<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/" xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/" xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/" version="2.0">
  <channel>
    <title>Hukuki Haber</title>
    <link>https://www.hukukihaber.net</link>
    <description>Türkiye'den ve dünyadan hukuki haberler, makaleler, siyasetten, spora her konuda hukuki haber...</description>
    <atom:link xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" href="https://www.hukukihaber.net/rss/makale" type="application/rss+xml"/>
    <language>tr-TR</language>
    <copyright>Copyright © 2023. Her hakkı saklıdır.</copyright>
    <category>News</category>
    <lastBuildDate>Sun, 12 Jul 2026 23:42:57 +0300</lastBuildDate>
    <ttl>1</ttl>
    <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/rss/makale"/>
    <atom:link rel="hub" href="https://pubsubhubbub.appspot.com/"/>
    <item>
      <title><![CDATA[GÜNCEL ANAYASA MAHKEMESİ VE YARGITAY KARARLARI IŞIĞINDA KAMULAŞTIRMA BEDELİNE UYGULANACAK FAİZ]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/guncel-anayasa-mahkemesi-ve-yargitay-kararlari-isiginda-kamulastirma-bedeline-uygulanacak-faiz</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/guncel-anayasa-mahkemesi-ve-yargitay-kararlari-isiginda-kamulastirma-bedeline-uygulanacak-faiz" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Kamulaştırma, devlet veya diğer kamu tüzel kişilerinin, kamu yararının gerektirdiği hâllerde, özel mülkiyete konu bir taşınmazı bedelini peşin ödemek suretiyle ve malikin rızasını aramaksızın mülkiyetine geçirmesi veya kendi adına irtifak hakkı tesis ettirmesidir.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>İlgili idare ile taşınmaz maliki, Kamulaştırma Kanunu'nda öngörülen satın alma usulü kapsamında anlaşmaya varamazsa kamulaştırma bedelinin tespiti ve taşınmazın idare adına tescili istemiyle dava açılır. Bu davada taşınmazın değeri, mahkeme tarafından görevlendirilen bilirkişiler aracılığıyla belirlenir. Uygulamada ise bazı kamu kurumları, mahkeme kararı bulunmaksızın ödeme yapmayacağını belirterek uzlaşma sürecinde anlaşma sağlamaktan kaçınmaktadır. Bu nedenle kamulaştırma bedeli, genellikle yargılama sürecinde belirlenmektedir.</p>

<p>Kamulaştırma bedeli belirlendikten sonra mahkeme tarafından idareye bedelin mahkeme veznesine veya belirlenen banka hesabına depo edilmesi için süre verilir. Böylece kamulaştırma bedeli yargılama sırasında vadeli hesaba yatırılmakta, taşınmaz maliki ise söz konusu bedeli davanın kesinleşmesiyle birlikte tahsil etmektedir.</p>

<p>Bu yazımızda öncelikle kamulaştırma bedelinin belirlenmesine ilişkin temel esaslara kısaca değinilecek, ardından son dönemde verilen Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay kararları çerçevesinde kamulaştırma bedeline uygulanması gereken faiz türü ayrıntılı olarak incelenecektir.</p>

<p><strong>1. Kamulaştırma Bedeli Taşınmazın Gerçek Piyasa Değeri Üzerinden Belirlenir</strong></p>

<p>2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu'nun 11. maddesi uyarınca kamulaştırma bedelinin belirlenmesinde esas alınması gereken ölçüt, taşınmazın kamulaştırma tarihindeki gerçek ve objektif piyasa değeridir. Nitekim Anayasa'nın 46. maddesinde kamulaştırılan taşınmazların <i>"gerçek karşılıklarının peşin ödenmesi"</i> açıkça güvence altına alınmıştır. Bu nedenle kamulaştırma bedelinin taşınmazın gerçek piyasa değerini yansıtacak şekilde belirlenmesi anayasal bir zorunluluktur. Aksi yöndeki bir değerleme ise Anayasa'nın 35. maddesiyle güvence altına alınan mülkiyet hakkının ihlaline neden olacaktır.</p>

<p>Uygulamada tapu müdürlüklerinde gerçekleştirilen satış işlemlerinin önemli bir kısmı, taşınmazın gerçek satış bedeli üzerinden değil, belediyelerce belirlenen emlak vergisine esas rayiç bedeller üzerinden yapılmaktadır. Bu nedenle emsal satışların gerçek piyasa değerini yansıtmadığı durumlarda, yalnızca tapu kayıtlarına dayanılarak değer tespiti yapılması isabetli olmayacaktır. Kamulaştırma bedelinin, bilirkişi tarafından taşınmazın gerçek piyasa koşulları esas alınarak belirlenmesi gerekmektedir.</p>

<p><strong>2. Kamulaştırma Bedeli Dava Tarihi Esas Alınarak Hesaplanır</strong></p>

<p>Kamulaştırma Kanunu'nun 15/5. maddesi uyarınca bilirkişi tarafından yapılacak değer tespitinde, idarece kamulaştırmaya ilişkin belgelerin mahkemeye sunulduğu tarih esas alınmaktadır. Bu açık hüküm doğrultusunda kamulaştırma bedeli dava tarihi itibarıyla belirlenmektedir.</p>

<p><strong>3. Kısmi Kamulaştırmada Taşınmazın Kalan Kısmındaki Değer Kaybı da Tazmin Edilir</strong></p>

<p>Taşınmazın yalnızca bir bölümünün kamulaştırılması hâlinde, Kamulaştırma Kanunu'nun 12. maddesi uyarınca sadece kamulaştırılan kısmın bedelinin değil, kamulaştırma nedeniyle geriye kalan bölümde meydana gelen değer kaybının da ayrıca hesaplanması zorunludur.</p>

<p>Bu kapsamda bilirkişi tarafından taşınmazın konumu, kullanım amacı, ekonomik ve fonksiyonel özellikleri ile kamulaştırmanın ana taşınmaz üzerinde meydana getirdiği değer kaybı birlikte değerlendirilerek gerçek zarar belirlenmeli ve hesaplanan değer kaybı kamulaştırma bedeline eklenmelidir.</p>

<p><strong>4. Kamulaştırma Bedeline Yasal Faiz Uygulanmasını Öngören Düzenleme Anayasa Mahkemesi Tarafından İptal Edilmiştir</strong></p>

<p>30.04.2013 tarihli ve 6459 sayılı Kanun ile 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu'nun 10. maddesine, kamulaştırma bedelinin tespiti davasının 4 ay içinde sonuçlandırılamaması hâlinde tespit edilen bedele bu sürenin bitiminden itibaren kanuni faiz uygulanacağına ilişkin hüküm eklenmiştir. Ancak uygulanan yasal faiz oranı, özellikle yüksek enflasyon dönemlerinde taşınmaz malikinin uğradığı gerçek değer kaybını karşılamaktan uzak kalmıştır. Bu durum, kamulaştırma bedelinin taşınmazın gerçek karşılığını yansıtmasını engellemiş ve mülkiyet hakkı bakımından ciddi hak kayıplarına yol açmıştır.</p>

<p>Anayasa Mahkemesi de söz konusu düzenlemenin taşınmaz malikinin uğradığı ekonomik kaybı telafi etmediğini, dolayısıyla Anayasa'nın 46. maddesinde güvence altına alınan gerçek karşılık ilkesini ve 35. maddede düzenlenen mülkiyet hakkını ihlal ettiğini belirterek ilgili hükmün iptaline karar vermiştir.</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/gec-odenen-kamulastirma-bedeli-icin-sadece-kanuni-faiz-odenecegini-ongoren-kuralin-anayasaya-aykiri-oldugu" rel="dofollow">01/08/2023 tarihli 32266 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan Anayasa Mahkemesi'nin 2022/83 Esas, 2023/69 Karar Sayılı, 5/4/2023 Tarihli Kararı:</a></p>

<p><i>“19. Mülkiyet hakkı kapsamında alacağın geç ödenmesi durumunda arada geçen sürede enflasyon nedeniyle paranın değerinde oluşan hissedilir aşınma ile mülkiyetin gerçek değeri azaldığı gibi bu bedelin tasarruf veya yatırım aracı olarak getirisinden yararlanma imkânı da bulunmamaktadır. Bu şekilde kişiler mülkiyet haklarından mahrum edilerek haksızlığa uğratılmaktadır (AYM, E.2008/58, K.2011/37, 10/2/2011). Bu sebeple devletin kamulaştırma bedelinin geç ödenmesi sebebiyle paranın değerinde oluşacak aşınmayı telafi edecek mekanizmaları geliştirmesi gerekmektedir. Bu gereklilik aynı zamanda Anayasa’nın 46. maddesinin birinci fıkrasında yer alan gerçek karşılık güvencesinin de zorunlu bir sonucudur.</i></p>

<p><i>20. İtiraz konusu kuralda kamulaştırma bedelinin tespiti için açılan davanın dört ay içinde sonuçlandırılamaması hâlinde, tespit edilen bedele bu sürenin bitiminden itibaren kanuni faiz işletilmesi öngörülmüştür. Kamulaştırma bedelinin geç ödendiği durumlarda kanuni faiz işletilmesi söz konusu bedelin ekonomik değerinin korunmasını temin eden araçlardan biridir. Ancak bu aracın Anayasa’nın 46. maddesindeki gerekliliklere uygun görülebilmesi için kamulaştırma bedelinin enflasyon etkisiyle yitirilen değerini karşılaması gerekir.</i></p>

<p><i>21. Anayasa Mahkemesinin gerek norm denetimi kapsamında gerekse de bireysel başvuru kapsamında verdiği çeşitli kararlarında alacakların da mülkiyet hakkı kapsamında olduğu, devlet tarafından alacakların geç ödenmesi hâlinde enflasyon oranları altında olmayan bir faiz ödenmesinin bireyin hakları ve kamu düzeni bakımından önem taşıdığı belirtilmiştir (AYM, E.1997/34, K.1998/79, 15/12/1998; Mehmet Akdoğan ve diğerleri, B. No: 2013/87, 19/12/2013, § 52; Akel Gıda San. ve Tic. A.Ş., B. No: 2013/28, 25/2/2015, § 46; Abdulhalim Bozboğa, B. No: 2013/6880, 23/3/2016, § 58; Ferda Yeşiltepe [GK], B. No: 2014/7621, 25/7/2017, § 29).</i></p>

<p><i>23. İtiraz konusu kuralla geç ödenen kamulaştırma bedeli için sadece kanuni faiz ödeneceği belirtilmiştir. Enflasyon nedeniyle uğranılacak ve kanuni faizi aşan zararlarla ilgili herhangi bir düzenlemeye ise yer verilmemiştir. Özellikle yüksek enflasyonist dönemlerde devletin kamulaştırma nedeniyle borçlu olduğu tutar ile alacaklı hak sahibi tarafından nihai olarak alınan tutar arasındaki enflasyon nedeniyle oluşan değer kayıplarını gidermek mümkün olmayacaktır. Dolayısıyla hak sahibinin kamulaştırılan taşınmazının bedelini gerçek karşılık ölçütüne uygun olarak aldığından da söz edilemez.</i></p>

<p><i>24. Öte yandan idare tarafından açılan kamulaştırma bedelinin tespiti ve tescil davasında kamulaştırma bedeli dava tarihi itibarıyla belirlenmektedir. Ancak itiraz konusu kuralla faizin başlangıç tarihi yargılamanın dördüncü ayının sona erdiği tarih olarak belirlenmiştir. Bu durumda kamulaştırma bedelinin fiilen tahsis, kamulaştırılmış sayılma ve kamulaştırmaya esas rayiç bedelin belirlendiği tarihten daha sonraki bir tarihte ödenmiş olacağı ve bedelin belirlendiği tarihle faizin başlangıç tarihi arasındaki dört aylık bir sürede hak sahibinin enflasyon etkisiyle makul olanın ötesinde bir ekonomik kaybının oluşabileceği açıktır.”</i></p>

<p>Anayasa Mahkemesi'nin yerleşik içtihatlarına göre, kamulaştırma bedeli her ne kadar dava tarihi esas alınarak belirlense de bedelin fiilen ödendiği tarihe kadar geçen sürede enflasyon nedeniyle meydana gelen değer kaybının da giderilmesi zorunludur.</p>

<p>Aksi durumda taşınmaz maliki, kamulaştırma nedeniyle mülkiyet hakkına yapılan müdahalenin yanı sıra ekonomik olarak da zarara uğrayacaktır. Bu nedenle kamulaştırma bedeline faiz uygulanmasına karar verilmesi tek başına yeterli değildir. Uygulanacak faiz oranının, taşınmaz malikinin enflasyon karşısında uğradığı değer kaybını telafi edecek düzeyde olması, başka bir ifadeyle gerçek enflasyon oranının altında kalmaması gerekir.</p>

<p>Nitekim Anayasa Mahkemesi, geçmişte verdiği bireysel başvuru kararlarında da kamulaştırma bedelinin faizsiz veya yetersiz faiz uygulanarak ödenmesi nedeniyle oluşan enflasyon kaynaklı değer kaybının tazmin edilmesi gerektiğini açıkça kabul etmiştir.</p>

<p>Anayasa Mahkemesi'nin 2013/735 Başvuru Numaralı, 17.9.2014 Tarihli Kararı:</p>

<p><i>“66. Başvurucunun mülkiyet hakkına yapılan müdahalenin orantılı olabilmesi için ödenen tutarların enflasyonun etkilerinden arındırılarak güncelleştirilmesi, yani kamulaştırma tarihi ile ödeme tarihi arasında geçen süredeki hissedilir değer kaybını telafi edecek biçimde faiz uygulanması gerekir. (Scordino/İtalya (no:1), B. No: 36813/97, 29/3/2006, § 258).</i></p>

<p><i>69. Bir eşyanın devir tarihindeki bedelinin daha sonra ödenmesi durumunda arada geçen sürede enflasyon nedeni ile paranın değerinde oluşan hissedilir aşınma ile mülkiyetin gerçek değeri azaldığı gibi bu bedelin tasarruf veya yatırım aracı olarak getirisinden yararlanmak imkânı da bulunmamaktadır. Bu şekilde kişiler mülkiyet haklarından mahrum edilerek haksızlığa uğratılmaktadır (AYM, E.2008/58, K.2011/37, K.T. 10/2/2011).</i></p>

<p><i>72. Başvuru konusu kamulaştırma bedelinin tespiti ve tescili davası, 31/5/2007 tarihinde İzmir 10. Asliye Hukuk Mahkemesinde açılmış, Mahkeme 2/2/2012 tarihli kararıyla adına bankaya bloke edilen 216.539,32 TL bedelin başvurucuya ödenmesine karar vermiştir. Bu durumda dava tarihi esas alınarak tespit edilen kamulaştırma bedeli başvurucuya 4 yıl 9 ay sonra ödemiştir. Merkez Bankası verilerine göre davanın açıldığı ve bedel tespitinde esas alınan Mayıs 2007 ile bedelin ödendiği Şubat 2012 tarihleri arasında enflasyonda meydana gelen artış % 45,05'tir. Bir başka ifadeyle Eylül 2009 tarihindeki 100 TL'nin Aralık 2011'de enflasyon karşısında değer kaybı giderilmiş karşılığı 145,05 TL'dir.</i></p>

<p><i>73. Başvurucuya dava tarihine göre belirlenerek ödenen 216.539,32 TL kamulaştırma bedelinin ödeme tarihinde Merkez Bankası verileri kullanılarak enflasyon karşısında değer kaybı giderilmiş karşılığı 314.100,00 TL'dir. Bir diğer ifadeyle kamulaştırma bedelinin enflasyon karşısında uğradığı değer kaybını telafi edecek fark 97.560,68 TL'dir.</i></p>

<p><i>79. Başvurucuya dava tarihine göre belirlenen kamulaştırma bedelinin 4 yıl 9 ay süren dava sonunda faiz işletilmeden ödenmesi sonucu kamulaştırma bedelinde bu sürede gerçekleşen % 45,05 oranındaki enflasyon nedeniyle ciddi bir değer kaybı oluştuğu, bu durumun başvurucu üzerine idarenin ulaşmak istediği meşru kamu yararı ile haklı gösterilemeyecek şekilde orantısız ve aşırı bir yük oluşturduğu anlaşıldığından, bahsedilen maddi değer kaybını telafi edebilmek için bedel tespitinde esas alınan Mayıs 2007 ile bedelin ödendiği Şubat 2012 tarihleri arasında enflasyonda meydana gelen % 45,05 oranındaki artış nazara alınarak başvurucuya 97.560,68 TL maddi tazminat ödenmesine karar verilmesi gerekir.”</i></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>5. Yargıtay 5. Hukuk Dairesinin Yaklaşımı</strong></p>

<p>Yargıtay 5. Hukuk Dairesi kararları incelendiğinde, Anayasa Mahkemesi'nin iptal kararının yürürlüğe girdiği 01.08.2023 tarihinden önce açılan kamulaştırma davalarında yasal faiz uygulanmaya devam edildiği görülmektedir. Daire, bu yaklaşımını <i>"her dava açıldığı tarihte yürürlükte bulunan maddi hukuk kurallarına göre çözümlenir"</i> şeklindeki genel hukuk ilkesine dayandırmıştır. Ancak ileride açıkladığımız üzere Yargıtay Hukuk Genel Kurulu bu görüşü hukuka uygun bulmamıştır.</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-5-hukuk-dairesinin-20252234-e-20254269-k-sayili-karari" rel="dofollow">Yargıtay 5. Hukuk Dairesi'nin 2025/2234 Esas, 2025/4269 Karar sayılı, 27.03.2025 tarihli Kararı:</a></p>

<p><i>“01.08.2023 tarihli ve 32266 sayılı Resmî Gazetede yayımlanan <a href="https://www.hukukihaber.net/gec-odenen-kamulastirma-bedeli-icin-sadece-kanuni-faiz-odenecegini-ongoren-kuralin-anayasaya-aykiri-oldugu" rel="dofollow">Anayasa Mahkemesinin 05.04.2023 tarihli ve 2022/83 Esas, 2023/69 Karar sayılı kararı</a> ile 04.11.1983 tarihli ve 2942 sayılı Kanun’un 24.04.2001 tarihli ve 4650 sayılı Kanun’un 5 inci maddesiyle değiştirilen 10 uncu maddesine 11.04.2013 tarihli 6459 sayılı Kanun’un 6 ncı maddesiyle eklenen dokuzuncu fıkrası iptal edilmiştir. ...“Her dava açıldığı tarihteki fiili ve hukukî duruma göre karara bağlanır.” genel hukukî prensibini hâvi Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 10.05.2017 tarihli ve 2017/3-990 Esas, 2017/954 Karar sayılı kararları nazara alındığında kamulaştırma bedeline 2942 sayılı Kanun’un 10 uncu maddesinin dokuzuncu fıkrası gereğince davanın açıldığı tarihten 4 ay sonrasından başlamak üzere yasal faiz uygulanması doğrudur."</i></p>

<p>Yargıtay 5. Hukuk Dairesi, yalnızca 01.08.2023 tarihinden önce açılan davalar bakımından Kamulaştırma Kanunu'nun iptal edilen hükmünün uygulanmaya devam edeceğini kabul etmiştir. Nitekim 2025 yılı sonuna kadar verilen kararlar incelendiğinde, önüne gelen dosyaların tamamına yakınının 01.08.2023 tarihinden önce açılmış olması nedeniyle, kamu alacaklarına uygulanan en yüksek faiz oranına ilişkin bir değerlendirmeye yer verilmediği görülmektedir.</p>

<p><strong>6. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, Dava Tarihine Bakılmaksızın Anayasa Mahkemesi'nin İptal Kararının Uygulanması Gerektiğine Hükmetmiştir</strong></p>

<p>2026 yılı itibarıyla Yargıtay Hukuk Genel Kurulu tarafından verilen kararlar, kamulaştırma bedeline uygulanacak faiz bakımından önemli bir içtihat değişikliğine işaret etmektedir. Hukuk Genel Kurulu, Anayasa Mahkemesi'nin iptal kararının henüz kesinleşmemiş davalarda da uygulanması gerektiğini kabul ederek, Yargıtay 5. Hukuk Dairesinin önceki yaklaşımından ayrılmıştır.</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/hukuk-genel-kurulunun-2025114-e-2026226-k-sayili-karari" rel="dofollow">Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 2025/114 Esas, 2026/226 Karar sayılı 8.4.2026 tarihli kararı</a>:</p>

<p><i>“21. Somut olayda, İlk Derece Mahkemesince eldeki davanın açıldığı tarihte yürürlükte bulunan düzenleme gereğince, davanın açıldığı tarihten itibaren dört ay içinde dava sonuçlanmadığından kamulaştırma bedeline dördüncü ayın bittiği tarihten karar tarihine kadar yasal faiz uygulanmasına karar verilmiştir. Kararın istinaf incelemesi sırasında iptal kararının yürürlüğe girmesi nedeniyle, Bölge Adliye Mahkemesince yeniden kurulan hükümde üst norm olan Anayasanın 46. maddesi gereğince, tespit edilen fark kamulaştırma bedeline dava tarihinden karar tarihine kadar geçen süre için kamu alacakları için öngörülen en yüksek oranda faiz işletilmesine karar verilmiş, Özel Daire tarafından ise dava tarihinden sonra yürürlüğe giren Anayasa Mahkemesi iptal kararının geriye yürümeyeceği, bu nedenle davanın açıldığı tarihte yürürlükte bulunan 2942 sayılı Kanun’un 10. maddesinin 9. fıkrası gereğince fark kamulaştırma bedeline davanın açıldığı tarihten dört ay sonrasından başlamak üzere yasal faiz uygulanması gerektiği gerekçesiyle karar bozulmuştur.</i></p>

<p><i>22. Yukarıda açıklanan maddi ve hukuki olgulara göre, kamulaştırma bedeline faiz işletilmek suretiyle davalı tarafa ödenmesine ilişkin kuralın dayanağı olan hükmün 01.08.2023 tarihli ve 32266 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren <a href="https://www.hukukihaber.net/gec-odenen-kamulastirma-bedeli-icin-sadece-kanuni-faiz-odenecegini-ongoren-kuralin-anayasaya-aykiri-oldugu" rel="dofollow">Anayasa Mahkemesinin 05.04.2023 tarihli ve 2022/83 Esas, 2023/69 Karar sayılı kararı</a> ile iptal edildiğine göre, verilen iptal kararının henüz kesinleşmemiş eldeki davada uygulanması gerekmektedir.</i></p>

<p><i>24. Bu itibarla Bölge Adliye Mahkemesince, Anayasa Mahkemesi tarafından verilen iptal kararı doğrultusunda değerlendirme yapılarak, iptal edilen Kanun hükmü yerine üst norm olan Anayasanın 46. maddesinin son fıkrası uygulanmak suretiyle, dava tarihinden itibaren karar tarihine kadar geçen süre için, davalı tarafın talebi aranmaksızın kamu alacaklarına uygulanan en yüksek faiz oranının uygulanması gerektiği gerekçesiyle direnme kararı verilmesi yerindedir.</i></p>

<p><i>25. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında, her ne kadar Anayasa Mahkemesince verilen iptal kararı doğrultusunda karar verilmesi ve Anayasanın 46. maddesinin son fıkrası hükmü nazara alınarak dava tarihinden karar tarihine kadar geçen süre için kamu alacaklarına uygulanan en yüksek faiz oranının uygulanması gerekmekte ise de; davalı tarafın yasal faizin dışında bir faizin uygulanmasına ilişkin 6100 sayılı Kanun’un 26/1. maddesinde düzenlenen “Taleple bağlılık ilkesi” kapsamında değerlendirilebilecek bir talebi söz konusu olmadığından, fark kamulaştırma bedeline dava tarihinden karar tarihine kadar geçen süre için yasal faiz oranının uygulanması gerektiği, bu nedenle direnme kararının bu değişik gerekçeyle bozulması gerektiği görüşü ileri sürülmüş ise de, bu görüş Kurul Çoğunluğu tarafından benimsenmemiştir.”</i></p>

<p>Önemle belirtmek gerekir ki Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlıkta dava, 01.08.2023 tarihinden önce açılmıştır. Buna rağmen Kurul, Yargıtay 5. Hukuk Dairesinin benimsediği <i>"her dava açıldığı tarihte yürürlükte bulunan hukuk kurallarına göre karara bağlanır" </i>yaklaşımını isabetli bulmamış; Anayasa Mahkemesi'nin iptal kararının henüz kesinleşmemiş davalarda uygulanmasının zorunlu olduğuna hükmetmiştir.</p>

<p>Bu doğrultuda, kamulaştırma bedelinin dava tarihinden karar tarihine kadar geçen süre için kamu alacaklarına uygulanan en yüksek faiz oranı üzerinden faizlendirilmesi gerektiği sonucuna ulaşmıştır.</p>

<p><strong>7. Sonuç</strong></p>

<p>Açıklamalarımız ışığında, kamulaştırma bedelinin taşınmazın gerçek piyasa değeri esas alınarak belirlenmesi gerektiği ve mülkiyet hakkının etkin şekilde korunabilmesi için dava tarihi ile fiilî ödeme tarihi arasında meydana gelen değer kaybının da giderilmesinin zorunlu olduğu açıktır. Nitekim <a href="https://www.hukukihaber.net/gec-odenen-kamulastirma-bedeli-icin-sadece-kanuni-faiz-odenecegini-ongoren-kuralin-anayasaya-aykiri-oldugu" rel="dofollow">Anayasa Mahkemesi, 01/08/2023 tarihli ve 32266 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan 05/04/2023 tarihli, 2022/83 Esas ve 2023/69 Karar sayılı kararı</a>yla, Kamulaştırma Kanunu'nun 10. maddesine eklenen ve kamulaştırma bedelinin tespiti davasının 4 aylık sürenin bitiminden itibaren yasal faiz uygulanmasını öngören hükmü, taşınmaz malikinin uğradığı gerçek değer kaybını karşılamadığı gerekçesiyle iptal etmiştir.</p>

<p>Bununla birlikte Yargıtay 5. Hukuk Dairesi, Anayasa Mahkemesi'nin iptal kararına rağmen, davaların açıldığı tarihte yürürlükte bulunan hukuk kurallarının uygulanması gerektiği gerekçesiyle 01/08/2023 tarihinden önce açılan kamulaştırma bedelinin tespiti ve tescili davalarında kamulaştırma bedeline yasal faiz uygulanması gerektiğine hükmetmiştir. Ancak bu yaklaşım, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun güncel kararlarıyla terk edilmiştir. Güncel içtihat uyarınca, dava tarihine bakılmaksızın, henüz kesinleşmemiş kamulaştırma bedelinin tespiti ve tescili davalarında kamulaştırma bedeline dava tarihinden karar tarihine kadar geçen süre için kamu alacaklarına uygulanan en yüksek faiz oranının uygulanması gerekmektedir.</p>

<p>Ancak kanaatimizce Yargıtay Hukuk Genel Kurulu tarafından benimsenen faiz türü de Anayasa Mahkemesi'nin mülkiyet hakkına ilişkin içtihatlarıyla uyumlu değildir. Zira Anayasa Mahkemesi'nin Kamulaştırma Kanunu'ndaki düzenlemeyi iptal etmesinin temel gerekçesi, uygulanan faiz oranının enflasyon nedeniyle meydana gelen gerçek değer kaybını telafi edememesidir. Aynı şekilde, kamu alacaklarına uygulanan en yüksek faiz oranının da her zaman enflasyon oranının üzerinde gerçekleşeceği söylenemez. Bu nedenle, söz konusu faiz oranının da bazı dönemlerde taşınmaz malikinin uğradığı gerçek ekonomik kaybı karşılamaması ve mülkiyet hakkı bakımından yeni hak ihlallerine yol açması ihtimali bulunmaktadır. Görüşümüz uyarınca, Anayasa Mahkemesi'nin kararlarında ortaya koyduğu ilkeye en uygun çözüm, kamulaştırma bedeline fiilî ödeme tarihine kadar gerçekleşen enflasyon oranı esas alınarak güncelleme yapılması, başka bir ifadeyle enflasyon katsayısının uygulanmasıdır.</p>

<p><img alt="" src="https://hukukihabernet.teimg.com/hukukihaber-net/uploads/2026/07/ugur-serkan-koksal.jpeg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" /></p>

<p><strong>Av. Uğur Serkan KÖKSAL</strong></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/guncel-anayasa-mahkemesi-ve-yargitay-kararlari-isiginda-kamulastirma-bedeline-uygulanacak-faiz</guid>
      <pubDate>Sun, 12 Jul 2026 17:05:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2023/04/yargi/aym-yargitay1.jpg" type="image/jpeg" length="93904"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Aile Şirketlerinde En Büyük Risk Ekonomi Değil, Hukuki Belirsizlik mi?]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/aile-sirketlerinde-en-buyuk-risk-ekonomi-degil-hukuki-belirsizlik-mi-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/aile-sirketlerinde-en-buyuk-risk-ekonomi-degil-hukuki-belirsizlik-mi-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Bir aile şirketi çoğu zaman ekonomik kriz nedeniyle değil; yıllar boyunca önemsenmeyen hukuki eksiklikler nedeniyle dağılır. Üstelik bu eksikliklerin önemli bir bölümü, zamanında alınacak basit ancak doğru hukuki tedbirlerle önlenebilir. Türkiye ekonomisinin bel kemiğini oluşturan aile şirketleri, güçlü aile bağları sayesinde büyüyebilmekte; ancak aynı bağlar hukuki kurumsallaşmanın ihmal edilmesine de neden olabilmektedir.</p>

<p>Şirket kurulurken aile bireyleri arasındaki güven ilişkisi çoğu zaman yeterli görülür. Ortaklar birbirlerini uzun yıllardır tanıdıkları için ayrıntılı düzenlemeler yapılmasına ihtiyaç duyulmaz. Oysa şirket büyüdükçe, yeni kuşaklar yönetime katıldıkça ve ticari ilişkiler karmaşıklaştıkça başlangıçta önemsenmeyen hukuki eksiklikler ciddi uyuşmazlıklara dönüşebilir.</p>

<p>Hukuk, güvenin bulunduğu zamanlar için değil; güvenin zedelenebileceği ihtimaller için kurallar koyar. Türk Ticaret Kanunu şirket yönetiminin kişisel ilişkilere değil, kurumsal ilkelere dayanmasını öngörmektedir. Limited şirketlerde müdürlerin özen ve bağlılık yükümlülüğü, şirket menfaatinin korunması ve yönetim yetkilerinin hukuka uygun kullanılması bu anlayışın temel örneklerindendir.</p>

<p>Uygulamada birçok aile şirketinde ortaklar arasında yıllarca hiçbir sorun yaşanmaz. Ancak ortaklardan birinin vefatı, şirketten ayrılmak istemesi veya çocukların yönetime katılmasıyla birlikte daha önce hiç tartışılmayan hukuki meseleler bir anda şirketin en önemli gündemi hâline gelebilir. O güne kadar 'nasıl olsa aile içindeyiz' düşüncesiyle ertelenen konular, ortaklığın devamını dahi tehlikeye sokabilir.</p>

<p>Asıl sorun çoğu zaman kanun değil, kanunun öngördüğü mekanizmaların işletilmemesidir. Şirket sözleşmesinin güncellenmemesi, genel kurul kararlarının usulüne uygun alınmaması, temsil yetkisinin açık şekilde belirlenmemesi, şirket malvarlığı ile kişisel malvarlığının birbirine karıştırılması ve pay devri işlemlerinin kanuna uygun yürütülmemesi, uygulamada en sık rastlanan hukuki riskler arasındadır.</p>

<p>Kuşak değişimi aile şirketlerinin en hassas dönemlerinden biridir. Kurucu ortakların yerini çocukların veya mirasçıların almasıyla birlikte farklı beklentiler, farklı yönetim anlayışları ve yeni hukuki ilişkiler ortaya çıkar. Bu süreçte şirket sözleşmesinin gözden geçirilmesi, yönetim yapısının yeniden değerlendirilmesi, pay devrine ilişkin hükümlerin güncellenmesi ve gerekli görüldüğünde aile anayasasının hazırlanması kurumsallaşmaya önemli katkı sağlayabilir.</p>

<p>Koruyucu hukuk yaklaşımı, uyuşmazlık doğduktan sonra çözüm üretmekten ziyade hukuki riskleri önceden belirlemeyi amaçlar. Bu nedenle aile şirketlerinde avukatın rolü yalnızca dava vekilliği değil; şirketin sürdürülebilirliğini destekleyen stratejik bir hukuk danışmanlığıdır. Elverişli uyuşmazlıklarda arabuluculuk da tarafların ticari ilişkilerini ve aile bağlarını koruyabilecek önemli bir alternatif çözüm yöntemi olarak değerlendirilebilir.</p>

<p>Sonuç olarak güçlü bir bilanço tek başına güçlü bir şirket anlamına gelmez. Bugün başarılı görünen birçok aile şirketi, fark edilmeyen hukuki riskleri de bünyesinde taşımaktadır. Finansal kayıplar çoğu zaman telafi edilebilir; ancak bozulan ortaklık ilişkilerini ve kaybedilen güveni yeniden inşa etmek çok daha güçtür. Bu nedenle aile şirketlerinde hukuk, yalnızca uyuşmazlıkların çözümünde başvurulan bir araç değil; şirketin kurumsal gelişimini, ortaklık barışını ve kuşaklar arası devamlılığını güvence altına alan stratejik bir unsurdur. Güven ile hukukun birlikte inşa ettiği bir şirket yapısı, yalnızca bugünü değil, gelecek nesilleri de koruyacaktır.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/av-filiz-sutcigil" title="Av. Filiz SÜTÇİGİL"><img alt="Av. Filiz SÜTÇİGİL" height="96" src="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/200x200/hukukihaber-net/uploads/2026/04/filiz-sutcigil.jpg" width="96" /></a></p>

<h4><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/av-filiz-sutcigil" title="Av. Filiz SÜTÇİGİL">Av. Filiz SÜTÇİGİL</a></strong></h4></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/aile-sirketlerinde-en-buyuk-risk-ekonomi-degil-hukuki-belirsizlik-mi-1</guid>
      <pubDate>Sun, 12 Jul 2026 11:33:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2025/10/terazi/bosanma-sozs.jpg" type="image/jpeg" length="80397"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[12. YARGI PAKETİ VE TAZMİNAT HUKUKUNDA FAİZ REJİMİNİN DEĞİŞİMİ]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/12-yargi-paketi-ve-tazminat-hukukunda-faiz-rejiminin-degisimi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/12-yargi-paketi-ve-tazminat-hukukunda-faiz-rejiminin-degisimi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Kamuoyunda <strong>12. Yargı Paketi</strong> olarak bilinen torba kanun teklifinde, tazminat hukukunu doğrudan ilgilendiren ve uzun yıllar boyunca içtihatlarla istikrar kazanmış olan asıl alacak ile fer'ilerine ilişkin temel bir değişiklik öngörülmektedir. Teklif ile <strong>Türk Borçlar Kanunu'nun 55. maddesine 2 yeni fıkra eklenmesi</strong> planlanmaktadır.</p>

<p>Bilindiği üzere Türk Borçlar Kanunu'nun 55. maddesi, ölüm ve bedensel zarar nedeniyle talep edilebilecek maddi tazminatın esaslarını düzenlemekte ve tazminat hesaplamalarına ilişkin genel çerçeveyi ortaya koymaktadır. Bu yönüyle 55. madde, yalnızca adli yargı bakımından değil; idari yargı ve tahkim yargılamalarında da uygulanan temel ilkeleri belirleyen, adeta tazminat hukukunun anayasası niteliğinde bir düzenlemedir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Yargı mercileri ve tahkim kurulları, maddede yer alan genel ilkeleri somut olayın özelliklerine göre yorumlamak suretiyle yıllar içerisinde istikrarlı bir içtihat sistemi oluşturmuş; böylece tazminat hesaplamalarında öngörülebilirlik ve hukuki güvenlik büyük ölçüde sağlanmıştır. Ancak 55. maddeye eklenmesi öngörülen yeni hükümler, bu yerleşik uygulamayı doğrudan etkileyecek ve uzun yıllar içinde oluşan hesaplama sistemini önemli ölçüde değiştirecek niteliktedir.</p>

<p>Haksız fiil sonucunda bir kişinin hayatını kaybetmesi halinde destekten yoksun kalan kişiler; bir kişinin yaralanması nedeniyle çalışma gücünü tamamen veya kısmen kaybetmesi halinde ise zarar gören kişi, kusur ve sorumluluk esasları çerçevesinde zarara sebep olan veya zarardan sorumlu bulunan gerçek ya da tüzel kişilerden maddi ve manevi tazminat talep edebilmektedir.</p>

<p>Uygulamada maddi tazminat hesaplaması yapılırken bilirkişiler, zarar dönemini ikiye ayırmaktadır. Hesaplama tarihine kadar geçen süre <strong>"bilinen zarar dönemi"</strong>, hesaplama tarihinden sonraki dönem ise <strong>"bilinmeyen zarar dönemi"</strong> olarak adlandırılmaktadır.</p>

<p>Zarar hesabında temel alınan esas, desteğin veya çalışma gücünü kaybeden kişinin <strong>kaza tarihindeki geliridir</strong>. Bu yöntem hem bilinen hem de bilinmeyen zarar dönemi bakımından geçerlidir. Hatta zarar görenin herhangi bir gelirinin bulunmaması halinde dahi, hesaplama asgari ücret esas alınarak yapılmaktadır.</p>

<p>Mahkemeler tarafından hükmedilecek tazminatın irat şeklinde değil, peşin ve toplu olarak ödenmesi nedeniyle yalnızca gerçekleşmiş zararlar değil, gelecekte doğması beklenen <strong>bilinmeyen dönem zararları</strong> da bugünden hesaplanarak tazminata dâhil edilmektedir.</p>

<p>Bilinmeyen dönem zararının hesaplanma yöntemi geçmişte çeşitli tartışmalara konu olmuşsa da günümüzde uygulama büyük ölçüde istikrar kazanmıştır. Buna göre zarar görenin geliri asgari ücretin üzerinde ise, ispat edilen kaza tarihindeki gelir ile aynı tarihteki asgari ücret arasında bir oran kurulmakta; elde edilen katsayı, bilinmeyen dönem hesaplamalarında esas alınan asgari ücret verilerine uygulanmaktadır. Böylece zarar görenin gerçek gelir düzeyi geleceğe taşınmakta ve aktif çalışma yaşamının sonuna kadar bu esas üzerinden hesaplama yapılmaktadır.</p>

<p>Yerleşik içtihatlara göre aktif çalışma dönemi, istisnai durumlar saklı kalmak kaydıyla, kural olarak <strong>60 yaşına kadar</strong> kabul edilmekte; bu tarihten sonra ise pasif dönem zarar hesabına geçilmektedir.</p>

<p>Yine istikrar kazanmış yargısal uygulama uyarınca, tazminat hesabında zarar gören lehine en güncel ekonomik veriler esas alınmaktadır. Bu nedenle en azından hüküm tarihindeki yürürlükte bulunan asgari ücret, hesaplamalarda dikkate alınmaktadır.</p>

<p>Uygulamada "progresif rant yöntemi" olarak adlandırılan hesaplama tekniğinde ise, teorik olarak gelecekte gelirin artacağı varsayılmakta; buna karşılık tazminatın peşin ve toplu ödenmesi nedeniyle iskonto uygulanmaktadır. Artırım ve iskonto katsayıları birlikte değerlendirildiğinde, matematiksel olarak birbirini dengelemekte ve çarpımları fiilen <strong>1</strong> sonucunu vermektedir. Bu nedenle bilinmeyen dönem zarar hesabında gelir nominal olarak artıyor görünse de, bugünkü değere indirgenmiş tazminat hesabında esas alınan gelir seviyesi fiilen sabit kalmaktadır.</p>

<p>Toplu şekilde ödenmesine hükmedilen tazminatlarda faizin hangi tarihten itibaren işletileceği, doktrinde ve özellikle Yargıtay içtihatlarında uzun yıllar tartışılmış; ancak zaman içerisinde istikrar kazanan uygulama ile birlikte, özellikle belirsiz alacak davasının da hukuk sistemimize girmesinin ardından, <strong>haksız fiil tarihi temerrüt tarihi</strong> olarak kabul edilmiştir. Sigorta şirketleri bakımından ise temerrüt, ihbar tarihi veya Türk Ticaret Kanunu uyarınca zarar gören tarafından yapılan başvurunun sigortacıya tebliğinden itibaren sekiz günün geçmesiyle başlamaktadır. Esasen haksız fiillerde faiz başlangıcının olay tarihi olması, Roma Hukukundan günümüze kadar gelen <strong>"Fur semper in mora" (zarar veren daima temerrüt halindedir)</strong> ilkesinin doğal bir sonucudur.</p>

