<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/" xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/" xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/" version="2.0">
  <channel>
    <title>Hukuki Haber</title>
    <link>https://www.hukukihaber.net</link>
    <description>Türkiye'den ve dünyadan hukuki haberler, makaleler, siyasetten, spora her konuda hukuki haber...</description>
    <atom:link xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" href="https://www.hukukihaber.net/rss/makale" type="application/rss+xml"/>
    <language>tr-TR</language>
    <copyright>Copyright © 2023. Her hakkı saklıdır.</copyright>
    <category>News</category>
    <lastBuildDate>Thu, 09 Jul 2026 17:54:39 +0300</lastBuildDate>
    <ttl>1</ttl>
    <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/rss/makale"/>
    <atom:link rel="hub" href="https://pubsubhubbub.appspot.com/"/>
    <item>
      <title><![CDATA[YABANCILAR HUKUKUNA İLİŞKİN PRATİK BİLGİLER-7 (Taşınmaz Alımı Yoluyla Vatandaşlık Başvurusu)]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/yabancilar-hukukuna-iliskin-pratik-bilgiler-7-tasinmaz-alimi-yoluyla-vatandaslik-basvurusu-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/yabancilar-hukukuna-iliskin-pratik-bilgiler-7-tasinmaz-alimi-yoluyla-vatandaslik-basvurusu-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>YABANCILAR HUKUKUNA İLİŞKİN PRATİK BİLGİLER-7 </strong></p>

<p><strong>(Taşınmaz Alımı Yoluyla Vatandaşlık Başvurusu)</strong></p>

<p>Yabancılar hukukuna ilişkin yazmakta olduğum serinin yedincisi olacak bu yazıda taşınmaz alımı yoluyla vatandaşlık başvurusu yapmayı anlatacağım ve bazı pratik bilgilere değineceğim. Milletlerarası özel hukuka ve vatandaşlık-göç-göçmen hukukuna dair pratik bilgiler içeren bu seri umuyorum ki meslektaşlarıma faydalı olur.</p>

<p>Bir yabancı Türkiye’de taşınmaz edinimi yoluyla vatandaşlık başvurusu yapmayı planlıyorsa bu durumda 400.000 USD’lik bir taşınmaz almak zorundadır.</p>

<p>Eğer yabancı, Türkiye’de ikamet iznine sahip değilse ve yabancılara verilen kimlik numarası mevcut değilse öncelikle vergi dairelerine gidilerek bir “potansiyel vergi numarası” alınmalıdır. Bu durum banka hesabı açabilmek için gerekli olacaktır.</p>

<p>Sonrasında bir banka hesabı açabilmek için bankaya gidilmelidir. Bu aşamada kamu bankalarının potansiyel vergi numarası ile banka hesabı açmaya daha toleranslı baktığını ifade etmem gerekir. Banka hesabı açılırken şahsın kendisi mutlaka fiilen orada bulunmalıdır. Hatta bu aşamada vekaletle bir işleme de gerek yoktur. Ancak bankadaki görevliye, taşınmaz alımı yoluyla vatandaşlık başvurusunda bulunulacağı belirtilmelidir. Böylece bir döviz hesabı açılabilir ve limitler de düzenlenebilir.</p>

<p>Sonrasında, müvekkiliniz taşınmazı bulduktan sonra, Türkiye’deki hesabına, alım-satım aşamasına geçmeden evvel, en az 400.000 USD (taşınmaz bedeli ve tapu masrafları kadar) döviz olarak transfer edilmelidir.</p>

<p>Ardından taşınmazın alımı-satımı için işlemlere geçilmeden evvel yabancı müvekkilinize Türkiye’de pazarlığın oldukça yaygın olduğunu açıklamanız faydalı olabilir. Yine müvekkilinizin almayı düşündüğü taşınmazda bir KDV istisnası olup olmadığını da bu aşamada araştırmak gerekir.</p>

<p>Sonrasında taşınmaza dair takyidat sorgusu yapılmalıdır ve ayrıca “kapalı mahallede” olup olmadığına bakılmalıdır.</p>

<p>Taşınmaz bir şirketten alınıyorsa eğer şirket ana sözleşmesi incelenmeli, yetki hususu irdelenmeli, genel kurul kararı istenip istenmeyeceği tetkik edilmeli, İİK kapsamında kontroller yapılmalı, alacaklılara haber verme hususu, şirketin borç içinde olup olmadığı vs. bakımından inceleme yapılmalıdır.</p>

<p>Yabancı, taşınmazı vatandaşlığa geçişten dolayı aldığı için taşınmaz satışına dair noterde bir sözleşme yapılmalı, vatandaşlık aşamasında taşınmazdan kaynaklı bir sorun çıkması hakkında “cezai şart”, “iade” vs. hususlar tartışılmalı ve bu sözleşmede bu hususlara yer verilmelidir. Ayrıca taşınmaz bedelinin tapuda tam gösterilmesi de şarttır.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Bu aşamadan sonra taşınmaza dair alım-satım randevusunda “taşınmaz değerleme” başvurusu yapılır.</p>

<p>Değerleme raporu geldikten sonra taşınmazın bedeli göz önünde bulundurularak bankaya döviz satışı yapılacağı ve döviz alım belgesi talep edildiği belirtilmeli ve döviz alım belgesine başvurulmalıdır. Döviz alım belgesi ile birlikte tapuda işlemlere geçilebilir. Döviz alım belgesindeki miktarla, taşınmazın alım bedeli arasında uyumsuzluk olmamalıdır.</p>

<p>Tapuda, gayrimenkul yoluyla vatandaşlık işlemlerinde 3 yıllık satılmama şerhi konulacağı da unutulmamalıdır. Satamama süresi şerh tarihinden başlamaktadır. Bu başvuru WEB Tapu üzerinden yapılabilmektedir. Ayrıca uygunluk belgesine de başvurulmalıdır. Bu başvurular ve evrakların teslimi-alımı vekaletname ile yapılabilmektedir ancak WEB Tapu üzerinden muvafakat istenmektedir.</p>

<p>Şerh ve uygunluk belgesi işleminden sonra yine taşınmaz yoluyla vatandaşlık işlemlerinde ön şart olan “yatırım yoluyla ikamet iznine” başvurulmalıdır. Bu başvuru sırasında, başvuru formu, aile ile başvuru varsa nüfus kayıt belgesi, doğum belgesi, medeni hal belgesi, 2 adet biyometrik fotoğraf, uygunluk belgesi, online başvuru belgesi, adli sicil kaydı gibi belgeler istenmektedir.</p>

<p>Bir taşınmaz ile kişinin eşi ve çocukları da vatandaşlık için başvuruda bulunabilir ancak 18 yaşından büyük çocuklar başvuru yapamazlar.</p>

<p>Bu aşamadan sonra belge teslimi yapılır (il göçte) ve oturum izni geldikten sonra form doldurularak ve istenen belgeler ile birlikte vatandaşlık başvurusu yapılır.</p>

<p>Vekaletname aşamasında muhakkak il göçte, tapuda, vergi dairelerinde, nüfus ve vatandaşlıkta işlem yetkileri teferruatlı bir şekilde alınmalıdır. Ayrıca VAT4 formu doldurma yetkisi de alınmalıdır. Vekaletname mutlaka fotoğraflı, özel vekaletname olmalıdır. Ayrıca uygulamada sıklıkla değişiklik yaşandığı için ve bazı durumlarda farklı şehirlerde farklı uygulamalar söz konusu olabildiği için mağduriyet yaşanmaması adına mutlaka işlem sıralamaları ve belgeler vs. öğrenilmelidir.</p>

<p>Son olarak, göç hukuku söz konusu olduğunda yürütmenin geniş bir takdir yetkisi olduğundan, yatırım yoluyla vatandaşlık işlemlerinde de her zaman olumlu sonuç çıkmayabilir. Bu durumda eğer maddi bir hata olduğu yahut idarenin kararının objektif olmadığı düşünülüyorsa idare mahkemesine başvurulabilir.</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/av-haldun-baris" title="Av. Haldun BARIŞ"><img alt="Av. Haldun BARIŞ" height="96" src="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/200x200/hukukihaber-net/uploads/2023/11/haldun-baris-1.jpeg" width="96" /></a></p>

<h4><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/av-haldun-baris" title="Av. Haldun BARIŞ">Av. Haldun BARIŞ</a></strong></h4>

<p></p>

<p><strong><i><a href="https://www.hukukihaber.net/yabancilar-hukukuna-iliskin-pratik-bilgiler-1-oturma-izni-sinir-disi-edilme-inad-yolcu-idari-gozetim-giris-yasagi" rel="dofollow">YABANCILAR HUKUKUNA İLİŞKİN PRATİK BİLGİLER-1 (Oturma İzni, Sınır Dışı Edilme, INAD Yolcu, İdari Gözetim, Giriş Yasağı)</a> (</i></strong><a href="https://www.hukukihaber.net/yabancilar-hukukuna-iliskin-pratik-bilgiler-1-oturma-izni-sinir-disi-edilme-inad-yolcu-idari-gozetim-giris-yasagi" rel="dofollow">https://www.hukukihaber.net/yabancilar-hukukuna-iliskin-pratik-bilgiler-1-oturma-izni-sinir-disi-edilme-inad-yolcu-idari-gozetim-giris-yasagi</a><strong><i>)</i></strong></p>

<p><strong><i><a href="https://www.hukukihaber.net/yabancilar-hukukuna-iliskin-pratik-bilgiler-2-yabancilarin-evliligi-yabancilik-unsuru-tasiyan-bosanma-davalari" rel="dofollow">YABANCILAR HUKUKUNA İLİŞKİN PRATİK BİLGİLER-2 (Yabancıların Evliliği, Yabancılık Unsuru Taşıyan Boşanma Davaları)</a> (</i></strong><a href="https://www.hukukihaber.net/yabancilar-hukukuna-iliskin-pratik-bilgiler-2-yabancilarin-evliligi-yabancilik-unsuru-tasiyan-bosanma-davalari" rel="dofollow">https://www.hukukihaber.net/yabancilar-hukukuna-iliskin-pratik-bilgiler-2-yabancilarin-evliligi-yabancilik-unsuru-tasiyan-bosanma-davalari</a><strong><i>)</i></strong></p>

<p><strong><i><a href="https://www.hukukihaber.net/yabancilar-hukukuna-iliskin-pratik-bilgiler-3" rel="dofollow">YABANCILAR HUKUKUNA İLİŞKİN PRATİK BİLGİLER-3</a> (</i></strong><a href="https://www.hukukihaber.net/aymnin-201940761-basvuru-numarali-karari" rel="dofollow"><strong><i>AYM’nin 15.2.2024 Tarih ve 2019/40761 Başvuru Numaralı Kararının</i></strong></a><strong><i> - İstihbarat Raporu ile Sınır Dışı Edilme- Kısaca Değerlendirilmesi), (</i></strong><a href="https://www.hukukihaber.net/yabancilar-hukukuna-iliskin-pratik-bilgiler-3" rel="dofollow">https://www.hukukihaber.net/yabancilar-hukukuna-iliskin-pratik-bilgiler-3</a><strong><i>)</i></strong></p>

