<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/" xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/" xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/" version="2.0">
  <channel>
    <title>Hukuki Haber</title>
    <link>https://www.hukukihaber.net</link>
    <description>Türkiye'den ve dünyadan hukuki haberler, makaleler, siyasetten, spora her konuda hukuki haber...</description>
    <atom:link xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" href="https://www.hukukihaber.net/rss/makale" type="application/rss+xml"/>
    <language>tr-TR</language>
    <copyright>Copyright © 2023. Her hakkı saklıdır.</copyright>
    <category>News</category>
    <lastBuildDate>Wed, 26 Aug 2026 15:40:14 +0300</lastBuildDate>
    <ttl>1</ttl>
    <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/rss/makale"/>
    <atom:link rel="hub" href="https://pubsubhubbub.appspot.com/"/>
    <item>
      <title><![CDATA[CEZA MUHAKEMESİNDE HUKUKA AYKIRI DELİLİN HÜKME ETKİSİ]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/ceza-muhakemesinde-hukuka-aykiri-delilin-hukme-etkisi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/ceza-muhakemesinde-hukuka-aykiri-delilin-hukme-etkisi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Mahkemelerde sıklıkla karşılaştığımız bir söz vardır: "Haklı olmak yetmez, haklılığın ispat edilmesi gerekir." Haklılığın ispatı ancak delille mümkündür. Fiilin, sanık tarafından işlendiği veya işlenmediği konusunda, hukuk düzenince kabul edilen vasıtalarla, yargılama makamının tam bir kanaate varmasını temine yönelik faaliyetlere ispat denir. Bir ispat vasıtası olan delillerde ceza muhakemesinin en önemli kavramlarındandır. Delil, cezai uyuşmazlığın konusu olan olayı temsil eden, olayın mahkeme önünde canlandırılmasını sağlayan araçtır. Davanın kaderini belirleyen, hâkimi ikna eden, iddia veya savunmanın doğruluğunu ispatlamaya yarayan en temel unsurdur.</p>

<p>Yargılamanın türüne göre delillerin toplanma şekli, değerlendirilmesi ve yargılamadaki işlevi farklılık gösterse de delil, her iki sistemde de hâkimin kararının dayandığı en temel faktördür.</p>

<p>Ceza muhakemesi, bir kişinin eyleminin suç olduğu şüphesi üzerine yapılan ve bu şüpheyi yenmeye yönelik sürdürülen bir faaliyettir. "Suç işlendi mi, kim işledi ve yaptırımı nedir?" sorularının cevabı aranır. Bu süreç; iddia (tez), savunma (antitez) ve yargılama (sentez) faaliyetleri ile belirtilen sorular bağlamında yürütülür. Geçmişte olmuş bitmiş bir olay ancak deliller aracılığı ile ortaya konulabilir. Ceza muhakemesinde delil, cezai uyuşmazlığın maddi boyutunun ispatı için gereklidir. Muhakeme makamının bir vicdani kanaate ulaşması ancak ispatı gereken olay ve olguya ilişkin tüm delillerin değerlendirilmesi ile mümkündür. Ceza muhakeme hukukunda belirli konuların belirli delillerle ispat edilmesi zorunlu değildir. <strong>Cezai uyuşmazlıklarda</strong>, kişilerin önceden delil hazırlamasının zorluğu ve suç delillerinin yok edilmeye çalışılması olasılığı nedeniyle "<strong>delil serbestisi ilkesi</strong>" kabul edilmiştir. Bu ilke uyarınca bir konu her türlü delille ispat edilebilir. Ancak bu serbestlikte sınırsız değildir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>İspat aracı olarak kullanılacak <strong>delillerin birtakım özelliklere</strong> sahip olması gereklidir. Delil, yargılama konusu olayın tümünü veya bir kısmını ispat edecek nitelikte, hâkimin vicdani kanaate ulaşmasını sağlamaya yönelik, beş duyu organıyla algılanabilen, hukuka uygun yollardan elde edilmiş, sağlam ve güvenilir olmalıdır. Bunların yanı sıra delil, müşterek olmalıdır. Yani iddia, savunma ve yargılama makamlarının bilgisine sunulmalıdır. Bu sayede söz konusu bir delilin taraflarca çürütülebilme ve delil hakkında tarafların düşüncelerini açıklayabilmelerine fırsat verilmesi mümkündür. Delil, akılcı ve bilimin kabul ettiği bir husus olmalıdır. Ön yargılardan uzak bir akıl yürütme ile sonuca varılabilir, hâkimin, hükmünü akıl yolu ile izah edilemeyen, bilim tarafından kabul edilmeyen bir olguya dayandırması mümkün değildir. Delillerin, elde edilebilir, ulaşılabilir olması gerekir. Elde edilmesi olanaksız olan delillerin duruşmaya getirilmesi ve tarafların tartışmasına açılması mümkün olmayacaktır. Örneğin ölmüş olan tanık, yanmış, çalışmayan CD gibi...</p>

<p>Anayasa 38/6. maddesi:" Kanuna aykırı olarak elde edilen bulgular, delil olarak kabul edilemez." şeklindedir. Hüküm verilirken, hukuka aykırı olarak elde edilen delillerin kullanılamayacağı Anayasa'da açıkça belirtilmiştir. Bu kural, delil elde etme yasaklarının izahı ya da önerisi niteliğinde olmayıp bağımsız, soyut bir ispat yasağıdır. Bunun yanında Hukuk Muhakemeleri Kanunu 187-293. maddeleri Kesin deliller-Takdiri deliller ile ilgili olmakla birlikte; Ceza Muhakemeleri Kanunu 217. Maddesi de hâkimin vicdani kanaatinin ancak hukuka uygun delillerle oluşması gerektiğini belirtmiştir. Her ne kadar <strong>Ceza Muhakemesi Hukukunda esas</strong> olan <strong>maddi gerçeğin ortaya çıkarılması</strong> olsa da gerçeğe giden o yolda her şey kanuna uygun olarak yapılmalıdır. Her türlü usul kurallarına aykırılık hukuka aykırılık yaratacaktır.</p>

<p>Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay'ın bu konudaki kabulü; <strong>hukuka aykırı delil ve bu delilden elde edilen delil de kullanılamaz,</strong> şeklindedir. Ancak hukuka uygun başlamış bir muhakemede, süreç içerisinde hukuka aykırı olarak elde edilen deliller bir kenara bırakıldığında, kalan deliller mahkumiyete yetiyorsa, bu delillere dayanılarak mahkûmiyet hükmü kurulabilir.</p>

<p><strong>Hukuka aykırı delilden hareketle elde edilen delilde, hukuka aykırıdır. Yasak ağacın meyvesi de yasaktır</strong>. Öğretideki azınlık görüşe göre, Ceza Muhakemesi, hukuka aykırı delille başlamışsa muhakemenin tamamı da hukuka aykırıdır. Bu noktada farklı görüşler bulunmaktadır.</p>

<p>Hukuka aykırı delilin hükme esas alınamayacağı genel prensip olsa da zaman zaman kararlarda istisnai durumlarla karşılaşılabiliyor. Yargıtay kararlarında; şahsa karşı işlenen suçlarda, önceden hazırlanmamış (mizansen), başka türlü delil elde etme imkanının ve yetkili makamlara başvurma olanağının bulunmadığı durumlarda, o anda delil elde edilmezse, kaybolma ihtimalinin olması durumunda elde edilen delil, meşru savunma sebebiyle hukuka uygun kabul edilmektedir. Bir başka durum ise eşlerden birinin, diğerinin sadakatinden şüphe etmesi halinde; başka türlü delil elde etme ve yetkili makamlara başvurma olanağı yoksa ve delil, elde edilmediği taktirde kaybolacaksa, bu delil hukuka başvuruda kullanılmak üzere elde ediliyorsa, elde edilen delil, hukuka uygun kabul edilir.</p>

<p>Hukuk, insanların bir arada, güvende ve huzur içinde yaşamasını sağlayan bir kurallar bütünüdür. Bir kuralın ortaya çıkması tamamen ihtiyaçtan kaynaklanır. Bazı ülkelerde yasaların deneme süreleri vardır. Bu deneme sürecinde, yasanın uygulama sürecinde, eksiler, artılar belirlenir ve yasanın en iyi hali mevzuatta yerini alır. Kurallar uygulanabildiği derecede insanlar kendilerini güvende hissederler. Hukuk yeknesak bir şekilde uygulanmazsa, toplum yaşanmaz hale gelir. Mevzuattaki kurallar dikkate alınmadan, keyfi kararlar verilirse toplumda kaos olur ve insanlar kendini güvende hissetmezler. Alman doktrininde, <strong><u>“Hukuk devleti hukuka aykırı delil kullanarak hüküm verirse, halkın hukuk devletine olan inancı sarsılır.</u>”</strong> anlayışı hakimdir. <strong>Bir otorite, kural ortaya çıkarıyorsa, o kurala önce kendisi uymalıdır. Aksi halde orda bir hukuk devletinden bahsedilemez.</strong></p>

<p><a href="https://hukukihabernet.teimg.com/hukukihaber-net/uploads/2026/03/sinem-sadik.jpg" rel="nofollow" title=""><img alt="" src="https://hukukihabernet.teimg.com/hukukihaber-net/uploads/2026/03/sinem-sadik.jpg" /></a></p>

<p><strong>Av. Sinem SADIK</strong></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/ceza-muhakemesinde-hukuka-aykiri-delilin-hukme-etkisi</guid>
      <pubDate>Wed, 26 Aug 2026 12:59:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2025/10/terazi/tertasiz.jpg" type="image/jpeg" length="80314"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Saklı Pay (Mahfuz Hisse): Miras Bırakan Sizi Mirastan Çıkarabilir mi?]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/sakli-pay-mahfuz-hisse-miras-birakan-sizi-mirastan-cikarabilir-mi-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/sakli-pay-mahfuz-hisse-miras-birakan-sizi-mirastan-cikarabilir-mi-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Aile içi her tartışmada duyulan o cümle, "seni mirastan çıkarırım", çoğu zaman hukuken <strong>boş bir tehdittir</strong>. Çünkü <strong>4721 sayılı Türk Medeni Kanunu</strong>, çocukların yasal miras payının <strong>yarısını</strong> saklı pay olarak korur: mirasbırakan vasiyetnameyle tüm malını başkasına bıraksa bile, kanun bu çekirdek payı geri almanıza imkân tanır.</p>

<p>Peki saklı pay tam olarak kimi korur, oranlar nedir ve hangi istisnai durumlarda mirasbırakan sizi <strong>gerçekten</strong> mirastan çıkarabilir? Bu yazıda saklı payın sınırlarını, ihlal hâlinde açılacak <strong>tenkis davasını</strong> ve sağlığında mal kaçırma senaryolarını somut örneklerle ele alıyoruz.</p>

<p><strong>Saklı Pay Nedir, Kimler Saklı Paylı Mirasçıdır?</strong></p>

<p>Saklı pay (eski adıyla <strong>mahfuz hisse</strong>), mirasbırakanın vasiyetname veya miras sözleşmesiyle bile <strong>dokunamayacağı</strong> asgari miras payıdır. Kanun, terekenin bir bölümünü belirli yakınlara güvence olarak ayırır; mirasbırakan ancak kalan kısım, <strong>tasarruf edilebilir kısım</strong>, üzerinde dilediği gibi tasarruf edebilir.</p>

<p>Saklı paylı mirasçılar üç gruptur: <strong>altsoy</strong> (çocuklar, torunlar), <strong>anne-baba</strong> ve <strong>sağ kalan eş</strong>. Somut örnek: Beylikdüzün'de yaşayan Nurten Hanım'ın babası, tüm malvarlığını vasiyetnameyle bir derneğe bıraktı. Nurten Hanım mirastan tamamen dışlanmış görünse de, <strong>saklı paylı altsoy</strong> olduğu için payının korunan kısmını dava yoluyla geri isteyebilir.</p>

<p><strong>Kardeşlerin Saklı Payı </strong></p>

<p>Kardeşlerin saklı payı, <strong>2007 yılında 5650 sayılı kanunla</strong> kaldırıldı. Yani bugün bir kişi, kardeşlerini vasiyetnameyle mirastan tamamen dışlayabilir, kardeşin buna karşı tenkis hakkı yoktur. Saklı pay güvencesi yalnızca altsoy, anne-baba ve eş için geçerlidir.</p>

<p>Saklı pay hesabı, terekenin tamamı ve sağlığında yapılan kazandırmalar birlikte değerlendirilerek yapılır.</p>

<p><strong>Saklı Pay Oranları: Kimin Payı Ne Kadar Korunuyor?</strong></p>

<p>Oranlar <strong>TMK'nın 506. maddesinde</strong> tek tek sayılmıştır ve yasal miras payı üzerinden hesaplanır. Şöyle bir soru sorun kendinize: "Vasiyetname hiç olmasaydı payım ne olurdu?" Saklı payınız, bu <strong>yasal payın belirli bir oranıdır</strong>.</p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td colspan="2"></td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p><strong>Mirasçı</strong></p>
   </td>
   <td>
   <p><strong>Saklı Pay Oranı</strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p>Altsoy (çocuklar, torunlar)</p>
   </td>
   <td>
   <p>Yasal miras payının <strong>1/2'si</strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p>Anne ve babadan her biri</p>
   </td>
   <td>
   <p>Yasal miras payının <strong>1/4'ü</strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p>Sağ kalan eş (altsoy veya anne-baba ile birlikte mirasçıysa)</p>
   </td>
   <td>
   <p>Yasal miras payının <strong>tamamı</strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p>Sağ kalan eş (diğer hâllerde)</p>
   </td>
   <td>
   <p>Yasal miras payının <strong>3/4'ü</strong></p>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p>Sayısal bir örnekle somutlaştıralım: eşi önceden vefat etmiş, iki çocuklu bir baba düşünün. Her çocuğun yasal payı <strong>1/2</strong>, saklı payı ise bunun yarısı, yani terekenin <strong>1/4'üdür</strong>. Baba vasiyetnameyle malının tamamını tek bir çocuğa bıraksa bile, diğer çocuk terekenin dörtte birini <strong>tenkis yoluyla</strong> isteyebilir.</p>

<p>Sağ kalan eş için bir ayrıntı daha var: boşanma davası devam ederken eşlerden biri ölürse, davayı sürdüren mirasçılar diğer eşin <strong>kusurunu ispat ederse</strong> o eş mirasçı olamaz ve saklı pay güvencesini de kaybeder. Yani "nasılsa eşim, payım güvende" varsayımı her durumda geçerli değildir.</p>

<p><strong>Saklı Payınız İhlal Edildiyse: Tenkis Davası</strong></p>

<p>Vasiyetname veya sağlararası kazandırma saklı payınızı aşıyorsa, çözüm <strong>tenkis davasıdır</strong>: mahkeme, saklı payınızı zedeleyen tasarrufları saklı pay tamamlanıncaya kadar <strong>indirime tabi tutar</strong>. Dava, mirasbırakanın son yerleşim yerindeki <strong>asliye hukuk mahkemesinde</strong> görülür.</p>

<p><strong>Tenkis Yolunda Adımlar</strong></p>

<p><strong>1. Terekeyi ve kazandırmaları tespit edin:</strong> Tapu, banka ve araç kayıtlarıyla birlikte sağlığında yapılan bağışları da listeleyin</p>

<p><strong>2. Saklı payınızı hesaplayın:</strong> Yasal payınız üzerinden tabloda gösterilen oranı uygulayın</p>

<p><strong>3. Süreyi kaçırmayın:</strong> İhlali öğrendiğiniz tarihten itibaren <strong>1 yıl</strong> içinde dava açın</p>

<p><strong>4. Tenkis sırasını mahkeme uygular:</strong> Önce vasiyetname gibi ölüme bağlı tasarruflar, yetmezse en yeni tarihliden en eskiye doğru sağlararası kazandırmalar indirilir</p>

<p>Süre konusunda dikkat: tenkis davası, saklı payın zedelendiğinin öğrenilmesinden itibaren <strong>1 yıllık</strong> hak düşürücü süreye tabidir; her hâlde vasiyetnamelerde açılma tarihinden, diğer tasarruflarda mirasın açılmasından itibaren <strong>10 yıl</strong> geçmekle bu hak düşer. Geçen ay danışmaya gelen Cenk'in dosyasında vasiyetname iki yıl önce açılmıştı ama Cenk ihlali yeni öğrenmişti, bu tür sınır durumlarda sürelerin dosya bazında <strong>bir avukatla</strong> değerlendirilmesi şarttır.</p>

<p>Mirasbırakan malvarlığının ancak tasarruf edilebilir kısmı üzerinde dilediği gibi karar verebilir.</p>

<p><strong>Mirasçılıktan Çıkarma (Iskat): İstisnanın Şartları</strong></p>

<p>Peki mirasbırakan saklı paylı mirasçıyı <strong>hiçbir şekilde</strong> çıkaramaz mı? Kanun iki istisna tanır. <strong>TMK 510'a göre</strong> mirasçı, mirasbırakana veya yakınlarına karşı <strong>ağır bir suç işlemişse</strong> ya da aile hukukundan doğan yükümlülüklerini <strong>önemli ölçüde yerine getirmemişse</strong>, vasiyetnameyle mirasçılıktan çıkarılabilir.</p>

<p>Kritik nokta şudur: çıkarma ancak <strong>sebebi vasiyetnamede açıkça gösterilirse</strong> geçerlidir ve itiraz hâlinde sebebi ispat yükü, <strong>çıkarmadan yararlanan tarafa</strong> düşer. "Beni üzdü, görüşmüyoruz" gibi genel kırgınlıklar Yargıtay uygulamasında yeterli görülmez; yıllarca hiç aranmayan, hastalığında yalnız bırakılan mirasbırakan gibi <strong>ağır ve somut</strong> ihlaller aranır. Sebep gösterilmemiş veya ispatlanamamışsa, çıkarılan mirasçı <strong>saklı payını</strong> yine talep edebilir.</p>

<p><strong>Iskatın Az Bilinen Sonuçları</strong></p>

<p>• Çıkarılan mirasçının payı, mirasbırakan başka türlü tasarruf etmemişse <strong>onun altsoyuna</strong> geçer, çocuğunuz çıkarılsa bile torun saklı payını isteyebilir</p>

<p>• <strong>Borç ödemeden aciz</strong> hâlindeki altsoy, saklı payının yarısı için çıkarılabilir; ancak bu yarının onun doğmuş ve doğacak <strong>çocuklarına özgülenmesi</strong> şarttır (TMK 513)</p>

<p>• Çıkarma tehdidi sözlü kalmışsa hiçbir hüküm doğurmaz, ıskat yalnızca <strong>geçerli bir ölüme bağlı tasarrufla</strong> yapılabilir</p>

<p><strong>Sağlığında Mal Devri: Muris Muvazaası</strong></p>

<p>Uygulamada mirasçıyı dışlamanın en yaygın yolu vasiyetname değil, <strong>sağlığında yapılan devirlerdir</strong>: tapuda "satış" görünen ama bedeli hiç ödenmeyen devirler. Hukukta buna <strong>muris muvazaası</strong> (mirastan mal kaçırma) denir ve Yargıtay'ın 1974 tarihli İçtihadı Birleştirme Kararı'ndan bu yana yerleşik biçimde <strong>geçersiz</strong> sayılır.</p>

<p>Somut örnek: Halide Hanım'ın babası, vefatından üç yıl önce iki dairesini tapuda "satış" göstererek yeni eşinin oğluna devretmişti; oysa <strong>hiçbir bedel ödenmemişti</strong>. Halide Hanım, muvazaayı ispatlayarak <strong>tapu iptali ve tescil davası</strong> açabilir, bu dava tenkisten farklı olarak <strong>süreye bağlı değildir</strong> ve payın tamamını kapsayabilir. Banka kayıtları, devir tarihindeki rayiç bedel ve tanık anlatımları burada belirleyici delillerdir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Miras kavgaları çoğu zaman kardeşleri yıllarca mahkeme koridorlarında karşı karşıya bırakır. Dava yoluna gitmeden önce <strong>arabuluculuk masasında</strong> paylaşımın konuşulması, hem ilişkileri hem de terekeyi koruyan kalıcı bir çözüm olabilir.</p>

<p><strong>Mirasbırakan her şeyini sağlığında bağışlarsa saklı pay biter mi?</strong></p>

<p>Hayır. Saklı pay hesabına, mirasbırakanın <strong>sağlığında yaptığı belirli kazandırmalar</strong> da eklenir. Saklı payı zedeleme amacı açık olan bağışlar tenkise tabidir; bedelsiz "satış" görünümlü devirler için ayrıca <strong>muris muvazaası</strong> davası gündeme gelir.</p>

<p><strong>Saklı paydan feragat mümkün mü?</strong></p>

<p>Evet. Mirasçı, mirasbırakanla noterde veya miras sözleşmesiyle <strong>mirastan feragat sözleşmesi</strong> yapabilir; karşılık alınarak yapılan feragat, kural olarak feragat edenin altsoyunu da bağlar. Bu geri dönüşü zor bir işlemdir, imzalamadan önce <strong>mutlaka hukuki destek</strong> alın.</p>

<p><strong>Tenkis davasını kimler açabilir?</strong></p>

<p>Kural olarak yalnızca <strong>saklı payı zedelenen mirasçı</strong> açabilir; şahsa sıkı sıkıya bağlı bir haktır. Belirli koşullarda mirasçının <strong>alacaklıları veya iflas idaresi</strong> de bu hakkı kullanabilir.</p>

<p><strong>Özetle akılda tutulması gerekenler:</strong></p>

<p>- "Seni mirastan çıkarırım" sözü tek başına hükümsüzdür; altsoy, anne-baba ve eşin <strong>saklı payı</strong> kanunla korunur.</p>

<p>- Oranlar: altsoy için yasal payın <strong>1/2'si</strong>, anne-baba için <strong>1/4'ü</strong>, eş için duruma göre <strong>tamamı veya 3/4'ü</strong>.</p>

<p>- Saklı payınız ihlal edildiyse çözüm <strong>tenkis davasıdır</strong>; süre öğrenmeden itibaren <strong>1 yıl</strong>, her hâlde 10 yıldır.</p>

<p>- Mirasçılıktan çıkarma yalnızca <strong>ağır suç veya aile yükümlülüklerinin ağır ihlali</strong> hâlinde, sebebi vasiyetnamede gösterilerek yapılabilir.</p>

<p>- Bedelsiz "satış" görünümlü devirlere karşı <strong>muris muvazaası</strong> davası süreye bağlı olmadan açılabilir.</p>

<p>- Aile içi paylaşım gerilimlerinde <strong>arabuluculuk</strong>, dava öncesi kalıcı çözüm için her zaman masada tutulmalıdır.</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/av-aysel-aba-kesici" title="Av. Aysel ABA KESİCİ"><img alt="Av. Aysel ABA KESİCİ" height="96" src="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/200x200/hukukihaber-net/images/yazarlar/_177u8YhhhYlhlhjuauhghghhhghjhhhhhhhhjgjggjhhhhhghhghhhhhghghhjujhghhjhhjjhhhgjhjj8.jpg" width="96" /></a></p>

<h4><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/av-aysel-aba-kesici" title="Av. Aysel ABA KESİCİ">Av. Aysel ABA KESİCİ</a></strong></h4></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/sakli-pay-mahfuz-hisse-miras-birakan-sizi-mirastan-cikarabilir-mi-1</guid>
      <pubDate>Wed, 26 Aug 2026 12:16:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/02/terazi/hukuk-35-1-1024x576.jpg" type="image/jpeg" length="32044"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[HUKUK SİSTEMİ NASIL GELİŞİR? BU YÖNDEKİ ÖNERİLERİMİZ NELERDİR?]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/hukuk-sistemi-nasil-gelisir-bu-yondeki-onerilerimiz-nelerdir-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/hukuk-sistemi-nasil-gelisir-bu-yondeki-onerilerimiz-nelerdir-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>HUKUK SİSTEMİ NASIL GELİŞİR? </strong></p>

<p><strong>BU YÖNDEKİ ÖNERİLERİMİZ NELERDİR?</strong></p>

<p>Hukuk sistemi iyi uygulayıcılar vasıtasıyla gelişir. İyi bir hukuk sistemi için öncelikle iyi bir mevzuat sisteminin, iyi uygulayıcıların ve aydınlık beyinlerin olması gereklidir. Hukuk sistemi gelişen ve değişen durumlarla şartlara göre kendisini uyarlamayı bilmelidir. Hukuk sistemi mücadele edilmesiyle ve eleştirel görüş ve bakış açılarıyla da gelişir. Hatta hukuk sistemindeki birçok açık, talep ve şikayetlerle görülür hale gelir ve bu yolla da gelişme sağlanır.</p>

<p>Hukuk yaşayan, değişen, gelişen kural ve uygulamalar bütünüdür. Hukuk bir kişiye, toplumun bir kesimine veya belirli bir gruba özgülenmeyecek kadar önemli, toplumun tümüne sirayet eden ve toplumun tümünü doğrudan veya dolaylı olarak etkileyen bir sistem olduğu için hukuku geliştirmek ve korumak ülkede yaşayan herkesin toplumsal görevidir. Hukukun gelişmesine katkıda bulunmak en çok da hukukçuların üzerine düşen ödevler arasındadır. Hukukçuların yalnızca birer vatandaş olmaları değil, bunun yanı sıra ve aynı zamanda doğrudan hukuk mesleklerini icra ve ifa ediyor olmaları sebebiyle hukuka sahip çıkmaları ve hukuku korumaları gereklidir. Ülkedeki toplumsal bilinç de son derece önemlidir ki, aidiyet duygusu ve koruma güdüsü bireysel menfaatlerin önünde yer almalıdır.</p>

<p>Hukuk fakültelerine başlandığında hukuk öğrencilerine öğretilenlerden ilki hukukun anlamı ve ne olduğudur. Bir diğer anlatımla hukuk fakültelerine başlandığı ilk günlerde ve tanışma günleri olan ilk haftada öğrencilere hukuk denildiğinde akla gelen kavram ve tanımlar sorulmaktadır. Sonrasında öğrencilere hukuk kelimesinin hak kelimesinin çoğulu olduğu söylenmektedir. Gerçekten de hak tekil bir kelime olup Arapça’da hukuk <i>“haklar”</i> anlamına gelmektedir. Aslında hukuk, hakların tanındığı sistem olmalıdır. Olması gereken budur. Ancak her zaman böyle oluyor mu? Elbette hayır. Bu yüzden ülkemiz hukuk sisteminin gelişmesi, olumlu yönde değişmesi, ilerleme kaydetmesi ve var olan doğru uygulamalarla hukuku doğru uygulayan kişilerin korunması gereklidir. Bunun için de bazı temel ve somut adımların atılması gereklidir. Bu yöndeki önerilerimiz şu şekildedir :</p>

<p><strong>1)</strong> Önceki yıllarda hakimlik ve savcılık sınavları olan, günümüzde hakim ve savcı yardımcılığı olarak yapılan sınavlarda referans olgusu tümden kaldırılmalıdır. Zira bu olgu hukuksuzluktan başka bir şey değildir ve açıkça haksızlıktır. Bir ülke haksızlığı kural edinemez. Haksızlık sevilemez ve benimsenemez. Toplum haksızlık talep edemez. Topluma da haksızlık vaat edilemez ve haksızlık dağıtılamaz. Zira bu olgu doğrudan torpile, kayırmacılığa ve liyakatsizliğe işaret etmekte ve yol açmaktadır. Bununsa olumlu ve iyi niyetli hiçbir tarafı yoktur. Aksine olumsuz ve kötü sonuçları çoktur.</p>

<p><strong>2)</strong> Hakim ve savcı yardımcılığı sınavlarında hukuk fakülteleri bölüm birincileri gerçekten objektif olumsuz bir durum veya haklı ve somut bir sebep olmadığı müddetçe mülakatlarda keyfi şekilde elenmemelidir. Yazılı sınavlarda çok yüksek derece yapan kişiler de titizlikle değerlendirilmeli ve sınav puanları ile okul başarıları birlikte göz önünde bulundurularak büyük bir olumsuzluk olmadığı müddetçe bu mesleklere alınmalıdır.</p>

<p><strong>3)</strong> Hakimlik, savcılık ve avukatlık meslekleri teorik bilgi ve başarıyı gerektirdiği gibi tecrübeyle de taçlanan meslekler olduğu için uygulamada geçen yılların ve mesleki geçmişin önemi büyüktür. Bilindiği üzere avukatlık mesleği çeşitli şekillerde ifa ve icra edilebilmektedir. Ancak sıklıkla karşımıza çıkan türü <i>“serbest avukatlık”</i> şeklindedir. Serbest avukatlar çok farklı türde dava dosyasıyla karşılaştığı gibi birçok kamu kurum ve kuruluşuna da giderek mesleki faaliyetlerini çeşitli kamusal alanlarda ifa etmektedir. Bu yüzden serbest avukatlar tarafından kamusal alandaki işleyişler ve kamu personellerinin faaliyetleri yakından görülmekte ve bilinmektedir. Örneğin bir avukat adliyede duruşmaya katıldıktan sonra savcılık biriminde veya bir karakola ya da diğer emniyet birimlerine yahut jandarma birimine giderek müvekkilinin ifadesinde hazır olabilmektedir. Ya da bir avukat duruşma öncesinde müvekkiliyle görüşmek için açık veya kapalı ceza infaz kurumlarına gidebilmektedir. Yahut bir avukat, bir diğer avukatın hukuk bürosunda yapılan arabuluculuk görüşmesine katılabilmekte veya noterliğe giderek herhangi bir konuda karşı tarafa veya muhataba ihtarname gönderebilmektedir. Hatta bir avukat ilgili konuda idari dava açmadan önce geri gönderme merkezine veya il göç idaresine gidebilmekte ya da bir diğer türde dava açmadan, başvuruda veya şikayette bulunmadan önce tapu, trafik ve nüfus müdürlüklerine giderek bilgi ve/veya belge temin edebilmektedir. Avukat kaymakamlık veya valilik binalarına giderek çeşitli başvurularda bulunabilmekte veya verilen kararlara itiraz edebilmektedir. Aslında avukatlar tabir-i caizse yoğun şekilde işin mutfağını ve görünmeyen kısımlarını yakından görmekte ve birçok kişi tarafından bilinmeyen kısımlarını bilmektedir. Bu yüzden hakimlik ve savcılık meslekleri için avukatlık mesleğinde geçirilen belirli yıl kıdeminin aranması ve bu yönde asgari yıl şartının getirilmesi son derece önemlidir. Birçok ülkede hakimlik mesleğinden önce avukatlık yapma zorunluluğu olduğu bilinmektedir. Ülkemizde de bu uygulamanın benimsenmesi gereklidir. Aslında bu uygulama geç kalınmış bir uygulamadır. Ama daha da gecikme yaşanmaması adına artık somut adımların atılması zorunludur. Aksi halde hiçbir mesleki tecrübe olmadan çok genç yaşlarda kürsüye çıkılması sonucunda yaşanan ego savaşları, anlayış ve tahammülden uzak tutum ve davranışlar görülmektedir. Hakimlerin ve savcıların uygulamanın tümüne vakıf olmaları da ayrı bir gerekliliktir. Bu yüzden hakimlik ve savcılık meslekleri için belirli asgari yaş ve mesleki kıdem sınırı getirilmelidir. Örneğin asgari otuz beş yaş sınırı hakimlik ve savcılık mesleklerine giriş için idealdir. Bunun dışında hakimlik ve savcılık mesleklerine geçişlerde avukatlık mesleğinden geçişler için ayrılan kontenjan ciddi miktar ve oranda artırılmalıdır. Örneğin geçtiğimiz sene yüz kişilik kontenjan açıldığı dikkate alındığında yeni mezun olan kimseler için açılan 850 kişilik kontenjanın en az yarısı avukatlık mesleğinden geçişlere özgülenmelidir. Benzer şekilde yeni mezunlar ile avukatlık mesleğinden geçenler için önceki dönemlerde staj, günümüzde yardımcılık şeklinde geçirilen ve halihazırda üç yıl olarak uygulanan süre, avukatlık kıdemi on yıla kadar olanlar için üç yıl, 10-15 yıl arası olanlar için iki yıl, 15 yıl ve üzeri kıdemi olanlar için altı ay, aksi kanaat halinde azami bir yıl olmalıdır. Tüm bunların yanı sıra üç yıllık avukatlık kıdemi olan yirmi beş yaşındaki hukuk mezunu bir kişi mülakatta başarılı olacak olsa dahi ancak tek bir mülakat sonucunda atanacaktır. Örneğin bir kişi geçmiş dönemlerde adli yargı hâkimlik ve savcılık yazılı sınavı, idari yargı hakimlik yazılı sınavı, avukatlık mesleğinden adli yargı hakimlik ve savcılık yazılı sınavı, avukatlık mesleğinden idari yargı hakimlik yazılı sınavı olmak üzere toplamda dört farklı sınavı yüksek puanlarla kazanmasına rağmen ancak bir mülakatta başarılı olup diğerlerinde mecburen elenmektedir. Oysa bu kişi bir yerden ataması yapılacakken toplamda dört kişilik kontenjanda yer almakta ve başka kişilerin diğer mülakatlara katılmasına dolaylı olarak ve istemsiz şekilde de olsa sonuç itibariyle engel olmaktadır. Bu yüzden bir kimsenin birden fazla yazılı sınavını kazanması halinde mülakata katılacak kontenjan sayılarına aynı oranda ve sayıda ekleme yapılması gereklidir. Zira ilk yüz sıralamasına giren hemen hemen herkes günümüzde her üç yazılı sınavını kazanmakta ve üç farklı mülakata katılmaktadır. Bu halde avukatlık mesleğinde üç yıl ve daha fazla kıdemi olup otuz beş yaşını aşmamış olanlar, otuz beş yaşın üzerinde olup yalnızca avukatlık mesleğinden geçenlerin katıldığı sınavlara girebilen ve yeni mezunların katıldığı sınavlara yaş sebebiyle giremeyen kişilerin mülakat haklarını istemsiz şekilde ellerinden almış olmaktadır. Bu yüzden sınavlara girişlerin ya otuz beş yaş altı ve üzeri olmak üzere net bir ayrımla yeniden düzenlenmesi ve her iki grubun kendi yaş grupları dışındaki diğer grubun sınavlarına katılamaması kuralının kabul edilmesi ya da birden fazla mülakata katılan kişi sayısı kadar ilgili mülakatlara katılım sayısı eklenmesi gerekmektedir.</p>

<p><strong>4) </strong>Hangi meslek grubu olursa olsun yapılan şikayetler hakkıyla ve kimseye haksızlık yapılmadan sağlıklı şekilde irdelenmeli ve soruşturulmalıdır. Kimse gereksiz şekilde korunmamalı, kimse de gereksiz ve hak etmediği şekilde sorgulanmamalı, soruşturulmamalı ve yargılanmamalıdır. Kamu davaları ve iddianameler birer sopa değildir. Bu yüzden söz konusu ceza muhakemesi araçları ve süreçleri insanların hak ve hürriyetlerinin kısıtlanmasında ve susturulmasında kullanılan araç ya da yollar olarak görülemez. Haksız, yersiz ve usulsüz soruşturmalarla kovuşturmalar önlenmelidir. Ülkede kimseye haksızlık yapılmamalıdır. Ülkede kimsenin hakkı çiğnenmemelidir. Ülkede hiçbir soruna sırt çevrilmemeli ve kimseye, kimsenin sorununa kulak tıkanmamalıdır. Bu ülkede herkes ciddiye ve dikkate alınmalıdır. Hukukun uygulanmadığı hiçbir alan kalmamalıdır. Hukuksuzluklar son bulmalıdır.</p>

<p><strong>5)</strong> Yıllardır dile getirilen ancak bir türlü uygulamaya konulmayan bir konu olan <i>“kolluk birimlerinde savcıların bulunması” </i>hususu resmi olarak kabul edilmeli ve artık uygulamaya konulmalıdır. Kolluk birimlerinde yaşanan hukuksuzluklar, kolluk personellerinin hukukçu olmayışı, ancak hukuk sisteminin birçok alanında ve özellikle temel hak ve hürriyetlerin en çok sınırlandığı, kısıtlandığı, kesintiye ve ihlale uğradığı, kişilerin en çok yara aldığı, kişinin sağlığı, özgürlüğü, hayatı ve yakın çevresi üzerinde en çok olumsuz etki ve sonuçların doğduğu ve sonuçlarının ağır olduğu Ceza Hukukunda aktif olarak yer alıyor olmaları dikkate alındığında, tıpkı Çocuk İzlem Merkezinde alınan ifadelerde savcının bulunma ve ifade alma zorunluluğu olduğu gibi kolluk birimlerinde de savcıların bulunmaları zorunlu olmalıdır. Uygulamada nasıl ki çocuk savcısı, terörle mücadelede görevli savcı, aile içi şiddetle mücadelede görevli savcı şeklinde ayrımlar oluyorsa, kolluk birimlerinde de ayrıca ve bu konuda görevlendirilmiş savcılar olmalıdır. Nasıl ki müracaat savcıları müracaat bürolarında ifade alıyorsa, çocuk savcıları Çocuk İzlem Merkezinde ifade alıyorsa, kollukta da savcılar ifade almalıdır. Kolluk yalnızca delil toplamada, arama ve el koyma gibi kararların yerine getirilmesinde görevlendirilmelidir. Örneğin savcı ifade almalı, kolluk ise kamera kayıtlarını alarak savcılığa sunmalıdır. Kolluğun getirdiği şüpheli, ifadesini doğrudan savcıya verebilmelidir. Aksi halde kolluk birimlerindeki hukuksuzlukların önüne geçilemez. Ancak bu da yeterli değildir. Savcıların kollukta gerçek anlamda bulunmaları, mesai kavramının özümsenmesi, görev bilincinin oluşması ve yaşanan bir sorun halinde savcılara doğrudan ulaşılabilmesi gereklidir.</p>

<p><strong>6)</strong> Avukatlık mesleğinde barolara kayıt zorunluluğu kaldırılmalıdır. Kurum avukatlığında durum bu şekildedir. Aynı imkan ve tercih tüm avukatlar için olmalıdır. Barolar mesleki oluşum çatılarından uzaklaşmış halde olduğundan siyasi ve ideolojik yapılanmaların önüne geçilmelidir. Bu yapılanmaları ve meslek çatılarını siyasete atılmada, milletvekilliği adaylığında ve iş elde etmede basamak olarak kullanan kişiler hakkında ağır yaptırımlar uygulanmalıdır. Baroların faaliyetleri yakından takip edilmeli ve ciddiyetle inceleme altına alınmalıdır. Baro başkanlıkları ve kurulları yalnızca seçimle iş başına geldiğinden bilgi, başarı, tecrübe ve liyakattan uzak olunduğu bir gerçektir. Baro başkan ve kurul üyelerinin iş başına geliş usulleri tümden değiştirilmelidir. Bu konularda adım atılmadığı müddetçe avukatlık mesleğinde ilerleme ve gelişme olması mümkün değildir. Aynı hususlar Türkiye Barolar Birliği başkanlığı, kurulları ve TBB delegelikleri için de evleviyetle geçerlidir. Avukatlar günümüzde temel haklarından yoksundur. Zira avukatların seçimde oy kullanmaya dahi gidemedikleri bir gerçektir. Avukatlık mesleğinin durumu ve bitme noktasına gelişi gözle görülür haldedir. Baroların işlevsizliği ve etkisizliği de gözler önündedir. Avukatlık mesleğinin ayakta ve zinde tutulması temel hak ve hürriyetlerin korunmasında öncelikli hususlar arasındadır. Barolara kayıt zorunluluğu kaldırıldıktan sonra adli yardım ve CMK gibi görevlendirme sistemleri tıpkı arabuluculukta ve uzlaştırmada olduğu gibi UYAP sistemi üzerinden yapılmalıdır. Bu görevlendirmeler barolardan alınarak isteyen avukatların aktif olabileceği şekilde yeniden düzenlenmelidir.</p>

<p><strong>7)</strong> Bilindiği üzere telekonferans şeklindeki uygulamanın hiçbir yasal düzenlemesi ve hukuki dayanağı yoktur. Oysa arabuluculuğun yasal düzenlemesi olduğu gibi uygulanmasına dair yönetmelik de mevcuttur. Arabuluculuk birçok hukuk uyuşmazlığında dava şartıdır. Anlaşmanın sağlanması halinde uyuşmazlık kökten çözümlenmekte, anlaşma olmaması halinde dava şartı yerine getirilmekte ve arabulucunun düzenlediği son tutanakla birlikte dava açılmaktadır. Bu denli önemli bir konuda yapılması gereken toplantıların da gereken ciddiyetle ve özveriyle yapılması gereklidir. Birkaç dakikalık telefon görüşmeleriyle anlaşıp anlaşmama iradesinin ortaya konulması mümkün değildir. Süreçte arabulucuların mücadele etmesi gerektiği gibi taraf vekillerinin de mücadele etmesi gereklidir. Bu yüzden yüz yüze görüşmelerin öncelikli olarak uygulanması, ancak gerçekten önemli bir durumun olması halinde görüntülü görüşmenin tercih edilmesi zorunlu olmalıdır. Örneğin ilk görüşmeden sonraki görüşmelerde veya görüşmenin devamında kalındığı yerden telefonla görüşmelere devam edilebilmesi mümkün olabilir. Ancak öncelikle yüz yüze görüşme esası uygulanmalıdır. Arabulucunun İstanbul Komisyonundan görevlendirildiği, tarafların ve taraf vekillerinin İstanbul'da olduğu bir durumda, keyfi şekilde yüz yüze görüşmekten imtina edilmesi kabul edilmemelidir. Oysa taraf vekilinin hamileliğinin son günlerinde olması bir sebep olarak kabul edilebilir. Ancak iş yoğunluğu şeklinde genel bir talep arabulucular tarafından kesin olarak reddedilmelidir. Telekonferans işin kolayına kaçma yöntemi olarak kabul edilemez. Buna rağmen whatsapp üzerinden sesli ve görüntülü şekilde başlayan görüşmelerin devamında ses ve görüntü kalitesinde azalma ya da internette kesinti olması halinde görüşmeler kaldığı yerden telekonferans şeklinde devam edebilir. Ancak kiminle görüşüldüğü bilinmeden rastgele telefonla toplantı yapılarak tutanak düzenlenmesi kabul edilemez nitelikte görülmeli ve bu yöndeki talepler reddedilmelidir. Ne yazık ki pandemi döneminde ücretini alamadan işten çıkarılan işçilerin ücret alacakları için başka ilden gelerek toplantıya katılmalarının zorluğu ve maddi imkansızlıkları, karantina altında olup toplantıya fiziken katılmaları mümkün olmayan kişilerin varlığı, Covid 19 hastalığının bulaşma riski ve buna benzer önemli ve haklı sebepler dikkate alınarak kabul edilen telekonferans uygulaması, günümüzde son derece kötüye kullanılmakta ve arabuluculuğun anlam, önem ve ciddiyetinin sorgulanmasına yol açmaktadır. Telekonferans yöntemi artık aynı binada olan kişileri bile bir araya getirmenin önündeki bir engel haline dönüşmektedir. Arabuluculuk dava açılmasının önündeki bir engel değil, aksine dava öncesi tarafların bağımsız ve tarafsız bir ortamda ve bir arabulucu nezdinde müzakere ve görüşme yapılması, bu yolla anlaşma zemininin hazırlanması, bu zeminin oluşması için çaba sarf edilmesi, anlaşmanın sağlanamadığı durumlarda dahi kimsenin örselenmediği, sağlıklı şekilde ve gerçeğe uygun son tutanaklarla tarafların dava haklarına halel gelmeden dava şartının yerine getirilmesi için gerekli evrakların tanzim edildiği bir hukuki süreç olmalıdır. Arabuluculuk süreci kimse tarafından kötüye kullanılmamalıdır. Bu yüzden süreçte arabulucunun emeği büyük önem arz etmektedir. Ancak arabulucunun emeği kadar taraf vekillerinin emeği ve çabası da büyük önem taşımaktadır. Bu yüzden arabuluculukta taraf vekilliği ancak bu konuda özel eğitim alan avukatlar tarafından yapılabilmelidir. Telekonferans yöntemiyse hiçbir haklı ve objektif sebep olmadığı durumlarda uygulanmamalıdır. Hastalık, karantinada olma, hamilelik, yapılan ön görüşmeler sonucunda veya teklif ve karşı tekliflerin iletilmesinden sonra gözlemlendiği üzere tarafların anlaşıyor olmaları, kalabalık dosyalarda tarafların her birinin ayrı şehirlerde ikamet etmesi ve vekillerinin farklı barolarda kayıtlı olup farklı illerde bulunması karşısında taraf teşkilinin sağlanması açısından bu yola başvurulmasının zorunlu olması ve buna benzer önemli durumlar dışında görüşmelerin yüz yüze ve fiziken katılım şeklinde yapılmasına özen gösterilmelidir. Aksi halde telekonferans tartışmaları yüzünden asıl uyuşmazlık unutulmakta, asıl uyuşmazlığın yerini telekonferans tartışmaları almakta ve ortaya nur topu gibi yeni bir uyuşmazlık doğmaktadır. Oysa arabuluculuğun amacının mevcut uyuşmazlığın sonlandırılması olduğu unutulmamalıdır. Bu süreçte işin kolayına kaçmak ve birkaç dakikalık kısa görüşmeler yapmak değil, somut uyuşmazlığın çözümü için çaba sarf etmek ve çözüm önerileri üretmek amaçlanmalıdır. Zorunlu ya da gerekli haller dışında yüz yüze görüşmelerden kaçınılmamalıdır. Gerçekten gerekli olması halinde dahi telekonferans yerine whatsapp üzerinden sesli ve görüntülü görüşmeler tercih edilmelidir. Bir kimsenin kendisinin de arabulucu olması ve sıklıkla telekonferans yaptığı iddiası, taraf vekili olduğu dosyalarda telekonferası kabul ettirmede haklı sebep ve baskı unsuru olarak kullanılmamalıdır.</p>

<p><strong>8)</strong> Mevzuat sistemiyle uygulamanın birbirinden bağımsız düşünülemeyeceği bir gerçektir. Uygulamanın önemli olduğu kadar mevzuat da önemlidir. Mevzuatta yazılı olanların somut olaya uygulanmasında ise hukukçuların nitelik ve kaliteleri ile uygulayıcıların uygulamadaki başarı ve becerileri büyük önem taşımaktadır. Bu yüzden mevzuatta yer almayan hususlar bakımından uygulayıcıların yakınmaları, şikayetleri ve talepleri önem arz etmektedir. Zira eksiklikleri ancak uygulayıcılar yakından görmekte ve bilmektedir. Bu yüzden yazılı düzenlemelerde yer almayan konularda yapılan talepler ve başvurular, ilgili kurum ve kuruluşlar ile yetkililerce titizlikle dikkate alınmalıdır. Tıpkı baroların siyasetten ve ideolojik görüşlerden arındırılması, başkanlık ve kurulların seçim dışındaki yollarla oluşturulması, barolara kayıt zorunluluğunun kaldırılması, telekonferansın yasal dayanağının ve düzenlemesinin olmayışı karşısında bunun arabuluculukta ancak istisnai bir yöntem olarak ve yasal düzenlemelerle kabul edilmesinin benimsemesi, taraf vekilleri için arabuluculukta özel eğitim zorunluluğunun getirilmesi, hakimlik ve savcılık mesleklerine alımlarda bilgi, başarı ve liyakatin benimsenmesi, avukatlık mesleğinden geçişlerde kontenjan sayısının artırılması, staj veya yardımcılık şeklindeki sürelerin avukatların kıdemlerine göre farklı sürelerle uygulanması gibi konularda ve düzenlemenin olmadığı ya da yetersiz olduğu diğer konularda sair düzenlemelerin yapılması, olaya uygun düşmeyen durumlarda mevcut düzenlemelerin değiştirilmesi gerekmektedir.</p>

<p>Görüldüğü üzere ve sonuç itibariyle hukuk sistemi mücadele ile gelişmektedir. Tıpkı yıllar öncesinde ceza dosyalarında avukat zorunluluğunun ve atamasının olmaması ve bu hakkın mücadeleler sonucunda elde edilmesinde olduğu gibi. Tıpkı uzlaştırma faaliyetlerinin hukuk fakültesi mezunu olmayanlara kapatılmasında olduğu gibi. Tıpkı hakimlik ve savcılık sınavlarında geçmişte kaldırılan yetmiş barajının yeniden getirilmesinde olduğu gibi. Eksikliklerin söylenmesi, taleplerin dile getirilmesi ve iletilmesi, başarının takdir edilmesi, başarının ve başarılının ödüllendirilmesi, suçun ve suç işleyenin bildirilmesi, ihbar veya şikayet edilmesi ve suçlunun cezalandırılması gibi hususlar olması gerekenlerdir. Olması gerekenlerin kabulünde ve işleyişinde toplumun her kesimine düşen sorumluluklar ve ödevler bulunmaktadır. Toplumsal ödev ve sorumlulukların askıya alınmadığı, eksiksiz yerine getirildiği, toplumsal menfaatlerin ortaklaşa benimsendiği, hukuka saygı duyulduğu, hukukun üstün olduğu, üstün tutulduğu ve hukuka dokunulmadığı bir ülkede hukuk sisteminin gelişmemesi mümkün değildir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/av-arb-aysen-guzel" title="Av. Arb. Ayşen GÜZEL"><img alt="Av. Arb. Ayşen GÜZEL" height="96" src="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/200x200/hukukihaber-net/uploads/2025/12/aysen-guzel-1.jpg" width="96" /></a></p>