<p>On İkinci Yargı Paketi ile Türk Borçlar Kanunu'nun 55. maddesine eklenmesi öngörülen düzenleme ise şöyledir:</p>

<p><i>"</i><i> Çalışma gücünün azalmasından ya da yitirilmesinden doğan kayıplar ile ölenin desteğinden yoksun kalan kişilerin bu sebeple uğradıkları kayıplar nedeniyle, zarar görenin veya destekte bulunan kişinin kazancının bilindiği döneme ilişkin hesaplanan tazminat miktarının toplamına haksız fiil veya zarar doğuran olayın meydana geldiği tarihten; zarar görenin veya destekte bulunan kişinin kazancının bilinmediği döneme ilişkin hesaplanan tazminat miktarının toplamına ise karar tarihinden itibaren kanuni faiz işletilir.</i><i>."</i></p>

<p>Bu düzenleme ile hükmedilecek tazminata uygulanacak faiz bakımından ilk kez <strong>ikili bir sistem</strong> benimsenmektedir. Buna göre, <strong>bilinen dönem zararına</strong> haksız fiil tarihinden, <strong>bilinmeyen dönem zararına</strong> ise karar tarihinden itibaren faiz işletilecektir.</p>

<p>Kanun teklifinin gerekçesinde, mevcut uygulamada gelecekte elde edileceği varsayılan kazançların da peşin olarak hesaplanıp tazminata dahil edildiği, bu nedenle bilinmeyen dönem zararına olay tarihinden itibaren faiz işletilmesinin tazminat yükünü gereğinden fazla artırdığı ifade edilmektedir. Bu gerekçeyle, geleceğe ilişkin zararlar bakımından faiz başlangıcının karar tarihine çekilmesi öngörülmektedir.</p>

<p>Kanaatimizce bu düzenleme, <strong>evrensel hukuk ilkeleri, Anayasa ve tazminat hukukunun temel prensipleriyle bağdaşmamaktadır.</strong></p>

<p>Öncelikle tazminat hukuku, büyük ölçüde içtihatlarla gelişen ve ekonomik koşullara göre sürekli evrilen dinamik bir hukuk dalıdır. Bu denli dinamik bir alanın, kazuistik yöntemlerle ayrıntılı kanun hükümleri içerisine hapsedilmesi isabetli değildir. Daha da önemlisi, uzun yıllar içerisinde istikrar kazanmış uygulamanın kanun yoluyla değiştirilmesi, hem yeni hukuki tartışmaların doğmasına hem de zarar görenlerin haklarına ulaşmasının daha da güçleşmesine yol açacaktır.</p>

<p>Nitekim uygulamada özellikle trafik ve iş kazalarından kaynaklanan tazminat davaları çoğu zaman yıllarca sürmektedir. İlk derece yargılamasının ardından istinaf, temyiz ve özellikle tehiri icra süreçleri de dikkate alındığında mağdurlar hak ettikleri tazminata uzun yıllar sonra kavuşabilmektedir. Bu süreçte yüksek enflasyon ve ekonomik dalgalanmalar karşısında tazminatın gerçek değeri önemli ölçüde azalmaktadır. İşte bu nedenle, zarar görenin uğradığı ekonomik kaybı dengeleyen en önemli mekanizma, <strong>faizin haksız fiil tarihinden itibaren işletilmesidir.</strong></p>

<p>Üstelik bilinmeyen dönem zarar hesabında uygulanan progresif rant yönteminde artış ve iskonto katsayıları birbirini dengelediğinden, geleceğe yönelik zarar hesabında esas alınan gelir fiilen sabit kalmaktadır. Başka bir ifadeyle, zarar gören gelecekteki gelir artışlarından zaten tam anlamıyla yararlanamamaktadır. Böyle bir sistemde, bilinmeyen dönem zararı bakımından faiz başlangıcının karar tarihine ertelenmesi, mağdurun uğradığı zararın önemli bir bölümünün telafi edilmeden bırakılması sonucunu doğuracaktır.</p>

<p>Diğer taraftan, mevcut sistem yalnızca zarar göreni değil, borçluyu da disipline eden bir denge mekanizması kurmaktadır. Olay tarihinden itibaren işleyen faiz, sorumluyu borcunu mümkün olan en kısa sürede ifaya yönlendirmekte; özellikle sigorta şirketleri ve büyük işverenler, faiz yükünün artmaması amacıyla uzlaşma ve ödeme yoluna gitmektedir.</p>

<p>Oysa teklifin yasalaşması halinde bu ekonomik teşvik büyük ölçüde ortadan kalkacaktır. Bilinmeyen dönem zararına karar tarihine kadar faiz işlemeyecek olması, borçlu açısından davanın üç yıl ya da beş yıl sürmesini ekonomik bakımdan önemsiz hale getirecektir. Bunun doğal sonucu olarak dava yolu zarar gören bakımından bir <strong>zorunluluk</strong>, borçlu bakımından ise adeta bir <strong>bekleme stratejisine</strong> dönüşecektir. Bu durum yalnızca mağduriyetleri artırmakla kalmayacak, yargının iş yükünü de ciddi şekilde ağırlaştıracaktır.</p>

<p>Hatta borçluların, faiz baskısı ortadan kalkacağı için, gerçek zararın oldukça altında sulh teklifleri dayatmaları kuvvetle muhtemeldir. Böylece zarar görenler, uzun yargılama süreleri ile düşük uzlaşma teklifleri arasında tercih yapmak zorunda bırakılacak ve ikinci kez mağdur edilecektir.</p>

<p>Kanun koyucunun amacı gerçekten bilinmeyen dönem zararının peşin ödenmesinden kaynaklanan dengesizliği gidermek olsaydı, bunu faiz başlangıcını değiştirmek yerine <strong>hesaplama yöntemini</strong> değiştirerek gerçekleştirebilirdi. Örneğin bilinmeyen dönem zararında iskonto katsayısının kaldırılması, azaltılması veya artış katsayılarının farklı uygulanması gibi yöntemler tartışılabilirdi. Ancak mevcut sistem korunarak tazminatın hüküm tarihindeki ekonomik verilere göre hesaplanması, buna karşılık bilinmeyen dönem bakımından faiz başlangıcının karar tarihine ertelenmesi, tam tazmin ilkesini zedeleyen ve hakkaniyetle bağdaşması güç bir sonuç ortaya çıkarmaktadır. Bu nedenle teklif edilen düzenlemenin, tazminat hukukunun temel mantığıyla ve mağdurun tam olarak eski hale getirilmesini amaçlayan telafi fonksiyonuyla uyumlu olduğunu söylemek oldukça güçtür.</p>

<p><strong>Av. Ahmet AVCI</strong></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/12-yargi-paketi-ve-tazminat-hukukunda-faiz-rejiminin-degisimi</guid>
      <pubDate>Sat, 11 Jul 2026 20:56:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/01/terazi/terahda.jpg" type="image/jpeg" length="31093"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[ÖLÜMDEN SONRA DA GEÇERLİ VEKÂLETNAME]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/olumden-sonra-da-gecerli-vekaletname-bilgin-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/olumden-sonra-da-gecerli-vekaletname-bilgin-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Ölümden Sonra da Geçerli Vekâletname </strong></p>

<p>Kural olarak vekâlet sözleşmesi, vekilin veya vekâlet verenin ölümü ile sona erer. Ancak bu kural mutlak değildir. Türk Borçlar Kanunu, tarafların aksini kararlaştırmasına açıkça izin vermiştir. Bu nedenle vekâletnamede ölümden sonra da geçerli olacağı yönünde açık bir irade beyanına yer verilmesi hâlinde, temsil yetkisi vekâlet verenin ölümünden sonra da devam edebilir.</p>

<p>Bu husus yalnızca Türk Borçlar Kanunu hükümlerinden ibaret değildir. Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı, Hukuk Genel Kurulu kararları ve Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğünün uygulamaya yön veren genelgesi de aynı doğrultudadır. Buna rağmen uygulamada özellikle miras, tapu ve bankacılık işlemlerinde ölümden sonra geçerli vekâletnamelerin hukuki niteliği konusunda tereddütler yaşanabilmektedir.</p>

<p>Bu çalışmada, ölümden sonra geçerli vekâletnamenin kanuni dayanağı, yargı kararları ve idari uygulama birlikte değerlendirilmiştir.</p>

<p><strong>I. Vekâlet Ölümle Kendiliğinden Sona Erer mi?</strong></p>

<p><strong>6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 513 üncü maddesinin birinci fıkrasında;</strong></p>

<p>"Sözleşmeden veya işin niteliğinden aksi anlaşılmadıkça sözleşme, vekilin veya vekâlet verenin ölümü, ehliyetini kaybetmesi ya da iflası ile kendiliğinden sona ermiş olur."</p>

<p>hükmüne yer verilmiştir.</p>

<p><strong>Aynı Kanunun 43 üncü maddesinin birinci fıkrasında ise;</strong></p>

<p>"Hukuki işlemden doğan temsil yetkisi, aksi taraflarca kararlaştırılmadıkça veya işin özelliğinden anlaşılmadıkça temsil olunanın veya temsilcinin ölümü... ile sona erer."</p>

<p>denilmektedir.</p>

<p>Her iki düzenleme birlikte değerlendirildiğinde kanun koyucunun <strong>ölümü mutlak bir sona erme sebebi olarak değil</strong>, tarafların aksini kararlaştırabileceği genel bir kural olarak kabul ettiği açıkça görülmektedir.</p>

<p>Dolayısıyla taraflar, vekâlet ilişkisinin vekâlet verenin ölümünden sonra da devam edeceğini kararlaştırabilirler. Böyle bir durumda temsil yetkisi ölümle birlikte kendiliğinden sona ermez.</p>

<p>Bunun temel nedeni, hukuki işlemlerin ölüm nedeniyle kesintiye uğramasını önlemektir. Özellikle taşınmaz devirleri, banka işlemleri, devam eden davalar ve benzeri hukuki işlemlerde ölüm nedeniyle temsil yetkisinin derhal sona ermesi önemli hak kayıplarına yol açabilecektir. Kanun koyucu bu nedenle taraflara, vekâlet ilişkisinin ölümden sonra da devam edeceğini kararlaştırabilme imkânı tanımıştır.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>II. Yargıtay Kararları</strong></p>

<p><strong>1. İçtihadı Birleştirme Kararı</strong></p>

<p>Vekâletnamenin ölümden sonra da geçerli olabileceği yönündeki yaklaşım yeni değildir. Bu konu Yargıtay tarafından uzun yıllar önce çözüme kavuşturulmuştur.</p>

<p>Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulunun <strong>07.12.1940 tarihli, E.1938/20, K.1940/87 sayılı kararı</strong>nda; vekâlet sözleşmesinde ölümden sonra da devam edeceğinin kararlaştırılması veya işin niteliğinin bunu gerektirmesi hâlinde vekâlet ilişkisinin ölümle sona ermeyeceği kabul edilmiştir.</p>

<p>Böylece Yargıtay, Türk Borçlar Kanununda yer alan "aksi kararlaştırılmadıkça" hükmünün doğal sonucu olarak, ölümün vekâlet ilişkisini her durumda sona erdiren emredici bir sebep olmadığını açıkça ortaya koymuştur.</p>

<p>Aradan geçen uzun yıllara rağmen bu ilke değişmemiş, sonraki Yargıtay kararlarında da aynı yaklaşım istikrarlı biçimde sürdürülmüştür.</p>

<p><strong>2. Hukuk Genel Kurulunun Yaklaşımı</strong></p>

<p>Yargıtay Hukuk Genel Kurulu da aynı ilkeyi benimsemektedir.</p>

<p>Nitekim <strong><a href="https://www.hukukihaber.net/hukuk-genel-kurulunun-20172762-e-2021323-k-sayili-karari" rel="dofollow">Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 23.03.2021 tarihli, E.2017/2762, K.2021/323 sayılı kararı</a>nda</strong> şu tespit yapılmıştır:</p>

<p>"Vekâlet ilişkisini düzenleyen Borçlar Kanunu hükümlerine göre ölümle vekâlet ilişkisinin sona ereceği karine olarak hükme bağlanmış, öte yandan bu karinenin iki istisnası bulunduğu da belirtilmiştir. Bu istisnalardan biri müvekkil ile vekil arasındaki sözleşmede ölümden sonra da devam edeceğinin kararlaştırılmış olması, diğeri ise işin niteliğinin vekâlet ilişkisinin devamını gerektirmesidir."</p>

<p>Kararda ayrıca, <strong>07.12.1940 tarihli İçtihadı Birleştirme Kararına</strong> da atıf yapılarak aynı ilkenin uzun yıllardır benimsendiği özellikle vurgulanmıştır.</p>

<p>Hukuk Genel Kurulu böylece, vekâlet sözleşmesinde ölümden sonra da devam edeceğine ilişkin açık bir irade beyanının bulunması hâlinde temsil yetkisinin ölümle sona ermeyeceğini açıkça kabul etmiştir.</p>

<p><strong>III. Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü Genelgesi</strong></p>

<p>Kanuni düzenlemeler ve Yargıtay içtihatları, idari uygulamaya da yansımıştır.</p>

<p>Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğünün <strong>05.11.2010 tarihli ve 2010/7 (1700) sayılı "Tapu Sicilinde Temsile İlişkin İşlemler" konulu Genelgesi</strong>, vekâlet ilişkisinin sona erme hâllerini düzenlerken şu ifadeye yer vermektedir:</p>

<p><strong>"Vekâlet ilişkisi aksi kararlaştırılmamış ise (taraflarca ölümden sonra da devam edeceği kararlaştırılmış olabilir) taraflardan birinin ölümü..."</strong></p>

<p>Genelgede yer alan bu ifade son derece önemlidir.</p>

<p>Çünkü Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü, vekâletnamenin ölümden sonra da geçerli olacak şekilde düzenlenebileceğini açıkça kabul etmiş; hatta bunu istisnai veya tartışmalı bir durum olarak değil, vekâlet ilişkisinin doğal bir sonucu olarak değerlendirmiştir.</p>

<p>Başka bir ifadeyle, tapu işlemlerini yürütmekle görevli idarenin kendisi, ölümden sonra da geçerli vekâletnamenin hukuken mümkün olduğunu kabul etmektedir.</p>

<p><strong>IV. Ölümden Sonra Geçerli Vekâletnamenin Şartları</strong></p>

<p>Türk Borçlar Kanunu, vekâlet ilişkisinin ölümden sonra da devam edebilmesine imkân tanımış olmakla birlikte, bunun geçerli olabilmesi belirli şartların varlığına bağlıdır.</p>

<p><strong>1. Ölümden Sonra da Devam Edeceğine İlişkin Açık İrade Bulunmalıdır</strong></p>

<p>Vekâlet ilişkisinin ölümden sonra da devam edebilmesi için, vekâlet verenin bu yöndeki iradesini açık ve tereddüde yer bırakmayacak şekilde ortaya koyması gerekir. Vekâletnamede ölümden sonra da geçerli olacağına ilişkin açık bir düzenleme bulunmadığı takdirde, genel kural uygulanacak ve vekâlet ilişkisi vekâlet verenin ölümüyle sona erecektir.</p>

<p><strong>2. Vekâletname Kanunun Öngördüğü Şekilde Düzenlenmelidir</strong></p>

<p>Ölümden sonra da geçerli olacak vekâletname bakımından ayrıca özel bir şekil şartı öngörülmemiştir. Ancak vekâletname, yapılacak hukuki işlemin niteliğine göre kanunun aradığı şekil şartlarına uygun olarak düzenlenmelidir. Özellikle tapu işlemlerine ilişkin temsil yetkisi içeren vekâletnamelerin noterlikçe düzenleme veya onaylama şeklinde hazırlanması zorunludur.</p>

<p><strong>3. Temsil Yetkisinin Kapsamı Açıkça Belirlenmelidir</strong></p>

<p>Vekile tanınan temsil yetkisinin kapsamı vekâletnameden açıkça anlaşılmalıdır. Ölümden sonra kullanılacak temsil yetkisinin hangi işlemleri kapsadığı konusunda tereddüt bulunmaması, hem vekilin yetkisinin sınırlarının belirlenmesi hem de üçüncü kişilerin korunması açısından önem taşımaktadır.</p>

<p><strong>4. Vekâlet Geri Alınmamış Olmalıdır</strong></p>

<p>Ölümden sonra da geçerli olarak düzenlenen vekâletname, vekâlet verenin ölümüyle kendiliğinden sona ermez. Ancak mirasçılar, kanundan doğan hakları çerçevesinde vekâlet ilişkisini sona erdirebilirler. Bu nedenle ölümden sonra da geçerli vekâletnameye dayanılarak işlem yapılabilmesi için, vekâletin mirasçılar tarafından hukuka uygun şekilde geri alınmamış olması gerekir.</p>

<p>Görüldüğü üzere, ölümden sonra da geçerli vekâletname Türk hukukunda istisnai veya tartışmalı bir kurum değildir. Türk Borçlar Kanunu'nun 43 ve 513 üncü maddeleri, Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulunun 07.12.1940 tarihli kararı, Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun içtihatları ve Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğünün 2010/7 (1700) sayılı Genelgesi birlikte değerlendirildiğinde, vekâletnamede bu yönde açık irade bulunması hâlinde temsil yetkisinin vekâlet verenin ölümüyle kendiliğinden sona ermeyeceği açıkça anlaşılmaktadır.</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/av-gokhan-bilgin" title="Av. Gökhan BİLGİN"><img alt="Av. Gökhan BİLGİN" height="96" src="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/200x200/hukukihaber-net/uploads/2026/05/gokhan-bilgin.webp" width="96" /></a></p>

<h4><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/av-gokhan-bilgin" title="Av. Gökhan BİLGİN">Av. Gökhan BİLGİN</a></strong></h4></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/olumden-sonra-da-gecerli-vekaletname-bilgin-1</guid>
      <pubDate>Sat, 11 Jul 2026 18:50:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/03/terazi/themis-kumsad.jpg" type="image/jpeg" length="66916"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[SORGU VE SAVUNMA HAKKI]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/sorgu-ve-savunma-hakki-sen-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/sorgu-ve-savunma-hakki-sen-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Sorgu bir haktır,</strong> sanık lehine birkaç istisna hariç sorgusuz karar ve hüküm verilemez, mahkumiyet hükmü de kurulamaz <strong>(CMK m.193/2).</strong></p>

<p><strong>Susma hakkını kullanan sanık suçu inkar etmiş sayılır.</strong> Ceza muhakemesinde sükut inkar anlamına gelir. Sanık sorguda susma hakkını kullanmışsa, suçlamaları reddetmiş ve sorguda kendisini susarak savunmuş sayılır <strong>(CMK m.147/1-e, m.191/3-c).</strong></p>

<p>İddia eden iddiasını, hukuka uygun yol ve yöntemlerle elde edilmiş delillerle kanıtlamak zorundadır <strong>(CMK m.223/5). </strong>Hukuka aykırı deliller sanık aleyhine kullanılamaz <strong>(Anayasa m.38/6, CMK m.206/2-a, m.217/2, m.230/1-b, m.289/1-i).</strong></p>

<p>Ceza sorumluluğu şahsi kusura dayanır <strong>(TCK m.20/1)</strong> ve şüphe de sanık lehinedir <strong>(CMK m.223/2-e).</strong> Bu nedenle, sanığın suçsuzluk/masumiyet karinesi kabul edilmiştir <strong>(Anayasa m.38/4).</strong></p>

<p><strong>Sanığın susma hakkını kullanması savunma hakkından vazgeçtiği anlamına gelmez.</strong> Sorguda susarak savunma yapan sanık; ortaya koyulan deliller hakkında konuşabilir, bir delilin ortaya koyulmasını isteyebilir, dosyaya gelen raporlar ve belgeler hakkında konuşabilir ve delilleri tartışabilir <strong>(CMK m.177, m.206, m.207, m.215, m.216).</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>“Sorgu” ve “delillerin ortaya koyulması” iki farklı muhakeme işlemidir.</strong></p>

<p>Sanık açıkça susma hakkını kullanmadıkça; mahkeme başkanı veya hakimi, sanığın susma hakkını kullandığını kabul edemez <strong>(CMK m.191/3-c,d).</strong></p>

<p><strong>Sanığın sorgu ve savunma hakkı kısıtlanamaz. </strong>Sanık ve müdafii; “iddia ve savunma dokunulmazlığı” adlı hukuka uygunluk sebebinin sınırlarını aşmamak kaydıyla <strong>(TCK m.128),</strong> iddianameye ve suçlamalara karşı savunma yapma hakkına sahiptir.</p>

<p><strong>Duruşmanın düzenini ve disiplinini mahkeme başkanı veya hakimi sağlar</strong> <strong>(TCK m.203 ila m.206).</strong> Sanığın sorgu ve savunma hakkı ile duruşmanın düzeni ve disiplini karşıt kavramlar değildir. Duruşmanın düzeni ve disiplini hükümleri; sanığı ve müdafiini sınırlayıcı değil, aksine sorgu ve savunma hakkını koruyucu bir yöntem olup, sorgu ve savunma hakkına sınırlama getirilmesi amacıyla da kullanılamaz.</p>

<p>Mahkeme; sanığın yüzüne karşı suç ortaklarından birisinin veya bir tanığın gerçeği söylemeyeceğinden endişesini tespit ederse, sorgu ve dinleme sırasında veya davranışları nedeniyle duruşmanın düzenli olarak yürütülmesini tehlikeye sokan sanığı duruşma salonundan çıkarır. Sanık tekrar duruşmaya alındığında, kendisine tutanaklar okunur ve yokluğunda yapılan işlemler açıklanır <strong>(CMK m.200, m.204).</strong></p>

<p><strong>Sanığın dışarı çıkarılması, sorgu ve savunma hakkını bertaraf etmez.</strong> Mahkeme başkanı veya hakim; duruşmanın düzenini bozan kişinin, savunma hakkının kullanılmasını engellememek kaydıyla salondan çıkarılmasını emreder <strong>(CMK m.203/2).</strong></p>

<p>Esas olan; maddi gerçeğe ve adalete ulaşmaktır, duruşma yapılmasının maksadı da budur. <strong>Sanığın yokluğunda yapılmış soruşturmadan ve hazırlanmış iddianameden hareketle ceza tayini yoluna gidilemez.</strong> Sanık için; mahkemesi ve hakimi önünde duruşmaya katılmak, suçlamalara cevap vermek, savunma yapmak ve delilleri tartışmak bir haktır. Tüm bunlar, kovuşturma evresinde terki mümkün olmayan önemli usuli güvencelerdir.</p>

<p><strong>Yargısız ve sorgusuz infaz yasaktır;</strong> aksine bir usul itham sisteminin özünü zedeleyeceği gibi, suçsuzluk/masumiyet karinesi ile hakkaniyetli bir yargılama yapılma hakkını içinde barındıran sanığın dürüst yargılanma hakkının açık ihlaline yol açar <strong>(Anayasa m.36/1, m.38/4, İHAS m.6).</strong></p>

<p>Sanığın savunma hakkının kısıtlanması, hukuka kesin aykırılık sebebidir <strong>(CMK m.289/1-h).</strong></p>

<p>Duruşma bir tanedir, celse sayısı birden fazla olabilir. Duruşmanın yapılıp kapatıldığı her gün bir celse kabul edilir <strong>(CMK m.190/1).</strong></p>

<p>Mahkeme; sanığın tahliye talebini ve tutukluluk durumunu her celse sonunda incelemek zorundadır, çünkü tutuksuz yargılanmak esastır <strong>(CMK m.101, m.108/3, m.109).</strong></p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/prof-dr-ersan-sen" title="Prof. Dr. Ersan ŞEN"><img alt="Prof. Dr. Ersan ŞEN" height="96" src="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/200x200/hukukihaber-net/images/yazarlar/_1778u8tYyuYY1Yu77.81y0yuuoUY81ouuuai5yu2uu7uYYuouuuauY9u79uuuaYYuyY_1.jpg" width="96" /></a></p>

<h4><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/prof-dr-ersan-sen" title="Prof. Dr. Ersan ŞEN">Prof. Dr. Ersan ŞEN</a></strong></h4>

<p><span style="color:#999999">(Bu makale, sayın </span><a href="https://www.hukukihaber.net/prof-dr-ersan-sen" rel="dofollow"><span style="color:#999999">Prof. Dr. Ersan ŞEN </span></a><span style="color:#999999">tarafından </span><a href="https://www.hukukihaber.net/" rel="dofollow"><span style="color:#999999">www.hukukihaber.net</span></a><span style="color:#999999"> sitesinde yayınlanması için kaleme alınmıştır. Kaynak gösterilse dahi makalenin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan makalenin bir bölümü, aktif link verilerek kullanılabilir. Yazarı ve kaynağı gösterilmeden kısmen ya da tamamen yayınlanması şahsi haklara ve fikri haklara aykırılık teşkil eder.)</span></p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/sorgu-ve-savunma-hakki-sen-1</guid>
      <pubDate>Sat, 11 Jul 2026 16:35:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/07/terazi/durusma-terazi-savunma.jpg" type="image/jpeg" length="97735"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[TÜRK SİLAHLI KUVVETLERİ MEVZUATINDA YENİ DEĞİŞİKLİKLER]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/turk-silahli-kuvvetleri-mevzuatinda-yeni-degisiklikler-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/turk-silahli-kuvvetleri-mevzuatinda-yeni-degisiklikler-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.hukukihaber.net/uzman-erbas-kanunu-ile-bazi-kanunlarda-degisiklik-yapilmasina-dair-kanun" rel="dofollow">02.07.2026 tarihli ve 7588 sayılı “Uzman Erbaş Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun</a>”, 11 Temmuz 2026 tarihli ve 33307 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. Kanun ile askerî mahal kavramından idari yargı kararlarının uygulanmasına, uzman erbaşların sicil sisteminden sözleşmeli erbaş ve erlerin kamu kurumlarında istihdamına kadar askerî personel hukukunu doğrudan ilgilendiren önemli değişiklikler yapılmıştır.</p>

<p>Bu çalışmada, söz konusu düzenlemeler askerî ceza hukuku, askerî personel ve idare hukuku bakımından doğurabileceği sonuçlarla birlikte ana hatlarıyla ele alınacaktır.Bu kapsamda mevzuattaki önemli değişiklikler şu şekildedir:</p>

<p><strong>1. 11/4/1928</strong><strong> tarihli ve 1219 sayılı Tababet ve Şuabatı San’atlarının Tarzı İcrasına Dair Kanunun</strong> 28 inci maddesi düzenlenmiş, Millî Savunma Bakanlığı veya İçişleri Bakanlığı nam ve hesabına tıp fakültelerinde ve diş hekimliği fakültelerinde okutularak subaylığa naspedilenlerden disiplin ya da mahkeme kararı ile çıkarılanlar ya da istifa edenler belirli bir süre mesleklerini sivil hayatta icra edemeyeceğine yönelik madde ihdas edilmiştir.</p>

<p><strong>2.</strong> Özellikle askeri eğitim-öğretim faaliyeti icra eden okullarda (Harp Okulları, Astsubay Meslek Yüksekokulları, Sınıf okulları vb.) yetkinliği olan emekli personelden askeri derslere girenlere ek ders saat ücreti olarak, 2029-2030 eğitim öğretim yılı sonuna kadar 11/10/1983 tarihli ve 2914 sayılı Yükseköğretim Personel Kanununa göre belirlenen tutarın üç katını geçmemek üzere belirlenecek miktar üzerinden ödenmesine yönelik düzenleme yapılmıştır. Bu durum 2024-2025 eğitim öğretim yılına kadar bu şekilde uygulanmış, ancak 2026 yılı için bir düzenleme olmadığından katsayı düşürülmek durumunda kalmıştı. Bu minvalde yeniden düzenleme ile üç kat ek ders ödenmesi süresi uzatılmıştır.</p>

<p><strong>3. 211 sayılı TSK İç Hizmet Kanununun 100.maddesi</strong> genişletilerek nerelerin askeri mahal kapsamında olduğu yeniden düzenlenmiş, “Ordu evleri, askerî gazinolar, kışla gazinoları, <strong>vardiya yatakhaneleri, gazi uyum evleri ile özel, yerel ve kış eğitim merkezleri </strong>askerî bina olup askerî mahal vasıf ve mahiyetini haizdir.” düzenlemesi ile vardiya yatakhaneleri, gazi uyum evleri ile askeri kamplar olarak nitelendirilen özel, yerel ve kış eğitim merkezlerinin askeri mahal olduğu netleştirilmiştir. Bu durum ile ilgili olarak özellikle idari ve adli işlemlerde askeri mahallere ilişkin özel düzenlemelerin nerelerde uygulanıp uygulanmayacağı tenakuzu sonlandırılmış, askeri mahal kavramına yönelik bazı belirsizlikler giderilmiştir.</p>

<p><strong>4. 926 sayılı TSK Personel Kanununun 50.maddesine</strong> “25/6/2019 tarihli ve 7179 sayılı Askeralma Kanunu kapsamında askerlik hizmetini yapanlar hariç olmak üzere, Silahlı Kuvvetlerden her ne sebeple olursa olsun ayrılan subaylar Kanunda yer alan istisnalar dışında muvazzaf olarak tekrar Silahlı Kuvvetler hizmetine alınamazlar.” ibaresi eklenmiştir. Bu düzenleme ile TSK’dan ayrılmış olsa bile başvuru şartlarını haiz olması halinde yeniden farklı bir statü ya da rütbe ile veyahut sivil olarak TSK’ya yeniden girmenin önü kapatılmıştır.</p>

<p><strong>5.</strong> <strong>2577 sayılı İdari Yargılama Usul Kanununun 28.maddesine</strong> “Millî Savunma Bakanlığı merkez, taşra, yurt dışı teşkilatı ile bağlı, ilgili, ilişkili ve bünyesindeki kuruluşlarda görevli personel ve bunların adayları ile Milli Savunma Üniversitesinde eğitim gören askeri öğrenci ve bunların adayları hakkında; Jandarma, Sahil Güvenlik ve Emniyet teşkilatlarında görevli personel ve bunların adayları ile Jandarma ve Sahil Güvenlik Akademisi, Polis Akademisi ve bunlara bağlı eğitim ve öğretim kurumlarındaki öğrenciler ile bunların adayları hakkında; Millî İstihbarat Teşkilatı Başkanlığı personeli hakkında; terör örgütleriyle eylem birliği içerisinde olmak, bu örgütlere yardım etmek, kamu imkân ve kaynaklarını bu örgütleri desteklemeye yönelik kullanmak ya da kullandırmak, bu örgütlerin propagandasını yapmak, bu örgütlerle iltisaklı olmak gerekçeleriyle kamu görevine alınmayan veya kamu görevinden veya meslekten ayrılan/çıkarılan yahut sözleşmesi feshedilenlerle ilgili idari davalar ile 27/6/1989 tarihli ve 375 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin geçici 35 inci maddesi uyarınca tesis edilen idari işlemlere yönelik açılan idari davalar ile ilgili mevzuat uyarınca gerçekleştirilen güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması işlemlerinin idarece olumsuz değerlendirilmesi sonucu söz konusu idari işleme yönelik açılan davalarda verilen ve göreve iade sonucunu doğuran mahkeme kararları uyarınca tesis edilecek işlemler, nihai kararların kesinleşmesinden sonra yerine getirilir.” düzenlemesi eklenmiştir.</p>

<p>Bilindiği üzere 2577 sayılı Kanunun 28.maddesinde yer alan “Danıştay, bölge idare mahkemeleri, idare ve vergi mahkemelerinin esasa ve yürütmenin durdurulmasına ilişkin kararlarının icaplarına göre idare, gecikmeksizin işlem tesis etmeye veya eylemde bulunmaya mecburdur. Bu süre hiçbir şekilde kararın idareye tebliğinden başlayarak otuz günü geçemez.” Hükmü kapsamında idari yargı kararlarının gereğinin, idare tarafından 30 gün içinde yerine getirilmesi zorunluluğuna istisna getirişmiş, yukarıda belirtilen kapsamda göreve iade edilen personel hakkında idarenin dava yoluyla dönen personeli yeniden göreve başlatması için istinaf ve temyiz aşamalarının da tamamlanarak kararın kesinleşmesi gerekecektir.</p>

<p><strong>6. 3269 sayılı Uzman Erbaş Kanununun 8.maddesine “sicil” ile ilgili düzenleme getirilmiş, “8/A” maddesi olarak eklenmiştir.</strong></p>

<p>“Sicil</p>

<p>MADDE 8/A- Uzman erbaşlar hakkında sicil yılı ilgili yılın 2 mayıs tarihinden başlayıp bir sonraki yılın 2 mayıs tarihine kadar olan süreyi kapsar. Uzman erbaşların sözleşme imzalanıp göreve alınmalarını takip eden ilk 2 mayıs tarihi itibarıyla sicil belgesi tanzim edilir. Ancak göreve alınma tarihi ile takip eden 2 mayıs tarihi arasında geçen süre üç aydan kısa ise, ilk sicil belgeleri üç ayın doldurulduğu tarihte düzenlenir. Müteakip sicil ise zamanında düzenlenir.</p>

<p>Sicil tam notu 100’dür. Sicil üstlerinin verdikleri notların ortalaması, o yılın sicil notunu teşkil eder.</p>

<p>Sicilin olumlu olabilmesi için sicil notunun, sicil tam notunun yüzde 60 ve daha yukarısı olması gerekir. Uzman erbaşlar için sicil yazmaya yetkili sicil üstleri ile ilgili hususlar ve sicil dönemi içinde sicil üstünün veya sicil alan personelin görevinden ayrılması hâlinde ayrılış sicili düzenlenmesine ilişkin hususlar ile verilecek sicilin şekil ve usulleri yönetmelikte düzenlenir.”</p>

<p>Yukarıdaki düzenleme ile, 3269 sayılı Kanun kapsamında Uzman Erbaşlara sicilin nasıl verilmesi gerektiğine yönelik detaylı bir madde eklenmiştir. Subay ve Astsubaylar için “Subay-Astsubay Sicil Yönetmeliği” bulunduğu dikkate alındığında Uzman Erbaşlar yönünden de bu düzenleme ile detaylandırma yapılmış, sicilin nasıl verileceği netleştirilmiştir.</p>

<p><strong>7. 3269 sayılı Kanunun 15 inci maddesinde “a” ve “b” bentlerine, “Astsubaylığa geçiş” için sicil notunun nasıl olması gerektiğine dair,</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>“7) Astsubaylık için sınava müracaat tarihinde uzman erbaşlığa alındığı tarihten itibaren en az dört yıl sicil almış ve almış olduğu mevcut sicil notlarının ortalaması, sicil tam notunun yüzde 90 ve daha yukarısında olmak.”</p>

<p>“7) Astsubay meslek yüksekokulu giriş sınavına müracaat tarihinde, uzman erbaşlığa alındığı tarihten itibaren almış olduğu mevcut sicil notlarının ortalaması, sicil tam notunun yüzde 90 ve daha yukarısında olmak.” şeklinde ekleme yapılmıştır. Daha önce ilgili maddede Astsubaylığa geçiş ile ilgili “sicil notuna” yönelik genel bir ibare yer almaktaydı. Yapılan düzenleme ile Astsubaylığa geçiş noktasında sicil notuna yönelik detaylandırma yapıldı.</p>

<p><strong>8. 6191 Sözleşmeli Erbaş ve Er Kanununun Ek-1.maddesinde</strong> yer alan ve “Kamuda İstihdam” konusunu düzenleyen madde aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir. Konuya ilişkin olarak daha önce de bir madde mevcut ise de, uygulamada hangi personelin neye göre seçildiği konularındaki tenakuzun giderilmesi için çok detaylı bir düzenleme yapılmış ve kamuda istihdama yönelik şartlar genişletilmiştir. Yeni madde şu şekildedir:</p>

<p>“EK MADDE 1- (1) Bu Kanunun 4 üncü maddesinin ikinci fıkrasında sayılan haller saklı kalmak üzere sözleşmeli erbaş ve er olarak en az yedi hizmet yılını doldurarak ayrılanlardan nitelik belgesi olumlu olanlar, ilgili mevzuatlarındaki sınav şartları hariç diğer şartları taşımaları ve başvuru tarihi itibarıyla kırk bir yaşını doldurmamış olmaları kaydıyla kamu kurum ve kuruluşlarının infaz ve koruma memuru, çarşı ve mahalle bekçisi, orman muhafaza memuru, idari gözetim personeli, koruma ve güvenlik görevlisi, zabıta memuru, itfaiye eri, şoför ve destek personeli kadro ve sözleşmeli pozisyonlarına kontenjan ve atama izinleri dâhilinde bu maddedeki usul ve esaslar çerçevesinde atanabilir.</p>

<p>(2) Bu madde kapsamından yararlanmak isteyenlerin başvuruları her yıl alınarak alım şartlarına ilişkin kişisel bilgileri, İçişleri Bakanlığı veya Millî Savunma Bakanlığı tarafından ekim ayının son gününe kadar Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığına bildirilir. Başvurunun her yıl yenilenmesi esastır. İlgili personelin bilgilerinin bildirilmiş olması atanma için tek başına hak teşkil etmez.</p>

<p>(3) Kamu kurum ve kuruluşları birinci fıkrada belirtilen unvanlarda o yıl yapacağı personel alımlarında alım yapılacak toplam kontenjanın ve atama izinlerinin yüzde onunu bu madde kapsamında ayırarak alım yapılmak üzere alım şartları ile birlikte Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığına aralık ayının sonuna kadar bildirmek zorundadır. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığına bildirilen bir önceki yıla ait kontenjanlar/atama izinlerinin yüzde onu yeni yılda kullanılmak şartı ile yeni yılın açıktan ve nakil suretiyle atama sayılarına tabi değildir.</p>

<p>(4) İçişleri Bakanlığı veya Millî Savunma Bakanlığınca gönderilen listede yer alanlar için, kamu kurum veya kuruluşları tarafından bildirilen kontenjanlara, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığınca her yıl 1 mart tarihine kadar sözlü sınava tabi tutulacak adayları belirlemek üzere tek seferde yerleştirme yapılır veya yaptırılır. Yayımlanacak kılavuzda yer alan şartları taşıyanlar arasından, kontenjanın dört katı kadar aday, tercihleri dikkate alınarak kura yöntemiyle belirlenir. İlgili kurum tarafından oluşturulan komisyonlarca üç ay içinde yapılacak sözlü sınavda başarılı bulunanlardan atananlara ilişkin bilgiler, atanmalarından itibaren bir ay içinde ilgili kamu kurum ve kuruluşu tarafından Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığına, kamu personel bilgi sisteminin bulunduğu kuruma ve ilgisine göre İçişleri Bakanlığı veya Millî Savunma Bakanlığına bildirilir.</p>

<p>(5) İlgili kurum tarafından oluşturulan komisyonca yapılacak sözlü sınavda adaylar;</p>

<p>a) Genel kültürü ve genel yeteneği,</p>

<p>b) Bir konuyu kavrayıp özetleme, ifade yeteneği ve muhakeme gücü,</p>

<p>c) Liyakati, temsil kabiliyeti, tutum ve davranışlarının göreve uygunluğu,</p>

<p>ç) Özgüveni, ikna kabiliyeti ve inandırıcılığı,</p>

<p>d) Bilimsel ve teknolojik gelişmelere açıklığı,</p>

<p>esas alınarak değerlendirilir. Sınav kurulunun her bir üyesi adayları bentlerde yazılı özelliklerin her biri için yirmişer puan üzerinden değerlendirir ve verilen puanlar ayrı ayrı tutanağa geçirilir. Her bir üyenin adaya yüz tam puan üzerinden toplamda kaç puan verdiği hesaplanır. En son bütün üyelerin yüz tam puan üzerinden vermiş oldukları bu puanların aritmetik ortalaması alınarak personelin sözlü sınav puanı tespit edilir.</p>