<p><strong><i><a href="https://www.hukukihaber.net/yabancilar-hukukuna-iliskin-pratik-bilgiler-4-incoterms-pratik-uygulamasi-ve-yargitay-kararlari" rel="dofollow">YABANCILAR HUKUKUNA İLİŞKİN PRATİK BİLGİLER-4 (Incoterms Pratik Uygulaması ve Yargıtay Kararları</a>) (</i></strong><a href="https://www.hukukihaber.net/yabancilar-hukukuna-iliskin-pratik-bilgiler-4-incoterms-pratik-uygulamasi-ve-yargitay-kararlari" rel="dofollow">https://www.hukukihaber.net/yabancilar-hukukuna-iliskin-pratik-bilgiler-4-incoterms-pratik-uygulamasi-ve-yargitay-kararlari</a><strong><i>)</i></strong></p>

<p><strong><i><a href="https://www.hukukihaber.net/yabancilar-hukukuna-iliskin-pratik-bilgiler-5-turk-kamu-duzenine-uygunluk-yabancilik-unsuru-iceren-bosanma-davalari-3-nolu-roma-tuzugu" rel="dofollow">YABANCILAR HUKUKUNA İLİŞKİN PRATİK BİLGİLER-5 (Türk Kamu Düzenine Uygunluk, Yabancılık Unsuru İçeren Boşanma Davaları, 3 Nolu Roma Tüzüğü)</a> (</i></strong><a href="https://www.hukukihaber.net/yabancilar-hukukuna-iliskin-pratik-bilgiler-5-turk-kamu-duzenine-uygunluk-yabancilik-unsuru-iceren-bosanma-davalari-3-nolu-roma-tuzugu" rel="dofollow">https://www.hukukihaber.net/yabancilar-hukukuna-iliskin-pratik-bilgiler-5-turk-kamu-duzenine-uygunluk-yabancilik-unsuru-iceren-bosanma-davalari-3-nolu-roma-tuzugu</a><strong><i>)</i></strong></p>

<p><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/yabancilar-hukukuna-iliskin-pratik-bilgiler-6-tanima-tenfiz-davalari" rel="dofollow">YABANCILAR HUKUKUNA İLİŞKİN PRATİK BİLGİLER-6 (Tanıma-Tenfiz Davaları</a>) <a href="https://www.hukukihaber.net/yabancilar-hukukuna-iliskin-pratik-bilgiler-6-tanima-tenfiz-davalari" rel="dofollow">(https://www.hukukihaber.net/yabancilar-hukukuna-iliskin-pratik-bilgiler-6-tanima-tenfiz-davalari</a>)</strong></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/yabancilar-hukukuna-iliskin-pratik-bilgiler-7-tasinmaz-alimi-yoluyla-vatandaslik-basvurusu-1</guid>
      <pubDate>Thu, 09 Jul 2026 15:32:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/01/terazi/terazi-sozlesmea.jpg" type="image/jpeg" length="64876"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Tasarrufun İptali Davası Devam Ederken Borcun Ödenmesi Davayı Nasıl Etkiler?]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/tasarrufun-iptali-davasi-devam-ederken-borcun-odenmesi-davayi-nasil-etkiler-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/tasarrufun-iptali-davasi-devam-ederken-borcun-odenmesi-davayi-nasil-etkiler-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Tasarrufun iptali davası, alacaklının alacağını tahsil etmesini engellemek amacıyla borçlu tarafından gerçekleştirilen belli tasarrufların, alacaklı bakımından hükümsüz sayılmasını sağlayan özel bir dava türüdür. Bu dava sonucunda tasarruf işlemi ortadan kaldırılmamakta; yalnızca alacaklıya, tasarrufa konu mal üzerinde cebri icra yoluyla takip yapabilme imkanı tanınmaktadır. Tasarrufun iptali davasının dinlenebilmesi için, davacının gerçek bir alacağının bulunması, bu alacağa ilişkin takibin kesinleşmiş olması, tasarrufun takip konusu borcun doğumundan sonra gerçekleştirilmiş olması ve kural olarak borçlu hakkında kesin veya geçici aciz belgesinin mevcut bulunması gerekmektedir. Uygulamada sıklıkla karşılaşılan sorunlardan biri ise, tasarrufun iptali davası devam ederken takip konusu borcun tamamen ödenmesidir. Bu durumda davanın akıbeti, yargılama giderleri ve vekalet ücretinin hangi tarafa yükletileceği hususu uzun süre tartışma konusu olmuş; özellikle son dönemde verilen Yargıtay ve Bölge Adliye Mahkemesi kararları bu konuda önemli değerlendirmeler ortaya koymuştur.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>Borcun Dava Sırasında Ödenmesinin Davaya Etkisi</strong></p>

<p>Tasarrufun iptali davasının amacı, alacaklıya alacağını tahsil edebilme imkanı sağlamaktır. Bu nedenle takip konusu alacağın dava devam ederken tamamen tahsil edilmesi halinde, davanın dayandığı hukuki yarar ortadan kalkmaktadır.</p>

<p><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-12-hukuk-dairesinin-20258104-e-20258273-k-sayili-karari" rel="dofollow">Yargıtay 12. Hukuk Dairesi’nin 2025/8104 Esas, 2025/8273 Karar sayılı ilamı</a></strong>nda da, icra dosyasının infaz edilmesiyle birlikte tasarrufun iptali davasında hukuki yararın ortadan kalktığı, bu nedenle davanın konusuz kaldığı; ancak yargılama giderleri ile vekalet ücreti yönünden mutlaka davanın açıldığı tarihteki haklılık durumunun değerlendirilmesi gerektiği vurgulanmıştır; ‘’<i>Ayrıca mahkeme dosyasına alacaklı vekilinin 11.11.2022 tarihli verdiği dilekçeyle de icra dosyasının infaz edildiği, hacizlerin kalktığı, davanın konusuz kaldığı beyan edilmiştir.HMK'nın 114/1-4. maddesinde hukuki yarar dava şartı olarak düzenlenmiştir. <strong>Hukuki yararın davanın açıldığı tarih itibariyle mevcut olması yeterli değildir. Dava sonuçlanıncaya ve karar kesinleşinceye kadar hukuki yararın devamı gerekir.</strong>Somut olayda, icra dosya borcu tahsil edilmiş olduğundan, davalı-karşı davacı alacaklı vekili tarafından açılan tasarrufun iptali davasında, başlangıçta mevcut olan hukuki yarar ortadan kalkmıştır. O halde asıl dava olarak açılan istihkak davasının konusuz kaldığı durumda, karşı dava olarak açılan tasarrufun iptali davasının hukuki yarar yokluğundan reddi gerekir. Bu durumda davanın açıldığı tarihteki tarafların haklılık durumuna göre yargılama giderleri ile vekalet ücreti takdirine karar verilmesi gerekirken haklılık değerlendirilmesi yapılmaması doğru görülmemiştir.’’</i></p>

<p><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-12-hukuk-dairesinin-20256313-e-2026927-k-sayili-karari" rel="dofollow">Yargıtay 12. Hukuk Dairesi’nin 2025/6313 Esas, 2026/927 Karar sayılı ilamı</a></strong>nda; <strong>takip dosyasının haricen tahsil yoluyla kapanması nedeniyle tasarrufun iptali davasının konusuz kaldığı, bu durumda mahkemece davanın esası hakkında karar verilmesine yer olmadığına karar verilmesi ve yargılama giderleri ile vekalet ücretinin ise davanın açıldığı tarihteki haklılık durumuna göre değerlendirilmesi gerektiği açıkça belirtilmiştir</strong>; ‘<i>’Somut olayda; davaya dayanak Adana 3. İcra Müdürlüğünün takip dosyası haricen tahsil yoluyla kapatılmış olup dava konusuz kalmıştır. Şu halde mahkemece, yargılama giderleri ve vekalet ücreti takdiri yönünden tarafların haklılık durumu da değerlendirilmek suretiyle davanın konusuz kalması nedeniyle karar verilmesine yer olmadığına karar verilmesi gerekirken yazılı gerekçeyle hüküm tesisi doğru görülmemiştir.’’</i></p>

<p><strong>Aciz Belgesi ve Haklılık Değerlendirmesi</strong></p>

<p>Borcun dava sırasında ödenmesi, uygulamada özellikle aciz belgesi bakımından ayrı bir hukuki sorun ortaya çıkarmaktadır. İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 9. Hukuk Dairesi’nin çeşitli kararlarında; borcun tamamen ödenmesi sebebiyle artık aciz belgesi ibraz edilmesinin mümkün olmadığı, aciz belgesinin ise tasarrufun iptali davasının dava şartlarından biri olduğu belirtilerek, haklılık değerlendirmesinde bu hususun da dikkate alınması gerektiği ifade edilmiştir;</p>

<p>“<i>Sonuç olarak davacının İstanbul 3. İcra Dairesi .. Esas sayılı takip dosyasında ki alacağının tahsil edilmesi nedeni ile davanın konusuz kaldığı anlaşıldığından İİK'nın 281/3 maddesi gereğince davanın reddine; Davada ki haklılık durumu bakımından değerlendirme yapıldığında; İİK'nın 277 vd. maddeleri <strong>kapsamında aciz vesikasına dair ön şartın dosya kapsamında bulunmadığı, borcun ödenmesi nedeniyle de aciz vesikası sunulamayacağı açıktır.</strong> TBK'nın 19. madde kapsamında yapılan değerlendirmede borçlunun borcunu ödememek için mal kaçırdığı ve mallarını sattığı iddia edilmiş ise de borçlu ile taşınmazı devralan 3. kişi davalı arasında ne tür bir muvazaa olduğunun, devir alan davalının borçlunun mali durumunu bilebilecek durumda olup olmadığının açıklanmadığı ve buna ilişkin delil sunulmadığı dava tarihi itibariyle TBK'nın 19. maddesi gereğince de iptal koşullarının oluşmadığı anlaşıldığından yargılama gideri ve vekalet ücretinden davacının sorumlu tutulmasına karar verilmiştir.”</i></p>

<p><i>“Davacının alacaklı olduğu takip dosyalarındaki borcun ihtirazi kayıt olmadan ödendiği ve bu nedenle de davanın konusuz kaldığı çekişmesizdir. Bu halde alacağın tahsil edilmesi nedeni ile davanın konusuz kaldığı anlaşıldığından İİK'nın 281/3. maddesi gereğince davanın reddine; İİK'nın 281/3.maddesi gereğince yargılama giderlerinden ve vekalet ücretinden sorumluluğun hangi tarafa ait olduğunun belirlenmesi için davadaki haklılık durumu değerlendirildiğinde;</i></p>

<p><i>Takip konusu alacağın 29/03/2017 tanzim tarihli genel kredi sözleşmesine dayandığı, alacağın gerçek olduğu, takibin kesinleştiği, tasarrufun bu tarihten sonra 16/03/2022 tarihinde yapıldığı, davanın 5 yıllık hak düşürücü sürede açıldığı anlaşılmış ise de; <strong>her iki icra dosyasında da haciz tutanağı veya aciz vesikası niteliğinde bir belge bulunmadığı, icra dosyalarının 2 ay kadar bir sürede borcun ödenmesi nedeniyle kapatıldığı, aciz vesikasının dava şartlarından olduğu anlaşılmakla,</strong> dava şartları değerlendirilmeden haklılık durumunun değerlendirilmesi ve davalıların yargılama giderlerine ve vekalet ücretine mahkum edilmeleri doğru olmamıştır.”</i></p>