<h4><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/av-arb-aysen-guzel" title="Av. Arb. Ayşen GÜZEL">Av. Arb. Ayşen GÜZEL</a></strong></h4></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/hukuk-sistemi-nasil-gelisir-bu-yondeki-onerilerimiz-nelerdir-1</guid>
      <pubDate>Wed, 26 Aug 2026 12:10:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/08/terazi/terazi-koltutut.jpg" type="image/jpeg" length="85879"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[7589 SAYILI KANUN SONRASI KISMİ DAVA UYGULAMASI: DAVA DİLEKÇESİNDE HATALARI ÖNLEYECEK ALTI KRİTİK NOKTA VE UYGULAMA TABLOSU]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/7589-sayili-kanun-sonrasi-kismi-dava-uygulamasi-dava-dilekcesinde-hatalari-onleyecek-alti-kritik-nokta-ve-uygulama-tablosu</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/7589-sayili-kanun-sonrasi-kismi-dava-uygulamasi-dava-dilekcesinde-hatalari-onleyecek-alti-kritik-nokta-ve-uygulama-tablosu" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>A) GENEL DEĞERLENDİRME</strong></p>

<p><strong>1. Belirsiz Alacak Davası Uygulamasının Son Bulması</strong></p>

<p><strong>HMK m. 107</strong> hükmünün yürürlükten kaldırılması ve <strong>HMK m. 109</strong>’a eklenen dördüncü fıkra düzenlemesiyle birlikte hukukumuzda belirsiz alacak davası uygulaması son bulmuştur. Yeni dönemde, bölünebilir alacakların dava konusu edilmesinde <strong>kısmi dava</strong> yegâne ve temel usul hukuku kurumu haline gelmiştir.</p>

<p><strong>2. Zamanaşımı Güvencesi ve Faiz Başlangıcı Ayrımı</strong></p>

<p><strong>HMK m. 109/4</strong> hükmü uyarınca; kısmi davada tahkikatın sona ermesine kadar, bir defaya mahsus olmak üzere ve iddianın genişletilmesi yasağına tabi olmaksızın talep artırımı yapılması mümkün kılınmıştır. Bu artırım kapsamında zamanaşımının bizzat <strong>ilk dava tarihinden itibaren</strong> kesilmiş sayılacağı yasal güvenceye kavuşturulmuştur. Böylece, <i>"kısmi davada saklı tutulan bakiye kısım için zamanaşımının işlemeye devam ettiği ve artırılan kısım yönünden zamanaşımının ancak ıslah/artırım tarihinde kesileceği"</i> yönündeki eski ve katı içtihat yaklaşımı geçerliliğini yitirmiştir. Dolayısıyla davalının bu aşamada ileri süreceği klasik kısmi dava zamanaşımı def'ileri yasal düzenleme karşısında hükümsüz kalacaktır.</p>

<p>Ancak artırılan kısım bakımından zamanaşımının geriye yürüyerek ilk dava tarihinden itibaren kesilmiş sayılmasına ilişkin bu koruma, maddi hukuktaki borçlu temerrüdünü (<strong>TBK m. 117</strong>) geriye yürütmemektedir. Davalı borçlu dava açılmadan önce usulüne uygun bir ihtarname ile temerrüde düşürülmemişse; talep edilen ilk kısmi miktar için temerrüt <strong>dava tarihinde</strong>, sonradan artırılan bakiye kısım için ise ancak <strong>talep artırım dilekçesinin sunulduğu tarihte</strong> gerçekleşmiş olur. Dolayısıyla zamanaşımının geriye yürümesi, faizin de otomatik olarak dava tarihine geriye yürüyeceği anlamına gelmemektedir.</p>

<p>Ayrıca dava dilekçesindeki talep sonucunun açık ve net olması (<strong>HMK m. 119/1-ğ</strong>), objektif dava yığılmasında kalem bazlı ayrım zorunluluğu gibi usul ve maddi hukuk kuralları varlığını aynen korumaktadır. Bu sebeple açılacak davalarda hak kaybı yaşanmaması için dilekçelerin kurgusunda azami özen gösterilmelidir. Birden fazla alacak kaleminin (sürekli iş göremezlik tazminatı, geçici iş göremezlik tazminatı, geçici bakıcı gideri gibi) tek dilekçede toplu bir meblağ belirtilerek kısmi dava konusu yapılması durumunda, her bir alacak kalemi için ayrı ayrı kısmi miktar belirtilmelidir. Aksi halde dava dilekçesi <strong>HMK m. 119/1-ğ</strong> ve <strong>m. 119/2</strong> kapsamında usulen sakatlanmış olur.</p>

<p>Her bir alacak kalemi için ayrı ayrı kısmi miktar belirtilmeksizin açılan davalarda, mahkemelerin <strong>HMK m. 119/2</strong> uyarınca davacıya bir haftalık kesin süre vererek kalem bazlı dağılımı açıklattırması gerekir. Dava dilekçesindeki bu belirsizlik giderilmeden sonradan verilen talep artırım dilekçeleri de sakat olacağından ve taleple bağlılık ilkesi tekil kalemler üzerinden denetlendiğinden, yerel mahkeme hükmünün üst mahkemelerce bozulması tehlikesi ortaya çıkacaktır.</p>

<p><strong>B. DAVA DİLEKÇESİNDE HATALARI ÖNLEYECEK ALTI KRİTİK NOKTA</strong></p>

<p><strong>1) Dilekçe Başlığında ve Talep Sonucunda Kısmi Dava İradesini Belirtin</strong></p>

<p>Her ne kadar <strong>HMK m. 109/2</strong> uyarınca, dava dilekçesinde bakiye hakların saklı tutulduğunun açıkça belirtilmemiş olması feragat sayılmayacaksa da; davalının örtülü feragat veya taleple bağlılık itirazlarının yargılamayı uzatmasını engellemek adına dava dilekçesinin talep sonucu kısmında açıkça, <i>"Fazlaya ve fer'î alacaklara ilişkin talep ve dava haklarımız saklı kalmak kaydıyla şimdilik kısmi dava olarak..."</i> ibaresine yer verilmelidir (<strong>HMK m. 109/1</strong>, <strong>m. 119/1-ğ</strong>).</p>

<p><strong>2) Objektif Dava Yığılmasında Kalem Bazlı Dağılım Yapın</strong></p>

<p>Birden fazla alacak kalemi talep ediliyorsa (sürekli iş göremezlik tazminatı, geçici iş göremezlik tazminatı, geçici bakıcı gideri vb.) toplam tek bir kısmi miktar belirtmek yerine, her bir alacak kalemi için dava edilen asgari kısmi tutar ayrı ayrı gösterilmelidir. Zira objektif dava yığılması kuralları çerçevesinde birden fazla alacak kaleminin aynı davada ileri sürüldüğü hallerde <strong>HMK m. 119/1-ğ)</strong> bendi, talep sonucunun hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde açık olmasını emretmektedir.</p>

<p><strong>HMK m. 26</strong>'da düzenlenen taleple bağlılık ilkesi, mahkemenin yalnızca nihai toplam meblağ ile değil, bu meblağı oluşturan her bir münferit alacak kaleminin üst sınırı ile de bağlı olmasını gerektirir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun 26 Şubat 2020 tarihli, E. 2017/690, K. 2020/235 sayılı kararında da mahkemenin reddettiği ve kabul ettiği kalemleri ayrıştırmadan külli bir kabul hükmü kurmasının <strong>HMK m. 297</strong>’ye aykırı olduğu belirtilerek, <i>"mahkeme davacının talep ettiğinden fazlasına veya başka bir şeye karar veremeyecektir"</i> kuralı önemle teyit edilmiştir.</p>

<p><strong>3) Faiz Başlangıçlarını ve Türlerini Kademelendirin</strong></p>

<p>Davalı borçlu dava öncesinde noter ihtarnamesi veya usulüne uygun başka bir vasıtayla temerrüde düşürülmüşse, hem ilk kısmi talep hem de bakiye talep için ihtardaki temerrüt tarihini esas alın (HGK, T. 05.03.2003, E.2003/76, K.2003/126).</p>

<p>Dava öncesi temerrüt söz konusu değilse; dava dilekçesindeki ilk kısmi tutar için <strong>"dava tarihinden"</strong>, sonradan sunulacak talep artırım dilekçesindeki bakiye miktar için ise <strong>"talep artırım tarihinden"</strong> itibaren faiz talep edilmelidir (Yrg. 9 HD, T. 28.10.2020, E. 2017/17850, K. 2020/14018).</p>

<p>Alacak türüne göre uygulanacak faiz türü (kanuni faiz, en yüksek banka mevduat faizi, ticari temerrüt faizi vb.) her bir alacak kalemi için ayrı ayrı ve açıkça belirtilmelidir (Yrg. 9 HD, T. 18.03.2019, E. 2015/34130, K. 2019/5978).</p>

<p><strong>4) Bilirkişi Raporu Sunulmadan Talep Artırım Hakkını Kullanmayın</strong></p>

<p><strong>HMK m. 109/4</strong> gereğince alacak aynı davada yalnızca <strong>bir defaya mahsus</strong> artırılabileceğinden, bilirkişi raporu sunulmadan ve rapora karşı itiraz süreleri tükenmeden talep artırımı yapılmamalıdır. Ayrıca talep artırım dilekçesinde, artırılan kalemlerin bakiye faizlerinin talep edilmesi kesinlikle unutulmamalıdır (<strong>HMK m. 109/4</strong>, <strong>HMK m. 26</strong>). Talep artırım dilekçesinde artırılan bakiye anapara için faiz talep edilmezse, mahkemece re'sen faize hükmedilemeyecektir.</p>

<p><strong>5) Miktar Artırımını Islah Yoluyla Değil, HMK m. 109/4 Uyarınca Bedel Artırım Yoluyla Yapın</strong></p>

<p>Yeni hükümle getirilen zamanaşımına ilişkin yasal avantajlar konusunda tereddüt ve hak kaybı oluşmaması adına, dilekçelerde "ıslah" etme anlamına gelecek veya bu kurumu çağrıştıracak ifadeler kullanmaktan özenle kaçınılmalı; talebin <strong>HMK m. 109/4 kapsamındaki yasal bedel artırımı</strong> olduğu net bir şekilde vurgulanmalıdır.</p>

<p><strong>6) Örnek Bir Talep ve Sonuç (Netice-i Talep)</strong></p>

<p><strong>NETİCE-İ TALEP:</strong> Yukarıda arz ve izah olunan ve Sayın Mahkemece re'sen gözetilecek nedenlerle;</p>

<p>1. Fazlaya ve fer'î haklarımıza ilişkin talep ve dava haklarımız saklı kalmak kaydıyla, HMK m. 109 uyarınca ikame edilen <strong>KISMİ DAVAMIZIN KABULÜNE</strong>,</p>

<p>2. Dava dilekçesinde kalem bazında ayrıştırılmış olan toplam <strong>[TUTAR] TL</strong> asgari kısmi alacağımızın (dava öncesi temerrüt ihtarı bulunan kalemler yönünden temerrüt tarihinden, diğer kalemler yönünden ise dava tarihinden itibaren) işleyecek [FAİZ TÜRÜ] faizi ile birlikte davalıdan tahsiline,</p>

<p>3. Tahkikat aşamasında bilirkişi raporu ile netleşecek bakiye alacak tutarının <strong>HMK m. 109/4</strong> uyarınca talep artırımı yoluyla artırılarak, artırım tarihinden itibaren işleyecek [FAİZ TÜRÜ] faizi ile birlikte davalıdan tahsiline,</p>

<p>4. Yargılama giderleri ile vekâlet ücretinin davalı tarafa tahmiline karar verilmesini bilvekale saygılarımızla arz ve talep ederiz.</p>

<p><strong>C. HMK M. 109 KAPSAMINDA YENİ DÖNEM KISMİ DAVA UYGULAMA TABLOSU</strong></p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td>
   <p><strong>Hukuki Unsur / Aşama</strong></p>
   </td>
   <td>
   <p><strong>Sık Yapılan Uygulama Hatası</strong></p>
   </td>
   <td>
   <p><strong>Doğru Hukuki Kurgu ve Dilekçe İfadesi</strong></p>
   </td>
   <td>
   <p><strong>Usuli Gerekçe ve Risk Yönetimi (HMK m. 109/4)</strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p><strong>Dava Açılış Esası</strong></p>
   </td>
   <td>
   <p>Eski alışkanlıkla <strong>HMK m. 107</strong> (Belirsiz Alacak) hükümlerine atıf yapmak veya bakiye haktan bahsetmemek.</p>
   </td>
   <td>
   <p>Dava dilekçesinin Konu ve Talep Sonucu kısımlarına <strong>"Fazlaya ve bakiye alacağa ilişkin haklarımız saklı kalmak kaydıyla şimdilik..."</strong> ibaresini eklemek.</p>
   </td>
   <td>
   <p><a href="https://www.hukukihaber.net/12-yargi-paketi-resmi-gazetede-yayimlandi" rel="dofollow"><strong>7589 sayılı Kanun</strong></a> ile belirsiz alacak davası mülga edilmiştir. Hakların saklı tutulması, tek seferlik artırımdan sonra gerekebilecek olası ek davaların önünü açar.</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p><strong>Artırım Dilekçesi Türü</strong></p>
   </td>
   <td>
   <p>Verilen dilekçede <strong>"Islah"</strong> veya <strong>"Kısmi Islah"</strong> kavramlarını kullanmak.</p>
   </td>
   <td>
   <p>Dilekçe başlığını <strong>"HMK m. 109/4 Uyarınca Talep Artırım Dilekçesi"</strong> yapmak ve <i>"Islah hakkımız saklı kalmak üzere..."</i> şerhi düşmek.</p>
   </td>
   <td>
   <p>Miktar artırımı ıslah değildir; bağımsız bir usul mekanizmasıdır. Islah denilmesi halinde, kanunun tanıdığı tek seferlik <strong>ıslah hakkı (HMK m. 176)</strong> boşa tüketilmiş olur.</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p><strong>Artırım Zamanlaması</strong></p>
   </td>
   <td>
   <p>İlk gelen bilirkişi raporunun ardından aceleyle veya eksik hesapla hemen artırım yapmak.</p>
   </td>
   <td>
   <p>Raporlara yapılan itirazların, ek rapor süreçlerinin bitmesini ve mahkemenin nihai kanaatinin netleşmesini beklemek.</p>
   </td>
   <td>
   <p>HMK m. 109/4 uyarınca talep artırım hakkı <strong>"aynı davada bir defaya mahsus"</strong> tanınmıştır. İkinci bir artırım dilekçesi usulen reddedilir.</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p><strong>Zamanaşımı Def'i</strong></p>
   </td>
   <td>
   <p>Artırılan kısım için zamanaşımının dolduğunu düşünerek artırım yapmaktan çekinmek.</p>
   </td>
   <td>
   <p>Zamanaşımı riskini düşünmeden, tahkikat sona erene kadar hakkı kullanmak.</p>
   </td>
   <td>
   <p>Yeni fıkra uyarınca; artırılan kısım yönünden de zamanaşımı, artırım tarihinde değil <strong>dava tarihinde kesilmiş sayılır</strong>.</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p><strong>Faiz Başlangıcı &amp; Temerrüt</strong></p>
   </td>
   <td>
   <p>Faizin doğrudan <strong>dava tarihinden</strong> veya <strong>artırım tarihinden</strong> itibaren işletilmesini talep etmek.</p>
   </td>
   <td>
   <p>Arabuluculuk son tutanak tarihini, ihtarname tebliğini veya kesin vadeyi <strong>"temerrüt tarihi"</strong> olarak kalın harflerle vurgulamak ve faizi bu tarihten istemek.</p>
   </td>
   <td>
   <p>Kanun zamanaşımını geriye yürütse de faiz konusunda sessizdir. Yargıtay içtihatları uyarınca, dava öncesi temerrüt ispatlanamazsa artırılan kısma ancak artırım tarihinden itibaren faiz yürütülür.</p>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p></p>

<p><a href="https://hukukihabernet.teimg.com/hukukihaber-net/uploads/2026/07/rauf-karasu.jpg" rel="nofollow" title="Rauf Karasu"><img alt="Rauf Karasu" height="480" src="https://hukukihabernet.teimg.com/hukukihaber-net/uploads/2026/07/rauf-karasu.jpg" width="861" /></a></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>Prof. Dr. Rauf Karasu</strong></p>

<p><strong>Hacettepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi Özel Hukuk Bölüm Başkanı</strong></p>

<p><strong>Sigorta Tahkim Komisyonu İtiraz Hakemi </strong></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/7589-sayili-kanun-sonrasi-kismi-dava-uygulamasi-dava-dilekcesinde-hatalari-onleyecek-alti-kritik-nokta-ve-uygulama-tablosu</guid>
      <pubDate>Wed, 26 Aug 2026 07:00:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/06/terazi/terajasasf.jpg" type="image/jpeg" length="56207"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Hukukta yapay zekâ yarışı dikeyleşiyor]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/hukukta-yapay-zeka-yarisi-dikeylesiyor-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/hukukta-yapay-zeka-yarisi-dikeylesiyor-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Veri sahipleri model kuruyor, model devleri hukuk pazarına iniyor</strong></p>

<p>Google'ın hukuk büroları ve şirket hukuk birimleri için geliştirdiği yeni yapay zekâ platformunu 25 Ağustos'ta duyurması, hukuk teknolojisi pazarında birkaç yıldır giderek yükselen bir soruyu daha da görünür hale getirdi: Güçlü bir dil modelini hukuki veri tabanına bağlayarak hizmet veren yapay zekâ şirketlerinin kalıcı rekabet üstünlüğü nereden gelecek?</p>

<p>Soru artık yalnızca teorik değil. Google, Gemini Enterprise for Legal ile sözleşme incelemesinden hukuki araştırmaya ve düzenleme takibine uzanan işler için doğrudan hukuk sektörüne girdi. Platform, hukuk bürolarının kendi belgelerinin yanı sıra iManage, NetDocuments, Relativity, Thomson Reuters, Harvey ve Legora gibi üçüncü taraf sistemlerine bağlanabiliyor. Şirket, özellikle kendi altyapısını, modellerini ve uygulama katmanını birlikte işletmenin maliyet avantajına dikkat çekiyor.</p>

<p>Bundan yalnızca beş gün önce, hukuk yapay zekâsının en yüksek değerlemeli girişimlerinden Harvey de ters yönde fakat aynı soruna cevap veren bir adım attı. Şirket, Çinli Moonshot AI'ın açık ağırlıklı Kimi K3 modelinden geliştirdiği Harvey Tenet'i tanıttı. Harvey bunu, kendi hukuk işlerine göre uçtan uca sonradan eğittiği ilk açık ağırlıklı model olarak nitelendiriyor.</p>

<p>Bir başka cephede Thomson Reuters da kendi modeli Thomson'u geliştirdi. Westlaw ve Practical Law gibi onlarca yılda oluşturduğu hukuki içeriğe sahip şirket, artık bu veriyi yalnızca başka şirketlerin büyük dil modellerine besleyen taraf olmaktan çıkıp model katmanının da sahibi olmaya çalışıyor. Thomson Reuters, geliştirdiği mimarinin yine de modelden bağımsız kalacağını ve gerekli görevlerde Anthropic gibi sağlayıcıları kullanmaya devam edeceğini söylüyor.</p>

<p>Bu üç gelişme birlikte değerlendirildiğinde, hukuk teknolojisinde rekabetin merkezinin değişmeye başladığı görülüyor. İlk üretken yapay zekâ dalgasında değer, büyük ölçüde güçlü bir temel modele erişmekten, hukuki kaynakları modele taşıyacak bir arama sistemi kurmaktan ve bunu hukukçunun kullanabileceği bir arayüze dönüştürmekten ibaretti. Şimdi bu parçaların hemen her biri başka bir şirket tarafından satın alınabilir, kiralanabilir veya açık kaynak teknolojilerle yeniden üretilebilir hale geliyor.</p>

<p><strong>API'nin kendisi artık kale değil</strong></p>

<p>Bir hukuk yapay zekâsının basitleştirilmiş mimarisinde birkaç ayrı katman bulunuyor: hukuk verisinin kendisi; ilgili kararı veya mevzuatı bulan arama sistemi; büyük dil modeli; modele hangi kaynağa ne zaman başvuracağını söyleyen orkestrasyon katmanı; atıf ve doğrulama sistemi; son olarak sözleşme inceleme, araştırma, dilekçe hazırlama veya dava dosyası analizi gibi hukukçunun fiilen kullandığı iş akışı.</p>

<p>Bu zincirde temel modele API üzerinden ulaşmanın fiyatı hızla düşüyor. Stanford Üniversitesi'nin 2025 AI Index raporu, GPT-3.5 düzeyindeki performans için tahmini çıkarım maliyetinin Kasım 2022 ile Ekim 2024 arasında milyon token başına yaklaşık 20 dolardan 7 sente gerilediğini hesapladı. Daha sonraki araştırmalar da aynı seviyedeki yapay zekâ kapasitesinin fiyatının yıllık birkaç kat düşmeye devam ettiğine işaret ediyor.</p>

<p>Bu gelişme bir taraftan küçük hukuk teknolojisi şirketlerinin güçlü modeller kullanabilmesini kolaylaştırırken, diğer taraftan yalnızca aynı modellere erişebilmek üzerine kurulu rekabet üstünlüğünü ortadan kaldırıyor.</p>

<p>Asıl tehlike, temel model şirketlerinin müşterinin karşısına yalnız model sağlayıcısı olarak çıkmayı bırakması halinde ortaya çıkıyor.</p>

<p>Google'ın yeni ürünü bunun güncel bir örneğidir. Gemini Enterprise for Legal yalnız API sağlamıyor; hukuk görevleri için hazırlanmış beceriler, ajanlar, veri bağlantıları, erişim yetkileri ve denetim sistemlerini aynı ürün içinde sunuyor. Microsoft da Word içinde çalışan ve belgeleri özetleyip inceleyebilen Legal Agent'ı Copilot kullanıcılarına açmış durumda.</p>

<p>Böylece bağımsız hukuk yapay zekâsı girişimleri iki güçlü rakip grubunun arasında kalıyor.</p>

<p>Bir tarafta Google, Microsoft ve potansiyel olarak diğer temel model şirketleri model, bulut altyapısı, kurum içi belgeler ve son kullanıcı arayüzünü kontrol ediyor. Diğer tarafta Thomson Reuters ve LexisNexis gibi şirketler hukukçunun ihtiyaç duyduğu güvenilir ve lisanslı hukuki veriye sahip bulunuyor.</p>

<p>LexisNexis'in yeni nesil Protégé platformu da şirketin kendi güvenilir içeriğini araştırma, taslak hazırlama, belge analizi ve ajan tabanlı iş akışlarıyla birleştiriyor. Thomson Reuters ise daha da ileri giderek kendi temel hukuk modelini geliştiriyor.</p>

<p>Bu tablo, ortadaki şirketlerin basit bir "model + veri tabanı + sohbet ekranı" olmaktan daha fazlasını sunmasını zorunlu hale getiriyor.</p>

<p><strong>Harvey neden açık modele yöneldi?</strong></p>

<p>Harvey’in son hamlesi bu açıdan özellikle dikkat çekicidir.</p>

<p>Şirket uzun süre OpenAI modelleriyle güçlü biçimde özdeşleşti. Ancak Mayıs 2025'te Anthropic ve Google modellerini de sisteme eklediğini açıklayarak modelden bağımsız bir mimariye geçti. Daha sonraki ürünlerinde sorguyu en uygun model ve araca yönlendiren orkestrasyon yaklaşımını geliştirdi. Harvey’in güncel altyapısında OpenAI'nin yanı sıra Anthropic, Google, Mistral ve başka model sağlayıcıları bulunuyor.</p>

<p>Ağustos 2026'da açıklanan Tenet, bunun bir sonraki aşamasıdır.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Harvey, açık ağırlıklı modeller üzerinde yürüttüğü araştırmanın iki amacını net biçimde tanımlıyor: hukuk alanında ileri düzey yapay zekâ geliştirmek ve hukuk bürolarının kendi çalışmalarına göre uzmanlaşmış modeller geliştirerek bu "zekâya" sahip olmasını sağlamak. Şirket ayrıca Tenet'in hukuk ajanlarını çok daha düşük maliyetle sürekli çalıştırmayı mümkün kılacağını belirtiyor.</p>

<p>Maliyet meselesi küçümsenecek boyutta değil. Wall Street Journal'a göre Harvey platformundaki aylık token kullanımı 2026'nın ilk yarısında yaklaşık 1 trilyondan 14,5 trilyona çıktı. Ajanların bir görevi tamamlamak için tekrar tekrar arama yaptığı, belge okuduğu ve sonuçlarını kontrol ettiği sistemlerde kullanıcı sayısı arttıkça API giderleri klasik yazılımlardaki marjları hızla aşındırabiliyor. Harvey’in açık ağırlıklı Kimi ve GLM modellerini kullanmaya başlamasında bu ekonomik baskının rol oynadığı bildiriliyor.</p>

<p>Buna karşılık Harvey’in bu kararı OpenAI veya başka bir temel model şirketinin ileride kendisine rakip olmasından "korktuğu" için aldığına dair açık bir kanıt bulunmuyor.</p>

<p>Böyle bir riskin stratejik hesaplarda hiç yer almadığı da söylenemez. Model sağlayıcısına bağımlılığı azaltmak, maliyet üzerinde denetim sağlamak ve kendi modellerini geliştirebilmek, aynı zamanda gelecekteki bir rakibe karşı pazarlık gücü yaratıyor. Fakat bu, mevcut kaynaklardan çıkarılabilecek bir stratejik sonuçtur; şirket tarafından açıklanmış bir gerekçe değildir.</p>

<p>Üstelik Harvey’in davranışı, OpenAI'den kopmaktan çok çoklu-model bağımsızlığına işaret ediyor. Şirket, OpenAI'nin yeni modellerini kullanmaya devam ederken Anthropic ve Google modellerini de göreve göre seçiyor, kendi açık ağırlıklı modelini geliştiriyor ve müşterilerinin ileride kendilerine özgü modeller oluşturmasını hedefliyor.</p>

<p>Bu yaklaşım, hukuk yapay zekâsı şirketlerinin gelecekteki savunma hattının nerede oluşabileceğine dair de ipucu veriyor.</p>

<p><strong>Veri kadar iş akışı ve hafıza da değer kazanıyor</strong></p>

<p>Hukukta yalnız modele sahip olmak yeterli değil. Harvey’in Mayıs 2026'da yayımladığı Legal Agent Benchmark sonuçlarında, test edilen ileri modellerin karmaşık hukuki görevleri eksiksiz tamamlama oranı yüzde 10'un altında kaldı. Şirketin değerlendirmesine göre hiçbir model bütün hukuk alanlarında sürekli üstünlük göstermedi ve en başarılı yapıların bazı görevlerde yaklaşık 50 dolarlık çıkarım maliyetine ve 20 dakikayı aşan çalışma süresine ulaşması gerekti.</p>

<p>Bu nedenle hukuk yapay zekâsındaki rekabet yalnızca "hangi LLM daha zeki?" sorusuyla açıklanamıyor.</p>

<p>Doğru kaynağı bulmak, kaynağın güncel olup olmadığını denetlemek, her hukuki önermeyi gerçek karara bağlamak, kurum içindeki erişim yetkilerini korumak, önceki dosyaları ve kurumun tercihlerini hatırlamak ve çok aşamalı işi insan denetimine uygun biçimde yürütmek, ayrı mühendislik sorunlarıdır.</p>

<p>Google'ın dahi yeni hukuk platformunu tanıtırken "genel amaçlı yapay zekânın tek başına hukuk için yeterli olmadığını" özellikle vurgulaması bu nedenle önemlidir.</p>

<p>Burada hukuk şirketlerinin savunabileceği alan ortaya çıkıyor: model değil, modelin hukuk bürosunun çalışma biçimine yerleştirilmesi.</p>

<p>Örneğin Harvey II, dosya ve proje geçmişini hatırlayan kurumsal hafızayı merkezine alıyor. Bir büro yıllarca kendi sözleşme örneklerini, müvekkil notlarını, müzakere stratejilerini, geçmiş görüşlerini ve kendi çalışma biçimini sisteme aktardıkça ortaya çıkan şey yalnızca daha iyi çalışan bir yapay zekâ değil, başka bir platforma taşınması giderek güçleşen kurumsal bir bilgi katmanı oluyor.</p>

<p>Bu durum, hukuk yapay zekâsında uzun vadeli rekabet üstünlüğünün modelden çok kurumsal hafıza, veri hakları ve iş akışlarında oluşabileceği görüşünü güçlendiriyor. Genel amaçlı bir model birkaç ay içinde daha güçlü bir rakiple değiştirilebilir. Buna karşılık, yıllar içinde bir hukuk bürosunun belgelerine, tercih ettiği sözleşme hükümlerine, geçmiş görüşlerine, müvekkil ilişkilerine ve iç denetim mekanizmalarına uyarlanmış bir sistemin değiştirilmesi çok daha yüksek maliyet yaratabilir.</p>

<p>Açık ağırlıklı modeller de bu denklemi değiştiriyor. Harvey’in Tenet araştırmasının ikinci hedefini, hukuk bürolarının kendi uzmanlaşmış modellerini geliştirebilmesi ve bu "zekâya" sahip olabilmesi olarak tanımlaması, gelecekte bazı büyük büroların hazır bir hukuk asistanı satın almak yerine kendi bilgi birikimleri üzerinde çalışan modeller kurabileceğine işaret ediyor.</p>

<p>Bu, aynı zamanda veri egemenliği ve gizlilik sorunlarına da başka bir çözüm sunabilir. Müvekkil sırrı, mesleki gizlilik ve erişim yetkilerinin kritik olduğu hukuk sektöründe modelin nerede çalıştığı ve hangi verilerin dışarı çıktığı, yalnız teknik değil ticari bir tercih haline geliyor. Thomson Reuters da kendi modeli Thomson'u tanıtırken modelin çalışma biçimi ve eğitimini tamamen kontrol edebilmesini, müşterinin verisini eğitime katmamasını ve üçüncü taraf model sağlayıcılarının fiyatlandırmasına bağımlılığı azaltmasını öne çıkardı.</p>

<p><strong>Türkiye'de yarış veri tabanından iş akışına taşınıyor</strong></p>

<p>Benzer dönüşüm Türkiye'de daha küçük ölçekte fakat belirgin biçimde görülüyor.</p>

<p>LEXPERA'nın geliştirdiği LEXI, soruları LEXPERA'nın kendi hukuk veri tabanında araştırarak yargı kararları ve mevzuata doğrudan referans veren yanıtlar oluşturuyor. Sistem ayrıca yüklenen belgeleri veri tabanındaki kaynaklarla birlikte inceleyebiliyor. Şirketin kullanıcılarına yapay zekâya iletilecek sorulardaki kişisel verileri ayıklamalarını tavsiye etmesi, hukuk yapay zekâsında veri koruma sorununun Türkiye bakımından da ürün tasarımının bir parçası olduğunu gösteriyor.</p>

<p>De Jure AI ise hukuki aramayı derin araştırma, dilekçe ve sözleşme hazırlama, doküman analizi, hafıza, UETS ve UYAP bağlantılı özelliklerle birleştiriyor. Şirket kendi açıklamasında yüklenen belgelerin model eğitiminde kullanılmadığını ve verilerin KVKK'ya uygun teknik ve idari önlemlerle işlendiğini belirtiyor. Bunlar şirketin kendi beyanları olmakla birlikte, ürünün konumlandırılması açısından önemlidir: rekabet yalnızca "hangi sistem daha çok karar buluyor?" sorusundan, hukukçunun günlük çalışmasının ne kadarının aynı ortamda yapılabildiğine kayıyor.</p>

<p>Türkiye Barolar Birliği'nin Şubat 2026'da "Yapay Zekâ Destekli Avukat Asistanı" oluşturmak üzere çalışan ürünü veya prototipi bulunan teknoloji şirketlerine çözüm ortaklığı çağrısı yapması da, yapay zekâ destekli hukuk araçlarının yalnız özel girişimlerin alanı olarak kalmayabileceğini gösterdi. TBB çağrının amacını, yapay zekânın hukuk pratiğine entegrasyonu ve meslektaşların teknolojik araçlarla güçlendirilmesi olarak açıkladı.</p>

<p>Adalet Bakanlığı'nın 2025-2029 Yargı Reformu Stratejisi de aynı dönüşümün yargı ayağını içeriyor. Stratejide "teknoloji destekli adalet" temel politika eksenlerinden biri olarak belirlenirken, yapay zekâ uygulamalarının adalete erişimi kolaylaştırması ve yargılamaları hızlandırması hedefleniyor. Bakanlığın planı ayrıca, yapay zekâ uygulamalarının etik ve hukuki çerçevesini belirleyecek kurumsal bir yapı oluşturulmasını öngörüyor.</p>

<p>Türkiye açısından bunun önemli bir sonucu var. Küresel hukuk yapay zekâsında Westlaw veya LexisNexis gibi özel şirketlerin oluşturduğu devasa içerik havuzları rekabet üstünlüğü sağlarken, Türkiye'de UYAP, yüksek mahkemelerin karar sistemleri, mevzuat kaynakları ve özel hukuk veri tabanları farklı aktörlerin elinde bulunuyor. Dolayısıyla başarılı bir yerli hukuk yapay zekâsı için yalnızca güçlü bir model yeterli olmayacak; güvenilir hukuki içeriğe erişimi gerçek mesleki iş akışıyla aynı yerde buluşturabilmek de gerekecek.</p>

<p>Bu yapı aynı zamanda Türkiye'deki girişimler için hem koruma hem risk yaratıyor. Türk hukukuna özgü veri, karar sınıflandırması, içtihat bağlantıları ve UYAP çevresinde geliştirilen işlevler, yabancı bir genel amaçlı model sağlayıcısının pazara bir gecede hâkim olmasını güçleştiriyor. Buna karşılık küresel bir teknoloji şirketi güçlü bir yerel veri sağlayıcısıyla anlaşır veya onu satın alırsa, bugün yerli şirketlerin kullandığı temel modeller ile kendi uygulamaları arasındaki mesafe hızla kapanabilir.</p>

<p><strong>Veri lisansı yeni stratejik cephe olabilir</strong></p>

<p>Bu nedenle hukuk yapay zekâsının geleceğinde yalnız model rekabetinin değil, veriye erişim rekabetinin de büyümesi beklenebilir.</p>

<p>Mahkeme kararının kendisinin kamuya açık olması, o kararların yıllar boyunca toplanması, temizlenmesi, sınıflandırılması, birbirine bağlanması, güncel mevzuatla ilişkilendirilmesi ve üzerinde uzman editoryal içerik oluşturulmasıyla meydana gelen veri tabanının ekonomik değerini ortadan kaldırmıyor. Lisans sözleşmeleri, veri tabanı üzerindeki haklar, yayıncıların hazırladığı özgün içerik ve teknik olarak kullanılabilir temiz veri setleri, üretken yapay zekâ çağında daha da değerli hale geliyor.</p>

<p>Thomson Reuters'ın Thomson modeli bunun en güçlü örneklerinden biridir. Şirket, modelini açık kaynaklı bir temel üzerinde geliştirirken Westlaw, Practical Law ve diğer tescilli içeriklerini eğitim sürecine dahil ettiğini; yüzlerce alan uzmanının eğitim ve değerlendirme aşamalarında görev aldığını açıkladı. Yaklaşık 40 milyon dolarlık geliştirme yatırımıyla ortaya çıkan modelin ilk olarak CoCounsel içinde kullanılması planlanıyor.</p>

<p>Bu strateji başarılı olursa veri tabanı şirketlerinin rolü değişebilir. Bugüne kadar başka şirketlerin modellerine güvenilir içerik sağlayan yayıncılar, aynı veriyi kendi uzman modellerini eğitmek için kullanarak zincirin daha büyük bölümünü kontrol edebilir.</p>

<p>Bu da bağımsız girişimler bakımından ikinci sıkışma noktasını oluşturuyor: model şirketi müşteriye yaklaşırken veri sahibi de modele yaklaşıyor.</p>

<p>Ancak bu durum, bağımsız hukuk teknolojisi şirketlerinin ortadan kalkacağı anlamına gelmiyor.</p>

<p>Google'ın Gemini Enterprise for Legal'ı tanıtırken Harvey ve Legora dahil başka hukuk sistemleriyle bağlantıyı desteklemesi, bunun şimdilik en açık göstergelerinden biridir. Google dahi, genel amaçlı model zekâsının hukuk için tek başına yeterli olmadığını; kurumun becerileri, bilgi sistemleri, ajanlar ve yönetişim katmanının birlikte çalışması gerektiğini söylüyor.</p>

<p>Aynı nedenle geleceğin legal-tech şirketi mutlaka kendi temel modelini geliştiren şirket olmayabilir. Farklı modeller arasından göreve en uygun olanı seçen, gerektiğinde kendi küçük uzman modelini çalıştıran, hukuk veri tabanlarına bağlanan ve bütün bunları hukukçunun iş akışına görünmez biçimde yerleştiren şirket de güçlü bir konum elde edebilir.</p>

<p>MCP gibi sistemler arası bağlantıyı standartlaştıran teknolojiler bu eğilimi hızlandırabilir. Bunun iki zıt sonucu bulunuyor: bir yandan girişimlerin büyük platformlara bağlanmasını kolaylaştırıyor; diğer yandan entegrasyonun kendisini daha kolay kopyalanabilir hale getirerek yalnız "bağlantı sağlayan" şirketlerin değerini azaltıyor.</p>

<p><strong>Birleşme ve satın alma dönemi gelebilir</strong></p>

<p>Önümüzdeki birkaç yıl için en güçlü olasılıklardan biri, bu nedenle saf bir "kazanan hepsini alır" yarışından çok konsolidasyondur.</p>

<p>Hukuki içeriği olan şirketler teknoloji satın alabilir; güçlü hukuk iş akışlarına sahip girişimler veri sağlayıcılarıyla birleşebilir; büyük model şirketleri de bazı dikey uygulamalara doğrudan girmek yerine başarılı hukuk ürünlerini kendi bulut ve ajan altyapılarının üzerinde tutmayı tercih edebilir.</p>

<p>Thomson Reuters'ın 2024'te yapay zekâ araştırma şirketi Safe Sign Technologies'i satın almasının ardından kendi modelini geliştirmesi, bu yolun şimdiden mümkün olduğunu gösteriyor. Şirket bugün artık içeriğe, uygulamaya ve belirli görevlerde kullandığı modele aynı anda sahiptir.</p>

<p>Bu nedenle yalnız API aracılığıyla bir genel amaçlı modele erişen ve kamuya veya kolay lisanslanabilir verilere dayanarak yanıt üreten girişimler en kırılgan grubu oluşturabilir. Model fiyatlarının düşmesi onların maliyetini azaltırken aynı zamanda pazara giriş engelini de düşürüyor.</p>

<p>Buna karşılık, kendi veri haklarına, hukukçu tarafından hazırlanmış değerlendirme setlerine, doğrulanmış atıf sistemine, kurum içi bilgi tabanına, güvenlik altyapısına ve gerçek çalışma süreçlerine derin entegrasyona sahip şirketlerin konumu daha güçlüdür.</p>

<p><strong>Dört gelecek senaryosu</strong></p>

<p>Mevcut gelişmeler önümüzdeki iki ila beş yıl için dört temel senaryoya işaret ediyor.</p>

<p>İlk senaryoda Google, Microsoft ve diğer temel model sağlayıcıları dikeyleşerek hukuk pazarının daha büyük bölümünü doğrudan üstleniyor. Bu durumda standart araştırma, belge inceleme ve sözleşme işlerinin önemli kısmı genel kurumsal yapay zekâ platformlarının içine gömülebilir. Ayrı bir hukuk asistanı satın alma ihtiyacı, özellikle daha basit kullanımlarda azalabilir.</p>

<p>İkinci senaryoda veri sahipleri üstünlük kuruyor. Thomson Reuters ve LexisNexis gibi şirketlerin tescilli içeriklerini kendi modelleri ve ajan sistemleriyle birleştirmesi, doğruluk ve kaynak güvenilirliğinin kritik olduğu hukuki araştırmada genel teknoloji şirketlerine karşı önemli bir engel oluşturabilir.</p>

<p>Üçüncü senaryoda bağımsız uygulama şirketleri kalıcı oluyor. Bunun gerçekleşmesi için Harvey, Legora ve benzeri şirketlerin değerini herhangi bir modelden bağımsız hale getirmesi; müşterinin belgelerini, bilgisini, çalışma alışkanlığını ve iş akışını sahiplenmesi gerekiyor. Harvey’in aynı anda OpenAI, Anthropic ve Google modellerini kullanması ve bunların üzerine kendi açık ağırlıklı modelini eklemesi, bu stratejiyle uyumludur.</p>

<p>Dördüncü ve bugünkü işaretlere göre en olası görünen senaryo ise hibrit pazardır. Büyük model sağlayıcıları altyapı ve genel ajan platformlarını sunarken veri şirketleri güvenilir içeriği kontrol edecek; bağımsız hukuk teknolojisi şirketleri ise belirli hukuk işlerini ve kurumların bilgi birikimini yöneten katmanda rekabet edecek. Aynı şirketler bazı alanlarda rakip, bazı alanlarda birbirinin müşterisi ve teknoloji sağlayıcısı olabilecek.</p>

<p>Bunu hangi senaryonun kazanacağından çok, zincirin hangi bölümünde ekonomik değerin birikeceği belirleyecek.</p>

<p><strong>Saatlik ücret modeli de baskı altında</strong></p>

<p>Değişim yalnız yazılım şirketleriyle sınırlı değil.</p>

<p>Thomson Reuters'ın 2026 araştırmasında şirket hukukçularının yüzde 71'i, yapay zekâ kullanımı arttıkça dışarıdan hizmet aldıkları hukuk bürolarının ticari modellerini değiştirmesini beklediğini söyledi. Buna karşılık hukuk bürolarının yalnız yüzde 28'i, yapay zekâ nedeniyle fiyatlandırmasında değişiklik yaptığını bildirdi.</p>

<p>Bir hukuk araştırmasının veya yüzlerce sözleşmenin ilk incelemesinin saatler yerine dakikalar içinde yapılması halinde, teknolojik kazancın tamamının büroda kalıp müşteriye yine çalışma saati olarak fatura edilmesi giderek daha zor savunulabilir hale gelebilir. Sabit ücret, sonuç odaklı fiyatlandırma ve teknoloji maliyetini ayrıca içeren yeni modeller bu nedenle hukuk yapay zekâsı tartışmasının ekonomik ayağını oluşturuyor.</p>

<p>Bu dönüşüm genç hukukçuların görevlerini de değiştirebilir. İlk içtihat taraması, belge sınıflandırması, standart sözleşme incelemesi ve ilk taslak gibi geleneksel olarak mesleğin alt basamaklarında yapılan işler giderek makine tarafından üstlenilirken, hukukçunun görevi çıktıyı doğrulama, strateji geliştirme, müvekkil ilişkisi ve hukuki muhakeme tarafına kayabilir. Bunun mesleki eğitimin nasıl yapılacağına ilişkin ayrı bir sorun yaratması muhtemeldir: Kıdemli avukatların bugün sahip olduğu muhakeme becerisinin önemli bölümü, gençliklerinde artık makinelere devredilmesi düşünülen işleri yıllarca yaparak oluştu.</p>

<p><strong>Asıl rekabet modeli kimin yaptığı değil, hukuki zekâyı kimin kontrol ettiği</strong></p>

<p>Hukuk yapay zekâsı pazarının ilk yıllarında büyük dil modeline erişebilmek başlı başına teknolojik avantajdı. 2026 yazındaki gelişmeler, bunun giderek normal bir girdiye dönüştüğünü gösteriyor.</p>

<p>Harvey açık ağırlıklı model geliştiriyor. Thomson Reuters kendi tescilli modelini kuruyor. Google doğrudan hukuk iş akışına giriyor. Aynı şirketler buna rağmen rakip modelleri ve üçüncü taraf uygulamalarını sistemlerinden çıkarmıyor; tersine çoklu-model ve açık entegrasyon stratejilerini koruyor.</p>

<p>Dolayısıyla yakın geleceğin kazananını yalnız "en iyi hukuk modelini kim geliştirdi?" sorusu belirlemeyebilir.</p>

<p>Daha önemli sorular başka yerde olacak: En güvenilir hukuki veriyi kim kontrol ediyor? Modelin verdiği cevabı kim doğrulayabiliyor? Hukuk bürosunun yıllar içinde oluşan bilgisini hangi sistem hatırlıyor? Yapay zekâ, gerçek dosya ve belge akışının ne kadarını yönetebiliyor? Ve müşteri, kullandığı model değişse bile hangi platformdan ayrılmak istemiyor?</p>

<p>Bu açıdan Harvey’in Tenet hamlesi, bir başlangıçtan çok işaret fişeği sayılabilir. Açık ağırlıklı modeller yeterince güçlü ve ucuz hale geldikçe, temel modelin kendisi hukuk teknolojisi şirketlerinin en değerli varlığı olmaktan çıkabilir.</p>

<p>O noktada hukuk yapay zekâsı yarışının konusu "kimin API'si daha iyi?" değil, veriyi, uzmanlığı, doğrulamayı ve iş akışını tek bir güvenilir sisteme kimin dönüştürebildiği olacak.</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/av-samil-demir" title="Av. Şamil DEMİR"><img alt="Av. Şamil DEMİR" height="96" src="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/200x200/hukukihaber-net/uploads/2025/09/samil-demir.jpg" width="96" /></a></p>

<h4><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/av-samil-demir" title="Av. Şamil DEMİR">Av. Şamil DEMİR</a></strong></h4></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/hukukta-yapay-zeka-yarisi-dikeylesiyor-1</guid>
      <pubDate>Wed, 26 Aug 2026 00:15:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/08/terazi/yapay-zeka-1.jpg" type="image/jpeg" length="63487"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Nafaka Ödemeyen Eşe Karşı İcra ve Şikayet Yolları]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/nafaka-odemeyen-ese-karsi-icra-ve-sikayet-yollari-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/nafaka-odemeyen-ese-karsi-icra-ve-sikayet-yollari-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Mahkeme nafakaya hükmetti ama ödeme gelmiyor mu? O zaman şunu bilin: nafaka, kanun koyucunun en sıkı koruduğu alacaklardan biridir. <strong>2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun 344. maddesi</strong>, nafaka yükümlülüğünü ihlal eden borçlu için <strong>3 aya kadar tazyik hapsi</strong> öngörür, yani ödememenin yaptırımı yalnızca haciz değil, özgürlüğü kısıtlayan bir tedbire kadar uzanır.</p>

<p>Üstelik nafaka alacaklısının elindeki araçlar bununla sınırlı değil: <strong>maaş, emekli maaşı ve mal varlığı haczi</strong> de devrededir. Bu yazıda, nafaka ödemeyen eski eşe karşı hangi adımı hangi sırayla atacağınızı, kritik süreleri ve Yargıtay’ın aradığı şartları adım adım anlatıyoruz.</p>

<p><strong>Nafaka Alacağı Neden “Sıradan Borç” Değildir?</strong></p>

<p>Nafaka, geçimi doğrudan ilgilendirdiği için kanunda <strong>öncelikli alacak</strong> olarak korunur. Sıradan bir borçta uygulanamayan araçlar, örneğin emekli maaşından kesinti veya ödememenin hapisle karşılanması, nafakada devrededir. Bu ayrıcalık, çocuk için ödenen <strong>iştirak nafakasında</strong> da, boşanma sonrası <strong>yoksulluk nafakasında</strong> da geçerlidir.</p>

<p>Somut örnek: Bahçelievler’de yaşayan Derya’ya boşanma kararıyla birlikte çocuğu için aylık iştirak nafakası bağlandı; eski eşi ilk 2 aydan sonra ödemeyi kesti. Derya’nın yapabileceği şey beklemek değil, çünkü nafaka alacağı <strong>her ay yeniden doğar</strong> ve her ödenmeyen ay için ayrı ayrı takip ve şikayet hakkı işler. Boşanma devam ederken hükmedilen <strong>tedbir nafakası</strong> için bile aynı koruma uygulamada kabul edilir;</p>

<p><strong>Adım 1: İcra Takibi Başlatın</strong></p>

<p>İlk adım, mahkeme kararına (ilama) dayanarak icra dairesinde <strong>ilamlı icra takibi</strong> açmaktır. Takipte hem <strong>birikmiş nafaka borcunu</strong> hem de takipten sonra <strong>işleyecek aylık nafakaları</strong> birlikte talep edebilirsiniz, böylece her ay yeni takip açmanız gerekmez. Borçluya gönderilen icra emrinde ödeme için <strong>7 günlük süre</strong> bulunur.</p>

<p>Hangi ayların ödendiğini gösteren dekont ve kayıtları düzenli tutmak, takip ve şikayet aşamasında işinizi çok kolaylaştırır.</p>

<p>Şöyle bir soru sorun kendinize: “Elimde hangi belgeler var?” Nafakaya hükmeden <strong>kararın aslı veya onaylı örneği</strong>, varsa ödenen ayların dekontları ve borçlunun bildiğiniz adres-işyeri bilgileri takibi hızlandırır. Ödemelerin elden yapıldığı iddiası sık görülür; bu yüzden alacaklıysanız ödemelerin <strong>banka kanalıyla ve açıklamalı</strong> yapılmasında ısrar edin.</p>

<p><strong>Adım Adım Süreç</strong></p>

<p><strong>1. İlamlı icra takibi açın:</strong> Nafaka kararıyla icra dairesine başvurun; birikmiş + işleyecek nafakaları birlikte isteyin</p>

<p><strong>2. İcra emri tebliğ edilir:</strong> Borçlunun ödeme için 7 günü vardır</p>

<p><strong>3. Ödeme gelmezse haciz isteyin:</strong> Maaş, emekli maaşı, banka hesabı, araç ve taşınmazlar için haciz talep edin</p>

<p><strong>4. Aylık nafaka yine ödenmiyorsa şikayet:</strong> İcra ceza mahkemesinden tazyik hapsi talep edin</p>

<p><strong>Adım 2: Ödemezse Tazyik Hapsi Şikayeti</strong></p>

<p>İcra takibine rağmen ödeme yapılmıyorsa devreye en caydırıcı araç girer: <strong>İİK m. 344 uyarınca tazyik hapsi</strong>. İcra ceza mahkemesine yapılan şikayet üzerine, nafaka yükümlülüğünü ihlal eden borçlu hakkında <strong>3 aya kadar</strong> tazyik hapsine karar verilebilir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>Tazyik Hapsinin Şartları</strong></p>