<p>(6) Sözleşmeli erbaş ve erlerden yedi hizmet yılını tamamlayarak ayrılanlar hakkında 10/6/2004 tarihli ve 5188 sayılı Özel Güvenlik Hizmetlerine Dair Kanunun 14 üncü maddesinde belirtilen özel güvenlik temel eğitimi şartı ve aynı Kanunun 10 uncu maddesinin birinci fıkrasının (b) bendinde belirtilen eğitim şartı aranmaz.</p>

<p>(7) Ataması yapılan personel göreve başladığı tarihten itibaren atandığı kadro veya pozisyonun mali ve diğer haklarından faydalandırılır. Bunların sözleşmeli erbaş ve erlikte geçen hizmet süreleri, 14/7/1965 tarihli ve 657 sayılı Devlet Memurları Kanununda öngörülen öğrenim durumlarına göre yükselebilecekleri dereceleri aşmamak kaydıyla, başlangıç derece ve kademelerine her yıl için bir kademe ilerlemesi ve her üç yıl için bir derece yükselmesi sayılmak suretiyle kazanılmış hak aylık, derece ve kademelerinin tespitinde değerlendirilir.</p>

<p>(8) Bu madde kapsamında memur kadrolarına atananlar en az dört yıl süreyle başka bir unvana atanamazlar. Atama onayı alınmasına rağmen görevine başlamayanlar ile başladıktan sonra herhangi bir sebeple görevden ayrılanlar bu madde kapsamında yeniden istihdam edilemezler. Kamu kurum ve kuruluşlarının bildirmiş oldukları bu unvanlara her ne surette olursa olsun atananlar bu maddede verilen hakkı kullanmış sayılır.</p>

<p>(9) Başvuru, bildirim, kura, atama ve diğer işlemlere ilişkin usul ve esaslar Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı ve Millî Savunma Bakanlığı tarafından müştereken çıkarılacak yönetmelikle düzenlenir.</p>

<p>(10) Bu madde kapsamında ortaya çıkabilecek tereddütleri gidermeye, gerekli bilgi ve belgeleri istemeye, araştırma ve inceleme yapmaya ve uygulamayı yönlendirmeye Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı yetkilidir.”</p>

<p><strong>9. 6191 sayılı Sözleşmeli Erbaş ve Er Kanununun Ek-5.maddesinde yer alan </strong>ve “Uzman Erbaşlığa Geçiş” konusunu düzenleyen maddede, Uzman Erbaşlığa geçişe yönelik şartlarda yer alan “yönetmelikte öngörülen sınavlarda başarılı olmak” ibaresi genişletilmiş ve yapılacak sınavların niteliği detaylandırılmıştır. Düzenlenen madde şu şekildedir:</p>

<p>“ç) Fiziki yeterlilik ve değerlendirme testi ile yazılı ve/veya mülakat sınavlarında başarılı olmak.”</p>

<p>“(2) Fiziki yeterlilik ve değerlendirme testi ile yazılı ve mülakat sınavlarının değerlendirme esasları şunlardır:</p>

<p>a) Yazılı sınav yapılması halinde yazılı sınav; genel kültür konularını ve meslek bilgisi konularını içerir. Yazılı sınavda yüz tam puan üzerinden en az elli puan alınması gerekir. Yazılı sınav ilgisine göre İçişleri Bakanlığı veya Millî Savunma Bakanlığınca yapılabileceği gibi diğer kamu kurum ve kuruluşlarına veya üniversitelere de yaptırılabilir.</p>

<p>b) Fiziki yeterlilik ve değerlendirme testinden başarılı sayılmak için adayın, uygulanacak testlerin her birinden yüz tam puan üzerinden en az elli puan alması ve bu testlerden alınan puanların aritmetik ortalamasının en az altmış puan olması gerekir.</p>

<p>c) Mülakat sınavı yapılması halinde mülakat heyetinde yer alacak başkan ve üyeler ilgisine göre İçişleri Bakanlığı veya Millî Savunma Bakanlığınca belirlenir. Aday sayısına bağlı olarak birden fazla heyet teşkil edilebilir. Mülakatta adaylar; genel görünüş, kendisinden istenileni kavrama yeteneği, özgüveni, özgeçmişi, kişiliği, psikolojik yapısı, kendini ifade edebilme yeteneği, beden dilini kullanma becerisi, duygusal denge durumu, dışa dönüklük, uyumluluk, sorumluluk, açıklık, mesleğe uygunluğu ve istekli olması yönlerinden yüz tam puan üzerinden değerlendirilir. Her üyenin birbirinden bağımsız olarak takdir ettikleri notların ortalaması alınarak adayın mülakat sınav notu belirlenir. Mülakat sınavına katılan adaydan asgari yetmiş puan almış olması şartı aranır.</p>

<p>ç) Fiziki yeterlilik ve değerlendirme testi ile yazılı ve/veya mülakat sınavlarının başarı sıralamasına esas değerlendirme notu içerisindeki oranları ilgisine göre İçişleri Bakanlığı veya Millî Savunma Bakanlığınca belirlenir.</p>

<p>d) Başarı sıralamasına esas değerlendirme notlarının eşitliği halinde, önce fiziki yeterlilik ve değerlendirme testi notu yüksek olana, eşitliğin devam etmesi halinde fiili hizmet süresi daha fazla olana ve bunun da eşit olması halinde ise sırasıyla öğrenim düzeyi, rütbe durumu ve ödül/ceza puan durumları dikkate alınarak öncelik tanınır.”</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/av-ferhat-caliskan-av-firat-acar" title="Av. Ferhat ÇALIŞKAN - Av. Fırat ACAR"><img alt="Av. Ferhat ÇALIŞKAN - Av. Fırat ACAR" height="96" src="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/200x200/hukukihaber-net/images/yazarlar/tokmak-terazi_1.jpg" width="96" /></a></p>

<h4><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/av-ferhat-caliskan-av-firat-acar" title="Av. Ferhat ÇALIŞKAN - Av. Fırat ACAR">Av. Ferhat ÇALIŞKAN - Av. Fırat ACAR</a></strong></h4>

<h2><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/uzman-erbas-kanunu-ile-bazi-kanunlarda-degisiklik-yapilmasina-dair-kanun" rel="dofollow"><span style="color:#2980b9">&gt;&gt; Uzman Erbaş Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun</span></a></strong></h2>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/turk-silahli-kuvvetleri-mevzuatinda-yeni-degisiklikler-1</guid>
      <pubDate>Sat, 11 Jul 2026 15:43:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2024/11/tegmen-asker.jpg" type="image/jpeg" length="27691"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[İcra Hukukunda Şikâyet Hakkının Sınırları ve Takip Ekonomisi İlkesi]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/icra-hukukunda-sikayet-hakkinin-sinirlari-ve-takip-ekonomisi-ilkesi-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/icra-hukukunda-sikayet-hakkinin-sinirlari-ve-takip-ekonomisi-ilkesi-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Yargıtay 12. Hukuk Dairesinin 18.06.2026 Tarihli Kararı Üzerine Bir Değerlendirme]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>İcra hukuku, mahkemeler tarafından verilen kararların fiilen hayata geçirilmesini sağlayan hukuk dalıdır. Bir mahkeme kararının kesinleşmesi, adaletin gerçekleşmesi için gerekli olmakla birlikte tek başına yeterli değildir. Gerçek adalet, verilen hükmün makul süre içinde ve etkin bir şekilde yerine getirilmesiyle tamamlanır. Bu sebeple icra hukuku, yalnızca alacaklının alacağını tahsil etmesini sağlayan teknik bir takip mekanizması değil; aynı zamanda hukuk devletinin işlerliğini, yargı kararlarının otoritesini ve toplumsal adalet duygusunu koruyan temel kurumlardan biridir.</p>

<p>Bununla birlikte uygulamada, icra hukukunun tanıdığı bazı usulî güvencelerin zaman zaman amacından uzaklaştırılarak takip sürecini uzatma aracı olarak kullanıldığı görülmektedir. Özellikle aynı ilamlı icra takibine ilişkin olarak farklı hukuki gerekçelerle peş peşe açılan şikâyet davaları, çoğu zaman hukuka aykırılıkların giderilmesinden ziyade, satışın geciktirilmesine ve kesinleşmiş alacağın tahsilinin ertelenmesine hizmet edebilmektedir.</p>

<p>Yargıtay 12. Hukuk Dairesinin 18.06.2026 tarihli, 2026/4540 Esas ve 2026/4583 Karar sayılı ilamı, işte bu soruna önemli bir perspektif kazandırmaktadır.</p>

<p>Şikâyet Hakkı Bir Güvencedir; Ancak Mutlak Bir Hak Değildir</p>

<p>İcra ve İflâs Kanunu’nun 16. maddesinde düzenlenen şikâyet kurumu, icra müdürlüğü işlemlerinin hukuka uygunluğunu denetleyen temel başvuru yollarından biridir. Bu yönüyle şikâyet hakkı, Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan hak arama özgürlüğünün icra hukukundaki görünümüdür.</p>

<p>Ancak hukuk düzeni hiçbir hakkı sınırsız biçimde korumaz.</p>

<p>Türk Medeni Kanunu’nun 2. maddesinde düzenlenen dürüstlük kuralı, hakların kullanılmasına da yön veren temel ilkedir. Bir hakkın amacı hukuka aykırılığı gidermek iken, aynı hakkın yalnızca karşı tarafı yıpratmak, yargılamayı uzatmak veya kesinleşmiş bir mahkeme kararının icrasını engellemek amacıyla kullanılması artık hukuk düzeninin korumasından yararlanamaz.</p>

<p>Nitekim Anayasa’nın 141. maddesi davaların en az giderle ve mümkün olan süratle sonuçlandırılmasını yargının görevi olarak belirlemiş; HMK’nın 30. maddesi ise usul ekonomisini yargılamanın temel ilkelerinden biri olarak kabul etmiştir.</p>

<p>İcra mahkemeleri de bu ilkelerden bağımsız değildir.</p>

<p><strong>Kararın Dikkat Çeken Yaklaşımı</strong></p>

<p>Karara konu olayda borçlu, aynı ilamlı icra takibine ilişkin olarak farklı icra mahkemelerinde çeşitli şikâyet başvurularında bulunmuştur.</p>

<p>Yargıtay kararında bu husus şu şekilde ifade edilmektedir:</p>

<p>”…borçlunun kesinleşmiş ilamlı icra takibine ilişkin olarak aynı gün, üç farklı İcra Mahkemesine şikâyette bulunduğu, şikâyet dilekçelerinin içeriklerinin ayrı ayrı kesinleşmiş faiz, işleyecek faiz ve mükerrer faiz talebi ile ilgili olduğu ve şikâyetlerin reddi ile sonuçlandığı…”</p>

<p>Bu tespit, kanaatimizce kararın en önemli yönünü oluşturmaktadır.</p>

<p>Daire, yalnızca önündeki şikâyet dosyasını incelemekle yetinmemiş; aynı takip dosyasına ilişkin diğer başvuruları da dikkate alarak uyuşmazlığı bütüncül bir bakış açısıyla değerlendirmiştir.</p>

<p>Başka bir ifadeyle Yargıtay, dosyaları şeklen birbirinden bağımsız uyuşmazlıklar olarak değil, aynı hukuki ilişkinin farklı parçaları olarak ele almıştır.</p>

<p>Bu yaklaşım, klasik dosya incelemesi anlayışından farklı olarak bütüncül dosya değerlendirmesi anlayışını benimsemektedir.</p>

<p><strong>Şikâyet Enflasyonu ve Parçalı Başvuru Stratejisi</strong></p>

<p>Uygulamada aynı takip dosyasına ilişkin olarak peş peşe açılan çok sayıdaki şikâyet davası, zaman zaman adeta bir “şikâyet enflasyonu” oluşturmaktadır.</p>

<p>Her başvuru farklı hukuki sebebe dayansa bile sonuç çoğu zaman aynıdır: takip sürecinin uzaması.</p>

<p>Kanaatimizce bunun daha sistematik görünümü, parçalı şikâyet stratejisi olarak adlandırılabilir.</p>

<p>Tek bir başvuruda ileri sürülebilecek iddiaların farklı tarihlerde ve farklı dosyalar hâlinde mahkemelerin önüne getirilmesi, şikâyet kurumunun amacını aşan bir sonuç doğurmaktadır.</p>

<p>Yargıtay’ın incelediğimiz kararı da tam olarak bu uygulamaya sınır çizmektedir.</p>

<p><strong>Takip Ekonomisi İlkesi</strong></p>

<p>Kanaatimizce bu kararın ortaya koyduğu en önemli katkılardan biri de takip ekonomisi anlayışını güçlendirmesidir.</p>

<p>Usul ekonomisi, yargılamanın gereksiz işlemlerden arındırılarak en kısa sürede sonuçlandırılmasını ifade eden genel bir ilkedir.</p>

<p>Takip ekonomisi ise usul ekonomisinin icra hukukundaki görünümü olarak değerlendirilebilir.</p>

<p>Nasıl ki yargılama gereksiz usul işlemleriyle uzatılmamalıysa, icra takibi de aynı hukuki ilişkinin farklı başvurularla sürekli yeniden tartışılmasına konu edilmemelidir.</p>

<p>Bu ilke;</p>

<p>* hukuk devleti,<br />
* dürüstlük kuralı,<br />
* usul ekonomisi,<br />
* hukuki güvenlik,<br />
* makul sürede yargılanma hakkı ve<br />
* kesinleşmiş mahkeme kararlarının etkin şekilde yerine getirilmesi</p>

<p>ilkelerinin doğal bir sonucudur.</p>

<p>Kanunlarda açıkça “takip ekonomisi” adıyla düzenlenmiş bir ilke bulunmasa da, incelenen karar bu anlayışın yargısal içtihat yoluyla şekillenmeye başladığını göstermektedir.</p>

<p><strong>Kararın Esas Mesajı</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Yargıtay kararının en önemli bölümlerinden biri de şudur:</p>

<p>”…şikâyetlerin kısmen ya da tamamen haklı olsa dahi takip iptalini ya da haczin kaldırılmasını gerektirmediği, kaldı ki şikâyetlerin reddi ile sonuçlandığı, bu şikâyetlere ilişkin dosyaların bulunduğu aşamanın (istinaf ya da temyiz incelemesi) takibi durdurmaya veya satış yapılmasına engel teşkil etmeyeceği…”</p>

<p>Bu gerekçeden açıkça anlaşılmaktadır ki Daire, yalnızca şikâyetin varlığına değil, şikâyetin takip üzerindeki etkisine odaklanmıştır.</p>

<p>Dolayısıyla kararın özü, şikâyet hakkının ortadan kaldırılması değil; bu hakkın dürüstlük kuralına uygun ve amacına uygun kullanılmasının sağlanmasıdır.</p>

<p><strong>Uygulamaya Muhtemel Etkileri</strong></p>

<p>Bu karar sonrasında icra mahkemelerinin yalnızca önlerindeki şikâyet dilekçesine odaklanmaları yeterli olmayacaktır.</p>

<p>Aynı takip dosyasına ilişkin daha önce açılmış davaların bulunup bulunmadığı, bunların hangi aşamada olduğu ve yeni başvurunun gerçekten yeni bir hukuki mesele içerip içermediği de değerlendirilmelidir.</p>

<p>Böylece hem çelişkili kararların önüne geçilecek hem de gereksiz yargısal süreçler azaltılarak takiplerin makul sürede sonuçlandırılması mümkün olacaktır.</p>

<p><strong>Sonuç</strong></p>

<p>Yargıtay 12. Hukuk Dairesinin bu kararı, yalnızca bir bozma kararı değildir. Karar; şikâyet hakkının dürüstlük kuralı çerçevesinde kullanılmasını esas alan, usul ekonomisini icra hukukunda daha güçlü şekilde uygulayan ve aynı takip dosyasına ilişkin başvuruların bütüncül bir bakış açısıyla değerlendirilmesi gerektiğini ortaya koyan önemli bir içtihattır.</p>

<p>Kanaatimizce kararın temel mesajı açıktır: Hak arama özgürlüğü, adaletin gerçekleşmesini sağlamak için vardır; adaletin gerçekleşmesini geciktirmek için değil.</p>

<p>Adaletin gecikmesi nasıl adaletin inkârı sayılıyorsa, şikâyet hakkının geciktirme aracına dönüştürülmesi de hak arama özgürlüğünün özüne aykırıdır. Hukuk düzeni, hakkı korur; fakat hakkın istismarını korumaz. İncelenen karar, bu temel ilkenin icra hukukundaki en güncel ve en güçlü yansımalarından biridir.</p>

<p>Bunun da ötesinde karar, kanaatimizce icra hukukunda “takip ekonomisi” olarak adlandırılabilecek yaklaşımın yargısal içtihatlarla gelişmeye başladığını göstermesi bakımından ayrı bir önem taşımaktadır. İcra mahkemelerinin aynı takip dosyasına ilişkin başvuruları birbirinden bağımsız dosyalar olarak değil, tek bir hukuki ilişkinin parçaları olarak değerlendirmeleri; hem hukuk güvenliğini güçlendirecek hem de kesinleşmiş yargı kararlarının makul sürede yerine getirilmesine önemli katkı sağlayacaktır.</p>

<p>Bu yönüyle söz konusu karar, yalnızca bugünkü uyuşmazlığın çözümüne değil, gelecekte icra hukukunun uygulama anlayışına da yön verebilecek nitelikte önemli bir içtihat olarak değerlendirilmelidir.</p>

<p><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/prof-dr-seyithan-deliduman" title="Prof. Dr. Seyithan DELİDUMAN"><img alt="Prof. Dr. Seyithan DELİDUMAN" height="96" src="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/200x200/hukukihaber-net/uploads/2025/12/seyithan-deliduman.jpg" width="96" /></a></strong></p>

<h4><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/prof-dr-seyithan-deliduman" title="Prof. Dr. Seyithan DELİDUMAN">Prof. Dr. Seyithan DELİDUMAN</a></strong></h4></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/icra-hukukunda-sikayet-hakkinin-sinirlari-ve-takip-ekonomisi-ilkesi-1</guid>
      <pubDate>Fri, 10 Jul 2026 22:59:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2023/07/terazi/dosya-terazi-1.jpg" type="image/jpeg" length="17923"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Cumhuriyet Savcısının Re’sen Tahliye Yetkisi, Tutukluluk ile Adli Kontrolün Birlikte Uygulanma Yasağı ve Beraat Kararına Rağmen Tedbir Devam Eder mi?]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/cumhuriyet-savcisinin-resen-tahliye-yetkisi-tutukluluk-ile-adli-kontrolun-birlikte-uygulanma-yasagi-ve-beraat-kararina-ragmen-tedbir-devam-eder-mi-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/cumhuriyet-savcisinin-resen-tahliye-yetkisi-tutukluluk-ile-adli-kontrolun-birlikte-uygulanma-yasagi-ve-beraat-kararina-ragmen-tedbir-devam-eder-mi-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>1- Cumhuriyet Savcısının Re’sen Tahliye Yetkisi</strong></p>

<p><strong>5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 100 ila 108. maddelerinde düzenlenen tutuklama tedbiri; </strong>suçsuzluk/masumiyet karinesi altında bulunan şüphelinin veya sanığın kişi hürriyeti ve güvenliği hakkını kısıtladığından ve <i>son çare </i>niteliği itibariyle tutuklamanın yerine öncelikle CMK m.109 ila m.115’de düzenlenen adli kontrol tedbirinin uygulanması gerektiğinden, kanun koyucu tarafından tutuklama tedbirinin yol açabileceği sorunları en aza indirebilmek için ciddi usuli güvenceler öngörülmüştür.</p>

<p><strong>Nitekim kanun koyucu; </strong>“Cumhuriyet savcısının tutuklama kararının geri alınmasını istemesi” başlıklı CMK m.103’ü ve “Şüpheli veya sanığın salıverilme istemleri” başlıklı m.104’ü, hatta bunlara ek olarak “Tutukluluğun incelenmesi” başlıklı CMK m.108’de de talebe bağlı olmaksızın tutukluluğunun en geç aylık gözden geçirilmesi gerektiğini düzenlemiştir.</p>

<p><strong>“Cumhuriyet savcısının tutuklama kararının geri alınmasını istemesi” başlıklı CMK m.103’e göre;</strong></p>

<p><i>“<strong>(1)</strong> Cumhuriyet savcısı, şüphelinin adli kontrol altına alınarak serbest bırakılmasını sulh ceza hakiminden isteyebilir. Hakkında tutuklama kararı verilmiş şüpheli ve müdafii de aynı istemde bulunabilirler.</i></p>

<p><strong><i>(2)</i></strong><i> Soruşturma evresinde Cumhuriyet savcısı adli kontrol veya tutuklamanın artık gereksiz olduğu kanısına varacak olursa, şüpheliyi re’sen serbest bırakır. Kovuşturmaya yer olmadığı kararı verildiğinde şüpheli serbest kalır”</i>.</p>

<p><strong>CMK m.103’ün 1. fıkrasında; </strong>Cumhuriyet savcısının, şüphelinin adli kontrol altına alınmak suretiyle serbest bırakılmasını sulh ceza hakiminden isteyebileceği, hakkında tutuklama kararı verilmiş şüpheli ile müdafiinin de aynı talepte bulunabileceği,</p>

<p><strong>CMK m.103’ün 2. fıkrasında;</strong> soruşturma evresinde Cumhuriyet savcısının adli kontrolün ve tutuklamanın artık gereksiz olduğu kanaatine varması halinde, şüpheliyi kendiliğinden serbest bırakabileceği, kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verildiğinde de yine şüphelinin başkaca bir işleme veya karara gerek kalmaksızın serbest bırakılacağı,</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>İfade edilmiştir.</p>

<p>Peki, Cumhuriyet savcısının CMK m.103/1’e göre değil de m.103/2’ye göre şüpheliyi re’sen serbest bırakması halinde, 1. fıkrada gösterilen usulden farklı olarak ve orada gösterilen usulün dışında, yine de serbest bıraktığı şüpheli hakkında adli kontrol tedbiri uygulanmasını sulh ceza hakiminden istemesi mümkün müdür?</p>

<p><strong>İlk bakışta; </strong>CMK m.103/1’de düzenlenmiş hüküm varken, m.103/2’nin tatbiki yoluna gidilmek suretiyle Cumhuriyet savcısı tarafından sulh ceza hakimliğinden adli kontrol tedbiri uygulanmasını talep etmesinin anlamsız olacağı söylenebilir. Ancak her iki fıkra arasında şöyle bir fark bulunmaktadır; Cumhuriyet savcısından gelen şüphelinin adli kontrol altına alınarak serbest bırakılması talebini sulh ceza hakiminin kabul etme zorunluluğu bulunmamaktadır.</p>

<p><strong>Bu nedenle Cumhuriyet savcısı;</strong> CMK m.103/1’in tatbiki yerine, kişi hürriyeti ve güvenliği hakkını kısıtlayan tutuklama tedbirinin daha fazla uzamaması için önce m.103/2’ye göre şüpheli hakkında uygulanan tutuklama tedbirinin gereksiz olduğu, fakat bunun yerine “ölçülülük” ilkesi gereğince adli kontrol tedbiri uygulanması gerektiğine inanmakta ise, Cumhuriyet savcısı doğrudan adli kontrol tedbirini kaldırabilmekle birlikte, adli kontrol tedbirine karar veremediğinden, şüpheli hakkında “Adli kontrol” başlıklı CMK m.109’un şartlarının oluştuğu gerekçesiyle adli kontrol tedbiri kararı verilmesini sulh ceza hakimliğinden isteyebilir.</p>

<p><strong>Kanaatimizce;</strong> Cumhuriyet savcısının CMK m.103/1’in 1. cümlesinin uygulanmasını sulh ceza hakiminden istemek yerine, tutuklama tedbirinin uzamaması veya bu talebin reddi riskine karşı, önce m.103/2’ye göre şüpheliyi re’sen serbest bırakır ve ardından m.103/1’den hareketle değil, serbest bırakılan tutuklunun yasal şartları her ne kadar tutuklama ve adli kontrol tedbirleri için uygun olsa da, şartları aynı olan bu iki tedbirden, değişen durumu da dikkate alarak, gerek “evleviyet” ve gerekse “ölçülülük” ilkeleri uyarınca CMK m.109’da düzenlenen adli kontrol tedbirine karar verilmesini sulh ceza hakiminden talep edebilir.</p>

<p>Uygulamada tercih edilmeyen bu yöntemde hukuki bir sakınca bulunmamakla birlikte, pekala CMK m.103/1’in tatbiki yerine, CMK m.103/2’den hareketle yukarıda kısaca bahsettiğimiz tedbir usulüne karar verilmesi mümkündür.</p>

<p>Ancak belirttiğimiz üzere, soruşturma aşamasında umumiyetle Cumhuriyet savcılarının tutuklama kararının geri alınmasında CMK m.103/2’nin 1. cümlesini değil, m.103/1’in 1. cümlesini tercih ettikleri, bu nedenle adli kontrol altına alınmak suretiyle şüphelinin serbest bırakılmasını istemeden Cumhuriyet savcısı tarafından sulh ceza hakimliğinden talepte bulunulduğundan, Cumhuriyet savcısının bu konuda CMK m.103/2’ye göre re’sen hareket etmesi gerektiğinden bahisle sulh ceza hakimliğinin ret kararı verdiği,</p>

<p>Çünkü CMK m.103/1’e göre hareket edilebilmesi için, Cumhuriyet savcısının şüpheliyi muhakkak adli kontrol tedbiri altına alınmak suretiyle serbest bırakılmasını istemesinin gerektiği, esasen 1. fıkranın şüphelinin adli kontrol altına alınarak sulh ceza hakimliği tarafından serbest bırakılmasını, 2. fıkranın ise artık Cumhuriyet savcısı adli kontrolün veya tutuklamanın gereksiz olduğunu düşündüğünde, kendiliğinden bu tedbirlere son vermesi gerektiği, bu andan itibaren adli kontrol talep etmesinin de anlamsız olduğu,</p>

<p>Dolayısıyla; her iki talebin birlikte yapılması halinde sulh ceza hakimliğinin karar verebileceği, ancak sulh ceza hakimliğinin bu talebi reddedebileceği, Cumhuriyet savcısının bu riske girmek istememesi halinde CMK m.103/2’ye göre re’sen şüpheliyi tahliye edip, ardından bağımsız olarak aynı şüpheli hakkında adli kontrol uygulanmasını sulh ceza hakimliğinden isteyebileceği, böylelikle tahliyesinin gerektiğine inandığı şüphelinin Cumhuriyet savcısı tarafından sulh ceza hakimliği kararına ihtiyaç olmaksızın serbest bırakılmasının mümkün olacağı, hem tahliyenin gecikmesi ve hem de sulh ceza hakimliğinin ret kararı verme ihtimalinin önüne geçileceği izahtan varestedir.</p>

<p><strong>Elbette sulh ceza hakimliği;</strong> şüpheliyi, “yaşlılık”, “hastalık”, “uzun tutukluluk” veya “verilme ihtimali bulunan cezanın azlığı” sebeplerinden en az birisinin varlığından dolayı re’sen tahliye eden, fakat yine de şüphelinin adaletten kaçma veya delil karartma ihtimalinin olabileceği düşüncesiyle, tutuklama yerine uygulanmasını talep eden Cumhuriyet savcısının bu talebini, adli kontrol tedbirinin hukuki ve fiili şartlarının bulunmadığından bahisle reddedebilir.</p>

<p><strong>Yeri gelmişken belirtmeliyiz ki; </strong>yasal şartları aynı olsa bile, birbirinin alternatifi olan, yani <i>son çare </i>niteliği taşıyan tutukluluk yerine ve öncesinde uygulanması gereken adli kontrol tedbiri ile tutuklama tedbirinin aynı anda uygulanması, hem hukuken ve hem de fiilen mümkün değildir.</p>

<p><strong>2- Tutukluluk ile Adli Kontrolün Birlikte Uygulanma Yasağı</strong></p>

<p><strong>Uygulamada; </strong>tutuklu olan şüpheliler veya sanıklar hakkında bir de yurt dışına çıkış yasağı şeklinde adli kontrol tedbirinin uygulandığı, böylece <i>mükerrer tedbir yasağının </i>ihlal edildiği, tutuklama tedbirini düzenleyen CMK m.100 ve m.101 ile adli kontrolü tanımlayan CMK m.109 incelendiğinde, her iki tedbirin birlikte uygulanma imkanının bulunmadığı, çünkü “Tutuklama kararı” başlıklı CMK m.101/1-2’de, <i>“Adli kontrol tedbiri uygulamasının yetersiz kalacağını belirten hukuki ve fiili nedenlere yer verilir” </i>ve <i>“d) Adli kontrol tedbiri uygulamasının yetersiz kalacağını gösteren deliller somut olgularla gerekçelendirilerek açıkça yazılır” </i>ibarelerine yer verildiği, daha da önemlisi m.109’un 1. fıkrasında, <i>“Bir suç sebebiyle yürütülen soruşturmada, 100 üncü maddede belirtilen tutuklama sebeplerinin varlığı halinde, şüphelinin tutuklanması yerine adli kontrol altına alınmasına karar verilebilir.” </i>denildiği,</p>

<p><strong>Bu nedenle;</strong> tutuklama ile adli kontrol tedbirlerinin birlikte uygulanamayacağı, zaten kanun koyucu tarafından açıkça bu iki tedbirin birlikte uygulanmasına yasak getirildiği, nitekim bu tedbirlerin dayanağı olan “Kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı” başlıklı Anayasa m.19/7’nin 2. cümlesinde ve “Özgürlük ve güvenlik hakkı” başlıklı İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi m.5/3’ün 2. cümlesinde adli kontrol tedbirinden bahsedildiği, tutuklunun serbest bırakılmasının yargılama süresince duruşmada hazır bulunmasını veya hükmün yerine getirilmesini sağlamak için bir güvenceye bağlanabileceğinin öngörüldüğü, bu güvencenin yalnızca nakdi değil, bir bütünde CMK m.109/3’de, m.113’de ve m.114’de gösterilen adli kontrol tedbirleri ile güvencelere bağlanabileceği, ancak hiçbir şekilde tutukluluk ile adli kontrolün birlikte uygulanamayacağı,</p>

<p>Belirtilmelidir.</p>

<p><strong>3- Beraat Kararına Rağmen Tedbir Devam Eder mi?</strong></p>

<p><strong>Ayrıca;</strong> hakkında kovuşturmaya yer olmadığına karar verilen şüpheli ile beraat eden veya hakkında düşme veya ceza verilmesine yer olmadığına dair karar verilen sanığa uygulanan tutukluluğa ve adli kontrol tedbirine son verilmelidir. Nitekim KYOK’a bağlı olarak tutukluluğun otomatik sonlanacağına dair hüküm CMK m.103/2’nin 2. cümlesinde yer almaktadır.</p>

<p><strong>Tutuklama ve adli kontrol tedbirleri;</strong> şüphelinin veya sanığın iddiaya konu suçu işlediğinde dair kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren somut delillere bağlı olduğundan, KYOK’tan başka yine CMK m.223 uyarınca davayı sanığın lehine bitiren kararla birlikte bu ön şart artık ortadan kalkacağından, sanık lehine verilen karara bağlı olarak tutukluluğa veya adli kontrol tedbirine de son verilmelidir.</p>

<p>İstisnai de olsa adli kontrol tedbirinin beraat kararına rağmen devam ettiği görülmektedir ki, bu tür uygulamaların hatalı olduğunu, sanığın beraatına dair karara rağmen tutukluluğun devam ettiğine dair örneğe rastlanmadığını, ancak bunun birkaç istisnasının yaşandığı, bu tür bir uygulamanın kabulünün mümkün olmadığını, konuya daha önce kaleme aldığımız 07.03.2025 tarihli ve “Beraat Kararına Rağmen Tutukluluk Mümkün mü?” ile 27.06.2025 tarihli ve “Beraat Kararına Rağmen Tutukluluk Mümkün mü? - 2” başlıklı yazılarımızda yer verildiğini, bu durumun maalesef çok istisnai de olsa gündeme gelebildiğini söylemek isteriz.</p>

<p><strong>Esasen bir tahliye kararı; </strong>bu kararı vermekle görevli ve yetkili olan, yani kovuşturmayı yürüten mahkemenin verdiği beraat kararının doğal sonucudur. Derece mahkemesi tarafından verilen beraat kararı ile sanığın tahliye edilmesi, İHAS m.5’in lafzına ve ruhuna da uygundur.</p>

<p>İlk veya ikinci derece mahkemesinin verdiği beraat hükmü ile ortaya çıkan tahliye kararı; ancak beraat kararının usul ve esas yönleri ile hukuka aykırı olduğunun kanun yolunda tespiti sonrasında, ilk veya ikinci derece mahkemesi tarafından CMK m.100’ün ve 101’in aradığı şartların bulunduğunun tespitine bağlı olarak, sanık hakkında verilecek tutuklama kararı ile son bulabilir.</p>

<p><strong>Sonuç olarak;</strong></p>

<p>Kovuşturmaya yer olmadığı kararı verildiğinde şüphelinin serbest kalacağını düzenleyen CMK m.103/2’nin, beraat kararı yönünden de evleviyetle geçerli olacağı, çünkü burada mahkeme huzurunda yapılmış duruşmada ortaya koyulmuş delillerin tartışılmasının ve değerlendirilmesinin varlığı sözkonusudur.</p>

<p><strong>Bu sebeple;</strong> sanık hakkında beraat kararı verildiğinde, onun serbest bırakılması, hakkında uygulanan tedbirlerin kaldırılması ve tutuklu tutulmaması gerektiği, aynı zamanda dosyayı her yönü ile ele alan ve delillere doğrudan temas eden mahkemenin kurduğu beraat kararının kesinleşmemiş olsa da geçerliliğini koruduğu, bu haliyle sözkonusu beraat kararının bir suçsuzluk tespiti ortaya koymuş olacağı, geçerli beraat kararı varken <i>son çare</i> kuralına uygun şekilde tutuklama kararı verilmesinin mümkün olmadığı,</p>

<p>Nitekim hakkında beraat kararı verilen kişi yönünden adli kontrol tedbiri ile önlenemeyecek bir tehlikeden söz edilemeyeceği, an itibariyle cezalandırılma tehdidi ile de karşı karşıya olmayan kişinin kaçma şüphesinden bahsedilemeyeceği,</p>

<p>Kanaatindeyiz.</p>

<p>Sanık hakkında ilgili suçu işleyip işlemediği yönünde şüpheye düşülerek verilen bir beraat kararında tutuklama kararı verilmesinin mümkün olduğu ve kanun yollarında aşamasında suç isnadının devam ettiği düşüncesiyle tutuklama tedbirinin uygulanabileceğine dair görüşün savunulacak yanı da bulunmamaktadır, çünkü kişi hürriyeti ve güvenliği hakkını sınırlayan bir meselede bu derece yorum yapılamayacağı, özellikle de soruşturma aşamasında kişiler lehine mevcut bir düzenleme varken, özgürlük karşıtı yorumlara itibar edilemeyeceğini ifade etmeliyiz.</p>

<p><strong>Görülen dava ve yapılan duruşma sonucunda sanığın CMK m.223’e uygun olarak beraatına karar verilmesi halinde; </strong>tutuksuz sanık tutuklanamayacağı veya adli kontrol tedbirine tabi tutulamayacağı gibi, tutuklu sanığın ise, tutukluluğunun devamına karar verilemeyeceği, hatta sanık hakkında uygulanan adli kontrol tedbirleri dahil tüm koruma tedbirlerinin kaldırılması gerektiği tartışmasızdır.</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/prof-dr-ersan-sen" title="Prof. Dr. Ersan ŞEN"><img alt="Prof. Dr. Ersan ŞEN" height="96" src="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/200x200/hukukihaber-net/images/yazarlar/_1778u8tYyuYY1Yu77.81y0yuuoUY81ouuuai5yu2uu7uYYuouuuauY9u79uuuaYYuyY_1.jpg" width="96" /></a></p>

<h4><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/prof-dr-ersan-sen" title="Prof. Dr. Ersan ŞEN">Prof. Dr. Ersan ŞEN</a></strong></h4>

<p><span style="color:#999999">(Bu makale, sayın </span><a href="https://www.hukukihaber.net/prof-dr-ersan-sen" rel="dofollow"><span style="color:#999999">Prof. Dr. Ersan ŞEN </span></a><span style="color:#999999">tarafından </span><a href="https://www.hukukihaber.net/" rel="dofollow"><span style="color:#999999">www.hukukihaber.net</span></a><span style="color:#999999"> sitesinde yayınlanması için kaleme alınmıştır. Kaynak gösterilse dahi makalenin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan makalenin bir bölümü, aktif link verilerek kullanılabilir. Yazarı ve kaynağı gösterilmeden kısmen ya da tamamen yayınlanması şahsi haklara ve fikri haklara aykırılık teşkil eder.)</span></p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/cumhuriyet-savcisinin-resen-tahliye-yetkisi-tutukluluk-ile-adli-kontrolun-birlikte-uygulanma-yasagi-ve-beraat-kararina-ragmen-tedbir-devam-eder-mi-1</guid>
      <pubDate>Fri, 10 Jul 2026 18:28:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2024/09/terazi/terazi-themis-kitap-sl.jpg" type="image/jpeg" length="88938"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Güldüren Adliye Koridorları]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/gulduren-adliye-koridorlari-ekren-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/gulduren-adliye-koridorlari-ekren-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>(1)</strong></p>

<p><strong>CEZAEVİNDEKİ EFENDİ HÜKÜMLÜNÜN DİLEKÇESİ</strong></p>

<p>Yağma suçlarından toplamda 26 yıl hapis alan ve 10 yıldan fazla cezaevinde olan hükümlünün dilekçesinden: ...Ben yaklaşık sekiz aydır bu kurumda efendiliğimi muhafaza ederek yatmaktayım ama bu durum kurum müdürü ve ser baş memuru tarafından yanlış anlaşıldı. Beni bu cezaevinden başka yere gönderin ya da cezaevine girdiğimden beri çıkan tüm yargı paketlerinden ve kanunlardan lehime olanları uygulayın. Üç koyun teslim etsen üçünü de kaybedecek, güdemeyecek bir idare bin kişilik cezaevini nasıl idare eder? Allah biz hükümlülerin yardımcısı olsun.</p>

<p><strong>(2)</strong></p>

<p><strong>NAMAZ KILMAYAN VATANDAŞIN BAKANA DUASI</strong></p>

<p>Şüphelinin ifadesini alıyoruz. Hakkında yazılan şikayet dilekçesini okudum. Adalet bakanına hitaben yazılan dilekçesinin sonunda "... yemin ederim ki her namazdan sonra size dua ediyorum. Dilekçemle ilgileneceğinize inanıyorum..." diyordu. Şüpheli bunu duyar duymaz ayağa kalkarak: Savcım tabi siz de bakan da buna inandı herhalde. Bu adam yalan söylüyor. Ben onu çocukluğundan beri tanıyorum. Hayatında bir kez namaz kılmışsa ben ş.r.fsiz olayım. İnanmayın bunlara.</p>

<p><strong>(3) </strong></p>

<p><strong>KÖYLERDEKİ EMİNLERİ TOPLAYAN JANDARMA</strong></p>

<p>Asliye hukuk mahkemesi, ilçe jandarma komutanlığına şunu yazar: .../03/2005 tarihinde, ..... Köyünde keşif yapılacaktır. Bu amaçla keşif yerinde ekteki belgede belirtilen yedieminin hazır edilmesi rica olunur. Göreve yeni başlayan, ilçe jandarma komutanı biraz mahcup bir şekilde hakimin odasına girer.</p>

<p>- Hakim bey yarınki keşif için ufak bir sorunumuz var. Üzgünüm, elimizden geleni yaptık ama bir türlü olmadı.</p>

<p>- Hayırdır, güvenlik sorunu mu var?</p>

<p>-Yok hakim bey. Siz yedieminin de hazır edilmesini istemişsiniz.</p>

<p>Hakim dosyaya bakar ve "evet, doğrudur, yediemini de istemişiz. Bulamadınız mı?" diye sorar.</p>

<p>Komutan: Evet hakim bey bulamadık. Tüm köylerimize haber verdik ve araştırdık. Altı emini bulduk ama yedi emini bulamadık bir türlü.[1]</p>

<p><strong>(4)</strong></p>

<p><strong>ÇOCUĞA GÖRE KAYMAKAMIN İŞİ</strong></p>

<p>Bir savcı meslektaşımızın adliyeye gelip köyüne davet etmesi üzerine, ilçedeki hakim ve savcılar, kaymakam ve kolluk amirleriyle birlikte köylerine gittik.</p>