<p>Özetlemek gerekirse; tasarrufun iptali davası devam ederken takip konusu borcun tamamen ödenmesi halinde davanın esası hakkında karar verilmesine gerek bulunmadığı, davanın konusuz kalacağı açıktır. Bununla birlikte, yargılama giderleri ve vekalet ücreti bakımından yalnızca borcun ödenmiş olması belirleyici değildir. Mahkeme, davanın açıldığı tarihte tarafların haklılık durumunu değerlendirmek; tasarrufun iptali davasının dava şartlarının bulunup bulunmadığını incelemek ve buna göre hüküm kurmak zorundadır. Dolayısıyla borcun sonradan ödenmesi, tasarrufun iptali davasını kendiliğinden haksız hale getirmemekte; davanın açıldığı tarihte mevcut hukuki durum, yargılama giderleri ve vekalet ücreti bakımından önemini korumaktadır.</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/av-aynur-oguz-ekmekci" title="Av. Arb. Aynur Oğuz Ekmekçi"><img alt="Av. Arb. Aynur Oğuz Ekmekçi" height="96" src="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/200x200/hukukihaber-net/uploads/2023/03/aynur-oguz-ekmekci.jpg" width="96" /></a></p>

<h4><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/av-aynur-oguz-ekmekci" title="Av. Arb. Aynur Oğuz Ekmekçi">Av. Arb. Aynur Oğuz Ekmekçi</a></strong></h4></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/tasarrufun-iptali-davasi-devam-ederken-borcun-odenmesi-davayi-nasil-etkiler-1</guid>
      <pubDate>Thu, 09 Jul 2026 13:54:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2025/10/terazi/tesarsas.jpg" type="image/jpeg" length="44265"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[NEFRET ve AYIRIMCILIK SUÇUNA DAİR BİR DEĞERLENDİRME]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/nefret-ve-ayirimcilik-sucuna-dair-bir-degerlendirme</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/nefret-ve-ayirimcilik-sucuna-dair-bir-degerlendirme" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Nefret ve ayırımcılık suçu<br />
5237 sayılı TCK’nın 02/03/2014 tarih ve 6529 sayılı Yasa’nın 15.maddesi ile değişik 122.maddesinde düzenlenmiştir.</p>

<p>TCK’nın 122. maddesine göre;</p>

<p>(1) Dil, ırk, milliyet, renk, cinsiyet, engellilik, siyasi düşünce, felsefi inanç, din veya mezhep farklılığından kaynaklanan nefret nedeniyle;</p>

<p>a) Bir kişiye kamuya arz edilmiş olan bir taşınır veya taşınmaz malın satılmasını, devrini veya kiraya verilmesini,</p>

<p>b) Bir kişinin kamuya arz edilmiş belli bir hizmetten yararlanmasını,</p>

<p>c) Bir kişinin işe alınmasını,</p>

<p>d) Bir kişinin olağan bir<br />
ekonomik etkinlikte bulunmasını,<br />
engelleyen kimse, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.</p>

<p>Madde gerekçesine göre;</p>

<p>Madde, insanlar arasında, yürürlükteki kanun ve nizamların izin vermediği ayırımlar yapılarak, bazı kişilerin hukukun sağladığı olanaklardan yoksun hâle getirilmelerini cezalandırmaktadır.</p>

<p>Madde suçun maddî unsurlarını üç ayrı bentte ayrı ayrı belirtmiştir. Bu fiiller, maddede sayılan ayırım nedenlerine dayanılarak bir taşınır veya taşınmaz malın satılmaması, devredilmemesi veya bir hizmetin icra olunmaması, hizmetten yararlanmanın engellenmesi, kişinin işe alınması veya alınmamasının bu ayırım nedenlerine bağlanması, besin maddelerinin verilmemesi, kamuya arzedilmiş bir hizmetin yapılmasından kaçınılması, kişinin herhangi bir ekonomik faaliyette bulunmasının engellenmesidir.</p>

<p>Ancak menfi nitelik arzeden ve ihmal tabiatında bulunan bütün bu hareketler maddenin birinci fıkrasında gösterilen saiklere bağlı olarak gerçekleştirilecektir; yukarıda belirtilen olumsuz hareketler, kişilere karşı kökenleri, cinsiyetleri, aile durumları, örf ve âdetleri, kişilerin değişik felsefî inançları, ayrı bir etnik gruba mensup bulunmaları, farklı ırk, din, mezhep mensubu bulunmaları nedeni ile gerçekleştirilmiş olacaktır. Yoksa söz gelimi iş sahiplerinin beğenmedikleri kişileri işe almamalarının cezalandırılması söz konusu değildir. Amaç, vatandaşlar arasında çeşitli etmenlere dayanan grup mensubiyeti nedeniyle ayrım yaptırmamaktır. Madde böylece aslında millet bireyleri arasında bölücülük yapılmasını önlemek amacını gütmektedir.</p>

<p>Yargıtay içtihatlarında ve uygulamada TCK’nın 122. maddesinin 6529 sayılı Yasa’nın 15. maddesi ile değiştirilerek maddenin “Ayırımcılık” olan başlığının “Nefret ve Ayırımcılık” olarak değiştirildiğine dikkat çekilmektedir.</p>

<p>6529 sayılı Yasanın gerekçesinde;</p>

<p>“Nefret suçlarında hedef mağdurdan öte mağdurun üyesi olduğu sosyal gruptur. Fail için ise ön yargı, açık veya örtülü şekilde suçun işlenme motivasyonunu oluşturmaktadır. Ayrımcılık temelli olması nedeniyle nefret suçu, fail ve mağdur ile birlikte tüm toplumu yakından etkilemektedir. Bu kapsamda Türk Ceza Adalet Sistemine daha uygun olacak şekilde TCK'da, ayrımcılık suçuyla birlikte nefret suçu da düzenlenmektedir.” ifadesi ile TCK 122. maddesinin, nefret suçunu da düzenlendiği vurgulanmıştır.</p>

<p>Suçun maddi unsuru;</p>

<p>Failin 122. maddesinde sayılan “engelleme, işe alınmaması veya alınması ile reddetme” hareketleridir. Bu suç, seçimlik ve bağlı hareketli bir suçtur. Hareketlerin gerçekleşmesi ile suç tamamlandığından bu yönüyle sırf hareket suçudur.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Suçun Manevi Unsuru;</p>

<p>Bu suç sadece kasıtla işlenebilen bir suçtur. Ancak genel kast yeterli değildir. Ayrıca failin maddede belirtilen seçimlik ve bağlı hareketlerden en az birini nefret saiki ile işlemesi gerekir. Maddede yapılan değişiklik ile ayırımcılık niteliğindeki hareketlerin nefret saiki ile işlenmesi manevi unsur olarak eklenmiştir.</p>

<p>TCK 122. maddesi; ırk, devlet, milliyet, renk, cinsiyet, engellilik, siyasi düşünce, felsefi inanç, din veya mezhep farklılığından kaynaklanan nefrete dayalı ayrımcılığı suç saymıştır.<br />
Yasa koyucu burada açık bir şekilde 10 koruma grubu belirlemiş ve bu 10 koruma gurubuna yönelik seçimlik ve bağlı hareketleri suç olarak düzenlenmiştir.</p>

<p>Suç ve cezada kanunilik ilkesi gereği bu 10 koruma grubu dışındaki bir gruba nefret saikiyle de olsa ayırımcılık yapılması durumunda veya bu 10 koruma grubuna karşı maddede belirtilen 4 farklı seçimlik hareket dışında bir eylemle ayırımcılık yapılması halinde ayırımcılık suçu oluşmayacaktır.</p>

<p>Korunan Hukuki Yarar;</p>

<p>İnsanlar arasında ayırım yapılması engellenerek kişilerin hukuken geçerli hak ve özgürlüklerden keyfi olarak yoksun bırakılmasının engellenmesidir.</p>

<p>TCK'nın 122. maddesinin başlığı “nefret ve ayırımcılık” suçu olarak belirtilmesine karşın TCK da, yukarıda tanımlanan anlamda bağımsız olarak nefret suçu düzenlenmesi yoluna gidilmemiştir. Yasa koyucunun TCK'nın 122. maddesi ile sadece nefret saiki ile işlenen ayırımcılık eylemlerini suç olarak düzenleme yolunu benimsediğini görmekteyiz.</p>

<p>Uygulamada karşılaşılan nefret ve ayırımcılık suçunu oluşturabilecek eylemlere örnek vermek gerekirse;</p>

<p>📌 Tüm koşulları taşıdığı halde sırf cinsiyetinden kaynaklanan nefretle bir kadının işe alınmaması,</p>

<p>📌 Engelilikten kaynaklanan nefretle toplu taşıma hizmeti veren şoförün kamuya arz edilmiş hizmetten engelliyi faydalandırmayarak aracına almaması,</p>

<p>📌 Sırf Suriyeli oluşu,<br />
milliyetinden kaynaklanan nefretle iş yeri açma ruhsatı verilmeyerek olağan bir ekonomik etkinlikten alıkonulması,</p>

<p>📌 Siyasi düşüncesinden duyduğu nefretle bir belediye başkanının farklı siyasi düşünceye sahip vatandaşların sularını keserek ya da farklı fiyat uygulayarak kamuya arz edilmiş hizmetten faydalanmalarını engellemesi,</p>

<p>📌 Felsefi inanç, din veya mezhep farklılığından kaynaklanan nefretle herkese satılmak üzere kamuya arz edilmiş bir evin, benimsemediği felsefi inanç, din veya mezhep mensubu<br />
birine satılmaması,</p>

<p>📌 Sırf Yahudi olduğu için din farklılığından kaynaklanan nefretle bir fırıncının, Yahudi inancına sahip olanlara ekmek satmaması gibi…</p>

<p>Maddenin uygulamasında dikkat edilmesi gereken, suçun kanuniliği ilkesi gereği ,Yasa koyucunun yukarıda sayılan 10 koruma grubuna karşı, maddede belirtilen 4 farklı seçimlik hareket dışında bir eylemle ayrımcılık yapılması halinde ayırımcılık suçu oluşmayacağının gözden kaçırılmamasıdır.</p>

<p>Bu nedenle, kişilerin örneğin eğitim, meslek, cinsel tercih ya da sendika veya dernek, vakıf üyelikleri gibi nedenlerle ayırımcılığa maruz kalmaları halinde nefret ve ayırımcılık suçu oluşmayacaktır.</p>

<p>Yine, 10 koruma grubuna yönelik 4 farklı seçimlik hareketle bu suç işlenebileceğinden, örneğin 10 koruma grubundaki bir kişiye duyulan nefretle kamuya arz edilmiş olan bir taşınır veya taşınmaz malın satılması, devri veya kiraya verilmesi engellendiğinde bu suç oluşabilecekken, aynı taşınmazın duyulan nefretle ipotek ya da rehin edilmemesi bu suçu oluşturmayacaktır.</p>

<p><a href="https://hukukihabernet.teimg.com/hukukihaber-net/uploads/2026/03/onder-yaman-1.jpg" rel="nofollow" title=""><img alt="" src="https://hukukihabernet.teimg.com/hukukihaber-net/uploads/2026/03/onder-yaman-1.jpg" /></a></p>