<p>• <strong>Kesinleşmiş icra takibi:</strong> Önce takip açılmış ve icra emri tebliğ edilmiş olmalı</p>

<p>• <strong>İşleyen aylık nafaka borcu:</strong> Yargıtay yerleşik uygulamasına göre şikayet tarihi itibarıyla ödenmemiş en az 1 aylık güncel nafaka bulunmalı</p>

<p>• <strong>Süresinde şikayet:</strong> Ödememenin öğrenilmesinden itibaren 3 ay, her hâlde 1 yıl içinde başvurulmalı</p>

<p>Buradaki en kritik ayrıntı şu: tazyik hapsi <strong>geçmişte birikmiş borç için değil, işleyen aylık nafaka için</strong> uygulanır. Örneğin “Eski eşim 2 yıl önceki borcu ödemiyor, hapisle zorlayabilir miyim?” Yargıtay uygulamasında cevap hayır, eski dönem borcu haciz yoluyla tahsil edilir; hapis yaptırımı, şikayet tarihine yakın dönemde <strong>güncel nafakanın ödenmemesi</strong> hâlinde gündeme gelir. Bu yüzden şikayeti geciktirmeden, <strong>3 aylık süre</strong> içinde yapmak belirleyicidir.</p>

<p>Bir yanılgıyı da düzeltelim: tazyik hapsi bir <strong>cezalandırma değil, ödemeye zorlama</strong> aracıdır. Borçlu birikmiş güncel nafakayı öderse hapis uygulanmaz veya derhâl sona erer, amaç, nafakanın düzenli akmasını sağlamaktır.</p>

<p><strong>Maaş, Emekli Maaşı ve Mal Varlığı Haczi</strong></p>

<p>Nafakanın ayrıcalığı en net haciz aşamasında görülür. Normal bir borçta maaşın ancak <strong>dörtte biri</strong> haczedilebilirken, <strong>işleyen aylık nafaka</strong> öncelikli olarak ve ayrıca kesilir; birikmiş nafaka alacağı için ise dörtte bir sınırı içinde ek kesinti yapılır.</p>

<p>Hangi haciz yolunun önce işletileceği, borçlunun gelir ve mal varlığına göre dosya bazında planlanır.</p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td colspan="2"></td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p><strong>Gelir / Mal Varlığı</strong></p>
   </td>
   <td>
   <p><strong>Nafaka Borcunda Durum</strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p>Maaş (işleyen nafaka)</p>
   </td>
   <td>
   <p>Aylık nafaka tutarı öncelikli olarak tamamen kesilir</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p>Maaş (birikmiş nafaka)</p>
   </td>
   <td>
   <p>Dörtte bir sınırı içinde kesinti yapılır</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p>Emekli maaşı</p>
   </td>
   <td>
   <p>Normalde haczedilemezken nafaka borcu istisnadır, kesinti yapılabilir</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p>Banka hesabı, araç, taşınmaz</p>
   </td>
   <td>
   <p>Genel hükümlere göre haczedilip satışı istenebilir</p>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p><strong>Bunu Biliyor Muydunuz?</strong></p>

<p>Emekli maaşı kural olarak borçlunun rızası olmadan haczedilemez; ancak <strong>nafaka borcu bu kuralın kanuni istisnasıdır</strong>. Yani “emekliyim, maaşıma dokunulamaz” savunması nafaka alacağı karşısında geçerli değildir.</p>

<p>Peki borçlu kayıt dışı çalışıyorsa? Bu durumda haciz, <strong>banka hesapları, araçlar ve taşınmazlar</strong> üzerinden yürütülür; gerekirse borçlunun üçüncü kişilerdeki hak ve alacaklarına da gidilir. Görünürde geliri olmayan borçlu için tazyik hapsi şikayeti çoğu zaman en etkili baskı aracı olarak öne çıkar.</p>

<p><strong>Anlaşma Kapısı: Ödeme Taahhüdü ve Kalıcı Çözüm</strong></p>

<p>Her dosya çekişmeyle bitmek zorunda değil. İcra baskısı başladıktan sonra borçlular çoğu zaman masaya oturur; icra dairesinde <strong>ödeme taahhüdü</strong> verilmesi veya avukatlar aracılığıyla yapılandırılmış bir <strong>ödeme planında anlaşılması</strong> mümkündür. Alacaklı açısından düzenli akan makul bir plan, yıllarca sürecek haciz-şikayet döngüsünden çoğu zaman daha değerlidir.</p>

<p>Şunu da unutmayın: borçlunun gelir durumu gerçekten köklü biçimde değiştiyse doğru yol ödememek değil, <strong>nafakanın uyarlanması (indirim) davası</strong> açmaktır. Taraflardan biri sizseniz, arabulucu kimliği de bulunan bir avukatla <strong>müzakere yoluyla kalıcı çözüm</strong> aramak, iki taraf için de yıpratıcı süreci kısaltabilir.</p>

<p><strong>Sıkça Sorulan Sorular</strong></p>

<p><strong>Kaç ay ödenmeyince şikayet edebilirim?</strong></p>

<p>Yargıtay uygulamasında şikayet tarihi itibarıyla <strong>ödenmemiş 1 aylık güncel nafaka</strong> yeterlidir; aylarca birikmesini beklemeniz gerekmez. Süre yönünden ödememeyi öğrendiğiniz tarihten itibaren <strong>3 ay</strong> içinde başvurmalısınız.</p>

<p><strong>Eski eşim hapse girerse borç silinir mi?</strong></p>

<p>Hayır. Tazyik hapsi borcu ortadan kaldırmaz; <strong>haciz yoluyla tahsil</strong> ayrıca devam eder. Tersine, borçlu güncel nafaka borcunu öderse hapis uygulanmaz veya sona erer.</p>

<p><strong>Nafaka alacağı zamanaşımına uğrar mı?</strong></p>

<p>Mahkeme kararına bağlanmış alacaklar için genel kural <strong>10 yıllık zamanaşımıdır</strong>; işleyen nafaka ise her ay yeniden doğar. Yine de hakkın zayıflamaması için takibi geciktirmemek en güvenli yoldur.</p>

<p><strong>Özetle akılda tutulması gerekenler:</strong></p>

<p>- Nafaka <strong>öncelikli alacaktır</strong>: emekli maaşından bile kesinti yapılabilir, işleyen aylık nafaka maaştan tam olarak kesilir.</p>

<p>- İlk adım <strong>ilamlı icra takibidir</strong>; birikmiş ve işleyecek nafakaları tek takipte isteyin.</p>

<p>- Güncel aylık nafaka ödenmiyorsa <strong>İİK m. 344 şikayetiyle 3 aya kadar tazyik hapsi</strong> istenebilir; şikayet süresi 3 aydır.</p>

<p>- Tazyik hapsi <strong>işleyen nafaka</strong> içindir; eski birikmiş borç haciz yoluyla tahsil edilir.</p>

<p>- Ödeme taahhüdü ve müzakereyle <strong>kalıcı bir ödeme planı</strong> kurmak, çoğu dosyada en hızlı çözümdür.</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/av-aysel-aba-kesici" title="Av. Aysel ABA KESİCİ"><img alt="Av. Aysel ABA KESİCİ" height="96" src="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/200x200/hukukihaber-net/images/yazarlar/_177u8YhhhYlhlhjuauhghghhhghjhhhhhhhhjgjggjhhhhhghhghhhhhghghhjujhghhjhhjjhhhgjhjj8.jpg" width="96" /></a></p>

<h4><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/av-aysel-aba-kesici" title="Av. Aysel ABA KESİCİ">Av. Aysel ABA KESİCİ</a></strong></h4></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/nafaka-odemeyen-ese-karsi-icra-ve-sikayet-yollari-1</guid>
      <pubDate>Tue, 25 Aug 2026 16:21:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2024/01/bosanma-jnafaka.jpg" type="image/jpeg" length="47777"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[RÜŞVET SUÇUNDA ETKİN PİŞMANLIKTAN YARARLANAN SANIĞIN TAŞINMAZLARININ MÜSADERE EDİLMESİ MÜMKÜN MÜDÜR?]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/rusvet-sucunda-etkin-pismanliktan-yararlanan-sanigin-tasinmazlarinin-musadere-edilmesi-mumkun-mudur</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/rusvet-sucunda-etkin-pismanliktan-yararlanan-sanigin-tasinmazlarinin-musadere-edilmesi-mumkun-mudur" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[RÜŞVET SUÇUNDA ETKİN PİŞMANLIKTAN YARARLANAN SANIĞIN TÜM TAŞINMAZLARININ MÜSADERE EDİLMESİ MÜLKİYET HAKKININ İHLAL EDİLMESİ SONUCUNU DOĞURUR MU? (AİHM ve YARGITAY KARARLARI ARASINDAKİ FARKLILIKLAR)]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Türk Ceza Kanunu'nda rüşvet suçu 252. maddede düzenlenmiştir. Bu maddeye göre rüşvet suçu genel olarak; görevinin ifasıyla ilgili bir işi yapması veya yapmaması için, doğrudan veya aracılar vasıtasıyla bir kamu görevlisine veya göstereceği bir kişiye menfaat sağlanması veya ilgili kamu görevlisinin menfaat sağlanması olarak tanımlanmaktadır. Rüşvet almak ve vermek olmak üzere farklı fiillerin öngörüldüğü bu suç faillerin karşılıklı serbest iradeleri örtüştüğünde yani rüşvet anlaşması akdedildiğinde işlenmiş sayılmaktadır.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Rüşvet suçunda Etkin Pişmanlık müessesesi ise TCK'nın 254. maddesinde düzenlenmiştir. TCK 254 şu şekildedir:</p>

<p><i>(1) (Değişik: 2/7/2012-6352/88 md.) Rüşvet alan kişinin, durum resmi makamlarca öğrenilmeden önce, rüşvet konusu şeyi soruşturmaya yetkili makamlara aynen teslim etmesi halinde, hakkında rüşvet suçundan dolayı cezaya hükmolunmaz. Rüşvet alma konusunda başkasıyla anlaşan kamu görevlisinin durum resmi makamlarca öğrenilmeden önce durumu yetkili makamlara haber vermesi halinde de hakkında bu suçtan dolayı cezaya hükmolunmaz.</i></p>

<p><i>(2) (Değişik: 2/7/2012-6352/88 md.) Rüşvet veren veya bu konuda kamu görevlisiyle anlaşmaya varan kişinin, durum resmi makamlarca öğrenilmeden önce, pişmanlık duyarak durumdan yetkili makamları haberdar etmesi halinde, hakkında rüşvet suçundan dolayı cezaya hükmolunmaz.</i></p>

<p><i>(3) (Değişik: 2/7/2012-6352/88 md.) Rüşvet suçuna iştirak eden diğer kişilerin, durum resmi makamlarca öğrenilmeden önce, pişmanlık duyarak durumdan yetkili makamları haberdar etmesi halinde, hakkında bu suçtan dolayı cezaya hükmolunmaz.</i></p>

<p><i>(4) (Ek: 26/6/2009 – 5918/4 md.) Bu madde hükümleri, yabancı kamu görevlilerine rüşvet veren kişilere uygulanmaz.</i></p>

<p>Bu açıklanan haller söz konusu olduğunda sanıklar hakkında rüşvet suçundan etkin pişmanlık nedeniyle ceza verilmesine yer olmadığı kararı verilecektir. Esasen bakıldığında kanunumuzun örnek olarak alındığı Alman Ceza Kanunu'nda sadece rüşvet alan yönünden cezasızlık hali öngörülmüş ancak rüşvet veren yönünden öngörülmemiştir. Alman Ceza Kanunu'nunda rüşvet suçu 331 ile 335. maddeleri arasında düzenlenmiştir. Kanunun 331. maddesinin 3. fıkrası "Fail, kendisi tarafından talep edilmiş olmayan bir yararı, vaat ettirir veya alırsa ve yetkili makam, yetkisi çerçevesinde olmak üzere, yararın alınmasına önceden izin vermiş olur veya, fail tarafından gecikmeksizin yapılan ihbar üzerine, yararın alınmasına izin verirse, fail birinci fıkraya göre cezalandırılmaz." şeklindedir. Buna göre kamu görevlisinin söz konusu yararın alınmasına yetkili makam tarafından izin verilmesi, bu suçu oluşturmayacaktır. Bu bakımdan Alman hukukundaki işleyiş hukukumuzdaki işleyişten farklılık göstermektedir.</p>

<p>TCK da rüşvet suçu; kamu idaresinin güvenilirliğine ve işleyişine karşı işlenen suçlardan kabul edildiğinden dolayı, malvarlığına karşı işlenen suçlarda <i>(hırsızlık, mala zarar verme, güveni kötüye kullanma, dolandırıcılık, hileli iflâs, taksirli iflâs, karşılıksız yararlanma)</i> olduğu gibi etkin pişmanlıktan yararlanabilmek için zararın karşılanması şartının sağlanması gerekmemektedir. Dolayısıyla suçun tamamlanması sonucu tarafların mal varlığında artış meydana gelmesi durumunda etkin pişmanlıktan yararlanmak için suçtan elde edildiği değerlendirilen malvarlığının müsadere edilmesine gerek yoktur. Bu doğrultuda müsadere kararının ayrıca verilmesi gerekmektedir.</p>

<p>765 sayılı TCK döneminde; müsadere kararı verilebilmesi için, mahkûmiyet kararı verilmesi zorunlu olmasına rağmen 5237 sayılı TCK da bu şekilde bir zorunluluğa gerek duyulmamıştır. Nitekim <strong>Yargıtay 5. Ceza Dairesi'nin 13.11.2019 tarihli 2019/6671 E. 2019/10659 K. Sayılı ilamında muhalif üyenin karşı oy yazısının</strong> gerekçesinde bu konu şu şekilde açıklanmıştır; <i>" 765 sayılı TCK'nın 36. maddesindeki "Mahkumiyet halinde cürüm veya kabahatte kullanılan veya kullanılmak üzere hazırlanan veya fiilin irtikabından husule gelen eşya fiilde methali olmayan kimselere ait olmamak şartiyle mahkemece zabıt ve müsadere olunur." şeklindeki hüküm uyarınca bu Kanun kapsamında müsadere kararı verilebilmesi için mahkumiyetin zorunlu olduğu, ancak 5237 sayılı TCK'nın eşya müsaderesini düzenleyen 54. maddesindeki "İyiniyetli üçüncü kişilere ait olmamak koşuluyla, kasıtlı bir suçun işlenmesinde kullanılan veya suçun işlenmesine tahsis edilen ya da suçtan meydana gelen eşyanın müsaderesine hükmolunur." biçimindeki hüküm ile kazanç müsaderesini düzenleyen 55. maddesindeki "Suçun işlenmesi ile elde edilen veya suçun konusunu oluşturan ya da suçun işlenmesi için sağlanan maddî menfaatler ile bunların değerlendirilmesi veya dönüştürülmesi sonucu ortaya çıkan ekonomik kazançların müsaderesine karar verilir." şeklindeki hükme göre 5237 sayılı TCK kapsamında müsadere kararı verilebilmesi için mahkumiyetin zorunlu olmadığı anlaşılmaktadır. Nitekim; ön ödeme, yaş küçüklüğü, akıl hastalığı, etkin pişmanlık, özel af, şahsi cezasızlık halleri ve karşılıklı hakaret hallerinde mahkûmiyet hükmü kurulamamasına rağmen müsadere kararı vermek mümkündür. CMK'nın 256/1. maddesinde yer alan "Müsadere kararı verilmesi gereken hâllerde, kamu davası açılmamış veya kamu davası açılmış olup da esasla beraber bir karar verilmemişse; karar verilmesi için, Cumhuriyet savcısı veya katılan, davayı görmeye yetkili mahkemeye başvurabilir." şeklindeki düzenleme Kanunun müsadere için mahkûmiyet kararının varlığını aramadığı gibi kamu davası açılmayan hallerde dahi müsaderenin mümkün olduğunu hüküm altına almıştır. CMK 256. maddede usulü gösterilen müsadere bizatihi yasak eşya ile ilgili değildir. Zira, bizatihi yasak olan eşya ile ilgili müsadere usulü CMK'nın 259. maddesinde düzenlenmiştir. "</i></p>

<p><strong>RÜŞVET SUÇUNDA ETKİN PİŞMANLIKTAN YARARLANAN SANIĞIN TÜM TAŞINMAZLARININ MÜSADERE EDİLMESİ MÜLKİYET HAKKININ İHLAL EDİLMESİ SONUCUNU DOĞURUR MU?</strong></p>

<p>Öncelikle belirtmeliyiz ki; bu hususta <strong>AİHM ile Yargıtay kararları taban tabana ters düşmektedir.</strong> Şöyle ki; AİHM ihlal tespiti yaparken tarafların <strong>kısa sürede yasal gelirle elde edilmesi mümkün olmayacak kadar çok malvarlığının elde edilmiş olup olmaması kriterini</strong> göz önünde bulundurulmaktadır. Mahkeme, 26/06/2018 tarihli TELBİS ve VİZİTEU/ROMANYA kararına konu olayda; başvurucuların Romanya’da devlet hastanesinde doktor olarak çalışan S.T.’nin eşi, kızı ve yeğeni olduğu yargılamada S.T.’nin görevini icra ederken 291 kez rüşvet aldığı tespit edilmiş ve bu kapsamda başvuranların birtakım malvarlıklarına el konulmuştur. Yapılan yargılama sonucunda S.T. Rüşvet suçundan suçlu bulunmuş ve soruşturma aşamasında el konulan malvarlıklarının müsaderesine karar verilmiştir. Başvuranlar haklarında bir mahkûmiyet kararı olmaksızın mülklerinin müsadere edilmesinden ve S.T. hakkında yapılan yargılamaya kendilerinin müdahil olarak eklenmediklerinden hareketle mülkiyet haklarının ihlal edildiğini ileri sürmektedirler. Mahkeme burada yine önceki içtihatlarına da atıf yaparak yolsuzluk, kara para aklama ve uyuşturucu suçları gibi ciddi cezai suçlarla bağlantılı mülklerin, önceden cezai bir mahkûmiyet olmaksızın müsadere edilmesini teşvik eden ortak Avrupa ve hatta evrensel yasal standartların mevcut olduğunu gözlemlemiştir. Bununla birlikte, müsaderenin yalnızca doğrudan suç işleyen kişilere değil, aynı zamanda suçtan elde edilen malvarlığının yasal kökenini gizlemek amacıyla iyi niyet olmaksızın bu mülklerin mülkiyetini elde etmiş olan üçüncü kişilere de uygulanabileceğini ifade etmiştir. Mahkeme S.T. ile ilgili ceza yargılamasına başvuranların kendilerinin müdahil olabileceklerini, iç hukuktaki yasal düzenlemenin buna engel olmadığını ve başvuranları resen dahil etme gibi bir durumun da söz konusu olmadığını belirtmiştir. S.T. hakkındaki yargılamada müsadere edilen mülklerin başvuranlara ait olduğu makul bir şekilde ortaya konulamadığı gibi başvuranların yasal olarak o denli bir mülkü elde etme olanaklarının olmadığı ve haricen bir gelirlerinin de bulunmadığı tespit edilmiştir. En nihayetinde Mahkeme müdahalenin keyfilik barındırmadığını, yerel mahkemeler tarafından, söz konusu varlıkların yasa dışı kökenli olma ihtimalinin yüksek olması ve başvuranların bunun aksini kanıtlayamamalarından hareketle müdahalenin orantılı olduğunu belirterek mülkiyet hakkının ihlal edilmediğine karar vermiştir. AİHM bu kararında geniş kapsamlı bir müsadere işleminin uygulanması noktasında kamu hizmetinde yolsuzlukların önlenmesi ve ortadan kaldırılmasının önemini ortaya koymuş ve kamu düzeni vurgusu yapmıştır.</p>

<p>AİHM'in bu kararı, mahkemenin devletlerin varsayımlara dayanarak el koyma ya da müsadere uygulamasını makul gördüğüne işaret etmekteyken Yargıtay aksine, sanığın malvarlığının kaynağına ilişkin makul ve ikna edici bir açıklama yapamamasından hareketle müsadere edilmesinin hukuka aykırı olduğu yönünde kararlar vermektedir.</p>

<p><strong>Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun 10/02/2022 tarihli 2020/103 E. 2022/83 K. Sayılı ilamında;</strong><i> " Sanığın, malvarlığını kanuna veya genel ahlaka uygun olarak edindiğini veya yaptığı harcamaların sosyal yaşantısına uygun olduğunu ispat etmesi gerektiği anlaşılmakta ise de ispat yükünün sanığa bırakılmasının ceza hukukunun genel ilkelerine aykırı olduğu, ceza muhakemesi hukuku açısından muhakemeye katılan hiçbir tarafa ispat külfeti yüklenmediği, ceza muhakemesinin amacının maddi gerçeğe ulaşmak olduğu ve bu amaç doğrultusunda mahkemenin re'sen yapacağı araştırmanın neticesinde toplanacak deliller değerlendirilerek bir sonuca ulaşılması gerektiği, ,,,, 3628 sayılı Kanun'un 4. maddesinde sanığa yüklenen ispat külfetinin sanığın gelirleri ve giderlerinin hangi kalemlerden oluştuğu hususunda adli makamlara bildirimde bulunmasından ibaret olduğu, sanığın haksız mal edinmediğinin, itham edildiği suçu işlemediğinin ispatı noktasında sanığa bir külfetin yüklenemeyeceği, sanığın gelirlerini oluşturan kalemleri bildirmesinden sonra maddi gerçeğin ortaya çıkartılması adına sanık tarafından bildirilen gelirlerin ve giderlerin doğruluğunun denetimi ile malların kanuna veya genel ahlaka uygun olarak sağlanıp sağlanmadığı veya ilgilinin yaptığı harcamalardaki artışların sosyal yaşantısı bakımından geliriyle uygun olup olmadığı hususlarının denetiminin mahkeme tarafından yapılacağı, sanığa yüklenen ispat külfetinin, mahkemenin gerekli araştırmayı resen yapma görevini ortadan kaldırmayacağı kabul edilmelidir. "</i></p>

<p><strong>Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun 17/01/2019 tarihli 2014/284 E. 2019/19 K. Sayılı ilamında;</strong> <i>" Mahkemece, sanığın gelirlerinin nelerden oluştuğuna yönelik olarak dosyaya sunduğu (makbuzlar, tapu kayıtları, dekontlar, hesap dökümleri, ekstreler, vekaletname, bordrolar, bildirimler, formlar, bilgi notları, tablolar, listeler ve araç tescil belgeleri vb.) tüm bilgi ve belgeler ile sanığın savunmasında belirttiği gelirlerine ait kaynaklara ilişkin araştırma yapılarak, sunulan belgelerin ve savunulan malvarlığı kaynaklarının doğruluğunun denetlenmesi, özellikle sanığın her yıl düzenli fındık geliri olup olmadığı hususunun mahallince araştırılması, yapılan araştırmalar sırasında tesadüfen öğrenilen sanığa ait gelir ve giderlere ilişkin bilgilerin tespiti ve denetimi sağlandıktan sonra malvarlığının Kanun'a veya genel ahlaka uygun olarak sağlanıp sağlanmadığının veya geliriyle uygun olduğu kabul edilemeyecek harcamalar yapılıp yapılmadığı hususlarının resen araştırılması sonucu elde edilen bilgilerle birlikte yukarıda ayrıntılı olarak açıklanan niteliklere sahip bilirkişi heyetine inceleme yaptırılması gerektiğinden hareketle "</i></p>

<p><strong>Yargıtay 16. Ceza Dairesi'nin 27/05/2021 tarihli 2019/11114 E. 2021/4477 K. Sayılı ilamında; </strong><i>" sanığın malvarlığına dahil edildiğinin kuşkuya yer bırakmayacak şekilde ortaya konulması bakımından; sanığın hesabına yatırılan ve örgüte ait olduğu kabul edilen paraların sanık tarafından çekilip çekilmediğinin gerekirse banka evrakları üzerinde imza incelemesi de yaptırılmak suretiyle saptanmasından sonra sanığın hukuki durumunun tayin ve takdiri gerekirken eksik inceleme ve yetersiz gerekçe ile yazılı şekilde müsadere kararı verilmesi "</i></p>

<p><strong>Yargıtay 16. Ceza Dairesi'nin 2019/5397 E. 2020/5512 K. Sayılı ilamında;</strong> <i>" sanıklar ve müdafilerinin bu varlıkların kaynağına ilişkin ayrıntılı bir açıklama yapamadıklarının tespit ve kabul edilmiş olmasına göre; 2015 yılı itibarıyla hesaplarda bulunan ve müsadere edilen paraların, örgüte ait olduğu kabul edilen paralarla ilgili 2014 yılındaki işlemlerle olan bağlantısının araştırılıp bilirkişiden alınacak ek rapor ile tespit edilmesinden sonra bir karar verilmesi gerekirken eksik araştırma ile yazılı şekilde müsadere kararı verilmesi "</i></p>

<p><strong>SONUÇ OLARAK; </strong>kararlardan anlaşıldığı kadarıyla Yargıtay, değerlendirme yaparken yargı organlarının objektif bakış açısına dayanan keyfiyetten uzak hükümler tesis etmesini amaçlamaktadır. Ancak bunu yaparken <strong>" suç geliri " (proceeds of crime) </strong>veya<strong> " kara para " (dirty money) </strong>olarak adlandırılan metanın, serbest dolaşıma sokulmasının başka suçların işlenmesine de sebebiyet verebileceği unutulmamalıdır. Aksi halde dengenin bozulması, suç gelirleriyle mücadele için uluslararası iş birliği ve ülke mevzuatlarının uyumlaştırılmasına yönelik uluslararası girişim ve anlaşmaların çiğnenmesine yol açacaktır. Diğer taraftan malvarlığının ne kadarının rüşvetten ne kadarının rüşvet dışı gelirlerden oluştuğu hususunda yaptırılacak bilirkişi incelemesi son derece titizlik ve hassasiyet gerektirmektedir. Ayrıca el koyma tarihinde menfaatin ulaşacağı değerle suçun işlendiği sıradaki menfaatin değerini oranlamak ve hesaplamak bir hayli zordur. Bunun da ötesinde rüşvetten elde edilen menfaati gizlemek amacıyla rüşvetten sonra ardıl suç (ikincil suç) olarak adlandırılan ekonomik suçların işlenmesi varsayımında bu tespit neredeyse imkânsız hale gelmektedir. Bu da mevcut görüşün geliştirilmeye muhtaç olduğu tezini güçlendirmektedir.</p>

<p><a href="https://hukukihabernet.teimg.com/hukukihaber-net/uploads/2026/04/mehmet-kockavak.jpg" rel="nofollow" title="Mehmet Koçkavak"><img alt="Mehmet Koçkavak" height="199" src="https://hukukihabernet.teimg.com/hukukihaber-net/uploads/2026/04/mehmet-kockavak.jpg" width="200" /></a></p>

<p><strong>Av. Mehmet KOÇKAVAK</strong></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/rusvet-sucunda-etkin-pismanliktan-yararlanan-sanigin-tasinmazlarinin-musadere-edilmesi-mumkun-mudur</guid>
      <pubDate>Tue, 25 Aug 2026 16:14:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2023/07/terazi/terazi-tokgasmd.jpg" type="image/jpeg" length="80840"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[TERÖRLE MÜCADELEDE YARALANAN ANCAK VAZİFE MALULÜ (GAZİ) SAYILMAYAN TÜRK SİLAHLI KUVVETLERİ PERSONELİ İÇİN ÖNEMLİ MEVZUAT DEĞİŞİKLİĞİ]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/terorle-mucadelede-yaralanan-ancak-vazife-malulu-gazi-sayilmayan-turk-silahli-kuvvetleri-personeli-icin-onemli-mevzuat-degisikligi-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/terorle-mucadelede-yaralanan-ancak-vazife-malulu-gazi-sayilmayan-turk-silahli-kuvvetleri-personeli-icin-onemli-mevzuat-degisikligi-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Terörle mücadele görevlerinin ifası esnasında yaralanmasına rağmen, vazife malulü (gazi) sayılmayan personele tanınan haklara ilişkin olarak <a href="https://www.hukukihaber.net/7594-sayili-bazi-kanunlarda-degisiklik-yapilmasina-dair-kanun" rel="dofollow">7594</a> sayılı <strong><a href="https://www.hukukihaber.net/7594-sayili-bazi-kanunlarda-degisiklik-yapilmasina-dair-kanun" rel="dofollow">“Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun”</a></strong> 18 Ağustos 2026 tarihli ve 33344 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanmıştır. Hemen belirtmek gerekir ki mevzuat değişikliği 01 Eylül 2026 tarihinden itibaren geçerli olmak üzere yürürlüğe girecektir.</p>

<p>Bilindiği üzere, mevcut sistemde bir kişinin terörle mücadele sırasında yaralanmış olması tek başına her durumda vazife malulü sayılması için yeterli değildir. Yaralanmanın hukuken ve tıbben belirli bir malullük sonucunu doğurması veya 5510 sayılı Kanun kapsamında vazife malullüğü derecelerinden birine girmesi gerekmektedir. Yeni mevzuat değişikliği ile ise, 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanununa eklenen Geçici Madde 20 kapsamında, mevcut <strong>vazife malullüğü/gazi statüsü sisteminin dışında kalan, </strong>(malul sayılmayan veya 13/7/1953 tarihli ve 4/1053 sayılı Bakanlar Kurulu Kararıyla yürürlüğe konulan Vazife Mâlûllüklerinin Nevileriyle Dereceleri Hakkında Nizamname hükümlerine göre derece tespiti yapılmayan) <strong>fakat terörle mücadele sırasında yaralanmış personel için yeni ve özel bir aylık hakkı oluşturulmuştur. </strong></p>

<p>Bu noktada hemen belirtmek gerekir ki, mevzuat değişikliği ile bağlanması gereken aylık bir <strong>vazife malullüğü aylığı veya normal emeklilik aylığı değil, terörle mücadele sırasında meydana gelen belirli nitelikteki yaralanma nedeniyle verilen özel sosyal güvenlik aylığıdır. Yani bu madde kapsamında aylık bağlanması, 3713 sayılı Kanun kapsamındaki hakların kazanımına ya da vazife malullüğü için mezvuatta düzenlenmiş hakların alınması anlamına gelmediği gibi, kişiyi de vazife malulü (gazi) statüsüne sokmamaktadır.</strong></p>

<p>Mevzuat değişikliği özellikle “acaba gazi mi olacağım” sorusuna yönelik tenakuz oluşturabileceğinden, bu yazıda soru-cevap şeklinde ilerlenerek personelin detaylı olarak bilgilendirilmesi esas alınmıştır.</p>

<p><strong>1. Mevzuat değişikliğinden yararlanmanın ilk şartı nedir?</strong></p>

<p>Mevzuat değişikliği kapsamından faydalanacak kişiler için aranan ilk şart; 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu kapsamında yürütülen terörle mücadele görevlerinin ifası esnasında yaralanmış olmaktır.</p>

<p><strong>2. Hangi yaralanmalar bu kapsamda değerlendirilecektir?</strong></p>

<p>Maddede iki ayrı fıkra halinde yaralanma çeşitleri sayılmıştır. Bunlar;</p>

<p>a.Ateşli silah, patlayıcı ve mühimmat kaynaklı yaralanmalar;</p>

<ul style="list-style-type:disc" type="disc">
 <li>mermi çekirdeğinin vücuda penetrasyonu,</li>
 <li>şarapnel,</li>
 <li>benzeri mühimmat,</li>
 <li>ateşli silah,</li>
 <li>EYP,</li>
 <li>mayın,</li>
 <li>havan,</li>
 <li>roket,</li>
 <li>el bombası,</li>
 <li>patlayıcı mühimmat,</li>
 <li>blast etkisi,</li>
 <li>termal etki kapsamında oluşan yaralanmalar.</li>
</ul>

<p>b. İkinci yaralanma grubu: yakın muharebe saldırıları;</p>

<p>Terör örgütü mensuplarının: kesici, delici, ezici veya benzeri yakın muharebe niteliğindeki saldırıları sonucundaki yaralanmalar.</p>

<p>Buradaki <strong>“penetran yaralanma”</strong> kavramını açıklamak uygun olacaktır. Tıbbi anlamda penetran yaralanma, bir cismin vücut dokusuna girerek doku bütünlüğünü bozmasıdır. Dolayısıyla düzenleme yalnızca “vücuduna kurşun isabet etti ve içeride kaldı” durumuyla sınırlı okunmamalıdır. Mermi veya şarapnelin oluşturduğu giriş yarası, doku hasarı ve benzeri sonuçların tıbbi değerlendirmesi önem taşır. Ayrıca patlayıcının doğrudan parçacığıyla oluşan yaralanmanın yanında, <strong>blast etkisi</strong> ve <strong>termal etki</strong> de açıkça kapsama alınmıştır.</p>

<p>Örneğin patlama sonucunda kişiye doğrudan şarapnel isabet etmese bile patlama basıncı veya ısı nedeniyle meydana gelen işitme kaybı ve tıbben “hafif olmayan” sair bir yaralanma bu kapsamda değerlendirilebilecektir.</p>

<p>Kanaatimizce maddenin uygulamasında en fazla uyuşmazlık yaratabilecek nokta “hafif nitelikte olmayan yaralanma” ifadesidir. Ancak “hafif” kavramının belirlenmesini doğrudan kurumun takdirine bırakılmamış, bunun yerine <strong>Adli Tıp Kurumunca kullanılan tıbbî değerlendirme ölçütlerini</strong> esas alınmıştır. Yani kişinin “ben ciddi yaralandım” demesi yeterli olmadığı gibi aynı şekilde kurumun “bu basit bir yaralanmadır” şeklindeki idari değerlendirmesi de tek başına yeterli değildir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Bu değerlendirmenin yapılması için; Adli Tıp Kurumunca kullanılan tıbbî değerlendirme ölçütleri esas alınarak, olay tarihindeki yaralanmalarının hafif nitelikte olmayan yaralanma niteliği taşıdığı ve olay ile yaralanma arasında illiyet bağı bulunduğu en az bir adli tıp uzmanının yer aldığı sağlık kurulu raporuyla tespit edilmesi gerekmektedir.</p>

<p><strong>3. Hangi kurum personeli veya kişiler yararlanabilir?</strong></p>

<p></p>

<ol start="1" style="list-style-type:lower-alpha" type="a">
 <li>Türk Silahlı Kuvvetlerinin askerî personeli,</li>
 <li>Jandarma Genel Komutanlığı personeli,</li>
 <li>Sahil Güvenlik Komutanlığı personeli,</li>
 <li>MİT mensupları,</li>
 <li>Emniyet Teşkilatının Emniyet Hizmetleri Sınıfı personeli,</li>
 <li>Güvenlik korucuları.</li>
</ol>

<p></p>

<p>Burada ki en önemli vurgu, <strong>Türk Silahlı Kuvvetleri, Jandarma Genel Komutanlığı ve Sahil Güvenlik Komutanlığı bakımından erbaş ve erlerin açıkça dahil edilmiş olmasıdır. D</strong>olayısıyla düzenleme yalnızca subay, astsubay, uzman erbaş veya profesyonel personele yönelik değil, erbaş ve erleri de dahil eden ve kişi yönünden kapsayıcı bir düzenlemedir.</p>

<p><strong>4. Yaralanmanın Hafif Nitelikte Olmadığı Ve Terörle Mücadele Görevlerinin İfası İle İlgili Olup Olmadığına Nasıl Karar Verilecek?</strong><strong> </strong></p>

<p>Mevzuat değişikliğinden yararlanmak için iki önemli kriter bulunmaktadır; Bunlardan biri “hafif nitelikte olmayan” yararlanma geçirilmiş olması, diğeri ise yaralanmanın terörle mücadele görevinin ifası esnasında olması yani; “illiyet bağı” kurulmasıdır.<strong> </strong></p>

<p>Örneğin kişi 2005 yılında operasyon sırasında patlama yaşadı ve omzundan yaralandıysa, sağlık raporunun yalnızca “omuzda hareket kısıtlılığı vardır” demesi yeterli olmayarak raporda olay ile mevcut/olay tarihindeki yaralanma arasında bağlantının kurulması gerekmektedir.</p>

<p>Bu nedenle:</p>

<ul style="list-style-type:disc" type="disc">
 <li>olay tutanağı,</li>
 <li>operasyon kayıtları, (HAGÜNDURAP, TEMGÜNDURAP vs)</li>
 <li>görev yazıları,</li>
 <li>hastane kayıtları,</li>
 <li>ilk müdahale kayıtları,</li>
 <li>epikriz,</li>
 <li>ameliyat kayıtları,</li>
 <li>röntgen/MR/BT kayıtları,</li>
 <li>askerî sağlık birimi kayıtları,</li>
 <li>personel dosyası,</li>
 <li>tanık/olay belgeleri gibi belgeler önem taşımaktadır.</li>
</ul>

<p></p>

<p><strong>5. Daha önce herhangi bir Kanun (3713, 2330 vb.) kapsamında vazife malulü olanlar bu haktan yararlanabilir mi? </strong></p>

<p>Mevzuat değişikliğinin asıl amacı zaten malul sayılmayan veya 13/7/1953 tarihli ve 4/1053 sayılı Bakanlar Kurulu Kararıyla yürürlüğe konulan Vazife Mâlûllüklerinin Nevileriyle Dereceleri Hakkında Nizamname hükümlerine göre derece tespiti yapılmayan kişilerin mağduriyetini gidermek olduğundan, daha önce herhangi bir şekilde vazife malulü sayılmış kişilerin bu mevzuat değişikliğinden yararlanması mümkün değildir. Kaldı ki, mevzuat değişikliğinde, bu maddeden yararlandıktan sonra derece alarak vazife malulü sayılacak kişilerin bu madde kapsamında bağlanacak aylıklarının kesileceği ve vazife malulü olarak tabi olacağı kanun kapsamında düzenlenen aylıklardan yararlanacağı düzenlenmiştir.</p>

<p><strong>6. Aylığın miktarı: 17.135 gösterge ne anlama gelmektedir? Miktarı ne kadardır? Aylık ne zaman bağlanır?</strong></p>

<p>Bu maddeden yararlanacak kişilere ödenecek aylığa ilişkin tutarın “<strong>17.135 × memur aylık katsayısı” </strong>olduğu dikkate alındığında<strong>; </strong>1 Temmuz–31 Aralık 2026 dönemi için memur aylık katsayısı <strong>1,575512</strong> olarak uygulanacak şekilde <strong>17.135 × 1,575512 = 26.996,40 TL </strong>olarak belirlenecektir. (hesaplama hatası olabileceğinden asıl aylığın SGK tarafından hesaplanacağı unutulmamalıdır)</p>

<p>Aylık, <strong>başvuru tarihinden itibaren değil, başvuru tarihini takip eden aybaşından itibaren bağlanacaktır. </strong>Örneğin kişi 15 Ekim 2026'da başvurursa ve yapılacak değerlendirmede yukarıdaki şartları taşıdığı tespit edilirse 1 Kasım 2026 aylık alma başlangıç tarihi olacaktır.</p>

<p>Ancak belirtilmesi gereken en önemli konu, “memur aylık katsayısı” ile çarpım öngörüldüğünden memur maaşlarındaki katsayının artması, aylıkların da artması anlamına gelecektir.</p>

<p><strong>7. Yaralanmanın olduğu tarih önemli mi?</strong></p>

<p>Bu düzenlemenin en önemli özelliklerinden biri de <strong>geçmiş olayları kapsaması</strong>dır. Madde metninde “yalnızca bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten önce meydana gelen olaylar” için uygulanacağı düzenlenmiştir. Yani düzenlemenin amacı geçmişte meydana gelmiş ve mevcut mevzuat nedeniyle aylık bağlanamamış yaralanmaları yeniden değerlendirmektir.</p>

<p>Kısacası madde hükümleri, yalnızca bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten önce meydana gelen olaylar hakkında bir defaya mahsus uygulanacak, 01 Eylül 2026’dan sonra meydana gelen olaylar bakımından bu madde kapsamında yeni başvuru yapılamayacaktır.</p>

<p><strong>8. Başvuru süreci nasıl olacak?</strong></p>

<p>Yukarıda belirtilen şartları haiz olan kişilerin, maddenin yürürlüğe girdiği tarihten; yani 01 Eylül 2026’dan itibaren bir yıl içerisinde ilgili kuruma başvurması gerekecektir. Yani başvuru tarihleri 01 Eylül 2026 ile 01 Eylül 2027 arasında yapılmak zorundadır.</p>

<p>Örneğin 2002 yılında TSK bünyesinde yaralanmış ve yukarıdaki şartları sağlayan bir kişi, 01 Eylül 2026 tarihinden itibaren bir yıl içerisinde Milli Savunma Bakanlığına veya bağlı olduğu Kuvvet Komutanlığına başvuru yapabilecektir. Buradaki en önemli nokta “olay tarihinde mensubu olduğu kuruma” başvuru yapılmasıdır. Örneğin 2020 yılında Kara Kuvvetleri Komutanlığında er olarak görev yapmaktayken yaralanan bir kişinin sonradan Jandarma Genel Komutanlığı bünyesinde Uzman Erbaş olarak görev yapması halinde başvuruyu Jandarma Genel Komutanlığına değil, Kara Kuvvetleri Komutanlığına veya Milli Savunma Bakanlığına yapması gerekecektir. Buradaki en önemli konu olay esnasında hangi kurumun mensubu olarak görev yaptığıdır.</p>

<p>Başvuru yazılı olarak ya da ilgili kurumun elektronik ortamda sunacağı bir form üzerinden yapılabilecektir. Konuya ilişkin olarak örneğin Milli Savunma Bakanlığı tarafından 01 Eylül 2026 tarihinden itibaren portal oluşturulduğu ve bu portal üzerinden başvuruların kabul edileceği duyurulmuştur.</p>

<p>Yapılacak başvurudan sonra ilgili kurum kişiyi yaralanmanın Geçici Madde 20 kapsamında olabileceğini değerlendirirse kişiyi Sağlık Bakanlığınca belirlenen hastanelere sevk edecektir. Yetkili hastane, mevcut tıbbi kayıtları, eski sağlık belgelerini ve diğer belgeleri inceleyecek ve Geçici Madde 20 kapsamında bir sağlık kurulu raporu düzenleyecektir. Bu rapor tekrar ilgili kuruma gönderilecek, müteakiben de ilgili kurum tarafından sağlık kurulu raporu, olay belgeleri ve diğer bilgi ve belgeler Sosyal Güvenlik Kurumuna gönderilecek, değerlendirme SGK tarafından yapılacak ve şartları haiz olarak bu maddeden yararlanması gerektiği değerlendirilenlere aylık bağlanacaktır.</p>

<p>Şunu önemle vurgulamak gerekir ki, <strong>kişinin bu maddeden yararlanıp yararlanamayacağına kişinin sevk edildiği sağlık teşkili ya da kişinin olay tarihinde görev yaptığı kurum değil; rapor ve belgelerin incelenmesi sonucunda Sosyal Güvenlik Kurumu karar verecektir</strong>.</p>

<p><strong>9. 1005 Sayılı Kanuna Yapılan Atıf Ne Anlama Geliyor?</strong></p>

<p>Mevzuat metninde belirtilen “Bu madde kapsamında aylık bağlananlar, aylık bağlanmasına ilişkin hükümler hariç olmak üzere 1005 sayılı Kanun kapsamındakiler için ilgili mevzuatında sağlanan diğer haklardan yararlanır.” hükmü önem arz etmektedir. 1005 sayılı Kanun'un tam adı “İstiklal Madalyası Verilmiş Bulunanlara Vatani Hizmet Tertibinden Şeref Aylığı Bağlanması Hakkında Kanun” olup, 1005 sayılı kanun kapsamında ödenen aylık ile bu madde kapsamında ödenen aylık aynı miktarda değildir.</p>

<p>Bu maddeden yararlanacak kişiler, <strong>1005 sayılı Kanundan yararlanan kişilerin aldığı aylık dışındaki diğer haklardan yararlanabileceklerdir.</strong></p>

<p>Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığının güncel açıklamasına göre 1005 kapsamındaki başlıca haklar şunlardır: (Hakların detaylı ve güncel hali için Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığının resmi internet sitesinin incelenmesi veya bu hakların kullanılması için Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığının il/ilçe müdürlüklerine başvurulması önemlidir)</p>

<p><strong>Ücretsiz seyahat : </strong>Kapsam dahilindeki kişinin; kendisi, eşi, 25 yaşını doldurmamış ve evlenmemiş çocukları, anne ve babası belirli toplu taşıma hizmetlerinden ücretsiz yararlanabilmektedir.</p>

<p><strong>Sağlık hakkı: </strong>1005 kapsamında şeref aylığı alanlarla eşlerinin sağlık hizmetlerinde belirli <strong>katılım payı muafiyetleri</strong> bulunmaktadır.Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı ayrıca 1005 kapsamındaki şeref aylığı alanlarla eşlerinden sağlık hizmetlerinde katılım payı alınmadığını ve şeref aylığı alan kişiler bakımından ilave ücret alınmadığını belirtmektedir.</p>

<p><strong>Elektrik indirimi: </strong>1005 kapsamında ikamet edilen konutta kullanılan elektrik enerjisi için en az %40 indirim öngören sistem bulunmaktadır. Bu hak, Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığının güncel sosyal haklar açıklamasında da açıkça belirtilmektedir.</p>

<p><strong>Su indirimi : </strong>1005 kapsamındaki kişiler için belediyelerce tahakkuk ettirilen su ücretlerinde en az %50 indirim öngörülmektedir.</p>

<p><strong>Emlak/mesken vergisi muafiyeti: </strong>1005 kapsamında ayrıca mesken vergisi muafiyeti bulunuyor. Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığının açıklamasına göre bu muafiyet 200 m²'yi aşmayan tek mesken için uygulanmaktadır. Dolayısıyla kişinin birden fazla konutu varsa veya mesken 200 m² sınırını aşarsa durum ayrıca değerlendirilmelidir.</p>

<p><strong>Eğitimle ilgili haklar : </strong>1005 kapsamındaki muharip gaziler bakımından ayrıca yükseköğretimde katkı payı ve öğrenim ücreti alınmaması, KYK bakımından burs/öncelik gibi sosyal haklar da bulunmaktadır. Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı güncel haklar listesinde yükseköğretim katkı payı/öğrenim ücreti, KYK bursu ve bazı çocuklara ilişkin eğitim avantajlarını açıkça saymaktadır.</p>

<p><strong>Sosyal tesis, müze, ören yeri ve benzeri haklar: </strong>Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığının güncel açıklamasında 1005 kapsamındaki muharip gaziler için sosyal tesislerden yararlanma,</p>

<p>müze ve ören yerlerinden ücretsiz yararlanma, Devlet Tiyatrolarından ücretsiz yararlanma, Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığına bağlı huzurevlerinden ücretsiz yararlanma gibi sosyal haklar da belirtilmektedir.</p>

<p>Kaynak bakımından 1005 kapsamındaki sosyal hakların güncel ve resmî açıklaması için Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığının muharip gaziler sayfası özellikle önemlidir.</p>

<p>Özellikle vurgulamak gerekir ki, başta bağlanacak aylık ve verilecek diğer haklar yönünden <strong>geriye dönük olarak geçmiş yılların bütün aylıklarının topluca ödenmesi</strong> veya geriye dönük hak iadesi şeklinde bir düzenleme olmayacak; örneğin aylık, başvuruyu takip eden aybaşından itibaren başlatılacaktır.</p>

<p><strong>10. SGK Tarafından Kişinin Bu Maddeden Yararlanması Uygun Görülmediyse Ne Yapılmalıdır? Başvurulabilecek Hukuki Bir Yol Var Mıdır?</strong></p>

<p>Bu maddeden yararlanmak isteyen kişiler tarafından usulüne uygun şekilde yapılmış başvurular neticesinde yapılan değerlendirme sonucunda, şartları sağlamadığı gerekçesi ile başvurusu reddedilen kişiler, mevzuatta yer alan süreler içerisinde yargı yoluna başvurabilirler. Zira yargılama neticesinde haklı görülen kişilerin bu şartları sağladığı tespit edileceğinden, mahkeme kararı doğrultusunda bu maddeye ilişkin haklardan yararlanabileceği izahtan varestedir.</p>

<p></p>

<p><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/av-ferhat-caliskan-av-firat-acar" title="Av. Ferhat ÇALIŞKAN - Av. Fırat ACAR">Av. Ferhat ÇALIŞKAN - Av. Fırat ACAR</a></strong></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/terorle-mucadelede-yaralanan-ancak-vazife-malulu-gazi-sayilmayan-turk-silahli-kuvvetleri-personeli-icin-onemli-mevzuat-degisikligi-1</guid>
      <pubDate>Tue, 25 Aug 2026 13:13:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2025/06/terazi/terazdv.jpg" type="image/jpeg" length="27807"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Kişisel Verilerin Korunmasında “Alenileştirme” Kavramı ve “Kanunilik” İlkesi]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/kisisel-verilerin-korunmasinda-alenilestirme-kavrami-ve-kanunilik-ilkesi-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/kisisel-verilerin-korunmasinda-alenilestirme-kavrami-ve-kanunilik-ilkesi-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>I. Giriş</strong></p>