<p>Güzel ve serin olan köydeki bahçede, ağaçların altında, oturup konuşuyorduk, yaşlı bir amcanın askerlik anılarını dinliyorduk, derken, 11-12 yaşlarında sevimli bir erkek çoçuğu elinde ayran ile geldi. Kaymakam amcası (protokol gereği olsa gerek) ismini, hal ve hatırını, okulunu sordu. Çocuk gayet rahat ve sakin olarak cevap veriyordu.</p>

<p>Kaymakam: Beni tanıyor musun?</p>

<p>Çocuğun tanımayacağını düşünen yaşlı amca çocuğun kulağına fısıldadıktan sonra,</p>

<p>Çocuk: Gerçekten sen kaymakam mısın?</p>

<p>- Evet. Peki söyle bakayım, kaymakam ne iş yapar?</p>

<p>Hepimiz doğal olarak, çocuğun kesinlikle o malum ve klasik cevabı (kaymakam ilçeyi yönetir) bekliyoruz. Çünkü manzara ve filmin icabı buydu.</p>

<p>Çocuk gayet sakin ve kendinden emin bir şekilde: Kaymakam muhtarın evine ziyafete gelir.</p>

<p>Kaymakamımız bizden daha çok güldü.</p>

<p><strong>(5)</strong></p>

<p><strong>MÜBAŞİRİN DOSYAYI KÜL HALİNE GETİRMESİ</strong></p>

<p>Hakim yetkisizlik kararı veriyor. Bu nedenle dosyanın bir bütün olarak yetkili yer mahkemesine gitmesi gerekiyor. Eski bir uygulama gereği bu durumu ifade etmek için kararda "dosyanın kül halinde yetkili yere gönderilmesine" deniliyormuş. Yani, bir bütün olarak dosyanın gönderilmesi anlamına geliyor. Yeni başlayan mübaşire dosya verilmiş. Katip dış kapının önünde mübaşiri dosya yakmak üzereyken görüp soruyor.</p>

<p>- Ben de anlamadım, dosyanın kül halinde gitmesi gerekiyormuş, onun için yakıyorum, nasıl okuyacaklar ki anlamadım ama neyse...</p>

<p><strong>(6)</strong></p>

<p><strong>DİKKATLİ SAVCI</strong></p>

<p>Ben ceza infaz kurumuna bakıyordum. İnfaz işlerine bakan bir cumhuriyet savcımızın imzaladığı bir kısım infaz evraklarına, kurumda yapılan görüşmelerde ve yazılan dilekçelerde sıklıkla yanlışlıklardan bahsediliyordu.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Cumhuriyet savcısına, yanlış anlaşılabileceğinden bir şey söyleme imkanı da yoktu. Biraz kurcalayınca, savcı beyin evrakları fazla dikkat etmeden zabıt katibinin getirdiği gibi seri bir şekilde imzaladığını öğrendim.</p>

<p>Bir nisan gününde aklıma bir şaka geldi. Gerçekten durum anlattıkları gibi mi değil mi? En kötü ihtimal infaz savcısına şaka yapmış gibi işin içinden çıkmayı düşünmüştüm. Kimsenin bilgisi olmadan, beş yıllık cezayı içeren müddetnameye savcı beyin adını ve soyadını, adres olarak adliye lojmanını yazarak doldurdum. Hizmetliyi çağırdım.</p>

<p>- Bunu .... Savcı Beye getir. Dosyanın içinde bulduğumu, imzasının eksik kaldığını söyle lütfen.</p>

<p>Bir dakika sonra imzalı olarak bana geldi.</p>

<p><strong>(7)</strong></p>

<p><strong>AVUKATIN SAVUNMASI ÜZERİNE SANIĞIN KUŞKUSU</strong></p>

<p>Sanık ağır ceza mahkemesinde nitelikli zimmet suçundan yargılanıyor. Başarılı bir savunma sonunda, delil yetersizliğinden beraat kararı çıkıyor. Adliye çıkışında avukat müvekkiline dönüp: Artık duruşma bitti, bana doğruyu söyleyebilirsin, gerçekten o parayı zimmetine geçirdin mi?</p>

<p>Adam: Vallahi, ben geçirdiğimi zannediyordum ama savunmanızdan sonra içime ciddi bir kuşku düştü.</p>

<p><strong>(8)</strong></p>

<p><strong>HAKİMİN KEYİF YAPMA KARARI</strong></p>

<p>Asliye ceza mahkemesi duruşmasındayız. Göreve yeni başlayan bir zabıt katibimiz vardı. Acemi ve de heyecanlı idi. İlk duruşma. Hakim bey yavaş yavaş söylüyor ve dikkatlice kontrol ediyordu. İmzalamak için duruşma tutanağını aldı, baktı ve gülerek bana verdi.</p>

<p>İşaret ettiği yeri okudum. "... günü olay mahallinde keyif yapılmasına" diyordu. Katip doğal olarak işin farkında değil. Hakim bey gösterdi ama heyecandan pek anlamayınca,</p>

<p>Hakim: Bari refakate çalgıcıların da alınmasına diye yazsaydınız.</p>

<p>Katip, gayet ciddi bir şekilde: Yazmamış mıyım hakim bey. Özür dilerim. Hemen yazayım.</p>

<p>Meseleyi anlayınca gülme sırası katibe geçmişti. Sonrasında mahcubiyet hissetti. Ben daha vahim benzer bir hadise duymuştum. Anlatmaya başladım:</p>

<p>Hakim, zabıt katibine ilçe emniyet müdürlüğüne keşif gün ve hazırlıkları ile tanıkların hazır edilmesi için müzekkere yazdırıyor. Baş komiser elinde müzekkere ile hakimin odasına gelir. Hakim bey böyle bir müzekkere geldi. Tamam keyif yapalım yapmasına da tankları nerden bulacağız. Jandarmaya sordum. İlçemizde hiç tank yokmuş.</p>

<p>Hakim şaşırır ve yazdığı müzekkereyi okur. Katip şöyle yazmıştır: Olay mahallinde tankların hazır edilerek keyif yapılmasına…</p>

<p>Meğer “olay mahallinde tanıkların hazır edilerek keşif yapılmasına” yazmak istemiş ama “tanıklar” “tanka”, “keşif” de “keyife” dönünce iş karışmış. Bu durum karşısında bizim acemi katip, "benimki buna göre hata bile sayılmaz" havasına girerek biraz rahatladı. Amaç da buydu zaten.</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/cumhuriyet-savcisi-asim-ekren" title="Cumhuriyet Savcısı Asım EKREN"><img alt="Cumhuriyet Savcısı Asım EKREN" height="96" src="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/200x200/hukukihaber-net/uploads/2023/03/asim-ekren.jpg" width="96" /></a></p>

<h4><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/cumhuriyet-savcisi-asim-ekren" title="Cumhuriyet Savcısı Asım EKREN">Cumhuriyet Savcısı Asım EKREN</a></strong></h4>

<p><span style="color:#999999"><strong>Kaynak:</strong></span></p>

<p><span style="color:#999999">adliye koridorları düşünce gül Filiz Kitabevi, 5. Baskı, İstanbul</span></p>

<p></p>

<p><span style="color:#999999">-------</span></p>

<p><span style="color:#999999">[1] Yediemin: Güvenilir kişi.</span></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/gulduren-adliye-koridorlari-ekren-1</guid>
      <pubDate>Fri, 10 Jul 2026 18:01:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/07/adsiz-169.jpg" type="image/jpeg" length="23706"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Sanığın Cep Telefonu Şifresini Kendi Rızasıyla Vermesinin Etkin Pişmanlık Hükümleri Bakımından Değerlendirilmesi]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/sanigin-cep-telefonu-sifresini-kendi-rizasiyla-vermesinin-etkin-pismanlik-hukumleri-bakimindan-degerlendirilmesi-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/sanigin-cep-telefonu-sifresini-kendi-rizasiyla-vermesinin-etkin-pismanlik-hukumleri-bakimindan-degerlendirilmesi-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Özet</strong></p>

<p>Dijital teknolojilerin gelişmesiyle birlikte cep telefonları, ceza muhakemesinde en önemli delil kaynaklarından biri hâline gelmiştir. Soruşturma ve kovuşturma makamları bakımından cep telefonlarında bulunan veriler, suçun aydınlatılması açısından büyük önem taşımaktadır. Buna karşılık, sanığın telefon şifresini açıklamaya zorlanıp zorlanamayacağı, açıklaması hâlinde bunun hukuki sonuçlarının ne olacağı ve özellikle bu davranışın etkin pişmanlık kapsamında değerlendirilip değerlendirilemeyeceği öğretide ve uygulamada tartışmalıdır. Bu çalışmada, Anayasa’nın 38. maddesinde güvence altına alınan kendini suçlamama hakkı, susma hakkı, Ceza Muhakemesi Kanunu hükümleri ve Türk Ceza Kanunu’nun etkin pişmanlığa ilişkin düzenlemeleri birlikte değerlendirilerek, telefon şifresinin gönüllü şekilde verilmesinin etkin pişmanlık bakımından hukuki niteliği incelenmiştir.</p>

<p><strong>Giriş</strong></p>

<p>Akıllı telefonlar bireylerin haberleşme kayıtlarını, fotoğraflarını, banka işlemlerini, konum bilgilerini, sosyal medya hesaplarını ve kişisel verilerini bünyesinde barındırmaktadır. Bu nedenle ceza soruşturmalarında çoğu zaman en önemli delil kaynağını oluşturmaktadır.</p>

<p>Uygulamada şüpheli veya sanığa yöneltilen ilk sorulardan biri telefon şifresinin açıklanmasıdır. Bazı soruşturmalarda şifrenin gönüllü olarak verilmesi, etkin pişmanlık kapsamında değerlendirilmesi gereken bir davranış olarak ileri sürülmektedir. Ancak bu yaklaşımın hem ceza muhakemesinin temel ilkeleri hem de etkin pişmanlık kurumunun amacı bakımından ayrıca incelenmesi gerekir.</p>

<p>Bu çalışmanın temel sorusu şudur:</p>

<p><strong>Sanığın cep telefonu şifresini kendi iradesiyle vermesi tek başına etkin pişmanlık olarak kabul edilebilir mi?</strong></p>

<p><strong>I. Etkin Pişmanlığın Hukuki Niteliği</strong></p>

<p>Etkin pişmanlık, suç işlendikten sonra failin kendi iradesiyle suçun ortaya çıkarılmasına, zararın giderilmesine veya suç örgütünün çözülmesine somut katkı sağlaması karşılığında cezada indirim yapılmasını ya da ceza verilmemesini öngören şahsi bir cezasızlık veya cezada indirim nedenidir.</p>

<p>Etkin pişmanlığın temel amacı;</p>

<ul style="list-style-type:disc" type="disc">
 <li>
 <p>suçla mücadeleyi kolaylaştırmak,</p>
 </li>
 <li>
 <p>suç örgütlerini çözmek,</p>
 </li>
 <li>
 <p>kamu zararını azaltmak,</p>
 </li>
 <li>
 <p>faili topluma yeniden kazandırmaktır.</p>
 </li>
</ul>

<p>Dolayısıyla etkin pişmanlık yalnızca pişmanlık duygusuna değil, <strong>somut ve sonuç doğuran bir katkıya</strong> dayanır.</p>

<p><strong>II. Telefon Şifresi Vermek Bir İkrar Değildir</strong></p>

<p>Telefon şifresinin açıklanması çoğu zaman ikrar olarak değerlendirilmektedir. Oysa teknik anlamda şifrenin verilmesi suçun kabulü anlamına gelmez.</p>

<p>Şifre;</p>

<ul style="list-style-type:disc" type="disc">
 <li>
 <p>maddi bir delil değildir,</p>
 </li>
 <li>
 <p>suçun kabulü değildir,</p>
 </li>
 <li>
 <p>yalnızca dijital verilere erişim sağlayan teknik bir bilgidir.</p>
 </li>
</ul>

<p>Dolayısıyla telefon şifresinin verilmesi ile suçun kabul edilmesi arasında doğrudan hukuki bağ kurulamaz.</p>

<p><strong>III. Kendini Suçlamama Hakkı</strong></p>

<p>Anayasa’nın 38/5. maddesine göre hiç kimse kendisini veya yakınlarını suçlayan beyanda bulunmaya zorlanamaz.</p>

<p>Bu ilke öğretide <strong>nemo tenetur se ipsum accusare</strong> ilkesi olarak bilinmektedir.</p>

<p>Şüpheli;</p>

<ul style="list-style-type:disc" type="disc">
 <li>
 <p>susabilir,</p>
 </li>
 <li>
 <p>cevap vermeyebilir,</p>
 </li>
 <li>
 <p>telefon şifresini açıklamayabilir.</p>
 </li>
</ul>

<p>Bu nedenle telefon şifresini vermemesi aleyhine yorumlanamaz.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Aksi kabul edildiği takdirde kişi kendi aleyhine delil üretmeye zorlanmış olur ki bu durum adil yargılanma hakkıyla bağdaşmaz.</p>

<p><strong>IV. Telefon Şifresinin Gönüllü Olarak Verilmesi</strong></p>

<p>Telefon şifresinin tamamen özgür iradeyle açıklanması mümkündür.</p>

<p>Ancak burada önemli olan husus şudur:</p>

<p>Şifrenin verilmesi yalnızca soruşturmayı kolaylaştırmaktadır.</p>

<p>Bunun tek başına suçun ortaya çıkmasına katkı sağladığı söylenemez.</p>

<p>Örneğin;</p>

<p>Telefon içerisinde suç unsuruna ilişkin hiçbir veri bulunmamış olabilir.</p>

<p>Bu durumda şifrenin verilmesi soruşturmaya hiçbir katkı sağlamamıştır.</p>

<p>Dolayısıyla sırf şifrenin açıklanması etkin pişmanlık sonucunu doğuramaz.</p>

<p><strong>V. Etkin Pişmanlık Açısından Değerlendirme</strong></p>

<p>Türk Ceza Kanunu’nun 221. maddesi incelendiğinde kanun koyucunun aradığı unsurun yalnızca iş birliği olmadığı görülmektedir.</p>

<p>Kanun;</p>

<ul style="list-style-type:disc" type="disc">
 <li>
 <p>örgütün dağılmasına,</p>
 </li>
 <li>
 <p>örgüt mensuplarının yakalanmasına,</p>
 </li>
 <li>
 <p>suçların ortaya çıkarılmasına</p>
 </li>
</ul>

<p>somut katkı aranacağını açıkça kabul etmektedir.</p>

<p>Telefon şifresinin verilmesi ise çoğu zaman yalnızca teknik erişim sağlamaktadır.</p>

<p>Bu nedenle;</p>

<p>telefonun açılması ≠ etkin pişmanlık</p>

<p>şeklinde otomatik bir sonuç çıkarılması mümkün değildir.</p>

<p><strong>VI. Ne Zaman Etkin Pişmanlık Sayılabilir?</strong></p>

<p>Kanaatimizce bazı istisnai hâllerde telefon şifresinin verilmesi etkin pişmanlığın değerlendirilmesinde dikkate alınabilir.</p>

<p>Örneğin;</p>

<p>telefon içerisinde;</p>

<ul style="list-style-type:disc" type="disc">
 <li>
 <p>örgütün tüm hiyerarşik yapısı,</p>
 </li>
 <li>
 <p>finans kaynakları,</p>
 </li>
 <li>
 <p>silah depoları,</p>
 </li>
 <li>
 <p>eylem planları,</p>
 </li>
 <li>
 <p>diğer örgüt üyelerinin kimlikleri</p>
 </li>
</ul>

<p>bulunuyor ve bunların tamamı yalnızca şifrenin açıklanması sayesinde ortaya çıkarılmışsa artık sıradan bir teknik yardım değil, soruşturmaya ciddi katkı söz konusudur.</p>

<p>Bu durumda telefon şifresi tek başına değil;</p>

<p><strong>doğurduğu sonuç nedeniyle</strong></p>

<p>etkin pişmanlık kapsamında değerlendirilebilir.</p>

<p><strong>VII. Hukuki Değerlendirme</strong></p>

<p>Kanaatimizce etkin pişmanlığın ölçütü davranış değil, davranışın sonucudur.</p>

<p>Bu nedenle;</p>

<p>telefon şifresini vermek</p>

<p>tek başına</p>

<p>ne pişmanlığı,</p>

<p>ne suçun kabulünü,</p>

<p>ne de etkin pişmanlığı göstermektedir.</p>

<p>Asıl değerlendirilmesi gereken;</p>

<p>şifrenin verilmesi sonucunda ortaya çıkan katkının kapsamıdır.</p>

<p>Eğer soruşturma zaten telefon üzerinde yapılabilecek teknik incelemelerle aynı sonuca ulaşabilecekse kişinin şifreyi açıklaması olağan bir kolaylaştırıcı davranış olmaktan öteye geçmeyecektir.</p>

<p>Buna karşılık başka türlü elde edilmesi mümkün olmayan kritik deliller yalnızca sanığın gönüllü açıklaması sayesinde elde edilmişse etkin pişmanlığın amacına uygun bir katkıdan söz edilebilir.</p>

<p><strong>Sonuç</strong></p>

<p>Ceza muhakemesinde telefon şifresinin açıklanması ile etkin pişmanlık kurumu birbirinden farklı hukuki müesseselerdir.</p>

<p>Telefon şifresi vermek;</p>

<ul style="list-style-type:disc" type="disc">
 <li>
 <p>tek başına ikrar değildir,</p>
 </li>
 <li>
 <p>tek başına etkin pişmanlık değildir,</p>
 </li>
 <li>
 <p>tek başına cezada indirim nedeni değildir.</p>
 </li>
</ul>

<p>Ancak şifrenin açıklanması sayesinde suç örgütünün yapısı çözülmüş, suç ortakları yakalanmış veya suçun aydınlatılması bakımından kanunun aradığı düzeyde önemli ve gönüllü bir katkı sağlanmışsa, bu davranış etkin pişmanlığın değerlendirilmesinde dikkate alınabilir.</p>

<p>Sonuç olarak, etkin pişmanlığın ölçütü telefon şifresinin verilmiş olması değil, bu davranışın ceza adaletine sağladığı <strong>somut, gönüllü ve sonuç doğuran katkıdır</strong>. Aksi yöndeki bir yaklaşım hem Anayasa’nın güvence altına aldığı kendini suçlamama hakkını zedeleyecek hem de etkin pişmanlık kurumunun kanuni amacını aşan genişletici yorumlara yol açacaktır.</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/av-emrah-golgiyaz" title="Av. Emrah GOLGİYAZ"><img alt="Av. Emrah GOLGİYAZ" height="96" src="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/200x200/hukukihaber-net/uploads/2026/05/emrah-golgiyaz.jpg" width="96" /></a></p>

<h4><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/av-emrah-golgiyaz" title="Av. Emrah GOLGİYAZ">Av. Emrah GOLGİYAZ</a></strong></h4></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/sanigin-cep-telefonu-sifresini-kendi-rizasiyla-vermesinin-etkin-pismanlik-hukumleri-bakimindan-degerlendirilmesi-1</guid>
      <pubDate>Fri, 10 Jul 2026 00:08:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/07/terazi/cep-tel-sifre-terazi.jpg" type="image/jpeg" length="12981"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Yaz Kızımdan Yapay Zekâya: Hâkimin Yanında mı, Yerine mi?]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/yaz-kizimdan-yapay-zekaya-hakimin-yaninda-mi-yerine-mi-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/yaz-kizimdan-yapay-zekaya-hakimin-yaninda-mi-yerine-mi-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Mahkeme salonlarının hafızasında yer eden bazı ifadeler vardır. Bunlardan biri de hiç kuşkusuz hâkimin zabıt kâtibine dönerek söylediği “Yaz kızım…” sözüdür. Bu ifade, yalnızca bir hitap biçimi değil; yargılamanın işleyişini anlatan sembolik bir anlatımdı. Hâkim kararını oluşturur, ara kararlarını açıklar; zabıt kâtibi ise bu iradeyi tutanağa geçirirdi. Karar veren hâkimdi, yazıya döken ise yardımcı konumundaydı.</p>

<p>Teknolojinin gelişmesiyle birlikte bu geleneksel tablo da değişmeye başladı. Bilgisayarların yaygınlaşması, dijital kayıt sistemlerinin kullanılmaya başlanması ve elektronik dosya uygulamalarıyla birlikte yargılama süreçlerinde önemli dönüşümler yaşandı. Bazı uygulamalarda karar metinlerinin duruşmadan önce büyük ölçüde hazırlanmış olması, kamuoyunda “Tak kızım” şeklinde sembolleştirilen bir algının oluşmasına neden olmuştur. Bu durum, tarafların duruşmada ileri sürdükleri son açıklamaların ve savunmaların ne ölçüde dikkate alındığı konusunda tartışmaları da beraberinde getirmiştir.</p>

<p>Bugün ise yargı, bundan çok daha büyük bir dönüşümün eşiğindedir.</p>

<p>Artık mesele ne zabıt kâtibidir ne de dijital karar metinleri.</p>

<p>Yeni yardımcı, yapay zekâdır.</p>

<p>Yapay zekâ sistemleri; saniyeler içinde binlerce sayfalık dosyayı inceleyebilmekte, milyonlarca emsal kararı karşılaştırabilmekte, mevzuatı analiz edebilmekte, uyuşmazlıkları sınıflandırabilmekte ve gerekçeli karar taslakları hazırlayabilmektedir. Dosyaların ön incelemesinden içtihat eğilimlerinin belirlenmesine kadar birçok alanda önemli katkılar sunabilecek bu teknoloji, yargının geleceğinde kaçınılmaz olarak yerini alacaktır.</p>

<p>Kuşkusuz yapay zekânın yargıya sağlayacağı imkânlar büyüktür. Artan iş yükünün azaltılması, benzer uyuşmazlıklarda uygulama birliğinin güçlendirilmesi ve yargılamaların makul sürede sonuçlandırılması bakımından önemli fırsatlar bulunmaktadır.</p>

<p>Ancak hukuk açısından asıl mesele teknolojinin varlığı değil, sınırıdır.</p>

<p>Çünkü hukukta araç ile karar verici birbirinden ayrıdır.</p>

<p>Kalem nasıl hâkimin yerine karar veremezse, bilgisayar da hüküm kuramaz. Aynı şekilde yapay zekâ da ne kadar gelişmiş olursa olsun, yargısal kararın sahibi ve sorumlusu hâkim olmak zorundadır.</p>

<p>Tam da bu noktada şu soru önem kazanmaktadır:</p>

<p>Yapay zekâ gerçekten hâkimin yardımcısı mı olacaktır, yoksa zaman içinde fark edilmeden hâkimin yerine düşünmeye başlayan görünmez bir karar vericiye mi dönüşecektir?</p>

<p>Bu soru, yalnızca geleceğe ilişkin teorik bir tartışma değildir. Hukuk uygulamasında yardımcı unsurların zaman zaman karar sürecinde belirleyici bir etkiye sahip olabildiği örnekler bulunmaktadır.</p>

<p>Bilirkişi raporları bunun en somut örneklerinden biridir. Bilirkişi, hukukumuzda teknik bilgi sunan yardımcı bir kişidir; karar veren kişi değildir. Ancak uygulamada bazı dosyalarda bilirkişi raporlarının yeterince eleştirel değerlendirmeye tabi tutulmadan hükme esas alındığı yönündeki eleştiriler bilinmektedir.</p>

<p>Eğer teknik bir konuda görüş sunan bilirkişi raporları zaman zaman karar üzerinde etkili olabiliyorsa, çok daha geniş veri analiz kapasitesine sahip yapay zekâ sistemlerinin etkisinin daha dikkatli yönetilmesi gerektiği açıktır.</p>

<p>Buradaki temel risk, yapay zekânın doğrudan karar vermesi değildir. Asıl risk, hâkimin yapay zekânın ortaya koyduğu sonucu yeterince sorgulamadan kendi kanaati hâline getirmesidir. Böyle bir durumda karar görünüşte hâkime ait olacak, ancak kararın düşünsel temeli algoritmik öneriler tarafından şekillendirilecektir.</p>

<p>Oysa hukukta karar vermek yalnızca bilgiye ulaşmak değildir. Karar vermek; tarafları dinlemeyi, delilleri değerlendirmeyi, olayın bütününü kavramayı, insan davranışlarını anlamayı ve hukuki kuralları adalet duygusuyla birlikte yorumlamayı gerektirir.</p>

<p>Vicdani kanaat, yalnızca delillerin değerlendirilmesi değil; hâkimin hukuka, adalete ve insan onuruna dayalı bağımsız muhakemesidir. Bu yönüyle vicdani kanaat, hiçbir algoritmanın bütünüyle ikame edemeyeceği insanî ve hukuki bir süreçtir.</p>

<p>Bu nedenle yapay zekânın yargıya dâhil olması, hâkimin sorumluluğunu azaltmaz; aksine artırır. Hâkim, yapay zekânın sunduğu analizleri sorgulamadan benimseyen bir onay makamı değil; bu verileri hukukun temel ilkeleri, dosyadaki deliller ve kendi vicdani kanaati ışığında değerlendiren bağımsız karar verici olmalıdır.</p>

<p>Anayasa’nın güvence altına aldığı hâkim bağımsızlığı ve vicdani kanaat ilkesi de bunu zorunlu kılar. Çünkü kararın hukuki sorumluluğunu taşıyan, gerekçesini oluşturan ve hesabını veren yapay zekâ değil, hâkimdir.</p>

<p>Bu sebeple yapay zekâ, yargının alternatifi değil; güçlü bir yardımcısı olmalıdır. Araştırabilir, analiz edebilir, tasnif yapabilir ve öneriler sunabilir. Ancak hüküm kuramaz.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Çünkü yargıda yapay zekânın sınırı, hâkimin vicdani kanaatinin başladığı yerde biter.</p>

<p>Dün mahkeme salonlarında “Yaz kızım…” deniliyordu.</p>

<p>Sonra teknoloji gelişti; “Tak kızım…” dönemi başladı.</p>

<p>Bugün ise yapay zekâ, yargının en güçlü yardımcılarından biri olmaya hazırlanmaktadır.</p>

<p>Yarın tartışılacak asıl mesele, teknolojinin ne kadar geliştiği değil; son sözün kime ait olduğudur.</p>

<p>Yapay zekâ yargının hafızası olabilir; ancak vicdanı olamaz.</p>

<p>Adaletin geleceğini belirleyecek olan teknoloji değil; hukuka bağlı, bağımsız ve tarafsız hâkimin vicdani kanaatidir.</p>

<p>Çünkü hukuk devletinde son söz daima insana ait olmalıdır.</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/prof-dr-seyithan-deliduman" title="Prof. Dr. Seyithan DELİDUMAN"><img alt="Prof. Dr. Seyithan DELİDUMAN" height="96" src="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/200x200/hukukihaber-net/uploads/2025/12/seyithan-deliduman.jpg" width="96" /></a></p>

<h4><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/prof-dr-seyithan-deliduman" title="Prof. Dr. Seyithan DELİDUMAN">Prof. Dr. Seyithan DELİDUMAN</a></strong></h4></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/yaz-kizimdan-yapay-zekaya-hakimin-yaninda-mi-yerine-mi-1</guid>
      <pubDate>Thu, 09 Jul 2026 19:24:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/07/terazi/yapay-zeka-hakim.jpg" type="image/jpeg" length="36255"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[CAATSA Örneği ve Uluslararası Hukukta Yaptırım Konusu]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/caatsa-ornegi-ve-uluslararasi-hukukta-yaptirim-konusu</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/caatsa-ornegi-ve-uluslararasi-hukukta-yaptirim-konusu" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Giriş</strong></p>

<p>Uluslararası hukukta devletlerin yaptırım uygulama yetkisi, modern dönemde dış politikanın en etkili araçlarından biri hâline gelmiştir. Özellikle ekonomik anlamda ve askeri anlamda güçlü olan devletler bunu bir nevi silah olarak kullanmakta ve ekonomik ve siyasi kırılganlığı fazla olan devletler üzerinde çok ciddi şekilde uygulamaya çalışmaktadırlar. Devletler artık yalnızca askeri güçle değil; ekonomik ambargo, mal varlığı dondurma, ihracat yasağı, finansal sistemden çıkarma, vize yasağı ve ikincil yaptırımlar gibi yöntemlerle diğer devletleri veya kişi ve kurumları baskı altına almaktadır. Bu sayede de bu devletler bir nevi birbirlerini dize getirmeye çalışmaktadırlar. Şu anda gündemde en meşhur olan ve herkesin konuştuğu CAATSA yaptırımları da ülkemizde düzenlenen NATO zirvesinde ki en önemli konulardan birisi olmuştur.</p>

<p>Ancak burada temel soru şudur: Bir devlet, başka bir devlete veya onun vatandaşlarına hangi hukuki dayanakla yaptırım uygular? Bu yaptırımlar uluslararası hukuka göre meşru mudur, yoksa güçlü devletlerin kendi iç hukukunu dünya çapında uygulama çabası mıdır? Yada ortaçağ da ki düzen dünyaya yeniden geri mi getirilmek istenmektedir , yani güçlü olanın sözünün geçtiği güçsüz olanın ezildiği yada sömürüldüğü bir düzen mi sağlanmaya çalışılmaktadır.</p>

<p>Bu soruya cevap verebilmek için öncelikle yaptırımları ikiye ayırmak gerekir: Birincisi Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi tarafından uygulanan kolektif yaptırımlar, ikincisi ise devletlerin kendi iç hukuklarına dayanarak uyguladığı tek taraflı yaptırımlardır. CAATSA yaptırımları ikinci gruba, yani ABD’nin kendi iç hukukuna dayanan tek taraflı yaptırımlar kategorisine girer.</p>

<p><strong>1. Uluslararası Hukukta Yaptırım Kavramı</strong></p>

<p>Uluslararası hukukta yaptırım, bir devletin veya uluslararası örgütün, hukuka aykırı veya uluslararası barış ve güvenliği tehdit eden bir davranışı değiştirmek amacıyla uyguladığı baskı aracıdır. Bu baskı aracı çoğu zaman dünya siyasetinde karışıklıkların çıktığı dönemlerde daha çok ortaya çıkmakta ve savaşların veya çatışmaların olduğu dönemlerde daha fazla gündeme gelmektedir. Ama şu anki değişen ve gelişen dünya düzeninde çatışma ortamı olmasa bile yaptırım kavramları gündeme gelmekte ve güçlü devletler bunu bir silah olarak kullanmaktadırlar. Burada en önemli etkilerden birisi de bu devletlerin yapmış olduğu lobi çalışmaları sonucu ortaya çıkmaktadır. Lobisi güçlü olanın sözünün geçtiği bir dönemdeyiz de diyebiliriz aslında. Bu baskı askeri olmak zorunda değildir. Hatta günümüzde yaptırımların büyük çoğunluğu ekonomik ve finansal niteliktedir.</p>

<p>Yaptırımların başlıca türleri şunlardır:</p>

<ul style="list-style-type:disc" type="disc">
 <li>Ekonomik ambargo</li>
 <li>Mal varlığının dondurulması</li>
 <li>Bankacılık ve finans sistemine erişimin engellenmesi</li>
 <li>İhracat ve ithalat yasakları</li>
 <li>Savunma sanayii ambargoları</li>
 <li>Vize ve seyahat yasakları</li>
 <li>Belirli şirket ve kişilerin yaptırım listesine alınması</li>
 <li>İkincil yaptırımlar</li>
</ul>

<p>Özellikle ABD yaptırımları bakımından en etkili araçlardan biri, dolar sistemine ve Amerikan finans piyasalarına erişimin engellenmesidir. Çünkü uluslararası ticaretin önemli bir kısmı dolar üzerinden yürümektedir. Bu nedenle ABD’nin tek taraflı yaptırımları, yalnızca ABD vatandaşlarını değil, çoğu zaman üçüncü ülkelerdeki şirketleri de fiilen etkilemektedir. Amerika Birleşik Devletleri elindeki dolar silahını çok etkili şekilde kullanmakta ve ekonomik anlamda özellikle katma değeri yüksek teknolojik aletlerde ve savunma sanayi ürünlerinde dışa bağımlı olan devletleri bu silah ile çok ciddi şekilde sıkıştırmakta ve ülkelerde oluşması muhtemelen olan enflasyonun daha hızlı ve sert şekilde yükselmesini de yine bu silah ile tetiklemektedir. Buna en net örnek Trump ın ilk döneminde gördüğümüz şekilde ülkemize uygulanan yaptırımlar ve yapılan ekonomik saldırılar verilebilir.</p>

<p><strong>2. BM Güvenlik Konseyi Yaptırımları</strong></p>

<p>Uluslararası hukuk bakımından en güçlü ve tartışmasız yaptırım mekanizması Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi yaptırımlarıdır. BM Şartı’nın VII. Bölümü, uluslararası barış ve güvenliğin tehdit edilmesi, barışın bozulması veya saldırı fiili hâlinde Güvenlik Konseyi’ne yaptırım uygulama yetkisi verir. BM Şartı m. 39’a göre Güvenlik Konseyi, barışa yönelik tehdit, barışın bozulması veya saldırı fiilinin varlığını belirler ve gerekli tedbirleri kararlaştırır. Bu maddeye en net ve bilinen örnek Keşmir olaylarına karşı bu maddenin devreye girmesidir.</p>

<p>BM Şartı m. 41 ise silahlı kuvvet kullanımını içermeyen tedbirleri düzenler. Bunlar ekonomik ilişkilerin kesilmesi, ulaşım ve haberleşme bağlantılarının durdurulması, diplomatik ilişkilerin askıya alınması gibi yaptırımlardır. Bu maddeyle ilgili herkesin hafızasında kalan açıklamalardan birisi olan tarafları sulhe davet etme ve çatışmasızlık ortamının sağlanmasına yönelik herkesin bildiği açıklamaların BM de görevli en üst düzey kişiler tarafından TV karşısında yapılması verilebilir. Tabi ki bugün bir ayrı tartışma konusu da bu BM kararlarının ne kadar etkili olduğu ve BM yaptırımlarının ne kadar dikkate alındığıdır. Bu yaptırımlar, BM üyesi devletler açısından bağlayıcı nitelik taşır.</p>

<p>Bu nedenle BM yaptırımları, uluslararası toplum adına alınan kolektif tedbirlerdir. Örneğin Kuzey Kore’ye yönelik BM yaptırımları, İran nükleer programına ilişkin eski yaptırım rejimleri veya bazı terör örgütlerine yönelik mal varlığı dondurma kararları bu kapsamdadır.</p>

<p><strong>3. Tek Taraflı Yaptırımlar</strong></p>

<p>BM yaptırımlarından farklı olarak tek taraflı yaptırımlar, bir devletin kendi iç hukukuna veya dış politika tercihine dayanarak başka bir devlete, şirkete veya kişiye yaptırım uygulamasıdır. Burada bu tek taraflı yaptırımların aslında yukarıda söylediğimiz yaptırımlardan çok daha etkili ve kesin sonuçlar verdiği aşikardır. Çünkü değişen ve gelişen dünyada artık sadece gücün kadar askerin kadar teknolojinden ziyade teknolojik savunma sanayi ürünlerin kadar etkili olduğun bir gerçek vardır ki artık bir çok devlet de bu gerçeği kabul etmek zorunda kalmıştır.</p>

<p>ABD, Avrupa Birliği, İngiltere, Kanada ve bazı diğer devletler bu yöntemi sıkça kullanmaktadır. Ancak özellikle ABD yaptırımları, Amerikan dolar sistemi ve küresel finans piyasaları üzerindeki etkisi nedeniyle diğer devletlerin yaptırımlarından daha güçlü sonuçlar doğurur.</p>

<p>Tek taraflı yaptırımların uluslararası hukuktaki meşruiyeti tartışmalıdır. Bir görüşe göre devletler, kendi ulusal güvenliğini, dış politikasını ve kamu düzenini korumak için kiminle ticaret yapacağını belirleme hakkına sahiptir. Bu nedenle kendi vatandaşlarına ve kendi şirketlerine yasak koyabilir.</p>

<p>Diğer görüşe göre ise bir devletin kendi iç hukukunu üçüncü ülkelerdeki kişi ve şirketlere uygulaması, devletlerin egemen eşitliği ve iç işlerine karışmama ilkesiyle çatışabilir. Özellikle ikincil yaptırımlar bu nedenle yoğun şekilde eleştirilmektedir.</p>

<p>Burada tartışmamız gereken ve önemli görülen bir konu tüm bu güçlü devletlerin yapmış olduğu bu yaptırımlara karşı her daim eşitliği ve insan haklarını savunduğunu açıklaması çelişkisidir. Zira bu devletlerin yapmış olduğu bu ambargolar doğrudan insan hayatını ve ambargo ve yaptırım uyguladıkları devletlerde yaşayan insanların hayatının her anını neredeyse etkilemektedir.</p>

<p><strong>4. Karşı Önlem Kavramı</strong></p>

<p>Uluslararası hukukta tek taraflı yaptırımlar bazen “karşı önlem” kavramıyla açıklanmaya çalışılır. Uluslararası Hukuk Komisyonu’nun Devletlerin Uluslararası Haksız Fiillerinden Sorumluluğuna İlişkin Maddeleri’nde karşı önlemler düzenlenmiştir. Buna göre zarar gören devlet, uluslararası hukuka aykırı fiilden sorumlu devleti yükümlülüklerine uymaya zorlamak amacıyla geçici bazı tedbirler alabilir. Ancak bu tedbirler sınırsız değildir.</p>

<p>Karşı önlemlerin temel şartları şunlardır:</p>

<p>Birincisi, ortada uluslararası hukuka aykırı bir fiil bulunmalıdır.</p>

<p>İkincisi, yaptırım uygulayan devlet bu fiilden zarar gören devlet olmalıdır.</p>

<p>Üçüncüsü, karşı önlem orantılı olmalıdır.</p>

<p>Dördüncüsü, karşı önlem geçici olmalı ve karşı tarafın hukuka uygun davranmasını sağlamayı amaçlamalıdır.</p>

<p>Beşincisi, kuvvet kullanma yasağı, temel insan hakları, diplomatik dokunulmazlıklar ve insancıl hukuk gibi emredici kurallar ihlal edilmemelidir.</p>

<p>Bu açıdan bakıldığında her tek taraflı yaptırım otomatik olarak hukuka uygun kabul edilemez. Yaptırımın amacı, kapsamı, muhatabı, orantılılığı ve uluslararası hukukla bağlantısı ayrıca değerlendirilmelidir. Ancak tüm bu maddeler ve sayılanlardan ziyade ortada bir dünya gerçeği vardır ki bu yazılı kuralların hiç birisi neredeyse uygulanmamaktadır. Devletler savaş durumunda da çatışma durumunda da meşru müdafa hakkı kapsamında karşılık vermesi gereken durumlarda dahi eğer güçlüyse orantısız şekilde bu gücü karşı devlete yönelik kullanmaktadırlar. Buna en net ve en belirgin örnek son dönemlerde yaşanan ve herkesin bildiği İsrail, İran, Amerika, Filistin, Rusya, Ukrayna gibi devletlerde gördüğümüz ve televizyonlardan canlı canlı tüm dünyanın izlediği savaş suçlarının göz göre göre işlenmesidir. Tüm bu durumlar göz göre göre yapılırken de bu şekilde süslü püslü kurallar olduğu halde hiçbir devletin buna uymaması da yine uluslararası hukukun ortadan fiilen kalktığını ve güçlü olanın gücünü sonuna kadar kullandığını bize göstermektedir.</p>

<p><strong>5. CAATSA Yaptırımları Nedir?</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>CAATSA, İngilizce adıyla “Countering America’s Adversaries Through Sanctions Act”, Türkçe karşılığıyla “Amerika’nın Hasımlarıyla Yaptırımlar Yoluyla Mücadele Yasası”dır. ABD’de 2017 yılında kabul edilmiş federal bir kanundur. Kanun; Rusya, İran ve Kuzey Kore’ye yönelik yaptırım rejimlerini güçlendirmek amacıyla çıkarılmıştır. CAATSA 2 Ağustos 2017’de dönemin ABD Başkanı Donald Trump tarafından imzalanarak yürürlüğe girmiştir. Bu dönemde bunu yürürlüğe alan ABD , dünyada kaybettiği gücünü geri kazanmayı ve yeniden itibarını korumayı ve gücünü kaybettiği bölgelerde ki devletlere yönelik tekrardan dizginleme amacı taşımaktaydı ancak bu ne kadar başarılı oldu orası da bir ayrı tartışma konusudur.</p>

