K. 1996/537, K.T. 02.07.1996.</span></p>

<p><a href="#_ftnref41" name="_ftn41" title=""><span style="color:#999999">[41]</span></a><span style="color:#999999">Aksaray İdare Mahkemesi, E. 2011/1021, K. 2012/1138, K.T. 28.11.2012.</span></p>

<p><a href="#_ftnref42" name="_ftn42" title=""><span style="color:#999999">[42]</span></a><span style="color:#999999">Rize İdare Mahkemesi, E. 2011/294, K. 2012/483, K.T. 31.07.2012.</span></p>

<p><a href="#_ftnref43" name="_ftn43" title=""><span style="color:#999999">[43]</span></a><span style="color:#999999">Örnek olarak Trabzon İdare Mahkemesi, E. 2010/1639, K. 2012/450, K.T. 11.04.2012: <strong><i>“…milyonlarca yıldır var olan tabii güzelliklerin gelecek kuşaklara en güzel bir şekilde devredilmesine özen gösterilmesi gerekmektedir.”</i></strong></span></p>

<p><a href="#_ftnref44" name="_ftn44" title=""><span style="color:#999999">[44]</span></a><span style="color:#999999">Danıştay 10. D., E. 1984/2739, K. 1986/1951, K.T. 24.06.1986.</span></p>

<p><a href="#_ftnref45" name="_ftn45" title=""><span style="color:#999999">[45]</span></a><span style="color:#999999">Kaboğlu, İ., <i>Çevre Hakkı</i>, Ankara 1996, s. 127.</span></p>

<p><a href="#_ftnref46" name="_ftn46" title=""><span style="color:#999999">[46]</span></a><span style="color:#999999">Memiş, E., <i>Çevre ve Çevre İdare Hukuku Teori ve Pratik</i>, İstanbul 2006, s. 393.</span></p>

<p><a href="#_ftnref47" name="_ftn47" title=""><span style="color:#999999">[47]</span></a><span style="color:#999999">Danıştay 10. D., E. 1990/2278, K. 1992/1672, K.T. 28.04.1992.</span></p>

<p><a href="#_ftnref48" name="_ftn48" title=""><span style="color:#999999">[48]</span></a><span style="color:#999999">Özdek, E. Y., <i>İnsan Hakkı Olarak Çevre Hakkı</i>, Ankara 1993, s. 167.</span></p>

<p><a href="#_ftnref49" name="_ftn49" title=""><span style="color:#999999">[49]</span></a><span style="color:#999999">Danıştay 6. D., E. 1988/2532, K. 1990/425, K.T. 20.03.1990.</span></p>

<p><a href="#_ftnref50" name="_ftn50" title=""><span style="color:#999999">[50]</span></a><span style="color:#999999">Turgut, age., s. 100; Güneş, age., s. 87.</span></p>

<p><a href="#_ftnref51" name="_ftn51" title=""><span style="color:#999999">[51]</span></a><span style="color:#999999">ÇED Yönetmeliği, m. 4/1-(e).</span></p>

<p><a href="#_ftnref52" name="_ftn52" title=""><span style="color:#999999">[52]</span></a><span style="color:#999999">Güneş, age., s. 87.</span></p>

<p><a href="#_ftnref53" name="_ftn53" title=""><span style="color:#999999">[53]</span></a><span style="color:#999999">Danıştay 6. D., E. 2022/4102, K. 2022/7696, K.T. 15.09.2022.</span></p>

<p><a href="#_ftnref54" name="_ftn54" title=""><span style="color:#999999">[54]</span></a><span style="color:#999999">Danıştay 6. D., E. 2008/7843, K. 2011/5803, K.T. 18.12.2011.</span></p>

<p><a href="#_ftnref55" name="_ftn55" title=""><span style="color:#999999">[55]</span></a><span style="color:#999999">Gaziantep BİM, E. 2021/1498, K. 2022/2238, K.T. 28.12.2022.</span></p>

<p><a href="#_ftnref56" name="_ftn56" title=""><span style="color:#999999">[56]</span></a><span style="color:#999999">Danıştay 6. D., E. 2005/7663, K. 2006/1042, K.T. 13.03.2006.</span></p>

<p><a href="#_ftnref57" name="_ftn57" title=""><span style="color:#999999">[57]</span></a><span style="color:#999999">Danıştay 6. D., E. 2006/1664, K. 2008/8260, K.T. 26.11.2008.</span></p>

<p><a href="#_ftnref58" name="_ftn58" title=""><span style="color:#999999">[58]</span></a><span style="color:#999999">Danıştay 14. D., E. 2002/1409, K. 2005/3903, K.T. 01.07.2005.</span></p>

<p><a href="#_ftnref59" name="_ftn59" title=""><span style="color:#999999">[59]</span></a><span style="color:#999999">Danıştay İDDGK, E. 2005/2950, K. 2006/51, K.T. 23.02.2006.</span></p>

<p><a href="#_ftnref60" name="_ftn60" title=""><span style="color:#999999">[60]</span></a><span style="color:#999999">İzmir 4. İdare Mahkemesi, E. 2009/42, K. 2012/2443, K.T. 28.12.2012.</span></p>

<p><a href="#_ftnref61" name="_ftn61" title=""><span style="color:#999999">[61]</span></a><span style="color:#999999"> İdare Hukuku Yazıları - I İdari Yargıda Yerindelik Denetimi Sorunu – Av. Muhammed Ali ÖZTÜRK</span></p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/idare-hukuku-yazilari-i-idari-yargida-yerindelik-denetimi-sorunu" rel="dofollow"><span style="color:#999999">https://www.hukukihaber.net/idare-hukuku-yazilari-i-idari-yargida-yerindelik-denetimi-sorunu</span></a></p>