<p>Devletin cezalandırma yetkisinin sınırlandırılması, demokratik hukuk devletinin temel gerekleri arasında yer alır. Bu sınırlandırmanın en önemli anayasal ve uluslararası güvencelerinden birini ise, Anayasa m.38 ile İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi m.7’de güvence altına alınan “suçta ve cezada kanunilik” ilkesi oluşturmaktadır. Anılan ilke; bireylerin hangi fiillerinin hukuki yaptırıma bağlandığını önceden bilebilmelerini sağlamakta; kamu otoritelerinin keyfi, öngörülemez veya genişletici yorumlarla cezalandırma yetkisini kullanmasının önüne geçmeyi amaçlamaktadır. “Kanunilik” ilkesi, öngörülebilirlik ve bilinirlik açısından bireyin hak ve hürriyetleri ile bunların serbestçe kullanılabilmesinin teminatıdır. Ancak “kanunilik” ilkesinin sadece 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun “Suçta ve cezada kanunilik ilkesi” başlıklı 2. maddesinde yazılması yeterli olmayıp, bu ilkenin sağladığı güvencenin suç ve ceza gösteren kanunlar ve bilhassa da bu kanunların tatbikinde ortaya koyulması gerekir. Sadece “kanunilik” ilkesinin varlığı ve hatta bu ilkeye uygun şekilde suçlar ile cezalarının kanunlarda gösterilmesi yeterli olmayıp, kıyas ve kıyasa varan genişletici yorum yasaklarının dikkate alındığı bir uygulamaya ihtiyaç vardır.</p>

<p>Bizce; temel hak ve hürriyetlerin ancak kanunla kısıtlanabileceğine dair bir diğer ve çok önemli güvence, “Temel hak ve hürriyetlerin sınırlanması” başlıklı Anayasa m.13’dür.</p>

<p>Anayasa Mahkemesi’nin (AYM’nin) bireysel başvurular kapsamında geliştirdiği içtihada göre, idari yaptırımların da belirli koşullar altında Anayasa m.38 kapsamında güvence altına alınan “kanunilik” ilkesinin koruma alanına girdiği kabul edilmektedir<a href="https://www.hukukihaber.net/idari-yaptirimlarda-kanunilik-ilkesi-ve-kanunilik-guvencesi" rel="dofollow">[1].</a> Kabahatler ve idari yaptırımlar alanında “suçta ve cezada kanunilik” ilkesinin; Ceza Hukukuna kıyasla daha esnek uygulanabileceği kabul edilmekle birlikte, bu durum “kanunilik” güvencesinin ortadan kaldırıldığı anlamına gelmemektedir. Özellikle idari yaptırımların kapsamının, kanunda yer almayan kavramlar veya idarenin düzenleyici işlemleri aracılığıyla öngörülemez biçimde genişletilmesi Anayasa m.38’in ihlaline yol açmaktadır.</p>

<p><strong>II. AYM Genel Kurulu’nun 27.01.2026 Tarihli Kararı</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>AYM Genel Kurulu, 16.06.2026 tarih ve 33282 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan 27.01.2026 tarihli ve 2020/32193 Başvuru numaralı <i>Viennalife Emeklilik ve Hayat A.Ş.</i> kararında, kişisel verilerin işlenmesine ilişkin olarak uygulanan idari para cezasını “suçta ve cezada kanunilik” ilkesi kapsamında incelemiş ve başvurucu Şirket hakkında uygulanan idari yaptırımın Anayasa m.38’de güvence altına alınan “kanunilik” ilkesini ihlal ettiğine karar vermiştir (B. No: 2020/32193, 27/1/2026).</p>

<p>Başvuruya konu olayda; şikayetçi, daha önce herhangi bir ticari ilişki içerisinde bulunmadığı başvurucu Şirket tarafından telefonla aranması üzerine kişisel verilerinin açık rızası olmaksızın elde edildiği iddiası ile Kişisel Verileri Koruma Kurumuna şikayette bulunmuştur. Başvurucu Şirket savunmasında; şikayetçiye ait ad, soyadı ve cep telefonu bilgilerinin herkesin erişimine açık bir internet sitesinden (<i>hizmetburada.com</i>)<i> </i>temin edildiğini, bu nedenle 6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu (KVKK)<strong> </strong>m.5/2-d kapsamında ilgili kişinin açık rızasının aranmasının gerekmediğini söylemiştir.</p>

<p>Kişisel Verileri Koruma Kurulu tarafından yapılan değerlendirmede, ilgili kişinin verilerinin bir dönem internet ortamında bulunmasının somut olayda tek başına belirleyici olmadığı belirtilmiştir. Kurula göre Şirket, bilgileri internet sitesinde bulunma ve alenileştirilme amacına uygun olarak kullanmamıştır. Nitekim şikayetçiyle; onun mesleki yetkinliğinden yararlanmak amacıyla değil, Şirketin faaliyetleri konusunda konuşmak ve kendisinden randevu talep edilmek üzere iletişim kurulmuştur. Bu nedenle; kişisel verilerin “alenileştirilme amacı” dışında kullanıldığı sonucuna varılarak, başvurucu Şirket hakkında KVKK m. 12/1-a hükmüne aykırılık nedeniyle m. 18/1-b uyarınca idari para cezası uygulanmasına karar verilmiştir. Başvuru Şirket tarafından idari yaptırım kararının ortadan kaldırılması için Sulh Ceza Hakimliğine yapılan başvuruda yaptırımın hukuka uygun olduğu sonucuna ulaşılmış ve bu karara yapılan itiraz da kesin olarak reddedilmiştir. Kesinleşen bu karara karşı başvurucu Şirket tarafından Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuruda bulunulmuştur.</p>

<p>AYM; öncelikle “suçta ve cezada kanunilik” ilkesinin kabahatler bakımından da uygulanabilir olduğunu, her ne kadar bu ilkenin kabahatler alanında daha esnek yorumlanabilmesi mümkün olsa da, bu esnekliğin “kanunilik” ilkesinin özünü ortadan kaldıracak ölçüde genişletilemeyeceğini vurgulamıştır (§ 34-39).</p>

<p>Nitekim, 5326 sayılı Kabahatler Kanunu’nun 4. maddesi “Kanunilik ilkesi” başlığını taşımaktadır.</p>

<p><strong>Kabahatler Kanunu m.4’e göre;</strong> <i>“(1) Hangi fiillerin kabahat oluşturduğu, kanunda açıkça tanımlanabileceği gibi; kanunun kapsam ve koşulları bakımından belirlediği çerçeve hükmün içeriği, idarenin genel ve düzenleyici işlemleriyle de doldurulabilir.</i></p>

<p><i>(2) Kabahat karşılığı olan yaptırımların türü, süresi ve miktarı, ancak kanunla belirlenebilir”.</i></p>

<p>Somut vakayı değerlendiren AYM; Başvurucu Şirketin şekli anlamda bir yasal düzenlemeye dayanılarak cezalandırıldığını, yaptırımın dayanağının ise, kabahat oluşturan fiil yönünden KVKK m.12/1-a ve yaptırımı bakımından da m.18/1-b hükümleri olduğunu belirtmiştir (§40). Bununla birlikte AYM, uyuşmazlığın esasını oluşturan “alenileştirme amacı” kavramının Kanunda düzenlenmediğine dikkat çekmiştir. Gerçekten de; KVKK m.5/2-d hükmünde yalnızca ilgili kişinin kendisi tarafından alenileştirilen kişisel verilerin açık rıza aranmaksızın işlenebileceği belirtilmiş, ancak alenileştirmenin amacı, kapsamı ve bu amaca aykırı kullanımın hangi koşullarda yaptırıma bağlanacağı hususlarında herhangi bir düzenlemeye yer verilmemiştir.</p>

<p>AYM’ye göre; Kanunda yer almayan “alenileştirme amacı” ölçütünün, yalnızca Kişisel Verilerin Korunması Kanunu’na İlişkin Uygulama Rehberi’nde yapılan açıklamalar esas alınarak yorumlanması ve bu yorum sonucunda kişiye idari yaptırım uygulanması ilgili Kanun hükümlerinin öngörülemeyecek şekilde genişletilmesi sonucunu doğurmaktadır (§ 43). Yüksek Mahkeme ayrıca, başvurucu Şirketin neden veri sorumlusu olarak kabul edildiği ve kişisel verilerin ilk yayımlandığı platformun sorumluluğunun bulunup bulunmadığı hususlarında da yeterli bir değerlendirme yapılmadığını ifade etmiştir (§ 44).</p>

<p>AYM sonuç olarak; başvurucu hakkında uygulanan idari para cezasının, Anayasa m.38’de güvence altına alınan “suçta ve cezada kanunilik” ilkesini ihlal ettiğine oybirliğiyle karar vermiştir (§ 45).</p>

<p><strong>III. Değerlendirme ve Sonuç</strong></p>

<p><i>Viennalife Emeklilik ve Hayat A.Ş.</i> kararı, idari yaptırımlar bakımından “kanunilik” ilkesinin sınırlarının belirlenmesinde önemli bir Genel Kurul kararı niteliğindedir.</p>

<p>Somut olaya bakıldığında; başvurucu Şirket hakkında uygulanan yaptırımın dayanağını oluşturan KVKK m.5/2-d hükmünde, “kişisel verilerin alenileştirilmesi” kavramına yer verilmiş olmakla birlikte, “alenileştirme amacı” kavramı ve bu amaca aykırı kullanımın hukuki sonuçları düzenlenmemiştir. Buna rağmen, somut olayda başvurucu hakkında uygulanan idari yaptırımın gerekçesinin, esas itibariyle “alenileştirme amacı” kavramına dayandırıldığı anlaşılmaktadır.</p>

<p>Gerçekten de; uyuşmazlığın temelini oluşturan husus, ilgili kişinin kişisel verilerinin alenileştirilip alenileştirilmediğinden ziyade, bu verilerin alenileştirilme amacı dışında kullanılıp kullanılmadığıdır. Oysa bu ölçütün kapsamı, sınırları ve yaptırım bakımından sonuçları kanun koyucu tarafından düzenlenmemiştir. Kanunda açıkça yer almayan bir kavramın yorum yoluyla genişletilerek, yaptırımın dayanağı haline getirilmesinin Anayasa m.38’de güvence altına alınan “suçta ve cezada kanunilik” ilkesinin sağladığı güvence ile bağdaştığını söylemek güçtür.</p>

<p><strong>Bu yönüyle karar;</strong> kabahatler alanında “kanunilik” ilkesinin daha esnek uygulanabileceğine ilişkin yerleşik yaklaşımı değiştirmemekle birlikte, bu esnekliğin sınırlarının da bulunduğunu göstermesi bakımından önem taşımaktadır. Nitekim AYM; somut olayda, kanunda düzenlenmeyen bir unsurun yorum yoluyla yaptırımın uygulanmasında belirleyici hale getirilmesinin, Anayasa m.38 kapsamında güvence altına alınan “kanunilik” ilkesi ile bağdaşmadığını ortaya koymuştur.</p>

<p>Gerçekten de “Kanunilik ilkesi” başlıklı Kabahatler Kanunu’nun 4. maddesi incelendiğinde; sosyal düzene aykırılıklar olarak da bilinen kabahatlerin belirlenmesinde kanun koyucunun suç ve cezalar bakımından TCK m.2’de olduğu gibi katı olmadığı, nitekim iki hüküm karşılaştırıldığında “suç” olarak kabul edilmeyen kabahatlerde Kabahatler Kanunu m.4/1’in <i>esnek hüküm</i> içerdiği,</p>

<p>Hangi fiillerin kabahat oluşturduğu Kanunda açıkça tanımlanabileceği gibi, kanunun kapsamı ve koşulları bakımından belirlediği çerçeve hükmün içeriğinin, idarenin genel ve düzenleyici işlemleri ile de doldurulabileceğinin belirtildiği, ancak kabahat karşılığı olan yaptırımların, süresinin ve miktarının yalnızca kanunla tespit edilebileceğinin ifade edildiği,</p>

<p>Görülmektedir.</p>

<p><strong>Bu yönüyle Kabahatler Kanunu’nun 4. maddesinin, Anayasa m.38 ile İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’nin “Kanunsuz ceza olmaz” başlıklı 7. maddesine aykırı olmadığının kabulünün gerektiği,</strong></p>

<p>Üst norm niteliği taşıyan Anayasa m.38 ile İHAS m.7’nin suç ve cezalar yönünden <i>kanun </i>zorunluluğunu aradığı, kabahatler bakımından ise böyle bir zorunluluğa yer verilmediği, fakat kabahatlerin de kısıtlama ve yaptırım öngörmesi itibariyle “Temel hak ve hürriyetlerin sınırlanması” başlıklı Anayasa m.13’de öngörülen <i>kanun</i> mecburiyetine kabahatlerde de uyulmasının gerektiği, fakat bunun suç ve cezalara göre esnek ele alınabileceği,</p>

<p>Bu bakımdan, kabahatlerle ilgili emir ve yasaklar ile bunların yaptırımlarında Kabahatler Kanunu’nun “Genel kanun niteliği” başlıklı m.3 ile “Kanunilik ilkesi” m.4’ün dikkate alınmasının lüzumlu olduğu,</p>

<p><strong>Dolayısıyla;</strong> yaptırımlar bakımından olmasa da kabahat niteliği taşıyan sosyal düzene aykırılıkların Kabahatler Kanunu’nun m.4/1’de belirtildiği çerçevede idarenin genel ve düzenleyici işlemlerinden olan Cumhurbaşkanlığı kararnamesi, Cumhurbaşkanı kararı veya yönetmeliklerle kabahatlerin tespitinin mümkün olduğu, ancak somut olayda bu yasal zorunluluğa uyulmadan ve idarenin iç işlem niteliği taşıyan tespit ve yorumundan hareketle kabahatin kabulü ile yaptırım tatbiki yoluna gidildiği, bunun da Anayasa m.13’e, m.38’e ve İHAS m.7’ye aykırı olduğu, esasen her ne kadar kabahatlerin tespiti ve yaptırımların tatbiki yetkisi idari makamlara tanınsa da, sonuçta bunların suçlar ile cezalara benzediği, bu yönden de yukarıda yaptığımız açıklamaya uygun düşmeyen kabahat tespitleri ile buna göre uygulanan yaptırımların hukuka aykırı olacağı,</p>

<p>İzahtan varestedir.</p>

<p><strong>Prof. Dr. Ersan Şen</strong></p>

<p><strong>Stj. Av. Ecem Ağca</strong></p>

<p><span style="color:#999999">(Bu makale, sayın </span><a href="https://www.hukukihaber.net/prof-dr-ersan-sen" rel="dofollow"><span style="color:#999999">Prof. Dr. Ersan ŞEN </span></a><span style="color:#999999">tarafından </span><a href="https://www.hukukihaber.net/" rel="dofollow"><span style="color:#999999">www.hukukihaber.net</span></a><span style="color:#999999"> sitesinde yayınlanması için kaleme alınmıştır. Kaynak gösterilse dahi makalenin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan makalenin bir bölümü, aktif link verilerek kullanılabilir. Yazarı ve kaynağı gösterilmeden kısmen ya da tamamen yayınlanması şahsi haklara ve fikri haklara aykırılık teşkil eder.)</span></p>

<p><span style="color:#999999">-------</span></p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/idari-yaptirimlarda-kanunilik-ilkesi-ve-kanunilik-guvencesi" rel="dofollow"><span style="color:#999999">[1]</span></a><span style="color:#999999"> </span><a href="https://www.hukukihaber.net/idari-yaptirimlarda-kanunilik-ilkesi-ve-kanunilik-guvencesi" rel="dofollow"><span style="color:#999999">https://www.hukukihaber.net/idari-yaptirimlarda-kanunilik-ilkesi-ve-kanunilik-guvencesi</span></a></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/kisisel-verilerin-korunmasinda-alenilestirme-kavrami-ve-kanunilik-ilkesi-1</guid>
      <pubDate>Tue, 25 Aug 2026 12:40:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2025/12/yazar/ersan-sen-yazdi-bilfi.jpg" type="image/jpeg" length="54082"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[YURT DIŞINDAN TEMİN EDİLEN VE SGK TARAFINDAN KARŞILANMAYAN İLAÇLAR]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/yurt-disindan-temin-edilen-ve-sgk-tarafindan-karsilanmayan-ilaclar-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/yurt-disindan-temin-edilen-ve-sgk-tarafindan-karsilanmayan-ilaclar-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[2026 DÜZENLEMELERİ VE HUKUKİ YOLLAR]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Bir ilacın Türkiye’de bulunmaması ile Sosyal Güvenlik Kurumu tarafından karşılanmaması aynı sorun değildir. İlacın yurt dışından teminine izin verilmiş olması da bedelinin SGK tarafından ödeneceği anlamına gelmez.</p>

<p>Özellikle nadir ve genetik hastalıklarda kullanılan yüksek maliyetli ilaçlar bakımından bu ayrım hasta ve yakınları açısından son derece önemlidir.</p>

<p>Bir uyuşmazlıkla karşılaşıldığında üç ayrı sorunun cevaplanması gerekir: İlaç Türkiye’den temin edilebiliyor mu? Yurt dışından teminine veya kullanımına ilişkin gerekli süreç tamamlanmış mı? Bedeli SGK tarafından karşılanıyor mu?</p>

<p>Bu soruların hukuki cevapları birbirinden farklıdır.</p>

<p>2026 yılında yurt dışından şahsi tedavi amacıyla temin edilen ilaçlara ilişkin geri ödeme ve tedarik mekanizmalarında yapılan düzenlemeler de bu ayrımı daha önemli hâle getirmiştir.</p>

<p><strong>2026’DA YURT DIŞINDAN İLAÇ TEMİNİNDE NE DEĞİŞTİ?</strong></p>

<p>SGK, 18 Mart 2026 tarihinde “Şahsi Tedavi İçin Yurt Dışından Temin Edilen İlaçların Alternatif Geri Ödeme Başvurularına İlişkin Usul ve Esaslar”ı yayımlamıştır. Bu düzenleme, yurt dışından şahsi tedavi amacıyla temin edilen ilaçlar bakımından alternatif geri ödeme mekanizmasının usulünü belirlemektedir.</p>

<p>Ayrıca 2026 yılında Sağlık Uygulama Tebliği ve eklerinde, Bedeli Ödenecek İlaçlar Listesi ile Yurt Dışı İlaç Fiyat Listesi bakımından çeşitli güncellemeler yapılmıştır. Bu nedenle yurt dışından temin edilen bir ilaçla ilgili değerlendirmede ilacın tıbbi gerekliliğinin yanında güncel SUT, geri ödeme koşulları, temin biçimi ve hastanın somut kullanımının ilgili şartlara uygunluğu birlikte incelenmelidir.</p>

<p>Bir SGK ret kararının verildiği tarihteki geri ödeme şartları ile dava veya yeni başvuru tarihindeki şartların aynı olduğu varsayılmamalıdır.</p>

<p><strong>YURT DIŞINDAN TEMİN İZNİ, SGK’NIN ÖDEYECEĞİ ANLAMINA GELİR Mİ?</strong></p>

<p>Hayır. Uygulamada en fazla karıştırılan hususlardan biri budur.</p>

<p>Bir ilacın hasta bakımından kullanılmasının uygun görülmesi veya yurt dışından teminine ilişkin gerekli izin sürecinin tamamlanması ile o ilacın bedelinin SGK tarafından karşılanması farklı hukuki değerlendirmelerdir.</p>

<p>Bu ayrımın önemi Anayasa Mahkemesine taşınan uyuşmazlıklarda açık biçimde görülmektedir.</p>

<p><strong>KAFTRIO ÖRNEĞİ: TEMİN EDİLEBİLEN İLACIN BEDELİNE ERİŞİLEMEMESİ</strong></p>

<p>Anayasa Mahkemesinin B. No: 2021/50688, 23.02.2022 tarihli kararına konu olayda kistik fibrozis hastasının tedavisinde Kaftrio isimli ilacın kullanılması gündeme gelmiştir.</p>

<p>SGK’nın ilaç bedelinin karşılanmasına ilişkin talebi reddetmesi üzerine uyuşmazlık idari yargıya taşınmıştır. Ankara 12. İdare Mahkemesi, uyuşmazlık devam ederken yürütmenin durdurulmasına; daha sonra ise SGK’nın ret işleminin iptaline karar vermiştir.</p>

<p>Anayasa Mahkemesi de bireysel başvuru üzerine 16.11.2021 tarihinde tedbir talebini kabul etmiştir.</p>

<p>Kanaatimizce bu uyuşmazlığın dikkat çekici tarafı şudur: Bir ilacın hukuken temin edilebilir olması ile hastanın o ilaca fiilen erişebilmesi aynı şey değildir. Çok yüksek maliyetli bir ilacın finansmanı sağlanamıyorsa, teorik olarak mevcut olan tedavi hasta açısından fiilen erişilemez hâle gelebilir.</p>

<p><strong>STRENSIQ ÖRNEĞİ: TEDAVİNİN FİNANSMANI NASIL SAĞLANACAK?</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Anayasa Mahkemesinin B. No: 2019/41507, 22.02.2022 tarihli kararına konu uyuşmazlıkta infantil hipofosfatazya tanılı çocuk hasta için asfotase alfa etken maddeli Strensiq isimli ilacın kullanımı ve ithali TİTCK tarafından uygun görülmüş; ancak SGK ilaç bedelinin karşılanması talebini reddetmiştir.</p>

<p>Uyuşmazlığın taşındığı Ankara 27. İş Mahkemesi, tedavi süresince kullanılacak ilaç bedellerinin kesinti yapılmaksızın SGK tarafından karşılanmasına ve ithalat için gerekli ödemenin doğrudan ilacın yurt dışından temininde yetkili kuruluşa yapılmasına karar vermiştir.</p>

<p>AYM ise yargılama devam ederken 07.01.2020 tarihinde tedbir talebini kabul etmiştir. Daha sonra bireysel başvuruyu olağan başvuru yollarının tüketilmemiş olması nedeniyle kabul edilemez bulmuştur. Bu nedenle AYM’nin tedbir kararının, uyuşmazlığın esası hakkında verilmiş nihai bir “SGK ödeme yapmak zorundadır” kararı olarak yorumlanması doğru değildir.</p>

<p>Bununla birlikte dosya, yüksek maliyetli bir ilaca erişimde ödemenin nasıl ve ne zaman yapılacağının da tedaviye erişim bakımından belirleyici olabileceğini göstermektedir.</p>

<p><strong>İLACI HASTANIN ÖNCE KENDİSİNİN ALMASI GERÇEKÇİ Mİ?</strong></p>

<p>Yüksek maliyetli ilaç uyuşmazlıklarının önemli pratik sorunlarından biri budur. Hastaya ilacı kendi imkânlarıyla temin edip daha sonra bedelini talep etme imkânı tanınması, ilk bakışta bir çözüm olarak görülebilir.</p>

<p>Ancak bedeli hastanın veya ailesinin ödeme gücünün çok üzerinde olan bir ilaç söz konusuysa bu yöntem fiilen tedaviye erişim sağlamayabilir.</p>

<p>Bu nedenle özellikle ağır, ilerleyici veya yaşamı tehdit eden hastalıklarda hukuki korumanın zamanlaması önem kazanmaktadır. İhtiyati tedbir veya yürütmenin durdurulması gibi geçici hukuki koruma mekanizmalarının bu uyuşmazlıklardaki işlevi de burada ortaya çıkmaktadır.</p>

<p>Mahkemenin yıllar sonra hastayı haklı bulması, tedavinin uygulanması gereken dönem geçmişse her zaman etkili bir sonuç yaratmayabilir.</p>

<p><strong>SGK RET KARARINA KARŞI HANGİ MAHKEMEYE BAŞVURULUR?</strong></p>

<p>SGK tarafından ilaç bedelinin karşılanması talebinin reddedilmesi hâlinde görevli yargı yerinin doğru belirlenmesi önem taşımaktadır.</p>

<p>5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun 101. maddesi uyarınca, bu Kanun hükümlerinin uygulanmasından doğan uyuşmazlıklar, aksine bir düzenleme bulunmadıkça iş mahkemelerinde görülür.</p>

<p>Bununla birlikte özellikle 5510 sayılı Kanun’un yürürlüğünden önce 5434 sayılı Kanun kapsamında bulunan kamu görevlileri ve bunların hak sahipleri bakımından farklı bir görev değerlendirmesi yapılabilmektedir.</p>

<p>Nitekim Uyuşmazlık Mahkemesinin 16.02.2026 tarihli, E.2026/45, K.2026/50 sayılı kararında, hastanın tedavisinde kullanılan ilaç bedelinin SGK tarafından karşılanması talebinin reddinden kaynaklanan somut uyuşmazlığın 5510 sayılı Kanun’un 101. maddesi kapsamında adli yargıda görülmesi gerektiğine karar verilmiştir.</p>

<p>Bu nedenle görevli yargı yeri belirlenirken hastanın sosyal güvenlik statüsü, 5510 sayılı Kanun’un yürürlük ve geçiş hükümleri ile uyuşmazlığın hukuki dayanağı birlikte değerlendirilmelidir. İlaca erişimin zaman açısından kritik olabildiği düşünüldüğünde, görev konusunda yapılacak bir hata ayrıca süre kaybına yol açabilir.</p>

<p><strong>SGK RET KARARI GELDİĞİNDE DOSYADA NELER İNCELENMELİ?</strong></p>

<p>Yurt dışından temin edilen veya SGK tarafından karşılanmayan bir ilaçla ilgili uyuşmazlıkta yalnızca reçete ile SGK ret yazısına bakılması yeterli değildir.</p>

<p>Dava veya yeniden başvuru öncesinde; ilacın Türkiye’deki ruhsat ve temin durumu, varsa TİTCK kullanım/temin izinleri, güncel SUT ve geri ödeme koşulları, hastanın sosyal güvenlik statüsü, hastalığın tanısı ve seyri, uzman hekimin ilacın gerekliliğine ilişkin değerlendirmesi, daha önce uygulanan tedaviler, mevcut alternatif tedavilerin somut hasta bakımından yeterliliği, tedavinin gecikmesi veya kesilmesinin yaratabileceği tıbbi sonuçlar ile ilacın maliyeti ve temin yöntemi birlikte değerlendirilmelidir.</p>

<p>Özellikle uzman hekim raporunda yalnızca ilacın “uygun” veya “gerekli” olduğunun belirtilmesiyle yetinilmemesi; mümkün olduğu ölçüde neden bu tedavinin seçildiğinin, alternatiflerin durumunun ve tedavinin gecikmesinin hasta açısından doğurabileceği sonuçların açıklanması uyuşmazlığın değerlendirilmesi bakımından önem taşıyabilir.</p>

<p><strong>SONUÇ</strong></p>

<p>Yurt dışından temin edilen ilaçlara ilişkin uyuşmazlıklarda “ilaç Türkiye’de bulunmuyor”, “TİTCK kullanımına izin verdi” ve “SGK ilacı karşılamıyor” ifadeleri aynı hukuki sorunu anlatmamaktadır. Her biri ayrı bir inceleme gerektirir.</p>

<p>2026 yılında yurt dışından şahsi tedavi amacıyla temin edilen ilaçların alternatif geri ödeme süreçlerine ilişkin yeni düzenlemelerin yürürlüğe girmesi de bu alanda güncel mevzuatın her somut olay bakımından ayrıca incelenmesini gerekli kılmaktadır.</p>

<p>Özellikle yüksek maliyetli ve nadir hastalıklarda kullanılan ilaçlarda hukuki uyuşmazlığın konusu görünüşte bir geri ödeme kararıdır. Ancak hasta açısından asıl mesele çoğu zaman çok daha somuttur: Tedaviye ihtiyaç duyduğu anda ulaşabilecek midir?</p>

<p>Bu nedenle yurt dışı ilaç uyuşmazlıklarında etkili hukuki koruma yalnızca bedelin sonunda kimin tarafından karşılanacağını değil, tedavinin zamanında sürdürülebilmesini de gözetmelidir.</p>

<p>Çünkü bazı uyuşmazlıklarda geciken şey yalnızca bir ödeme değildir. Geciken, tedavinin kendisidir.</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/av-filiz-sutcigil" title="Av. Filiz SÜTÇİGİL"><img alt="Av. Filiz SÜTÇİGİL" height="96" src="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/200x200/hukukihaber-net/uploads/2026/04/filiz-sutcigil.jpg" width="96" /></a></p>

<h4><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/av-filiz-sutcigil" title="Av. Filiz SÜTÇİGİL">Av. Filiz SÜTÇİGİL</a></strong></h4></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/yurt-disindan-temin-edilen-ve-sgk-tarafindan-karsilanmayan-ilaclar-1</guid>
      <pubDate>Tue, 25 Aug 2026 09:48:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2024/10/ilac-1.jpg" type="image/jpeg" length="24409"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Yargıda yeni güvenlik riski “dilekçede prompt injection”]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/yargida-yeni-guvenlik-riski-dilekcede-prompt-injection-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/yargida-yeni-guvenlik-riski-dilekcede-prompt-injection-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Mahkemeye sunulan dilekçenin temel işlevi hâkime, karşı tarafa davacının iddialarını, davalının savunmalarını taşımaktı. Yapay zekânın dava dosyalarını okumaya başlamasıyla belgenin ikinci ve daha az görünür bir işlevi ortaya çıktı: Belgenin içine yerleştirilen talimatlar, onu inceleyen yapay zekâ sisteminin davranışını değiştirmeye çalışabiliyor.</p>

<p>ABD'nin Connecticut eyaletinde bir mahkemenin ağustos ayında verdiği yaptırım kararı ile Brezilya'da son aylarda ortaya çıkan bir dizi vaka, siber güvenlik çevrelerinde uzun süredir bilinen “prompt injection” tekniğinin artık gerçek dava dosyalarında kullanıldığını gösteriyor.</p>

<p>Connecticut Yüksek Mahkemesi yargıcı Walter Spader Jr., kendi davasını avukatsız takip eden Matthew Elliott'ın 24 Temmuz'da elektronik olarak sunduğu belgelerin içine insan gözüyle görülmesi güç, çok küçük ve beyaz renkte metinler yerleştirdiğini belirledi.</p>

<p>Gizli metin, belgeyi okuyabilecek bir yapay zekâ sisteminden Elliott'ın görüşünü destekleyen çıktı üretmesini ve daha önce aleyhine verilmiş bir mahkeme ara kararının düzeltilmesi gerektiği sonucuna varmasını istiyordu. Mahkeme, bunu bir “prompt injection” girişimi olarak nitelendirdi.</p>

<p>Yargıç Spader, 6 Ağustos tarihli kararında Elliott'ın elektronik dosyalama yetkisini kaldırdı ve bundan sonraki belgelerini kâğıt üzerinde mahkeme kalemine vermesine hükmetti.</p>

<p>Olayın alışılmadık yönlerinden biri, saldırının hedeflediği sistemin gerçekte bulunmamasıydı. Connecticut yargısı dava dosyalarını incelemek veya karara bağlamak için yapay zekâ kullanmıyor. Mahkeme de ara kararında gizli komutun hiçbir kararı etkilemediğini belirtti.</p>

<p>Ancak yargıç açısından bu girişimden sonuç alınamaması davranışın niteliğini değiştirmedi. Spader, bir belgenin görünen içeriğinden ayrı olarak makinelere yönelik gizli bir mesaj taşımasının yargılama sürecinin açıklığıyla bağdaşmadığını söyledi. Elliott ise Reuters'a metni mahkemenin yapay zekâ kullanıp kullanmadığını “denetlemek” amacıyla yerleştirdiğini söyledi.</p>

<p><strong>ABD'deki olayın öncüsü Brezilya oldu</strong></p>

<p>Connecticut mahkemesi kararını verirken doğrudan Brezilya'da birkaç ay önce yaşanan bir olaya atıf yaptı.</p>

<p>Brezilya'nın Pará eyaletindeki Parauapebas 3. İş Mahkemesi'nde görülen bir davada iki avukat, Mayıs ayında sundukları dilekçenin içine beyaz zemin üzerinde beyaz yazıyla yapay zekâya yönelik gizli bir talimat yerleştirdi.</p>

<p>Komut, belgeyi inceleyen yapay zekâdan davalının savunmasını özetlemek için için hazırlayacağı içeriği yüzeysel tutmasını ve dilekçeye ekli belgeleri karara etkili olacak şekilde sorgulamamasını istiyordu.</p>

<p>Ancak saldırı başarılı olmadı. Brezilya iş yargısında kullanılan <strong>Galileu</strong> adlı yapay zekâ sistemi gizli içeriği tespit etti.</p>

<p>Mahkeme davranışı ağır bir usulî kötü niyet olarak değerlendirdi ve iki avukata dava değerinin yüzde 10'una karşılık gelen yaklaşık <strong>84 bin real</strong> para cezası verdi; olay ayrıca Baroya ve ilgili adli mercilere bildirildi.</p>

<p>Başlangıçta sıra dışı görünen olay kısa sürede tekil olmaktan çıktı.</p>

<p>Brezilya Yüksek Adalet Mahkemesi STJ, 20 Mayıs'ta kendi dava arşivinde de gizli yapay zekâ komutları içeren dilekçeler tespit ettiğini açıkladı. Mahkeme Başkanı Herman Benjamin, STJ'nin kullandığı üretken yapay zekâ sistemi <strong>STJ Logos</strong> üzerindeki girişimlerin engellendiğini, vakaların haritalandırıldığını ve sorumlular hakkında usulî, idari ve olası cezai yaptırımların araştırılacağını söyledi.</p>

<p>STJ ayrıca polis soruşturması ve idari inceleme başlattı.</p>

<p>São Paulo Eyalet Mahkemesi de Campinas ve São Paulo'da aynı avukat tarafından açıldığı belirtilen bir dizi davada beyaz renkle gizlenmiş komutlar tespit etti. Talimatlar yapay zekâdan adli yardım talebini ve varsa ihtiyati tedbiri kabul etmesini ve davalının çağrılmasını istiyordu.</p>

<p>Mahkeme olaylardan birinde avukata kötü niyetli dava takibi nedeniyle 10 asgari ücret tutarında ceza verdi ve dosyanın savcılık, yargı denetim makamı ve barolara gönderilmesine karar verdi. Mahkeme olayları aynı zamanda seri ve kötüye kullanılan dava takibi şüphesiyle ilişkilendirdi.</p>

<p>Santa Catarina yargısı da haziran ayında bir tüketici davasındaki savunma belgesinde gizli talimat tespit edildiğini ve yargıyı kötü niyetle etkileme girişimi nedeniyle yaptırım uygulandığını açıkladı.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Temmuz ayında São Paulo'daki 9. İş Mahkemesi'nde görülen başka bir davada ise savunma dilekçesinin sonunda, küçük ve beyaz yazıyla, yapay zekâya davanın reddi yönünde karar taslağı hazırlamasını söyleyen bir komut bulundu. İki avukata yargıyı kötü niyetle etkileme girişimi nedeniyle para cezası verildi.</p>

<p>Vakalar birlikte değerlendirildiğinde Brezilya, yargıya karşı prompt injection'ın teorik bir siber güvenlik ihtimali olmaktan çıkıp tekrarlanan bir adli uygulama sorununa dönüştüğü ilk ülkelerden biri haline geldi.</p>

<p><strong>Brezilya ülke çapında güvenlik programı başlattı</strong></p>

<p>Art arda gelen vakalar düzenleyici tepkiyi de beraberinde getirdi.</p>

<p>Brezilya Ulusal Adalet Konseyi CNJ, 9 Haziran'da yapay zekâ kullanan yargı sistemlerini gizli komutlardan korumaya yönelik ulusal bir teknik çerçeveyi oybirliğiyle kabul etti.</p>

<p>CNJ'nin değerlendirmesine göre saldırı yalnızca dilekçede beyaz yazıyla gizlenmiş birkaç kelimeden ibaret olmayabilir. Zararlı talimatlar PDF metadatasında, bağlantılarda, bilgi tabanlarında ve sistem tarafından alınan başka girdilerde de bulunabilir.</p>

<p>Konsey özellikle dışarıdan belge alan ve üretken yapay zekâyla <strong>özet, karar taslağı, sınıflandırma veya tavsiye</strong> üreten sistemlerin daha yüksek güvenlik denetimine tabi tutulmasını istedi.</p>

<p>CNJ bunun için <strong>Proseg-IA – Yargı Yapay Zekâ Sistemleri Adversarial Güvenlik Programı</strong> adı verilen ulusal programı oluşturdu.</p>

<p>Program kapsamında yapay zekâ sistemlerinin belgelerdeki normal içerikle şüpheli içeriği ayırıp ayırmadığının, kullanılan metnin kaynağını takip edip edemediğinin ve dava dosyalarındaki talimatların sistem komutu olarak yorumlanmasını önleyecek sınırların bulunup bulunmadığının denetlenmesi öngörülüyor.</p>

<p>Konsey ayrıca gizli metin, olağandışı metadata veya başka bir manipülasyon girişimi tespit edildiğinde bunun dava dosyasına kaydedilmesini; sistemlerde izlenebilirlik, insan gözetimi ve olay müdahale mekanizmalarının bulunmasını tavsiye ediyor.</p>

<p>Bu yaklaşım, prompt injection sorununu yalnızca “hile yapan avukata ne ceza verilmeli?” sorusundan çıkarıp doğrudan <strong>yargısal bilgi sistemlerinin mimarisi</strong> ile ilgili bir meseleye dönüştürüyor.</p>

<p><strong>Bir PDF artık sadece belge olmayabilir</strong></p>

<p>Teknik açıdan sorun, büyük dil modellerinin kendilerine verilen “talimat” ile incelemeleri istenen “içeriği” her zaman güvenilir biçimde ayıramamasından kaynaklanıyor.</p>

<p>Siber güvenlik kuruluşu OWASP, prompt injection'ı büyük dil modelleri için en temel güvenlik risklerinden biri olarak sınıflandırıyor. Özellikle bir internet sitesi, e-posta veya dosya gibi dış kaynaktaki talimatın model tarafından okunması <strong>dolaylı prompt injection</strong> olarak adlandırılıyor. Komutun insan tarafından görülebilir olması da gerekmiyor.</p>

<p>ABD Ulusal Standartlar ve Teknoloji Enstitüsü NIST de saldırganların görünmeyen bölgelere talimat gizleyebileceğini ve bu tür komutların yapay zekâ ajanlarının asıl görevini değiştirerek saldırganın istediği eylemleri yapmasına yol açabileceğini belirtiyor.</p>

<p>Bu nedenle yapay zekâ açısından mahkemeye gelen bir PDF, Word belgesi, e-posta veya web sayfası artık yalnızca <strong>okunacak veri</strong> değildir. Aynı dosya, sistem tarafından yanlış yorumlanması halinde <strong>çalıştırılmaya çalışılan bir talimatın taşıyıcısı</strong> haline gelebilir.</p>

<p>Aradaki fark özellikle otonom veya yarı otonom yapay zekâ sistemleri yaygınlaştıkça önem kazanıyor.</p>

<p>Sadece bir belgeyi özetleyen bir modelde başarılı saldırı, özetin taraflı veya eksik oluşturulmasına yol açabilir. Dosyaları araştırabilen, başka sistemlere erişebilen veya taslak karar ve işlem hazırlayabilen bir ajan söz konusu olduğunda saldırının etkisi daha geniş olabilir.</p>

<p>Bu nedenle güvenli tasarımın yalnızca “model kötü komuta uyacak mı?” sorusuna dayanması yeterli görülmüyor. CNJ'nin Brezilya için önerdiği modelde dış belgeler güvenilmeyen veri olarak ele alınıyor; metnin kaynağı takip ediliyor ve belge içeriği ile sistemi yöneten komut katmanı birbirinden ayrılmaya çalışılıyor.</p>

<p><strong>Halüsinasyondan manipülasyona</strong></p>

<p>Üretken yapay zekânın hukuk alanındaki ilk büyük güvenilirlik tartışması, avukatların ChatGPT ve benzeri sistemlerin ürettiği var olmayan içtihatları mahkemelere sunmasıyla ortaya çıktı.</p>

<p>Prompt injection ise farklı bir problem yaratıyor.</p>

<p>Halüsinasyonda yapay zekâ kendi hatası nedeniyle gerçeğe aykırı bilgi üretirken, prompt injection'da dışarıdaki bir kişi sistemi <strong>kasıtlı olarak yanıltmaya</strong> çalışıyor.</p>

<p>Başka bir ifadeyle riskin kaynağı yalnızca modelin güvenilmezliği değil; davanın tarafları, avukatlar veya dava dosyasına belge sunma yetkisine sahip bilirkişi gibi kötü niyetli başka bir aktörler de yapay zekânın okuyacağı içeriği saldırı aracına dönüştürebilir.</p>

<p>Connecticut kararı bu nedenle Brezilya örneklerinden farklı bir uyarı taşıyor. Connecticut mahkemesi gizli komutun hedefleyebileceği bir yargısal yapay zekâ sistemi kullanmıyordu. Buna rağmen mahkeme, elektronik dosyanın içine makineye yönelik gizli talimat yerleştirilmesini başlı başına yargısal sürecin bütünlüğüne yönelik bir davranış olarak değerlendirdi.</p>

<p>Bu yaklaşım yaygınlaşırsa gelecekte mahkemelerin yalnızca başarılı manipülasyonları değil, yapay zekâyı gizlice etkilemeye yönelik <strong>teşebbüsleri</strong> de usul hukuku ve meslek etiği bakımından ayrıca değerlendirmesi gündeme gelebilir.</p>

<p>Üstelik bu saldırıyla hedeflenebilecek tek risk altındaki tek merci mahkemeler de değil. Benzer şekilde yapay zeka ile iş akışı yöneten her özel ve resmi kurum da bu saldırının hedefi olabileceği gibi, <strong>bu tür bir yönlendirici komut içeren dilekçeyi kullandığı AI destekli uygulamaya yükleyip cevap hazırlamaya çalışan avukat da hedefe dönüşebilir.</strong></p>

<p><strong>Türkiye açısından risk henüz teorik, altyapı tartışması ise bugünden başlamalı</strong></p>

<p>Türkiye'de kamuoyuna yansımış benzer bir yargısal prompt injection vakası bulunduğuna ilişkin güvenilir bir kayıt şimdilik yok.</p>

<p>Ancak Brezilya'daki gelişmeler Türkiye açısından uzak bir teknoloji tartışması olarak görülemeyebilir. Çünkü Türk yargısında da yapay zekânın dosya inceleme ve karar hazırlama süreçlerinde kullanılması kurumsal hedefler arasında yer alıyor.</p>

<p>Yargıtay'ın 2024 faaliyet raporunda, Yargıtay İçtihat Merkezi istenen düzeye getirildikten sonra <strong>dosya özetleme, gerekçeli karar yazımı ve takrir raporu hazırlama</strong> alanlarında yapay zekâ algoritmalarının geliştirilmesinin planlandığı belirtiliyor.</p>

<p>Yargıtay'ın 2025 faaliyet raporu da “yapay zekâ destekli rapor hazırlama ve gerekçeli karar yazma usullerinin uygulanması” hedefini koruyor ve bu konuda ön görüşmeler ile çalışmaların devam ettiğini bildiriyor.</p>

<p>Bu projeler prompt injection nedeniyle terk edilmesi gereken çalışmalar anlamına gelmiyor. Brezilya örneğinin gösterdiği durum bunun tam tersi: Yapay zekâ yargısal iş akışına ne kadar fazla girerse, <strong>dışarıdan gelen dava belgelerinin güvenilmeyen veri olarak işlenmesi</strong> o kadar önemli hale geliyor.</p>

<p>Türkiye açısından olası güvenlik standardı; UYAP veya başka yargısal sistemlerden alınan PDF, UDF, Word, taranmış belge ve eklerin yapay zekâya doğrudan komut akışının parçası olarak verilmemesini, görünmeyen metin ve metadata katmanlarının denetlenmesini, olağandışı talimatların işaretlenmesini ve sistemin kullandığı her bilgi parçasının kaynağının sonradan izlenebilmesini içerebilir.</p>

<p>Daha ileri aşamada yapay zekânın hazırladığı özet, rapor veya karar taslağının hangi belge parçalarından etkilendiğini gösteren <strong>denetim izi</strong> de yargısal güvenliğin önemli unsurlarından biri haline gelebilir.</p>

<p>Buradaki mesele yalnızca siber güvenlik değildir. Bir tarafın gizli komutunun mahkemenin kullandığı yapay zekâ tarafından dikkate alınması; silahların eşitliği, hâkimin tarafsızlığı, hukuki dinlenilme hakkı, çelişmeli yargılama ve kararın gerekçesinin kaynağının denetlenebilirliği gibi doğrudan adil yargılanma ilkelerini ilgilendirebilir.</p>

<p>Brezilya CNJ'sinin prompt injection konusunda ulusal standart geliştirmesi bu açıdan Türkiye için dikkat çekici bir örnek sunuyor: yapay zekâ güvenliği, sistem faaliyete geçirildikten sonra ortaya çıkan kötüye kullanımları cezalandırmakla sınırlı bırakılmıyor; <strong>belgenin sisteme girdiği ilk noktadan itibaren yargısal mimarinin bir parçası olarak ele alınıyor.</strong></p>

<p>Yapay zekâ destekli hukuk sistemleri geliştikçe mahkemelerin önündeki güvenlik sorusu bu nedenle yalnızca modellerin ne kadar doğru olduğuyla sınırlı kalmayabilir.</p>

<p><strong>Geleceğin dava dosyasında mahkemenin yalnızca belgenin ne söylediğini değil, belgenin yapay zekâya ne yaptırmaya çalıştığını da denetlemesi gerekebilir.</strong></p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/av-samil-demir" title="Av. Şamil DEMİR"><img alt="Av. Şamil DEMİR" height="96" src="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/200x200/hukukihaber-net/uploads/2025/09/samil-demir.jpg" width="96" /></a></p>

<h4><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/av-samil-demir" title="Av. Şamil DEMİR">Av. Şamil DEMİR</a></strong></h4></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/yargida-yeni-guvenlik-riski-dilekcede-prompt-injection-1</guid>
      <pubDate>Mon, 24 Aug 2026 19:42:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/08/terazi/yapaysze-kisisel.jpg" type="image/jpeg" length="11134"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Ev Sahibi Tahliye İsterse: Kiracının Yasal Hakları ve Süreçler]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/ev-sahibi-tahliye-isterse-kiracinin-yasal-haklari-ve-surecler-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/ev-sahibi-tahliye-isterse-kiracinin-yasal-haklari-ve-surecler-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye'de konut kiraları 2026 yılında da artışını sürdürürken, ev sahibiyle kiracı arasındaki <strong>tahliye uyuşmazlıkları</strong> da sulh hukuk mahkemelerinin en yoğun dosya kalemlerinden biri haline geldi. Elinize bir ihtarname, ödeme emri veya dava dilekçesi ulaştığında panikle hareket etmek yerine, kanunun size tanıdığı süreleri ve hakları bilmek çoğu zaman sürecin sonucunu değiştiriyor.</p>

<p>Bu yazıda ev sahibi tahliye talep ettiğinde <strong>kiracı olarak hangi haklara sahip olduğunuzu</strong>, hangi sürede ne yapmanız gerektiğini ve dava/icra sürecinin nasıl işlediğini adım adım anlatıyoruz.</p>

<p><strong>İhtar veya Dava Dilekçesi Elinize Ulaştığında İlk Adım</strong></p>

<p>Diyelim ki kapınıza bir tebligat memuru geldi ve elinize <strong>tahliye ihtarnamesi</strong> veya bir icra dairesinden gönderilmiş ödeme/tahliye emri tutanağı bıraktı. İlk yapmanız gereken şey tebliğ tarihini not almak, çünkü kanundaki tüm süreler bu tarihten itibaren işlemeye başlıyor.</p>

<p>Belgenin ne olduğunu (icra takibi mi, doğrudan dava dilekçesi mi, yoksa noter ihtarı mı) ayırt etmek kritik. Örneğin İstanbul'da oturan bir kiracının kapısına bırakılan bir <strong>ödeme emri</strong> ile bir <strong>dava tebligatı</strong> tamamen farklı hukuki yollar izler ve farklı sürelere tabidir. Belgeyi okumadan veya bir avukata danışmadan cevap vermemek, süre kaçırmamak açısından önemlidir.</p>

<p><strong>Bunu Biliyor Muydunuz?</strong></p>

<p>Türk Borçlar Kanunu'na göre kiraya veren, kira sözleşmesi süresi ne kadar uzun olursa olsun, sözleşmenin başlangıcından itibaren <strong>on yıllık uzama süresi</strong> dolmadan sebep göstermeksizin tahliye isteyemez. Bu on yıllık süre dolmadan yapılan sebepsiz fesih talepleri hukuken geçerli sayılmaz.</p>

<p><strong>Ev Sahibi Hangi Hukuki Yollarla Tahliye İsteyebilir?</strong></p>

<p>Ev sahibinin kiracıyı tahliye edebilmesi için kanunda sayılan belirli sebeplerden birine dayanması gerekir; keyfi bir istekle kapınıza dayanıp "çıkın" demesi hukuken bir sonuç doğurmaz. <strong>Kira bedelinin ödenmemesi</strong>, ev sahibinin kendisinin veya yakınlarının konuta ihtiyaç duyması, yeniden inşa/esaslı onarım gerekliliği ya da kiracının önceden verdiği <strong>tahliye taahhüdü</strong> bu sebeplerin başında geliyor. Bu konuların ayrıntılarını ve ev sahibinin hangi durumlarda dava açabileceğini tahliye davasının şartlarını anlattığımız yazımızda daha kapsamlı ele almıştık.</p>

<p>Burada asıl odaklanacağımız nokta şu: <strong>siz kiracı olarak bu süreçte pasif bir taraf değilsiniz.</strong> Kanun, hangi sebeple karşı karşıya kalırsanız kalın, size itiraz etme, savunma yapma ve gerekirse süreci uzatma imkânı tanıyor.</p>

<p><strong>İcra Yoluyla Tahliyede İtiraz Hakkınız</strong></p>

<p>Ev sahibi, kira bedelinin ödenmediğini ileri sürerek doğrudan icra dairesi üzerinden <strong>tahliye talepli icra takibi</strong> başlatabilir. Bu durumda size bir ödeme emri tebliğ edilir. Örnek verelim: Kadıköy'de bir dairede oturan kiracıya iki aylık kira borcu nedeniyle ödeme emri geldiğini varsayalım, eğer kiracı borcu gerçekten ödediyse veya borç miktarına itirazı varsa, İcra ve İflas Kanunu'nun ilgili hükümleri uyarınca tebliğden itibaren <strong>yedi günlük yasal itiraz süresi</strong> içinde icra dairesine itiraz dilekçesi vermesi gerekir.</p>