<p>CAATSA’nın en önemli yönlerinden biri, yalnızca doğrudan hedef devletleri değil, bu devletlerle belirli alanlarda önemli işlem yapan üçüncü ülke kişi ve kurumlarını da etkileyebilmesidir. Bu nedenle CAATSA, klasik yaptırım düzenlemelerinden farklı olarak “ikincil yaptırım” etkisi doğurur. Buda aslında yaptırımlar konusunda ikincil yaptırımlara maruz kalan devletlerin iç işlerine doğrudan bir müdahale niteliği taşımaktadır. Zira ABD ile dost olmayan bir devlet ile ilişkiniz iyiyse eğer ABD tarafından doğrudan yaptırıma maruz kalma tehlikesi ile karşı karşıya kaldınız demektir. Buda yine insan haklarına ve uluslararası hukuka aykırı bir durumdur.</p>

<p>Örneğin bir devlet, Rusya’nın savunma veya istihbarat sektörüyle “önemli işlem” yaparsa ABD bu devlete veya ilgili kurumlarına yaptırım uygulayabilir. Türkiye’ye yönelik S-400 meselesinde tartışılan yaptırımlar da bu çerçevede gündeme gelmiştir. Zira Türkiye yıllarca ABD den patriot hava savunma sistemlerini istemiş ama istediği şartlarda asla bu hava savunma sistemlerine sahip olamamıştır bu sebeple kendi milletinin ve devletinin güvenliği için satın alınan S-400 ler ABD nin hasmı olan Rusyadan alındığı için , ABD ambargosuna maruz kalmıştır.</p>

<p><strong>6. CAATSA’nın Hukuki Dayanağı</strong></p>

<p>CAATSA’nın doğrudan hukuki dayanağı uluslararası bir sözleşme değil, ABD iç hukukudur. Yani CAATSA, BM Güvenlik Konseyi kararıyla çıkarılmış bir yaptırım rejimi değildir. ABD Kongresi tarafından kabul edilen ve ABD Başkanı tarafından imzalanan bir federal kanundur. Yani demem o ki bir devlet kendi içinde almış olduğu kararla direkt olarak kendine düşman gördüğü devletlere yaptırım uygulamayı kendine hak görmekte ama burada kendi düşmanlarıyla ilişkilerini geliştiren devletlere de bunu göstererek ikincil yaptırım dediğimiz yaptırım türünü uygulamaktadır.</p>

<p>Bu nedenle CAATSA’nın kaynağı bakımından iki ayrı değerlendirme yapılmalıdır.</p>

<p>Birincisi, ABD iç hukuku bakımından CAATSA geçerli bir kanundur. ABD makamları, kendi vatandaşlarına, kendi şirketlerine, ABD finans sistemine erişmek isteyen yabancı kişi ve şirketlere bu kanunu uygulayabilir.</p>

<p>İkincisi, uluslararası hukuk bakımından CAATSA daha tartışmalı bir alandadır. Çünkü ABD, kendi iç hukukuna dayanarak üçüncü devletlerin egemen tercihlerini etkilemeye çalışmaktadır. Bu da doğrudan bir devletin aslında iç işlerine müdahale niteliği taşımakta ve dolaylı yoldan o devleti yönlendirmeye çalışmaktır diyebiliriz. Özellikle savunma sanayii alımlarında başka bir devletin hangi ülkeden silah sistemi alacağına dışarıdan müdahale edilmesi, egemenlik ve iç işlerine karışmama ilkesi yönünden tartışma yaratır.</p>

<p><strong>7. Devletler Neye Göre Yaptırım Uygular?</strong></p>

<p>Devletlerin yaptırım uygulama sebepleri genellikle şu başlıklarda toplanır:</p>

<p>Ulusal güvenlik gerekçesiyle yaptırım uygulanabilir. Bir devlet, başka bir devletin askeri kapasitesini, nükleer programını veya terör örgütleriyle ilişkisini kendi güvenliği için tehdit olarak görebilir. Ama bunu tehdit olarak görürken dahi elle tutulur gözle görülür hukuki delil olarak değerlendirilebilecek net kanıtlar olması lazımdır. Hayali olarak sırf bir devletin zengin doğalgaz ve petrol yatakları olması sebebiyle o devleti terör listesine almak yada o devleti nükleer silaha sahip olmakla itham etmek ne uluslararası hukuka ne de insanlığa sığar.</p>

<p>Dış politika gerekçesiyle yaptırım uygulanabilir. Bir devlet, başka bir devletin savaş, işgal, insan hakları ihlali veya seçimlere müdahale gibi davranışlarına karşı ekonomik baskı kurabilir. Bu en doğal hakkıdır ama bunda da yine net kanıtlar olması gerekmektedir.</p>

<p>İnsan hakları gerekçesiyle yaptırım uygulanabilir. Bazı yaptırım rejimleri, ağır insan hakları ihlallerine karışan kişi ve kurumların mal varlığının dondurulmasına dayanır. Bu en çok uygulanmaya çalışılan yaptırımlardan birisidir ve bunda dahi usulsüzlükler görülmektedir.</p>

<p>Terörle mücadele gerekçesiyle yaptırım uygulanabilir. Terör örgütleriyle bağlantılı kişi, kurum veya finansal ağlara yaptırım uygulanması bu kapsamdadır. Ama terör bağlantılı kişilerin daha sonra hedef devlete karşı kullanılması amacıyla kendi ülkelerinde sığınma barınma yaşama artık adına ne derseniz hak verilmesi hukuka aykırıdır.</p>

<p>Nükleer silahların yayılmasını önleme gerekçesiyle yaptırım uygulanabilir. İran ve Kuzey Kore’ye yönelik yaptırımların önemli bir kısmı bu gerekçeye dayanır. Ama burada dahi nükleer silaha sahip olan devletlerin başka devletlerde nükleer silah istememe iki yüzlülüğü yine karşımıza çıkmaktadır.</p>

<p>CAATSA özelinde ise ABD, Rusya’nın savunma ve istihbarat sektörleriyle yapılan önemli işlemleri kendi ulusal güvenliği ve dış politika çıkarları bakımından tehdit olarak değerlendirmiştir.</p>

<p><strong>8. CAATSA ve Türkiye Örneği</strong></p>

<p>Türkiye bakımından CAATSA tartışması özellikle Rusya’dan alınan S-400 hava savunma sistemi nedeniyle gündeme gelmiştir. ABD, Rus savunma sanayii ile yapılan bu alımı CAATSA kapsamında değerlendirmiştir. Bu olay, CAATSA’nın yalnızca Rusya’ya değil, Rusya ile savunma alanında işlem yapan üçüncü ülkelere de uygulanabileceğini göstermiştir. Garip olan şudur ki ABD ve Rusya arasında ki ticaret hacmi Trump döneminde hep artmıştır . Burada bu işin iç siyasette oy toplamak için yapılmış bir hamle olup olmayacağı tartışması da yine ayrı şekilde gündeme gelmektedir.</p>

<p>Burada uluslararası hukuk açısından temel tartışma şudur: Türkiye egemen bir devlet olarak savunma ihtiyacını hangi ülkeden karşılayacağına kendisi karar verebilir mi? Evet, devlet egemenliği ilkesi gereği bu karar Türkiye’ye aittir. Ancak ABD de kendi iç hukuku ve ulusal güvenlik politikası gereği, Rus savunma sektörüyle işlem yapan kişi veya kurumları kendi finansal ve ticari sisteminden dışlayabileceğini ileri sürmektedir. Hukuka aykırı olan budur. Kendi iç ilişkilerin yüzünden istemediğin sevmediğin devletlerle iyi ilişkilere sahip olan devletlere yönelik de bu yaptırımları uygulamak doğru değildir.</p>

<p>Bu nedenle mesele yalnızca hukuk meselesi değil, aynı zamanda güç ve jeopolitik meselesidir. ABD’nin finans sistemi üzerindeki etkisi, kendi iç hukukuna dayanan yaptırımları küresel ölçekte etkili hâle getirmektedir. Kırılgan ekonomiye sahip olan devletler de maalesef bu tür ikincil yaptırım dediğimiz yaptırımlardan daha çok etkilenmektedir.</p>

<p><strong>9. Tek Taraflı Yaptırımların Uluslararası Hukuk Açısından Sorunları</strong></p>

<p>Tek taraflı yaptırımların en tartışmalı yönü, egemen eşitlik ilkesidir. BM Şartı’na göre tüm devletler egemen eşittir. Bir devletin diğer devleti ekonomik baskıyla belirli bir politika değişikliğine zorlaması, bazı durumlarda iç işlerine karışmama ilkesiyle çatışabilir. Ancak burada kanuni bir boşluk da var diyebiliriz çünkü bu sözleşmelerin yazıldığı yapıldığı dönemlerde ki dünyanın içinde bulunduğu ekonomik koşullar ve ortam ve tabiki teknoloji seviyesiyle şimdiki düzen bir değildir. Buda bir nevi şu anda ekonomisi güçlü olan devletlerin bunu bir silah olarak kullanmasına sebep olmaktadır.</p>

<p>Uluslararası Adalet Divanı’nın Nikaragua kararında da iç işlerine karışmama ilkesi, devletlerin siyasal, ekonomik ve sosyal sistemlerini serbestçe belirleme hakkıyla bağlantılı olarak ele alınmıştır. Zorlama niteliğindeki müdahaleler bu ilke bakımından sorun yaratabilir.</p>

<p>İkinci sorun, ülke dışı uygulamadır. ABD yaptırımlarında sıkça görüldüğü üzere, ABD kendi iç hukukunu üçüncü ülke şirketlerine de fiilen uygulayabilmektedir. Bir Avrupa, Türk veya Asya şirketi ABD ile hiçbir doğrudan işlem yapmasa bile dolar sistemiyle bağlantısı varsa yaptırım riskiyle karşılaşabilir. Aslında burada dünya ticareti dolar üzerinden döndüğü için ülkelerde ki tüm şirketler de dolaylı yoldan bu durumdan ve oluşan enflasyondan etkilenmekte ve ciddi sıkıntılar yaşamaktadırlar.</p>

<p>Üçüncü sorun, orantılılık meselesidir. Yaptırımın hedefi ile sonucu arasında makul bir denge bulunmalıdır. Aksi hâlde yaptırım, hukuki tedbir olmaktan çıkıp ekonomik cezalandırmaya dönüşebilir. Bu da ilgili ülkede insanların yaşamlarını dahi doğrudan etkilediği için orantılılık ilkesini aşmaktadır ve orantısız bir yaptırıma dönüşmektedir.</p>

<p>Dördüncü sorun, insani etkidir. Özellikle geniş ekonomik ambargolar, hedef devletin yönetiminden çok sıradan halkı etkileyebilir. Bu nedenle modern yaptırım rejimleri artık daha çok “akıllı yaptırım” veya “hedefli yaptırım” modeline yönelmiştir.</p>

<p><strong>10. CAATSA Hukuka Uygun mudur?</strong></p>

<p>CAATSA’nın hukuka uygunluğu konusunda kesin ve tek cümlelik bir cevap vermek zordur.</p>

<p>ABD iç hukuku bakımından CAATSA, Kongre tarafından kabul edilmiş bağlayıcı bir federal kanundur. ABD makamları açısından uygulanabilir niteliktedir.</p>

<p>Uluslararası hukuk bakımından ise CAATSA’nın meşruiyeti tartışmalıdır. Benim şahsi fikrim uluslararası hukuka kesinlikle uygun değildir. Özellikle ikincil yaptırımlar konusu kesinlikle uluslararası hukuka uygun değildir. Eğer CAATSA, ABD’nin kendi vatandaşlarına ve şirketlerine “şu kişi veya kurumlarla işlem yapmayacaksın” demesiyle sınırlıysa, bu devletin kendi ekonomik düzenini belirleme yetkisi kapsamında görülebilir. Hukuka uygun olur.</p>

<p>Ancak CAATSA, üçüncü devletleri kendi savunma, enerji veya dış politika tercihlerinden vazgeçmeye zorlayacak şekilde uygulanırsa, egemenlik ve iç işlerine karışmama ilkesi açısından tartışmalı hale gelir ve bu da hukuka uygun değildir. Özellikle ikincil yaptırımlar, uluslararası hukuk literatüründe en çok eleştirilen alanlardan biridir ve bu konuda bana göre de kesinlikle uluslararası hukuka uygun değildir.</p>

<p><strong>Sonuç</strong></p>

<p>Uluslararası hukukta yaptırımlar, devletlerin ve uluslararası örgütlerin barış, güvenlik, insan hakları ve dış politika hedefleri doğrultusunda kullandığı önemli araçlardır. Ancak yaptırımların hukuki niteliği, onları kimin uyguladığına göre değişir.</p>

<p><strong>Av. Melihresül ŞENOĞLU</strong></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/caatsa-ornegi-ve-uluslararasi-hukukta-yaptirim-konusu</guid>
      <pubDate>Thu, 09 Jul 2026 18:49:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/07/caatsa-yaptirim.jpg" type="image/jpeg" length="11375"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[TUTUKLAMAYA DÖNÜK YAKALAMA EMRİ YASAL MI?]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/tutuklamaya-donuk-yakalama-emri-yasal-mi-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/tutuklamaya-donuk-yakalama-emri-yasal-mi-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Yakalama tedbiri, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 90. maddesinde düzenlenmiştir. Bu maddede; herkes tarafından geçici olarak yakalamanın yapılabileceği haller ile bunun dışında kalan yakalama sebepleri ve yakalanan kişi hakkında yapılacak işlemler düzenlenmiştir.</p>

<p>CMK m.91’de düzenlenen gözaltı tedbiri, prensip olarak ilgili Cumhuriyet başsavcılığının vereceği kararla mümkündür. Şartları CMK m.91/4’de sayılan toplu suçlarda, Cumhuriyet savcısı kararı olmaksızın istisnai olarak kolluk tarafından gözaltı tedbirine başvurulabileceği görülmektedir.</p>

<p>CMK m.94’de yakalanan kişinin hakime veya mahkemeye götürülmesi usulü ve m.98’de de yakalama emri ve nedenleri düzenlenmiştir. Toplam dört fıkradan oluşan CMK m.98’in ilk üç fıkrasında, yakalama emrinin düzenlenmesine ilişkin şartların yer aldığı görülmektedir.</p>

<p><strong>Ayrıca; </strong>CMK m.100 ila m.108’de düzenlenen tutuklama tedbirine ilişkin hiçbir hükümde gıyabi, yani yoklukta tutuklama veya tutuklamaya dönük yakalama kararı verilebileceğine dair bir hüküm bulunmamaktadır.</p>

<p>5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun’un “Yakalama emri” başlıklı 19. maddesinde; kasten işlenen suçlarda 3 yıl, taksirle işlenen suçlarda ise 5 yıldan fazla hapis cezası infazı olan suçlarda hükümlü hakkında doğrudan yakalama emrinin çıkarılacağı belirtilmiştir.</p>

<p><strong>Görüleceği üzere;</strong> yukarıda yer verdiğimiz hiçbir hükümde gıyabi tevkif/yoklukta tutuklama veya tutuklamaya dönük yakalama emri anlamına gelebilecek bir düzenlemeye yer verilmediği, ancak bunlardan CMK m.98/1’in 2. cümlesinde yer alan <i>“Ayrıca, tutuklama isteminin reddi kararına itiraz halinde, itiraz mercii tarafından da yakalama emri düzenlenebilir.” </i>hükmü ile Ceza İnfaz Kanunu m.19/2’nin, yani hapis cezasının infazı için yakalama emrinin tutuklamaya dönük yakalama emri olarak düşünülebileceği, bunlardan tutuklama isteminin reddi kararına itiraz halinde çıkarılabilecek yakalama kararı üzerine yakalanan şüphelinin otomatik olarak tutuklanmayacağı, yakalama emrine rağmen ek sorgusu yapılmak ve savunması alınmak suretiyle serbest bırakılabileceği veya adli kontrol tedbirine tabi tutulabileceği,</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>İnfaz Kanunu m.19/2’den kaynaklanan infaz için yakalamada ise, hapis cezasına mahkumiyetin infazı nedeniyle hükümlünün cezaevine koyulması için yakalama emrinin infaz edileceği, artık bunun bir tutukluluk sayılamayacağı, kesinleşmiş hapis cezası mahkumiyetinin infazı için Cumhuriyet savcısı tarafından çıkarılan yakalama emrinin, gerek yakalama emrini veren hakim veya mahkeme olmadığından ve gerekse hükümlünün cezasının infazı amacıyla yakalama emri çıkarıldığından, infaz için yakalamanın yoklukta tutuklama veya tutuklamaya dönük yakalama olarak nitelendirilemeyeceği,</p>

<p>Sonucuna varılmalıdır.</p>

<p><strong>Ceza Muhakemesi Kanunu’nda “gıyabi tevkif/yoklukta tutuklama” usulü kabul edilmemiştir.</strong> Kanun koyucu; tutuklama konusunda ihsas-ı reye sebep olabilecek, bu konuda ön yargı içeren, sorgusu yapılmadan ve savunması alınmadan, yokluğunda şüphelinin veya sanığın tutuklanmasına veya tutuklanması amacıyla yakalanmasına, yakalandığında da gıyabi tevkifin vicahiye çevrilip şüpheli veya sanığın özgürlüğünden alıkoyulmasına izin vermemiştir.</p>

<p><strong>Uygulamada;</strong> gıyabi tevkifin, yani yoklukta tutuklamanın gerekli olduğu, şüphelinin veya sanığın yakalanmadan da dosya içeriğine ve delillere göre tutuklanması gerektiği, tutuklamanın oluşan şartları bakımından ayrıca sorgunun yapılıp savunmanın alınmasına gerek olmadığı, kaldı ki şüphelinin veya sanığın hakimin veya mahkemenin gıyabi tevkif kararı ile yakalanmasından hemen sonra vicahiye çevirmesi sırasında da sorgusunun yapılıp savunması alınacağından ve oluşan yeni şartlara göre gıyabi tutukluluğa son verilmesi mümkün olduğu düşüncesinden hareketle, CMK m.98/1’in 2. cümlesinin “tutuklama amaçlı yakalama” olarak adlandırılıp tatbik edildiği görülmektedir.</p>

<p><strong>Ancak tutuklama amaçlı veya tutuklamaya dönük yakalama emri çıkarılmasının doğru olmadığını, kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı ile çeliştiğini,</strong> en önemlisi de mülga 1412 sayılı Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu m.106/1 ve m.108/1 hükümlerine yeni Kanunda yer verilmediğini, bunun yerine CMK m.101’in kabul edildiğini, ayrıca CMK m.98/1’in ikinci cümlesinin “otomatik tutuklama”, “tutuklama amaçlı yakalama”, “yoklukta tutuklama”, veya “tutuklama yerine yakalama” olarak anlaşılmaya elverişli olmadığını, bir an için bu anlayışa uygun olduğu düşünülse bile, konuyu özel olarak düzenleyen CMK m.101’in 2 ila 4. fıkralarının yoklukta ve sorgusuz tutuklamayı yasakladığını belirtmek isteriz. Yasada değişikliğe gidilmeden, yoklukta tutuklamanın kabulü suretiyle hareket edilmesi mümkün değildir.</p>

<p><strong>Bu nedenle;</strong> Kanunda yer almayan gıyabi tevkifin, “Yakalama ve Gözaltı” başlığı altında yer alan CMK m.98’in kişi hürriyeti ve güvenliği aleyhine yorumla genişletilip, soruşturma evresinde çağrı üzerine gelmeyen veya çağrı yapılamayan şüphelinin veya tutuklama talebinin reddi kararına itiraz eden Cumhuriyet savcısının yaptığı bu itiraz üzerinde itiraz mercii tarafından çıkarılan yakalama kararı ile kovuşturma aşamasında yerel mahkemenin CMK m.100/1’i esas alıp, CMK m.199 uyarınca mahkumiyet kararı ile verdiği yakalama kararının “tutuklama amaçlı yakalama” olarak değerlendirilip, bu kararla yakalanan şüpheli veya sanığın sorgusu yapılıp savunması alınmadan veya bunlar yapılsa bile tutukluluk için gerekli şartların varlığı ayrıntılı değerlendirilip kararda gösterilmeden, CMK m.94’ü de kullanarak doğrudan tutuklama kararı verilmesi, yani çıkarılan yakalama kararının şüpheli veya sanığa okunmak suretiyle tutukluluğunun tatbiki de isabetli değildir.</p>

<p><strong>Uygulamada ise; </strong>yakalama tedbirinin ifadeye ve tutuklamaya dönük yakalama olarak ikiye ayrıldığı, ifadeye dönük yakalamanın CMK m.94 ve tutuklamaya dönük yakalamanın da m.98/1 kapsamında değerlendirildiği, esasen m.94’ün yakalanan kişinin hakime veya mahkemeye götürülmesi usulünü düzenlediği, ifadeye ve tutuklamaya dönük yakalama ayırımının, kanun koyucunun yoklukta tutuklama tedbirini düzenlememesinden kaynaklanan fiili bir durum olduğu,</p>

<p>Sanığın tutuklanması ve tutuklama müzekkeresinin şekli konulu mülga CMUK m.106/1’in ikinci cümlesinde öngörülen <i>“Sanık hazır değilse talebe ilişkin karar, yokluğunda ve evrak üzerinde verilir.” </i>hükmü ile mülga CMUK m.108’e benzer bir düzenlemenin yürürlükte olan Ceza Muhakemesi Kanunu’nda bulunmadığı, kasten insan öldürme, nitelikli yağma, cinsel saldırı veya cinsel istismar gibi suçlar ile 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nda düzenlenen diğer <i>ağır </i>nitelikli suçlardan dolayı çıkarılan yakalama emirlerinin ciddiyetini göstermek ve yakalama emri üzerine yakalanan şüphelinin ifadesi alınıp serbest bırakılmaması amacıyla yakalama talepleri ile müzekkerelerinin üzerlerine “tutuklamaya dönük yakalama” ibaresinin yazıldığı,</p>

<p>Esasen; CMK m.90 uyarınca suçüstü hali başta olmak üzere bu maddede gösterilen haller ile CMK m.98’de sayılan sebeplerle sınırlı uygulanabilecek yakalama tedbirinde ve çıkarılacak yakalama emrinde bu maddelerde sayılan kurallara uyulmadığı, ortada suçüstü hali olmadan veya soruşturma evresinde çağrı üzerine gelmeme veya çağrı yapılamama gibi bir sebep de bulunmadan şüpheli hakkında doğrudan yakalama emrinin çıkarıldığının görüldüğü, bilhassa örgütlü suçlarda ortada örgütün faaliyeti kapsamında işlenen, yani suçüstü kapsamına giren bir suç olmaksızın örgüt suçu mütemadi/neticesi devam eden suçlardan denilerek, şüpheliler hakkında doğrudan yakalama emirlerinin düzenlendiği, bunun sebebinin de örgüt üyesi olduğu iddia edilen şüphelilerin kaçmalarının, delil karartmalarının ve birbirlerini uyarmalarının önüne geçilmesi olarak gösterildiği,</p>

<p>Anlaşılmaktadır.</p>

<p><strong>Sonuç olarak;</strong> Ceza Muhakemesi Kanunu’nda tutuklamaya dönük yakalama emrinin düzenlenmediği, bu usulün uygulamada geliştiği, ifadeye ve tutuklamaya dönük yakalama emirleri olarak ikili bir ayırımın yapıldığı, ihlal ettiği hukuki yararlar ve cezaların ağırlığı olan suçlar ile suç örgütü kurma suçunda tutuklamaya dönük yakalama emirlerinin düzenlendiği, hatta “Gözaltı” başlıklı CMK m.91/1’de <i>“Yukarıdaki maddeye göre yakalanan kişi, Cumhuriyet savcılığınca bırakılmazsa, soruşturmanın tamamlanması için gözaltına alınmasına karar verilebilir.” </i>dediği halde, çıkarılan yakalama emri sonrasında Cumhuriyet savcısı tarafından daha şüphelinin yakalanması beklenmeden gözaltı kararının da verilebildiği, tüm bu uygulamaların yasal dayanaktan yoksun olup, “Temel hak ve hürriyetlerin sınırlanması” başlıklı Anayasa m.13’ün ihlal etmek suretiyle Anayasa m.17’nin güvencesi altında olan kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının özünü zedelediği, ya uygulamanın Ceza Muhakemesi Kanunu’nda öngörülen hükümlere göre hareket etmesi veya mülga CMUK m.106’da ve m.108’de yer alan hükümlere benzer bir düzenlemeye gidilmesi, yani kanun koyucu tarafından ifadeye ve tutuklamaya dönük yakalama emirlerinin özel olarak tanımlanmasının isabetli olacağı görülmektedir.</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/prof-dr-ersan-sen" title="Prof. Dr. Ersan ŞEN"><img alt="Prof. Dr. Ersan ŞEN" height="96" src="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/200x200/hukukihaber-net/images/yazarlar/_1778u8tYyuYY1Yu77.81y0yuuoUY81ouuuai5yu2uu7uYYuouuuauY9u79uuuaYYuyY_1.jpg" width="96" /></a></p>

<h4><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/prof-dr-ersan-sen" title="Prof. Dr. Ersan ŞEN">Prof. Dr. Ersan ŞEN</a></strong></h4>

<p><span style="color:#999999">(Bu makale, sayın </span><a href="https://www.hukukihaber.net/prof-dr-ersan-sen" rel="dofollow"><span style="color:#999999">Prof. Dr. Ersan ŞEN </span></a><span style="color:#999999">tarafından </span><a href="https://www.hukukihaber.net/" rel="dofollow"><span style="color:#999999">www.hukukihaber.net</span></a><span style="color:#999999"> sitesinde yayınlanması için kaleme alınmıştır. Kaynak gösterilse dahi makalenin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan makalenin bir bölümü, aktif link verilerek kullanılabilir. Yazarı ve kaynağı gösterilmeden kısmen ya da tamamen yayınlanması şahsi haklara ve fikri haklara aykırılık teşkil eder.)</span></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/tutuklamaya-donuk-yakalama-emri-yasal-mi-1</guid>
      <pubDate>Thu, 09 Jul 2026 18:41:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/04/terazi/hakim-teraziaffa.jpg" type="image/jpeg" length="56248"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[YABANCILAR HUKUKUNA İLİŞKİN PRATİK BİLGİLER-7 (Taşınmaz Alımı Yoluyla Vatandaşlık Başvurusu)]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/yabancilar-hukukuna-iliskin-pratik-bilgiler-7-tasinmaz-alimi-yoluyla-vatandaslik-basvurusu-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/yabancilar-hukukuna-iliskin-pratik-bilgiler-7-tasinmaz-alimi-yoluyla-vatandaslik-basvurusu-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>YABANCILAR HUKUKUNA İLİŞKİN PRATİK BİLGİLER-7 </strong></p>

<p><strong>(Taşınmaz Alımı Yoluyla Vatandaşlık Başvurusu)</strong></p>

<p>Yabancılar hukukuna ilişkin yazmakta olduğum serinin yedincisi olacak bu yazıda taşınmaz alımı yoluyla vatandaşlık başvurusu yapmayı anlatacağım ve bazı pratik bilgilere değineceğim. Milletlerarası özel hukuka ve vatandaşlık-göç-göçmen hukukuna dair pratik bilgiler içeren bu seri umuyorum ki meslektaşlarıma faydalı olur.</p>

<p>Bir yabancı Türkiye’de taşınmaz edinimi yoluyla vatandaşlık başvurusu yapmayı planlıyorsa bu durumda 400.000 USD’lik bir taşınmaz almak zorundadır.</p>

<p>Eğer yabancı, Türkiye’de ikamet iznine sahip değilse ve yabancılara verilen kimlik numarası mevcut değilse öncelikle vergi dairelerine gidilerek bir “potansiyel vergi numarası” alınmalıdır. Bu durum banka hesabı açabilmek için gerekli olacaktır.</p>

<p>Sonrasında bir banka hesabı açabilmek için bankaya gidilmelidir. Bu aşamada kamu bankalarının potansiyel vergi numarası ile banka hesabı açmaya daha toleranslı baktığını ifade etmem gerekir. Banka hesabı açılırken şahsın kendisi mutlaka fiilen orada bulunmalıdır. Hatta bu aşamada vekaletle bir işleme de gerek yoktur. Ancak bankadaki görevliye, taşınmaz alımı yoluyla vatandaşlık başvurusunda bulunulacağı belirtilmelidir. Böylece bir döviz hesabı açılabilir ve limitler de düzenlenebilir.</p>

<p>Sonrasında, müvekkiliniz taşınmazı bulduktan sonra, Türkiye’deki hesabına, alım-satım aşamasına geçmeden evvel, en az 400.000 USD (taşınmaz bedeli ve tapu masrafları kadar) döviz olarak transfer edilmelidir.</p>

<p>Ardından taşınmazın alımı-satımı için işlemlere geçilmeden evvel yabancı müvekkilinize Türkiye’de pazarlığın oldukça yaygın olduğunu açıklamanız faydalı olabilir. Yine müvekkilinizin almayı düşündüğü taşınmazda bir KDV istisnası olup olmadığını da bu aşamada araştırmak gerekir.</p>

<p>Sonrasında taşınmaza dair takyidat sorgusu yapılmalıdır ve ayrıca “kapalı mahallede” olup olmadığına bakılmalıdır.</p>

<p>Taşınmaz bir şirketten alınıyorsa eğer şirket ana sözleşmesi incelenmeli, yetki hususu irdelenmeli, genel kurul kararı istenip istenmeyeceği tetkik edilmeli, İİK kapsamında kontroller yapılmalı, alacaklılara haber verme hususu, şirketin borç içinde olup olmadığı vs. bakımından inceleme yapılmalıdır.</p>

<p>Yabancı, taşınmazı vatandaşlığa geçişten dolayı aldığı için taşınmaz satışına dair noterde bir sözleşme yapılmalı, vatandaşlık aşamasında taşınmazdan kaynaklı bir sorun çıkması hakkında “cezai şart”, “iade” vs. hususlar tartışılmalı ve bu sözleşmede bu hususlara yer verilmelidir. Ayrıca taşınmaz bedelinin tapuda tam gösterilmesi de şarttır.</p>

<p>Bu aşamadan sonra taşınmaza dair alım-satım randevusunda “taşınmaz değerleme” başvurusu yapılır.</p>

<p>Değerleme raporu geldikten sonra taşınmazın bedeli göz önünde bulundurularak bankaya döviz satışı yapılacağı ve döviz alım belgesi talep edildiği belirtilmeli ve döviz alım belgesine başvurulmalıdır. Döviz alım belgesi ile birlikte tapuda işlemlere geçilebilir. Döviz alım belgesindeki miktarla, taşınmazın alım bedeli arasında uyumsuzluk olmamalıdır.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Tapuda, gayrimenkul yoluyla vatandaşlık işlemlerinde 3 yıllık satılmama şerhi konulacağı da unutulmamalıdır. Satamama süresi şerh tarihinden başlamaktadır. Bu başvuru WEB Tapu üzerinden yapılabilmektedir. Ayrıca uygunluk belgesine de başvurulmalıdır. Bu başvurular ve evrakların teslimi-alımı vekaletname ile yapılabilmektedir ancak WEB Tapu üzerinden muvafakat istenmektedir.</p>

<p>Şerh ve uygunluk belgesi işleminden sonra yine taşınmaz yoluyla vatandaşlık işlemlerinde ön şart olan “yatırım yoluyla ikamet iznine” başvurulmalıdır. Bu başvuru sırasında, başvuru formu, aile ile başvuru varsa nüfus kayıt belgesi, doğum belgesi, medeni hal belgesi, 2 adet biyometrik fotoğraf, uygunluk belgesi, online başvuru belgesi, adli sicil kaydı gibi belgeler istenmektedir.</p>

<p>Bir taşınmaz ile kişinin eşi ve çocukları da vatandaşlık için başvuruda bulunabilir ancak 18 yaşından büyük çocuklar başvuru yapamazlar.</p>

<p>Bu aşamadan sonra belge teslimi yapılır (il göçte) ve oturum izni geldikten sonra form doldurularak ve istenen belgeler ile birlikte vatandaşlık başvurusu yapılır.</p>

<p>Vekaletname aşamasında muhakkak il göçte, tapuda, vergi dairelerinde, nüfus ve vatandaşlıkta işlem yetkileri teferruatlı bir şekilde alınmalıdır. Ayrıca VAT4 formu doldurma yetkisi de alınmalıdır. Vekaletname mutlaka fotoğraflı, özel vekaletname olmalıdır. Ayrıca uygulamada sıklıkla değişiklik yaşandığı için ve bazı durumlarda farklı şehirlerde farklı uygulamalar söz konusu olabildiği için mağduriyet yaşanmaması adına mutlaka işlem sıralamaları ve belgeler vs. öğrenilmelidir.</p>

<p>Son olarak, göç hukuku söz konusu olduğunda yürütmenin geniş bir takdir yetkisi olduğundan, yatırım yoluyla vatandaşlık işlemlerinde de her zaman olumlu sonuç çıkmayabilir. Bu durumda eğer maddi bir hata olduğu yahut idarenin kararının objektif olmadığı düşünülüyorsa idare mahkemesine başvurulabilir.</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/av-haldun-baris" title="Av. Haldun BARIŞ"><img alt="Av. Haldun BARIŞ" height="96" src="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/200x200/hukukihaber-net/uploads/2023/11/haldun-baris-1.jpeg" width="96" /></a></p>

<h4><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/av-haldun-baris" title="Av. Haldun BARIŞ">Av. Haldun BARIŞ</a></strong></h4>

<p></p>

<p><strong><i><a href="https://www.hukukihaber.net/yabancilar-hukukuna-iliskin-pratik-bilgiler-1-oturma-izni-sinir-disi-edilme-inad-yolcu-idari-gozetim-giris-yasagi" rel="dofollow">YABANCILAR HUKUKUNA İLİŞKİN PRATİK BİLGİLER-1 (Oturma İzni, Sınır Dışı Edilme, INAD Yolcu, İdari Gözetim, Giriş Yasağı)</a> (</i></strong><a href="https://www.hukukihaber.net/yabancilar-hukukuna-iliskin-pratik-bilgiler-1-oturma-izni-sinir-disi-edilme-inad-yolcu-idari-gozetim-giris-yasagi" rel="dofollow">https://www.hukukihaber.net/yabancilar-hukukuna-iliskin-pratik-bilgiler-1-oturma-izni-sinir-disi-edilme-inad-yolcu-idari-gozetim-giris-yasagi</a><strong><i>)</i></strong></p>

<p><strong><i><a href="https://www.hukukihaber.net/yabancilar-hukukuna-iliskin-pratik-bilgiler-2-yabancilarin-evliligi-yabancilik-unsuru-tasiyan-bosanma-davalari" rel="dofollow">YABANCILAR HUKUKUNA İLİŞKİN PRATİK BİLGİLER-2 (Yabancıların Evliliği, Yabancılık Unsuru Taşıyan Boşanma Davaları)</a> (</i></strong><a href="https://www.hukukihaber.net/yabancilar-hukukuna-iliskin-pratik-bilgiler-2-yabancilarin-evliligi-yabancilik-unsuru-tasiyan-bosanma-davalari" rel="dofollow">https://www.hukukihaber.net/yabancilar-hukukuna-iliskin-pratik-bilgiler-2-yabancilarin-evliligi-yabancilik-unsuru-tasiyan-bosanma-davalari</a><strong><i>)</i></strong></p>

<p><strong><i><a href="https://www.hukukihaber.net/yabancilar-hukukuna-iliskin-pratik-bilgiler-3" rel="dofollow">YABANCILAR HUKUKUNA İLİŞKİN PRATİK BİLGİLER-3</a> (</i></strong><a href="https://www.hukukihaber.net/aymnin-201940761-basvuru-numarali-karari" rel="dofollow"><strong><i>AYM’nin 15.2.2024 Tarih ve 2019/40761 Başvuru Numaralı Kararının</i></strong></a><strong><i> - İstihbarat Raporu ile Sınır Dışı Edilme- Kısaca Değerlendirilmesi), (</i></strong><a href="https://www.hukukihaber.net/yabancilar-hukukuna-iliskin-pratik-bilgiler-3" rel="dofollow">https://www.hukukihaber.net/yabancilar-hukukuna-iliskin-pratik-bilgiler-3</a><strong><i>)</i></strong></p>

<p><strong><i><a href="https://www.hukukihaber.net/yabancilar-hukukuna-iliskin-pratik-bilgiler-4-incoterms-pratik-uygulamasi-ve-yargitay-kararlari" rel="dofollow">YABANCILAR HUKUKUNA İLİŞKİN PRATİK BİLGİLER-4 (Incoterms Pratik Uygulaması ve Yargıtay Kararları</a>) (</i></strong><a href="https://www.hukukihaber.net/yabancilar-hukukuna-iliskin-pratik-bilgiler-4-incoterms-pratik-uygulamasi-ve-yargitay-kararlari" rel="dofollow">https://www.hukukihaber.net/yabancilar-hukukuna-iliskin-pratik-bilgiler-4-incoterms-pratik-uygulamasi-ve-yargitay-kararlari</a><strong><i>)</i></strong></p>

<p><strong><i><a href="https://www.hukukihaber.net/yabancilar-hukukuna-iliskin-pratik-bilgiler-5-turk-kamu-duzenine-uygunluk-yabancilik-unsuru-iceren-bosanma-davalari-3-nolu-roma-tuzugu" rel="dofollow">YABANCILAR HUKUKUNA İLİŞKİN PRATİK BİLGİLER-5 (Türk Kamu Düzenine Uygunluk, Yabancılık Unsuru İçeren Boşanma Davaları, 3 Nolu Roma Tüzüğü)</a> (</i></strong><a href="https://www.hukukihaber.net/yabancilar-hukukuna-iliskin-pratik-bilgiler-5-turk-kamu-duzenine-uygunluk-yabancilik-unsuru-iceren-bosanma-davalari-3-nolu-roma-tuzugu" rel="dofollow">https://www.hukukihaber.net/yabancilar-hukukuna-iliskin-pratik-bilgiler-5-turk-kamu-duzenine-uygunluk-yabancilik-unsuru-iceren-bosanma-davalari-3-nolu-roma-tuzugu</a><strong><i>)</i></strong></p>

<p><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/yabancilar-hukukuna-iliskin-pratik-bilgiler-6-tanima-tenfiz-davalari" rel="dofollow">YABANCILAR HUKUKUNA İLİŞKİN PRATİK BİLGİLER-6 (Tanıma-Tenfiz Davaları</a>) <a href="https://www.hukukihaber.net/yabancilar-hukukuna-iliskin-pratik-bilgiler-6-tanima-tenfiz-davalari" rel="dofollow">(https://www.hukukihaber.net/yabancilar-hukukuna-iliskin-pratik-bilgiler-6-tanima-tenfiz-davalari</a>)</strong></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/yabancilar-hukukuna-iliskin-pratik-bilgiler-7-tasinmaz-alimi-yoluyla-vatandaslik-basvurusu-1</guid>
      <pubDate>Thu, 09 Jul 2026 15:32:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/01/terazi/terazi-sozlesmea.jpg" type="image/jpeg" length="57471"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Tasarrufun İptali Davası Devam Ederken Borcun Ödenmesi Davayı Nasıl Etkiler?]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/tasarrufun-iptali-davasi-devam-ederken-borcun-odenmesi-davayi-nasil-etkiler-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/tasarrufun-iptali-davasi-devam-ederken-borcun-odenmesi-davayi-nasil-etkiler-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Tasarrufun iptali davası, alacaklının alacağını tahsil etmesini engellemek amacıyla borçlu tarafından gerçekleştirilen belli tasarrufların, alacaklı bakımından hükümsüz sayılmasını sağlayan özel bir dava türüdür. Bu dava sonucunda tasarruf işlemi ortadan kaldırılmamakta; yalnızca alacaklıya, tasarrufa konu mal üzerinde cebri icra yoluyla takip yapabilme imkanı tanınmaktadır. Tasarrufun iptali davasının dinlenebilmesi için, davacının gerçek bir alacağının bulunması, bu alacağa ilişkin takibin kesinleşmiş olması, tasarrufun takip konusu borcun doğumundan sonra gerçekleştirilmiş olması ve kural olarak borçlu hakkında kesin veya geçici aciz belgesinin mevcut bulunması gerekmektedir. Uygulamada sıklıkla karşılaşılan sorunlardan biri ise, tasarrufun iptali davası devam ederken takip konusu borcun tamamen ödenmesidir. Bu durumda davanın akıbeti, yargılama giderleri ve vekalet ücretinin hangi tarafa yükletileceği hususu uzun süre tartışma konusu olmuş; özellikle son dönemde verilen Yargıtay ve Bölge Adliye Mahkemesi kararları bu konuda önemli değerlendirmeler ortaya koymuştur.</p>