<p><strong>Önder YAMAN<br />
Bakırköy Cumhuriyet Savcısı</strong></p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/nefret-ve-ayirimcilik-sucuna-dair-bir-degerlendirme</guid>
      <pubDate>Thu, 09 Jul 2026 12:08:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/05/terazi/dini-degerleri-asagilama-sucu1.jpg" type="image/jpeg" length="63578"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[KİRA TESPİT İLAMLARININ İCRASINDA USUL VE ESAS: KİRA FARKI MI, VEKÂLET ÜCRETİ Mİ?]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/kira-tespit-ilamlarinin-icrasinda-usul-ve-esas-kira-farki-mi-vekalet-ucreti-mi-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/kira-tespit-ilamlarinin-icrasinda-usul-ve-esas-kira-farki-mi-vekalet-ucreti-mi-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Öz — </strong>Kira tespit davaları sonucunda verilen ilamlar, hukuk tekniği bakımından karma nitelik taşır: kira bedelinin belirlenmesine ilişkin kısım bir tespit hükmü, yargılama gideri ve vekâlet ücretine ilişkin kısım ise bir eda hükmüdür. Bu ayrım, ilamın icrasında izlenecek yolu doğrudan belirler. Çalışma, Yargıtay’ın yerleşik içtihatları ve doktrindeki baskın görüş ışığında, kira farkı alacaklarının neden ilamlı icraya konu edilemeyeceğini, fer’i alacakların ilamlı icra yoluyla nasıl talep edileceğini ve her iki takip türü için ortak ön koşul olan kesinleşme şartını inceleyerek, kira tespit ilamlarının icrasına ilişkin ikili takip stratejisini bütüncül biçimde ortaya koymayı amaçlamaktadır.</p>

<p><strong>Giriş</strong></p>

<p>Kira hukukunda en çok karşılaşılan uyuşmazlıklardan biri olan kira tespit davaları, sonuçları itibariyle icra hukukunda da kendine özgü bir uygulama alanı yaratmıştır. Meslek hayatımızda sıkça karşılaştığımız “Kira tespit ilamını nasıl icraya koymalıyım?” sorusunun cevabı, Yargıtay’ın yerleşik içtihatlarıyla kristalize olmuş bir ikili ayrıma dayanmaktadır. Aşağıda bu ayrım, önce Yargıtay kararları ışığında, ardından doktrindeki yaklaşımlar çerçevesinde bütüncül biçimde ele alınmaktadır.</p>

<p><strong>I. Kira Farkı Alacağı: Neden İlamlı İcra Yapılamaz?</strong></p>

<p>Kira tespit davaları, teknik anlamda birer “tespit” davasıdır. Mahkeme bu dava sonucunda davalının bir miktar parayı ödemesine hükmetmez; sadece kira bedelinin ne olması gerektiğini tespit eder. Yargıtay 12. Hukuk Dairesi’nin 2018/4305 E., 2018/9893 K. sayılı kararında vurgulandığı üzere, kira tespit ilamları eda hükmü içermediğinden, kira farkı alacakları için ilamlı icra takibi başlatılması hukuken mümkün değildir. Benzer şekilde Yargıtay 8. Hukuk Dairesi de 2014/15653 E., 2015/18128 K. sayılı ilamında, hüküm fıkrasının bu haliyle bir eda hükmü içermediğini, dolayısıyla ilamlı takibe konu edilemeyeceğini net bir şekilde ortaya koymuştur.</p>

<p>Peki, elimizdeki bu ilamla kira farkını nasıl tahsil edeceğiz? İşte burada devreye İİK m. 269 ve kamuoyunda “Örnek 13” olarak bilinen tahliye talepli ilamsız takip yolu girmektedir. Yargıtay 6. Hukuk Dairesi’nin 2015/12264 E., 2016/795 K. sayılı ilamına göre, kesinleşmiş kira tespit ilamı İİK m. 68 anlamında bir belge niteliğindedir. Dolayısıyla, kira farkı alacakları için ilamsız takip yoluna başvurulmalı ve borçluya Örnek 13 ödeme emri gönderilmelidir. Yargıtay 8. Hukuk Dairesi de 2017/5411 E., 2018/2834 K. sayılı kararında, tespit hükmünü içeren ilamların tespite ilişkin bölümünün ancak ilamsız icraya konu edilebileceğini açıkça belirtmiştir.</p>

<p><strong>II. Vekâlet Ücreti ve Yargılama Giderleri: Eda Hükmünün Gücü</strong></p>

<p>İlamın kira bedeline ilişkin kısmı “tespit” niteliğinde olsa da, mahkeme masrafları ve vekâlet ücretine ilişkin kısımları “eda” hükmü niteliğindedir. Yargıtay 12. Hukuk Dairesi’nin 2009/25227 E., 2010/6799 K. sayılı kararında belirtildiği üzere, ilam yargılama giderleri ve vekâlet ücreti yönünden bir eda içerdiğinden, bu kalemler için ilamlı takip yapılması mümkündür. Yargıtay 8. Hukuk Dairesi de 2015/3679 E., 2015/13004 K. sayılı kararında bu feri alacakların ilamlı icra takibine konu edilebileceğini teyit etmektedir. Yani, aynı ilamın bir kısmı için ilamsız, bir kısmı için ilamlı takip yolu izlenmesi gereken bir tablo ile karşı karşıyayız.</p>

<p><strong>III. Olmazsa Olmaz Şart: Kesinleşme</strong></p>

<p>Kira tespit ilamlarının icrasında en kritik eşik “kesinleşme”dir. 12.11.1979 tarihli Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca, kira tespit ilamları kesinleşmeden infaz edilemez. Bu zorunluluk sadece kira farkı için değil, ilamın ferileri olan vekâlet ücreti ve yargılama giderleri için de geçerlidir. Yargıtay 12. Hukuk Dairesi’nin 2009/25151 E., 2010/7082 K. sayılı kararında vurgulandığı üzere, kararın kendisi kesinleşmedikçe yargılama gideri ve vekâlet ücretinin de infazı istenemez. Ayrıca Yargıtay 12. Hukuk Dairesi 2007/1231 E., 2007/4050 K. sayılı kararında, kira uyarlaması/tespiti ilamına bağlı avukatlık ücretinin de kesinleşmeden takibe konulamayacağını hüküm altına almıştır.</p>

<p><strong><i>Ara Değerlendirme: Vekilin Stratejisi</i></strong></p>

<p>Kira tespit davasını kazanan bir vekil olarak stratejimiz net olmalıdır:</p>

<p>1. İlamın kesinleşmesini bekle.</p>

<p>2. Kira farkı alacakları için Örnek 13 (İlamsız Takip) yolunu seç.</p>

<p>3. Vekâlet ücreti ve yargılama giderleri için İlamlı İcra yoluna başvur.</p>

<p>Bu ikili ayrımı gözetmemek, sadece takibin iptaline değil, aynı zamanda müvekkil nezdinde hak kaybına ve gereksiz yargılama giderlerine yol açacaktır. Yargıtay’ın bu “yoğun ve istikrarlı” kararları, icra takibi başlatırken pusulamız olmalıdır.</p>

<p><strong>IV. Kira Tespit İlamlarının İcrasına İlişkin Özet Tablo</strong></p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <thead>
  <tr>
   <td valign="top" width="140">
   <p><strong>Alacak Kalemi</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="160">
   <p><strong>Hukuki Niteliği</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="160">
   <p><strong>Takip Usulü</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="156">
   <p><strong>Dayanak Yargıtay Kararı (Örnek)</strong></p>
   </td>
  </tr>
 </thead>
 <tbody>
  <tr>
   <td valign="top" width="140">
   <p>Kira Farkı Alacağı</p>
   </td>
   <td valign="top" width="160">
   <p>Tespit Hükmü (Eda içermez)</p>
   </td>
   <td valign="top" width="160">
   <p>İlamsız Takip (Örnek 13)</p>
   </td>
   <td valign="top" width="156">
   <p>Yargıtay 8. HD, 2017/5411 E., 2018/2834 K.</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="140">
   <p>Vekâlet Ücreti</p>
   </td>
   <td valign="top" width="160">
   <p>Eda Hükmü</p>
   </td>
   <td valign="top" width="160">
   <p>İlamlı İcra (Örnek 4-5)</p>
   </td>
   <td valign="top" width="156">
   <p>Yargıtay 12. HD, 2010/12801 E., 2010/26667 K.</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="140">
   <p>Yargılama Giderleri</p>
   </td>
   <td valign="top" width="160">
   <p>Eda Hükmü</p>
   </td>
   <td valign="top" width="160">
   <p>İlamlı İcra (Örnek 4-5)</p>
   </td>
   <td valign="top" width="156">
   <p>Yargıtay 8. HD, 2013/2017 E., 2013/6565 K.</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="140">
   <p>Tüm Kalemler</p>
   </td>
   <td valign="top" width="160">
   <p>Kesinleşme Şartı</p>
   </td>
   <td valign="top" width="160">
   <p>İnfaz için zorunlu</p>
   </td>
   <td valign="top" width="156">
   <p>12.11.1979 tarihli YİBK</p>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p></p>

<p><strong>V. Analiz ve Uygulama Notları</strong></p>

<p>• <strong>İlamın Bütünlüğü ve Takip: </strong>Yargıtay 12. Hukuk Dairesi’nin 2007/13130 E., 2007/16657 K. sayılı kararına göre, kira farkları için ilamsız, yargılama giderleri için ilamlı talebin aynı takip dosyasında istenilmesinde usul ve yasaya aykırı bir yön bulunmamaktadır.</p>

<p>• <strong>İcra Mahkemesinin Yetkisi: </strong>İcra mahkemeleri ilamın hüküm fıkrasını yorum yoluyla genişletemez (Yargıtay 8. HD, 2012/10577 E., 2012/13100 K.). Eğer ilamda açık bir eda hükmü yoksa, kira farkı için ilamlı takip yapılamaz.</p>

<p>• <strong>Kısmi İptal Gerekliliği: </strong>Eğer alacaklı hem kira farkını hem de ferileri ilamlı takibe konu etmişse, mahkemece sadece eda hükmü içermeyen kira farkı yönünden takibin iptaline karar verilmeli; vekâlet ücreti ve yargılama gideri yönünden takip ayakta tutulmalıdır (Yargıtay 8. HD, 2016/4721 E., 2016/6720 K.).</p>

<p>• <strong>Usul Ekonomisi: </strong>Yargıtay 6. Hukuk Dairesi (2015/12264 E., 2016/795 K.), usul ekonomisi gereği feri alacakların da kira farkı ile birlikte ilamsız takibe konu edilebileceğini kabul etmektedir.</p>

<p><strong>VI. Doktrinsel Çerçevede Genel Tespit</strong></p>

<p>Kira tespit davaları sonucunda verilen ilamlar, hukuk tekniği açısından “tespit” niteliğinde olup, kira bedelinin miktarını belirlemekle sınırlıdır; bu nedenle kira farkı alacakları yönünden doğrudan ilamlı icra takibine (İİK m. 32) konu edilemezler [L1], [L4]. Kira farkı alacaklarının tahsili için ilamsız icra yolu (özellikle tahliye talepli ise Örnek 13, sadece alacak ise Örnek 7 veya literatürdeki bazı görüşlere göre Örnek 49/51) tercih edilmelidir [L7], [L10]. Buna karşılık, ilamın fer’ileri niteliğindeki yargılama giderleri ve vekâlet ücreti, mahkemece taraflara yüklenen bir borç (eda hükmü) teşkil ettiğinden, bu kalemler için ilamlı icra takibi başlatılması hukuken zorunludur [L2], [L3]. Her iki takip türü için de 12.11.1979 tarihli Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı (YİBK) uyarınca ilamın kesinleşmiş olması bir ön şarttır [L8], [L9].</p>

<p><strong>VII. Kavramsal Çerçeve ve Terminoloji</strong></p>

<p>• <strong>Tespit Hükmü: </strong>Bir hakkın veya hukuki ilişkinin var olup olmadığını belirleyen hükümlerdir. Kira tespit ilamları, eda emri içermediği için kural olarak icra edilemez niteliktedir [L3], [L4].</p>