<p>Bu süre içinde itiraz edilmezse takip kesinleşir ve tahliye süreci hızla ilerleyebilir. İtiraz edilmesi halinde ise ev sahibinin itirazın kaldırılması için icra mahkemesine başvurması gerekir; bu da sürecin uzamasına ve kiracının hazırlık yapma süresi kazanmasına imkân tanır. Zaten icra takibiyle karşılaşan herkesin ilk 7 gün içinde nelere dikkat etmesi gerektiğini ayrı bir yazımızda ayrıntılı anlatmıştık.</p>

<p><strong>Sürede Kaçırılan Hak Geri Gelmiyor</strong></p>

<p>İcra takibine itiraz süresi ve dava dilekçesine cevap süresi <strong>hak düşürücü</strong> niteliktedir. Bu süreler geçtikten sonra yapılan itirazlar kural olarak dikkate alınmaz; bu nedenle tebliğ tarihini not etmek ve süre içinde harekete geçmek belirleyicidir.</p>

<p>Süreci bir uzmanla değerlendirmek, doğru adımı zamanında atmanızı sağlar.</p>

<p><strong>Tahliye Davasında Savunma Hakkınız</strong></p>

<p>Ev sahibi doğrudan sulh hukuk mahkemesinde tahliye davası açtıysa, size dava dilekçesi tebliğ edilir. Genel hükümlere göre bu tebliğden itibaren <strong>iki haftalık cevap süreniz</strong> bulunur. Bu süre içinde bir cevap dilekçesi hazırlayarak dava sebebine itiraz edebilir, delillerinizi (ödeme dekontları, yazışmalar, tanık beyanları) sunabilirsiniz.</p>

<p>Somut bir örnek düşünelim: Ev sahibi “kendim oturacağım” gerekçesiyle dava açtı ama siz aslında dairenin kısa süre sonra başka bir kiracıya verildiğini öğrendiniz. Bu durumda mahkemeye bu bilgiyi ve varsa delillerini sunarak <strong>gerçek ihtiyaç şartının oluşmadığını</strong> ileri sürebilirsiniz. Cevap süresini kaçırmak, elinizdeki savunma imkânlarını büyük ölçüde zayıflatır.</p>

<p><strong>Arabuluculuk Bir Seçenek mi?</strong></p>

<p>Kira uyuşmazlıklarında dava açmadan önce <strong>arabuluculuğa</strong> başvurabilir. Bu, mahkeme sürecine göre çok daha hızlı işleyen ve tarafların kendi çözümlerini üretmesine imkân tanıyan bir yoldur; arabulucu genellikle görevlendirildikten kısa bir süre sonra tarafları ilk toplantıya davet eder.</p>

<p>Örneğin uzun süredir aynı evde oturan, ev sahibiyle iyi ilişkileri olan ama ödeme takviminde anlaşmazlık yaşayan bir kiracı için arabuluculuk, hem dava masrafından hem de aylarca sürebilecek bir yargılama sürecinden kaçınmanın pratik bir yolu olabilir. Taraflar arabuluculukta anlaşırsa varılan mutabakat, imzalanan tutanakla bağlayıcı hale gelir.</p>

<p><strong>Mahkeme Tahliyeye Karar Verirse Ne Olur?</strong></p>

<p>Mahkeme tahliye kararı verirse ve karar kesinleşirse, ev sahibi kararı icraya koyarak tahliyeyi talep edebilir. Kiracıya bu aşamada da bir tebligat yapılır ve evi belirli bir süre içinde boşaltması istenir. Bu süreçte de kiracının, örneğin kararın usulüne uygun tebliğ edilip edilmediğini denetleme veya icra memuru işlemlerine karşı şikâyet yoluna başvurma gibi hakları devam eder.</p>

<p><strong>Sürecin Genel Akışı</strong></p>

<p>1. Tebliğ tarihini not edin</p>

<p>2. Belgenin türünü (icra/dava/ihtar) belirleyin</p>

<p>3. Yasal süre içinde itiraz veya cevap dilekçenizi verin</p>

<p>4. Delillerinizi toplayın (ödeme dekontu, yazışma, tanık)</p>

<p>5. Gerekirse arabuluculuk seçeneğini değerlendirin</p>

<p>6. Karar kesinleşirse tebligat ve icra sürecini takip edin</p>

<p>Tahliye süreci sonuçlansa dahi kiracının bazı hakları devam eder.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>Depozito İadesi ve Diğer Haklarınız</strong></p>

<p>Tahliye süreci hangi şekilde sonuçlanırsa sonuçlansın, kiracının <strong>güvence bedeli (depozito)</strong> üzerindeki hakkı ayrı bir konudur. Ev sahibi, evde herhangi bir hasar veya ödenmemiş borç yoksa depozitoyu iade etmekle yükümlüdür. Örneğin evden çıkarken dairenin durumunu fotoğraflarla belgelemek, ileride “hasar var” iddiasıyla depozitonun haksız yere kesilmesinin önüne geçebilir.</p>

<p>Ayrıca kiracının evden çıkış tarihine kadar oturma hakkı, eşyalarını güvenli şekilde taşıma süresi ve gerektiğinde tahliye sürecine ilişkin tüm işlemleri bir avukat aracılığıyla takip ettirme hakkı da her zaman saklıdır.</p>

<p><strong>Ev sahibi hiçbir sebep göstermeden beni evden çıkarabilir mi?</strong></p>

<p>Hayır. Kanunda sayılan geçerli bir sebep (ödeme yapılmaması, ihtiyaç, tahliye taahhüdü gibi) olmadan yapılan tahliye talepleri hukuken geçerli kabul edilmez.</p>

<p><strong>İhtarnameye hiç cevap vermezsem ne olur?</strong></p>

<p>Süresi içinde itiraz veya cevap verilmemesi, karşı tarafın talebinin kesinleşmesine ve sürecin aleyhinize hızla ilerlemesine yol açabilir.</p>

<p><strong>Özetle:</strong> Ev sahibinin tahliye talebiyle karşılaştığınızda panik yerine tebliğ tarihini not etmek, belgenin türünü doğru tespit etmek, yasal süreler içinde itiraz/cevap vermek ve gerekiyorsa arabuluculuk seçeneğini değerlendirmek en önemli adımlardır. Her somut olayın kendine özgü koşulları olduğunu unutmayın.</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/av-aysel-aba-kesici" title="Av. Aysel ABA KESİCİ"><img alt="Av. Aysel ABA KESİCİ" height="96" src="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/200x200/hukukihaber-net/images/yazarlar/_177u8YhhhYlhlhjuauhghghhhghjhhhhhhhhjgjggjhhhhhghhghhhhhghghhjujhghhjhhjjhhhgjhjj8.jpg" width="96" /></a></p>

<h4><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/av-aysel-aba-kesici" title="Av. Aysel ABA KESİCİ">Av. Aysel ABA KESİCİ</a></strong></h4></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/ev-sahibi-tahliye-isterse-kiracinin-yasal-haklari-ve-surecler-1</guid>
      <pubDate>Mon, 24 Aug 2026 16:16:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2025/12/insaat-ev-bina.jpg" type="image/jpeg" length="73452"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Hukuk Büroları Koda Dönüşürken: Brahe ve AI-Native Hukuk Pratiği]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/hukuk-burolari-koda-donusurken-brahe-ve-ai-native-hukuk-pratigi-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/hukuk-burolari-koda-donusurken-brahe-ve-ai-native-hukuk-pratigi-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Hukuk sektöründeki asıl dönüşüm, avukatların ChatGPT veya Claude kullanmaya başlaması olmayabilir. Daha köklü bir değişimden söz ediyoruz:</p>

<p>“<strong>Hukuk bürosunun kendisinin, iş akışlarının, insan kaynağının, bilgi yönetiminin ve hatta ekonomik modelinin en baştan yapay zeka etrafında tasarlanması.”</strong></p>

<p>Bu ayrımı görünür kılan güncel örneklerden biri, Helsinki merkezli yeni hukuk bürosu <strong>Brahe</strong>.</p>

<p>Yeni tanıtılan Brahe, kendisini bir LegalTech şirketi ya da deneysel bir proje olarak değil, doğrudan <strong>“AI-native” bir hukuk bürosu</strong> olarak konumlandırıyor. Antti Innanen’in ifadesiyle yaklaşımın özeti oldukça net:</p>

<p><strong>“AI is the operating system, not the lawyer.”</strong></p>

<p>Yani: Yapay zeka avukat değil; işletim sistemi.</p>

<p>Bence üzerinde durulması gereken asıl cümle de tam olarak bu. Çünkü bugün hukuk sektöründe “yapay zeka kullanmak” ile “hukuk hizmetini yapay zeka etrafında yeniden tasarlamak” çoğu zaman aynı şeymiş gibi konuşuluyor. Oysa değiller.</p>

<p><strong>-AI-enabled bir hukuk bürosu ile AI-native bir hukuk bürosu aynı şey değil.</strong></p>

<p>Bugün bir avukatın yapay zeka ile sözleşme taslağı hazırlaması, uzun bir dosyayı özetletmesi, emsal araştırmasında destek alması veya yazışmalarını hızlandırması artık olağanlaşmaya başlayan kullanım biçimleri. Ancak burada mevcut hukuk bürosu değişmiyor. Aynı organizasyon yapısı, aynı dosyalama mantığı, aynı iş bölümü, aynı onay zinciri, aynı fiyatlandırma modeli korunuyor; yalnızca bu yapının içerisine yeni bir teknoloji ekleniyor. Bu, <strong>AI-enabled</strong> bir model.</p>

<p>AI-native yaklaşım ise başka bir soru soruyor:</p>

<p><strong>“Bu hukuk bürosunu bugün sıfırdan kursaydık ve elimizde bu teknoloji zaten var olsaydı, işi yine aynı şekilde mi organize ederdik?”</strong></p>

<p>Brahe’nin ilginç tarafı burada ortaya çıkıyor. Büro, kendi açıklamasında yapay zekanın sonradan mevcut yapıya “eklenmediğini”; organizasyonun en baştan bu teknoloji temel alınarak tasarlandığını söylüyor. Brahe’nin geliştirdiği sistem, bir hukuki işin türünü belirliyor, ilgili workflow’ları devreye sokuyor, araştırma yapıyor, ilk taslakları hazırlıyor, çıktıları doğruluyor ve sorumlu avukata öneriler sunuyor. Nihai sorumluluk ise avukatta kalıyor. Bu nedenle Brahe örneğinde yapay zeka yalnızca “belge yazan bir araç” değil. <strong>Dosyanın nasıl hareket edeceğini belirleyen altyapının parçası.</strong> Bu ayrım küçük görünse de hukuk bürolarının geleceği açısından oldukça büyük sonuçları olabilir.</p>

<p><strong>-Rekabet avantajı hangi modeli kullandığınız olmayabilir.</strong></p>

<p>Antti Innanen’in röportajdaki bir başka tespiti bence en az hukuk bürosunun kendisi kadar önemli. Innanen’e göre foundation model’ler giderek birbirinin yerine kullanılabilir hale geliyor. Dolayısıyla uzun vadede rekabet avantajını yaratan unsur, yalnızca hangi modeli kullandığınız değil; o modelin etrafında hangi işletim sistemini kurduğunuz. Bu fikir hukuk sektörü açısından önemli bir kırılmaya işaret ediyor. Bugün sıkça şu soruları soruyoruz:</p>

<p>· “Claude mu daha iyi?”</p>

<p>· “ChatGPT mi?”</p>

<p>· “Hangi model sözleşme incelemesinde daha başarılı?”</p>

<p>Fakat modeller geliştikçe ve performans farkları belirli alanlarda daraldıkça hukuk büroları açısından daha kritik sorular şunlar olabilir:</p>

<p>- Yapay zeka hangi veri kaynaklarına erişiyor?</p>

<p>-Büronun geçmiş dosyaları ve kurumsal bilgi birikimi nasıl yapılandırılmış?</p>

<p>-Hangi görev ne zaman AI sistemine aktarılıyor?</p>

<p>-Hangi çıktılar insan denetimine tabi?</p>

<p>-Hangi risk seviyesinde ikinci bir kontrol gerekiyor?</p>

<p>-Sistem yapılan hatalardan nasıl öğreniyor?</p>

<p>-Ve belki de en önemlisi: Büronun yıllar içinde oluşturduğu mesleki bilgi, teknoloji tarafından kullanılabilir bir kurumsal hafızaya dönüşebiliyor mu?</p>

<p>Bu durumda geleceğin hukuk bürosunun teknolojik üstünlüğü bir yazılım aboneliğinden çok, kendi bilgi mimarisinde ve süreç tasarımında yatabilir. Aynı yapay zeka modelini yüzlerce büro kullanabilir. Ama aynı kurumsal hafızaya, workflow’a, doğrulama sistemine ve risk protokolüne sahip olmayacaklar.</p>

<p><strong>-“Üç hafta yerine üç gün” yalnızca hız meselesi değil.</strong></p>

<p>Brahe kendi tanıtımında, daha önce üç hafta sürebilen bir işin üç günde tamamlanabileceğini ileri sürüyor. Bunun Brahe’nin kendi performans iddiası olduğunu ve bağımsız olarak doğrulanmış genel bir sektör ölçütü olmadığını özellikle ayırmak gerekir. Ancak varsayımı düşünsel bir deney olarak kabul edelim. Bir hukuki iş gerçekten üç hafta yerine üç günde tamamlanabiliyorsa mesele yalnızca “avukat artık daha hızlı çalışıyor” değildir. Bu, hukuk bürosunun ekonomik mantığını tartışmaya açar. Çünkü uzun yıllardır hukuk hizmetlerinin önemli bir bölümü zaman üzerinden ölçülüyor. Avukatın harcadığı saat ile yaratılan değer arasında örtük bir bağlantı kuruluyor. Peki teknoloji aynı sonucu çok daha kısa sürede üretmeye başladığında ne olacak?</p>

<p><strong>Bir hukuki iş üç hafta yerine üç günde yapılabiliyorsa, hukuk bürosunun değer önerisi hala harcanan zaman üzerinden mi kurulabilir?</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Bu soru yalnızca billable hour modelini ilgilendirmiyor. Fixed fee, subscription, success-based veya value-based pricing gibi alternatif modellerin önem kazanmasına; müvekkilin “kaç saat çalışıldı?” sorusundan “hangi risk ortadan kaldırıldı, hangi sonuç üretildi?” sorusuna yönelmesine neden olabilir.</p>

<p>Ve dönüşüm burada da bitmiyor. Geleneksel büyük hukuk bürosu modeli önemli ölçüde bir <strong>leverage</strong> mantığı üzerine kuruludur: Çok sayıda junior avukat araştırma, belge inceleme, due diligence ve ilk taslak gibi yoğun emek gerektiren işleri yürütür; daha kıdemli avukatlar ise bu çalışmaları yönlendirir ve kontrol eder. Eğer bu görevlerin önemli bir bölümü AI tarafından üstlenilirse piramidin geometrisi değişebilir. Daha küçük ekipler daha yüksek hacimli işi yönetebilir. Ama bunun beraberinde başka bir soru gelir:</p>

<p><strong>Junior avukatlar nasıl yetişecek?</strong></p>

<p>Çünkü bugün “rutin” dediğimiz işlerin önemli bir kısmı aynı zamanda avukatın mesleki muhakemesini geliştirdiği eğitim alanıdır. Binlerce sayfalık belgeyi incelemek verimsiz olabilir; fakat hangi belgenin neden önemli olduğunu öğrenmenin yolu da çoğu zaman o süreçten geçmiştir. Dolayısıyla AI yalnızca iş gücü ihtiyacını değil, <strong>mesleki yetişme modelini</strong> de yeniden tasarlamayı gerektirebilir.</p>

<p><strong>-Avukat ortadan kalkmıyor; avukatın yaptığı iş değişiyor.</strong></p>

<p>Bu nedenle meseleyi “AI avukatların yerini alacak mı?” sorusuna indirgemeyi çok verimli bulmuyorum. Brahe’nin modeli de böyle bir iddia üzerine kurulmuş değil. Tam tersine, sistem tarafından hazırlanan taslakların sorumlu avukat tarafından kontrol edildiği ve dosya boyunca hukuki sorumluluğun avukatta kaldığı özellikle vurgulanıyor. Belki de daha doğru soru şu:</p>

<p><strong>AI, avukatın yaptığı işlerin kompozisyonunu nasıl değiştirecek?</strong></p>

<p>Araştırmanın ilk aşaması, belge karşılaştırmaları, ilk taslaklar, rutin kontroller ve idari süreçler giderek otomatikleşirse insan avukatın değeri başka alanlarda daha görünür hale gelebilir:</p>

<p><strong>muhakeme + strateji + müzakere + risk değerlendirmesi + müvekkil ilişkisi.</strong></p>

<p>Bir model yüzlerce belgeyi saniyeler içinde tarayabilir. Ancak bir müvekkile, hukuken mümkün olan üç seçenek arasından hangisinin ticari olarak doğru olduğunu anlatmak başka bir iştir. Bir sözleşme maddesindeki riski tespit etmek ile o riskin müzakere masasında ne ölçüde üstlenilmesi gerektiğine karar vermek de aynı şey değildir. Teknoloji cevap üretme maliyetini düşürdükçe, belki de avukatın gerçek değeri doğru soruyu sormakta ve üretilen cevabın hangi bağlamda anlamlı olduğunu değerlendirmekte daha fazla yoğunlaşacak.</p>

<p><strong>-LegalTech yalnızca hukuki metin üretmek olmayabilir.</strong></p>

<p>Brahe röportajındaki en ilginç noktalardan biri ise hukuki çalışmadan çok, hukuk bürosunun günlük işletimine ilişkin. Innanen; zaman kaydı, fatura takibi, referans çalışmalarının hazırlanması, LinkedIn içerikleri ve business development gibi işlerin avukatın zamanının şaşırtıcı derecede büyük bölümünü tükettiğini söylüyor ve bu alanlarda da AI agent’ları denediklerini belirtiyor. Bu ayrıntı önemli. Çünkü LegalTech tartışmasının büyük bölümü hala “AI dilekçe yazabilir mi?”, “sözleşme hazırlayabilir mi?”, “içtihat bulabilir mi?” sorularında yoğunlaşıyor. Oysa belki daha büyük verimlilik alanı hukuk bürosunun bütününde. Dosya açılışından conflict check’e, görev dağılımından takvime, bilgi yönetiminden faturaya, müvekkil iletişiminden iş geliştirmeye kadar uzanan bir süreç düşünün. Bu açıdan geleceğin LegalTech'i yalnızca <strong>hukuki metin üreten teknoloji</strong> olmayabilir. <strong>Hukuk bürosunu yeniden tasarlayan teknoloji</strong> olabilir.</p>

<p><strong>-Peki Türkiye’de asıl soru ne?</strong></p>

<p>Türkiye açısından tartışmanın artık yalnızca “avukatlar yapay zeka kullanmalı mı?” düzeyinde olmadığını söylemek mümkün. Nitekim Türkiye Barolar Birliği’nin 2026 yılında gerçekleştirdiği Yapay Zeka ve Avukatlık Çalıştayı ve devamındaki sonuç panelinde de mesleki sır, kişisel verilerin korunması, insan denetimi, doğrulama yükümlülüğü, şeffaflık ve mesleki sorumluluk gibi başlıklar öne çıktı. TBB’nin aktardığı temel yaklaşım da tartışmanın yapay zekanın kullanılıp kullanılmayacağı noktasını aşarak hangi etik ilkeler, hukuki sınırlar ve sorumluluk mekanizmaları içinde kullanılacağı meselesine geldiği yönünde. Bence bundan sonraki aşamada buna bir soru daha eklememiz gerekiyor:</p>

<p><strong>Yapay zekayı hukuk bürosunun kurumsal yapısına nasıl entegre edeceğiz?</strong></p>

<p>Çünkü bireysel bir avukatın bir chatbot kullanması ile müvekkil verilerinin, geçmiş dosyaların, sözleşme arşivinin ve büro içi know-how’ın AI destekli bir işletim sistemine bağlanması aynı risk düzeyinde değil. Burada müvekkil gizliliği, sır saklama yükümlülüğü, KVKK, veri güvenliği, erişim yetkileri, model sağlayıcılarıyla veri paylaşımı, çıktıların doğrulanması ve insan denetimi gibi başlıkların ayrı ayrı tasarlanması gerekiyor. Belki hukuk bürolarının gelecekte yalnızca bir “AI kullanım politikası” değil;</p>

<p>· hangi verinin hangi sisteme aktarılabileceğini,</p>

<p>· hangi çıktının kim tarafından kontrol edileceğini,</p>

<p>· hangi görevlerin otomatikleştirilemeyeceğini,</p>

<p>· hataların ve hallucination riskinin nasıl yönetileceğini,</p>

<p>· AI kullanımının nasıl kayıt altına alınacağını</p>

<p>belirleyen gerçek bir <strong>AI governance mimarisine</strong> ihtiyacı olacak. Bu nedenle Brahe örneğinde beni en çok düşündüren şey Claude kullanmaları değil. Asıl dikkat çekici olan, <strong>hukuk bürosunu bir sistem tasarımı problemi olarak ele almaları.</strong></p>

<p>Belki de önümüzdeki dönemin rekabeti “kim daha fazla AI aracı kullanıyor?” yarışı olmayacak. Hatta en gelişmiş modeli satın almak da tek başına belirleyici olmayacak. Farkı; insan muhakemesini, kurumsal bilgiyi, teknolojiyi, etik sorumluluğu ve iş süreçlerini en iyi şekilde bir araya getiren hukuk büroları yaratabilir. Çünkü teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin, hukuk hizmetinin merkezinde hala bir karar vardır: Ve o kararın nasıl üretildiği, hangi bilgiye dayandığı, kim tarafından kontrol edildiği ve sorumluluğunu kimin taşıdığı hukuk pratiğinin özünü oluşturmaya devam edecek.</p>

<p>Belki de geleceğin başarılı hukuk bürosu en fazla yapay zeka aracına sahip olan değil; hangi işi makineye, hangi kararı insana bırakacağını en doğru şekilde tasarlayan büro olacak.</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/av-fatma-tokat" title="Av. Fatma TOKAT"><img alt="Av. Fatma TOKAT" height="96" src="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/200x200/hukukihaber-net/uploads/2026/05/fatma-tokat.jpg" width="96" /></a></p>

<h4><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/av-fatma-tokat" title="Av. Fatma TOKAT">Av. Fatma TOKAT</a></strong></h4>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/hukuk-burolari-koda-donusurken-brahe-ve-ai-native-hukuk-pratigi-1</guid>
      <pubDate>Mon, 24 Aug 2026 15:23:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/04/baro/yapay-avukat-k71.jpg" type="image/jpeg" length="22175"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Şirketlerde Finans ve Muhasebe Personelinin Hukuki Statüsü ve Alınabilecek Tedbirler]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/sirketlerde-finans-ve-muhasebe-personelinin-hukuki-statusu-ve-alinabilecek-tedbirler-2</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/sirketlerde-finans-ve-muhasebe-personelinin-hukuki-statusu-ve-alinabilecek-tedbirler-2" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Ticari hayatta şirketlerin faaliyetlerini sağlıklı biçimde sürdürebilmeleri ve rekabet güçlerini koruyabilmeleri, büyük ölçüde mali süreçlerin düzenli, şeffaf ve güvenilir şekilde yürütülmesine bağlıdır. Bu süreçlerin merkezinde bulunan finans ve muhasebe çalışanları; şirketin banka hesaplarından nakit akışına, mali kayıtlarından müşteri ve tedarikçi bilgilerine kadar birçok önemli veri ve işleme görevleri gereği erişebilmektedir. Bu erişim imkânı, finans ve muhasebe personelinin özen ve sadakat borcunu özellikle önemli hâle getirmektedir. Çalışanın yalnızca kendisine verilen işi yerine getirmesi değil; görevini yürütürken işverenin haklı menfaatlerini gözetmesi, şirketin malvarlığını ve ticari bilgilerini koruması ve kendisine tanınan yetkileri görev amacı doğrultusunda kullanması gerekir.</p>

<p>Bununla birlikte finans veya muhasebe alanında çalışan bir personelin yaptığı her hata veya ihmalin doğrudan ağır hukuki sonuç doğurduğunu söylemek mümkün değildir. Çalışanın sorumluluğu değerlendirilirken görev ve yetkilerinin kapsamı, mesleki bilgi ve tecrübesi, kusurunun derecesi ve meydana gelen zararla davranışı arasındaki bağlantı birlikte ele alınmalıdır. Nitekim TBK m. 400 kapsamında işçinin sorumluluğunun belirlenmesinde de işin niteliği ile çalışanın bilgi, yetenek ve nitelikleri önem taşımaktadır. Öte yandan şirket varlıklarının kişisel amaçlarla kullanılması, güvenin kötüye kullanılması veya ticari ve mali bilgilerin yetkisiz kişilerle paylaşılması gibi daha ağır ihlaller, somut olayın özelliklerine göre tazminat sorumluluğunun yanı sıra 4857 sayılı İş Kanunu m. 25/II kapsamında haklı nedenle fesih sonucunu da doğurabilir.</p>

<p>Bu nedenle finans ve muhasebe personelinden kaynaklanabilecek hukuki risklerin yalnızca bir uyuşmazlık ortaya çıktıktan sonra değerlendirilmesi yeterli değildir. İşe alımdan başlayarak görev ve yetkilerin açıkça belirlenmesi, gerekli gizlilik ve denetim mekanizmalarının kurulması ve olası uyuşmazlıklarda kullanılabilecek kayıtların düzenli şekilde tutulması hem işveren hem de çalışan açısından daha güvenli bir çalışma düzeninin oluşturulmasına katkı sağlayacaktır..</p>

<p>• <strong>İşe Alım Sürecinde Dikkat Edilmesi Gereken Hukuki Hususlar </strong></p>

<p>Finans ve muhasebe personeli; şirketin banka hesaplarına, ödeme süreçlerine, mali tablolarına, ticari kayıtlarına ve kimi zaman doğrudan nakit varlıklarına erişebilen çalışanlardır. Bu nedenle bu pozisyonlarda yapılacak bir işe alım, yalnızca doğru personelin seçilmesi değil, aynı zamanda şirketin mali güvenliğinin korunması açısından da önem taşır.</p>

<p>Bu noktada ilk adım, adayın mesleki yeterliliğinin ve geçmiş iş tecrübesinin doğru şekilde değerlendirilmesidir. Özellikle para transferi, banka işlemleri, kasa yönetimi veya şirketin mali kayıtları üzerinde yetki kullanacak personel bakımından referans kontrolü yapılması, ileride ortaya çıkabilecek risklerin azaltılmasına katkı sağlayabilir.</p>

<p>Ancak işverenin aday hakkında araştırma yapma imkânı sınırsız değildir. Referans araştırmaları, adli sicil kaydı talepleri ve aday hakkında elde edilecek diğer kişisel veriler bakımından 6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu hükümlerinin gözetilmesi gerekir. Adaydan yalnızca işe alım amacıyla bağlantılı ve gerekli bilgilerin talep edilmesi; kişisel verilerin hangi amaçla işlendiğinin açıkça ortaya konulması ve somut durumun gerektirdiği hâllerde gerekli hukuki şartların sağlanması önemlidir.</p>

<p>İşe alım tamamlandıktan sonra ise taraflar arasındaki ilişkinin sınırları mümkün olduğunca baştan belirlenmelidir. Özellikle finans ve muhasebe çalışanlarında yalnızca genel hükümler içeren standart bir iş sözleşmesiyle yetinilmesi, ileride “Bu işlem benim görevim değildi” veya “Bu konuda yetkim bulunmuyordu” şeklinde uyuşmazlıkların ortaya çıkmasına neden olabilir. Bu nedenle çalışanın; görev ve sorumluluklarının, banka ve ödeme işlemlerindeki yetki sınırlarının, fatura onay ve kontrol süreçlerinin, kasa ve nakit yönetimine ilişkin sorumluluklarının, raporlama yükümlülüğünün ve kime karşı sorumlu olduğunun açık şekilde belirlenmesi faydalı olacaktır. Görev tanımının ayrıca hazırlanarak iş sözleşmesinin eki hâline getirilmesi ve çalışana tebliğ edilmesi, hem çalışanın sorumluluk alanını belirginleştirir hem de ileride doğabilecek uyuşmazlıklarda önemli bir ispat aracı oluşturabilir.</p>

<p>İşveren açısından bir diğer koruyucu araç ise deneme süresidir. 4857 sayılı İş Kanunu'nun 15. maddesi uyarınca taraflar iş sözleşmesine kural olarak en fazla iki aylık deneme süresi koyabilir; bu süre toplu iş sözleşmeleriyle dört aya kadar uzatılabilir. Finans ve muhasebe gibi güven ilişkisinin özellikle önem taşıdığı görevlerde deneme süresi, çalışanın yalnızca mesleki yeterliliğinin değil, iş disiplinine ve şirket prosedürlerine uyumunun da değerlendirilmesine imkân sağlar. Nitekim Yargıtay uygulamasında da çalışanın görev alanının ve sorumluluğunun belirlenmesinde görev tanımı ve organizasyon yapısı önem taşımaktadır. Bu nedenle finans ve muhasebe personelinin yetkilerinin sözlü veya teamüle dayalı biçimde bırakılması yerine, yazılı ve denetlenebilir bir sistem kurulması hem çalışan hem de işveren bakımından daha güvenli bir hukuki zemin oluşturacaktır.</p>

<p>• <strong>Usuli Sonuçlar ve Dava Stratejisine Etkiler</strong></p>

<p>Finans ve muhasebe personelinden kaynaklanan uyuşmazlıklarda, maddi hukukun yanında ispat ve delillendirme süreci de büyük önem taşımaktadır. İşverenin çalışanın hatalı veya hukuka aykırı bir davranışını tespit etmiş olması, tek başına açılacak bir davanın kazanılacağı veya gerçekleştirilen feshin hukuka uygun kabul edileceği anlamına gelmez. İddia edilen davranışın, çalışanın kusurunun ve meydana gelen zararın somut delillerle ortaya konulması gerekir.</p>

<p>Finans veya muhasebe çalışanının sadakat borcuna aykırı davrandığı, işverenin güvenini kötüye kullandığı veya şirketi zarara uğrattığı gerekçesiyle 4857 sayılı İş Kanunu m. 25/II kapsamında haklı nedenle fesih yapılması hâlinde, feshe dayanak oluşturan olayların ispatı büyük önem taşır.</p>

<p>Örneğin çalışanın bir ödemeyi yanlış hesaba göndermesi veya bir beyannamenin süresini kaçırması tek başına her durumda haklı fesih için yeterli olmayabilir. Çalışanın görev tanımı, hatanın nasıl gerçekleştiği, kusurun ağırlığı, olayın tekrarlanıp tekrarlanmadığı ve güven ilişkisine etkisi birlikte değerlendirilmelidir. Bu nedenle işverenin uyuşmazlık ortaya çıktıktan sonra delil toplamaya çalışması yerine, iş ilişkisinin başından itibaren ispat edilebilir bir organizasyon yapısı kurması daha sağlıklı olacaktır. Yazılı görev tanımları, yetki matrisleri, ödeme onay kayıtları, kurumsal e-postalar, banka işlem kayıtları ve şirket içi denetim raporları olası bir uyuşmazlıkta önemli deliller hâline gelebilir.</p>

<p>Çalışanın kusurlu davranışı sonucunda şirketin maddi zarara uğraması hâlinde TBK m. 400 kapsamında çalışanın sorumluluğu gündeme gelebilir. Ancak şirketin zarar görmesi, zararın otomatik olarak çalışandan tahsil edilebileceği anlamına gelmez. Öncelikle gerçek bir zararın meydana geldiğinin, bu zararın çalışanın kusurlu davranışından kaynaklandığının ve zarar ile davranış arasında uygun nedensellik bağının bulunduğunun ortaya konulması gerekir. Özellikle muhasebe ve finans işlemlerinden kaynaklanan uyuşmazlıklarda bilirkişi incelemesi önem kazanabilir. Bir vergi cezasının gerçekten çalışanın ağır ihmalinden mi, şirket içerisindeki organizasyon eksikliğinden mi veya başka bir nedenden mi kaynaklandığının teknik olarak değerlendirilmesi gerekebilir.</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-9-hukuk-dairesinin-202314532-e-202320147-k-sayili-karari" rel="dofollow"><strong>Yargıtay 9. Hukuk Dairesinin E. 2023/14532, K. 2023/20147, T. 20.12.2023 </strong>sayılı kararı</a>nda da TBK m. 400 kapsamında işçinin sorumluluğunun belirlenmesinde işin niteliğinin yanında çalışanın eğitim, uzmanlık, yetenek ve diğer özelliklerinin dikkate alınması gerektiği vurgulanmaktadır. Bu nedenle bir tazminat talebinde yalnızca “çalışan hata yaptı ve şirket zarar gördü” şeklinde bir bağlantı kurulması yeterli değildir. Çalışanın hangi yükümlülüğü ihlal ettiği ve bu ihlalin hangi zararı meydana getirdiği somutlaştırılmalıdır.</p>

<p>Finans ve muhasebe çalışanlarının şirketin en hassas ticari ve mali bilgilerine erişebilmeleri nedeniyle, gizlilik yükümlülüğünün yalnızca genel iş sözleşmesi hükümlerine bırakılmaması faydalı olacaktır. İş sözleşmesinin eki veya bağımsız bir Gizlilik Sözleşmesi ile hangi bilgilerin gizli olduğu, bu bilgilerin hangi amaçlarla kullanılabileceği, şirket dışına çıkarılmasının veya kişisel cihazlara aktarılmasının yasak olup olmadığı ve iş ilişkisinin sona ermesinden sonra hangi yükümlülüklerin devam edeceği açık şekilde düzenlenebilir. Bu düzenlemeler yalnızca çalışan üzerinde caydırıcılık sağlamaz. Olası bir uyuşmazlıkta çalışanın hangi bilgilerin gizli olduğunu bildiğinin ve bu konuda açık şekilde bilgilendirildiğinin ortaya konulmasına da yardımcı olur. Gizlilik veya sır saklama yükümlülüğünün ihlali hâlinde sözleşmede cezai şart öngörülmesi de uygulamada sık kullanılan yöntemlerden biridir. Ancak cezai şartın belirlenmesinde yalnızca yüksek bir tutar belirleyerek caydırıcılık sağlanmaya çalışılması doğru bir yaklaşım değildir. Cezai şartın sözleşmenin niteliği, çalışanın ücreti, ihlalin oluşturabileceği zarar ve somut olayın koşullarıyla ölçülü olması önem taşır. Aksi hâlde uyuşmazlık durumunda cezai şartın hâkim tarafından indirilmesi gündeme gelebilir. Dolayısıyla amaç, uygulanması güç derecede ağır bir yaptırım oluşturmak değil; hukuken savunulabilir ve aynı zamanda çalışan açısından caydırıcı bir sözleşme sistemi kurmaktır.</p>

<p>Finans departmanlarında ortaya çıkan birçok uyuşmazlık aslında hukuki süreç başlamadan önce doğru bir yetkilendirme sistemiyle önlenebilir. Özellikle yüksek tutarlı banka işlemlerinde tek bir çalışanın işlemi başlatması, onaylaması ve sonuçlandırması şirket açısından önemli bir risk oluşturabilir. Bu nedenle işlem tutarına göre yetki limitlerinin belirlenmesi ve belirli tutarın üzerindeki işlemlerde ikinci bir yönetici veya yetkilinin onayının aranması düşünülebilir. Benzer şekilde ödeme talimatının hazırlanması, kontrol edilmesi ve banka üzerinden onaylanması mümkün olduğunca farklı kişiler veya yetki seviyeleri arasında paylaştırılabilir. Bu sistemler yalnızca suistimali önlemeye yönelik değildir. İnsan hatasının erken aşamada tespit edilmesine de imkân sağlar.</p>

<p>Şirketin denetim mekanizmalarının yetersiz olması, çalışanın kasıtlı veya kusurlu davranışını her durumda ortadan kaldırmaz. Nitekim <a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-9-hukuk-dairesinin-202310193-e-202315686-k-sayili-karari" rel="dofollow"><strong>Yargıtay 9. Hukuk Dairesinin E. 2023/10193, K. 2023/15686, T. 23.10.2023 </strong>sayılı kararı</a>nda, zimmet suçundan kaynaklanan zarar bakımından işverenin gözetim ve denetim sorumluluğu gerekçe gösterilerek işverene %25 ortak kusur yüklenmesi isabetli bulunmamış ve somut olayın özellikleri çerçevesinde zararın tamamından çalışanın sorumlu tutulması gerektiği kabul edilmiştir. Bununla birlikte bu karar, şirketlerin denetim sistemlerinden vazgeçebileceği şeklinde yorumlanmamalıdır. Etkin bir denetim mekanizması öncelikle zararın meydana gelmesini engellemek için gereklidir. Ayrıca uyuşmazlık hâlinde hangi işlemin kim tarafından ve hangi yetki kapsamında gerçekleştirildiğinin ortaya konulmasını kolaylaştırır.</p>

<p>Şirketin banka hesaplarını yöneten, doğrudan nakit işlemleri gerçekleştiren veya fiziksel kasa sorumluluğu bulunan çalışanlar bakımından şirketin karşılaşabileceği mali risklere karşı ek güvence yöntemleri de değerlendirilebilir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Somut görevin niteliğine göre, hukuki geçerlilik şartları ve yasal sınırlamalar gözetilmek kaydıyla kefalet alınması veya uygun mesleki sorumluluk/sadakat sigortası ürünlerinden yararlanılması gündeme gelebilir. Ancak bu yöntemler, görev tanımı ve iç kontrol mekanizmalarının alternatifi olarak görülmemelidir. Asıl amaç zararın ortaya çıkmasını önlemek; sigorta veya diğer güvence yöntemleri ise önlenemeyen risklerin mali sonuçlarını sınırlandırmak olmalıdır.</p>

<p>Finans ve muhasebe personeliyle ilgili uyuşmazlıklarda şirketler açısından en önemli tedbirlerden biri, işlem geçmişinin sonradan denetlenebilir olmasıdır. Kimin hangi tarihte hangi ödemeyi hazırladığı, işlemi kimin onayladığı, çalışanın hangi banka hesaplarında hangi yetkilere sahip olduğu ve görev değişikliklerinde bu yetkilerin ne zaman kaldırıldığı kayıt altına alınmalıdır. Özellikle personelin işten ayrılması hâlinde kurumsal sistemlere erişimin kapatılması, banka yetkilerinin kaldırılması, şirkete ait cihaz ve belgelerin teslim alınması ve gerekli devir-teslim tutanaklarının hazırlanması ihmal edilmemelidir. Bu tür kayıtlar yalnızca güvenlik tedbiri değildir. Olası bir fesih veya tazminat davasında olayın ispatını sağlayabilecek delil altyapısının önemli bir bölümünü oluşturur.</p>

<p><strong>Sonuç olarak;</strong> finans ve muhasebe personelinden kaynaklanabilecek hukuki risklere karşı en etkili yöntem, uyuşmazlık meydana geldikten sonra dava açmak değil; iş ilişkisinin başlangıcından itibaren görev, yetki, denetim ve delil sistemini doğru şekilde kurmaktır. Açık görev tanımları, ölçülü yetkilendirme, çift kontrol mekanizmaları, gizlilik düzenlemeleri ve düzenli iç denetim birlikte uygulandığında hem mali kayıp riski azalacak hem de olası bir hukuki uyuşmazlıkta şirketin ispat gücü önemli ölçüde artacaktır.</p>

<p><strong>Av. Ömer ÇEBİ</strong></p>

<p><strong>Ömer KORAK</strong></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/sirketlerde-finans-ve-muhasebe-personelinin-hukuki-statusu-ve-alinabilecek-tedbirler-2</guid>
      <pubDate>Mon, 24 Aug 2026 15:05:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/01/terazi/terazi-sozlesmea.jpg" type="image/jpeg" length="51066"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[OTEL KİRALAMALARININ HUKUKİ NİTELİĞİ]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/otel-kiralamalarinin-hukuki-niteligi-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/otel-kiralamalarinin-hukuki-niteligi-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>OTEL KİRALAMALARININ HUKUKİ NİTELİĞİ</strong></p>

<p><strong>Ürün Kirası mı, Konut ve Çatılı İşyeri Kirası mı?</strong></p>

<p><strong>I. </strong><strong>GİRİŞ</strong></p>

<p>Son yıllarda artan enflasyon, taşınmaz değerlerindeki hızlı yükseliş ve ticari kiralarda kira bedellerinin ciddi seviyelere ulaşması, kira hukukuna ilişkin uyuşmazlıkları daha da görünür kılmıştır. Bu süreçte, kira sözleşmelerinin hukuki niteliğinin doğru tespiti, yalnızca teorik bir sınıflandırma meselesi olmaktan çıkmış; doğrudan ekonomik sonuçlar doğuran, tarafların menfaat dengesini belirleyen kritik bir unsur haline gelmiştir.</p>

<p>Bu kapsamda otel kiralamaları, taşıdıkları yüksek ekonomik değer, ciddi işletme riski ve yüksek getiri potansiyeli nedeniyle, sözleşme türünün doğru belirlenmesini özellikle gerekli kılmaktadır. Zira otel kiralamasının ürün kirası mı yoksa konut ve çatılı işyeri kirası mı olduğunun tespiti farklı hukuki sonuçlar doğurmaktadır. Bu nedenle, otel kiralamalarında hukuki nitelik tespiti oldukça önemlidir. Bu yazımda, otel kiralamalarının hukuki niteliğini tespitini ve bu tespitin sonuçlarını inceleyeceğim.</p>

<p><strong>II. </strong><strong>ÜRÜN KİRASI KAVRAMI ve OTEL KİRALAMALARINDA HUKUKİ NİTELİĞİN TESPİTİ</strong></p>

<p>Türk Borçlar Kanunu’nda ürün (hasılat) kirası, kiraya verenin, ürün veren bir malın, işletmenin veya hakkın kullanılmasını ve semerelerinden yararlanılmasını belirli bir bedel karşılığında kiracıya bırakmayı üstlendiği kira türü olarak düzenlenmiştir. Bu tanım çerçevesinde ürün kirasının ayırt edici unsuru, kiralananın yalnızca kullanılmasının değil, ürün ve gelir elde etme fonksiyonunun da kiracıya devredilmiş olmasıdır.</p>

<p>Otel işletmeleri, ekonomik fonksiyonları itibariyle yüksek getiri potansiyeline sahip, gelir üretmeye odaklı ticari faaliyet alanlarıdır. Bu yönüyle ilk bakışta ürün kirası tanımı ile büyük ölçüde örtüşmektedir. Ancak uygulamada, Yargıtay, ürün kirasının varlığının tespitinde, kanuni tanımın ötesine geçen <strong>tamamlayıcı bir değerlendirme yöntemi benimsemekte</strong> ve özellikle <strong>işletme ruhsatı ile birlikte kiralama olgusuna</strong> belirleyici önem atfetmektedir. Bu yaklaşım, otel kiralamaları bakımından da uygulanmakta; sözleşmenin hukuki niteliği belirlenirken, kiralananın yalnızca demirbaşlarıyla birlikte teslim edilmesi yeterli görülmemekte, <strong>işyeri açma ve çalışma ruhsatının da sözleşme kapsamında nasıl düzenlendiği</strong> dikkate alınmaktadır.</p>

<p><i>“…sözleşmede kiralanan alanın 1.235.000 m² Ankapark alanı ile 926.929,49 m² hayvanat bahçesi alanı olduğunun belirtildiği ve bilirkişi raporları ve ekli krokilerde de bu alanın çok büyük kısmının çatısız olduğunun belirtilmesi nedeniyle kiralanan alanın baskın vasfının açık alan ve dolayısıyla 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun (6098 sayılı Kanun) genel hükümlere tabi taşınmaz kira sözleşmesi kapsamında olduğunun anlaşıldığını, <strong>her ne kadar Mahkemece sözleşmenin ürün kirası niteliğinde olduğu kabul edilmiş ise de, anılan sözleşmede ruhsatların davacı kiracı tarafından alınacağı ve kiralananın ruhsatı ile kiralanamadığı anlaşıldığından yerleşik Yargıtay uygulamasına göre sözleşmenin ürün kirası niteliğinde olduğunun kabulünün doğru olmadığı,..”<a href="#_ftn1" name="_ftnref1" title=""><strong>[1]</strong></a></strong></i></p>

<p><i>“Somut olayda, takibe dayanak 01.01.2022 tarihli adi yazılı kira sözleşmesinin tetkikinde<strong>; dava konusu mecur otel ve restoran olarak kullanılması amacıyla tüm demirbaşları ile davalıya kiralanmışsa da otelin mefruşat ve demirbaş ile birlikte kiralanması sözleşmeyi hasılat kirası olarak nitelendirmek için yeterli olmayıp, kiralananın işletme ruhsatıyla birlikte işletme hakkının devredilmiş olması gerekmektedir</strong>.“<a href="#_ftn2" name="_ftnref2" title=""><strong>[2]</strong></a></i></p>

<p><i>“Borçlar Kanunu'nun 270 ve devamı maddelerinde düzenlenen hasılat kirasından söz edilebilmesi için hasılat getiren bir taşınır ya da taşınmaz mal, ticari işletme ya da hakkın kira ilişkisinin konusunu oluşturması, <strong>burasının demirbaşları ve işletme ruhsatı ile birlikte kiraya verilmesi gerekir</strong>. <strong>Temyiz aşamasında dosyaya ibraz edilen iş yeri açma ruhsatı ve işletme izin belgesi davalı kiracı adına olduğu anlaşılmaktadır.</strong> Buna göre kira sözleşmesi Borçlar Kanunun adi kira <u>(Kararın verildiği tarihte konut ve çatılı işyeri kira hükümleri henüz yoktu.)</u> hükümlerine tabi olup aynı Yasanın 260. maddesi gereğince 30 günlük ödeme süresi verilmesinde bir usulsüzlük bulunmamaktadır. Bu nedenle işin esasının incelenerek sonucuna göre karar verilmesi gerekirken deliller yanlış değerlendirilerek yazılı şekilde karar verilmesi doğru olmadığından hükmün bozulması gerekmiştir.”<a href="#_ftn3" name="_ftnref3" title=""><strong>[3]</strong></a></i></p>

<p><i>“Sözleşmenin özel şartlar bölümü 1. maddesinde bu yerlerle ilgili her türlü işletme hakkının sözleşme tarihinden itibaren ve kullanma ruhsatının alınmasının kiracı tarafından eksiksiz tamamlanacağı, sözleşmenin özel şartlar 8 / h maddesinde şirketin her türlü işletme iznini alacağı, sözleşmenin özel şartlar 10. maddesinde de kira şartnamesinin ve demirbaş eşya teslim tutanağının sözleşmenin ayrılmaz bir mütemmim cüzü olduğu kararlaştırılmıştır. Bu şartlar geçerli olup tarafları bağlar. Borçlar Kanunu’nun 270 ve devamı maddelerinde düzenlenen hasılat kirasından söz edilebilmesi için hasılat getiren bir taşınır ya da taşınmaz mal, ticari işletme ya da hakkın kira ilişkisinin konusu oluşturması, burasının demirbaşları ve <strong>işletme ruhsatı ile birlikte kiraya verilmesi gerekir</strong>. Oysa taraflar arasında düzenlenen sözleşmede davacıya ait tesislerin demirbaşları ile birlikte otel olarak kullanılması için davalı borçluya kiraya verildiği ve işletme ruhsatı alma yükümlülüğünün davalı borçluya ait olduğu anlaşılmaktadır. Nitekim Kirazlı Belediye Başkanlığı’nca da işyeri açma ve çalışma ruhsatı 29.12.2006 tarihinde davalı borçlu adına düzenlenmiştir. <strong>Hasılat getiren bir yerin demirbaşları ile kiraya verilmesi tek başına ortada hasılat kirası ilişkisi olduğunu göstermez. Kiralananın işletme ruhsatı ile birlikte kiralanması da söz konusu olmalıdır.”<a href="#_ftn4" name="_ftnref4" title=""><strong>[4]</strong></a></strong></i></p>

<p><i>“Musakkaf (çatılı) nitelikte olan kiralananın Borçlar Kanunu’nun hasılat kirası hükümlerine tabi olabilmesi için <strong>işletme ruhsatıyla birlikte kiraya verilmesi gerekir. Dosyaya ibraz edilen işyeri açma ruhsatı ve konaklama tesisi işletme izin belgesi davalı kiracı adına olduğu anlaşılmaktadır</strong>. Buna göre kira sözleşmesi Borçlar Kanunu’nun adi kira <u>(Kararın verildiği tarihte konut ve çatılı işyeri kira hükümleri henüz yoktu.)</u> hükümlerine tabidir.”<a href="#_ftn5" name="_ftnref5" title=""><strong>[5]</strong></a></i></p>

<p><i>“<strong>Kiralananın Borçlar Kanunu’nun hasılat kirası hükümlerine tabi olabilmesi için işletme ruhsatnamesi ile kiraya verilmesi gerekir.</strong> Kiralananın kullanım şeklinin <strong>otel olarak gösterilmiş olması tek başına kira ilişkisinin hasılat kirası olduğunu göstermez</strong>. Dosyada taşınmazın işletme ruhsatı ile kiralandığına dair herhangi bir beyan ve iddia bulunmamaktadır. Bu durumda işletme ruhsatının kimin adına olduğu araştırılmaksızın kiralananın turistik tesis olarak işletilmek üzere kiralandığı gerekçesiyle hasılat kirası hükümlerinin uygulanması doğru değildir.”<a href="#_ftn6" name="_ftnref6" title=""><strong>[6]</strong></a></i></p>