<p><strong>Borcun Dava Sırasında Ödenmesinin Davaya Etkisi</strong></p>

<p>Tasarrufun iptali davasının amacı, alacaklıya alacağını tahsil edebilme imkanı sağlamaktır. Bu nedenle takip konusu alacağın dava devam ederken tamamen tahsil edilmesi halinde, davanın dayandığı hukuki yarar ortadan kalkmaktadır.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-12-hukuk-dairesinin-20258104-e-20258273-k-sayili-karari" rel="dofollow">Yargıtay 12. Hukuk Dairesi’nin 2025/8104 Esas, 2025/8273 Karar sayılı ilamı</a></strong>nda da, icra dosyasının infaz edilmesiyle birlikte tasarrufun iptali davasında hukuki yararın ortadan kalktığı, bu nedenle davanın konusuz kaldığı; ancak yargılama giderleri ile vekalet ücreti yönünden mutlaka davanın açıldığı tarihteki haklılık durumunun değerlendirilmesi gerektiği vurgulanmıştır; ‘’<i>Ayrıca mahkeme dosyasına alacaklı vekilinin 11.11.2022 tarihli verdiği dilekçeyle de icra dosyasının infaz edildiği, hacizlerin kalktığı, davanın konusuz kaldığı beyan edilmiştir.HMK'nın 114/1-4. maddesinde hukuki yarar dava şartı olarak düzenlenmiştir. <strong>Hukuki yararın davanın açıldığı tarih itibariyle mevcut olması yeterli değildir. Dava sonuçlanıncaya ve karar kesinleşinceye kadar hukuki yararın devamı gerekir.</strong>Somut olayda, icra dosya borcu tahsil edilmiş olduğundan, davalı-karşı davacı alacaklı vekili tarafından açılan tasarrufun iptali davasında, başlangıçta mevcut olan hukuki yarar ortadan kalkmıştır. O halde asıl dava olarak açılan istihkak davasının konusuz kaldığı durumda, karşı dava olarak açılan tasarrufun iptali davasının hukuki yarar yokluğundan reddi gerekir. Bu durumda davanın açıldığı tarihteki tarafların haklılık durumuna göre yargılama giderleri ile vekalet ücreti takdirine karar verilmesi gerekirken haklılık değerlendirilmesi yapılmaması doğru görülmemiştir.’’</i></p>

<p><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-12-hukuk-dairesinin-20256313-e-2026927-k-sayili-karari" rel="dofollow">Yargıtay 12. Hukuk Dairesi’nin 2025/6313 Esas, 2026/927 Karar sayılı ilamı</a></strong>nda; <strong>takip dosyasının haricen tahsil yoluyla kapanması nedeniyle tasarrufun iptali davasının konusuz kaldığı, bu durumda mahkemece davanın esası hakkında karar verilmesine yer olmadığına karar verilmesi ve yargılama giderleri ile vekalet ücretinin ise davanın açıldığı tarihteki haklılık durumuna göre değerlendirilmesi gerektiği açıkça belirtilmiştir</strong>; ‘<i>’Somut olayda; davaya dayanak Adana 3. İcra Müdürlüğünün takip dosyası haricen tahsil yoluyla kapatılmış olup dava konusuz kalmıştır. Şu halde mahkemece, yargılama giderleri ve vekalet ücreti takdiri yönünden tarafların haklılık durumu da değerlendirilmek suretiyle davanın konusuz kalması nedeniyle karar verilmesine yer olmadığına karar verilmesi gerekirken yazılı gerekçeyle hüküm tesisi doğru görülmemiştir.’’</i></p>

<p><strong>Aciz Belgesi ve Haklılık Değerlendirmesi</strong></p>

<p>Borcun dava sırasında ödenmesi, uygulamada özellikle aciz belgesi bakımından ayrı bir hukuki sorun ortaya çıkarmaktadır. İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 9. Hukuk Dairesi’nin çeşitli kararlarında; borcun tamamen ödenmesi sebebiyle artık aciz belgesi ibraz edilmesinin mümkün olmadığı, aciz belgesinin ise tasarrufun iptali davasının dava şartlarından biri olduğu belirtilerek, haklılık değerlendirmesinde bu hususun da dikkate alınması gerektiği ifade edilmiştir;</p>

<p>“<i>Sonuç olarak davacının İstanbul 3. İcra Dairesi .. Esas sayılı takip dosyasında ki alacağının tahsil edilmesi nedeni ile davanın konusuz kaldığı anlaşıldığından İİK'nın 281/3 maddesi gereğince davanın reddine; Davada ki haklılık durumu bakımından değerlendirme yapıldığında; İİK'nın 277 vd. maddeleri <strong>kapsamında aciz vesikasına dair ön şartın dosya kapsamında bulunmadığı, borcun ödenmesi nedeniyle de aciz vesikası sunulamayacağı açıktır.</strong> TBK'nın 19. madde kapsamında yapılan değerlendirmede borçlunun borcunu ödememek için mal kaçırdığı ve mallarını sattığı iddia edilmiş ise de borçlu ile taşınmazı devralan 3. kişi davalı arasında ne tür bir muvazaa olduğunun, devir alan davalının borçlunun mali durumunu bilebilecek durumda olup olmadığının açıklanmadığı ve buna ilişkin delil sunulmadığı dava tarihi itibariyle TBK'nın 19. maddesi gereğince de iptal koşullarının oluşmadığı anlaşıldığından yargılama gideri ve vekalet ücretinden davacının sorumlu tutulmasına karar verilmiştir.”</i></p>

<p><i>“Davacının alacaklı olduğu takip dosyalarındaki borcun ihtirazi kayıt olmadan ödendiği ve bu nedenle de davanın konusuz kaldığı çekişmesizdir. Bu halde alacağın tahsil edilmesi nedeni ile davanın konusuz kaldığı anlaşıldığından İİK'nın 281/3. maddesi gereğince davanın reddine; İİK'nın 281/3.maddesi gereğince yargılama giderlerinden ve vekalet ücretinden sorumluluğun hangi tarafa ait olduğunun belirlenmesi için davadaki haklılık durumu değerlendirildiğinde;</i></p>

<p><i>Takip konusu alacağın 29/03/2017 tanzim tarihli genel kredi sözleşmesine dayandığı, alacağın gerçek olduğu, takibin kesinleştiği, tasarrufun bu tarihten sonra 16/03/2022 tarihinde yapıldığı, davanın 5 yıllık hak düşürücü sürede açıldığı anlaşılmış ise de; <strong>her iki icra dosyasında da haciz tutanağı veya aciz vesikası niteliğinde bir belge bulunmadığı, icra dosyalarının 2 ay kadar bir sürede borcun ödenmesi nedeniyle kapatıldığı, aciz vesikasının dava şartlarından olduğu anlaşılmakla,</strong> dava şartları değerlendirilmeden haklılık durumunun değerlendirilmesi ve davalıların yargılama giderlerine ve vekalet ücretine mahkum edilmeleri doğru olmamıştır.”</i></p>

<p>Özetlemek gerekirse; tasarrufun iptali davası devam ederken takip konusu borcun tamamen ödenmesi halinde davanın esası hakkında karar verilmesine gerek bulunmadığı, davanın konusuz kalacağı açıktır. Bununla birlikte, yargılama giderleri ve vekalet ücreti bakımından yalnızca borcun ödenmiş olması belirleyici değildir. Mahkeme, davanın açıldığı tarihte tarafların haklılık durumunu değerlendirmek; tasarrufun iptali davasının dava şartlarının bulunup bulunmadığını incelemek ve buna göre hüküm kurmak zorundadır. Dolayısıyla borcun sonradan ödenmesi, tasarrufun iptali davasını kendiliğinden haksız hale getirmemekte; davanın açıldığı tarihte mevcut hukuki durum, yargılama giderleri ve vekalet ücreti bakımından önemini korumaktadır.</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/av-aynur-oguz-ekmekci" title="Av. Arb. Aynur Oğuz Ekmekçi"><img alt="Av. Arb. Aynur Oğuz Ekmekçi" height="96" src="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/200x200/hukukihaber-net/uploads/2023/03/aynur-oguz-ekmekci.jpg" width="96" /></a></p>

<h4><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/av-aynur-oguz-ekmekci" title="Av. Arb. Aynur Oğuz Ekmekçi">Av. Arb. Aynur Oğuz Ekmekçi</a></strong></h4></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/tasarrufun-iptali-davasi-devam-ederken-borcun-odenmesi-davayi-nasil-etkiler-1</guid>
      <pubDate>Thu, 09 Jul 2026 13:54:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2025/10/terazi/tesarsas.jpg" type="image/jpeg" length="44575"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[NEFRET ve AYIRIMCILIK SUÇUNA DAİR BİR DEĞERLENDİRME]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/nefret-ve-ayirimcilik-sucuna-dair-bir-degerlendirme</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/nefret-ve-ayirimcilik-sucuna-dair-bir-degerlendirme" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Nefret ve ayırımcılık suçu<br />
5237 sayılı TCK’nın 02/03/2014 tarih ve 6529 sayılı Yasa’nın 15.maddesi ile değişik 122.maddesinde düzenlenmiştir.</p>

<p>TCK’nın 122. maddesine göre;</p>

<p>(1) Dil, ırk, milliyet, renk, cinsiyet, engellilik, siyasi düşünce, felsefi inanç, din veya mezhep farklılığından kaynaklanan nefret nedeniyle;</p>

<p>a) Bir kişiye kamuya arz edilmiş olan bir taşınır veya taşınmaz malın satılmasını, devrini veya kiraya verilmesini,</p>

<p>b) Bir kişinin kamuya arz edilmiş belli bir hizmetten yararlanmasını,</p>

<p>c) Bir kişinin işe alınmasını,</p>

<p>d) Bir kişinin olağan bir<br />
ekonomik etkinlikte bulunmasını,<br />
engelleyen kimse, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.</p>

<p>Madde gerekçesine göre;</p>

<p>Madde, insanlar arasında, yürürlükteki kanun ve nizamların izin vermediği ayırımlar yapılarak, bazı kişilerin hukukun sağladığı olanaklardan yoksun hâle getirilmelerini cezalandırmaktadır.</p>

<p>Madde suçun maddî unsurlarını üç ayrı bentte ayrı ayrı belirtmiştir. Bu fiiller, maddede sayılan ayırım nedenlerine dayanılarak bir taşınır veya taşınmaz malın satılmaması, devredilmemesi veya bir hizmetin icra olunmaması, hizmetten yararlanmanın engellenmesi, kişinin işe alınması veya alınmamasının bu ayırım nedenlerine bağlanması, besin maddelerinin verilmemesi, kamuya arzedilmiş bir hizmetin yapılmasından kaçınılması, kişinin herhangi bir ekonomik faaliyette bulunmasının engellenmesidir.</p>

<p>Ancak menfi nitelik arzeden ve ihmal tabiatında bulunan bütün bu hareketler maddenin birinci fıkrasında gösterilen saiklere bağlı olarak gerçekleştirilecektir; yukarıda belirtilen olumsuz hareketler, kişilere karşı kökenleri, cinsiyetleri, aile durumları, örf ve âdetleri, kişilerin değişik felsefî inançları, ayrı bir etnik gruba mensup bulunmaları, farklı ırk, din, mezhep mensubu bulunmaları nedeni ile gerçekleştirilmiş olacaktır. Yoksa söz gelimi iş sahiplerinin beğenmedikleri kişileri işe almamalarının cezalandırılması söz konusu değildir. Amaç, vatandaşlar arasında çeşitli etmenlere dayanan grup mensubiyeti nedeniyle ayrım yaptırmamaktır. Madde böylece aslında millet bireyleri arasında bölücülük yapılmasını önlemek amacını gütmektedir.</p>

<p>Yargıtay içtihatlarında ve uygulamada TCK’nın 122. maddesinin 6529 sayılı Yasa’nın 15. maddesi ile değiştirilerek maddenin “Ayırımcılık” olan başlığının “Nefret ve Ayırımcılık” olarak değiştirildiğine dikkat çekilmektedir.</p>

<p>6529 sayılı Yasanın gerekçesinde;</p>

<p>“Nefret suçlarında hedef mağdurdan öte mağdurun üyesi olduğu sosyal gruptur. Fail için ise ön yargı, açık veya örtülü şekilde suçun işlenme motivasyonunu oluşturmaktadır. Ayrımcılık temelli olması nedeniyle nefret suçu, fail ve mağdur ile birlikte tüm toplumu yakından etkilemektedir. Bu kapsamda Türk Ceza Adalet Sistemine daha uygun olacak şekilde TCK'da, ayrımcılık suçuyla birlikte nefret suçu da düzenlenmektedir.” ifadesi ile TCK 122. maddesinin, nefret suçunu da düzenlendiği vurgulanmıştır.</p>

<p>Suçun maddi unsuru;</p>

<p>Failin 122. maddesinde sayılan “engelleme, işe alınmaması veya alınması ile reddetme” hareketleridir. Bu suç, seçimlik ve bağlı hareketli bir suçtur. Hareketlerin gerçekleşmesi ile suç tamamlandığından bu yönüyle sırf hareket suçudur.</p>

<p>Suçun Manevi Unsuru;</p>

<p>Bu suç sadece kasıtla işlenebilen bir suçtur. Ancak genel kast yeterli değildir. Ayrıca failin maddede belirtilen seçimlik ve bağlı hareketlerden en az birini nefret saiki ile işlemesi gerekir. Maddede yapılan değişiklik ile ayırımcılık niteliğindeki hareketlerin nefret saiki ile işlenmesi manevi unsur olarak eklenmiştir.</p>

<p>TCK 122. maddesi; ırk, devlet, milliyet, renk, cinsiyet, engellilik, siyasi düşünce, felsefi inanç, din veya mezhep farklılığından kaynaklanan nefrete dayalı ayrımcılığı suç saymıştır.<br />
Yasa koyucu burada açık bir şekilde 10 koruma grubu belirlemiş ve bu 10 koruma gurubuna yönelik seçimlik ve bağlı hareketleri suç olarak düzenlenmiştir.</p>

<p>Suç ve cezada kanunilik ilkesi gereği bu 10 koruma grubu dışındaki bir gruba nefret saikiyle de olsa ayırımcılık yapılması durumunda veya bu 10 koruma grubuna karşı maddede belirtilen 4 farklı seçimlik hareket dışında bir eylemle ayırımcılık yapılması halinde ayırımcılık suçu oluşmayacaktır.</p>

<p>Korunan Hukuki Yarar;</p>

<p>İnsanlar arasında ayırım yapılması engellenerek kişilerin hukuken geçerli hak ve özgürlüklerden keyfi olarak yoksun bırakılmasının engellenmesidir.</p>

<p>TCK'nın 122. maddesinin başlığı “nefret ve ayırımcılık” suçu olarak belirtilmesine karşın TCK da, yukarıda tanımlanan anlamda bağımsız olarak nefret suçu düzenlenmesi yoluna gidilmemiştir. Yasa koyucunun TCK'nın 122. maddesi ile sadece nefret saiki ile işlenen ayırımcılık eylemlerini suç olarak düzenleme yolunu benimsediğini görmekteyiz.</p>

<p>Uygulamada karşılaşılan nefret ve ayırımcılık suçunu oluşturabilecek eylemlere örnek vermek gerekirse;</p>

<p>📌 Tüm koşulları taşıdığı halde sırf cinsiyetinden kaynaklanan nefretle bir kadının işe alınmaması,</p>

<p>📌 Engelilikten kaynaklanan nefretle toplu taşıma hizmeti veren şoförün kamuya arz edilmiş hizmetten engelliyi faydalandırmayarak aracına almaması,</p>

<p>📌 Sırf Suriyeli oluşu,<br />
milliyetinden kaynaklanan nefretle iş yeri açma ruhsatı verilmeyerek olağan bir ekonomik etkinlikten alıkonulması,</p>

<p>📌 Siyasi düşüncesinden duyduğu nefretle bir belediye başkanının farklı siyasi düşünceye sahip vatandaşların sularını keserek ya da farklı fiyat uygulayarak kamuya arz edilmiş hizmetten faydalanmalarını engellemesi,</p>

<p>📌 Felsefi inanç, din veya mezhep farklılığından kaynaklanan nefretle herkese satılmak üzere kamuya arz edilmiş bir evin, benimsemediği felsefi inanç, din veya mezhep mensubu<br />
birine satılmaması,</p>

<p>📌 Sırf Yahudi olduğu için din farklılığından kaynaklanan nefretle bir fırıncının, Yahudi inancına sahip olanlara ekmek satmaması gibi…</p>

<p>Maddenin uygulamasında dikkat edilmesi gereken, suçun kanuniliği ilkesi gereği ,Yasa koyucunun yukarıda sayılan 10 koruma grubuna karşı, maddede belirtilen 4 farklı seçimlik hareket dışında bir eylemle ayrımcılık yapılması halinde ayırımcılık suçu oluşmayacağının gözden kaçırılmamasıdır.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Bu nedenle, kişilerin örneğin eğitim, meslek, cinsel tercih ya da sendika veya dernek, vakıf üyelikleri gibi nedenlerle ayırımcılığa maruz kalmaları halinde nefret ve ayırımcılık suçu oluşmayacaktır.</p>

<p>Yine, 10 koruma grubuna yönelik 4 farklı seçimlik hareketle bu suç işlenebileceğinden, örneğin 10 koruma grubundaki bir kişiye duyulan nefretle kamuya arz edilmiş olan bir taşınır veya taşınmaz malın satılması, devri veya kiraya verilmesi engellendiğinde bu suç oluşabilecekken, aynı taşınmazın duyulan nefretle ipotek ya da rehin edilmemesi bu suçu oluşturmayacaktır.</p>

<p><a href="https://hukukihabernet.teimg.com/hukukihaber-net/uploads/2026/03/onder-yaman-1.jpg" rel="nofollow" title=""><img alt="" src="https://hukukihabernet.teimg.com/hukukihaber-net/uploads/2026/03/onder-yaman-1.jpg" /></a></p>

<p><strong>Önder YAMAN<br />
Bakırköy Cumhuriyet Savcısı</strong></p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/nefret-ve-ayirimcilik-sucuna-dair-bir-degerlendirme</guid>
      <pubDate>Thu, 09 Jul 2026 12:08:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/05/terazi/dini-degerleri-asagilama-sucu1.jpg" type="image/jpeg" length="31883"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[KİRA TESPİT İLAMLARININ İCRASINDA USUL VE ESAS: KİRA FARKI MI, VEKÂLET ÜCRETİ Mİ?]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/kira-tespit-ilamlarinin-icrasinda-usul-ve-esas-kira-farki-mi-vekalet-ucreti-mi-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/kira-tespit-ilamlarinin-icrasinda-usul-ve-esas-kira-farki-mi-vekalet-ucreti-mi-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Öz — </strong>Kira tespit davaları sonucunda verilen ilamlar, hukuk tekniği bakımından karma nitelik taşır: kira bedelinin belirlenmesine ilişkin kısım bir tespit hükmü, yargılama gideri ve vekâlet ücretine ilişkin kısım ise bir eda hükmüdür. Bu ayrım, ilamın icrasında izlenecek yolu doğrudan belirler. Çalışma, Yargıtay’ın yerleşik içtihatları ve doktrindeki baskın görüş ışığında, kira farkı alacaklarının neden ilamlı icraya konu edilemeyeceğini, fer’i alacakların ilamlı icra yoluyla nasıl talep edileceğini ve her iki takip türü için ortak ön koşul olan kesinleşme şartını inceleyerek, kira tespit ilamlarının icrasına ilişkin ikili takip stratejisini bütüncül biçimde ortaya koymayı amaçlamaktadır.</p>

<p><strong>Giriş</strong></p>

<p>Kira hukukunda en çok karşılaşılan uyuşmazlıklardan biri olan kira tespit davaları, sonuçları itibariyle icra hukukunda da kendine özgü bir uygulama alanı yaratmıştır. Meslek hayatımızda sıkça karşılaştığımız “Kira tespit ilamını nasıl icraya koymalıyım?” sorusunun cevabı, Yargıtay’ın yerleşik içtihatlarıyla kristalize olmuş bir ikili ayrıma dayanmaktadır. Aşağıda bu ayrım, önce Yargıtay kararları ışığında, ardından doktrindeki yaklaşımlar çerçevesinde bütüncül biçimde ele alınmaktadır.</p>

<p><strong>I. Kira Farkı Alacağı: Neden İlamlı İcra Yapılamaz?</strong></p>

<p>Kira tespit davaları, teknik anlamda birer “tespit” davasıdır. Mahkeme bu dava sonucunda davalının bir miktar parayı ödemesine hükmetmez; sadece kira bedelinin ne olması gerektiğini tespit eder. Yargıtay 12. Hukuk Dairesi’nin 2018/4305 E., 2018/9893 K. sayılı kararında vurgulandığı üzere, kira tespit ilamları eda hükmü içermediğinden, kira farkı alacakları için ilamlı icra takibi başlatılması hukuken mümkün değildir. Benzer şekilde Yargıtay 8. Hukuk Dairesi de 2014/15653 E., 2015/18128 K. sayılı ilamında, hüküm fıkrasının bu haliyle bir eda hükmü içermediğini, dolayısıyla ilamlı takibe konu edilemeyeceğini net bir şekilde ortaya koymuştur.</p>

<p>Peki, elimizdeki bu ilamla kira farkını nasıl tahsil edeceğiz? İşte burada devreye İİK m. 269 ve kamuoyunda “Örnek 13” olarak bilinen tahliye talepli ilamsız takip yolu girmektedir. Yargıtay 6. Hukuk Dairesi’nin 2015/12264 E., 2016/795 K. sayılı ilamına göre, kesinleşmiş kira tespit ilamı İİK m. 68 anlamında bir belge niteliğindedir. Dolayısıyla, kira farkı alacakları için ilamsız takip yoluna başvurulmalı ve borçluya Örnek 13 ödeme emri gönderilmelidir. Yargıtay 8. Hukuk Dairesi de 2017/5411 E., 2018/2834 K. sayılı kararında, tespit hükmünü içeren ilamların tespite ilişkin bölümünün ancak ilamsız icraya konu edilebileceğini açıkça belirtmiştir.</p>

<p><strong>II. Vekâlet Ücreti ve Yargılama Giderleri: Eda Hükmünün Gücü</strong></p>

<p>İlamın kira bedeline ilişkin kısmı “tespit” niteliğinde olsa da, mahkeme masrafları ve vekâlet ücretine ilişkin kısımları “eda” hükmü niteliğindedir. Yargıtay 12. Hukuk Dairesi’nin 2009/25227 E., 2010/6799 K. sayılı kararında belirtildiği üzere, ilam yargılama giderleri ve vekâlet ücreti yönünden bir eda içerdiğinden, bu kalemler için ilamlı takip yapılması mümkündür. Yargıtay 8. Hukuk Dairesi de 2015/3679 E., 2015/13004 K. sayılı kararında bu feri alacakların ilamlı icra takibine konu edilebileceğini teyit etmektedir. Yani, aynı ilamın bir kısmı için ilamsız, bir kısmı için ilamlı takip yolu izlenmesi gereken bir tablo ile karşı karşıyayız.</p>

<p><strong>III. Olmazsa Olmaz Şart: Kesinleşme</strong></p>

<p>Kira tespit ilamlarının icrasında en kritik eşik “kesinleşme”dir. 12.11.1979 tarihli Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca, kira tespit ilamları kesinleşmeden infaz edilemez. Bu zorunluluk sadece kira farkı için değil, ilamın ferileri olan vekâlet ücreti ve yargılama giderleri için de geçerlidir. Yargıtay 12. Hukuk Dairesi’nin 2009/25151 E., 2010/7082 K. sayılı kararında vurgulandığı üzere, kararın kendisi kesinleşmedikçe yargılama gideri ve vekâlet ücretinin de infazı istenemez. Ayrıca Yargıtay 12. Hukuk Dairesi 2007/1231 E., 2007/4050 K. sayılı kararında, kira uyarlaması/tespiti ilamına bağlı avukatlık ücretinin de kesinleşmeden takibe konulamayacağını hüküm altına almıştır.</p>

<p><strong><i>Ara Değerlendirme: Vekilin Stratejisi</i></strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Kira tespit davasını kazanan bir vekil olarak stratejimiz net olmalıdır:</p>

<p>1. İlamın kesinleşmesini bekle.</p>

<p>2. Kira farkı alacakları için Örnek 13 (İlamsız Takip) yolunu seç.</p>

<p>3. Vekâlet ücreti ve yargılama giderleri için İlamlı İcra yoluna başvur.</p>

<p>Bu ikili ayrımı gözetmemek, sadece takibin iptaline değil, aynı zamanda müvekkil nezdinde hak kaybına ve gereksiz yargılama giderlerine yol açacaktır. Yargıtay’ın bu “yoğun ve istikrarlı” kararları, icra takibi başlatırken pusulamız olmalıdır.</p>

<p><strong>IV. Kira Tespit İlamlarının İcrasına İlişkin Özet Tablo</strong></p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <thead>
  <tr>
   <td valign="top" width="140">
   <p><strong>Alacak Kalemi</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="160">
   <p><strong>Hukuki Niteliği</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="160">
   <p><strong>Takip Usulü</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="156">
   <p><strong>Dayanak Yargıtay Kararı (Örnek)</strong></p>
   </td>
  </tr>
 </thead>
 <tbody>
  <tr>
   <td valign="top" width="140">
   <p>Kira Farkı Alacağı</p>
   </td>
   <td valign="top" width="160">
   <p>Tespit Hükmü (Eda içermez)</p>
   </td>
   <td valign="top" width="160">
   <p>İlamsız Takip (Örnek 13)</p>
   </td>
   <td valign="top" width="156">
   <p>Yargıtay 8. HD, 2017/5411 E., 2018/2834 K.</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="140">
   <p>Vekâlet Ücreti</p>
   </td>
   <td valign="top" width="160">
   <p>Eda Hükmü</p>
   </td>
   <td valign="top" width="160">
   <p>İlamlı İcra (Örnek 4-5)</p>
   </td>
   <td valign="top" width="156">
   <p>Yargıtay 12. HD, 2010/12801 E., 2010/26667 K.</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="140">
   <p>Yargılama Giderleri</p>
   </td>
   <td valign="top" width="160">
   <p>Eda Hükmü</p>
   </td>
   <td valign="top" width="160">
   <p>İlamlı İcra (Örnek 4-5)</p>
   </td>
   <td valign="top" width="156">
   <p>Yargıtay 8. HD, 2013/2017 E., 2013/6565 K.</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="140">
   <p>Tüm Kalemler</p>
   </td>
   <td valign="top" width="160">
   <p>Kesinleşme Şartı</p>
   </td>
   <td valign="top" width="160">
   <p>İnfaz için zorunlu</p>
   </td>
   <td valign="top" width="156">
   <p>12.11.1979 tarihli YİBK</p>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p></p>

<p><strong>V. Analiz ve Uygulama Notları</strong></p>

<p>• <strong>İlamın Bütünlüğü ve Takip: </strong>Yargıtay 12. Hukuk Dairesi’nin 2007/13130 E., 2007/16657 K. sayılı kararına göre, kira farkları için ilamsız, yargılama giderleri için ilamlı talebin aynı takip dosyasında istenilmesinde usul ve yasaya aykırı bir yön bulunmamaktadır.</p>

<p>• <strong>İcra Mahkemesinin Yetkisi: </strong>İcra mahkemeleri ilamın hüküm fıkrasını yorum yoluyla genişletemez (Yargıtay 8. HD, 2012/10577 E., 2012/13100 K.). Eğer ilamda açık bir eda hükmü yoksa, kira farkı için ilamlı takip yapılamaz.</p>

<p>• <strong>Kısmi İptal Gerekliliği: </strong>Eğer alacaklı hem kira farkını hem de ferileri ilamlı takibe konu etmişse, mahkemece sadece eda hükmü içermeyen kira farkı yönünden takibin iptaline karar verilmeli; vekâlet ücreti ve yargılama gideri yönünden takip ayakta tutulmalıdır (Yargıtay 8. HD, 2016/4721 E., 2016/6720 K.).</p>

<p>• <strong>Usul Ekonomisi: </strong>Yargıtay 6. Hukuk Dairesi (2015/12264 E., 2016/795 K.), usul ekonomisi gereği feri alacakların da kira farkı ile birlikte ilamsız takibe konu edilebileceğini kabul etmektedir.</p>

<p><strong>VI. Doktrinsel Çerçevede Genel Tespit</strong></p>

<p>Kira tespit davaları sonucunda verilen ilamlar, hukuk tekniği açısından “tespit” niteliğinde olup, kira bedelinin miktarını belirlemekle sınırlıdır; bu nedenle kira farkı alacakları yönünden doğrudan ilamlı icra takibine (İİK m. 32) konu edilemezler [L1], [L4]. Kira farkı alacaklarının tahsili için ilamsız icra yolu (özellikle tahliye talepli ise Örnek 13, sadece alacak ise Örnek 7 veya literatürdeki bazı görüşlere göre Örnek 49/51) tercih edilmelidir [L7], [L10]. Buna karşılık, ilamın fer’ileri niteliğindeki yargılama giderleri ve vekâlet ücreti, mahkemece taraflara yüklenen bir borç (eda hükmü) teşkil ettiğinden, bu kalemler için ilamlı icra takibi başlatılması hukuken zorunludur [L2], [L3]. Her iki takip türü için de 12.11.1979 tarihli Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı (YİBK) uyarınca ilamın kesinleşmiş olması bir ön şarttır [L8], [L9].</p>

<p><strong>VII. Kavramsal Çerçeve ve Terminoloji</strong></p>

<p>• <strong>Tespit Hükmü: </strong>Bir hakkın veya hukuki ilişkinin var olup olmadığını belirleyen hükümlerdir. Kira tespit ilamları, eda emri içermediği için kural olarak icra edilemez niteliktedir [L3], [L4].</p>

<p>• <strong>Eda Hükmü: </strong>Davalının bir şeyi vermeye, yapmaya veya yapmamaya mahkûm edildiği hükümlerdir. İlamlı icranın konusunu sadece bu hükümler oluşturur [L2].</p>

<p>• <strong>Kira Farkı: </strong>Tespit edilen yeni kira bedeli ile mevcut ödenen bedel arasındaki, davanın açıldığı tarihten itibaren geriye dönük veya ileriye dönük oluşan parasal farktır.</p>

<p>• <strong>Fer’i Alacaklar: </strong>Asıl davanın eki niteliğinde olan vekâlet ücreti, yargılama giderleri ve harç kalemleridir.</p>

<p><strong>VIII. Doktrindeki Ana Yaklaşımlar</strong></p>

<p>Literatürde, kira tespit ilamlarının icrası konusunda tam bir görüş birliği mevcuttur. Genel kabul, ilamın “karma nitelikte” olduğudur:</p>

<p>• <strong>Asıl Alacak Yönünden: </strong>Kira bedelinin belirlenmesi kısmı “müspet tespit” hükmüdür. Bu kısım eda emri içermediğinden ilamlı icraya konu olamaz [L1], [L2]. Ancak bu ilam, İİK m. 68 anlamında borç ikrarını içeren bir belge niteliği kazanır ve ilamsız takipte itirazın kaldırılmasına dayanak teşkil eder [L5].</p>

<p>• <strong>Fer’iler Yönünden: </strong>Yargılama giderleri ve vekâlet ücreti kısımları, tespit hükmünden bağımsız olarak “eda hükmü” niteliğindedir. Bu nedenle bu kısımlar için ilamlı icra yolu açıktır [L3], [L6].</p>

<p><strong>IX. Yaklaşımlar Arasındaki Ayrışmalar ve Çatışmalar</strong></p>

<p>• <strong>Kesinleşme Şartı ve Eleştiriler: </strong>Yargıtay, 12.11.1979 tarihli YİBK ile kira tespit ilamlarının (fer’ileri dahil) kesinleşmeden icraya konulamayacağını hükme bağlamıştır [L8]. Doktrinde Prof. Dr. Baki Kuru gibi isimler, kira bedelinin tespiti davasının taşınmazın aynına (mülkiyetine) ilişkin olmadığını, bu nedenle kesinleşme beklemenin kanuna aykırı olduğunu savunarak bu uygulamayı eleştirmektedir [L2]. Ancak uygulama, YİBK’nın bağlayıcılığı nedeniyle kesinleşme şartını katı bir şekilde aramaktadır.</p>

<p>• <strong>Takip Yolu ve Örnek Numarası: </strong>Kullanıcı talebinde kira farkı için “Örnek 13” (tahliye talepli ilamsız takip) vurgulanmış olsa da, literatürde bazı yazarlar (örn. Talih Uyar) kira farkı için Örnek 49 veya 51 ödeme emri gönderilmesini önermektedir [L7]. Bununla birlikte, kira borcunun ödenmemesi nedeniyle tahliye de isteniyorsa, İİK m. 269 uyarınca Örnek 13 yoluna başvurulmasında hukuki yarar olduğu kabul edilmektedir [L10].</p>

<p><strong>X. Usuli Sonuçlar ve Dava Stratejisine Etkiler</strong></p>

<p>Kira tespit davasını kazanan bir vekilin izlemesi gereken strateji şu şekilde kristalize olmuştur:</p>

<p>• <strong>Kesinleşme Beklenmelidir: </strong>İlamın kesinleşme şerhi alınmadan hiçbir takip başlatılmamalıdır. Aksi takdirde takip, şikayet yoluyla iptal edilir [L1], [L6].</p>

<p>İkili Takip Yolu:</p>

<p>• <strong>İlamlı Takip: </strong>Sadece vekâlet ücreti ve yargılama giderleri için başlatılmalıdır.</p>

<p>• <strong>İlamsız Takip (Örnek 13): </strong>Kira farkı alacakları için başlatılmalıdır. Eğer alacaklı hem parayı tahsil etmek hem de ödenmemesi halinde tahliye yolunu açık tutmak istiyorsa, elindeki ilamı İİK m. 68 kapsamında belge olarak kullanarak Örnek 13 ödeme emri göndermelidir [L10], [L11].</p>

<p>• <strong>Şikayet Riski: </strong>Kira farkının ilamlı icraya konu edilmesi durumunda, borçlu süresiz şikayet yoluna başvurarak takibin iptalini sağlayabilir [L1].</p>

<p><strong>XI. Maddi Hukuk Sonuçları ve Risk Alanları</strong></p>

<p>• <strong>Muacceliyet (İfa Zamanı): </strong>Kira farkı alacağının muaccel hale gelmesi, kararın kesinleşmesine bağlıdır. Kesinleşme gerçekleşmeden borçlunun temerrüde düştüğünden bahsedilemez [L8], [L9].</p>

<p>• <strong>Faiz Başlangıcı: </strong>Kira farkı için faiz, kural olarak kararın kesinleştiği tarihten itibaren işletilebilir. Ancak ilamlı icraya konu olan vekâlet ücreti ve yargılama giderleri için karar tarihinden itibaren faiz yürütülmesi mümkündür (kesinleşme şartı saklı kalmak kaydıyla).</p>

<p><strong>XII. Somut Olaya Uygulanabilecek Çıkarımlar</strong></p>

<p>• <strong>Kira Farkı İçin: </strong>Elinizdeki kesinleşmiş ilamla birlikte İcra Müdürlüğü’ne başvurarak, kira farkı alacakları için ilamsız tahliye takibi (Örnek 13) başlatmalısınız. Bu takipte ilam, borcun varlığını kanıtlayan kesin delil (İİK m. 68) hükmündedir [L5].</p>

<p>• <strong>Vekâlet Ücreti ve Giderler İçin: </strong>Aynı ilama dayanarak, bu kez ilamlı icra takibi (İcra Emri) başlatmalısınız. Bu iki takibin ayrı dosyalardan yürütülmesi, usul ekonomisi ve takibin sıhhati açısından en güvenli yoldur [L7].</p>

<p><strong>XIII. Açık Sorular, İstisnalar ve Belirsizlikler</strong></p>

<p>• <strong>Harçların Durumu: </strong>Bazı Yargıtay kararlarında “harç” kaleminin ilamlı icraya konu olup olamayacağı konusunda nüanslar bulunmaktadır. Genel eğilim harcın da yargılama gideri kapsamında ilamlı icraya konu edilebileceği yönündedir ancak bazı kararlarda “harç dışında kalan kalemler” ifadesi kafa karışıklığı yaratabilmektedir [L1].</p>

<p>• <strong>İnşai Hüküm Tartışması: </strong>Kira tespit davasının teknik olarak “tespit” mi yoksa “inşai” (yenilik doğuran) mı olduğu doktrinde hâlâ tartışılmaktadır. Yargıtay’ın bu niteliği tam olarak netleştirmekten kaçınması, icra hukuku uygulamalarında teorik belirsizliklere yol açmaktadır [L4], [L9].</p>

<p><strong>Sonuç ve Genel Değerlendirme</strong></p>

<p>Yargıtay’ın yerleşik içtihatları ve literatürdeki baskın görüş uyarınca; kira tespit ilamları “bölünebilir” bir icra karakterine sahiptir. Kira farkı alacağı, eda hükmü içermediği gerekçesiyle ilamlı icraya konu edilemez; bu kalem için ilamsız takip (Örnek 13) yoluna başvurulmalıdır [L1], [L4], [L10]. Ancak ilamın fer’ileri olan vekâlet ücreti ve yargılama giderleri, eda hükmü niteliği taşıdığından ilamlı icra yoluyla talep edilmelidir [L2], [L3]. Her iki durumda da ilamın kesinleşmiş olması, takibin iptal edilmemesi için mutlak bir zorunluluktur [L8]. Bu ikili ayrım, hem alacağın hızlı tahsili hem de borçlunun olası şikayet başvurularının önüne geçilmesi adına en sağlıklı dava stratejisidir.</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/av-mert-can-faful" title="Av. Mert Can FAFUL"><img alt="Av. Mert Can FAFUL" height="96" src="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/200x200/hukukihaber-net/uploads/2023/09/mert-can-faful.jpg" width="96" /></a></p>

<h4><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/av-mert-can-faful" title="Av. Mert Can FAFUL">Av. Mert Can FAFUL</a></strong></h4>

<p><span style="color:#999999"><strong>KAYNAKÇA</strong></span></p>

<p><span style="color:#999999"><strong><i>Yargı Kararları</i></strong></span></p>

<p><span style="color:#999999">1. Yargıtay, 12. Hukuk Dairesi, E. 2007/23653, K. 2008/1900, T. 11.02.2008</span></p>

<p><span style="color:#999999">2. Yargıtay, 3. Hukuk Dairesi, E. 2017/3893, K. 2018/514, T. 23.01.2018</span></p>

<p><span style="color:#999999">3. Yargıtay, 12. Hukuk Dairesi, E. 2009/25227, K. 2010/6799, T. 23.03.2010</span></p>

<p><span style="color:#999999">4. Yargıtay, 8. Hukuk Dairesi, E. 2014/9762, K. 2015/9466, T. 27.04.2015</span></p>

<p><span style="color:#999999">5. Yargıtay, 8. Hukuk Dairesi, E. 2012/10577, K. 2012/13100, T. 25.12.2012</span></p>

<p><span style="color:#999999">6. Yargıtay, 12. Hukuk Dairesi, E. 2011/20336, K. 2012/5476, T. 28.02.2012</span></p>

<p><span style="color:#999999">7. Yargıtay, 12. Hukuk Dairesi, E. 2011/11791, K. 2011/30063, T. 22.12.2011</span></p>

<p><span style="color:#999999">8. Yargıtay, 8. Hukuk Dairesi, E. 2017/12041, K. 2017/7713, T. 25.05.2017</span></p>