<p>• <strong>Eda Hükmü: </strong>Davalının bir şeyi vermeye, yapmaya veya yapmamaya mahkûm edildiği hükümlerdir. İlamlı icranın konusunu sadece bu hükümler oluşturur [L2].</p>

<p>• <strong>Kira Farkı: </strong>Tespit edilen yeni kira bedeli ile mevcut ödenen bedel arasındaki, davanın açıldığı tarihten itibaren geriye dönük veya ileriye dönük oluşan parasal farktır.</p>

<p>• <strong>Fer’i Alacaklar: </strong>Asıl davanın eki niteliğinde olan vekâlet ücreti, yargılama giderleri ve harç kalemleridir.</p>

<p><strong>VIII. Doktrindeki Ana Yaklaşımlar</strong></p>

<p>Literatürde, kira tespit ilamlarının icrası konusunda tam bir görüş birliği mevcuttur. Genel kabul, ilamın “karma nitelikte” olduğudur:</p>

<p>• <strong>Asıl Alacak Yönünden: </strong>Kira bedelinin belirlenmesi kısmı “müspet tespit” hükmüdür. Bu kısım eda emri içermediğinden ilamlı icraya konu olamaz [L1], [L2]. Ancak bu ilam, İİK m. 68 anlamında borç ikrarını içeren bir belge niteliği kazanır ve ilamsız takipte itirazın kaldırılmasına dayanak teşkil eder [L5].</p>

<p>• <strong>Fer’iler Yönünden: </strong>Yargılama giderleri ve vekâlet ücreti kısımları, tespit hükmünden bağımsız olarak “eda hükmü” niteliğindedir. Bu nedenle bu kısımlar için ilamlı icra yolu açıktır [L3], [L6].</p>

<p><strong>IX. Yaklaşımlar Arasındaki Ayrışmalar ve Çatışmalar</strong></p>

<p>• <strong>Kesinleşme Şartı ve Eleştiriler: </strong>Yargıtay, 12.11.1979 tarihli YİBK ile kira tespit ilamlarının (fer’ileri dahil) kesinleşmeden icraya konulamayacağını hükme bağlamıştır [L8]. Doktrinde Prof. Dr. Baki Kuru gibi isimler, kira bedelinin tespiti davasının taşınmazın aynına (mülkiyetine) ilişkin olmadığını, bu nedenle kesinleşme beklemenin kanuna aykırı olduğunu savunarak bu uygulamayı eleştirmektedir [L2]. Ancak uygulama, YİBK’nın bağlayıcılığı nedeniyle kesinleşme şartını katı bir şekilde aramaktadır.</p>

<p>• <strong>Takip Yolu ve Örnek Numarası: </strong>Kullanıcı talebinde kira farkı için “Örnek 13” (tahliye talepli ilamsız takip) vurgulanmış olsa da, literatürde bazı yazarlar (örn. Talih Uyar) kira farkı için Örnek 49 veya 51 ödeme emri gönderilmesini önermektedir [L7]. Bununla birlikte, kira borcunun ödenmemesi nedeniyle tahliye de isteniyorsa, İİK m. 269 uyarınca Örnek 13 yoluna başvurulmasında hukuki yarar olduğu kabul edilmektedir [L10].</p>

<p><strong>X. Usuli Sonuçlar ve Dava Stratejisine Etkiler</strong></p>

<p>Kira tespit davasını kazanan bir vekilin izlemesi gereken strateji şu şekilde kristalize olmuştur:</p>

<p>• <strong>Kesinleşme Beklenmelidir: </strong>İlamın kesinleşme şerhi alınmadan hiçbir takip başlatılmamalıdır. Aksi takdirde takip, şikayet yoluyla iptal edilir [L1], [L6].</p>

<p>İkili Takip Yolu:</p>

<p>• <strong>İlamlı Takip: </strong>Sadece vekâlet ücreti ve yargılama giderleri için başlatılmalıdır.</p>

<p>• <strong>İlamsız Takip (Örnek 13): </strong>Kira farkı alacakları için başlatılmalıdır. Eğer alacaklı hem parayı tahsil etmek hem de ödenmemesi halinde tahliye yolunu açık tutmak istiyorsa, elindeki ilamı İİK m. 68 kapsamında belge olarak kullanarak Örnek 13 ödeme emri göndermelidir [L10], [L11].</p>

<p>• <strong>Şikayet Riski: </strong>Kira farkının ilamlı icraya konu edilmesi durumunda, borçlu süresiz şikayet yoluna başvurarak takibin iptalini sağlayabilir [L1].</p>

<p><strong>XI. Maddi Hukuk Sonuçları ve Risk Alanları</strong></p>

<p>• <strong>Muacceliyet (İfa Zamanı): </strong>Kira farkı alacağının muaccel hale gelmesi, kararın kesinleşmesine bağlıdır. Kesinleşme gerçekleşmeden borçlunun temerrüde düştüğünden bahsedilemez [L8], [L9].</p>

<p>• <strong>Faiz Başlangıcı: </strong>Kira farkı için faiz, kural olarak kararın kesinleştiği tarihten itibaren işletilebilir. Ancak ilamlı icraya konu olan vekâlet ücreti ve yargılama giderleri için karar tarihinden itibaren faiz yürütülmesi mümkündür (kesinleşme şartı saklı kalmak kaydıyla).</p>

<p><strong>XII. Somut Olaya Uygulanabilecek Çıkarımlar</strong></p>

<p>• <strong>Kira Farkı İçin: </strong>Elinizdeki kesinleşmiş ilamla birlikte İcra Müdürlüğü’ne başvurarak, kira farkı alacakları için ilamsız tahliye takibi (Örnek 13) başlatmalısınız. Bu takipte ilam, borcun varlığını kanıtlayan kesin delil (İİK m. 68) hükmündedir [L5].</p>

<p>• <strong>Vekâlet Ücreti ve Giderler İçin: </strong>Aynı ilama dayanarak, bu kez ilamlı icra takibi (İcra Emri) başlatmalısınız. Bu iki takibin ayrı dosyalardan yürütülmesi, usul ekonomisi ve takibin sıhhati açısından en güvenli yoldur [L7].</p>

<p><strong>XIII. Açık Sorular, İstisnalar ve Belirsizlikler</strong></p>

<p>• <strong>Harçların Durumu: </strong>Bazı Yargıtay kararlarında “harç” kaleminin ilamlı icraya konu olup olamayacağı konusunda nüanslar bulunmaktadır. Genel eğilim harcın da yargılama gideri kapsamında ilamlı icraya konu edilebileceği yönündedir ancak bazı kararlarda “harç dışında kalan kalemler” ifadesi kafa karışıklığı yaratabilmektedir [L1].</p>

<p>• <strong>İnşai Hüküm Tartışması: </strong>Kira tespit davasının teknik olarak “tespit” mi yoksa “inşai” (yenilik doğuran) mı olduğu doktrinde hâlâ tartışılmaktadır. Yargıtay’ın bu niteliği tam olarak netleştirmekten kaçınması, icra hukuku uygulamalarında teorik belirsizliklere yol açmaktadır [L4], [L9].</p>

<p><strong>Sonuç ve Genel Değerlendirme</strong></p>

<p>Yargıtay’ın yerleşik içtihatları ve literatürdeki baskın görüş uyarınca; kira tespit ilamları “bölünebilir” bir icra karakterine sahiptir. Kira farkı alacağı, eda hükmü içermediği gerekçesiyle ilamlı icraya konu edilemez; bu kalem için ilamsız takip (Örnek 13) yoluna başvurulmalıdır [L1], [L4], [L10]. Ancak ilamın fer’ileri olan vekâlet ücreti ve yargılama giderleri, eda hükmü niteliği taşıdığından ilamlı icra yoluyla talep edilmelidir [L2], [L3]. Her iki durumda da ilamın kesinleşmiş olması, takibin iptal edilmemesi için mutlak bir zorunluluktur [L8]. Bu ikili ayrım, hem alacağın hızlı tahsili hem de borçlunun olası şikayet başvurularının önüne geçilmesi adına en sağlıklı dava stratejisidir.</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/av-mert-can-faful" title="Av. Mert Can FAFUL"><img alt="Av. Mert Can FAFUL" height="96" src="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/200x200/hukukihaber-net/uploads/2023/09/mert-can-faful.jpg" width="96" /></a></p>

<h4><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/av-mert-can-faful" title="Av. Mert Can FAFUL">Av. Mert Can FAFUL</a></strong></h4>

<p><span style="color:#999999"><strong>KAYNAKÇA</strong></span></p>

<p><span style="color:#999999"><strong><i>Yargı Kararları</i></strong></span></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><span style="color:#999999">1. Yargıtay, 12. Hukuk Dairesi, E. 2007/23653, K. 2008/1900, T. 11.02.2008</span></p>

<p><span style="color:#999999">2. Yargıtay, 3. Hukuk Dairesi, E. 2017/3893, K. 2018/514, T. 23.01.2018</span></p>

<p><span style="color:#999999">3. Yargıtay, 12. Hukuk Dairesi, E. 2009/25227, K. 2010/6799, T. 23.03.2010</span></p>

<p><span style="color:#999999">4. Yargıtay, 8. Hukuk Dairesi, E. 2014/9762, K. 2015/9466, T. 27.04.2015</span></p>

<p><span style="color:#999999">5. Yargıtay, 8. Hukuk Dairesi, E. 2012/10577, K. 2012/13100, T. 25.12.2012</span></p>

<p><span style="color:#999999">6. Yargıtay, 12. Hukuk Dairesi, E. 2011/20336, K. 2012/5476, T. 28.02.2012</span></p>

<p><span style="color:#999999">7. Yargıtay, 12. Hukuk Dairesi, E. 2011/11791, K. 2011/30063, T. 22.12.2011</span></p>

<p><span style="color:#999999">8. Yargıtay, 8. Hukuk Dairesi, E. 2017/12041, K. 2017/7713, T. 25.05.2017</span></p>

<p><span style="color:#999999">9. Yargıtay, 8. Hukuk Dairesi, E. 2014/13066, K. 2015/13018, T. 11.06.2015</span></p>

<p><span style="color:#999999">10. Yargıtay, 12. Hukuk Dairesi, E. 2018/4626, K. 2018/11134, T. 08.11.2018</span></p>

<p><span style="color:#999999">11. Yargıtay, 8. Hukuk Dairesi, E. 2015/3679, K. 2015/13004, T. 11.06.2015</span></p>

<p><span style="color:#999999">12. Yargıtay, 8. Hukuk Dairesi, E. 2014/25604, K. 2016/8596, T. 10.05.2016</span></p>

<p><span style="color:#999999">13. Yargıtay, 12. Hukuk Dairesi, E. 2018/4305, K. 2018/9893, T. 16.10.2018</span></p>

<p><span style="color:#999999">14. Yargıtay, 12. Hukuk Dairesi, E. 2022/8779, K. 2023/1730, T. 16.03.2023</span></p>

<p><span style="color:#999999">15. Yargıtay, 8. Hukuk Dairesi, E. 2013/4213, K. 2013/7506, T. 20.05.2013</span></p>

<p><span style="color:#999999">16. Yargıtay, 12. Hukuk Dairesi, E. 2016/14934, K. 2016/15297, T. 31.05.2016</span></p>

<p><span style="color:#999999">17. Yargıtay, 12. Hukuk Dairesi, E. 2018/5932, K. 2019/3733, T. 06.03.2019</span></p>