<p>Bu çerçevede Yargıtay, bir otel kiralamasının ürün kirası sayılabilmesi için yalnızca taşınmazın otel olarak kullanılmasının veya demirbaşlarıyla birlikte teslim edilmesinin yeterli olmadığını; ayrıca işletmeye ilişkin <strong>işyeri açma ve çalışma ruhsatının da kiraya veren tarafından kiracıya devredilmiş olmasını</strong> aramıştır. Bu yaklaşım, çok sayıda kararda açık biçimde ortaya konulmuştur. Kiracının iş yeri açma ve çalışma ruhsatını kendi adına alması halinde bu sözleşmenin ürün kirası olarak nitelendirilmesi mümkün olmayacaktır. Bu nitelik belirleme sonuçlarına bir sonraki başlıkta değineceğim.</p>

<p>Bazı faaliyet alanlarında, işletme ruhsatının veya işletme izninin devri, ilgili özel mevzuat hükümleri gereği <strong>hukuken mümkün değildir.</strong> Bu tür durumlarda, kira sözleşmesinin hukuki niteliğinin belirlenmesinde, işletme ruhsatının devrini esas alan klasik yaklaşımın aynen uygulanması, sözleşmenin gerçek ekonomik içeriğiyle bağdaşmayan sonuçlar doğurabilmektedir.</p>

<p>Bu noktada Yargıtay 12. Hukuk Dairesi, ruhsat devrinin mevzuat gereği yasak olduğu bir somut uyuşmazlıkta, kira sözleşmesinin hukuki niteliğini belirlerken <strong>farklı bir değerlendirme yöntemi benimsemiş</strong> ve konuyu, ruhsat devrinden bağımsız olarak, doğrudan ürün kirasının kanuni unsurları çerçevesinde ele almıştır.</p>

<p><i>“Kira sözleşmesinin, ürün kirasına ilişkin hükümlere tabi olabilmesi için kiralananın işletme ruhsatıyla birlikte işletme hakkının devredilmiş olması gerektiği hususu, kanuni bir düzenleme olmayıp Yargıtay içtihatları ile getirilmiş bir uygulamadır. Bu suretle de, bu hususta her somut uyuşmazlığın özelliğine göre değerlendirme yapılması gerekir. …. Tersane, Tekne İmal ve Çekek Yeri Hakkında Yönetmelik’in 12. maddesinin altıncı fıkrası gereğince, kısmi işletme izni belgesi veya işletme izni belgesi, tesis işletmecisi dışında başkaları tarafından kullanılamaz ve devredilemez. … Bu durumda kira sözleşmesinin niteliğinin tayininde işletme belgesinin devrinin bir kriter olmayacağının kabulü gerekir. … Takip dayanağı kira sözleşmesinin incelenmesinden; kiralananın hasılat getiren bir tesis olduğu, demirbaşlarıyla birlikte kiralandığı, kira bedelinin sabit bedel ile hasılat payı olarak belirlendiği hususları birlikte değerlendirildiğinde tarafların iradelerinin hasılat kirasına ilişkin olduğunun kabulü gerekir.”<a href="#_ftn7" name="_ftnref7" title=""><strong>[7]</strong></a></i></p>

<p><strong>III. </strong><strong>HUKUKİ NİTELİK TESPİTİNİN SONUÇLARI</strong></p>

<p>Otel kiralamasının ürün kirası mı yoksa konut ve çatılı işyeri kirası mı olduğunun tespiti, yalnızca teorik bir sınıflandırma olmayıp; temerrüt, tahliye, kira artışı, sözleşmenin uzaması ve sözleşme serbestisi bakımından tamamen farklı bir hukuki rejimin uygulanmasına yol açmaktadır. Bu nedenle sözleşmenin hukuki niteliği, uyuşmazlıkların sonucunu çoğu zaman doğrudan belirleyen kilit faktör haline gelmektedir.</p>

<p><strong>1. </strong><strong>Temerrüt Halinde Ödeme Süresi: TBK m. 315 – 30 Gün / 60 Gün Ayrımı</strong></p>

<p>Konut ve çatılı işyeri kiralarında, kiracının temerrüdü halinde kiraya veren tarafından gönderilecek ihtarda <strong>en az otuz günlük ödeme süresi verilmesi zorunludur</strong> (TBK m. 315/1). Bu süre kamu düzenine ilişkindir ve daha kısa bir süre öngörülmesi halinde tahliye talebi hukuki sonuç doğurmaz.</p>

<p>Buna karşılık ürün kiralarında, temerrüt nedeniyle fesih ve tahliye için <strong>en az altmış günlük ödeme süresi verilmesi zorunludur</strong> (TBK m. 362/2). Bu düzenleme, ürün kirasının ekonomik yapısı ve işletme faaliyetinin sürekliliği dikkate alınarak, kiracının korunması amacıyla getirilmiş özel bir güvencedir.</p>

<p>Dolayısıyla otel kiralamasının hukuki niteliği, temerrüt halinde 30 günlük mi yoksa 60 günlük mi süre verileceğini doğrudan belirlemektedir. Yanlış nitelendirme yapılması halinde, tahliye süreci daha baştan usul yönünden sakatlanmakta ve davanın reddi sonucunu doğurabilmektedir. Bu yönüyle sözleşmenin niteliği, icra ve tahliye süreçlerinde belirleyici bir eşik oluşturmaktadır.</p>

<p><strong>2. </strong><strong>Sözleşmenin Uzaması: TBK m. 347 – 10 Yıllık Uzama Rejimi ve Ürün Kirasındaki Farklılık</strong></p>

<p>Otel kiralamalarında sözleşmenin hukuki niteliğinin belirlenmesinin en kritik sonuçlarından biri, sözleşmenin süresinin sona ermesi ve uzama rejimi bakımından ortaya çıkmaktadır. Bu noktada, konut ve çatılı işyeri kiralarına özgü TBK m. 347’de öngörülen on yıllık uzama rejimi ile ürün kiralarına ilişkin TBK m. 367–368 hükümleri arasında köklü ve yapısal bir farklılık bulunmaktadır.</p>

<p>Konut ve çatılı işyeri kiralarında, belirli süreli sözleşmeler, sürenin bitiminde kiracı tarafından feshedilmedikçe <strong>aynı koşullarla birer yıl uzamakta</strong> ve bu uzama süresi toplamda <strong>on yıla kadar ulaşmaktadır. </strong>Özellikle yüksek ekonomik değere sahip otel işletmeleri bakımından, TBK m. 347’de öngörülen bu uzama rejimi, sözleşme süresini fiilen 10–20 yıla kadar uzatabilen, öngörülemez ve ağır sonuçlar yaratmaktadır.</p>

<p>Ürün kiralarında ise, sözleşmenin sona ermesi ve uzaması, tamamen farklı bir sistematiğe tabidir. TBK m. 367 uyarınca, <strong>belirli süreli ürün kirası sözleşmesi, sürenin bitiminde kendiliğinden sona erer.</strong> Bu yönüyle ürün kirasında, konut ve çatılı işyeri kiralarında olduğu gibi otomatik ve uzun süreli bir uzama rejimi öngörülmemiştir.</p>

<p>Kanun koyucu, yalnızca tarafların <strong>örtülü biçimde sözleşmeyi sürdürmeleri hâlinde</strong>, aksi kararlaştırılmadıkça sözleşmenin <strong>birer yıl için yenilenmiş sayılacağını</strong> kabul etmiştir. Ancak bu yenilenme, TBK m. 347’deki gibi zorunlu ve uzun vadeli bir koruma rejimi değil; taraf iradesine dayalı, daha esnek ve sınırlı bir yenilenme mekanizmasıdır. Ayrıca yenilenen sözleşme, <strong>yasal bildirim süresine uyularak her kira yılının sonunda feshedilebilir.</strong></p>

<p>Bu düzenleme, ürün kiralarında, taraflara <strong>sözleşme süresi üzerinde çok daha geniş bir tasarruf alanı</strong> tanımakta; özellikle kiraya veren bakımından, sözleşme ilişkisinin makul süreler içinde sona erdirilebilmesine imkân sağlamaktadır.</p>

<p><strong>3. </strong><strong>Kira Artış Rejimi: 12 Aylık TÜFE Ortalaması, Sözleşme Serbestisi Ayrımı</strong></p>

<p>Konut ve çatılı işyeri kiralarında kira artışı, TBK m. 344/1 uyarınca <strong>TÜFE on iki aylık ortalaması sınırıyla </strong>sıkı şekilde sınırlandırılmıştır. Bu sınırlama, ilerleyen dönemlerdeki kira bedelinin serbestçe belirlenmesini engelleyen, kiracı lehine <strong>emredici bir düzenlemedir.</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Buna karşılık ürün kiralarında kira artışına ilişkin böyle bir üst sınır öngörülmemiştir. Taraflar, sözleşme serbestisi ilkesi çerçevesinde, kira artış oranını serbestçe belirleyebilir; kira bedelini <strong>ciro, hasılat payı veya karma modeller</strong> üzerinden düzenleyebilir.</p>

<p><strong>4. </strong><strong>Kira Bedeli Tespiti Davası Bakımından Ayrımın Önemi (TBK m. 344/3)</strong></p>

<p>Sözleşmenin hukuki niteliğinin doğru belirlenmesi, yalnızca kira artış oranı ve uzama rejimi bakımından değil, <strong>kira bedelinin tespiti davası açılıp açılamayacağı</strong> yönünden de hayati sonuçlar doğurmaktadır. Nitekim TBK m. 344/3 hükmü uyarınca, kira bedelinin tespiti davası, yalnızca <strong>konut ve çatılı işyeri kiraları bakımından</strong> öngörülmüş bir hukuki imkândır. Bu düzenleme, ürün kiraları açısından uygulanma alanı bulmamaktadır.</p>

<p>Bu çerçevede, otel kiralamasının ürün kirası kapsamında değerlendirilmesi hâlinde, kiraya verenin <strong>kira bedelinin piyasa koşullarına göre yeniden belirlenmesi amacıyla kira bedeli tespiti davası açma imkânı bulunmamaktadır.</strong> Buna karşılık sözleşmenin konut ve çatılı işyeri kirası sayılması durumunda, taraflar arasında kira bedeline ilişkin bir anlaşma bulunmaması veya mevcut kira bedelinin rayiç değerlerin gerisinde kalması hâlinde, kiraya verenin TBK m. 344/3 uyarınca kira bedelinin tespiti davası açması mümkün olabilmektedir.</p>

<p><strong>5.</strong> <strong>Kiracı Aleyhine Düzenleme Yasağı (TBK m. 346) ve Ürün Kirasındaki Sözleşme Serbestisi</strong></p>

<p>Konut ve çatılı işyeri kiralarında, kiracının korunması amacıyla, kira sözleşmelerine kiracı aleyhine hüküm konulmasını sınırlayan emredici düzenlemeler getirilmiştir. Bu çerçevede TBK m. 346 uyarınca, kiracıdan kira bedeli ve yan giderler dışında herhangi bir ödeme talep edilemeyeceği gibi, kira bedelinin zamanında ödenmemesi hâlinde ceza koşulu ödeneceğine veya sonraki kira bedellerinin muaccel olacağına ilişkin anlaşmalar da geçersizdir.</p>

<p>Bu hüküm, konut ve çatılı işyeri kiralarında, tarafların sözleşme serbestisini ciddi ölçüde sınırlandırmakta; özellikle kiracının ekonomik olarak zayıf konumda olduğu varsayımına dayalı güçlü bir koruma rejimi oluşturmaktadır.</p>

<p>Buna karşılık ürün kiralarında, TBK m. 346 hükmü uygulanmaz. Ürün kirası, niteliği gereği ticari ve ekonomik risk içeren bir sözleşme türü olup, taraflar arasında daha geniş bir sözleşme serbestisi alanı tanınmıştır. Bu nedenle ürün kiralarında, kira bedelinin yanı sıra, işletmenin gerektirdiği bakım, onarım, yenileme, personel, vergi, sigorta, ruhsat, lisans ve yatırım giderlerinin kiracıya yüklenmesi mümkündür. Aynı şekilde, kira bedelinin ödenmemesi hâlinde ceza koşulu veya muacceliyet hükümlerine yer verilmesi de, kural olarak geçerlidir.</p>

<p><strong>6. </strong><strong>Tahliye Rejimi: Konut ve Çatılı İşyeri Tahliye Sebeplerinin Uygulanmaması</strong></p>

<p>Konut ve çatılı işyeri kiralarında, kiraya verenin tahliye talep edebilmesi, genel hükümlere dayalı tahliye sebepleri yanı sıra TBK m. 350–352 arasında sınırlı sayıda sayılan sebeplerle mümkündür. Bu kapsamda; ihtiyaç nedeniyle tahliye, yeniden inşa ve imar sebebiyle tahliye, yeni malikin ihtiyacı nedeniyle tahliye, tahliye taahhüdüne dayalı tahliye, iki haklı ihtar nedeniyle tahliye gibi sebepler, yalnızca konut ve çatılı işyeri kiralarına özgü tahliye yollarıdır.</p>

<p>Buna karşılık ürün kiralarında, bu özel tahliye sebepleri uygulanmaz. Ürün kirasında tahliye, esas itibariyle sözleşmenin sona ermesi, fesih, temerrüt ve genel borca aykırılık hükümleri çerçevesinde değerlendirilir.</p>

<p>Bu durum, otel kiralamalarının hukuki niteliğinin yanlış belirlenmesi halinde, kiraya verenin elindeki tahliye araçlarının büyük ölçüde ortadan kalkmasına yol açabilmektedir. Özellikle ihtiyaç, tahliye taahhüdü veya iki haklı ihtar gibi yolların kullanılamaması, kiraya vereni uzun yıllar boyunca fiilen sözleşmeye mahkûm eden ağır sonuçlar doğurmaktadır.</p>

<p><strong>7. </strong><strong>Depozito (Güvence Bedeli) Bakımından Ayrımın Sonuçları</strong></p>

<p>Sözleşmenin konut ve çatılı işyeri kirası kapsamında değerlendirilmesi, güvence bedeli bakımından da önemli sınırlamalar doğurmaktadır. Türk Borçlar Kanunu’nun 342. maddesi uyarınca, konut ve çatılı işyeri kiralarında kiracıdan talep edilebilecek güvence bedeli üç aylık kira bedelini aşamaz. Bu sınırlama emredici nitelikte olup, tarafların sözleşme ile daha yüksek bir güvence bedeli kararlaştırmaları mümkün değildir. Ayrıca aynı hüküm gereği güvence bedelinin para olarak kararlaştırılması hâlinde, bu tutarın kiracı adına bir bankaya yatırılması ve kiraya verenin ancak kiracının rızası veya kesinleşmiş mahkeme kararı ile bu bedel üzerinde tasarrufta bulunabilmesi öngörülmüştür.</p>

<p>Buna karşılık ürün kiralarında Türk Borçlar Kanunu’nun 342. maddesinde öngörülen bu sınırlama uygulanmaz. Dolayısıyla ürün kirası niteliğindeki sözleşmelerde taraflar, sözleşme serbestisi çerçevesinde güvence bedelinin miktarını serbestçe belirleyebilir ve üç kira bedelini aşan teminatlar kararlaştırabilirler. Bu nedenle otel kiralamalarının hukuki niteliğinin belirlenmesi, yalnızca kira artışı, tahliye ve sözleşmenin uzaması bakımından değil; güvence bedelinin kapsamı ve miktarı bakımından da önemli sonuçlar doğurmaktadır.</p>

<p><strong>IV. </strong><strong>SONUÇ VE UYGULAMAYA YÖNELİK DEĞERLENDİRME</strong></p>

<p>Otel kiralamalarında sözleşmenin hukuki niteliğinin, ürün kirası mı yoksa konut ve çatılı işyeri kirası mı olduğunun tespiti; temerrüt, tahliye, kira artışı, kira tespiti, sözleşmenin uzaması ve sona ermesi bakımından tamamen farklı hukuki sonuçlar doğurmaktadır. Bu nedenle söz konusu ayrım, yalnızca doktrinel bir sınıflandırma değil; doğrudan sözleşmenin ekonomik kaderini belirleyen, stratejik öneme sahip bir hukuki tercihtir.</p>

<p>Özellikle kiraya verenler bakımından, yüksek ekonomik değere sahip otel işletmelerinde <strong>uzun süreli sözleşmeler kurulurken, sözleşme süresi sonunda ilişkiyi sona erdirme imkânının korunması</strong>, büyük önem taşımaktadır. Bu amacın sağlanabilmesi için, sözleşmenin daha en baştan hangi kira rejimine tabi olacağının açık ve bilinçli biçimde belirlenmesi gerekmektedir. Zira sözleşme kurulduktan ve uzun süre uygulandıktan sonra, ilişkinin ürün kirası niteliğinde olduğu iddiasının ileri sürülmesi, çoğu durumda hukuki ve fiilî güçlüklerle karşılaşmakta; hatta somut sözleşme hükümleri karşısında <strong>artık mümkün olmayabilmektedir.</strong></p>

<p>Bu nedenle otel kiralamalarında, sözleşme süresinin sona ermesi, uzama rejimi, kira artışı ve tahliye koşulları gibi hayati sonuçlar doğuran hukuki nitelik tespiti, <strong>sözleşme kurulurken yapılmalı</strong>; sözleşme hükümleri, bu tercihle uyumlu biçimde, açık, tutarlı ve tereddüde yer vermeyecek şekilde kaleme alınmalıdır. Aksi hâlde, tarafların başlangıçta öngörmediği şekilde, sözleşmenin TBK m. 347 kapsamındaki on yıllık uzama rejimine tâbi hale gelmesi ve kiraya verenin uzun yıllar boyunca sözleşmeye bağlı kalması kaçınılmaz olabilmektedir.</p>

<p>Sonuç olarak, otel kiralamalarında hukuki nitelik tespiti, uyuşmazlık çıktıktan sonra ileri sürülecek tali bir savunma aracı olarak değil; <strong>sözleşme kurulurken stratejik biçimde ele alınması gereken temel bir unsur</strong> olarak değerlendirilmelidir.</p>

<p></p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/av-arb-metincan-ucar" title="Av. Arb. Metincan UÇAR"><img alt="Av. Arb. Metincan UÇAR" height="96" src="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/200x200/hukukihaber-net/uploads/2023/10/metincan-ucar.jpg" width="96" /></a></p>

<h4><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/av-arb-metincan-ucar" title="Av. Arb. Metincan UÇAR">Av. Arb. Metincan UÇAR</a></strong></h4>

<p></p>

<p><span style="color:#999999">-----------</span></p>

<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" title=""><span style="color:#999999">[1]</span></a><span style="color:#999999"> T.C. Yargıtay 3. Hukuk Dairesi 01.10.2024 Tarih, 2024/522 E., 2024/2723 K. sayılı içtihat.</span></p>

<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2" title=""><span style="color:#999999">[2]</span></a><span style="color:#999999"> T.C. Yargıtay 12. Hukuk Dairesi, 10.03.2025 T. 2025/726 E.,<strong> </strong>2025/2085 K. sayılı içtihat.<strong> </strong></span></p>

<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3" title=""><span style="color:#999999">[3]</span></a><span style="color:#999999"> T.C. Yargıtay 6. Hukuk Dairesi, 23.06.2009 T., 2009/5978 E., 2009/6086 K. sayılı içtihat.</span></p>

<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4" title=""><span style="color:#999999">[4]</span></a><span style="color:#999999"> T.C. Yargıtay 6. Hukuk Dairesi, 01.06.2010 T., 2010/5140 E., 2010/6524 K. sayılı içtihat.</span></p>

<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5" title=""><span style="color:#999999">[5]</span></a><span style="color:#999999"> T.C. Yargıtay 6. Hukuk Dairesi, 28.05.2007 T., 2007/5485 E., 2007/6561 K. sayılı içtihat.</span></p>

<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6" title=""><span style="color:#999999">[6]</span></a><span style="color:#999999"> T.C. Yargıtay 6. Hukuk Dairesi, 27.05.2013 T., 2013/6912 E., 2013/9179 K. sayılı içtihat.</span></p>

<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7" title=""><span style="color:#999999">[7]</span></a><span style="color:#999999"> T.C. Yargıtay 12. Hukuk Dairesi, 07.11.2024 T., 2024/6219 E., 2024/9386 K. sayılı içtihat.</span></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/otel-kiralamalarinin-hukuki-niteligi-1</guid>
      <pubDate>Mon, 24 Aug 2026 14:00:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/03/terazi/thaoissa.jpg" type="image/jpeg" length="18906"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[YARGIDA YAPAY ZEKÂ KULLANIMININ SINIRLARI VE ŞİRKET YÖNETİCİLERİNİN SORUMLULUK DAVALARINDA GÖREVLİ MAHKEME]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/yargida-yapay-zeka-kullaniminin-sinirlari-ve-sirket-yoneticilerinin-sorumluluk-davalarinda-gorevli-mahkeme</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/yargida-yapay-zeka-kullaniminin-sinirlari-ve-sirket-yoneticilerinin-sorumluluk-davalarinda-gorevli-mahkeme" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Sabah Gazetesi'nin 24 Ağustos 2026 tarihli haberine göre, İstanbul Anadolu 9. Asliye Ticaret Mahkemesi’nde görülen 10 milyon liralık bir menfi tespit davası, hukuk dünyasında eşine az rastlanır bir yapay zekâ tartışmasına sahne olmuştur. Davalı vekili, davacının sunduğu dava dilekçesinde yer alan <i>“Bu karar tam olarak sizin durumunuzla ilgilidir”</i> ve <i>“Argümanınızı doğrudan destekleyen en önemli karardır”</i> şeklindeki ifadeleri gerekçe göstererek, dilekçenin yapay zekâ robotundan doğrudan kopyalandığını ileri sürmüştür. Dahası, dilekçede en önemli dayanak olarak gösterilen bir Anayasa Mahkemesi kararının gerçekte var olmadığı tespit edilmiştir.</p>

<p>Bu somut olay çerçevesinde, hem hakim ve avukatların yargılama sürecinde yapay zekâdan yararlanmasının hukuki/etik boyutunu hem de söz konusu davada mahkemenin verdiği görevsizlik kararının isabetini değerlendirmek gerekmektedir.</p>

<p><strong>1. Yargılama Sürecinde Yapay Zeka Kullanımı ve Avukatın Sorumluluğu</strong></p>

<p>Öncelikle belirtmek gerekir ki bir avukatın dava dilekçesini hazırlarken yapay zeka teknolojilerinden yararlanması, yürürlükteki mevzuata veya meslek etik kurallarına aykırı değildir. Teknoloji, hukuki araştırmaları hızlandıran en meşru bir araçtır.</p>

<p>Ancak yapay zeka vasıtasıyla elde edilen ve dava dilekçesine eklenen yüksek yargı kararlarının <strong>uydurma (hayali)</strong> olduğunun saptanması hâlinde, bu durum mesleki etik kurallarının ve dürüstlük kuralının ihlali olarak değerlendirilir. Zira avukatın, yapay zekâ tarafından üretilen çıktıların ve atıf yapılan yargı kararlarının doğruluğunu teyit <strong>yükümlülüğü</strong> bulunmaktadır. Kontrolsüz içerik kullanımı, yargıyı yanıltma riski taşıdığından mesleki sorumluluklar doğurur.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Bu nedenle avukatlar ve hakimler/savcılar yapay zekadan yararlanmalı, anacak yapay zekadan yaralanarak yazdıkları metni veya dilekçeyi kontrol etmeden kullanmamalıdır. Aksi halde yapay zeka sadece işimizi değil gerçekleri de elimizden alır.</p>

<p><strong>2. Şirket Yöneticilerinin Sorumluluk Davalarında Görevli Mahkeme Sorunu</strong></p>

<p>Yapay zekâ tartışmalarının gölgesinde, İstanbul Anadolu 9. Asliye Ticaret Mahkemesi davanın esasına girmeden, uyuşmazlığın temelinde işçi-işveren ilişkisi yattığı gerekçesiyle <strong>görevsizlik kararı</strong> vermiş ve dosyayı İş Mahkemesi'ne göndermiştir. Ancak kanaatimizce mahkemenin bu görevsizlik kararı hatalıdır.</p>

<p>Zira dava tarihinde yürürlükte olan <strong>6102 Sayılı TTK m. 553 uyarınca, ş</strong>irket yönetiminde görev alanlar, kanundan ve esas sözleşmeden doğan yükümlülüklerini kusurlarıyla ihlal ettikleri takdirde şirkete, pay sahiplerine ve şirket alacaklılarına karşı verdikleri zararlardan şahsen sorumludurlar. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu (HGK) ve 11. Hukuk Dairesi'nin yerleşik içtihatlarında; icracı yönetim yetkileriyle donatılmış şirket yöneticilerinin (hizmet sözleşmesiyle çalışıyor olsalar dahi) yönetim hakkı ve görevlerinden kaynaklanan eylemleri, Türk Ticaret Kanunu (TTK) m. 553 kapsamında <strong>mutlak ticari dava</strong> olarak kabul edilmelidir. 6102 sayılı TTK m. 553 uyarınca anonim şirket yönetim kurulu üyeleri ve yapılan atıf nedeniyle Limited Şirket Müdürleri ile birlikte yöneticiler de şirkete, tek tek pay sahiplerine ve alacaklılara karşı oluşan zararlardan sorumlu tutulmuştur. Bu nedenle sadece şeklen yönetim kurulu üyesi/müdür olarak seçilen veya atanan kişiler değil, ayrıca "yönetici" olarak nitelendirilebilecek ve şirket yönetimi ile uğraşan fiili yönetim kurulu üyeleri ile üst düzey yöneticiler de TTK 553. maddesinde öngörülen sorumluluk rejimine tabi olmuştur. Yönetim kurulu üyeleri ve yönetimle görevli üçüncü kişiler, görevlerini tedbirli bir yöneticinin özeniyle yerine getirmek ve şirketin menfaatlerini dürüstlük kurallarına uyarak gözetmek yükümlülüğü altındadırlar. Ayrıca sadakat yükümlülüğü gereği, şirketin üst düzey yöneticileri yönetim ve temsil fonksiyonlarını yerine getirirken, şirketin menfaatlerini ön planda tutmak ve şirkete zarar verebilecek davranışlardan kaçınmakla yükümlüdür.</p>

<p>Dava konuyu olayda, şirket müdürünün şirkete zarar verdiği ileri sürülmüş olup, ileri sürülen bu iddiaların şirket yöneticilerinin kanuni sorumluluğuna (TTK m. 553 / mülga TTK m. 342) dayandığı açıktır. Bu nedenle somut olaydaki dava da niteliği itibarıyla mutlak ticari dava mahiyetinde olup TTK'nın 4. ve 5. maddeleri uyarınca bu davaların çözüm yeri münhasıran Asliye Ticaret Mahkemeleridir.</p>

<p>Ayrıca dava konusu olayda kambiyo senetlerine de dayanılmış olup, kambiyo senetleri TTK'da düzenlendiği için bunlardan doğan uyuşmazlıklar, tarafların tacir olup olmadığına veya işin bir ticari işletmeyle ilgili olup olmadığına bakılmaksızın mutlak ticari davadır.</p>

<p>Şirket yönetiminde görev alanlar ile şirket arasında bir işçi-işveren ilişkisinin mevcut olması, bu kişiler aleyhine açılacak sorumluluk davalarında iş mahkemelerini görevli hale getirmeyecektir.</p>

<p>Yargıtay HGK ve 11. Hukuk Dairesi de benzer olaylarda görevli mahkemenin iş mahkemesi değil ticaret mahkemesi olduğuna karar vermiştir.</p>

<p>HGK, T. 12.02.2025, E. 2023/782, K. 2025/33</p>

<p><i>“Gerek 6762 sayılı TTK’nın 342. maddesi gerekse 6102 sayılı TTK’nın 553. maddesi kapsamında şirket yönetiminde görev alanlara karşı açılacak davalar, nitelikleri itibarıyla mutlak ticari davalardan olup bu davalarda görevli mahkeme, her iki kanunun 4 ve 5. maddeleri uyarınca asliye ticaret mahkemeleridir. Dolayısıyla şirket yönetiminde görev alanlar ile şirket arasında bir işçi-işveren ilişkisinin mevcut olması, bu kişiler aleyhine açılacak sorumluluk davalarında iş mahkemelerini görevli hâle getirmeyecektir.</i></p>

<p><i>Yapılan açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; davacı tarafından şirket içi düzenlenen teftiş raporu ile davalıların, görev aldıkları şirkette dava dışı kişilere kaynak aktarımı yapmak suretiyle şirketi zarara uğrattıklarının tespit edildiği iddia edilmiştir. Eldeki davanın da davalıların 6762 sayılı TTK’nın 342. maddesi (6102 sayılı TTK md. 553) kapsamındaki sorumluluğuna dayalı olarak açıldığı anlaşılmaktadır.</i></p>

<p><i>Her ne kadar ilk derece mahkemesince, bir kısım davalılar ile şirket arasındaki işçi-işveren ilişkisinin mevcudiyetine dayanılarak iş mahkemelerinin görevli olduğu belirtilmişse de açılan davada ortaya çıkan uyuşmazlık, davacı ile bir kısım davalılar arasındaki iş ilişkisinden yahut İş Kanunu’ndan doğan bir uyuşmazlık değildir.</i></p>

<p><i>Aksine davalılara yöneltilen isnatlar, davalıların şirketteki görevleri kapsamında şirketi zarara uğrattıkları iddiasına dayalı olarak 6762 sayılı TTK’nın 342. maddesi (6102 sayılı TTK md. 553) çerçevesindeki sorumluluklarına ilişkindir. Dolayısıyla davalıların iddia olunan zarardan sorumlu olup olmadığına ilişkin taraflar arasında ortaya çıkan uyuşmazlığın çözümü, bahsi geçen kanun maddeleri çerçevesinde değerlendirilmelidir.</i></p>

<p><i>Buradan hareketle, davalılar aleyhine açılan sorumluluk davası niteliği itibarıyla mutlak ticari dava olup bu davaya bakma görevi asliye ticaret mahkemesine aittir. Davalılardan bir kısmının şirket ile işçi-işveren ilişkisinin bulunması, açılan davanın niteliği ve kanuni dayanağı karşısında iş mahkemesini görevli kılmaz.”</i></p>

<p><a href="https://hukukihabernet.teimg.com/hukukihaber-net/uploads/2026/07/rauf-karasu.jpg" rel="nofollow" title="Rauf Karasu"><img alt="Rauf Karasu" height="480" src="https://hukukihabernet.teimg.com/hukukihaber-net/uploads/2026/07/rauf-karasu.jpg" width="861" /></a></p>

<p><strong>Prof. Dr. Rauf Karasu</strong></p>

<p><strong>Hacettepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ticaret Hukuku ABD Başkanı</strong></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/yargida-yapay-zeka-kullaniminin-sinirlari-ve-sirket-yoneticilerinin-sorumluluk-davalarinda-gorevli-mahkeme</guid>
      <pubDate>Mon, 24 Aug 2026 13:27:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/07/terazi/yapay-zeka-hakim.jpg" type="image/jpeg" length="17924"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Kentsel Dönüşüm Sonrasında Karşılaşılan Şerefiye Uyuşmazlıkları ve Arsa Payı Düzeltim Davalarının Hukuki Esasları]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/kentsel-donusum-sonrasinda-karsilasilan-serefiye-uyusmazliklari-ve-arsa-payi-duzeltim-davalarinin-hukuki-esaslari-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/kentsel-donusum-sonrasinda-karsilasilan-serefiye-uyusmazliklari-ve-arsa-payi-duzeltim-davalarinin-hukuki-esaslari-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Kentsel dönüşüm sonrasında bağımsız bölümlerin konumu, katı, cephesi, manzarası, kullanım alanı ve eklentileri arasında önemli değer farkları ortaya çıkabilmektedir. Bu farkların paylaşım cetveline veya kat mülkiyeti projesine doğru yansıtılmaması, şerefiye ve arsa payı uyuşmazlıklarına neden olur. Sorunun çözümünde yalnızca yeni dairenin metrekare bilgisine değil, eski ve yeni taşınmazların gerçek değer ilişkisine, arsa paylarının kuruluş tarihindeki duruma ve bütün bağımsız bölümlerin karşılaştırılmasına bakılması gerekir.</p>

<p><strong>Şerefiye kavramı ve kentsel dönüşüm ilişkisi</strong></p>

<p>Şerefiye, aynı projede bulunan bağımsız bölümlerin konum, kullanım ve piyasa değeri bakımından birbirinden farklı olması nedeniyle ortaya çıkan değer farkını ifade eder. Yüksek katta bulunan, daha iyi manzaraya sahip, güneş alan, caddeye veya sosyal donatılara yakın olan bir bağımsız bölüm; aynı büyüklükteki başka bir bağımsız bölümden daha yüksek değere sahip olabilir.</p>

<p>Kentsel dönüşüm projelerinde eski yapıdaki bağımsız bölüm ile yeni projede tahsis edilen bağımsız bölüm arasında her zaman birebir fiziksel eşleşme bulunmayabilir. Eski yapıdaki zemin veya ara kat bağımsız bölümü, yeni yapıda farklı bir kat ve cephede konumlandırılabilir. Bu nedenle hak sahiplerine yalnızca “aynı metrekare” verilmesi, ekonomik olarak aynı değerin verildiği anlamına gelmez.</p>

<p>Şerefiye hesabının amacı, bağımsız bölümlerin piyasa değerleri arasındaki farkı objektif ve denetlenebilir bir yöntemle belirlemektir. Bu hesap, keyfî bir ek ödeme talebi veya tek taraflı değer biçme yöntemi olmamalıdır.</p>

<p><strong>Şerefiye hesabında dikkate alınması gereken unsurlar</strong></p>

<p>Şerefiye hesabı yapılırken her bağımsız bölümün özellikleri ayrı ayrı incelenmelidir. Başlıca değerlendirme ölçütleri şunlardır:</p>

<ul style="list-style-type:disc" type="disc">
 <li>Bağımsız bölümün bulunduğu kat,</li>
 <li>Cephe yönü,</li>
 <li>Güneş alma süresi,</li>
 <li>Manzara ve görüş açıklığı,</li>
 <li>Gürültü ve çevresel etkiler,</li>
 <li>Brüt ve net kullanım alanı,</li>
 <li>Balkon, teras veya bahçe kullanımı,</li>
 <li>Otopark ve depo niteliği,</li>
 <li>Asansöre ve ortak alanlara yakınlık,</li>
 <li>Ticari kullanım potansiyeli,</li>
 <li>Isı, ışık ve havalandırma koşulları,</li>
 <li>Yapının bulunduğu blok ve giriş,</li>
 <li>Sosyal donatı alanlarına yakınlık,</li>
 <li>Projenin ulaşım ve çevre özellikleri.</li>
</ul>

<p>Bu unsurların tamamı her projede aynı ağırlığa sahip olmayabilir. Örneğin bir ticari bağımsız bölüm bakımından cephe ve yaya hareketliliği daha önemliyken, konut bakımından manzara, güneş alma ve gürültü düzeyi öne çıkabilir.</p>

<p>Şerefiye cetveli hazırlanırken kullanılan puanlama sistemi şeffaf olmalıdır. Hangi özellik için kaç puan verildiği, bu puanların parasal değere nasıl dönüştürüldüğü ve toplam değer farkının nasıl hesaplandığı açıklanmalıdır.</p>

<p><strong>Şerefiye cetvelinin hukuki denetimi</strong></p>

<p>Şerefiye cetveli, tek başına kesin ve tartışılmaz bir belge olarak kabul edilmemelidir. Cetvelin hazırlanma yöntemi, dayandığı emsaller, değerleme tarihi ve proje verileri incelenmelidir.</p>

<p>Özellikle şu hususlar denetlenmelidir:</p>

<p><strong>1. </strong>Tüm bağımsız bölümler aynı ölçütlerle değerlendirilmiş midir?</p>

<p><strong>2. </strong>Bağımsız bölümlerin brüt alanı mı, net alanı mı esas alınmıştır?</p>

<p><strong>3.</strong> Arsa payları ile bağımsız bölüm değerleri arasındaki ilişki kurulmuş mudur?</p>

<p><strong>4. </strong>Otopark ve depolar bağımsız bir değer unsuru olarak dikkate alınmış mıdır?</p>

<p><strong>5.</strong> Değerleme tarihi kentsel dönüşümden önce mi, sonra mı belirlenmiştir?</p>

<p><strong>6. </strong>İmar artışı ve proje değişiklikleri hesaba katılmış mıdır?</p>

<p><strong>7.</strong> Projedeki ticari bölümler ile konutlar aynı yöntemle değerlendirilmiş midir?</p>

<p><strong>8. </strong>Değerleme raporu bağımsız ve uzman kişilerce hazırlanmış mıdır?</p>

<p><strong>9. </strong>Maliklere rapor ve cetvel inceleme imkânı tanınmış mıdır?</p>

<p><strong>10. </strong>Farklı bağımsız bölümlerin değerleri piyasa emsalleriyle karşılaştırılmış mıdır?</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Şerefiye uyuşmazlıklarında en önemli deliller, proje belgeleri, değerleme raporları, eski ve yeni tapu kayıtları, bağımsız bölüm listeleri, mimari projeler, satış ilanları, emsal satışlar ve bilirkişi incelemesidir.</p>

<p><strong>Arsa payının belirlenmesi ve değere uygunluk</strong></p>

<p>Arsa payı, bağımsız bölümlerin ana taşınmaz üzerindeki ortak mülkiyet payını gösterir. Arsa payının bağımsız bölümün konumu ve değeriyle makul bir ilişki içinde olması gerekir. Aynı büyüklükteki bağımsız bölümlerin farklı kat ve cephelerde bulunması hâlinde arsa paylarının da bu değer farklarını yansıtması beklenir.</p>

<p>Kentsel dönüşüm sonrasında arsa payları yeni projeye göre yeniden düzenlenebilir. Ancak bu düzenleme yapılırken yalnızca eski arsa paylarının aynen aktarılması veya yeni bağımsız bölümlerin metrekarelerinin esas alınması her zaman yeterli değildir. Bağımsız bölümlerin değerini etkileyen tüm özellikler dikkate alınmalıdır.</p>

<p>Arsa paylarının kuruluş aşamasında hatalı belirlendiği düşünülüyorsa, arsa paylarının düzeltilmesi talep edilebilir. Burada amaç, maliklerin mevcut ekonomik değer dengesini değiştirecek biçimde haksız bir avantaj elde etmesi değil; bağımsız bölümlerin gerçek değerleriyle uyumlu bir arsa payı dağılımının sağlanmasıdır.</p>

<p><strong>Arsa payı düzeltim davasında temel inceleme</strong></p>

<p>Arsa payı düzeltim davasında mahkeme, yalnızca davacıya ait bağımsız bölümün değerini incelemekle yetinmemelidir. Bütün bağımsız bölümlerin aynı tarih itibarıyla, aynı yöntemle ve karşılaştırılabilir ölçütlerle değerlendirilmesi gerekir.</p>

<p>Bilirkişi incelemesinde özellikle;</p>

<ul style="list-style-type:disc" type="disc">
 <li>Ana taşınmazın kuruluş tarihindeki durumu,</li>
 <li>O tarihteki imar ve yapılaşma koşulları,</li>
 <li>Bağımsız bölümlerin konum ve kullanım özellikleri,</li>
 <li>Kat ve cephe farklılıkları,</li>
 <li>Eklentilerin niteliği,</li>
 <li>Bağımsız bölümlerin arsa payları,</li>
 <li>Taşınmazın toplam değeri,</li>
 <li>Her bağımsız bölümün toplam değer içindeki oranı</li>
</ul>

<p>belirlenmelidir.</p>

<p>Arsa payı düzeltiminde güncel piyasa değerinin doğrudan ve tek başına esas alınması yanıltıcı olabilir. Çünkü arsa payının kuruluş tarihindeki değer ilişkisi esas alınarak değerlendirme yapılması gerekebilir. Bununla birlikte kentsel dönüşüm sonrasında yeni projenin oluşturduğu değer artışı ile eski yapının kuruluş tarihindeki değer ilişkisi birbirinden ayrıştırılmalıdır.</p>

<p><strong>Kentsel dönüşüm protokolü ile arsa payı davası arasındaki ilişki</strong></p>

<p>Malikler dönüşüm sürecinde bir protokol veya kat karşılığı inşaat sözleşmesi imzaladıklarında, yeni bağımsız bölüm paylaşımı, şerefiye ve arsa payı konularını ayrıca kabul etmiş olabilirler. Bu belgelerin içeriği, dava bakımından önem taşır.</p>

<p>Ancak bir protokolde bağımsız bölüm paylaşımının yazılı olması, her durumda değer farkı iddiasını ortadan kaldırmaz. Protokolün açık olup olmadığı, maliklerin hangi bilgiye dayanarak imza attığı, şerefiye cetvelinin kendilerine sunulup sunulmadığı ve esaslı değer farklarının açıklanıp açıklanmadığı incelenmelidir.</p>

<p>Ayrıca sözleşmede “malikler hiçbir şekilde itiraz edemez” veya “tüm değer farklarından feragat edilmiştir” biçimindeki genel ifadelerin kapsamı ve geçerliliği somut olayın özelliklerine göre değerlendirilmelidir. Özellikle bağımsız bölüm listesi, teknik şartname ve değerleme raporu sözleşmeye eklenmemişse, genel feragat ifadelerinin uyuşmazlığı kesin biçimde çözüp çözmediği tartışmalı hâle gelebilir.</p>

<p><strong>Değerleme raporlarına itiraz</strong></p>

<p>Malik, şerefiye veya arsa payı hesabının gerçeği yansıtmadığını düşünüyorsa değerleme raporuna soyut biçimde itiraz etmek yerine, raporun hangi bölümünün neden hatalı olduğunu ortaya koymalıdır.</p>

<p>Etkili bir itirazda şu hususlar somutlaştırılabilir:</p>

<ul style="list-style-type:disc" type="disc">
 <li>Yanlış emsal taşınmaz seçilmesi,</li>
 <li>Aynı projedeki bağımsız bölümlerin farklı yöntemlerle değerlendirilmesi,</li>
 <li>Net alan yerine brüt alanın kullanılması,</li>
 <li>Eklentilerin hesaba katılmaması,</li>
 <li>Kat ve cephe farklarının dikkate alınmaması,</li>
 <li>Ticari bölümlerin konutlarla aynı ölçütle karşılaştırılması,</li>
 <li>Değerleme tarihinin hatalı alınması,</li>
 <li>İmar hakkının eksik veya fazla hesaplanması,</li>
 <li>Eski ve yeni yapı değerlerinin birbirine karıştırılması,</li>
 <li>Arsa payı ile bağımsız bölüm değeri arasındaki oransal ilişkinin kurulmamış olması.</li>
</ul>

<p>Gerekirse özel bir gayrimenkul değerleme raporu alınarak mahkeme dosyasındaki bilirkişi raporuna teknik itiraz hazırlanabilir. Mahkemeden ek rapor veya yeni bilirkişi heyeti talep edilirken, itirazın hesap yöntemi ve somut veri üzerinden kurulması daha etkili olacaktır.</p>

<p><strong>Dönüşüm sonrasında değer farklarının azaltılması</strong></p>

<p>Şerefiye uyuşmazlıklarının dava aşamasına taşınmaması için dönüşüm öncesinde şu yöntemler uygulanabilir:</p>

<ul style="list-style-type:disc" type="disc">
 <li>Bağımsız bölümlerin değerleme raporuyla sınıflandırılması,</li>
 <li>Kat ve cephe katsayılarının önceden belirlenmesi,</li>
 <li>Otopark ve depoların tahsis yönteminin açıklanması,</li>
 <li>Ticari bağımsız bölümlerin ayrı değerlendirilmesi,</li>
 <li>Değer farklarının ödeme veya bağımsız bölüm değişimiyle denkleştirilmesi,</li>
 <li>Maliklerin proje ve değerleme belgelerine erişiminin sağlanması,</li>
 <li>Bağımsız bir uzman heyetten rapor alınması,</li>
 <li>Proje değişiklikleri için yeniden değerleme yapılması,</li>
 <li>İmar artışından doğan ekonomik değerin paylaşımının yazılılaştırılması.</li>
</ul>

<p>Bu yöntemler, yalnızca maliklerin değil, yüklenicinin ve proje yöneticilerinin de hukuki belirlilik ihtiyacını karşılar.</p>

<p>Kentsel dönüşüm sonrasında şerefiye ve arsa payı uyuşmazlıkları, çoğunlukla bağımsız bölümlerin gerçek değerlerinin yeterince açıklanmaması veya paylaşım ölçütlerinin önceden belirlenmemesi nedeniyle ortaya çıkmaktadır.</p>

<p>Şerefiye hesabında metrekare tek başına belirleyici değildir. Kat, cephe, manzara, güneş alma, gürültü, eklentiler ve kullanım potansiyeli birlikte değerlendirilmelidir. Arsa payı düzeltiminde ise bütün bağımsız bölümlerin karşılaştırmalı biçimde incelenmesi ve değer ilişkisinin kuruluş tarihindeki hukuki ve fiilî duruma göre belirlenmesi gerekir.</p>

<p>Kentsel dönüşüm sonrasında ortaya çıkan değer farkları bakımından ilk yapılması gereken, yeni bağımsız bölümün yalnızca alanını değil, bütün ekonomik özelliklerini incelemektir. Şerefiye cetveli ve arsa payı hesabı objektif, denetlenebilir ve tüm bağımsız bölümleri kapsayan bir değerleme yöntemine dayanmalıdır. Dava veya itiraz sürecinde ise eski ve yeni proje belgeleri, tapu kayıtları, değerleme raporları ve emsal satışlar birlikte değerlendirilmelidir.</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/av-yusuf-samil-turen" title="Av. Yusuf Şamil TÜREN"><img alt="Av. Yusuf Şamil TÜREN" height="96" src="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/200x200/hukukihaber-net/uploads/2025/12/yusuf-samil-turen1.jpeg" width="96" /></a></p>

<h4><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/av-yusuf-samil-turen" title="Av. Yusuf Şamil TÜREN">Av. Yusuf Şamil TÜREN</a></strong></h4>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/kentsel-donusum-sonrasinda-karsilasilan-serefiye-uyusmazliklari-ve-arsa-payi-duzeltim-davalarinin-hukuki-esaslari-1</guid>
      <pubDate>Mon, 24 Aug 2026 10:00:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/08/terazi/kentsel-donusum-insaat.jpg" type="image/jpeg" length="63816"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[530 LİRA, DÖRT SUÇ TİPİ, ON ALTI YIL: CEZA GENEL KURULU BANKAMATİK BAŞINDAKİ "YARDIM" TUZAĞININ ADINI KOYDU]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/530-lira-dort-suc-tipi-on-alti-yil-ceza-genel-kurulu-bankamatik-basindaki-yardim-tuzaginin-adini-koydu-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/530-lira-dort-suc-tipi-on-alti-yil-ceza-genel-kurulu-bankamatik-basindaki-yardim-tuzaginin-adini-koydu-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>I. GİRİŞ</strong></p>

<p>18 Eylül 2009 sabahı, saat 08.10 sıraları. Siirt'te bir banka şubesinin önü. Emekli maaşını çekmeye gelen yaşlı adam bankamatiği kullanmayı bilmiyor; çevresine bakınıp gözüne kestirdiği bir gençten yardım istiyor. Genç kartı cihaza takıyor, şifreyi mağdurun kendisine girdirtiyor, tuşlara basıyor. Para çıkmıyor. Genç tek kelime etmeden kartı sahibine geri verip uzaklaşıyor. Yaşlı adam şubeye girip hesabını sorduğunda 530 lirasının az önce çekilmiş olduğunu öğreniyor. Hesabında 17 lira kalmış.</p>

<p>Olayın tamamı bu. Kamera kayıtlarına yansıyan iki kişilik bir tezgâh: biri kartı takıp işlemi hazırlıyor, öteki yan taraftaki cihazdan çıkan parayı alıp gidiyor.</p>

<p>Bu iki dakikalık olayın hukuki adının konması on altı yıl sürdü. Asliye ceza mahkemesi dolandırıcılık dedi. Yargıtay 15. Ceza Dairesi yağma olabilir dedi. Ağır ceza mahkemesi nitelikli yağmadan dört yıl iki ay hapis verdi. Yargıtay 6. Ceza Dairesi hırsızlık dedi; mahkeme direndi. Dosya böylece Ceza Genel Kurulu'nun önüne geldi ve Kurul, <strong>19.11.2025 tarihli, E.2024/500, K.2025/485 sayılı kararıyla</strong> son sözü söyledi: eylem basit hırsızlıktır ve bu vasıflandırmanın kaçınılmaz sonucu olarak kamu davası zamanaşımından düşmüştür.</p>

<p>Kararı okumaya değer kılan şey sonucu değil, yöntemi. Kurul, bankamatik başında kurulan tuzakların uygulamada gidip geldiği dört suç tipini (yağma, dolandırıcılık, banka veya kredi kartlarının kötüye kullanılması, bilişim sistemleri kullanılarak hırsızlık) aynı somut olay üzerinde tek tek ele alıp eliyor. Elde, benzer her dosyada işleyecek bir vasıf testi kalıyor.</p>

<p><strong>II. BİR DOSYANIN DÖRT VASIF DEĞİŞTİRDİĞİ ON ALTI YIL</strong></p>

<p>Dosyanın seyri, suç vasfı tartışmasının yargılamayı nasıl savurabildiğinin ders niteliğinde bir özeti.</p>

<p>Siirt 1. Asliye Ceza Mahkemesi 14.04.2011'de eylemi dolandırıcılık sayıp sanığı TCK'nın 157/1. maddesinden 2 yıl hapis ve 4.000 TL adli para cezasına mahkûm etti. Temyiz incelemesini sekiz yıl sonra yapabilen Yargıtay (Kapatılan) 15. Ceza Dairesi, 20.06.2019'da eylemin yağmayı oluşturabileceğini, görevin ağır cezada olduğunu söyleyerek hükmü bozdu. Görevsizlik üzerine dosyayı devralan Siirt 1. Ağır Ceza Mahkemesi 11.11.2020'de bu kez nitelikli yağmadan (TCK m.149/1-c: birden fazla kişiyle birlikte) etkin pişmanlık ve takdiri indirim uygulayarak 4 yıl 2 ay hapse hükmetti.</p>