<p><span style="color:#999999">9. Yargıtay, 8. Hukuk Dairesi, E. 2014/13066, K. 2015/13018, T. 11.06.2015</span></p>

<p><span style="color:#999999">10. Yargıtay, 12. Hukuk Dairesi, E. 2018/4626, K. 2018/11134, T. 08.11.2018</span></p>

<p><span style="color:#999999">11. Yargıtay, 8. Hukuk Dairesi, E. 2015/3679, K. 2015/13004, T. 11.06.2015</span></p>

<p><span style="color:#999999">12. Yargıtay, 8. Hukuk Dairesi, E. 2014/25604, K. 2016/8596, T. 10.05.2016</span></p>

<p><span style="color:#999999">13. Yargıtay, 12. Hukuk Dairesi, E. 2018/4305, K. 2018/9893, T. 16.10.2018</span></p>

<p><span style="color:#999999">14. Yargıtay, 12. Hukuk Dairesi, E. 2022/8779, K. 2023/1730, T. 16.03.2023</span></p>

<p><span style="color:#999999">15. Yargıtay, 8. Hukuk Dairesi, E. 2013/4213, K. 2013/7506, T. 20.05.2013</span></p>

<p><span style="color:#999999">16. Yargıtay, 12. Hukuk Dairesi, E. 2016/14934, K. 2016/15297, T. 31.05.2016</span></p>

<p><span style="color:#999999">17. Yargıtay, 12. Hukuk Dairesi, E. 2018/5932, K. 2019/3733, T. 06.03.2019</span></p>

<p><span style="color:#999999">18. Yargıtay, 8. Hukuk Dairesi, E. 2017/5411, K. 2018/2834, T. 27.02.2018</span></p>

<p><span style="color:#999999">19. Yargıtay, 12. Hukuk Dairesi, E. 2007/13130, K. 2007/16657, T. 20.09.2007</span></p>

<p><span style="color:#999999">20. Yargıtay, 3. Hukuk Dairesi, E. 2025/1288, K. 2025/4865, T. 15.10.2025</span></p>

<p><span style="color:#999999">21. Yargıtay, 8. Hukuk Dairesi, E. 2016/4721, K. 2016/6720, T. 13.04.2016</span></p>

<p><span style="color:#999999">22. Yargıtay, 8. Hukuk Dairesi, E. 2015/8322, K. 2017/9039, T. 14.06.2017</span></p>

<p><span style="color:#999999">23. Yargıtay, 12. Hukuk Dairesi, E. 2010/29316, K. 2011/10312, T. 24.05.2011</span></p>

<p><span style="color:#999999">24. Yargıtay, 8. Hukuk Dairesi, E. 2013/2441, K. 2013/5274, T. 09.04.2013</span></p>

<p><span style="color:#999999">25. Yargıtay, 6. Hukuk Dairesi, E. 2015/12264, K. 2016/795, T. 10.02.2016</span></p>

<p><span style="color:#999999">26. Yargıtay, 8. Hukuk Dairesi, E. 2013/1514, K. 2013/4328, T. 26.03.2013</span></p>

<p><span style="color:#999999">27. Yargıtay, 8. Hukuk Dairesi, E. 2013/13939, K. 2014/748, T. 21.01.2014</span></p>

<p><span style="color:#999999">28. Yargıtay, 12. Hukuk Dairesi, E. 2011/25111, K. 2012/9804, T. 27.03.2012</span></p>

<p><span style="color:#999999">29. Yargıtay, 3. Hukuk Dairesi, E. 2017/7339, K. 2019/5407, T. 13.06.2019</span></p>

<p><span style="color:#999999">30. Yargıtay, 12. Hukuk Dairesi, E. 2007/13714, K. 2007/16843, T. 24.09.2007</span></p>

<p><span style="color:#999999">31. Yargıtay, 8. Hukuk Dairesi, E. 2013/2017, K. 2013/6565, T. 06.05.2013</span></p>

<p><span style="color:#999999">32. Yargıtay, 8. Hukuk Dairesi, E. 2017/5494, K. 2018/10044, T. 27.03.2018</span></p>

<p><span style="color:#999999">33. Yargıtay, 12. Hukuk Dairesi, E. 2008/9339, K. 2008/12214, T. 12.06.2008</span></p>

<p><span style="color:#999999">34. Yargıtay, 3. Hukuk Dairesi, E. 2020/11348, K. 2021/2148, T. 02.03.2021</span></p>

<p><span style="color:#999999">35. Yargıtay, 8. Hukuk Dairesi, E. 2014/15653, K. 2015/18128, T. 12.10.2015</span></p>

<p><span style="color:#999999">36. Yargıtay, Hukuk Genel Kurulu, E. 2012/256, K. 2012/829, T. 21.11.2011</span></p>

<p><span style="color:#999999">37. Yargıtay, 12. Hukuk Dairesi, E. 2006/17274, K. 2006/20368, T. 03.11.2006</span></p>

<p><span style="color:#999999">38. Yargıtay, 12. Hukuk Dairesi, E. 2006/14126, K. 2006/17210, T. 25.09.2006</span></p>

<p><span style="color:#999999">39. Yargıtay, 6. Hukuk Dairesi, E. 2009/8664, K. 2010/3229, T. 24.03.2010</span></p>

<p><span style="color:#999999">40. Yargıtay, 6. Hukuk Dairesi, E. 2016/2047, K. 2016/2452, T. 28.03.2016</span></p>

<p><span style="color:#999999">41. Yargıtay, 12. Hukuk Dairesi, E. 2010/12801, K. 2010/26667, T. 11.11.2010</span></p>

<p><span style="color:#999999">42. Yargıtay, 8. Hukuk Dairesi, E. 2014/8169, K. 2014/10072, T. 21.05.2014</span></p>

<p><span style="color:#999999">43. Yargıtay, 3. Hukuk Dairesi, E. 2017/2303, K. 2017/13422, T. 05.10.2017</span></p>

<p><span style="color:#999999">44. Yargıtay, 3. Hukuk Dairesi, E. 2010/12188, K. 2010/16880, T. 19.10.2010</span></p>

<p><span style="color:#999999">45. Yargıtay, 6. Hukuk Dairesi, E. 2012/19219, K. 2013/730, T. 23.01.2013</span></p>

<p><span style="color:#999999">46. Yargıtay, 8. Hukuk Dairesi, E. 2012/13033, K. 2013/1547, T. 15.02.2013</span></p>

<p><span style="color:#999999">47. Yargıtay, 12. Hukuk Dairesi, E. 2011/1277, K. 2011/17040, T. 29.09.2011</span></p>

<p><span style="color:#999999">48. Yargıtay, 6. Hukuk Dairesi, E. 2014/9006, K. 2014/11250, T. 20.10.2014</span></p>

<p><span style="color:#999999">49. Yargıtay, 12. Hukuk Dairesi, E. 2009/6109, K. 2009/14503, T. 30.06.2009</span></p>

<p><span style="color:#999999">50. Yargıtay, 6. Hukuk Dairesi, E. 2015/864, K. 2015/2183, T. 04.03.2015</span></p>

<p><span style="color:#999999">51. Yargıtay, 12. Hukuk Dairesi, E. 2007/1231, K. 2007/4050, T. 06.03.2007</span></p>

<p><span style="color:#999999">52. Yargıtay, 3. Hukuk Dairesi, E. 2017/4602, K. 2019/1173, T. 14.02.2019</span></p>

<p><span style="color:#999999">53. Yargıtay, 6. Hukuk Dairesi, E. 2012/1126, K. 2012/5410, T. 05.04.2012</span></p>

<p><span style="color:#999999">54. Yargıtay, 8. Hukuk Dairesi, E. 2019/2323, K. 2019/4292, T. 18.04.2019</span></p>

<p><span style="color:#999999">55. Yargıtay, 8. Hukuk Dairesi, E. 2015/23758, K. 2016/1062, T. 25.01.2016</span></p>

<p><span style="color:#999999">56. Yargıtay, 6. Hukuk Dairesi, E. 2013/3227, K. 2013/5196, T. 25.03.2013</span></p>

<p><span style="color:#999999">57. İzmir Bölge Adliye Mahkemesi 12. Hukuk Dairesi, E. 2017/106, K. 2017/164, T. 24.01.2017</span></p>

<p><span style="color:#999999">58. Yargıtay, 6. Hukuk Dairesi, E. 2010/9110, K. 2010/13145, T. 01.12.2010</span></p>

<p><span style="color:#999999">59. Yargıtay, 6. Hukuk Dairesi, E. 2010/8835, K. 2010/14197, T. 27.12.2010</span></p>

<p><span style="color:#999999">60. Yargıtay, 8. Hukuk Dairesi, E. 2018/16329, K. 2019/1144, T. 07.02.2019</span></p>

<p><span style="color:#999999">61. Yargıtay, 8. Hukuk Dairesi, E. 2015/4973, K. 2017/7242, T. 17.05.2017</span></p>

<p><span style="color:#999999">62. Yargıtay, 6. Hukuk Dairesi, E. 2015/1057, K. 2015/1703, T. 23.02.2015</span></p>

<p><span style="color:#999999">63. Yargıtay, 12. Hukuk Dairesi, E. 2018/6553, K. 2019/5435, T. 03.04.2019</span></p>

<p><span style="color:#999999">64. Sakarya Bölge Adliye Mahkemesi 8. Hukuk Dairesi, E. 2024/550, K. 2024/1083, T. 10.10.2024</span></p>

<p><span style="color:#999999">65. Yargıtay, 12. Hukuk Dairesi, E. 2022/4148, K. 2022/7715, T. 23.06.2022</span></p>

<p><span style="color:#999999">66. İstanbul 4. Asliye Ticaret Mahkemesi, E. 2020/203, K. 2020/169, T. 19.03.2020</span></p>

<p><span style="color:#999999">67. Yargıtay, 13. Hukuk Dairesi, E. 2009/16027, K. 2010/6520, T. 10.05.2010</span></p>

<p><span style="color:#999999">68. Yargıtay, 12. Hukuk Dairesi, E. 2009/25151, K. 2010/7082, T. 25.03.2010</span></p>

<p><span style="color:#999999">69. Yargıtay, 12. Hukuk Dairesi, E. 2012/18690, K. 2012/25539, T. 10.09.2012</span></p>

<p><span style="color:#999999">70. Yargıtay, 12. Hukuk Dairesi, E. 2011/31831, K. 2012/19272, T. 05.06.2012</span></p>

<p><span style="color:#999999">71. Yargıtay, 12. Hukuk Dairesi, E. 2018/4613, K. 2018/11588, T. 15.11.2018</span></p>

<p><span style="color:#999999">72. Yargıtay, 6. Hukuk Dairesi, E. 2015/6212, K. 2015/6861, T. 02.07.2015</span></p>

<p><span style="color:#999999">73. Yargıtay, 12. Hukuk Dairesi, E. 2018/3472, K. 2018/8015, T. 13.09.2018</span></p>

<p><span style="color:#999999"><strong><i>Literatür Kaynakları</i></strong></span></p>

<p><span style="color:#999999">1. Tespit Hükümlerinin ve İnşaî Hükümlerin İcra Hukuku Bakımından Durumu - Nuriye Saraçoğlu - 2020</span></p>

<p><span style="color:#999999">2. Taşınır Teslimine İlişkin İlamların İcrası - Zehra Nur Erim - 2024</span></p>

<p><span style="color:#999999">3. Medeni Usul Hukukunda Tespit Davalarında Hukuki Yarar - Merve Usta - 2020</span></p>

<p><span style="color:#999999">4. Tespit Davaları Bakımından Geçici Hukuki Koruma Tedbirleri - Selin Esenli - 2023</span></p>

<p><span style="color:#999999">5. Hukuk Mahkemesinde Verilebilecek Kararlar - Ceren Gökçe Aydın - 2023</span></p>

<p><span style="color:#999999">6. İstirdat Davası - Seda Yıldız Sarıboğa - 2024</span></p>

<p><span style="color:#999999">7. İcra ve İflas Hukukunda Şikâyet Sebepleri (Iı) - Av. Talih Uyar , Av. Seda Akço - 2004</span></p>

<p><span style="color:#999999">8. Konut ve Çatılı İşyeri Kiralarında Kira Bedelinin Belirlenmesinde Süreler - Simge Duvan - 2024</span></p>

<p><span style="color:#999999">9. 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanununa Göre Konut ve Çatılı İşyeri Kiralarında Kira Bedelinin Belirlenmesi - Merve Akgün Akay - 2025</span></p>

<p><span style="color:#999999">10. İcra İflas Kanunu'na Göre Kiralanan Taşınmazların Tahliyesi - Beyza Kızılcık - 2024</span></p>

<p><span style="color:#999999">11. Konut ve Çatılı İşyeri Kiralarında Kiracının Kira Bedelini ve Yan Giderleri Ödeme Borcunda Temerrüdü (tbk M.315) ve İki Haklı İhtar Sebebiyle Tahliye (tbk M.352/2) - Gürcü Aksoy - 2023</span></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/kira-tespit-ilamlarinin-icrasinda-usul-ve-esas-kira-farki-mi-vekalet-ucreti-mi-1</guid>
      <pubDate>Thu, 09 Jul 2026 11:59:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/04/terazi/ev-bina-gayrimenkulsa.jpg" type="image/jpeg" length="72237"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA['VEKALET ÜCRETİ AÇISINDAN USULİ KAZANILMIŞ HAK VE ALEYHE BOZMA YASAĞI UYGULANMAZ']]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/vekalet-ucreti-acisindan-usuli-kazanilmis-hak-ve-aleyhe-bozma-yasagi-uygulanmaz</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/vekalet-ucreti-acisindan-usuli-kazanilmis-hak-ve-aleyhe-bozma-yasagi-uygulanmaz" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[YARGITAY’IN ÜÇ FARKLI DAİRESİNDEN (2, 4 ve 11) AYNI KONUDA VERİLEN VE TEREDDÜTLERİ GİDEREN GÜNCEL KARARLAR]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-11-hukuk-dairesinin-20253249-e-20256624-k-sayili-karari" rel="dofollow"><strong>Yargıtay 11. HD, T. 05.11.2025, E. 2025/3249, K. 2025/6624</strong></a></p>

<p>“Değerlendirme ve Gerekçe 1. Dosyadaki yazılara, İlk Derece Mahkemesince 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun (HMK) 373/4 hükmü uyarınca uyulan bozma kararı gereğince hüküm verilmiş olmasına ve delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre davacı vekilinin tüm, davalılar vekilinin aşağıdaki bendin kapsamı dışındaki temyiz itirazları yerinde görülmemiştir. 2.Karar tarihinde yürürlükte bulunan Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi'nin (AAÜT) Avukatlık ücretinin kapsadığı işler başlıklı 2. maddesinin 3. fıkrası "Hangi sebeple olursa olsun, temyiz veya istinaf başvurusu üzerine verilen bozma veya kaldırma kararı sonrasında hükmolunan yargı kararlarında, hükmün verildiği tarihte yürürlükte olan Tarife esas alınır." düzenlemesini içermektedir.</p>

<p>Bu durumda İlk Derece Mahkemesince, Dairemiz bozma ilamına uyulduktan sonra karar tarihinde yürürlükte bulunan AAÜT uyarınca vekalet ücretine hükmedilmesi gerekirken bozma öncesi takdir edilen vekalet ücretine karar verilmiş olması bozmayı gerektirir. Ne var ki bu yanlışlığın giderilmesi yeniden yargılama yapılmasını gerektirmediğinden HMK'nın 370/ 2 hükmü uyarınca İlk Derece Mahkemesi kararının düzeltilerek onanması gerekir. V.SONUÇ: Yukarıda (1) numaralı bentte açıklanan nedenlerle davacı vekilinin tüm, davalılar vekilinin diğer temyiz itirazlarının REDDİNE, (2) numaralı bent uyarınca davalılar vekilinin İlk Derece Mahkemesi kararına yönelik temyiz itirazının kabulü ile İLK DERECE MAHKEMESİ KARARININ HÜKÜM FIKRASININ (6) NUMARALI BENDİNDE YER ALAN “ (DAVACI LEHİNE BOZMA ÖNCESİ USULİ KAZANILMIŞ HAK OLUŞTUĞU NAZARA ALINARAK) 18.770,00 TL VEKALET ÜCRETİNİN” İBARESİNİN ÇIKARTILARAK YERİNE “30.000,00 TL VEKALET ÜCRETİNİN” İBARESİNİN YAZILMASI suretiyle DÜZELTİLEREK ONANMASINA, dosyanın İlk Derece Mahkemesine, kararın bir örneğinin Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, peşin alınan temyiz karar harcının istekleri hâlinde davalılara iadesine, davacı harçtan muaf olduğundan harç alınmasına yer olmadığına, 05.11.2025 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.”</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-4-hukuk-dairesinin-20251967-e-202512362-k-sayili-karari" rel="dofollow"><strong>Yargıtay 4. HD, T, 11.09.2025, E. 2025/1967, K. 2025/12362</strong></a></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>“Davacı vekilinin diğer temyiz itirazlarına gelince; İtiraz Hakem Heyetince Dairenin yukarıda anılan bozma ilamı sonrasında verilen kararda; aleyhe bozma yasağı gözetilerek davacı yararına vekalet ücretine hükmedildiği ve 30.08.2021 tarihli ve 2021/İHK-28180 Karar sayılı kararda hükmedilen vekalet ücreti miktarı olan 7.150,00 TL vekalet ücretinin hüküm altına alındığı görülmektedir. 1136 sayılı Avukatlık Kanunu'nun 168 inci maddesinin üçüncü fıkrasında "Avukatlık ücretinin takdirinde, hukukî yardımın tamamlandığı veya dava sonunda hüküm verildiği tarihte yürürlükte olan tarife esas alınır. " şeklinde; yine karar tarihinde yürürlükte olan Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi'nin(AAÜT) 2 nci maddesinin üçüncü fıkrasında "(3) Hangi sebeple olursa olsun, temyiz veya istinaf başvurusu üzerine verilen bozma veya kaldırma kararı sonrasında hükmolunan yargı kararlarında, hükmün verildiği tarihte yürürlükte olan Tarife esas alınır." şeklinde düzenlemeler mevcuttur.<br />
Şu durumda İtiraz Hakem Heyetince anılan yasal düzenlemeler gözetilerek davacı yararına karar tarihinde yürürlükte olan AAÜT gereğince belirlenecek olan vekalet ücretine hükmedilmesi gerekirken yanılgılı gerekçeyle yazılı şekilde hüküm tesis edilmesi doğru olmamıştır. Ne var ki bu hataların giderilmesi yeniden yargılama yapılmasını gerektirmediğinden, 6100 sayılı Kanun'un 370 inci maddesinin ikinci fıkrası hükmü uyarınca İtiraz Hakem Heyeti kararının düzeltilerek onanması gerekir.</p>

<p>KARAR 1.Yukarıda (1) numaralı bentte açıklanan nedenlerle davalı vekilinin tüm, davacı vekilinin diğer temyiz itirazlarının REDDİNE, 2. Yukarıda (2) numaralı bentte açıklanan nedenlerle davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile İtiraz Hakem Heyeti kararının "6.SONUÇ" bölümünün (6.6) numaralı bendinde yer alan "aleyhe bozma yasağı da gözetilerek" ibaresinin hükümden çıkarılmasına, aynı bentte yer alan "7.150,00 TL" ibaresinin çıkarılarak yerine "30.000,00 TL maktu" ibaresinin yazılması suretiyle DÜZELTİLEREK ONANMASINA, Aşağıda yazılı harcın davalıya yükletilmesine, Peşin alınan harcın istek halinde davacıya iadesine, Dosyanın mahkemeye gönderilmesine, 11.09.2025 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.”</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-2-hukuk-dairesinin-20255572-e-202510254-k-sayili-karari" rel="dofollow"><strong>Yargıtay 2. HD, T. 26.11.2025, E. 2025/5572, K. 2025/10254</strong></a></p>

<p>“KARAR Açıklanan sebeplerle; 1.Davacı-davalı erkek vekilinin diğer temyiz itirazlarının REDDİNE, 2.Davalı-davacı kadın vekilinin lehine hükmedilmeyen vekalet ücretine yönelik temyiz itirazının kabulü ile Bölge Adliye Mahkemesi kararına (5) numaralı paragraf olarak "Davalı kadın istinaf yargılaması sırasında vekille temsil olunduğundan ve istinaf incelemesi duruşmalı olarak yapıldığından ve bir celse sürdüğünden karar tarihi itibariyle yürürlükte bulunan avukatlık Asgari Ücret Tarifesine 2/4 üncü maddesine göre belirlenen 16.000,00 TL vekalet ücretinin davacı-davalı erkekten alınarak davalı-davacı kadına verilmesi" cümlesinin yazılması suretiyle DÜZELTİLEREK ONANMASINA, Aşağıda yazılı temyiz giderinin temyiz eden ........'a yükletilmesine, Peşin alınan harcın istek halinde yatıran ...............'e iadesine, Dosyanın İlk Derece Mahkemesine, kararın bir örneğinin Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, 26.11.2025 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.”</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-4-hukuk-dairesinin-20255401-e-202517415-k-sayili-karari" rel="dofollow"><strong>Yargıtay​​​​​​​ 4. HD, T. 25.12.2025, E. 2025/5401, K. 2025/17415</strong></a></p>

<p>”Davacı vekilinin diğer temyiz itirazlarının incelenmesinde; Dosya kapsamından, Dairemizce hükmün bozulmasından sonra İtiraz Hakem Heyetince davanın kabulüne ve davacı yararına Uyuşmazlık Hakem Heyetinin karar tarihi itibariyle yürürlükte olan Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi'ndeki maktu vekalet ücretine hükmedildiği anlaşılmaktadır. Karar tarihinde yürürlükte bulunan Avukatlık Asgari Ücret Tarifesinin (AAÜT) 21. maddesi "Avukatlık ücretinin takdirinde, hukuki yardımın tamamlandığı veya dava sonunda hüküm verildiği tarihte yürürlükte olan Tarife esas alınır." şeklinde düzenlenmiştir. Bu durumda; İtiraz Hakem Heyetince bozma kararından sonraki hüküm tarihi itibariyle yürürlükte olan Avukatlık Asgari Ücret Tarifesinin esas alınması gerekirken Uyuşmazlık Hakem Heyetince verilen karar tarihindeki vekalet ücreti esas alınarak karar verilmesi doğru olmamıştır.</p>

<p>Ne var ki bu hatanın giderilmesi yeniden yargılama yapılmasını gerektirmediğinden, 6100 sayılı Kanun'un 370. maddesinin ikinci fıkrası hükmü uyarınca İtiraz Hakem Heyeti kararının düzeltilerek onanması gerekir. VII. KARAR 1.Yukarıda (1) numaralı bentte açıklanan nedenlerle davacı vekilinin diğer temyiz itirazlarının REDDİNE, 2.Yukarıda (2) numaralı bentte açıklanan nedenlerle davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile İtiraz Hakem Heyeti kararının (5) nolu bendinde yer alan "4.080,00 TL" ibaresi çıkartılarak yerine "30.000,00 TL" ibaresinin yazılmasına ve kararın bu şekliyle DÜZELTİLEREK ONANMASINA, Peşin alınan temyiz harcının istek hâlinde davacıya iadesine, Dosyanın mahkemeye gönderilmesine, 25.12.2025 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.”</p>

<p><strong>KİŞİSEL DEĞERLENDİRMELERİM</strong></p>

<p>Bu kararların en önemli özelliği ilk derece mahkemesi kararlarında bozma öncesi usuli kazanılmış hak veya aleyhe bozam yasağı gereği bozma sonrası geçerli güncel tarife yerine bozma öncesi tarifeye göre karar verilmesine rağmen Yargıtay Dairelerinin yine de kararları bozmasıdır.</p>

<p>Daireler Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi'nin (AAÜT) Avukatlık ücretinin kapsadığı işler başlıklı 2. maddesinin 3. Fıkrasını her ilke ve hükümden önce uygulamıştır. Söz konusu hükme göre, "Hangi sebeple olursa olsun, temyiz veya istinaf başvurusu üzerine verilen bozma veya kaldırma kararı sonrasında hükmolunan yargı kararlarında, hükmün verildiği tarihte yürürlükte olan Tarife esas alınır."</p>

<p></p>

<p><strong>Prof. Dr. Rauf KARASU</strong></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/vekalet-ucreti-acisindan-usuli-kazanilmis-hak-ve-aleyhe-bozma-yasagi-uygulanmaz</guid>
      <pubDate>Thu, 09 Jul 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2025/06/yargi/yargitay-avus.jpg" type="image/jpeg" length="80118"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[KİRACININ KİRALANANI AIRBNB VE BENZERİ DİJİTAL PLATFORMLAR ARACILIĞIYLA ÜÇÜNCÜ KİŞİLERE TAHSİS ETMESİNİN HUKUKİ SONUÇLARI]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/kiracinin-kiralanani-airbnb-ve-benzeri-dijital-platformlar-araciligiyla</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/kiracinin-kiralanani-airbnb-ve-benzeri-dijital-platformlar-araciligiyla" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>1. GİRİŞ</strong></p>

<p>Dijital platform ekonomisinin gelişmesiyle birlikte, geleneksel konut kira ilişkileri de önemli ölçüde dönüşüme uğramıştır. Taraflar arasındaki karşılıklı güvene ve kiralananın belirli bir süre boyunca mesken olarak kullanılmasına dayanan klasik kira ilişkilerinin yanı sıra, günümüzde kiracıların kiraladıkları konutları veya bu konutların belirli bölümlerini Airbnb ve benzeri dijital platformlar aracılığıyla kısa süreli olarak üçüncü kişilerin kullanımına tahsis ederek gelir elde etmeleri yaygınlaşmıştır. Bu gelişme, kira hukuku, kat mülkiyeti hukuku ve turizm mevzuatının kesişim noktasında yeni hukuki sorunları da beraberinde getirmiştir.</p>

<p>Bu çalışmada, konut kiracısının kiraya verenin yazılı rızası bulunmaksızın kiralananı Airbnb ve benzeri dijital platformlar aracılığıyla üçüncü kişilere tahsis etmesinin hukuki sonuçları; 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu, 7464 sayılı Konutların Turizm Amaçlı Kiralanmasına ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun, 634 sayılı Kat Mülkiyeti Kanunu ve konuya ilişkin Yargıtay içtihatları çerçevesinde incelenmektedir.</p>

<p><strong>2. KİRA SÖZLEŞMESİ VE ALT KİRA İLİŞKİSİNİN HUKUKİ NİTELİĞİ</strong></p>

<p>Kira sözleşmesi, kiraya verenin bir şeyin kullanılmasını veya kullanılmayla birlikte ondan yararlanılmasını kiracıya bırakmayı, kiracının da buna karşılık kararlaştırılan kira bedelini ödemeyi üstlendiği tam iki tarafa borç yükleyen bir sözleşmedir. Kira sözleşmesi, ayni hak doğurmamakta; yalnızca taraflar arasında hüküm ve sonuç doğuran nispi nitelikte bir alacak hakkı sağlamaktadır. Bu nedenle kiracı, kira sözleşmesinden kaynaklanan haklarını kural olarak yalnızca kiraya verene karşı ileri sürebilir.</p>

<p>Bununla birlikte, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 312. maddesi uyarınca kira sözleşmesinin tapu siciline şerh edilmesi mümkündür. Kira sözleşmesinin tapuya şerh edilmesi hâlinde, kira hakkı taşınmaz üzerinde sonradan hak kazanan üçüncü kişilere karşı da ileri sürülebilir. Böylece kira hakkı ayni hak niteliği kazanmamakla birlikte, şerhin kuvvetlendirici etkisi sayesinde üçüncü kişilere karşı da korunmaktadır.</p>

<p>Kira sözleşmeleri herhangi bir geçerlilik şekline tabi değildir. Dolayısıyla yazılı şekilde yapılmaları zorunlu olmayıp, sözlü olarak kurulan ve taraflarca fiilen uygulanan kira sözleşmeleri de hukuken geçerlidir. Ancak olası uyuşmazlıklarda ispat kolaylığı sağlaması bakımından kira sözleşmesinin yazılı olarak düzenlenmesi uygulamada önem arz etmektedir.</p>

<p>Adi kira sözleşmelerinde, belirli süreli kira sözleşmesinin süresinin sona ermesine rağmen tarafların kira ilişkisini sürdürmeleri hâlinde sözleşme, Türk Borçlar Kanunu'nun 327. maddesi uyarınca belirsiz süreli kira sözleşmesine dönüşmektedir. Buna karşılık, konut ve çatılı işyeri kiralarında Türk Borçlar Kanunu'nun 347. maddesi uyarınca kiracı, sözleşme süresinin bitiminden en az on beş gün önce yazılı fesih bildiriminde bulunmadığı takdirde kira sözleşmesi aynı koşullarla bir yıl süreyle uzamış sayılmaktadır.</p>

<p>Alt kira bakımından ise Türk Borçlar Kanunu farklı bir sistem benimsemiştir. Adi kira sözleşmelerinde, sözleşmede aksine bir hüküm bulunmadıkça kiracı kiralananı üçüncü kişiye alt kiraya verebilir. Buna karşılık, konut ve çatılı işyeri kiralarında kiracının kiralananı tamamen veya kısmen alt kiraya verebilmesi ya da kullanım hakkını üçüncü kişiye devredebilmesi, kiraya verenin yazılı rızasının bulunmasına bağlıdır (TBK m. 322).</p>

<p>Kiraya verenin yazılı rızasının alınması şartıyla kiracı, kira ilişkisini üçüncü kişiye devredebilir. Türk Borçlar Kanunu'nun 323. maddesi uyarınca, kiraya veren haklı bir sebep bulunmadıkça bu rızayı vermekten kaçınamaz. Kira ilişkisinin devredilmesi hâlinde ise eski kiracı, kira sözleşmesinin sona ermesine kadar ve en fazla iki yıl süreyle kira bedeli ile yan giderlerden yeni kiracıyla birlikte müteselsilen sorumlu olmaya devam eder.</p>

<p><strong>3. ALT KİRA YASAĞI NEDENİYLE TAHLİYE</strong></p>

<p>Kiracının, kiraya verenin yazılı izni olmaksızın kiralananı Airbnb ve benzeri dijital platformlar aracılığıyla üçüncü kişilerin kullanımına sunması, Türk Borçlar Kanunu'nun 316. maddesi kapsamında kiralananı özenle kullanma ve komşulara saygı gösterme borcunun ihlali sonucunu doğurabilir. Ayrıca bu durum, konut ve çatılı işyeri kiralarında alt kiraya verme yasağına ilişkin hükümlere de aykırılık teşkil edebilir. Kanunda öngörülen şartların gerçekleşmesi hâlinde bu aykırılık, kira sözleşmesinin feshi ve kiralananın tahliyesi sonucunu doğurabilecek niteliktedir.</p>

<p><strong>4. Alt Kira Yasağına Aykırılık Hâlleri</strong></p>

<p><strong>4.1. Kiraya Verenin Yazılı İzni Bulunmaksızın Alt Kiraya Verme</strong></p>

<p>Türk Borçlar Kanunu'nda konut ve çatılı işyeri kiralarına ilişkin olarak benimsenen temel ilke, kiracının kiraya verenin yazılı rızası olmaksızın kiralananı tamamen veya kısmen üçüncü kişilere alt kiraya veremeyeceği ya da kullanım hakkını devredemeyeceğidir. Bu düzenleme ile kiraya verene, kiralananı fiilen kullanacak kişiyi belirleme ve denetleme imkânı tanınmıştır.</p>

<p>Kiraya verenin yazılı rızası alınmaksızın kurulan alt kira ilişkisi, asıl kira sözleşmesine aykırılık teşkil eder. Bu durumda kiraya veren, Türk Borçlar Kanunu'nun ilgili hükümleri çerçevesinde aykırılığın giderilmesini talep edebilir; kanuni şartların gerçekleşmesi hâlinde ise kira sözleşmesini feshederek tahliye davası açma hakkına sahip olabilir.</p>

<p>Buna karşılık, taraflar arasında düzenlenen kira sözleşmesinde kiracıya açıkça alt kiraya verme yetkisi tanınmışsa ayrıca bir yazılı muvafakat alınmasına gerek bulunmamaktadır. Ancak kira sözleşmesinde bu konuda herhangi bir düzenleme yer almaması veya alt kiraya vermenin açıkça yasaklanmış olması hâlinde, kiracının kiraya verenin yazılı rızasını alması zorunludur.</p>

<p><strong>4.2. Alt Kiracı ile Asıl Kiracı Arasındaki Hukuki İlişki</strong></p>

<p>Alt kira ilişkisinin en önemli özelliği, alt kiracının hukuki ilişkisinin doğrudan kiraya verenle değil, asıl kiracıyla kurulmuş olmasıdır. Bu nedenle alt kiracının hak ve yükümlülükleri, kiraya veren ile asıl kiracı arasındaki kira sözleşmesinden değil; asıl kiracı ile alt kiracı arasında akdedilen alt kira sözleşmesinden kaynaklanmaktadır.</p>

<p>Alt kira sözleşmesi, hukuki varlığını asıl kira sözleşmesinden almaktadır. Bu nedenle asıl kira sözleşmesinin herhangi bir sebeple sona ermesi hâlinde alt kira ilişkisi de sona erer. Alt kiracı, asıl kiracının sahip olduğundan daha geniş bir kullanım hakkı elde edemeyeceği gibi, kiraya verene karşı bağımsız bir kiracılık hakkı da ileri süremez.</p>

<p>Nitekim Yargıtay Hukuk Genel Kurulu da 10.10.2001 tarihli, 2001/6-942 E. ve 2001/696 K. sayılı kararında, asıl kira sözleşmesinin sona ermesiyle birlikte alt kiracının da kiralananı kullanma hakkının ortadan kalkacağını ve alt kiracının kiraya verene karşı bağımsız bir talep hakkı bulunmadığını kabul etmiştir.</p>

<p>Bu itibarla alt kiracının hukuki konumu, asıl kiracının kira hakkının devamına bağlı olup, asıl kira ilişkisinin sona ermesi alt kira ilişkisini de doğrudan etkilemektedir.</p>

<p><strong>4.3. Yazılı İzin Şartının İstisnaları ve Örtülü Kabul</strong></p>

<p>Türk Borçlar Kanunu'nun 322. maddesinde konut ve çatılı işyeri kiralarında alt kira için kiraya verenin yazılı rızası aranmakla birlikte, uygulamada kiraya verenin davranışlarından kaynaklanan örtülü kabul hâlleriyle de karşılaşılabilmektedir.</p>

<p>Özellikle kiraya verenin alt kira ilişkisinden haberdar olmasına rağmen uzun süre herhangi bir itirazda bulunmaması, alt kiracının kullanımını açık veya örtülü şekilde kabul eden davranışlar sergilemesi ya da kira ilişkisine ilişkin işlemlerini alt kiracının varlığını bilerek sürdürmesi, somut olayın özelliklerine göre değerlendirilmesi gereken durumlar arasında yer almaktadır.</p>

<p>Bununla birlikte, kanunda açıkça yazılı rıza şartı öngörüldüğünden, yalnızca kiraya verenin sessiz kalması her durumda alt kiraya izin verildiği anlamına gelmemektedir. Örtülü kabulün varlığından söz edilebilmesi için kiraya verenin davranışlarının, alt kira ilişkisini benimsediğini açık ve tereddüde yer vermeyecek şekilde göstermesi gerekir.</p>

<p>Yargıtay uygulamasında da kiraya verenin alt kiracılık ilişkisini bildiği hâlde uzun süre herhangi bir itirazda bulunmaması veya davranışlarıyla bu ilişkiyi kabul ettiğinin anlaşılması durumunda, sonradan yalnızca yazılı izin bulunmadığı gerekçesiyle tahliye talebinde bulunmasının dürüstlük kuralı ile bağdaşmayabileceği kabul edilmektedir. Bu nedenle örtülü kabul iddiası, her somut olayda tarafların davranışları ve olayın özellikleri birlikte değerlendirilerek belirlenmelidir.</p>

<p><strong>4.4. Alt Kira Yasağına Aykırılık Nedeniyle Tahliye Davası</strong></p>

<p>Kiracının, kiraya verenin yazılı rızası bulunmaksızın kiralananı alt kiraya vermesi veya kullanım hakkını üçüncü kişiye devretmesi hâlinde, kiraya verenin başvurabileceği hukuki yollar Türk Borçlar Kanunu'nun genel hükümleri ile konut ve çatılı işyeri kiralarına ilişkin özel düzenlemeler çerçevesinde değerlendirilir.</p>

<p>Tahliye sürecinde kiraya veren tarafından yapılacak ihtarın şekli, içeriği ve süresi önem taşımaktadır. Kanunda öngörülen şartlara uygun olmayan ihtarlar, sonradan açılacak tahliye davasında hukuki sorunlara yol açabilecektir.</p>

<p><strong>4.4.1. İhtarname Şartı</strong></p>

<p>Kiracının alt kira yasağına aykırı davranışı nedeniyle kira sözleşmesinin feshedilebilmesi için, kural olarak kiraya veren tarafından kiracıya aykırılığın giderilmesi amacıyla yazılı bildirimde bulunulması gerekir.</p>

<p>İhtarın amacı, kiracıya sözleşmeye aykırı davranışını sona erdirmesi için imkân tanımaktır. Bu nedenle ihtarnamede; alt kira ilişkisinin varlığı, kiraya veren tarafından buna ilişkin herhangi bir yazılı izin verilmediği, aykırılığın giderilmesi gerektiği ve aksi hâlde kira sözleşmesinin feshedileceği açıkça belirtilmelidir.</p>

<p>İhtarname noter aracılığıyla gönderilebileceği gibi, ispat kolaylığı sağlaması bakımından noter kanalıyla yapılması uygulamada tercih edilmektedir. Usulüne uygun şekilde düzenlenmeyen veya gerekli hususları içermeyen ihtarlar, tahliye talebinin değerlendirilmesinde sorun oluşturabilir.</p>

<p><strong>4.4.2. Otuz Günlük Sürenin Verilmesi</strong></p>

<p>Türk Borçlar Kanunu'nun 316. maddesi uyarınca, kiracının kiralananı sözleşmeye uygun kullanmaması hâlinde kiraya veren tarafından aykırılığın giderilmesi için kiracıya uygun bir süre verilmesi gerekir. Konut ve çatılı işyeri kiralarında bu süre en az otuz gün olarak düzenlenmiştir.</p>

<p>Kanunda öngörülen otuz günlük süre, kiracının aykırılığı giderebilmesi için tanınması gereken asgari süredir. Bu süreden daha kısa bir süre verilerek yapılan ihtar, kanuni şartları taşımadığından fesih ve tahliye bakımından yeterli sonuç doğurmayacaktır.</p>

<p>Yargıtay kararlarında da kanuni süreden daha kısa süre verilerek yapılan ihtarlara dayanılarak açılan tahliye davalarının reddedildiği görülmektedir. Buna karşılık kiracı, kendisine verilen süre içerisinde aykırılığı ortadan kaldırır ve alt kira ilişkisini sona erdirirse, kiraya verenin fesih hakkının doğup doğmadığı somut olayın özelliklerine göre değerlendirilecektir.</p>

<p><strong>4.4.3. Zorunlu Arabuluculuk</strong></p>

<p>7445 sayılı Kanun ile yapılan düzenleme sonucunda, kira ilişkisinden kaynaklanan uyuşmazlıklarda dava açılmadan önce arabulucuya başvurulması dava şartı hâline getirilmiştir. Bu kapsamda, alt kira yasağına aykırılık nedeniyle açılacak tahliye davalarında da dava açılmadan önce zorunlu arabuluculuk sürecinin tamamlanması gerekmektedir.</p>

<p>Arabuluculuk süreci tamamlanmadan doğrudan dava açılması hâlinde, mahkeme tarafından dava şartı yokluğu nedeniyle davanın usulden reddine karar verilecektir. Tarafların arabuluculuk sürecinde anlaşmaya varamamaları hâlinde ise son tutanağın düzenlenmesiyle birlikte kiraya veren tarafından tahliye davası açılabilecektir.</p>

<p>Zorunlu arabuluculuk düzenlemesi, kira uyuşmazlıklarında tarafların mahkemeye başvurmadan önce uzlaşma imkânını değerlendirmelerini amaçlamakta olup, tahliye davaları bakımından da önemli bir usul şartı niteliğindedir.</p>