<p><span style="color:#999999">18. Yargıtay, 8. Hukuk Dairesi, E. 2017/5411, K. 2018/2834, T. 27.02.2018</span></p>

<p><span style="color:#999999">19. Yargıtay, 12. Hukuk Dairesi, E. 2007/13130, K. 2007/16657, T. 20.09.2007</span></p>

<p><span style="color:#999999">20. Yargıtay, 3. Hukuk Dairesi, E. 2025/1288, K. 2025/4865, T. 15.10.2025</span></p>

<p><span style="color:#999999">21. Yargıtay, 8. Hukuk Dairesi, E. 2016/4721, K. 2016/6720, T. 13.04.2016</span></p>

<p><span style="color:#999999">22. Yargıtay, 8. Hukuk Dairesi, E. 2015/8322, K. 2017/9039, T. 14.06.2017</span></p>

<p><span style="color:#999999">23. Yargıtay, 12. Hukuk Dairesi, E. 2010/29316, K. 2011/10312, T. 24.05.2011</span></p>

<p><span style="color:#999999">24. Yargıtay, 8. Hukuk Dairesi, E. 2013/2441, K. 2013/5274, T. 09.04.2013</span></p>

<p><span style="color:#999999">25. Yargıtay, 6. Hukuk Dairesi, E. 2015/12264, K. 2016/795, T. 10.02.2016</span></p>

<p><span style="color:#999999">26. Yargıtay, 8. Hukuk Dairesi, E. 2013/1514, K. 2013/4328, T. 26.03.2013</span></p>

<p><span style="color:#999999">27. Yargıtay, 8. Hukuk Dairesi, E. 2013/13939, K. 2014/748, T. 21.01.2014</span></p>

<p><span style="color:#999999">28. Yargıtay, 12. Hukuk Dairesi, E. 2011/25111, K. 2012/9804, T. 27.03.2012</span></p>

<p><span style="color:#999999">29. Yargıtay, 3. Hukuk Dairesi, E. 2017/7339, K. 2019/5407, T. 13.06.2019</span></p>

<p><span style="color:#999999">30. Yargıtay, 12. Hukuk Dairesi, E. 2007/13714, K. 2007/16843, T. 24.09.2007</span></p>

<p><span style="color:#999999">31. Yargıtay, 8. Hukuk Dairesi, E. 2013/2017, K. 2013/6565, T. 06.05.2013</span></p>

<p><span style="color:#999999">32. Yargıtay, 8. Hukuk Dairesi, E. 2017/5494, K. 2018/10044, T. 27.03.2018</span></p>

<p><span style="color:#999999">33. Yargıtay, 12. Hukuk Dairesi, E. 2008/9339, K. 2008/12214, T. 12.06.2008</span></p>

<p><span style="color:#999999">34. Yargıtay, 3. Hukuk Dairesi, E. 2020/11348, K. 2021/2148, T. 02.03.2021</span></p>

<p><span style="color:#999999">35. Yargıtay, 8. Hukuk Dairesi, E. 2014/15653, K. 2015/18128, T. 12.10.2015</span></p>

<p><span style="color:#999999">36. Yargıtay, Hukuk Genel Kurulu, E. 2012/256, K. 2012/829, T. 21.11.2011</span></p>

<p><span style="color:#999999">37. Yargıtay, 12. Hukuk Dairesi, E. 2006/17274, K. 2006/20368, T. 03.11.2006</span></p>

<p><span style="color:#999999">38. Yargıtay, 12. Hukuk Dairesi, E. 2006/14126, K. 2006/17210, T. 25.09.2006</span></p>

<p><span style="color:#999999">39. Yargıtay, 6. Hukuk Dairesi, E. 2009/8664, K. 2010/3229, T. 24.03.2010</span></p>

<p><span style="color:#999999">40. Yargıtay, 6. Hukuk Dairesi, E. 2016/2047, K. 2016/2452, T. 28.03.2016</span></p>

<p><span style="color:#999999">41. Yargıtay, 12. Hukuk Dairesi, E. 2010/12801, K. 2010/26667, T. 11.11.2010</span></p>

<p><span style="color:#999999">42. Yargıtay, 8. Hukuk Dairesi, E. 2014/8169, K. 2014/10072, T. 21.05.2014</span></p>

<p><span style="color:#999999">43. Yargıtay, 3. Hukuk Dairesi, E. 2017/2303, K. 2017/13422, T. 05.10.2017</span></p>

<p><span style="color:#999999">44. Yargıtay, 3. Hukuk Dairesi, E. 2010/12188, K. 2010/16880, T. 19.10.2010</span></p>

<p><span style="color:#999999">45. Yargıtay, 6. Hukuk Dairesi, E. 2012/19219, K. 2013/730, T. 23.01.2013</span></p>

<p><span style="color:#999999">46. Yargıtay, 8. Hukuk Dairesi, E. 2012/13033, K. 2013/1547, T. 15.02.2013</span></p>

<p><span style="color:#999999">47. Yargıtay, 12. Hukuk Dairesi, E. 2011/1277, K. 2011/17040, T. 29.09.2011</span></p>

<p><span style="color:#999999">48. Yargıtay, 6. Hukuk Dairesi, E. 2014/9006, K. 2014/11250, T. 20.10.2014</span></p>

<p><span style="color:#999999">49. Yargıtay, 12. Hukuk Dairesi, E. 2009/6109, K. 2009/14503, T. 30.06.2009</span></p>

<p><span style="color:#999999">50. Yargıtay, 6. Hukuk Dairesi, E. 2015/864, K. 2015/2183, T. 04.03.2015</span></p>

<p><span style="color:#999999">51. Yargıtay, 12. Hukuk Dairesi, E. 2007/1231, K. 2007/4050, T. 06.03.2007</span></p>

<p><span style="color:#999999">52. Yargıtay, 3. Hukuk Dairesi, E. 2017/4602, K. 2019/1173, T. 14.02.2019</span></p>

<p><span style="color:#999999">53. Yargıtay, 6. Hukuk Dairesi, E. 2012/1126, K. 2012/5410, T. 05.04.2012</span></p>

<p><span style="color:#999999">54. Yargıtay, 8. Hukuk Dairesi, E. 2019/2323, K. 2019/4292, T. 18.04.2019</span></p>

<p><span style="color:#999999">55. Yargıtay, 8. Hukuk Dairesi, E. 2015/23758, K. 2016/1062, T. 25.01.2016</span></p>

<p><span style="color:#999999">56. Yargıtay, 6. Hukuk Dairesi, E. 2013/3227, K. 2013/5196, T. 25.03.2013</span></p>

<p><span style="color:#999999">57. İzmir Bölge Adliye Mahkemesi 12. Hukuk Dairesi, E. 2017/106, K. 2017/164, T. 24.01.2017</span></p>

<p><span style="color:#999999">58. Yargıtay, 6. Hukuk Dairesi, E. 2010/9110, K. 2010/13145, T. 01.12.2010</span></p>

<p><span style="color:#999999">59. Yargıtay, 6. Hukuk Dairesi, E. 2010/8835, K. 2010/14197, T. 27.12.2010</span></p>

<p><span style="color:#999999">60. Yargıtay, 8. Hukuk Dairesi, E. 2018/16329, K. 2019/1144, T. 07.02.2019</span></p>

<p><span style="color:#999999">61. Yargıtay, 8. Hukuk Dairesi, E. 2015/4973, K. 2017/7242, T. 17.05.2017</span></p>

<p><span style="color:#999999">62. Yargıtay, 6. Hukuk Dairesi, E. 2015/1057, K. 2015/1703, T. 23.02.2015</span></p>

<p><span style="color:#999999">63. Yargıtay, 12. Hukuk Dairesi, E. 2018/6553, K. 2019/5435, T. 03.04.2019</span></p>

<p><span style="color:#999999">64. Sakarya Bölge Adliye Mahkemesi 8. Hukuk Dairesi, E. 2024/550, K. 2024/1083, T. 10.10.2024</span></p>

<p><span style="color:#999999">65. Yargıtay, 12. Hukuk Dairesi, E. 2022/4148, K. 2022/7715, T. 23.06.2022</span></p>

<p><span style="color:#999999">66. İstanbul 4. Asliye Ticaret Mahkemesi, E. 2020/203, K. 2020/169, T. 19.03.2020</span></p>

<p><span style="color:#999999">67. Yargıtay, 13. Hukuk Dairesi, E. 2009/16027, K. 2010/6520, T. 10.05.2010</span></p>

<p><span style="color:#999999">68. Yargıtay, 12. Hukuk Dairesi, E. 2009/25151, K. 2010/7082, T. 25.03.2010</span></p>

<p><span style="color:#999999">69. Yargıtay, 12. Hukuk Dairesi, E. 2012/18690, K. 2012/25539, T. 10.09.2012</span></p>

<p><span style="color:#999999">70. Yargıtay, 12. Hukuk Dairesi, E. 2011/31831, K. 2012/19272, T. 05.06.2012</span></p>

<p><span style="color:#999999">71. Yargıtay, 12. Hukuk Dairesi, E. 2018/4613, K. 2018/11588, T. 15.11.2018</span></p>

<p><span style="color:#999999">72. Yargıtay, 6. Hukuk Dairesi, E. 2015/6212, K. 2015/6861, T. 02.07.2015</span></p>

<p><span style="color:#999999">73. Yargıtay, 12. Hukuk Dairesi, E. 2018/3472, K. 2018/8015, T. 13.09.2018</span></p>

<p><span style="color:#999999"><strong><i>Literatür Kaynakları</i></strong></span></p>

<p><span style="color:#999999">1. Tespit Hükümlerinin ve İnşaî Hükümlerin İcra Hukuku Bakımından Durumu - Nuriye Saraçoğlu - 2020</span></p>

<p><span style="color:#999999">2. Taşınır Teslimine İlişkin İlamların İcrası - Zehra Nur Erim - 2024</span></p>

<p><span style="color:#999999">3. Medeni Usul Hukukunda Tespit Davalarında Hukuki Yarar - Merve Usta - 2020</span></p>

<p><span style="color:#999999">4. Tespit Davaları Bakımından Geçici Hukuki Koruma Tedbirleri - Selin Esenli - 2023</span></p>

<p><span style="color:#999999">5. Hukuk Mahkemesinde Verilebilecek Kararlar - Ceren Gökçe Aydın - 2023</span></p>

<p><span style="color:#999999">6. İstirdat Davası - Seda Yıldız Sarıboğa - 2024</span></p>

<p><span style="color:#999999">7. İcra ve İflas Hukukunda Şikâyet Sebepleri (Iı) - Av. Talih Uyar , Av. Seda Akço - 2004</span></p>

<p><span style="color:#999999">8. Konut ve Çatılı İşyeri Kiralarında Kira Bedelinin Belirlenmesinde Süreler - Simge Duvan - 2024</span></p>

<p><span style="color:#999999">9. 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanununa Göre Konut ve Çatılı İşyeri Kiralarında Kira Bedelinin Belirlenmesi - Merve Akgün Akay - 2025</span></p>

<p><span style="color:#999999">10. İcra İflas Kanunu'na Göre Kiralanan Taşınmazların Tahliyesi - Beyza Kızılcık - 2024</span></p>