<p>Yargıtay 6. Ceza Dairesi 26.10.2022'de üçüncü vasfı telaffuz etti: kamera kayıtlarında yağma boyutuna varan, objektif nitelikte ciddi ve korkutucu bir cebir görünmüyordu; mağdurun savcılıkta dile getirdiği "sağa doğru biraz itekleme" iddiası bu eşiği aşmıyordu. Daireye göre eylem hırsızlık boyutunda kalmıştı. Ağır ceza mahkemesi 09.03.2023'te direnip yağma mahkûmiyetini yineledi.</p>

<p>Çarpıcı bir ayrıntı: Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'nın tebliğnamesi "onama" istemliydi; yani savcılık makamı da yağma vasfının arkasındaydı. Genel Kurul, 19.11.2025'te oy birliğiyle aksi yönde karar verdi.</p>

<p>Bu tabloda aynı 530 lira için telaffuz edilen ceza aralıklarını alt alta koymak gerekir: dolandırıcılıkta bir yıldan beş yıla, basit hırsızlıkta bir yıldan üç yıla, nitelikli yağmada on yıldan on beş yıla kadar hapis. Vasıf tartışması akademik bir zevk meselesi değil; failin hayatından on yılı aşkın bir farkın hesabı.</p>

<p><strong>III. KURULUN YÖNTEMİ: DÖRT ADAY NORM, DÖRT ELEME</strong></p>

<p>Genel Kurul'un somut olaya ilişkin değerlendirmesi tek cümlede dört suç tipini birden eliyor. Kurul'a göre eylemin, "kamera kayıtları incelendiğinde, mağdura karşı cebir uygulandığına ilişkin herhangi bir görüntünün bulunmaması nedeniyle yağma; suça konu paranın mağdurun rızası dışında alınması nedeniyle dolandırıcılık; mağdurun banka kartı üzerindeki zilyetliğinin sona ermemiş olması nedeniyle banka veya kredi kartlarının kötüye kullanılması; suça konu paranın fiziken alınmış olması nedeniyle de bilişim sistemlerinin kullanılması suretiyle hırsızlık suçlarını" oluşturmayacağı kabul edilmelidir.</p>

<p>Cümle yoğun; açmakta yarar var.</p>

<p>Yağma yönünden mesele delil değerlendirmesi. TCK'nın 148. maddesi malın alınmasına karşı koymamaya "mecbur kılan" cebir veya tehdit arar. Mağdur kollukta hiçbir iteklemeden söz etmemiş, bu ayrıntı ilk kez savcılık ifadesinde belirmişti; kamera kayıtları ise cebir görüntüsü içermiyordu. Beyandaki bu tereddütlü "biraz itekleme", yağmanın aradığı iradeyi kıran zorlama düzeyine ulaşmaz.</p>

<p>Banka veya kredi kartlarının kötüye kullanılması (TCK m.245/1) yönünden ölçüt zilyetlik. Kurul'a göre bu suçun oluşması için failin kart üzerinde fiilî hâkimiyet kurması, yani mağdurun kart zilyetliğinin sona ermesi gerekir. Bankamatiğin başında bekleyen, kartı gözünün önündeki işlem için elden veren ve işlem bitince geri alan mağdurun kart üzerindeki zilyetliği hiç sona ermemiştir. Kart bir tuzağın aracı olmuş, ama 245. maddenin aradığı anlamda "ele geçirilmemiştir".</p>

<p>Bilişim hırsızlığı (TCK m.142/2-e) yönünden ölçüt paranın alınış biçimi. Nitelikli hâlin tipik görünümü, internet bankacılığı şifresini ele geçiren failin hesaptaki parayı temsil eden verileri kendi kontrolündeki hesaba aktarmasıdır; Kurul bu içtihadını 17.11.2009 tarihli ve 193-268 sayılı kararından bu yana sürdürüyor. Somut olayda ise para veriler üzerinden değil, cihazın haznesinden elle alınmıştır. Fiziken alınan para için bilişim nitelikli hâli uygulanamaz.</p>

<p>Geriye dolandırıcılık ile basit hırsızlık arasındaki asıl düğüm kalıyor.</p>

<p><strong>IV. DÜĞÜMÜN ÇÖZÜLDÜĞÜ YER: TESLİM Mİ, ALMA MI</strong></p>

<p>İlk bakışta olayda dolandırıcılığın bütün malzemesi var: yardım bahanesi, güven telkini, planlı bir aldatma. Asliye ceza mahkemesinin on altı yıl önceki vasıflandırması da bu sezgiye dayanıyordu. Kurul'un ayrımı tam bu noktada:</p>

<p>"Hileli davranışlar geçici de olsa rızai bir teslimi doğurmamış; bu bağlamda mal, failin el çabukluğu veya özel becerisi gibi maddi bir hareketiyle bulunduğu yerden alınmak suretiyle elde edilmiş ise eylem dolandırıcılık suçunu değil hırsızlık suçunu oluşturacaktır."</p>

<p>Dolandırıcılıkta hile, mağdurun iradesini sakatlayarak malı kendi eliyle teslim etmesini sağlar; sakat da olsa ortada bir teslim iradesi vardır. Hırsızlıkta ise hile yalnızca almayı kolaylaştıran bir perdedir; mal, mağdurun rızası hiç oluşmadan failin maddi hareketiyle gider. Somut olayda mağdur kimseye 530 lira teslim etmemiş, böyle bir iradeyi hiç açıklamamıştır; parayı cihazdan alan, tezgâhın öteki ortağıdır. Rıza yoksa teslim yok; teslim yoksa dolandırıcılık yok.</p>

<p>Kurul'un eklediği bir not, uygulamada gözden kaçan bir dengeyi de kuruyor: hırsızlığa giden yolda kullanılan hile karşılıksız kalmaz; suçun işleniş biçimi olarak TCK'nın 61. maddesi uyarınca temel cezanın belirlenmesinde dikkate alınabilir. Kanaatimizce bu, vasıf daralmasının yaratacağı cezasızlık algısına verilmiş yerinde bir cevaptır; ancak yaşlılığı nedeniyle kendini koruyamayan mağdurun hedef seçilmesinin basit hırsızlıkta bağımsız bir nitelikli hâl karşılığının bulunmaması, kanun koyucunun önünde duran bir boşluk olarak not edilmelidir. 142. maddenin ikinci fıkrasındaki savunmasızlık artırımı yalnızca kapkaç bendine bağlanmış durumda.</p>

<p><strong>V. VASIF DÜŞÜNCE ZAMANAŞIMI DA DÜŞTÜ</strong></p>

<p>Vasfın basit hırsızlıkta karar kılması, dosyanın kaderini kendiliğinden belirledi. TCK'nın 141/1. maddesinin üst sınırı üç yıl; 66/1-e uyarınca asli dava zamanaşımı sekiz yıl, 67/4 ile kesintili azami süre on iki yıl. Son kesme nedeni olan 14.04.2011 tarihli mahkûmiyet hükmünden sonra süre yeniden işlemeye başladı ve ağır cezadaki 02.03.2020 tarihli sorgudan önce, 14.04.2019'da doldu. Genel Kurul, yeniden yargılamayı gerektirmeyen bu konuda 1412 sayılı CMUK'un 322. maddesinin verdiği yetkiyle davanın düşmesine kendisi karar verdi.</p>

<p>Şu gerçek rahatsız edici ama kayda geçmeli: asliye cezanın dolandırıcılık vasfı korunsaydı da sonuç değişmeyecekti, çünkü 157. maddenin üst sınırı beş yıl ve zamanaşımı bandı aynı. Dosyayı 2025'e kadar hukuken yaşatan tek şey, üst sınırı on beş yıla uzanan yağma vasfıydı. Vasıf yükseldikçe zamanaşımı uzuyor, zamanaşımı uzadıkça yanlış vasıf kendi kendini besliyor.</p>

<p>Bir dosya on altı yıl gezdi; sekiz yılı tek temyiz incelemesi bekleyerek geçti ve 530 liralık eylem sonunda cezasız kaldı. Mağdurun asliye cezadaki son sözü de bu tabloya eklenmeli: zararı giderilmemişti ama artık şikâyetçi değildi.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>VI. UYGULAMA İÇİN BEŞ SORU</strong></p>

<p>Bankamatik, kart ve hesap tuzaklarına ilişkin her dosyada bu kararın çizdiği sırayla sorulacak sorular bellidir.</p>

<p><strong>1. Cebir veya tehdit var mı?</strong> Varsa yağma (m.148: altı yıldan on yıla; m.149'daki nitelikli hâllerde on yıldan on beş yıla kadar hapis). Beyanlar arasındaki "itekleme" düzeyindeki çelişkili ifadeler, kamera kaydıyla doğrulanmıyorsa yağmanın objektif ciddiyet eşiğini aşmaz.</p>

<p><strong>2. Mağdur, malı hileyle de olsa kendi iradesiyle mi teslim etti?</strong> Teslim iradesi varsa dolandırıcılık (m.157: bir yıldan beş yıla kadar hapis ve adli para cezası); bilişim sistemleri ya da banka ve kredi kurumları araç kılınmışsa m.158/1-f devreye girer ve hapis cezasının alt sınırı dört yıl, adli para cezası menfaatin iki katından az olamaz.</p>

<p><strong>3. Kartın zilyetliği faile geçti mi?</strong> Mağdur işlemin başında bekliyorsa m.245 oluşmaz. Kart çalınmış, bulunmuş ya da mağdurun hâkimiyetinden fiilen çıkmışsa rızasız kullanım m.245/1 kapsamındadır: üç yıldan altı yıla kadar hapis.</p>

<p><strong>4. Para fiziken mi alındı, veri olarak mı aktarıldı?</strong> Şifreyle hesaptan hesaba aktarım m.142/2-e uyarınca bilişim hırsızlığıdır: beş yıldan on yıla kadar hapis. Cihaz haznesinden elle alınan para ise basit hırsızlıkta kalır. Sonuç ilk bakışta ters gelir: uzaktan tuşla aktaran, olay yerinde eliyle alandan çok daha ağır cezayla karşılaşır.</p>

<p><strong>5. Seçilen vasfın zamanaşımı tablosu ne?</strong> Basit hırsızlık ve dolandırıcılıkta asli süre sekiz yıl; m.142/2-e, m.149 ve m.158/1-f'te on beş yıl. Müdafi için vasıf itirazı çoğu zaman aynı anda bir zamanaşımı savunmasıdır; bu dosyada olduğu gibi kazanılan vasıf tartışması davayı düşürebilir.</p>

<p>Bu haritanın kanun ayağı da hareket hâlinde. 16.07.2026 tarihli ve 7589 sayılı Kanun'un 13. maddesiyle TCK'nın 158. maddesine eklenen dördüncü fıkra, dolandırıcılığa iştiraki yalnızca kart ya da hesap bilgilerini vermekten ibaret kalan kişiler (uygulamadaki adıyla hesap kiralayanlar) için cezanın yarı oranında indirilmesini öngörüyor. Yargı vasıf sınırlarını kararlarla çizerken, kanun koyucu da dolandırıcılık ekosisteminin figürlerini kendi içinde derecelendirmeye başlamış durumda.</p>

<p><strong>VII. SONUÇ</strong></p>

<p>Ceza Genel Kurulu'nun E.2024/500, K.2025/485 sayılı kararı, bankamatik başındaki yardım tuzağının adını koydu: cebir yoksa yağma, teslim yoksa dolandırıcılık, kart hâkimiyeti geçmemişse 245, para fiziken alınmışsa bilişim hırsızlığı yok; kalan ad, basit hırsızlık.</p>

<p>Kararın kalıcı değeri bu eleme sırasının kendisi. Malvarlığı suçlarında vasıf, unsurlardan tek tek geçilerek belirlenecek; olayın uyandırdığı öfke ya da failin kurnazlığı, unsurları esnetmenin gerekçesi yapılmayacak.</p>

<p>Öte yandan dosyanın bilançosu, vasıf hatasının maliyetini de gösteriyor. İlk derecede yanlış konan ad, dosyayı iki bozma ve bir direnme üzerinden on altı yıl taşıdı; doğru ad konduğunda ceza verilecek dava kalmamıştı. Uygulamada asıl kazanım, bu beş sorunun temyizde değil, ilk vasıflandırmada sorulması olacaktır.</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/av-mete-celik" title="Av. Mete ÇELİK"><img alt="Av. Mete ÇELİK" height="96" src="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/200x200/hukukihaber-net/uploads/2026/07/mete-celik.jpeg" width="96" /></a></p>

<h4><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/av-mete-celik" title="Av. Mete ÇELİK">Av. Mete ÇELİK</a></strong></h4>

<p><span style="color:#999999"><strong>Yararlanılan Kaynaklar</strong></span></p>

<p><span style="color:#999999">· Yargıtay Ceza Genel Kurulu, E.2024/500, K.2025/485, T.19.11.2025</span></p>

<p><span style="color:#999999">· Yargıtay Ceza Genel Kurulu, 17.11.2009 tarihli ve 193-268 sayılı kararı</span></p>

<p><span style="color:#999999">· Yargıtay Ceza Genel Kurulu, 14.06.2022 tarihli ve 97-437 sayılı; 04.10.2022 tarihli ve 152-605 sayılı kararları</span></p>

<p><span style="color:#999999">· Yargıtay Ceza Genel Kurulu, 11.12.2024 tarihli ve 202-405 sayılı; 21.06.2023 tarihli ve 305-369 sayılı kararları</span></p>

<p><span style="color:#999999">· 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu m.61, 66, 67, 141, 142, 148, 149, 157, 158, 245 (mevzuat.gov.tr güncel metni)</span></p>

<p><span style="color:#999999">· 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu m.223/8; 1412 sayılı CMUK m.322; 5320 sayılı Kanun m.8</span></p>

<p><span style="color:#999999">· 7589 sayılı Kanun m.13 (TCK m.158/4)</span></p>

<p><span style="color:#999999">· Mahmut Koca / İlhan Üzülmez, Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler, Adalet Yayınevi, Ankara 2020 (karar metninde anılan)</span></p>

<p><span style="color:#999999">· Ahmet Caner Yenidünya, Yargıtay Kararları Işığında Hırsızlık Suçu, Adalet Yayınevi, Ankara 2013 (karar metninde anılan)</span></p>

<p><span style="color:#999999">· Murat Volkan Dülger, Bilişim Suçları ve İnternet İletişim Hukuku, Seçkin Yayınevi, Ankara 2018 (karar metninde anılan)</span></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/530-lira-dort-suc-tipi-on-alti-yil-ceza-genel-kurulu-bankamatik-basindaki-yardim-tuzaginin-adini-koydu-1</guid>
      <pubDate>Mon, 24 Aug 2026 09:50:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/08/bankamatik1.jpg" type="image/jpeg" length="30244"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Ahlaki Yargılar ve Adli Karar Verme]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/ahlaki-yargilar-ve-adli-karar-verme</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/ahlaki-yargilar-ve-adli-karar-verme" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Prof. Dr. Mustafa Tören Yücel yazdı;]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Genel olarak ahlaki yargılar ve karar verme üzerine yapılan bilimsel tartışmalarda, bu tür yargıların tipik olarak ayrıntılı, rasyonel bir sürecin sonucu mu, yoksa bir normun ihlaline karşı sonradan rasyonelleştirilen otomatik, sezgisel veya duygusal tepkiler mi olduğu konusunda süregelen bir tartışma vardır. Hukuki yargılar ve cezalandırıcı tepkiler söz konusu olduğunda, sorumluluk ve suçlama sonucunda ortaya çıkan cezalandırma ihtiyacımızın, ne kadar ahlaki açıdan ayrıntılı ve rasyonel temellere dayalı olursa olsun, yine de duygusal tepkiler tarafından yönlendirilip yönlendirilmediği belirsizliğini korumaktadır. Duygu, bedendeki bir sürü hormon ve nörotransmitter’in birleşerek oluşturduğu ve üstüne geçmiş yaşanmışlıklardan gelen kodlamaların eklendiği bir kokteyldir. Yalnız, bilgi ve anlayış olmadan ‘duygu sarhoşu’ olunacağı, duyguların bizi aldatabileceği de unutulmamalıdır.</p>

<p>Bir yandan, duygusuz, akla dayalı hukuki kararlar idealine doğru ilerleme iddiası varken, öte yandan duygusuz bir karar kavramının sadece bir öz aldatmaca olduğuna dair inanca dayalı bir şüphecilik mevcuttur. Normatif iddialar ve bilime dayalı şüphelere ilişkin bu iki kutup arasında, sosyal psikoloji araştırmalarının tartışmaya nasıl katkıda bulunabileceği gündeme gelmektedir.</p>

<p>Aslında, doğası (örneğin alkollü araç kullanma, hırsızlık, gasp, dolandırıcılık, tecavüz veya cinayet) ve sonuçları (örneğin fiziksel zarar, maddi kayıp, utanç veya aşağılanma) açısından son derece heterojen olan çok çeşitli davranışlar ele alınmaktadır. Ortak noktaları ise, tümünün sergilediği toplumsal risk karşısında gayri resmi kuralların yeterli olmaması ve yasaların çıkarılması gerekliliğidir. Hangi davranışların hangi yasal düzenlemelerde yer alacağı tarihsel ve kültürel gerçeklere bağlıdır (örneğin cinsel davranış veya zina ile ilgili yasalar). Bu bağlamda, yasal düzenlemelerin (legisprudence) görevi, öfke ve intikam duygularının baskın gelmesini önleyen ve ilgili tüm taraflarca yasal ve ahlaki yargının kabulünü artıran kurallar oluşturmaktır.</p>

<p>Bu açıdan bakıldığında, <a name="_Hlk238363766">duygular hukuk sisteminin başlangıç noktası olmakta; sistemin kendisi de yargıları ve duygulara verilen tepkileri rasyonel bir düzeye yerleştirmeye yönelik bulunmaktadır. </a>Hukuk sistemi, ilgili tüm kişilere (suçlular, mağdurlar, tanıklar, uzman bilirkişiler vb.) duygusuz, yani adil veya rasyonel bir tretman sağlamayı amaçlamaktadır. Duygular rasyonel değerlendirmeye engel olarak görüldüğünden, hâkimlerin açıkça duygusal bir katılım belirtisi göstermemeleri ve bir duruşma sırasında bu nedenle önyargılı olmamaları beklenir. Aksine, tarafsız davranmak, adil ve hakkaniyetli bir yargılamayı garanti etmekle yükümlüdürler. Bu tür bir argüman, duyguların duruşma sürecinde adalete katkıda bulunmadığını ve dahası, duygu ve rasyonelliğin birbirine zıt olarak anlaşılması gerektiğini, mantıksal yargıların duyguya dayalı yargılardan üstün olduğunu ima etmektedir.</p>

<p><img alt="" src="https://hukukihabernet.teimg.com/hukukihaber-net/uploads/2026/08/174461173dfaaa-1.jpg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" /></p>

<p>Duygular, hukuki yargılamanın nesnesiyle doğrudan bağlantılıdır; oysa hukuki usuller, yargılama sürecinin duygular tarafından değil, akıl tarafından yönlendirilmesini amaçlar. Hem normatif iddia (yargısal yargılama sürecini yalnızca aklın yönetmesi gerektiği) hem de bu iddianın uygulanabilirliği (bu tür yargıların gerçekten tamamen duygusuz bir şekilde verilip verilemeyeceği) geçmişte defalarca sorgulanmıştır. Duygusal tepkilere yönelik itibar kaybı, duygunun nesnelliği tehdit ettiği düşüncesinden kaynaklanmaktadır. Şimdi yaşama geçerek genel olarak duygunun ve özellikle de duygunun sosyal yargılar üzerindeki potansiyel etkisini irdeleyelim.</p>

<p><strong>Genel Olarak Duygular ve Sosyal Yargılar</strong></p>

<p>İnsanların sosyal uyaranları nasıl yargıladığı ve değerlendirdiği, sosyal psikolojinin temel konularından biridir. Araştırmalar, insanların sosyal bilgileri nasıl seçtiği, yorumladığı ve hatırladığı; bu bilgileri yargı ve kararlar almak için nasıl kullandığı üzerine odaklanmaktadır. Duyguların burada oynadığı rol, özellikle son yıllarda artan bir ilgi görmüştür. Duyguların sosyal yargılar üzerindeki etkisine atıfta bulunarak, bütünsel ve tesadüfi duygu arasındaki ayrımın yapılması yararlıdır: Bütünsel duygu, sosyal uyaranın kendisi tarafından ortaya çıkarılan duygu (lar)ı ifade ederken, tesadüfi duygu, gerçek uyaran veya bağlamla ilgisi olmayan durumlar tarafından ortaya çıkarılan duygu (lar)ı ifade etmektedir.</p>

<p>Sosyal yargı üzerine yapılan sosyal psikolojik araştırmaların çoğu, tesadüfi duyguların etkisini ele almıştır. Deneyciler, çok bölümlü bir çalışmanın ilk bölümünde genellikle duygusal durumlar oluşturmakta ve ardından ikinci bölümde, katılımcıyı ilgili süreci değerlendirmek için bilişsel bir göreve dahil etmektedirler. Araştırmalar, duygunun hangi bilginin işlendiğini nasıl etkilediğine (duygunun bilgilendirici etkisi, örneğin duygu-bilgi modeli,<a href="#_ftn1" name="_ftnref1" title="">1</a> duygu-ön hazırlık modeli<a href="#_ftn2" name="_ftnref2" title="">2 </a>ve bilginin nasıl işlendiğine<a href="#_ftn3" name="_ftnref3" title="">3</a> (örneğin duygu bakımı, duygu onarımı hipotezi) odaklanmıştır. <strong> </strong></p>

<p>Araştırmalar, duyguların sosyal yargılama süreciyle ilişkili olduğunu veya bu süreci çeşitli şekillerde etkileyebileceğini göstermiştir: Bilgi seçimi ve bilgi işleme, en azından duyguların motivasyon ve kapasite sonuçlarından doğrudan etkilenebilir. Dahası, duygular, bilgi görevi görerek ve duyguyla ilgili bilgileri etkinleştirerek dolaylı bir etki yaratabilir ve böylece yargı oluştururken bu tür duyguyla ilgili bilgilerin kullanılma olasılığını artırabilir. Ancak araştırmalar, kişinin yansıtma yapması için gerekli kaynaklara sahip olması durumunda bu tür etkilerin geçersiz kılınabileceğini de göstermiştir. Dolayısıyla, istenmeyen duygusal etki ilkesel olarak ortadan kaldırılabilir–ancak gerçekte bu, söz konusu etkinin tam olarak belirlenebilmesini gerektirir.</p>

<p><strong>Öfke</strong></p>

<p>Öfke normlara aykırı bir şekilde davranmakla suçlanma, birinin yapmaması gereken veya yanlış kabul edilen bir şeyi yapmakla suçlanması olarak tanımlanabilir. Bu, değerlendirilen bir yanlışa karşı duyulan güçlü hoşnutsuzluk duygularından oluşan ve düzeltilmesini amaçlayan bir duygu olarak tanımlanan öfkenin bilişsel içeriğiyle ilgili olmaktadır. Buna göre, öfke tepkileri norm ihlalleri için oldukça yaygın görünmekte olup, intikam ve misilleme arzusunu motive eder niteliktedir.<a href="#_ftn4" name="_ftnref4" title="">4</a> Algı ve öfke arasında karşılıklı bir ilişki olabilir: Özel algılar öfkeye; öfkeli olmakta kişiyi saldırganca düşünmeye sevk edebilir. Araştırmaların ortaya koyduğu bir bulgu, öfkeli insanların daha fazla suçlama eğiliminde olmasıdır. Öfke uyandıran bir video klibi izledikten sonra trafik kazalarına ait birkaç hikâye okuyan katılımcıların, duygu açısından nötr bir video izleyen katılımcılardan daha fazla kazaya neden olan sanıkları suçladıkları görülmüştür.</p>

<p><img alt="" src="https://hukukihabernet.teimg.com/hukukihaber-net/uploads/2026/08/1744611737454-25.png" style="margin-left:0px; margin-right:0px" /></p>

<p>Öfkenin yargı ve karar verme üzerindeki etkisini inceleyen Lerner ve Tiedens<a href="#_ftn5" name="_ftnref5" title="">5</a>, öfkeli hissetmenin, yaşananlar ve olayın nedeni hakkında bir kesinlik veya güven duygusuyla ilişkilendirildiğini vurgulamaktadır. Ayrıca, öfkenin olayın nedenine karşı harekete geçme motivasyonel özelliğiyle bağlantılı olarak, öfkeli duyguların bir kişiyi sorumlu tutulabilecek harici bir etken bulmaya yönlendirebileceği öne sürülmüştür.<a href="#_ftn6" name="_ftnref6" title="">6</a> Sapkın davranışın değerlendirilmesine uygulandığında bu kesinlik, birini suçlama ihtiyacıyla birleştiğinde, "öfkeli hissetmenin" bir şüpheliye suçlama atfetme, bu suçlamayı ciddi olarak değerlendirme ve cezalandırıcı tepkileri destekleme olasılığının artmasıyla sonuçlanması gerekir. Korelasyon çalışmaları bu görüşü desteklemektedir – örneğin, öz bildirime dayalı öfke durumları, cezalandırıcı politikalara destekle ilişkilendirilmiştir.<a href="#_ftn7" name="_ftnref7" title="">7</a> Ancak katılımcıların öfke durumunu deneysel olarak manipüle etmeye çalışıldığında sonuçlar daha az kesin olmaktadır.<a href="#_ftn8" name="_ftnref8" title="">8</a></p>

<p>Hesap verebilirlik, öfke ve otoriterliğin sorumluluk ve cezalandırıcılık atıfları üzerindeki etkisini araştırmak için çok bölümlü bir çalışmada ilk olarak, katılımcılar çaresiz bir genci döven bir adamın videosunu izlediler. Bundan önce, katılımcılara (1) “Zorbanın suçundan yargılandığı ve teknik bir nedenden dolayı suçsuz bulunduğu” ve (2) “Zorba ve arkadaşının suçlarından dolayı önemli bir süre hapis yattığı, serbest bırakıldıktan sonra ikisinden de kanunla ilgili bir sorun yaşamadığı” söylenerek iki farklı adalet geri bildirim koşulu oluşturuldu. Kontrol koşulunda, (3) Katılımcılar daha önce az ya da hiç duygu uyandırmadığı gösterilen soyut şekiller ve renklerden oluşan bir video klibi izlediler. Bir çalışmada da katılımcılar, masum bir kurbanın zarar görmesine neden olan bir bireyin ihmalkâr veya dikkatsiz davranışını anlatan dört kısa öyküye ilişkin sorumluluk, suçlama ve cezalandırıcılık referansıyla tepkilerini değerlendirdiler. Zorbalık videosunun izlenmesinden sonra öz bildirime dayalı öfke düzeylerinde iki bilgi koşulu arasında hiçbir fark ortaya çıkmadığı için, bundan sonraki tüm analizler iki adalet geri bildirim düzeyi üzerinden birleştirildi. Çalışmada öfke uyarıcısına maruz kalan katılımcıların, nötr duygu uyarıcısına maruz kalan katılımcılara göre daha fazla cezalandırıcı atıf yaptıkları gösterilmiş olsa da sonuç çıkarırken dikkatli olunmalıdır; çünkü öfke uyarıcısı her zaman adalet geri bildirimiyle birlikte kullanılmıştır ve kullanılan adalet geri bildiriminin türünün, Goldberg, Lerner ve Tetlock (1999) tarafından gösterildiği gibi bir etkisi olduğu görülmektedir.<a href="#_ftn9" name="_ftnref9" title="">9</a></p>

<p>Bütünsel öfkenin etkilerini inceleyen araştırmalar, öfkenin suçlama ve ceza ile ilgili yargılarla bağlantılı olduğu fikrini destekleyen korelasyon kalıpları bildirmektedir; ancak bu, öfke tepkisinin diğer yargıları mutlaka etkilediği anlamına gelmez, çünkü duygu-biliş bağlantısı çift yönlü olabilir. Dolayısıyla, daha fazla öfke suçlamaya yol açabilir, ancak birini suçlamak da öfkeye yol açabilir.<a href="#_ftn10" name="_ftnref10" title="">10</a></p>

<p>Duygunun uyarılmasının, değerlendirilecek uyarandan deneysel olarak ayrılması (duygusal etkinin tesadüfi etkisi), öfkenin ahlaki değerlendirmelerde önyargıya yol açtığı fikrini pek desteklememektedir.</p>

<p><strong>Korku </strong></p>

<p>Korku, yaklaşan tehdit veya tehlikeye karşı duygusal tepkidir. Korku, hayatta kalmanın veya bedensel bütünlüğün temel hedeflerini tehdit eden, belirsiz sonuçlar doğuran olaylara karşı duyulan güçlü hoşnutsuzluk duygularından oluşur. Neyin tehdit olarak kabul edildiğine bağlı olarak, normdan sapmış davranışlara karşı farklı türde korku (veya endişe) ortaya çıkabilir. Örneğin, yabancı düşmanlığı saldırıları, bir etnik grubun üyelerinde potansiyel bir kurban olma korkusuna yol açabileceği gibi, bu tür saldırıların topluluğun itibarına verdiği zarardan kaynaklanan ekonomik kayıp korkusuna da yol açabilir.</p>

<p>Korku sadece belirsiz sonuçları olan olumsuz olaylarla ilgili değildir: Bazen sonuçların değiştirilebilir olduğu düşünülür ve buna paralel olarak kişi kendini koruma eğilimi gösterir. Doğuştan korkulu kişilerin gelecekteki olaylar hakkında karamsar yargılarda bulundukları (Lerner ve Keltner) ve korku hissetmeleri için deneysel olarak manipüle edilen kişilerin, öfke hissetmeleri için manipüle edilen kişilere göre belirgin şekilde daha fazla risk algıladıkları bulunmuştur.<a href="#_ftn11" name="_ftnref11" title="">11</a><strong> </strong></p>

<p><strong>Sempati</strong></p>

<p>Sempati, bir başkasının duygusal durumunu veya koşulunu kavrama veya anlama sonucunda ortaya çıkan ve o kişi için üzüntü veya endişe duygularından oluşan duygusal bir tepki olarak tanımlanabilir. Dolayısıyla, sempati, bir yargılama sürecinde nesnelliği tehlikeye attığı düşünülen bir tepkidir. Bununla birlikte, duyguların hukuki kararlar üzerindeki etkisi sorusuna atıfta bulunulduğunda, sempati, öfke veya korkunun (veya diğer duygusal tepkilerin) ortaya çıkmasında güçlendirici veya zayıflatıcı bir etki olarak anlaşılabilir. Örneğin, suçluya duyulan sempati, üçüncü kişilerin suçluya karşı öfke tepkisini engelleye- bilir veya azaltabilirken, mağdura duyulan sempati suçluya karşı öfke tepkisini kolaylaştırabilir veya artırabilir. Birini sevmek, sempati için bir ön koşul olarak kabul edilemez, ancak sevdiğimiz kişilere sempati duymak daha kolay gibi görünüyor. Davis, Bray ve Holt (1977), jüri üyelerinin sevilen sanıklara karşı sevilmeyen sanıklara göre daha hoşgörülü davrandığını bulmuş ve bu da bir sevme-hoşgörü hipotezini ortaya koymuştur.<a href="#_ftn12" name="_ftnref12" title="">12</a></p>

<p>Bu bağlamda, nefret suçları veya önyargı güdümlü suçlar özellikle ilgi çekicidir. Bu tür suçlar, mağdurun örneğin cinsel yönelim veya din gibi belirli bir sosyal gruba mensup olduğu varsayımı nedeniyle hedef alınması durumunda meydana gelir. Üçüncü kişilerin taciz ve şiddet mağdurlarına yönelik suçlamalarını etkileyen faktörleri araştıran Rossi ve Nock, (1982)<a href="#_ftn13" name="_ftnref13" title="">13</a>, mağdurun ve suçlunun ırksal durumuna yönelik bir sempati etkisi olduğunu, ancak mağdurun cinsel yönelimine yönelik damgalanma kanıtı bulunduğunu bildirmektedir.</p>

<p>Duyguların hukuki kararlar üzerindeki etkisine ilişkin soruya gelince, en zorlu görev, duygusal, bilişsel ve motivasyonel tepkilerin kavramsal ve ampirik olarak ayrılması olabilir. Örneğin, tutumlar üzerine yapılan araştırmalarda, "duygu" ve "değerlendirme" terimlerinin birbirinin yerine kullanılıp kullanıla- mayacağı veya farklı şeyleri mi ifade ettiği konusunda uzun süredir devam eden bir tartışma vardır. Bilişsel tepkiyi duygusal tepkiden ayırmaya çalışırken, duygunun önceden bir bilişsel süreç olmadan üretilip üretilemeyeceği (duygusal öncelik hipotezi; Zajonc, 1980<a href="#_ftn14" name="_ftnref14" title="">14</a>) veya bir uyarana karşı duygusal bir tepkinin oluşması için bazı bilişsel işlemlerin gerekli bir ön koşul olup olmadığı (bilişsel değerlendirme) tartışması bir örnek olarak gösterilebilir. Farklı tepkilerin ampirik olarak ayrılmasına yönelik bir yanıt, tesadüfi duyguyu incelemektir ve araştırmalar, duygunun sonraki (tepki) davranış üzerindeki olası etkilerinin çokluğunu göstermede oldukça başarılı olmuştur.</p>

<p>Ancak, duygunun aktarım etkilerinin, daha karmaşık olan hukuki karar verme durumuna ne ölçüde uygulanacağı belirsizliğini korumaktadır. Duygu hukuki yargıyla bu kadar açık bir şekilde bağlantılı olmasına rağmen, bu alanda duygunun rolü üzerine şaşırtıcı derecede az araştırma yapılmıştır. Bu konuda daha fazla dikkat çeken hipotez uyarılmanın, duygunun bilgi işlemenin "nasıl"ını nasıl etkilediğini düzenlemede çok önemli bir rol oynadığı fikridir. Bu durum, sosyal yargı ortamının etkisi açısından ilginçtir; zira bu, yargısal karar alma sürecine dahil olan hâkimler ve sıradan kişiler arasındaki farklılıklara ilişkin hipotezler üretmenin temelini oluşturabilir. Örneğin, yargıda bir duruşma ortamının, bir profesyonelden ziyade sıradan bir kişi için daha fazla uyarıcı olduğu ve bu duygusal stresin bilginin nasıl işlendiğini etkileyebileceği ileri sürülebilir; ayrıca, bir duruşma sırasında verilen bilgilerin profesyonel ve sıradan hâkimler için farklı derecede uyarıcı olduğu da varsayılabilir. Ancak, farkın uyarılmada değil, insanların duyguyla ilgili tepkileri ele alma biçiminde olduğu da savunulabilir. Belki de hâkimler, tepkilerini ele almada alışkanlık kazanmış veya usulü işlem haline gelmişlerdir, yani duygu uyandıran konularda karar verme konusunda da profesyonelleşmişlerdir. Bu bağlamda, sıradan insanların ve profesyonellerin olası (duyguyla ilgili) önyargı kaynaklarını nerede gördükleri, kontrol çabaları gösterip göstermedikleri (ve eğer gösteriyorlarsa, ne tür bir biçim aldıkları) ve daha genel olarak akıl ve duygunun etkileşimini nasıl anladıkları konusunda farklılık gösterip göstermediklerini görmek ilginç olacaktır. Bu saptama, duyguların oynaması gereken rolün ve şimdiye kadar alınan önlemlerin istenen hedefe ulaşmak için uygun ve yeterli olup olmadığının tartışılması için iyi bir temel sağlayacaktır. Vatandaşlar ancak hâkimlerin anlaşılabilir kararlar verdiğini ve uygun cezalar uyguladığını algıladıklarında, ceza sisteminin adaletine ve etkinliğine güven duyacak ve dolayısıyla kendileri de kanuna uyacaklardır (Tyler, Boeckmann,1997).<a href="#_ftn15" name="_ftnref15" title="">15</a> Kuşkusuz, duyguların hukuki karar verme sürecini ne zaman ve nasıl etkilediğine ilişkin olarak, teorik ve ampirik araştırmalar için hala geniş bir alan mevcuttur.</p>

<p><img alt="" src="https://hukukihabernet.teimg.com/hukukihaber-net/uploads/2026/08/1744611737saw-10.png" style="margin-left:0px; margin-right:0px" /></p>

<p><strong>“Hâkimlerin edindikleri kişisel deneyimleri, görmeyi yeğledikleri gerçekleri etkilemektedir.” Sonia Sotomayor </strong>ABD Yüksek Mahkeme Hâkimi</p>

<p><strong>Karar Alınması</strong></p>

<p>Geleneksel olarak, hukuk kendini rasyonellik alanı olarak konumlandırmış ve duyguları nesnelliğe dışsal bir müdahale olarak görmüştür. Ne var ki, sosyo-hukuk araştırmaları giderek artan bir şekilde duyguların sadece tesadüfi değil, hukuki uygulamanın kurucu unsurları olduğunu, etkileşimleri şekillendirdiğini, güvenilirlik değerlendirmelerini etkilediğini ve kurumsal normları güçlendirdiğini göstermektedir. Bu bağlamda ortaya çıkan başlıca sorular: Hâkimler, mağdurların duygusal ifadelerini nasıl yönetir veya güvenilirliklerini nasıl değerlendirir? Hâkimler, kolektif bir ortamda nasıl bağımsız kararlar alırlar? Hukuk dışı uzmanlığın, karar verme ile ilgili hukuki bilginin oluşturulmasında ne gibi bir rolü vardır? Hâkimler nesnellik fikrini nasıl benimserler? Mahkemelerin ve duruşmaların giderek dijitalleşmesi bu soruların cevaplarını nasıl etkileyecektir? Kimin ve hangi duyguları kabul ediliyor veya görünmez kılınıyor?</p>

<p>Mahkemeler yalnız duygulara yanıt vermeyip; hangi duyguların ilgili olarak kabul edileceğini ve hangilerinin reddedileceğini, bastırılacağını veya önyargı olarak çerçeveleneceğini belirler. Ne var ki, hâkimlerin kendileri de çelişkili duygusal beklentilere maruz kalırlar. Hukuk normları duygusuz ve tarafsız kalmalarını gerektirirken, şüphe, güven, hayal kırıklığı ve hatta empati gibi duyguları yaşarlar; bu duygular kararlarını güçlü şekillerde etkiler. Empatinin kontrolü ise özellikle tartışmalı bir konudur. Bazı hâkimler empatiyi karar verme sürecine yardımcı olan bilişsel bir araç olarak görürken, diğerleri bunu tarafsızlığa bir tehdit olarak değerlendirir.</p>

<p>Mahkeme salonları, kuşkusuz, sembolizm, otorite ve duygusal yankı bakımından zengin fiziksel ortamlardır. Bu mekanlar yalnızca kullanıcıların deneyimlerini şekillendirmekle kalmayıp, aynı zamanda hukuki karar alma süreçleriyle de derinden iç içe geçmiştir. Profesyoneller ve sıradan insanlar arasında veya hukuk profesyonelleri arasında gerçekleşen etkileşimler, mahkeme salonunun mimarisi ve dayattığı duygusal, dilsel ve davranışsal normlardan etkilenir.<a href="#_ftn16" name="_ftnref16" title="">16</a></p>

<p>Nesnellik genellikle evrensel bir hukuk ideali olarak ele alınsa da mahkemede duyguların ve önyargıların yönetilme biçimleri kültürel, kurumsal ve hukuki bağlamlardan derinden etkilenmektedir. Uygun duygu, güvenilir tanıklık veya rasyonel yargı olarak kabul edilen şey, kuşkusuz sistemler arasında farklılık göstermektedir. Önyargı olarak kabul edilen şey sadece kişisel değil, aynı zamanda sosyal olarak inşa edilmiş ve mahkeme pratiğine yerleşmiştir. Bu bölüm, hukuki karar almanın duygusal ifade, mesleki davranış ve kanıtın meşruiyeti hakkındaki ön yargılardan nasıl etkilendiğini ve bu varsayımların hem kişilerarası hem de sistemik farklılıkları nasıl desteklediğini inceler. Bu dinamikler, ulusal hukuk kültürlerinde farklı şekillerde ortaya çıkmakta; nesnellik her zaman yerel olarak oluşturulmaktadır.</p>

<p><img alt="" src="https://hukukihabernet.teimg.com/hukukihaber-net/uploads/2026/08/jhhgfg-5.jpg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" /></p>

<p>Özetle, duygular ve ön yargılar, hukuki süreçlerden dışlanmak yerine, davaların nasıl yorumlandığını, tarafların nasıl değerlendirildiğini ve kararların nasıl gerekçelendirildiğini şekillendirmektedir. Bu etkiler her yargı çevresinde aynı olmayabilir.</p>

<p>Hiç kuşkusuz, duygular, insan yaşamının önemli bir parçası haline gelmektedir. İnsanlar bu etkinin kararları, eylemleri ve ilişkileri üzerindeki etkisini göz ardı edemezler. Mağdurlar ve sanıklar, hedeflerine ulaşmak veya en azından niyetlerini açıklığa kavuşturmak için duyguları kullanırlar.</p>

<p>Filozof Martha Nussbaum, duygulara başvurmanın hukukta yaygın olduğunu ancak tüm duyguların eşit derecede geçerli olmadığını savunuyor. Mahkemelerin, merhamet ve haksızlığa karşı öfke gibi rasyonel duyguları benimsemesi gerektiğini, ancak iğrenme ve ilkel utanç gibi önyargılı veya zehirleyici duyguları hukuki muhakemeden dikkatlice dışlaması gerektiğini ileri sürüyor.</p>

<p>M. Nussbaum, belirli duyguların mahkeme salonunda ve yasama sürecinde nasıl işlev gördüğünü ve nasıl işlevsiz hale geldiğini incelemektedir:</p>

<p>-<i>Merhamet ve Öfke</i>: Bazı duygular hukukun üstünlüğü için hayati önem taşımaktadır. Başkalarının acısına karşı merhamet ve haksızlığa karşı uygun öfke, adaleti harekete geçirmede, mağdurların haklarını tanımada ve vatandaşları korumada hayati bir işlev görmektedir.</p>

<p>-<i>Tiksinti</i>: Nussbaum, “İnsanlıktan Saklanma” adlı kitabında, tiksintinin ceza hukuku için temel olarak kullanılmaması konusunda kesinlikle uyarıda bulunuyor. Tiksintinin, kirlenme ve bedensel kirlilikle ilgili irrasyonel korkulara dayandığını ve tarihsel olarak sevilmeyen grupları ve azınlık topluluklarını suçlu ilan etmek için bir silah olarak kullanıldığını savunuyor.</p>

<p><strong>-</strong><i>Utanç ve Utandırma</i>: "Utanç"ın yasal bir ceza olarak kullanılmasını da şiddetle eleştirmekte ve kamuoyu önünde utandırmanın temel insan onurunu ihlal ettiği dile getirmektedir.</p>

<p>Sonuç olarak, Nussbaum, hukuk profesyonellerinin hukukun insan duygularından tamamen bağımsızmış gibi davranmak yerine, makul duygusal tepkileri teşvik ettiği bir hukuk anlayışını destekliyor.<a href="#_ftn17" name="_ftnref17" title="">17</a></p>

<p>Hukuki karar alma sürecinin özünde nesnellik, tarafsızlık ve bağımsızlık gibi temel ilkeler yatmakta olup, tarafsızlık, yargılama sürecinin temel değerlerinden biridir. "Tarafsızlığın genel göstergelerini" belirlemek "kolay" olsa da bunu yargı pratiğine dönüştürmek zor olabilir. Duyguların bu geleneksel olarak reddedilmesine rağmen, duygular ve duygu yönetimi, günlük adli çalışmalar için (tartışmasız olmasa da) vazgeçilmezdir.<a href="#_ftn18" name="_ftnref18" title="">18</a></p>

<p>Önemli soru hukuki karar alma süreçlerinde duyguların önyargıya neden olup olmadığıdır. Hukuki karar alma süreci geleneksel olarak duygusal etkilerden arınmış, tamamen rasyonel bir süreç olarak görülmüştür(!). Hukukun üstünlüğünün temeli olarak kabul edilen nesnellik, genellikle yalnızca akıl ile eşdeğer tutulmuştur. Yargı sistemine olan kamu güveni, mahkemelerin tarafsız ve yansız olarak algılanmasına ve kararların adil olmasına bağlıdır-Karar alınmasında nesnellik.</p>

<p>Ne var ki, araştırmalar, nesnelliğin “saf akıl” olarak anlaşılmasının kusurlu olduğunu göstermiştir. Duygular önemsiz değildir, aksine rasyonel karar vermede kritik bir rol oynarlar. Hâkimleri kanıtları değerlendirmede, suçu belirlemede ve eylemlerinin sonuçlarını göz önünde bulundurmada yönlendirirler. AB tarafından finanse edilen “<a name="_Hlk238364143">Justemotions projesi</a>”,<a href="#_ftn19" name="_ftnref19" title="">19</a> daha önce yalnızca bilişsel olarak anlaşılan rasyonel bir süreçte duyguların nasıl devreye girdiğini ortaya çıkarmak için kurulmuştur. Proje koordinatörü Stina Bergman Blix, “Rasyonellik ve duygu arasındaki yanlış ikiliğe meydan okuyarak, merak, şüphe, kesinlik, mesleki gurur ve zaman kaybından duyulan tiksinti gibi duyguların nesnel karar verme için gerekli olduğunu gösterdik” diyor. Bu projede farklı hukuk sistemlerindeki ceza davaları incelenerek, kültürel bağlamların hukuk uygulamasının duygusal-bilişsel bileşenlerini nasıl şekillendirdiği incelenmiştir. Proje bulguları, hukuk sisteminin meşruiyetini sorgulayabilen sağduyu adaleti ile yasal adalet arasındaki gerilimleri de açıklığa kavuşturmaktadır.<strong> </strong></p>

<p>Bu araştırmanın en önemli başarılardan biri de gerçek yaşamdaki mahkeme duruşmalarından ve müzakerelerinden elde edilen gözlemsel verileri, hâkimlerle yapılan görüşmeler ve yazılı kararlarla birleştiren benzersiz bir veri setinin oluşturulmasıdır. S. Bergman Blix, "Bu yaklaşım, deneysel çalışmaların sınırlamalarının ötesine geçerek, hukuki karar alma sürecinin pratikte nasıl geliştiğine dair eşi benzeri görülmemiş bir anlayış sağladı" diyor.<a href="#_ftn20" name="_ftnref20" title="">20</a> Araştırma, hukuk profesyonelleri tarafından çalışmalarında temel araçlar olarak açıkça kabul edilen “epistemik duyguların” (merak, şüphe, kuşkuculuk ve kesinlik gibi duyguların) önemini vurguladı. S.Bergman Blix, "Öfke veya üzüntü gibi genellikle şüpheyle bakılan duyguların aksine, bu “düzenli duygular” rasyonel karar alma için yaşamsal öneme sahip olarak kabul edilir. “Bu, duygu ve rasyonellik arasındaki geleneksel ikiliği bulanıklaştırarak, hukuk profesyonellerini duyguların uygulamalarındaki rolü üzerine düşünmeye teşvik eder" diye ekliyor. Araştırmacılar ayrıca, irrasyonel olarak algılanmasına rağmen, üst mahkemeler hâkimleri tarafından hukuki sorunları çözmek için sistematik olarak kullanılabilen öfke de dahil olmak üzere “düzensiz duyguları” da incelediler. Çalışma, A.B.D ve İskoçya gibi ortak hukuk sistemlerindeki hâkimlerin ve savcıların kararlarına sıklıkla ahlaki değerlendirmeleri dahil ettiklerini ortaya koymuştur. Buna karşılık, İsveç ve İtalya gibi medeni hukuk sistemlerinde ahlaki muhakemeden ziyade doğru süreçlere öncelik verilmektedir. Bir diğer ilginç bulgu ise, müzakerelerde belirsizlikleri paylaşan ve ortak sonuçlara ulaşan hâkimlerin kararlarında daha güçlü bir bağımsızlık ve kesinlik duygusu ifade etmeleridir. Bu iş birliğine dayalı süreç, birden fazla bakış açısını dikkate aldıklarına olan güvenlerini güçlendirmektedir.<a href="#_ftn21" name="_ftnref21" title="">21</a></p>

<p><strong>Hukuk Pratiğinde Duyguların Rolünün Yeniden Değerlendirilmesi</strong></p>

<p>Hukuk, genellikle rasyonelliğin ideali olarak görülür ve bu da rasyonellik-duygu ikiliğini pekiştirmektedir. Bununla birlikte, Bergman Blix şu sonuca varıyor: “Justemotions projesi”, hukuk uygulayıcıları arasında karar alma sürecinin 'kara kutusunu' açmaya yönelik güçlü bir ilgiyi ortaya koyuyor. Duyguları ayırt etme araçları sağlayarak ve zamanlamanın rollerini nasıl etkilediğini inceleyerek, proje duyguların ortaya çıkardığı sorunları profesyonel düşünme için gündeme getiriyor. Dahası, müzakerelerin duyguların yansıtılmasını ve düzenlenmesini teşvik edecek şekilde nasıl organize edilebileceğini, aktörler arasındaki etkileşimi ve kararları nasıl geliştirebileceğini gösteriyor.” <a href="#_ftn22" name="_ftnref22" title="">22</a></p>

<p>İnsanlar ilk bakışta hâkimlerin kurallar bağlamında karar verdikleri/hukuku uyguladıkları kanısına varsalar da hâkimin geniş bir takdir hakkına sahip oldukları görülmektedir. Her şeyden evvel en azından bir kişinin 30 yaşından önce hâkim olması her bakımdan büyük bir hatadır. Toplumsal yaşamı, neler olup bittiğini bilmeden kürsüden adalet dağıtımı! Hukuki gerçekçilere göre, yargıda hâkimin önce karar verip; ondan sonra hukuki dayanakları arayışına gitmesi olgusu egemendir. Öte yandan verilen kararlar ve kararların etkisi sorgulanır olmuş ve bu durum ceza adaletinde çok belirgin olmaya başlamıştır.</p>