<p><strong>4.4.4. Görevli ve Yetkili Mahkeme</strong></p>

<p>Alt kira yasağına aykırılık nedeniyle açılacak tahliye davalarında görevli mahkeme Sulh Hukuk Mahkemesidir. Yetki bakımından ise kira ilişkisinden doğan uyuşmazlıklarda genel yetki kurallarının yanı sıra, kiralananın bulunduğu yer mahkemesi de yetkilidir.</p>

<p>Davanın niteliği gereği yargılama giderleri ve vekâlet ücretinin belirlenmesinde dava değeri önem taşımaktadır. Tahliye davalarında dava değeri, kural olarak dava tarihindeki yıllık kira bedeli esas alınarak belirlenmektedir.</p>

<p><strong>4.4.5. İspat Yükü ve Delillendirme</strong></p>

<p>Alt kira ilişkisinin varlığını ispat yükü kural olarak kiraya verene aittir. Bununla birlikte, Airbnb ve benzeri dijital platformlar üzerinden gerçekleştirilen kısa süreli kiralamalar çoğu zaman taraflar arasında gizli şekilde yürütüldüğünden, ispat bakımından çeşitli güçlükler ortaya çıkabilmektedir.</p>

<p>Kiraya veren, alt kira ilişkisinin varlığını hukuka uygun her türlü delille ispat edebilir. Özellikle dijital platformlarda yayımlanan ilanlar, internet kayıtları, sosyal medya paylaşımları, konaklama bilgileri, ticari belgeler, faturalar ve benzeri elektronik veriler önemli ispat araçları arasında yer almaktadır.</p>

<p>Kiralananın ticari amaçlarla kullanıldığı durumlarda, taşınmaza ilişkin işletme kayıtları, reklam faaliyetleri ve üçüncü kişilerle yapılan sözleşmeler de mahkeme tarafından değerlendirilebilecek deliller arasındadır.</p>

<p>Buna karşılık, alt kiraya izin verildiğinin ispatında yazılı belgeler büyük önem taşımaktadır. Kira sözleşmesinde alt kiraya verme konusunda açık bir düzenleme bulunması hâlinde ayrıca bir izin alınmasına gerek bulunmayacaktır. Ancak sonradan verilen bir muvafakatin hukuki sonuç doğurabilmesi için yazılı şekilde düzenlenmesi ve kiraya veren tarafından imzalanması gerekir.</p>

<p>Tanık anlatımları da alt kira ilişkisinin ortaya konulmasında kullanılabilecek deliller arasındadır. Apartman görevlisi, komşular, bina yöneticisi veya güvenlik personelinin beyanları; kamera kayıtları, site giriş-çıkış kayıtları ve diğer elektronik verilerle birlikte değerlendirilerek mahkemece hukuki kanaat oluşturulabilir.</p>

<p><strong>4.5. Tahliye Kararının Hukuki Sonuçları</strong></p>

<p>Tahliye kararının kesinleşmesiyle birlikte, kiracının kiralananı boşaltarak kiraya verene teslim etme yükümlülüğü doğar. Bunun yanında, kiraya verenin uğradığı zararların tazmini bakımından sorumluluk kural olarak asıl kiracıya aittir.</p>

<p>Alt kiracının kiralananı kullanması nedeniyle meydana gelen zararlar bakımından da kiraya verene karşı sorumlu olan kişi asıl kiracıdır. Zira alt kira ilişkisi, kiraya veren ile alt kiracı arasında doğrudan bir hukuki ilişki meydana getirmemektedir.</p>

<p>Alt kiracının hukuki durumu, asıl kira sözleşmesine bağlıdır. Bu nedenle asıl kira sözleşmesinin sona ermesi veya kiracı hakkında tahliye kararı verilmesi hâlinde, alt kiracının da kiralananı kullanma hakkı sona erer. Alt kiracı, kiraya verene karşı bağımsız bir kiracılık hakkı ileri süremez.</p>

<p>İcra ve İflas Kanunu'nun 276. maddesi uyarınca, tahliye sırasında taşınmazda bulunan üçüncü kişinin işgalini haklı gösteren geçerli bir belge sunamaması hâlinde tahliye işlemi gerçekleştirilebilir. Alt kiracının bu durumda başvurabileceği hukuki yol, varsa uğradığı zararların tazmini amacıyla asıl kiracıya karşı talepte bulunmaktır.</p>

<p>Tahliye kararının kesinleşmesinden sonra kiraya veren, ilamlı icra yoluyla tahliye işlemlerini başlatabilir. İcra müdürlüğü tarafından gönderilen tahliye emrine rağmen taşınmazın süresi içerisinde boşaltılmaması hâlinde, cebrî icra yoluyla tahliye gerçekleştirilir. Tahliye sırasında taşınmazda bulunan eşyalar tutanak altına alınarak kanuni usuller çerçevesinde muhafaza edilir.</p>

<p>Bu aşamada alt kiracı, asıl kira sözleşmesinden bağımsız bir hakka sahip olmadığından, kiracılık sıfatına dayanarak tahliye işlemini engelleyemez.</p>

<p><strong>5. TAŞINMAZIN TAMAMININ VEYA BİR KISMININ UYGULAMALAR ÜZERİNDEN KİRAYA VERİLMESİNİN HUKUKİ NİTELİĞİ</strong></p>

<p>Airbnb, Booking ve benzeri dijital platformlar aracılığıyla kiralanan taşınmazın tamamının veya belirli bir bölümünün üçüncü kişilerin kullanımına sunulması hâlinde ortaya çıkan hukuki ilişkinin niteliğinin belirlenmesi önem taşımaktadır. Uygulamada kiracılar, taşınmazın tamamını devretmediklerini, yalnızca belirli bir odasını veya bölümünü kısa süreli olarak üçüncü kişilerin kullanımına açtıklarını ileri sürerek kira sözleşmesine aykırı bir davranışta bulunmadıklarını savunabilmektedir.</p>

<p>Ancak Türk Borçlar Kanunu'nun 322. maddesi incelendiğinde, alt kira yasağının yalnızca kiralananın tamamının üçüncü kişilere bırakılması hâlleriyle sınırlı olmadığı görülmektedir. Anılan hüküm, kiralananın tamamının veya bir bölümünün üçüncü kişilere kiralanmasını ve kullanım hakkının devrini kapsamaktadır.</p>

<p>Bu nedenle kiracının, kiralanan konutun yalnızca bir odasını dahi gelir elde etme amacıyla üçüncü kişilerin kullanımına bırakması, somut olayın özelliklerine göre alt kira ilişkisi kapsamında değerlendirilebilir. Özellikle Airbnb ve benzeri platformlar üzerinden gerçekleştirilen kısa süreli ve bedel karşılığı kullanımlar, klasik konut kullanım amacının dışına çıkarak ekonomik bir faaliyet niteliği taşıyabilmektedir.</p>

<p>Dolayısıyla kiracının, kiraya verenin yazılı rızasını almaksızın kiralananın tamamını veya bir kısmını dijital platformlar aracılığıyla üçüncü kişilere kullandırması hâlinde, Türk Borçlar Kanunu'nun 322. maddesinde düzenlenen alt kira yasağına aykırılık gündeme gelebilecektir. Bu durumda, önceki bölümlerde açıklanan şartların gerçekleşmesi hâlinde kiraya veren tarafından fesih ve tahliye yoluna başvurulabilecektir.</p>

<p>Bunun yanında, Türk Borçlar Kanunu'nun 322. maddesinin üçüncü fıkrası uyarınca, alt kiracının kiralananı kiracıya tanınandan farklı bir şekilde kullanması hâlinde kiracı, kiraya verene karşı sorumlu olmaya devam eder. Bu kapsamda kiraya veren, kiracının gerçekleştirdiği alt kira ilişkisi nedeniyle doğan zararları ve sözleşmeye aykırılıktan kaynaklanan taleplerini ileri sürebilir.</p>

<p>Sonuç olarak, kiralananın yalnızca tamamının değil, belirli bir bölümünün de Airbnb ve benzeri dijital platformlar üzerinden üçüncü kişilerin kullanımına açılması, kira ilişkisinin niteliği ve kullanım amacı bakımından ayrıca değerlendirilmesi gereken bir durumdur. Özellikle kısa süreli, tekrarlanan ve gelir elde etme amacı taşıyan kullanımlar, konutun olağan kullanım sınırlarını aşarak alt kira yasağı kapsamında hukuki sonuçlar doğurabilecektir.</p>

<p><strong>5.1. Airbnb Misafirlerinin Hukuki Statüsü ve Doğrudan Tahliye Tartışması</strong></p>

<p>Kiracının kiralananı Airbnb ve benzeri platformlar aracılığıyla üçüncü kişilere tahsis etmesi halinde, bu platformlar üzerinden konaklayan kişilerin hukuki statüsünün tespiti, tahliye usulü bakımından büyük önem arz etmektedir. Doktrinde ve uygulamada, dijital platformlar üzerinden kurulan bu ilişkinin klasik bir alt kira sözleşmesi mi, yoksa otelcilik ve konaklama sözleşmelerine benzer nev'i şahsına münhasır (suigeneris) bir ilişki mi olduğu tartışmalıdır.</p>

<p>Eğer bu ilişki bir alt kira sözleşmesi olarak kabul edilirse, kiraya verenin tahliye davası açabilmesi için TBK m. 316 uyarınca kiracıya en az otuz günlük bir ihtar süresi tanıması zorunludur. Ancak, Airbnb üzerinden yapılan kiralamaların genellikle birkaç günlük, çok kısa süreli ve ticari amaçlı konaklamalar olduğu dikkate alındığında, bu ilişkinin alt kiradan ziyade "kullanım hakkının devri" veya "sözleşmeye aykırı ticari faaliyet" olarak nitelendirilmeye daha yatkın olduğu görülmektedir.</p>

<p>Bu nitelendirme, tahliye davasının muhatapları açısından kritik bir fark yaratır. Sözleşmeye aykırılığın süreklilik arz etmesi ve kiralananın adeta bir otel gibi işletilmesi durumunda kiraya veren, asıl kiracıya karşı TBK m. 316 uyarınca tahliye süreci başlatırken; taşınmazı Airbnb üzerinden fiilen kullanan üçüncü kişileri ise haksız işgalci (fuzuli şagil) olarak kabul edebilir. Bu ihtimalde kiraya veren, mülkiyet hakkına dayanarak asıl kiracıya ihtar süresi tanımaksızın, doğrudan doğruya taşınmazı fiilen alt kiralama veya kullanım hakkının devri yoluyla elinde bulunduran üçüncü kişilere karşı müdahalenin men'i ve tahliye talepli yasal yollara başvurabilir. Nitekim taşınmazın konut amacından çıkarılarak ticari bir pansiyon gibi işletilmesi, kiraya veren açısından sözleşmenin çekilmez hale gelmesi (TBK m. 316/3) kapsamında da değerlendirilebilecek olup, bu durum süre verilmeksizin doğrudan fesih hakkını gündeme getirebilir.</p>

<p><strong>5.2. Kiracının Elde Ettiği Airbnb Gelirinin Vekaletsiz İş Görme Hükümleri Uyarınca İadesi</strong></p>

<p>Kiracının, kiraya verenin yazılı rızası olmaksızın taşınmazı Airbnb üzerinden yüksek bedellerle kısa süreli olarak kiralaması, asıl kira ilişkisindeki ekonomik dengeyi kiraya veren aleyhine bozmaktadır. Kiracı, kendisine ait olmayan bir mülkiyet hakkı üzerinden, sözleşmesel yetkisini aşarak haksız bir ticari kazanç elde etmektedir. Bu durumda kiraya verenin başvurabileceği hukuki çarelerden biri de TBK m. 530 ve devamı hükümlerinde düzenlenen "Gerçek Olmayan Vekaletsiz İş Görme" müessesesidir.</p>

<p>Gerçek olmayan vekaletsiz iş görmede kişi, başkasına ait bir hukuki alanı veya malvarlığı değerini, kendi işiymiş gibi ve kendi menfaatine yönetmektedir. Kiracının alt kira yasağına aykırı olarak evi Airbnb üzerinden üçüncü kişilere ücret karşılığı tahsis etmesi, kiraya verenin mülkiyet hakkına ve tasarruf yetkisine tecavüz niteliğindedir. TBK m. 530 uyarınca, iş sahibi (kiraya veren), vekilin (kiracının) kendi menfaatine yaptığı işten doğan faydaların kendisine ödenmesini talep hakkına sahiptir.</p>

<p>Bu kapsamda kiraya veren, sadece kira sözleşmesinin feshini ve kiracının tahliyesini istemekle yetinmeyebilir; aynı zamanda kiracının Airbnb ve benzeri platformlar üzerinden elde ettiği brüt gelirin (veya hakkaniyete göre belirlenecek net kazancın), haksız zenginleşme ve vekaletsiz iş görme hükümleri uyarınca kendisine iadesini dava edebilir. Bu hukuki çare, kiracının alt kira yasağını ihlal ederek mülk sahibi üzerinden haksız kazanç sağlamasını engellemek ve mülkiyet hakkının özünü korumak adına uygulamada ikame edilen en etkili mali yaptırımlardan biridir.</p>

<p><strong>5.3. ALT KİRA YASAĞININ 7464 SAYILI KONUTLARIN TURİZM AMAÇLI KİRALANMASINA DAİR KANUN KAPSAMINDA DEĞERLENDİRİLMESİ</strong></p>

<p>Airbnb, Booking ve benzeri dijital platformlar aracılığıyla gerçekleştirilen kısa süreli konut kiralamaları, yalnızca özel hukuk ilişkileri bakımından değil, aynı zamanda kamu hukuku bakımından da çeşitli düzenlemelere tabi tutulmuştur. Bu kapsamda 01.01.2024 tarihinde yürürlüğe giren 7464 sayılı Konutların Turizm Amaçlı Kiralanmasına ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun ile konutların turizm amacıyla kısa süreli kiralanması belirli şartlara bağlanmış ve izin sistemi öngörülmüştür.</p>

<p>7464 sayılı Kanun, özellikle konutların yüz günden daha kısa sürelerle turizm amaçlı olarak kiralanmasını idari bir denetim mekanizmasına tabi hâle getirmiştir. Bu düzenleme ile amaçlanan, konutların konaklama sektöründe kullanılmasının belirli standartlara bağlanması, kayıt dışı faaliyetlerin önlenmesi ve konaklayan kişilere ilişkin güvenlik yükümlülüklerinin yerine getirilmesidir.</p>

<p><strong>5.3.1. İzin Belgesi Alma Yetkisi ve Kiracı Yasağı</strong></p>

<p>7464 sayılı Kanun uyarınca, konutların turizm amaçlı kiralanabilmesi için Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından düzenlenen izin belgesinin alınması zorunludur. Kanun, izin belgesi alma yetkisine sahip kişileri de sınırlandırmıştır.</p>

<p>Buna göre izin belgesi, kural olarak konutun mülkiyet hakkı sahibine, intifa hakkı sahibine veya üst hakkı sahibine verilebilmektedir. Bu nedenle yalnızca kira sözleşmesine dayanarak taşınmazı kullanan kiracıların, kiraladıkları konut için kendi adlarına turizm amaçlı kiralama izin belgesi alma imkânı bulunmamaktadır.</p>

<p>Kiracının, kira sözleşmesinden doğan kullanım hakkı bir ayni hak niteliğinde olmadığından, mülkiyet veya kanunda belirtilen diğer sınırlı ayni hak sahipleriyle aynı şekilde değerlendirilmesi mümkün değildir. Bu nedenle kiracının, kiraladığı konutu Airbnb ve benzeri platformlar üzerinden turizm amaçlı olarak üçüncü kişilere kullandırabilmesi için gerekli idari izin mekanizmasından yararlanması mümkün değildir.</p>

<p>Bununla birlikte 7464 sayılı Kanun, belirli istisnalar dışında kiracının kiraladığı konutu kendi adına ve hesabına turizm amaçlı olarak üçüncü kişilere kullandırmasını yasaklamaktadır. Bu düzenleme, özel hukuk bakımından Türk Borçlar Kanunu'nda yer alan alt kira hükümleriyle birlikte değerlendirildiğinde, kiracıların kısa süreli konaklama faaliyetleri bakımından iki yönlü bir sınırlamayla karşı karşıya kaldığını göstermektedir.</p>

<p>İzin belgesi alınmaksızın gerçekleştirilen turizm amaçlı kiralama faaliyetleri bakımından Kanun'da çeşitli idari yaptırımlar öngörülmüştür. Bu kapsamda izinsiz kiralama faaliyetinde bulunan kişiler hakkında idari para cezaları uygulanabilmekte ve belirli süreler içerisinde aykırılığın giderilmesi talep edilebilmektedir.</p>

<p>7464 sayılı Kanun metninde yer alan başlıca yaptırımlar aşağıdaki şekilde özetlenebilir: (Belirtilen idari para cezası tutarları 7464 sayılı Kanun'un yürürlük tarihindeki maktu tutarlar olup, her yıl Vergi Usul Kanunu uyarınca ilan edilen yeniden değerleme oranında artırılmaktadır.)</p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <thead>
  <tr>
   <td>
   <p><strong>İhlal Türü</strong></p>
   </td>
   <td>
   <p><strong>Uygulanacak İdari Yaptırım</strong></p>
   </td>
   <td>
   <p><strong>Süreç</strong></p>
   </td>
  </tr>
 </thead>
 <tbody>
  <tr>
   <td>
   <p>İzin belgesi bulunmaksızın turizm amaçlı kiralama yapılması</p>
   </td>
   <td>
   <p>100.000 TL idari para cezası (her bir sözleşme bakımından)</p>
   </td>
   <td>
   <p>Faaliyetin durdurulmasına yönelik işlem yapılır</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p>Aykırılığın devam etmesi</p>
   </td>
   <td>
   <p>500.000 TL idari para cezası</p>
   </td>
   <td>
   <p>İkinci kez süre verilebilir</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p>Aykırılığın tekrar devam etmesi</p>
   </td>
   <td>
   <p>1.000.000 TL idari para cezası</p>
   </td>
   <td>
   <p>Faaliyet tamamen engellenebilir</p>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p>Ayrıca izin belgesi bulunmaksızın gerçekleştirilen kiralamalara aracılık eden platformlar ve aracı hizmet sağlayıcılar bakımından da Kanun'da idari yaptırımlar öngörülmüştür.</p>

<p>7464 sayılı Kanun bakımından dikkat edilmesi gereken bir diğer husus, turizm amaçlı kiralamanın süre bakımından sınırlandırılmasıdır. Kanun, yüz gün veya daha kısa süreli kiralamaları özel bir izin rejimine tabi tutmuş; görünüşte uzun süreli sözleşmeler yapılmasına rağmen fiilen kısa süreli konaklama faaliyeti yürütülmesini de denetim kapsamına almıştır.</p>

<p>Bu kapsamda, aynı konutun bir yıl içerisinde dört defadan fazla farklı kişilere kiralanması hâlinde de kanunda öngörülen yaptırımlar gündeme gelebilmektedir.</p>

<p>Ayrıca 30.05.2024 tarihli düzenlemelerle izin başvurularının değerlendirilmesine ilişkin süreç yeniden düzenlenmiş; izin belgesi verilmeden önce taşınmazın yerinde denetlenmesi zorunluluğu getirilmiştir.</p>

<p>Sonuç olarak 7464 sayılı Kanun, kiracıların kiraladıkları konutları herhangi bir izin mekanizmasına tabi olmaksızın kısa süreli turizm amaçlı kullanıma açmalarını engelleyen özel bir kamu hukuku düzenlemesi niteliğindedir. Bu yönüyle Kanun, Türk Borçlar Kanunu'nda yer alan alt kira yasağını tamamlayıcı bir işlev görmekte ve dijital platformlar aracılığıyla gerçekleştirilen konaklama faaliyetlerini ayrıca denetim altına almaktadır.</p>

<p><strong>6. KAT MÜLKİYETİ HUKUKU VE KAMUSAL YÜKÜMLÜLÜKLER</strong></p>

<p>Airbnb ve benzeri dijital platformlar aracılığıyla gerçekleştirilen kısa süreli konut kiralamaları, yalnızca kiraya veren ile kiracı arasındaki kira ilişkisi bakımından değil, aynı zamanda kat mülkiyeti ilişkileri ve kamu düzeni bakımından da çeşitli hukuki sonuçlar doğurmaktadır. Özellikle çok bağımsız bölümlü yapılarda kısa süreli konaklama faaliyetleri, diğer kat maliklerinin kullanım haklarını ve ortak yaşam düzenini etkileyebileceğinden, Kat Mülkiyeti Kanunu ve ilgili ikincil mevzuat kapsamında ayrıca değerlendirilmesi gerekmektedir.</p>

<p><strong>6.1. Kat Maliklerinin Oy Birliği Şartı ve Rezidans İstisnası</strong></p>

<p>7464 sayılı Konutların Turizm Amaçlı Kiralanmasına ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun uyarınca, konutların turizm amaçlı olarak kiralanabilmesi için belirli şartların sağlanması gerekmektedir. Bu şartlardan biri de, bazı hâllerde kat maliklerinin tamamının onayının alınmasıdır.</p>

<p>Buna göre, bir binadaki bağımsız bölümlerin turizm amaçlı kısa süreli kiralamaya konu edilebilmesi için kat maliklerinin oy birliğiyle karar alması ve bu kararın noter onaylı örneğinin izin başvurusu sırasında ilgili makama sunulması gerekmektedir.</p>

<p>Bu düzenleme ile amaçlanan, kısa süreli konaklama faaliyetinin yalnızca bağımsız bölüm maliki açısından değil, aynı zamanda aynı yapıda yaşayan diğer kat maliklerinin hakları ve ortak yaşam düzeni bakımından da değerlendirilmesini sağlamaktır. Dolayısıyla tek bir kat malikinin dahi bu faaliyete karşı çıkması hâlinde, kanunda öngörülen şartlar yerine getirilemeyecektir.</p>

<p>Bununla birlikte 7464 sayılı Kanun'da bazı nitelikli konutlar bakımından istisnai bir düzenleme öngörülmüştür.</p>

<p><strong>Rezidans ve Yüksek Nitelikli Konutlara İlişkin İstisna</strong></p>

<p>7464 sayılı Kanun'un 3. maddesinde düzenlenen istisna kapsamında;</p>

<p>- yönetim planında kısa süreli kiralama faaliyetlerine izin verildiğine ilişkin hüküm bulunan,</p>

<p>- resepsiyon, güvenlik ve günlük temizlik hizmetleri sunulan,</p>

<p>- sağlık hizmetleri, kuru temizleme, çamaşırhane, taşıma, yemek ve alışveriş hizmetleri gibi destek hizmetleri sağlanabilen,</p>

<p>- spor salonu ve yüzme havuzu gibi ortak sosyal alanlara sahip olan,</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>yüksek nitelikli konutlarda, genel kural olarak aranan bazı şartlar uygulanmaksızın izin belgesi düzenlenebilmesi mümkündür.</p>

<p>Bu kapsamda, tapu kütüğünde yer alan yönetim planında kısa süreli kiralama faaliyetlerine izin verilen rezidans niteliğindeki yapılarda, kat maliklerinin oy birliği şartı ve belirli oran sınırlamalarının uygulanmayacağı kabul edilmektedir.</p>

<p>Bunun yanında Kanun, aynı bina içerisinde tek bir kişi adına düzenlenebilecek izin belgeleri bakımından da sınırlama getirmiştir. Buna göre aynı binada bulunan bağımsız bölümlerin belirli bir oranından fazlası aynı kişi adına turizm amaçlı kiralama faaliyetinde kullanılamamaktadır. Ayrıca izin belgesi kapsamındaki bağımsız bölüm sayısının belirli bir sınırı aşması hâlinde, ilgili mevzuat uyarınca işyeri açma ve çalışma ruhsatı alınması zorunluluğu doğabilmektedir.</p>

<p><strong>6.2. Kimlik Bildirme ve Kişisel Verilerin Korunması Yükümlülüğü</strong></p>

<p>Turizm amaçlı kısa süreli kiralama faaliyetleri bakımından izin belgesi sahiplerine yalnızca konutun kullanımına ilişkin değil, aynı zamanda güvenlik ve kayıt düzenine ilişkin çeşitli yükümlülükler de yüklenmiştir.</p>

<p>Bu kapsamda kısa süreli konaklama amacıyla kullanılan konutlar, 1774 sayılı Kimlik Bildirme Kanunu kapsamına alınmıştır. İzin belgesi sahibi, konaklayan kişilerin kimlik bilgilerini ilgili sistemler aracılığıyla kolluk birimlerine bildirmekle yükümlüdür.</p>

<p>Kimlik bilgilerinin toplanması, saklanması ve aktarılması süreçlerinde ise 6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu hükümlerine uyulması gerekmektedir. Bu nedenle konaklayan kişilere ait kişisel verilerin hukuka uygun şekilde işlenmesi, gerekli teknik ve idari tedbirlerin alınması ve veri güvenliğinin sağlanması zorunludur.</p>

<p>Sonuç olarak, kısa süreli konut kiralamaları bakımından getirilen düzenlemeler yalnızca kiraya veren-kiracı ilişkisiyle sınırlı olmayıp, kat mülkiyeti ilişkileri ve kamu güvenliği bakımından da çok katmanlı bir hukuki rejim ortaya çıkarmaktadır. Bu nedenle Airbnb ve benzeri platformlar üzerinden gerçekleştirilen faaliyetlerin değerlendirilmesinde Türk Borçlar Kanunu hükümleri yanında Kat Mülkiyeti Kanunu, 7464 sayılı Kanun ve kişisel verilerin korunmasına ilişkin düzenlemelerin birlikte dikkate alınması gerekmektedir.</p>

<p><strong>7. SONUÇ VE DEĞERLENDİRME</strong></p>

<p>Dijital platform ekonomisinin gelişmesiyle birlikte Airbnb, Booking ve benzeri uygulamalar üzerinden gerçekleştirilen kısa süreli konut kullanımları, kira hukukunda yeni hukuki sorunların ortaya çıkmasına neden olmuştur. Özellikle kiracının, kiraya verenin bilgisi ve yazılı rızası bulunmaksızın kiralananı üçüncü kişilerin kullanımına sunması; kira sözleşmesine aykırılık, alt kira ilişkisi ve turizm amaçlı konaklama faaliyeti bakımından çok yönlü bir değerlendirmeyi gerekli kılmaktadır.</p>

<p>Konut ve çatılı işyeri kiralarında kiracının kiralananı üçüncü kişilere kullandırması bakımından temel düzenleme Türk Borçlar Kanunu'nun 322. maddesinde yer almaktadır. Buna göre kiracı, kiraya verenin yazılı rızası bulunmaksızın kiralananı tamamen veya kısmen alt kiraya veremez ya da kullanım hakkını üçüncü kişiye devredemez. Bu nedenle kiracının, kiralanan konutun tamamını veya yalnızca belirli bir bölümünü Airbnb ve benzeri platformlar aracılığıyla gelir elde etmek amacıyla üçüncü kişilerin kullanımına bırakması, somut olayın özelliklerine göre alt kira yasağı kapsamında değerlendirilebilecektir.</p>

<p>Bunun yanında kiracının bu tür bir faaliyet yürütmesi, yalnızca alt kira yasağı bakımından değil, aynı zamanda kiralananın sözleşmeye uygun ve özenli kullanılması yükümlülüğü bakımından da önem taşımaktadır. Türk Borçlar Kanunu'nun 316. maddesi kapsamında kiracının, kiralananı sözleşmeye uygun şekilde kullanması ve komşuluk ilişkilerini olumsuz etkileyecek davranışlardan kaçınması gerekmektedir. Kısa süreli ve sürekli değişen kullanıcı profiline dayalı konaklama faaliyetleri, özellikle toplu yapılarda ortak yaşam düzenini etkileyebilecek nitelikte olduğundan ayrıca değerlendirilmelidir.</p>

<p>Öte yandan, Airbnb ve benzeri platformlar aracılığıyla gerçekleştirilen kısa süreli kiralamalar yalnızca özel hukuk bakımından değil, 7464 sayılı Konutların Turizm Amaçlı Kiralanmasına ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun kapsamında kamu hukuku bakımından da sınırlandırılmıştır. Anılan Kanun ile yüz gün ve daha kısa süreli turizm amaçlı konut kiralamaları izin sistemine bağlanmış; izin belgesi olmaksızın gerçekleştirilen faaliyetler bakımından idari yaptırımlar öngörülmüştür.</p>

<p>Bu kapsamda kiracının, kiraladığı konutu kendi adına turizm amaçlı kiralama faaliyetine konu etmesi mümkün değildir. Zira 7464 sayılı Kanun, izin belgesi alma yetkisini kural olarak mülkiyet hakkı sahipleri ile belirli sınırlı ayni hak sahipleriyle sınırlandırmış; yalnızca kira ilişkisine dayanan kişilerin bu faaliyet için izin belgesi almasına imkân tanımamıştır.</p>

<p>Dolayısıyla kiracının kiralananı Airbnb ve benzeri platformlar üzerinden üçüncü kişilere kullandırması hâlinde, bir taraftan Türk Borçlar Kanunu kapsamında sözleşmeye aykırılık ve tahliye riski doğarken, diğer taraftan 7464 sayılı Kanun kapsamında idari yaptırımlarla karşılaşılması mümkündür. Bu durum, kiracının dijital platformlar aracılığıyla gerçekleştirdiği kısa süreli kiralama faaliyetlerinin özel hukuk ve kamu hukuku bakımından birlikte değerlendirilmesini zorunlu kılmaktadır.</p>

<p>Sonuç olarak, teknolojik gelişmeler ve değişen konaklama alışkanlıkları karşısında Türk hukuk sistemi, kiracının kiralananı turizm amaçlı olarak üçüncü kişilere kullandırmasını iki yönlü bir sınırlama mekanizması ile düzenlemektedir: buna göre özel hukuk bakımından bakıldığında kiracının, kiraya verenin yazılı rızası olmaksızın kiralananı alt kiraya vermesi veya kullanım hakkını devretmesi, Türk Borçlar Kanunu'nun 322. maddesine aykırılık teşkil edebileceği gibi, şartların oluşması hâlinde TBK m. 316 kapsamında fesih ve tahliye sonucunu doğurabilirken kamu hukuku bakımından ise 7464 sayılı Kanun ile turizm amaçlı kısa süreli kiralama faaliyetleri izin sistemine bağlanmış; kiracıların gerekli izin mekanizmasından yararlanmaksızın bu faaliyeti yürütmeleri yasaklanmış ve aykırılıklar bakımından idari yaptırımlar öngörülmüştür.</p>

<p>Bu nedenle kiracıların, kiraladıkları konutun tamamını veya yalnızca bir bölümünü Airbnb ve benzeri dijital platformlar aracılığıyla üçüncü kişilerin kullanımına sunmadan önce, öncelikle kira sözleşmesi hükümlerini, kiraya verenin rızasının bulunup bulunmadığını ve 7464 sayılı Kanun kapsamında ortaya çıkabilecek idari yükümlülükleri değerlendirmeleri gerekmektedir.</p>

<p>Dijital platformlar aracılığıyla gerçekleştirilen kısa süreli konut kullanımlarının yaygınlaşması karşısında, mevcut hukuki düzenlemelerin özel hukuk ve kamu hukuku boyutlarıyla birlikte ele alınması; hem mülkiyet hakkının korunması hem de konutların turizm faaliyetlerinde kullanımından doğabilecek uyuşmazlıkların önlenmesi bakımından önem taşımaktadır.</p>

<p></p>

<p><strong>Mehmet YEMİŞEN</strong></p>

<p></p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/kiracinin-kiralanani-airbnb-ve-benzeri-dijital-platformlar-araciligiyla</guid>
      <pubDate>Wed, 08 Jul 2026 16:22:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2025/05/terazi/bina-ev-syfs.jpg" type="image/jpeg" length="19712"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[DOLANDIRICILIK OPERASYONLARINDAN SONRA ÖNCEDEN KAPATILMIŞ DOSYALAR YENİDEN AÇILABİLİR Mİ?]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/dolandiricilik-operasyonlarindan-sonra-onceden-kapatilmis-dosyalar-yeniden-acilabilir-mi-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/dolandiricilik-operasyonlarindan-sonra-onceden-kapatilmis-dosyalar-yeniden-acilabilir-mi-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong><i>DOLANDIRICILIKLA MÜCADELE AMACIYLA YAPILAN BAZI OPERASYONLAR</i></strong></p>

<p><i>İçişleri Bakanlığı tarafından yapılan açıklamaya göre; Emniyet Genel Müdürlüğü Asayiş Daire Başkanlığı ile ilgili illerin Cumhuriyet başsavcılıkları koordinesinde yürütülen nitelikli dolandırıcılık ve suçtan kaynaklanan mal varlığı değerlerini aklama suçlarına yönelik son bir ayda tam 45 ayrı operasyon gerçekleştirildi. Operasyonlar Adana, Afyonkarahisar, Ankara, Antalya, Bursa, Çanakkale, Diyarbakır, Edirne, Elazığ, Erzurum, Eskişehir, Gaziantep, Isparta, İzmir, Mersin, İstanbul, Nevşehir, Sakarya, Samsun, Tekirdağ, Tokat, Van ve Osmaniye'de gerçekleşti. Bu 23 kritik ilde eş zamanlı düzenlenen şafak baskınları ve operasyonlar neticesinde, organize şebeke üyesi olduğu değerlendirilen 307 şüpheli yakalanarak gözaltına alındı. 02.07.2026</i></p>

<p><i>İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı koordinesinde yürütülen soruşturmada, Avrupa ülkelerinde yaşayan kişileri hedef alan uluslararası dolandırıcılık şebekesine operasyon düzenlendi. İstanbul Maslak’taki çağrı merkezinde 80 yabancı uyruklu kişinin bulunduğu açıklandı. 03.07.2026</i></p>

<p><i>İçişleri Bakanlığı, Diyarbakır merkezli 6 ilde kamu kurum ve kuruluşlarının adını ve nüfuzunu kullanarak dolandırıcılık yapan suç örgütüne yönelik operasyonlarda 27 şüphelinin yakalandığını açıkladı. MASAK incelemeleri sonucunda şüphelilerin hesaplarında 1 milyar TL para hareketliliği bulunduğu tespit edildi. 04.07.2026</i></p>

<p><i>Ankara merkezli soruşturmada, kendilerini kamu görevlisi olarak tanıtıp Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı Milli Emlak Genel Müdürlüğü iş ve işlemlerini kullanarak maddi menfaat temin eden 33 şüpheli tutuklandı.22.05.2026</i></p>

<p><i>İstanbul merkezli 20 ilde düzenlenen operasyonda, çağrı merkezi kurarak kendilerini polis, hakim, savcı ve banka görevlisi olarak tanıtıp dolandırıcılık yaptığı tespit edilen 73 kişi gözaltına alındı.21.04.2026</i></p>

<p><i>Sosyal medyada kendilerini yatırım danışmanı olarak tanıtıp borsada kar vaadiyle dolandırıcılık yaptıkları öne sürülen suç örgütüyle bağlantılı 154 şüpheliye yönelik İstanbul merkezli 16 ilde operasyon düzenlendi.06.02.2026</i></p>

<p><strong>DOLANDIRICILIK OPERASYONLARINDAN SONRA ÖNCEDEN KAPATILMIŞ DOSYALAR YENİDEN AÇILABİLİR Mİ?</strong></p>

<p>Dolandırıcılık suçlarıyla ilgili tartışmalar bir süredir kamuoyunun gündemindedir. Özellikle dolandırıcılık suçunda banka hesabını başkasına kullandıranların (IBAN Mağdurları veya TCK 158 Mağdurları diye de bilinmektedir) sosyal medya üzerinden taleplerini ve mağduriyetlerini yüksek sesle dile getirdikleri görülmektedir.</p>

<p>Bu konudan ayrı olarak son günlerde dolandırıcılık suçuyla ilgili yukarıda yer verilen oldukça önemli operasyonlar yapılmaktadır. Farklı illerde farklı şüphelilere yönelik yapılan operasyonlar net olarak iki gerçeği göstermektedir:</p>

<p><strong>1- Dolandırıcılık suçu, toplum içinde bazı kişilerin mesleği haline gelmiştir. </strong></p>

<p><strong>2- Dolandırıcılık suçu, örgütlü olarak işlenmektedir.</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Profesyonel bir şekilde suç işleyen dolandırıcılar resmi makamların soruşturma esnasında toplayabilecekleri kayıtlı işlemleri de başkaları üzerinden gerçekleştirmektedir. Örneğin telefon hattını başkası adına çıkartmakta veya başkasının hattını kullanmakta, mağdurdan elde ettiği haksız kazancı başkasının banka hesabına havale ederek kendi kimliklerini gizlemektedir.</p>

<p>Dolandırıcılar, sosyal mühendislik yaparken hukuk sistemindeki boşlukları da iyi değerlendirmektedir. Dolandırıcılık mağdurları, resmi makamlara başvurduklarında kısa sürede paralarını geri alacaklarını ve dolandırıcıların en ağır şekilde cezalandırılacağını düşünse de çoğu dosya, daha soruşturma aşamasında takipsizlik alabilmektedir. Yargılamaya geçen bir kısım dosyalar ise mahkumiyet dışındaki kararlarla sonuçlanmaktadır.</p>

<p>2025 yılı suç istatistiklerine göre ceza mahkemelerinde dolandırıcılık sayıları % 18 artmıştır (s. 12). Soruşturma evresinde dolandırıcılık suçlarında toplam 1.144.287 dosya, 1.757.956 şüpheli ve 3.518.796 suç hakkında işlem yapılmıştır (s. 81). Bu suçlarla ilgili olarak 253.006 dosya, 469.296 şüpheli, 646.504 suç hakkında kovuşturmaya yer olmadığı kararı; 180.277 dosya, 266.433 şüpheli ve 619.119 suç hakkında kamu davası açılması kararı verilmiştir (s. 85). Yargılama aşamasında ise 94.775 dosya, 60.375 sanık, 137.432 suç hakkında mahkumiyet; 33.803 dosya, 37.488 sanık, 56.540 suç hakkında beraat; 21.583 dosya, 18.696 sanık, 26.891 suç hakkında HAGB kararı verilmiştir (s. 113).</p>

<p>Bu sayılar da göstermektedir ki dolandırıcılık suçlarındaki artışın bir nedeni bu suçu işleyenlerin yeterli düzeyde cezalandırılamamasıdır. Özellikle dolandırıcılık suçu tanımındaki hile unsuru; özel hukuk uyuşmazlığı, özel hukuk hilesi veya basit (soyut) yalan gibi hukuki terimlerle mukayese edilerek açıklanmaya çalışıldığında çoğu kişinin mağduriyeti ceza hukuku alanından çıkarılıp özel hukuka dahil edilmektedir.</p>

<p>Oysaki bahsettiğimiz üzere, bir olay tek başına değerlendirildiğinde "basit" olabilir, "hukuki uyuşmazlık" olarak görülebilirse de bu olaya biraz daha yukarıdan bakıldığında olayların iç yüzünde "suçu meslek haline getirenlerin" ve "suç örgütlerinin" olduğu görülmektedir. Son dönemde yapılan operasyonlar da bu durumu çok iyi ortaya koymaktadır. Şimdi suç örgütlerinin kullandığı tüm hesaplar incelenmeli, mağdurlar tek tek tespit edilmelidir. Özellikle de daha önceden suç ihbarında bulunmuş ancak dosyası kapatılmış mağdurların da dosyaların yeniden açılmalıdır (CMK m. 172).</p>

<p></p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/doc-dr-enver-kasli" title="Doç. Dr. Enver KAŞLI"><img alt="Doç. Dr. Enver KAŞLI" height="96" src="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/200x200/hukukihaber-net/uploads/2025/05/enver-kasli.jpg" width="96" /></a></p>

<h4><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/doc-dr-enver-kasli" title="Doç. Dr. Enver KAŞLI">Doç. Dr. Enver KAŞLI</a></strong></h4></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/dolandiricilik-operasyonlarindan-sonra-onceden-kapatilmis-dosyalar-yeniden-acilabilir-mi-1</guid>
      <pubDate>Mon, 06 Jul 2026 16:34:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2025/08/terazi/tokmak-dosya.jpg" type="image/jpeg" length="23312"/>
    </item>
  </channel>
</rss>