<p><span style="color:#999999">11. Konut ve Çatılı İşyeri Kiralarında Kiracının Kira Bedelini ve Yan Giderleri Ödeme Borcunda Temerrüdü (tbk M.315) ve İki Haklı İhtar Sebebiyle Tahliye (tbk M.352/2) - Gürcü Aksoy - 2023</span></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/kira-tespit-ilamlarinin-icrasinda-usul-ve-esas-kira-farki-mi-vekalet-ucreti-mi-1</guid>
      <pubDate>Thu, 09 Jul 2026 11:59:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/04/terazi/ev-bina-gayrimenkulsa.jpg" type="image/jpeg" length="29618"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA['VEKALET ÜCRETİ AÇISINDAN USULİ KAZANILMIŞ HAK VE ALEYHE BOZMA YASAĞI UYGULANMAZ']]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/vekalet-ucreti-acisindan-usuli-kazanilmis-hak-ve-aleyhe-bozma-yasagi-uygulanmaz</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/vekalet-ucreti-acisindan-usuli-kazanilmis-hak-ve-aleyhe-bozma-yasagi-uygulanmaz" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[YARGITAY’IN ÜÇ FARKLI DAİRESİNDEN (2, 4 ve 11) AYNI KONUDA VERİLEN VE TEREDDÜTLERİ GİDEREN GÜNCEL KARARLAR]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-11-hukuk-dairesinin-20253249-e-20256624-k-sayili-karari" rel="dofollow"><strong>Yargıtay 11. HD, T. 05.11.2025, E. 2025/3249, K. 2025/6624</strong></a></p>

<p>“Değerlendirme ve Gerekçe 1. Dosyadaki yazılara, İlk Derece Mahkemesince 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun (HMK) 373/4 hükmü uyarınca uyulan bozma kararı gereğince hüküm verilmiş olmasına ve delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre davacı vekilinin tüm, davalılar vekilinin aşağıdaki bendin kapsamı dışındaki temyiz itirazları yerinde görülmemiştir. 2.Karar tarihinde yürürlükte bulunan Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi'nin (AAÜT) Avukatlık ücretinin kapsadığı işler başlıklı 2. maddesinin 3. fıkrası "Hangi sebeple olursa olsun, temyiz veya istinaf başvurusu üzerine verilen bozma veya kaldırma kararı sonrasında hükmolunan yargı kararlarında, hükmün verildiği tarihte yürürlükte olan Tarife esas alınır." düzenlemesini içermektedir.</p>

<p>Bu durumda İlk Derece Mahkemesince, Dairemiz bozma ilamına uyulduktan sonra karar tarihinde yürürlükte bulunan AAÜT uyarınca vekalet ücretine hükmedilmesi gerekirken bozma öncesi takdir edilen vekalet ücretine karar verilmiş olması bozmayı gerektirir. Ne var ki bu yanlışlığın giderilmesi yeniden yargılama yapılmasını gerektirmediğinden HMK'nın 370/ 2 hükmü uyarınca İlk Derece Mahkemesi kararının düzeltilerek onanması gerekir. V.SONUÇ: Yukarıda (1) numaralı bentte açıklanan nedenlerle davacı vekilinin tüm, davalılar vekilinin diğer temyiz itirazlarının REDDİNE, (2) numaralı bent uyarınca davalılar vekilinin İlk Derece Mahkemesi kararına yönelik temyiz itirazının kabulü ile İLK DERECE MAHKEMESİ KARARININ HÜKÜM FIKRASININ (6) NUMARALI BENDİNDE YER ALAN “ (DAVACI LEHİNE BOZMA ÖNCESİ USULİ KAZANILMIŞ HAK OLUŞTUĞU NAZARA ALINARAK) 18.770,00 TL VEKALET ÜCRETİNİN” İBARESİNİN ÇIKARTILARAK YERİNE “30.000,00 TL VEKALET ÜCRETİNİN” İBARESİNİN YAZILMASI suretiyle DÜZELTİLEREK ONANMASINA, dosyanın İlk Derece Mahkemesine, kararın bir örneğinin Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, peşin alınan temyiz karar harcının istekleri hâlinde davalılara iadesine, davacı harçtan muaf olduğundan harç alınmasına yer olmadığına, 05.11.2025 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.”</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-4-hukuk-dairesinin-20251967-e-202512362-k-sayili-karari" rel="dofollow"><strong>Yargıtay 4. HD, T, 11.09.2025, E. 2025/1967, K. 2025/12362</strong></a></p>

<p>“Davacı vekilinin diğer temyiz itirazlarına gelince; İtiraz Hakem Heyetince Dairenin yukarıda anılan bozma ilamı sonrasında verilen kararda; aleyhe bozma yasağı gözetilerek davacı yararına vekalet ücretine hükmedildiği ve 30.08.2021 tarihli ve 2021/İHK-28180 Karar sayılı kararda hükmedilen vekalet ücreti miktarı olan 7.150,00 TL vekalet ücretinin hüküm altına alındığı görülmektedir. 1136 sayılı Avukatlık Kanunu'nun 168 inci maddesinin üçüncü fıkrasında "Avukatlık ücretinin takdirinde, hukukî yardımın tamamlandığı veya dava sonunda hüküm verildiği tarihte yürürlükte olan tarife esas alınır. " şeklinde; yine karar tarihinde yürürlükte olan Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi'nin(AAÜT) 2 nci maddesinin üçüncü fıkrasında "(3) Hangi sebeple olursa olsun, temyiz veya istinaf başvurusu üzerine verilen bozma veya kaldırma kararı sonrasında hükmolunan yargı kararlarında, hükmün verildiği tarihte yürürlükte olan Tarife esas alınır." şeklinde düzenlemeler mevcuttur.<br />
Şu durumda İtiraz Hakem Heyetince anılan yasal düzenlemeler gözetilerek davacı yararına karar tarihinde yürürlükte olan AAÜT gereğince belirlenecek olan vekalet ücretine hükmedilmesi gerekirken yanılgılı gerekçeyle yazılı şekilde hüküm tesis edilmesi doğru olmamıştır. Ne var ki bu hataların giderilmesi yeniden yargılama yapılmasını gerektirmediğinden, 6100 sayılı Kanun'un 370 inci maddesinin ikinci fıkrası hükmü uyarınca İtiraz Hakem Heyeti kararının düzeltilerek onanması gerekir.</p>

<p>KARAR 1.Yukarıda (1) numaralı bentte açıklanan nedenlerle davalı vekilinin tüm, davacı vekilinin diğer temyiz itirazlarının REDDİNE, 2. Yukarıda (2) numaralı bentte açıklanan nedenlerle davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile İtiraz Hakem Heyeti kararının "6.SONUÇ" bölümünün (6.6) numaralı bendinde yer alan "aleyhe bozma yasağı da gözetilerek" ibaresinin hükümden çıkarılmasına, aynı bentte yer alan "7.150,00 TL" ibaresinin çıkarılarak yerine "30.000,00 TL maktu" ibaresinin yazılması suretiyle DÜZELTİLEREK ONANMASINA, Aşağıda yazılı harcın davalıya yükletilmesine, Peşin alınan harcın istek halinde davacıya iadesine, Dosyanın mahkemeye gönderilmesine, 11.09.2025 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.”</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-2-hukuk-dairesinin-20255572-e-202510254-k-sayili-karari" rel="dofollow"><strong>Yargıtay 2. HD, T. 26.11.2025, E. 2025/5572, K. 2025/10254</strong></a></p>

<p>“KARAR Açıklanan sebeplerle; 1.Davacı-davalı erkek vekilinin diğer temyiz itirazlarının REDDİNE, 2.Davalı-davacı kadın vekilinin lehine hükmedilmeyen vekalet ücretine yönelik temyiz itirazının kabulü ile Bölge Adliye Mahkemesi kararına (5) numaralı paragraf olarak "Davalı kadın istinaf yargılaması sırasında vekille temsil olunduğundan ve istinaf incelemesi duruşmalı olarak yapıldığından ve bir celse sürdüğünden karar tarihi itibariyle yürürlükte bulunan avukatlık Asgari Ücret Tarifesine 2/4 üncü maddesine göre belirlenen 16.000,00 TL vekalet ücretinin davacı-davalı erkekten alınarak davalı-davacı kadına verilmesi" cümlesinin yazılması suretiyle DÜZELTİLEREK ONANMASINA, Aşağıda yazılı temyiz giderinin temyiz eden ........'a yükletilmesine, Peşin alınan harcın istek halinde yatıran ...............'e iadesine, Dosyanın İlk Derece Mahkemesine, kararın bir örneğinin Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, 26.11.2025 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.”</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-4-hukuk-dairesinin-20255401-e-202517415-k-sayili-karari" rel="dofollow"><strong>Yargıtay​​​​​​​ 4. HD, T. 25.12.2025, E. 2025/5401, K. 2025/17415</strong></a></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>”Davacı vekilinin diğer temyiz itirazlarının incelenmesinde; Dosya kapsamından, Dairemizce hükmün bozulmasından sonra İtiraz Hakem Heyetince davanın kabulüne ve davacı yararına Uyuşmazlık Hakem Heyetinin karar tarihi itibariyle yürürlükte olan Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi'ndeki maktu vekalet ücretine hükmedildiği anlaşılmaktadır. Karar tarihinde yürürlükte bulunan Avukatlık Asgari Ücret Tarifesinin (AAÜT) 21. maddesi "Avukatlık ücretinin takdirinde, hukuki yardımın tamamlandığı veya dava sonunda hüküm verildiği tarihte yürürlükte olan Tarife esas alınır." şeklinde düzenlenmiştir. Bu durumda; İtiraz Hakem Heyetince bozma kararından sonraki hüküm tarihi itibariyle yürürlükte olan Avukatlık Asgari Ücret Tarifesinin esas alınması gerekirken Uyuşmazlık Hakem Heyetince verilen karar tarihindeki vekalet ücreti esas alınarak karar verilmesi doğru olmamıştır.</p>

<p>Ne var ki bu hatanın giderilmesi yeniden yargılama yapılmasını gerektirmediğinden, 6100 sayılı Kanun'un 370. maddesinin ikinci fıkrası hükmü uyarınca İtiraz Hakem Heyeti kararının düzeltilerek onanması gerekir. VII. KARAR 1.Yukarıda (1) numaralı bentte açıklanan nedenlerle davacı vekilinin diğer temyiz itirazlarının REDDİNE, 2.Yukarıda (2) numaralı bentte açıklanan nedenlerle davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile İtiraz Hakem Heyeti kararının (5) nolu bendinde yer alan "4.080,00 TL" ibaresi çıkartılarak yerine "30.000,00 TL" ibaresinin yazılmasına ve kararın bu şekliyle DÜZELTİLEREK ONANMASINA, Peşin alınan temyiz harcının istek hâlinde davacıya iadesine, Dosyanın mahkemeye gönderilmesine, 25.12.2025 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.”</p>

<p><strong>KİŞİSEL DEĞERLENDİRMELERİM</strong></p>

<p>Bu kararların en önemli özelliği ilk derece mahkemesi kararlarında bozma öncesi usuli kazanılmış hak veya aleyhe bozam yasağı gereği bozma sonrası geçerli güncel tarife yerine bozma öncesi tarifeye göre karar verilmesine rağmen Yargıtay Dairelerinin yine de kararları bozmasıdır.</p>

<p>Daireler Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi'nin (AAÜT) Avukatlık ücretinin kapsadığı işler başlıklı 2. maddesinin 3. Fıkrasını her ilke ve hükümden önce uygulamıştır. Söz konusu hükme göre, "Hangi sebeple olursa olsun, temyiz veya istinaf başvurusu üzerine verilen bozma veya kaldırma kararı sonrasında hükmolunan yargı kararlarında, hükmün verildiği tarihte yürürlükte olan Tarife esas alınır."</p>