<p>Hâkim sonuçta neyin adil olduğuna karar verecektir. Varılan karar bir “değer yargısı” olarak diğer yargılar gibi meçhul/gizli önceliklere dayalı bulunmaktadır. Adalet dağıtımında yapılamayacak olan nesne, duygulardan arınmaktır. Yapılabileceğin en iyisi, hâkimin duygularına karşı daha duyarlı, daha fazla dengeli olması ve onları daha iyi irdelemesi ve ayrıntılı olarak dile getirebilmesi beklenmektedir. Hâkimlerin en önemli vasıfları nazik, sabırlı, merhametli ve empati kurabilen olmasıdır. Kuşkusuz, duygular yönetimi insanın ötekilerin olduğu kadar kendi duygularına da aynı anda dikkat edilmesini içermektedir. Örneğin, huzursuz bir tanığı sakinleştirmek için hâkimin kendi sabırsızlık duygularını yönetebilmesine de ihtiyacı olacaktır Ne var ki, tanıkların düşünce süreçlerine etkileri bakımından rasyonel olmayan faktörlerin etkilerine duyarlılık gösteren hâkimler ve avukatlar ise, aynı faktörlerin hâkimlerin düşünce süreçlerine etkisi söz konusu olduğunda sükût etmektedirler.</p>

<p>Farklı hâkimlerin bir kanunun aynı maddesini farklı yorumlamaları (Yargıtay ve Anayasa yargısında karşı oy yazıları) onların birer otomat olmayıp, farklı kişilik ve düşünce yapısına sahip olmalarından kaynaklanmaktadır. Bu durum ise, hâkimlerin farklı sosyal, ekonomik ve ideolojik çevrelerden gelmeleri kadar ve hatta daha çok farklı psikolojiye sahip olmalarından doğmaktadır. İşte, yargılama işlevi ve yöntemlerinin açıklığa kavuşturulmasında "psikoloji" olmazsa olmaz türünden bir gereksinmedir. İnsan aklı çocuklukta bile A4 biçiminde boş bir kâğıt (res tabula) değildir. Genetik yapı, aile ve toplumsal çevre ile eğitim, belli durumlarda tutumumuzu etkileyerek alışkanlıklar yaratmakta (peşin hüküm/ön yargı) ve bu yatkınlık, bir dereceye kadar karar vermemizi kolaylaştırmaktadır. Özetle ön yargı sonuç yaratmaktadır.<strong> </strong>İşin ilginç yanı da<strong> </strong>kendi ön yargılarımızı tanımak yerine karşındakilerin önyargılarına dikkat çekmemizdir.<a href="#_ftn23" name="_ftnref23" title="">23</a></p>

<p>“Adaletin meşruiyeti, sadece kanunların doğru uygulanmasına değil, bu uygulamanın her durumda kişisel duygu, öfke, kırgınlık veya statüden tamamen bağımsız olarak gerçekleştirildiğine dair toplumda gerekli güvenin oluşturulmasına dayanır”.<a href="#_ftn24" name="_ftnref24" title="">24</a></p>

<p>Sonuç olarak hâkimler robot olmadığına göre duyguların yargı kararlarına katkısı da kaçınılmaz olmaktadır. Hâkim Richard A. Posner da aynı şeyi öne sürmüş ve hâkimlerin "bilgisayarlar gibi duygusuz" olmaya çalışmamaları gerektiğini, çünkü duyguların bazen iyi bir hâkimlik için gerekli olabileceğini yazmıştır.<a href="#_ftn25" name="_ftnref25" title="">25</a> Bu süreçte adli hata riski de göz ardı edilmemelidir. <a href="#_ftn26" name="_ftnref26" title="">26</a></p>

<p><strong>“İyi ve sadık bir hâkim olacaksanız, vardığınız sonuçların her zaman hoşunuza gitmeyeceği gerçeğine boyun eğmelisiniz. Eğer onları her zaman seviyorsanız, muhtemelen yanlış bir şey yapıyorsunuz demektir.” Antonin Scalia </strong>(1986 – 2016, ABD Yüksek Mahkeme Hâkimi)</p>

<p></p>

<p></p>

<h3><strong>Prof. Dr. Mustafa Tören Yücel</strong></h3>

<h3></h3>

<p></p>

<p></p>

<p><span style="color:#999999">-------------</span></p>

<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" title=""><span style="color:#999999">1</span></a><span style="color:#999999"> Gerald L. Clore, Norbert Schwarz &amp; Michael Conway, 1994</span></p>

<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2" title=""><span style="color:#999999">2</span></a><span style="color:#999999"> Bower &amp; Forgas, 2001. Duygular yargılarımızı nasıl etkiliyor? Aristotle, Retorik Book 2, Ch.1.</span></p>

<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3" title=""><span style="color:#999999">3</span></a><span style="color:#999999"> Bower, G. H., &amp; Forgas, J. P. (2001). Mood and Social Memory. In J. P. Forgas (Ed.), Handbook of Affect and Social Cognition (pp. 95-120). Erlbaum.</span></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4" title=""><span style="color:#999999">4</span></a><span style="color:#999999"> J.R. Averill, 1983). Averill, J. R. (1983). Studies on anger and aggression: Implications for theories of emotion. American Psychologist, 38, 1145-1160. doi:10.1037/0003-066X.38.11.1145</span></p>

<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5" title=""><span style="color:#999999">5</span></a><span style="color:#999999"> Lerner, J. S., &amp; Tiedens, L. Z. (2006), Portrait of the Angry Decision Maker: How Appraisal Tendencies Shape Anger’s Influence on Cognition. Journal of Behavioral Decision Making, 19, 115-137.</span></p>

<p><span style="color:#999999">https://onlinelibrary.wiley.com/doi/pdf/10.1002/bdm.515 <u>https://doi.org/10.1002/bdm.515</u></span></p>

<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6" title=""><span style="color:#999999">6</span></a><span style="color:#999999"> Frijda, N. H. (1993). Mood, Emotion Episodes, and Emotions. In M. Lewis, &amp; J. M. Haviland (Eds.), Handbook of Emotions (pp. 381-403). New York, NY: Guilford Press. Emotions and legal decision-making youtube. Mahkeme hâkimleri, aslında tanık oldukları bir olay hakkında hüküm kuramazlar. Bunun da iki nedeni vardır. Birincisi duygularına, öfkelerine yenik düşebilir, yansız ve nesnel olamazlar. </span><a href="https://www.hukukihaber.net/hakimler-icin-de-gecerli-psikolojik-gercekler-psychological-facts-that-also-apply-to-judges" rel="dofollow"><span style="color:#999999">https://hukukihaber.net/Hâkimler-İçin-de-Geçerli-Psikolojik-Gerçekler</span></a></p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/psikoloji-ve-hukuk-ikiz-kardesler-the-psychology-and-lawtwin-brothers" rel="dofollow"><span style="color:#999999">https://hukukihaber.net/Psikoloji-ve-hukuk-ilişkisi-İkiz-Kardeş</span></a></p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/usul-adaleti-ve-psikolojik-gercekler-procedural-justice-and-psychological-facts" rel="dofollow"><span style="color:#999999">https://hukukihaber.net/Usul-Adaleti-ve-Psikolojik-Gerçekler</span></a></p>

<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7" title=""><span style="color:#999999">7</span></a><span style="color:#999999"> Gault, B. A., &amp; Sabini, J. (2000). The roles of empathy, anger, and gender in predicting attitudes toward punitive, reparative, and preventative public policies. <i>Cognition and Emotion, 14</i>(4), 495–520. https://doi.org/10.1080/026999300402772</span></p>

<p><a href="#_ftnref8" name="_ftn8" title=""><span style="color:#999999">8</span></a><span style="color:#999999"> Lerner, Goldberg ve Tetlock (1998), <strong>İntikamın duygusal öncülleri</strong> <strong>Davranış ve Beyin Bilimleri , Cilt 36 , Sayı 1 , Şubat 2013 , ss. 29-30 DOI: https://doi.org/10.1017/S0140525X12000556</strong></span></p>

<p><a href="#_ftnref9" name="_ftn9" title=""><span style="color:#999999">9</span></a><span style="color:#999999"> Bkz. Öfke ve akıl: Sezgisel savcının psikolojisi. <i>Avrupa Sosyal Psikoloji Dergisi, 29</i> (5-6), ss. 781-795,</span></p>

<p><span style="color:#999999">795. https://doi.org/10.1002/(SICI)1099-0992(199908/09)29:5/6&lt;781::AID-EJSP960&gt;3.0.CO;2-3</span></p>

<p><a href="#_ftnref10" name="_ftn10" title=""><span style="color:#999999">10</span></a><span style="color:#999999"> Quigley &amp; Tedeschi, 1996. Saldırganlık ve Şiddet Davranışı Cilt 1, Sayı 2 ,Yaz 1996, ss. 163-177.</span></p>

<p><span style="color:#999999">https://doi.org/10.1016/1359-1789(95)00014-3 Monin, B., Pizarro, DA ve Beer, JS (2007). Karar vermek mi yoksa tepki vermek mi: Ahlaki yargı kavramları ve akıl-duygu tartışması. <i>Genel Psikoloji İncelemesi, 11</i> (2), 99–111.</span></p>

<p><span style="color:#999999">https://doi.org/10.1037/1089-2680.11.2.99</span></p>

<p><a href="#_ftnref11" name="_ftn11" title=""><span style="color:#999999">11</span></a><span style="color:#999999"> Jennifer S. Lerner, Dacher Keltner. “Beyond valence: Toward a model of emotion-specific influences on judgement and choice” pp. 473-493 https://doi.org/10.1080/026999300402763.</span></p>

<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12" title=""><span style="color:#999999">12</span></a><span style="color:#999999"> Bray, R. M., &amp; Kerr, N. L. (1979). Use of the simulation method in the study of jury behavior: Some methodological considerations. <i>Law and Human Behavior, 3</i>(1-2), 107–119. https://doi.org/10.1007/BF01039151</span></p>

<p><a href="#_ftnref13" name="_ftn13" title=""><span style="color:#999999">13</span></a><span style="color:#999999"> P.H. Rossi and S.L. Nock. <strong>Measuring Social Judgments: The Factorial Survey App</strong>roach. 1982, Sage Publications, London.</span></p>

<p><a href="#_ftnref14" name="_ftn14" title=""><span style="color:#999999">14</span></a><span style="color:#999999"> Zajonc. Research Center for Group Dynamics, University of Michigan, Ann Arbor, Michigan 48106. <strong>AMERICAN PSYCHOLOGIST February 1980</strong></span></p>

<p><a href="#_ftnref15" name="_ftn15" title=""><span style="color:#999999">15</span></a><span style="color:#999999"> Tom Tyler, Robert J Boeckmann, Heather J Smith, Yuen J Huo. <strong>Social Justice In A Diverse Society, </strong>Routledge, 1997: İnsanların sosyal deneyimleri hakkındaki düşüncelerine giderek daha fazla önem verilmesiyle, insanların başkalarıyla ilişkilerinde adil veya haklı olanın ne olduğuna dair değerlendirmelerinden büyük ölçüde etkilendikleri keşfedildi. Bu farkındalık, insanların adaletle ne kastettiklerini ve bunun düşüncelerini, duygularını ve davranışlarını nasıl etkilediğini araştıran geniş bir çalışma yelpazesine yol açmıştır.</span></p>

<p><a href="#_ftnref16" name="_ftn16" title=""><span style="color:#999999">16</span></a><span style="color:#999999"> Marmara Cezaevi kompleksindeki yeni duruşma salonu bkz. Yalçın Doğan. “Silivri’de mekânın ruhu: Arenada yargılanmak, dürbünle izlemek” <strong>T 24</strong> (20/8/2026).</span></p>

<p><a href="#_ftnref17" name="_ftn17" title=""><span style="color:#999999">17</span></a><span style="color:#999999"> Martha Nussbaum'un Duygular, Etik ve Edebiyat Üzerine Görüşleri, 12 Ağustos 2016.</span></p>

<p><a href="#_ftnref18" name="_ftn18" title=""><span style="color:#999999">18</span></a><span style="color:#999999"> Mustafa Tören Yücel. </span><a href="https://www.hukukihaber.net/ceza-adaletinde-psikoloji-bilincinin-rolu-role-of-forensic-psychology-in-criminal-justice" rel="dofollow"><span style="color:#999999">https://hukukihaber.net/Ceza-Adaletinde-Psikoloji</span></a><span style="color:#999999">; </span><a href="https://www.hukukihaber.net/hakimlerin-kisiligi-personality-of-judges" rel="dofollow"><span style="color:#999999">https://hukukihaber.net/Hâkimlerin-Kişiliği</span></a></p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/hakimlik-psikolojisi-psychology-of-judgeship" rel="dofollow"><span style="color:#999999">https://hukukihaber.net/Hâkimlik-Psikolojisi</span></a></p>

<p><a href="#_ftnref19" name="_ftn19" title=""><span style="color:#999999">19</span></a><span style="color:#999999"> JUSTEMOTIONS projesi, dört ülkedeki ceza davalarındaki hukuki karar alma süreçlerini karşılaştırarak, farklı hukuk sistemlerinde nesnelliğin nasıl inşa edildiğini araştırıyor. Savcılıktan alt mahkemeye ve temyiz mahkemesine kadar, kovuşturma kararına, temyiz kararına ve mahkeme kararlarına yol açan değerlendirmelerin duygusal-bilişsel bileşenlerini inceliyoruz. Proje lideri: Stina Bergman Blix; ortak araştırmacılar: Alessandra Minissale, Hanna Nir, Nina Törnqvist, Cecilia Nordquist ve Francesco Contini.</span></p>

<p><a href="#_ftnref20" name="_ftn20" title=""><span style="color:#999999">20</span></a><span style="color:#999999"> Ana kuramsal bakış açısı duyguların sosyolojisi olup, duyguların tiyatroda olduğu gibi ön plana çıktığı veya hukuk mesleklerinde olduğu gibi gizli kaldığı durumlarda oynadığı rolleri açıklayan ampirik projelere odaklanmış bulunmaktadır. S. Bergman Blix, Åsa Wettergren "Mahkemelerde Profesyonel Duygular: Sosyolojik Bir Perspektif", 2019'da (Routledge, 2019: Hukuk profesyonellerinin çalışmalarında duyguları nasıl kullandıkları ele alınmaktadır.</span></p>

<p><span style="color:#999999">Ayrıca bkz. </span><a href="https://www.hukukihaber.net/hakimler-icin-de-gecerli-psikolojik-gercekler-psychological-facts-that-also-apply-to-judges" rel="dofollow"><span style="color:#999999">https://hukukihaber.net/Hâkimler-İçin-de-Geçerli-Psikolojik-Gerçekler</span></a></p>

<p><a href="#_ftnref21" name="_ftn21" title=""><span style="color:#999999">21</span></a><span style="color:#999999"> Nedim Havale. “Adaletin Terazisindeki Yük: İstanbulda’ki Hâkim ve Savcıların Tükenmişlik ve İş Doyumu Deneyimleri”. <strong>Çekmece Sosyal Bilimler Dergisi</strong> 27 (Aralık 2025), ss. 32–41. Mehmet Akif Tutumlu. “Yargıç ve Empati” HFSA 30, ss. 405-431.</span></p>

<p><a href="#_ftnref22" name="_ftn22" title=""><span style="color:#999999">22</span></a><span style="color:#999999"> </span><a href="https://www.hukukihaber.net/psikoloji-ve-hukuk-ikiz-kardesler-the-psychology-and-lawtwin-brothers" rel="dofollow"><span style="color:#999999">https://hukukihaber.net/Psikoloji-ve-hukuk-ilişkisi-İkiz-Kardeş</span></a></p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/usul-adaleti-ve-psikolojik-gercekler-procedural-justice-and-psychological-facts" rel="dofollow"><span style="color:#999999">https://hukukihaber.net/Usul-Adaleti-ve-Psikolojik-Gerçekler</span></a></p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/yargida-objektiflik-tarafsizlik-objectivity-impartiality-in-adjudication" rel="dofollow"><span style="color:#999999">https://hukukihaber.net/Objektiflik-Tarafsızlık</span></a></p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/hakikati-anlama-onyargilar-understanding-the-truth-prejudices" rel="dofollow"><span style="color:#999999">https://hukukihaber.net/Hakikati-Anlama-Önyargılar</span></a></p>

<p><a href="#_ftnref23" name="_ftn23" title=""><span style="color:#999999">23</span></a><span style="color:#999999"> Hâkimlik psikolojisi için bkz. Ethan Kross. Shift-Managing your emotion- So They Don't Manage YouTube, 2025.<strong> </strong>Jacques Derrida. Yasanın Önünde Önyargılar. Yargılama Fakültesi. İthaki Yayınları. 2015. İstanbul<strong>. </strong>Jacques Derrida, “Yasanın Önünde, Önyargılar” adlı metninde, Kafka’nın “Yasanın Önünde” başlıklı öyküsünün özgün bir okumasını yapar ve bu enigmatik öykü üzerinden çok katlı, çok uğraklı, çok hatlı bir soruşturma açar.<strong> </strong></span></p>

<p><a href="#_ftnref24" name="_ftn24" title=""><span style="color:#999999">24</span></a><span style="color:#999999"> Ulvi Saran “Yargı, kendi mensupları için kanunu farklı uygulayabilir mi?”<strong> Karar </strong>(14/07/2026)</span></p>

<p><a href="#_ftnref25" name="_ftn25" title=""><span style="color:#999999">25</span></a><span style="color:#999999"> Richard A. Posner. <strong>Frontiers of Legal Theory,</strong> 2001, p. 226.</span><a name="_Hlk213997641"><span style="color:#999999"> </span></a><span style="color:#999999">Handbook of Psychology and Legal Decision-Making/ Cambridge Psikoloji ve Hukuki Karar Verme El Kitabı: Cambridge University Press, 2024: </span><a name="_Hlk213997766"><span style="color:#999999">Yargının gücü, önyargıyı en aza indirirken karmaşık kararlar verebilen adil ve tarafsız hukukçulara bağlıdır. Bu bölüm, psikolojik süreçlerin yargı sürecinin her aşamasında, karar verici taleplerle (örneğin, davanın reddi talepleri) ilgili duruşma öncesi duruşma kararları da dahil olmak üzere, yargı karar alma sürecini nasıl etkileyebileceğine dair genel bir bakış sunmaktadır. </span></a><span style="color:#999999">Bölüm, hâkimlerin karar verirken sezgisel yöntemleri (bilişsel "kısayollar") nasıl kullanabileceklerine dair bir genel bakışla başlamakta ve ardından duyguların, çıkarımların ve örtük çağrışımların her birinin yargı karar alma sürecini nasıl etkileyebileceği tartışılmaktadır. Bölüm, </span><a name="_Hlk213997831"><span style="color:#999999">psikoloji bilimiyle ilgili konularda yargı eğitiminin genişletilmesine yönelik önerilerle sona ermektedir. Örneğin, birçok yargı eğitimi kursu örtük önyargıyı ele alsa da araştırmalar bu eğitimlerin sınırlı etkinliği ve süresinin daha fazla araştırmayı gerektirdiğini ortaya koymaktadır. Genel olarak, yargı eğitimcilerini psikolojik araştırmalarla tanışmaya, ders içeriğini genişletmeye ve hâkimlerin kendi odalarında ve mahkeme salonlarında psikoloji derslerini uygulamalarına olanak tanıyan kanıta dayalı bir eğitim yaklaşımı sunmaya teşvik ediyoruz</span></a><span style="color:#999999">.</span></p>

<p><a href="#_ftnref26" name="_ftn26" title=""><span style="color:#999999">26</span></a><span style="color:#999999"> Jacques Verges’in Adli Hatalar ’da şöyle bir tespiti var: <i>“Adli hata bir vakanın daha başlangıcında kaste dayalı dini, toplumsal veya siyasal önyargılarla ya da zahirle körleşmiş hâkimin aceleci kanaatinden neşet eder. Adli hata özensizlikle veya suç kastiyle, baştan savma uygulanan muhakeme usulleri içinde yeşerir.”</i> Jacques Verges, Adli Hatalar, (Çev. Barkın Asal), Pinhan Yayıncılık, İstanbul, 2023.</span><a name="_Hlk162508018"><span style="color:#999999"> </span></a><span style="color:#999999">En kötü yargı, önyargıdır.</span><a name="_Hlk153264125"><span style="color:#999999"> 1921'de ABD Yüksek Mahkemesi Hâkimi Benjamin Cardozo, bilincin derinliklerinde başka güçler, hoşlandıklarımız ve hoşlanmadıklarımız, tercihler ve önyargılar, içgüdüler ile duygular, alışkanlıklar ve inançlar kompleksi olduğunu yazdı. B. Cardozo, <strong>The Nature of the Judicial Process</strong> (Oxford University Press, 1921, s.167.</span></a></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/ahlaki-yargilar-ve-adli-karar-verme</guid>
      <pubDate>Mon, 24 Aug 2026 09:09:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/08/174461173dfaaa1.jpg" type="image/jpeg" length="69246"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[AYNI ZARAR, İKİ YOL: SİGORTA TAHKİMİNDEN TAHSİL EDİLEN DEĞER KAYBININ İŞLETENE KARŞI AÇILAN DAVADA MAHSUBU]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/ayni-zarar-iki-yol-sigorta-tahkiminden-tahsil-edilen-deger-kaybinin-isletene-karsi-acilan-davada-mahsubu-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/ayni-zarar-iki-yol-sigorta-tahkiminden-tahsil-edilen-deger-kaybinin-isletene-karsi-acilan-davada-mahsubu-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>AYNI ZARAR, İKİ YOL: SİGORTA TAHKİMİNDEN TAHSİL EDİLEN DEĞER KAYBININ İŞLETENE KARŞI AÇILAN DAVADA MAHSUBU</strong></p>

<p><strong>Asıl Alacak, Feriler, Güncelleme Sorunu ve 7589 Sayılı Kanun'la Gelen Oransal Mahsup Kuralı Üzerine Bir Değerlendirme</strong></p>

<p></p>

<p><strong>GİRİŞ</strong></p>

<p>Trafik kazasından kaynaklanan araç değer kaybı uyuşmazlıklarında zarar görenin önünde iki ayrı yol bulunmaktadır: zarar veren aracın zorunlu mali sorumluluk sigortacısına karşı Sigorta Tahkim Komisyonu nezdinde başvuru ve aracın işleteni ile sürücüsüne karşı genel mahkemelerde tazminat davası. Uygulamada bu iki yol giderek artan biçimde birlikte ve paralel yürütülmektedir. Bunun iki temel sebebi vardır. Birincisi, tahkim yolunun hızlı ve görece ucuz olmasına karşılık sigortacının sorumluluğunun poliçe limiti ve teminat kapsamıyla sınırlı olması; ikincisi ise tahkim bilirkişilerinin değer kaybı hesaplarının mahkeme bilirkişilerinin hesaplarından çoğu zaman belirgin biçimde düşük çıkmasıdır. Sonuçta aynı kaza, aynı araç ve aynı zarar kalemi için iki ayrı merci önünde iki ayrı rakam ortaya çıkmakta ve tahkimden tahsil edilen tutarın işletene karşı açılan davada nasıl mahsup edileceği sorusu gündeme gelmektedir.</p>

<p>Soru ilk bakışta basit bir aritmetik işlemi gibi görünse de uygulamada üç ayrı noktada hataya açıktır: mahsup edilecek tutarın kapsamı (yalnızca tazminat aslı mı, yoksa faiz, başvuru ücreti, bilirkişi ücreti ve vekâlet ücreti gibi ferilerle birlikte ödenen toplam mı), mahsubun hangi tarih itibarıyla ve güncellenerek mi yapılacağı ve 16.07.2026 tarihli 7589 sayılı Kanun'un usul ve maddi hukuk düzenindeki değişikliklerinin bu pratiğe etkisi. Bu çalışmada önce iki yolun hukuki temeli ve birlikte yürütülebilmesinin dayanağı ortaya konulacak, ardından Yargıtay içtihadı ışığında mahsubun kapsamı ve zamanı tartışılacak, son olarak 7589 sayılı Kanun'la Hukuk Muhakemeleri Kanunu'na eklenen kısmi davada artırım imkânı ve Türk Borçlar Kanunu m. 55'e eklenen oransal mahsup kuralının bu alandaki yansımaları değerlendirilecektir.</p>

<p><strong>I. İKİ YOLUN HUKUKİ TEMELİ: MÜTESELSİL SORUMLULUK VE TEMİNATIN SINIRLARI</strong></p>

<p>2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu m. 85/1 uyarınca motorlu aracın işletilmesi bir şeyin zarara uğramasına sebep olursa işleten doğan zarardan sorumludur; aynı maddenin son fıkrası işleteni, sürücünün kusurundan kendi kusuru gibi sorumlu tutar. Kanun'un 88/1 maddesi ise bir motorlu aracın katıldığı kazada üçüncü kişinin uğradığı zarardan dolayı birden fazla kişinin tazminatla yükümlü bulunması hâlinde bunların müteselsil olarak sorumlu olacağını öngörür. Zorunlu mali sorumluluk sigortacısı, KTK m. 91 ve Genel Şartlar A.1 gereği işletene düşen bu hukuki sorumluluğu zorunlu sigorta limitlerine kadar üstlenir. Dolayısıyla zarar gören karşısında işleten, sürücü ve sigortacı, sigortacı bakımından limitle ve teminat kapsamıyla sınırlı olmak üzere, müteselsil borçlu konumundadır. Değer kaybının gerçek zarar kalemi olduğu ve zorunlu trafik sigortası teminatı içinde kaldığı Yargıtay'ın yerleşik kabulüdür; 17. Hukuk Dairesi daha 2013 yılında değer kaybı talebini teminat dışı sayan yerel mahkeme kararını bu gerekçeyle bozmuştur (17. HD, 18.03.2013, 2012/13826 E., 2013/3624 K.).</p>

<p>Müteselsil borç ilişkisinin doğal sonucu, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu m. 166/1'de ifadesini bulur: borçlulardan biri ifa yoluyla borcun tamamını veya bir kısmını sona erdirmişse, "bu oranda" diğer borçluları da borçtan kurtarmış olur. Sigortacının tahkim sürecinde yaptığı ödeme, işletenin ve sürücünün aynı zarardan doğan borcunu ödenen tutar kadar sona erdirir; mahsubun hukuki temeli budur. Aynı hükümdeki "bu oranda" ibaresi, aşağıda görüleceği üzere, mahsubun kapsamını belirlerken de anahtar rol oynar.</p>

<p>İki yolun birlikte yürütülebilmesinin sebebi, sigortacının sorumluluğunun iki yönden sınırlı olmasıdır. Birincisi poliçe limitidir: gerçek zarar limiti aştığında aşan kısım işletenden istenir. Yargıtay 4. Hukuk Dairesi'nin 19.09.2024 tarihli kararına konu olayda, tahkimde değer kaybı 170.000 TL olarak tespit edilmiş, trafik sigortacısı 34.073 TL ödemiş, zarar gören ödenen tutarı mahsup ettikten sonra kalan 135.927 TL'yi karşı aracın ihtiyari mali sorumluluk sigortacısından talep etmiş ve bu yapı Yargıtay'ca esastan onanmıştır (4. HD, 19.09.2024, 2024/6455 E., 2024/7895 K.). Karar, "tahkimde tespit − sigortacıdan tahsil = bakiye, farklı sorumludan istenir" modelinin en yalın örneğidir; aynı mantık ihtiyari sigortacı yerine işleten ve sürücü bakımından da geçerlidir. İkinci sınır teminat kapsamıdır: araç mahrumiyeti ve kazanç kaybı gibi dolaylı zararlar Genel Şartların teminat dışı hâlleri düzenleyen hükmü uyarınca sigortacıdan istenemez. 4. Hukuk Dairesi 01.10.2024 tarihli kararında, sigortacının yalnızca gerçek zarardan sorumlu olduğunu, kazanç kaybından sorumlu tutulamayacağını bozma sebebi yapmış; bu kalemin işleten ve sürücüden istenebileceğini teyit etmiştir (4. HD, 01.10.2024, 2023/8660 E., 2024/8379 K.). Dolayısıyla tahkim yolu, değer kaybının limit içindeki kısmıyla sınırlı bir yol; işletene karşı dava ise hem değer kaybının bakiyesini hem de tahkimde hiç istenemeyen mahrumiyet kalemini kapsayan tam yoldur.</p>

<p><strong>II. NEDEN İKİ AYRI RAKAM ÇIKIYOR VE İŞLETEN TAHKİMDEKİ RAKAMLA BAĞLI MIDIR?</strong></p>

<p>Uygulamada tahkim bilirkişilerinin değer kaybı hesabı, mahkeme bilirkişilerinin hesabının çoğu zaman belirgin biçimde altında kalmaktadır. Büromuzun son dönemde yürüttüğü paralel dosyalarda tahkim/mahkeme rakamları 8.000/38.284, 20.000/40.000, 32.561/60.000, 45.000/67.500 ve 90.000/105.000 TL olarak gerçekleşmiş; tahkim tespiti mahkeme tespitinin yaklaşık beşte biri ile yüzde seksen beşi arasında değişmiştir. Farkın kaynağı çoğunlukla yöntemdir: tahkim bilirkişilerinin bir kısmı, Genel Şartlardaki formülün <a href="https://www.hukukihaber.net/zorunlu-mali-sorumluluk-sigortasi-genel-sartlarinin-belirlenmesinde-yurutmeye-yetki-veren-bazi-kurallarin-iptali" rel="dofollow">Anayasa Mahkemesi'nin 17.07.2020 tarihli ve 2019/40 E., 2020/40 K. sayılı kararı</a>yla dayanağını yitirmesine rağmen formül benzeri indirgeyici yaklaşımlar kullanmakta veya daha önce onarım görmüş ya da "orijinalliğini yitirmiş" parçaları kapsam dışı bırakmakta; mahkeme bilirkişileri ise Yargıtay'ın yerleşik ölçütü olan kaza tarihindeki hasarsız ikinci el rayiç değeri ile onarılmış hâldeki rayiç değer arasındaki farkı, yetkili satıcı ve ilan verileriyle somutlaştırarak hesaplamaktadır.</p>

<p>Bu durumda işletenin, "tahkimde değer kaybı şu tutarda tespit edilmiş ve ödenmiştir; zarar bununla sınırlıdır" savunması geçerli midir? Cevap olumsuzdur. Tahkim kararı, başvuran ile sigortacı arasında verilmiş bir karardır; işleten ve sürücü o yargılamanın tarafı değildir. Yargıtay, sigortacıya karşı açılan davada verilen kesinleşmiş kararın aynı kazadan doğan ve işletene karşı açılan davada "kesin delil değil, güçlü delil" niteliğinde olduğunu; o dosyada hükme esas alınan hesap yöntemindeki hatanın işleten bakımından bağlayıcı olmadığını açıkça ifade etmiştir (17. HD, 24.10.2018, 2015/17426 E., 2018/9573 K.). Hakem kararı için de farklı sonuca varmak mümkün değildir. Mahkeme, değer kaybını kendi bilirkişisine hesaplatır; tahkim dosyasındaki rapor takdiri bir delil olarak değerlendirilir. Madalyonun öteki yüzü de aynıdır: işleten, tahkimde kendisinin katılmadığı bir yargılamada belirlenen rakamla bağlı olmadığı gibi, zarar gören de tahkimdeki düşük tespitle bağlı değildir.</p>

<p>Bununla birlikte zarar görenin toplamda gerçek zararını aşan bir tahsilat yapması mümkün değildir; sorumluluk hukukunun zenginleşme yasağı ve TBK m. 166/1 bunu engeller. Bu nedenle işletene karşı açılan davada talep, "tahsilde tekerrür olmamak kaydıyla" ve tahkimde tahsil edilen tutar düşülerek formüle edilmelidir. Mahsubun ispatı bakımından, ödeme borcu sona erdiren bir olgu olduğundan kural olarak bunu ileri süren davalıya düşer; ancak Yargıtay, sigortacının aynı kazaya ilişkin ödemelerinin dekontla değil ekran görüntüleriyle ispatını dahi "hayatın olağan akışı" gerekçesiyle yeterli görmüştür (4. HD, 22.09.2025, 2025/3405 E., 2025/12841 K.; karşı oyla). Davacı vekilinin dürüstlük kuralı gereği tahkim dosya numarasını, karar numarasını ve ödeme tarihlerini dilekçede kendiliğinden açıklaması hem mükerrer tahsil itirazını peşinen kapatır hem de mahkemeyi celp işlemlerinden kurtarır.</p>

<p><strong>III. MAHSUBUN KAPSAMI: ASIL ALACAK, FAİZ VE YARGILAMA GİDERLERİ AYRIMI</strong></p>

<p>Uygulamadaki en sık hata burada ortaya çıkmaktadır. Sigortacı tahkim sürecinde çoğu zaman tek bir toplam tutar öder ve bu toplam, tazminat aslının yanında başvuru ücretini, bilirkişi ücretini, tebligat giderini, işlemiş faizi ve bazen vekâlet ücretini içerir. Mahkeme bilirkişileri ise dosyaya yansıyan toplam ödeme tutarını, kalemlerine bakmaksızın, hesapladıkları değer kaybından düşmektedir. Büromuzun bir dosyasında mahkeme bilirkişisi, sigortacının 24.055 TL'lik toplam ödemesinin tamamını 40.000 TL'lik değer kaybından mahsup ederek bakiyeyi 15.945 TL olarak göstermiş; oysa hakem kararındaki dökümde bu toplamın yalnızca 20.000 TL'si tazminat aslı, kalanı başvuru ücreti, bilirkişi ücreti, tebligat gideri ve faizdi. Doğru bakiye 20.000 TL'dir ve fark, talep artırım dilekçesinde hakem kararındaki döküm tablosuna dayanılarak düzeltilmiştir.</p>

<p>Hukuki ölçüt TBK m. 166/1'deki "bu oranda" ibaresinden çıkar: müteselsil borçlulardan birinin ifası, diğer borçluları ancak ifa edilen borç kalemi bakımından ve o kalem oranında kurtarır. Sigortacının tahkimde ödediği başvuru ücreti, bilirkişi ücreti ve vekâlet ücreti, zarar görenin uğradığı zararın değil, tahkim yargılamasının giderleridir; işletenin değer kaybı borcuyla aynı borç ilişkisine ait değildir ve tazminat aslından düşülemez. Sigortacının ödediği faiz ise sigortacının kendi temerrüdünün (KTK m. 99, Genel Şartlar B.2) sonucudur; bu tutar yine tazminat aslından değil, olsa olsa işletenden aynı dönem için istenen faizden düşülebilir. Yargıtay bu ayrımı bedensel zarar dosyalarında açıkça uygulamaktadır: sigortacının "55.991,29 TL asıl alacak ve 20.051,00 TL işlemiş yasal faiz olmak üzere toplam 76.042,29 TL" ödediği olayda, hesaplanan tazminattan "ödemenin asıl alacağa ilişkin olan miktarının" mahsubu gerektiğine hükmetmiş (17. HD, 20.03.2019, 2016/6758 E., 2019/3272 K.); başka bir dosyada sigortacıya karşı açılan davadan "asıl alacak ve ferileri ile toplam 104.490,00 TL" tahsil edilmişken yalnızca hükmedilen 64.829,06 TL asıl alacağın zarardan mahsubunu isabetli bulmuştur (17. HD, 24.10.2018, 2015/17426 E., 2018/9573 K.). Değer kaybı bakımından farklı bir kural benimsemeyi gerektiren hiçbir sebep yoktur.</p>

<p>Aynı ölçüt ters yönde de işler. Mahkeme bilirkişisi, tahkimde sonradan yapılan ödemeyi bilmediği için yalnızca sigortacının başvuru öncesi ödediği tutarı düşmüş ve bakiyeyi olduğundan yüksek göstermişse, davacı vekilinin tahkimde tahsil edilen tutarı kendiliğinden düşerek talebini ona göre formüle etmesi gerekir. Büromuzun bir başka dosyasında mahkeme raporu 67.500 TL değer kaybından yalnızca sigortacının 30.000 TL'lik ön ödemesini düşmüş, tahkim kararı üzerine ödenen 15.000 TL'yi hesaba katmamıştı; talep artırımı 37.500 değil 22.500 TL üzerinden yapılmıştır. Kural her iki yönde de aynıdır: mahsup tazminat aslına, yalnızca tazminat aslı olarak ödenen tutar kadar yapılır; feriler kendi kalemleriyle eşleştirilir.</p>

<p><strong>IV. MAHSUBUN ZAMANI VE GÜNCELLEME SORUNU</strong></p>

<p>Mahsubun kapsamı kadar zamanı da önem taşır. Yargıtay'ın bedensel zarar ve destekten yoksun kalma tazminatlarında geliştirdiği ayrım şöyledir: sigortacının dava tarihinden önce yaptığı ödeme, zarar görenin bu parayı hesap tarihine kadar kullanmış olması sebebiyle "zarar ve yararın denkleştirilmesi" ilkesi gereği ödeme gününden hesap tarihine kadar işlemiş yasal faiziyle güncellenerek mahsup edilir (17. HD, 27.06.2018, 2015/12859 E., 2018/6468 K.; 17. HD, 02.10.2019, 2016/16081 E., 2019/8832 K.); dava tarihinden sonra yapılan ödeme ise güncellenmeksizin, yani yalnızca asıl alacak tutarıyla indirilir (17. HD, 20.03.2019, 2016/6758 E., 2019/3272 K.; 17. HD, 24.10.2018, 2015/17426 E., 2018/9573 K.).</p>

<p>Bu ayrımın değer kaybı dosyalarına aktarılmasında dikkatli olunmalıdır. Güncelleme kuralı, tazminatın rapor tarihi itibarıyla hesaplandığı ve faizin çoğu zaman rapor veya karar tarihinden işletildiği bedensel zarar hesabının mantığına dayanır. Değer kaybı ise kaza tarihi itibarıyla hesaplanan ve işleten yönünden haksız fiil tarihinden itibaren faize tabi olan bir zarardır. Kaza tarihindeki zarardan, kaza tarihinden sonraki bir ödemeyi faiziyle güncelleyerek düşmek, işleten bakımından mükerrer indirim doğurur; çünkü işleten zaten kaza tarihinden ödeme tarihine kadar tüm tutar üzerinden, ödeme tarihinden sonra ise bakiye üzerinden faiz borçlusudur. Dolayısıyla değer kaybında doğru yöntem, ödemenin yapıldığı tarihe kadar tam tutar üzerinden, o tarihten sonra bakiye üzerinden faiz yürütülmesi ve sigortacının ödediği faiz tutarının aynı dönem için işletenden istenen faizden düşülmesidir. Talep artırım dilekçesinde bakiye için kaza tarihinden faiz istenirken tahsil edilen kısmın faizinin ayrıca istenmemesi, hem kuralı hem de mükerrerlik itirazını karşılayan pratik bir çözümdür.</p>

<p><strong>V. 7589 SAYILI KANUN SONRASI: HMK M. 109/4 VE TBK M. 55'TEKİ ORANSAL MAHSUP</strong></p>

<p>16.07.2026 tarihli ve 7589 sayılı Kanun iki yönden bu alanı etkilemiştir. Usul yönünden HMK m. 107'de düzenlenen belirsiz alacak davası yürürlükten kaldırılmış (7589/19; Geçici Madde 1/10 uyarınca önceki davalarda uygulanmaya devam eder), buna karşılık HMK m. 109'a eklenen dördüncü fıkra ile kısmi davada talep konusunun aynı davada bir defaya mahsus olmak üzere, iddianın genişletilmesi yasağına tabi olmaksızın tahkikat sonuna kadar artırılabileceği ve zamanaşımının artırılan kısım için de dava tarihinden itibaren kesilmiş sayılacağı kabul edilmiştir (7589/20). Değer kaybı ve mahrumiyet davaları artık "fazlaya ilişkin haklar saklı kalmak kaydıyla" kısmi dava olarak açılmakta; tahkimden tahsil edilen tutarın mahsubu, bilirkişi raporundan sonra verilen tek seferlik artırım dilekçesinde yapılmaktadır. Artırım hakkının bir defaya mahsus olması, bu dilekçedeki mahsup hesabının önemini artırmıştır: asıl alacak-feri ayrımında yapılacak bir hata, ikinci bir artırımla düzeltilemeyeceğinden doğrudan hak kaybına dönüşür. Bu nedenle artırım dilekçesinde tahkim dosya ve karar numarası, ödeme tarihleri ve her ödemenin kalem dökümü ayrı bir tabloda gösterilmeli; ZMSS teminatı dışında kalan mahrumiyet kaleminin tahkimde hiç talep edilmediği ve o kalemde tahsilat bulunmadığı ayrıca belirtilmelidir.</p>

<p>Maddi hukuk yönünden ise 7589/18 ile TBK m. 55'e iki fıkra eklenmiştir. Birinci ek fıkra, çalışma gücü kaybı ve destekten yoksun kalma tazminatlarında faizin başlangıcını kazancın bilindiği dönem için olay tarihi, bilinemediği dönem için karar tarihi olarak ikiye ayırmaktadır. İkinci ek fıkra ise doğrudan konumuzla ilgilidir: bu tazminatlar için "ifa amacıyla tahkikat başlayıncaya kadar ödenen bedel, ödeme tarihine göre belirlenecek tazminat miktarından oransal olarak mahsup edilir." Kanun koyucu böylece Yargıtay'ın güncelleme içtihadını bedensel zarar alanında yasal bir kurala bağlamış; mahsubu ödeme tarihindeki tazminat miktarına oranlayan bir yöntem benimsemiştir. Bu düzenleme, Geçici Madde 1 uyarınca yürürlük tarihinden sonraki olaylara uygulanacaktır.</p>

<p>Değer kaybı bakımından iki tespit yapılmalıdır. Birincisi, yeni fıkra yalnızca çalışma gücü kaybı ve destekten yoksun kalma tazminatlarını kapsar; değer kaybı ve mahrumiyet gibi eşya zararlarında mahsup, kıyasen değil, yukarıda açıklanan genel ilkelere (TBK m. 166/1 ve Yargıtay'ın asıl alacak-feri ayrımına) göre yapılmaya devam edecektir. Maddi zararlarda kanun koyucunun sessiz kalması, içtihadın bu alandaki rolünü sürdürmesi anlamına gelir. İkincisi, bedensel zararda tahkim ve dava yollarının paralel yürütüldüğü dosyalarda -ki maluliyet tazminatlarında sigortacıya tahkim, poliçe limitini aşan kısım için işletene dava modeli giderek yaygınlaşmaktadır- sigortacının tahkimde yaptığı ödeme, mahkemedeki tahkikat başlamadan önce yapılmışsa yeni oransal mahsup kuralına tabi olacaktır. "İfa amacıyla" ibaresi, sigortacının tahkim kararı üzerine veya kendiliğinden yaptığı tazminat ödemelerini kapsar; yargılama giderleri ve vekâlet ücreti niteliğindeki ödemeler ise ifa amacı taşımadığından bu mahsuba da konu olmaz. Bu yönüyle yeni fıkra, asıl alacak-feri ayrımını bedensel zarar alanında da dolaylı olarak teyit etmektedir.</p>

<p><strong>VI. UYGULAMAYA İLİŞKİN SONUÇLAR</strong></p>

<p>Yukarıdaki değerlendirmeler ışığında, tahkim ve dava yollarını paralel yürüten zarar gören vekilleri ile bu tür dosyalarda rapor düzenleyen bilirkişiler bakımından şu noktalar öne çıkmaktadır. Tahkim kararı işleteni bağlamaz; mahkeme değer kaybını kendi bilirkişisine hesaplatır ve tahkim raporu yalnızca takdiri delildir. Mahsup, tazminat aslına ve yalnızca tazminat aslı olarak ödenen tutar kadar yapılır; başvuru ücreti, bilirkişi ücreti, tebligat gideri ve vekâlet ücreti hiçbir şekilde, faiz ise ancak aynı dönemin faizinden düşülür. Hakem kararındaki ödeme dökümü bu ayrımın tek güvenilir kaynağıdır ve talep artırım dilekçesine eklenmelidir. Mahkeme bilirkişisinin toplam ödemeyi kalem ayrımı yapmadan mahsup etmesi hâlinde rapora itiraz edilmeli; tersine, raporun tahkimde sonradan yapılan ödemeyi gözden kaçırması hâlinde davacı vekili mahsubu kendiliğinden yapmalıdır. Faiz, ödeme tarihine kadar tam tutar, sonrasında bakiye üzerinden istenmeli; tahsil edilen kısmın faizi ayrıca talep edilmemelidir. HMK m. 109/4 kapsamındaki tek seferlik artırım hakkı, mahsup hesabının ilk seferde doğru yapılmasını zorunlu kılmaktadır. Son olarak, bedensel zarar dosyalarında 16.07.2026 sonrası olaylar bakımından TBK m. 55'teki oransal mahsup kuralı gözetilmeli; değer kaybı ve mahrumiyet gibi eşya zararlarında ise içtihadi kuralların uygulanmaya devam edeceği bilinmelidir.</p>

<p><strong>SONUÇ</strong></p>

<p>Sigorta tahkimi ile işletene karşı açılan tazminat davası, aynı zararın tahsili için birbirini dışlayan değil tamamlayan iki yoldur. Sigortacının sorumluluğunun limit ve teminat kapsamıyla sınırlı olması, tahkim bilirkişi uygulamasının değer kaybını düşük hesaplama eğilimi ve mahrumiyet gibi kalemlerin teminat dışında kalması, iki yolun birlikte kullanılmasını çoğu dosyada zorunlu kılmaktadır. Bu birlikteliğin hukuki dengesi TBK m. 166/1'de kurulmuştur: sigortacının ifası, işleteni ancak ifa edilen kalem bakımından ve o oranda kurtarır. Yargıtay'ın asıl alacak ile feriler arasındaki ayrımı gözeten ve dava öncesi-sonrası ödemeleri güncelleme bakımından farklı rejime tabi tutan içtihadı, değer kaybı dosyalarına bu kalem eşleştirmesi mantığıyla uyarlanmalıdır. 7589 sayılı Kanun, HMK m. 109/4 ile bu mahsubun yapılacağı usul aracını tek seferlik bir artırım hakkına dönüştürmüş, TBK m. 55'e eklediği oransal mahsup fıkrasıyla da bedensel zarar alanında içtihadi güncelleme kuralını yasalaştırmıştır. Eşya zararları bakımından kanun koyucunun sessizliği, mahsubun kapsam ve zamanına ilişkin ilkelerin bir süre daha içtihatla şekilleneceğini göstermektedir; uygulamanın, toplam ödemenin kalem ayrımı yapılmaksızın tazminat aslından düşülmesi biçimindeki yaygın hatadan arındırılması, zarar görenin gerçek zararına kavuşması ile işletenin mükerrer ödemeden korunması arasındaki dengeyi sağlayacaktır.</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/av-melih-kucukcankurtaran" title="Av. Melih KÜÇÜKCANKURTARAN"><img alt="Av. Melih KÜÇÜKCANKURTARAN" height="96" src="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/200x200/hukukihaber-net/uploads/2026/08/melih-kucukcankurtaran.jpg" width="96" /></a></p>

<h4><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/av-melih-kucukcankurtaran" title="Av. Melih KÜÇÜKCANKURTARAN">Av. Melih KÜÇÜKCANKURTARAN</a></strong></h4>

<p><span style="color:#999999"><strong>KAYNAKÇA</strong></span></p>

<p><span style="color:#999999">- 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu, m. 85, 88, 91, 97, 99.</span></p>

<p><span style="color:#999999">- 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu, m. 49, 55 (7589 sayılı Kanun'la eklenen fıkralar), 166.</span></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><span style="color:#999999">- 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu, m. 107 (mülga), 109/4.</span></p>

<p><span style="color:#999999">- 7589 sayılı Kanun (kabul tarihi 16.07.2026), m. 18, 19, 20 ve Geçici Madde 1.</span></p>

<p><span style="color:#999999">- Karayolları Motorlu Araçlar Zorunlu Mali Sorumluluk Sigortası Genel Şartları, A.1, A.6, B.2.</span></p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/zorunlu-mali-sorumluluk-sigortasi-genel-sartlarinin-belirlenmesinde-yurutmeye-yetki-veren-bazi-kurallarin-iptali" rel="dofollow"><span style="color:#999999">- Anayasa Mahkemesi, 17.07.2020, 2019/40 E., 2020/40 K.</span></a></p>

<p><span style="color:#999999">- Yargıtay 4. HD, 22.09.2025, 2025/3405 E., 2025/12841 K.</span></p>

<p><span style="color:#999999">- Yargıtay 4. HD, 01.10.2024, 2023/8660 E., 2024/8379 K.</span></p>

<p><span style="color:#999999">- Yargıtay 4. HD, 19.09.2024, 2024/6455 E., 2024/7895 K.</span></p>

<p><span style="color:#999999">- Yargıtay 17. HD, 02.10.2019, 2016/16081 E., 2019/8832 K.</span></p>

<p><span style="color:#999999">- Yargıtay 17. HD, 20.03.2019, 2016/6758 E., 2019/3272 K.</span></p>

<p><span style="color:#999999">- Yargıtay 17. HD, 24.10.2018, 2015/17426 E., 2018/9573 K.</span></p>

<p><span style="color:#999999">- Yargıtay 17. HD, 27.06.2018, 2015/12859 E., 2018/6468 K.</span></p>

<p><span style="color:#999999">- Yargıtay 17. HD, 18.03.2013, 2012/13826 E., 2013/3624 K.</span></p>

<p><span style="color:#999999">- Karasu, Rauf: Karayolları Zorunlu Mali Mesuliyet Sigortası, Ankara 2016.</span></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/ayni-zarar-iki-yol-sigorta-tahkiminden-tahsil-edilen-deger-kaybinin-isletene-karsi-acilan-davada-mahsubu-1</guid>
      <pubDate>Sun, 23 Aug 2026 17:30:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2025/12/terazi/thems-tgs.jpg" type="image/jpeg" length="63542"/>
    </item>
  </channel>
</rss>