<p><a href="#_ftnref62" name="_ftn62" title=""><span style="color:#999999">[62]</span></a><span style="color:#999999">Danıştay 6. D., E. 1996/5273, K. 1997/2313, K.T. 13.05.1997.</span></p>

<p><a href="#_ftnref63" name="_ftn63" title=""><span style="color:#999999">[63]</span></a><span style="color:#999999">Danıştay 6. D., E. 1996/2745, K. 1997/2314, K.T. 13.05.1997.</span></p>

<p><a href="#_ftnref64" name="_ftn64" title=""><span style="color:#999999">[64]</span></a><span style="color:#999999">Aksaray İdare Mahkemesi, E. 2012/346, K. 2013/363, K.T. 30.04.2013.</span></p>

<p><a href="#_ftnref65" name="_ftn65" title=""><span style="color:#999999">[65]</span></a><span style="color:#999999">Rize İdare Mahkemesi, E. 2011/769, K. 2013/51, K.T. 14.02.2013.</span></p>

<p><a href="#_ftnref66" name="_ftn66" title=""><span style="color:#999999">[66]</span></a><span style="color:#999999">Danıştay 6. D., E. 2020/2023, K. 2022/11759, K.T. 21.12.2022; benzer yönde Danıştay 10. D., E. 2001/2628, K. 2003/5289, K.T. 22.12.2003.</span></p>

<p><a href="#_ftnref67" name="_ftn67" title=""><span style="color:#999999">[67]</span></a><span style="color:#999999">Danıştay 6. D., E. 2011/4773, K. 2014/7690, K.T. 26.11.2014.</span></p>

<p><a href="#_ftnref68" name="_ftn68" title=""><span style="color:#999999">[68]</span></a><span style="color:#999999">Alıca, S. S., “İklim Mücadelesinde Ekonomik, Sosyal ve Ekolojik Adalet”, <i>İklim Değişikliği Eğitim Modülleri Serisi 16</i>, Ankara 2019, s. 38.</span></p>

<p><a href="#_ftnref69" name="_ftn69" title=""><span style="color:#999999">[69]</span></a><span style="color:#999999">Alıca, agm., s. 70-71.</span></p>

<p><a href="#_ftnref70" name="_ftn70" title=""><span style="color:#999999">[70]</span></a><span style="color:#999999">İklim Haber, “Türkiye’nin İlk İklim Davasını Danıştay İncelemeden Reddetti” (iklimhaber.org, erişim 03.06.2026).</span></p>

<p><a href="#_ftnref71" name="_ftn71" title=""><span style="color:#999999">[71]</span></a><span style="color:#999999">Danıştay 10. D., E. 2023/2600, K. 2023/3568, K.T. 14.06.2023.</span></p>

<p><a href="#_ftnref72" name="_ftn72" title=""><span style="color:#999999">[72]</span></a><span style="color:#999999">Ayrıntı için bkz. Alıca, agm., s. 57-58.</span></p>

<p><a href="#_ftnref73" name="_ftn73" title=""><span style="color:#999999">[73]</span></a><span style="color:#999999">İklim Haber, “İklim Değişikliği Her Yıl 38 Trilyon Dolarlık Kayba Neden Olabilir” (Potsdam Enstitüsü çalışması; iklimhaber.org, erişim 20.04.2024).</span></p>

<p><a href="#_ftnref74" name="_ftn74" title=""><span style="color:#999999">[74]</span></a><span style="color:#999999">Saygılı, A., <i>Çevre Hukuku Açısından Çevresel Etki Değerlendirmesi</i>, Ankara 2007, s. 92-95; Güneş – Coşkun, age., s. 85.</span></p>

<p><a href="#_ftnref75" name="_ftn75" title=""><span style="color:#999999">[75]</span></a><span style="color:#999999">7552 sayılı İklim Kanunu, RG 09.07.2025, S. 32951; iklim hukukunun ilk çerçeve düzenlemesi niteliğindedir.</span></p>

<p><a href="#_ftnref76" name="_ftn76" title=""><span style="color:#999999">[76]</span></a><span style="color:#999999">Geçici hükümlerle ETS’nin pilot uygulamayla başlatılması, cezaların geçici olarak azaltılması ve işletmelere üç yıllık geçiş süresi tanınması öngörülmüştür.</span></p>

<p><a href="#_ftnref77" name="_ftn77" title=""><span style="color:#999999">[77]</span></a><span style="color:#999999">7552 sayılı İklim Kanunu Uyarınca Verilecek İdari Para Cezalarına İlişkin 2026/1 sayılı Tebliğ, RG 27.12.2025.</span></p>

<p><a href="#_ftnref78" name="_ftn78" title=""><span style="color:#999999">[78]</span></a><span style="color:#999999"> Principles OF Environmental LAW İn ISLAM,</span></p>

<p><span style="color:#999999">Haneef, Sayed Sikandar Shah İslâm’da Çevre Hukukunun Prensipleri, Çeviren Abdullah Çolak, İslam Hukuku Araştırmaları Dergisi, 2008, Sayı: 11, S. 331-346</span></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/surdurulebilirlik-ve-hukuk-ii-cevre-hukuku-ve-surdurulebilir-kalkinma-ilkesi-1</guid>
      <pubDate>Thu, 04 Jun 2026 09:06:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/01/terazi/bilgis5haaa.jpg" type="image/jpeg" length="40947"/>
    </item>
  </channel>
</rss>