<p></p>

<p><strong>Prof. Dr. Rauf KARASU</strong></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/vekalet-ucreti-acisindan-usuli-kazanilmis-hak-ve-aleyhe-bozma-yasagi-uygulanmaz</guid>
      <pubDate>Thu, 09 Jul 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2025/06/yargi/yargitay-avus.jpg" type="image/jpeg" length="13564"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[KİRACININ KİRALANANI AIRBNB VE BENZERİ DİJİTAL PLATFORMLAR ARACILIĞIYLA ÜÇÜNCÜ KİŞİLERE TAHSİS ETMESİNİN HUKUKİ SONUÇLARI]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/kiracinin-kiralanani-airbnb-ve-benzeri-dijital-platformlar-araciligiyla</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/kiracinin-kiralanani-airbnb-ve-benzeri-dijital-platformlar-araciligiyla" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>1. GİRİŞ</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Dijital platform ekonomisinin gelişmesiyle birlikte, geleneksel konut kira ilişkileri de önemli ölçüde dönüşüme uğramıştır. Taraflar arasındaki karşılıklı güvene ve kiralananın belirli bir süre boyunca mesken olarak kullanılmasına dayanan klasik kira ilişkilerinin yanı sıra, günümüzde kiracıların kiraladıkları konutları veya bu konutların belirli bölümlerini Airbnb ve benzeri dijital platformlar aracılığıyla kısa süreli olarak üçüncü kişilerin kullanımına tahsis ederek gelir elde etmeleri yaygınlaşmıştır. Bu gelişme, kira hukuku, kat mülkiyeti hukuku ve turizm mevzuatının kesişim noktasında yeni hukuki sorunları da beraberinde getirmiştir.</p>

<p>Bu çalışmada, konut kiracısının kiraya verenin yazılı rızası bulunmaksızın kiralananı Airbnb ve benzeri dijital platformlar aracılığıyla üçüncü kişilere tahsis etmesinin hukuki sonuçları; 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu, 7464 sayılı Konutların Turizm Amaçlı Kiralanmasına ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun, 634 sayılı Kat Mülkiyeti Kanunu ve konuya ilişkin Yargıtay içtihatları çerçevesinde incelenmektedir.</p>

<p><strong>2. KİRA SÖZLEŞMESİ VE ALT KİRA İLİŞKİSİNİN HUKUKİ NİTELİĞİ</strong></p>

<p>Kira sözleşmesi, kiraya verenin bir şeyin kullanılmasını veya kullanılmayla birlikte ondan yararlanılmasını kiracıya bırakmayı, kiracının da buna karşılık kararlaştırılan kira bedelini ödemeyi üstlendiği tam iki tarafa borç yükleyen bir sözleşmedir. Kira sözleşmesi, ayni hak doğurmamakta; yalnızca taraflar arasında hüküm ve sonuç doğuran nispi nitelikte bir alacak hakkı sağlamaktadır. Bu nedenle kiracı, kira sözleşmesinden kaynaklanan haklarını kural olarak yalnızca kiraya verene karşı ileri sürebilir.</p>

<p>Bununla birlikte, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 312. maddesi uyarınca kira sözleşmesinin tapu siciline şerh edilmesi mümkündür. Kira sözleşmesinin tapuya şerh edilmesi hâlinde, kira hakkı taşınmaz üzerinde sonradan hak kazanan üçüncü kişilere karşı da ileri sürülebilir. Böylece kira hakkı ayni hak niteliği kazanmamakla birlikte, şerhin kuvvetlendirici etkisi sayesinde üçüncü kişilere karşı da korunmaktadır.</p>

<p>Kira sözleşmeleri herhangi bir geçerlilik şekline tabi değildir. Dolayısıyla yazılı şekilde yapılmaları zorunlu olmayıp, sözlü olarak kurulan ve taraflarca fiilen uygulanan kira sözleşmeleri de hukuken geçerlidir. Ancak olası uyuşmazlıklarda ispat kolaylığı sağlaması bakımından kira sözleşmesinin yazılı olarak düzenlenmesi uygulamada önem arz etmektedir.</p>

<p>Adi kira sözleşmelerinde, belirli süreli kira sözleşmesinin süresinin sona ermesine rağmen tarafların kira ilişkisini sürdürmeleri hâlinde sözleşme, Türk Borçlar Kanunu'nun 327. maddesi uyarınca belirsiz süreli kira sözleşmesine dönüşmektedir. Buna karşılık, konut ve çatılı işyeri kiralarında Türk Borçlar Kanunu'nun 347. maddesi uyarınca kiracı, sözleşme süresinin bitiminden en az on beş gün önce yazılı fesih bildiriminde bulunmadığı takdirde kira sözleşmesi aynı koşullarla bir yıl süreyle uzamış sayılmaktadır.</p>

<p>Alt kira bakımından ise Türk Borçlar Kanunu farklı bir sistem benimsemiştir. Adi kira sözleşmelerinde, sözleşmede aksine bir hüküm bulunmadıkça kiracı kiralananı üçüncü kişiye alt kiraya verebilir. Buna karşılık, konut ve çatılı işyeri kiralarında kiracının kiralananı tamamen veya kısmen alt kiraya verebilmesi ya da kullanım hakkını üçüncü kişiye devredebilmesi, kiraya verenin yazılı rızasının bulunmasına bağlıdır (TBK m. 322).</p>

<p>Kiraya verenin yazılı rızasının alınması şartıyla kiracı, kira ilişkisini üçüncü kişiye devredebilir. Türk Borçlar Kanunu'nun 323. maddesi uyarınca, kiraya veren haklı bir sebep bulunmadıkça bu rızayı vermekten kaçınamaz. Kira ilişkisinin devredilmesi hâlinde ise eski kiracı, kira sözleşmesinin sona ermesine kadar ve en fazla iki yıl süreyle kira bedeli ile yan giderlerden yeni kiracıyla birlikte müteselsilen sorumlu olmaya devam eder.</p>

<p><strong>3. ALT KİRA YASAĞI NEDENİYLE TAHLİYE</strong></p>

<p>Kiracının, kiraya verenin yazılı izni olmaksızın kiralananı Airbnb ve benzeri dijital platformlar aracılığıyla üçüncü kişilerin kullanımına sunması, Türk Borçlar Kanunu'nun 316. maddesi kapsamında kiralananı özenle kullanma ve komşulara saygı gösterme borcunun ihlali sonucunu doğurabilir. Ayrıca bu durum, konut ve çatılı işyeri kiralarında alt kiraya verme yasağına ilişkin hükümlere de aykırılık teşkil edebilir. Kanunda öngörülen şartların gerçekleşmesi hâlinde bu aykırılık, kira sözleşmesinin feshi ve kiralananın tahliyesi sonucunu doğurabilecek niteliktedir.</p>

<p><strong>4. Alt Kira Yasağına Aykırılık Hâlleri</strong></p>

<p><strong>4.1. Kiraya Verenin Yazılı İzni Bulunmaksızın Alt Kiraya Verme</strong></p>

<p>Türk Borçlar Kanunu'nda konut ve çatılı işyeri kiralarına ilişkin olarak benimsenen temel ilke, kiracının kiraya verenin yazılı rızası olmaksızın kiralananı tamamen veya kısmen üçüncü kişilere alt kiraya veremeyeceği ya da kullanım hakkını devredemeyeceğidir. Bu düzenleme ile kiraya verene, kiralananı fiilen kullanacak kişiyi belirleme ve denetleme imkânı tanınmıştır.</p>

<p>Kiraya verenin yazılı rızası alınmaksızın kurulan alt kira ilişkisi, asıl kira sözleşmesine aykırılık teşkil eder. Bu durumda kiraya veren, Türk Borçlar Kanunu'nun ilgili hükümleri çerçevesinde aykırılığın giderilmesini talep edebilir; kanuni şartların gerçekleşmesi hâlinde ise kira sözleşmesini feshederek tahliye davası açma hakkına sahip olabilir.</p>

<p>Buna karşılık, taraflar arasında düzenlenen kira sözleşmesinde kiracıya açıkça alt kiraya verme yetkisi tanınmışsa ayrıca bir yazılı muvafakat alınmasına gerek bulunmamaktadır. Ancak kira sözleşmesinde bu konuda herhangi bir düzenleme yer almaması veya alt kiraya vermenin açıkça yasaklanmış olması hâlinde, kiracının kiraya verenin yazılı rızasını alması zorunludur.</p>

<p><strong>4.2. Alt Kiracı ile Asıl Kiracı Arasındaki Hukuki İlişki</strong></p>

<p>Alt kira ilişkisinin en önemli özelliği, alt kiracının hukuki ilişkisinin doğrudan kiraya verenle değil, asıl kiracıyla kurulmuş olmasıdır. Bu nedenle alt kiracının hak ve yükümlülükleri, kiraya veren ile asıl kiracı arasındaki kira sözleşmesinden değil; asıl kiracı ile alt kiracı arasında akdedilen alt kira sözleşmesinden kaynaklanmaktadır.</p>

<p>Alt kira sözleşmesi, hukuki varlığını asıl kira sözleşmesinden almaktadır. Bu nedenle asıl kira sözleşmesinin herhangi bir sebeple sona ermesi hâlinde alt kira ilişkisi de sona erer. Alt kiracı, asıl kiracının sahip olduğundan daha geniş bir kullanım hakkı elde edemeyeceği gibi, kiraya verene karşı bağımsız bir kiracılık hakkı da ileri süremez.</p>

<p>Nitekim Yargıtay Hukuk Genel Kurulu da 10.10.2001 tarihli, 2001/6-942 E. ve 2001/696 K. sayılı kararında, asıl kira sözleşmesinin sona ermesiyle birlikte alt kiracının da kiralananı kullanma hakkının ortadan kalkacağını ve alt kiracının kiraya verene karşı bağımsız bir talep hakkı bulunmadığını kabul etmiştir.</p>

<p>Bu itibarla alt kiracının hukuki konumu, asıl kiracının kira hakkının devamına bağlı olup, asıl kira ilişkisinin sona ermesi alt kira ilişkisini de doğrudan etkilemektedir.</p>

<p><strong>4.3. Yazılı İzin Şartının İstisnaları ve Örtülü Kabul</strong></p>

<p>Türk Borçlar Kanunu'nun 322. maddesinde konut ve çatılı işyeri kiralarında alt kira için kiraya verenin yazılı rızası aranmakla birlikte, uygulamada kiraya verenin davranışlarından kaynaklanan örtülü kabul hâlleriyle de karşılaşılabilmektedir.</p>

<p>Özellikle kiraya verenin alt kira ilişkisinden haberdar olmasına rağmen uzun süre herhangi bir itirazda bulunmaması, alt kiracının kullanımını açık veya örtülü şekilde kabul eden davranışlar sergilemesi ya da kira ilişkisine ilişkin işlemlerini alt kiracının varlığını bilerek sürdürmesi, somut olayın özelliklerine göre değerlendirilmesi gereken durumlar arasında yer almaktadır.</p>

<p>Bununla birlikte, kanunda açıkça yazılı rıza şartı öngörüldüğünden, yalnızca kiraya verenin sessiz kalması her durumda alt kiraya izin verildiği anlamına gelmemektedir. Örtülü kabulün varlığından söz edilebilmesi için kiraya verenin davranışlarının, alt kira ilişkisini benimsediğini açık ve tereddüde yer vermeyecek şekilde göstermesi gerekir.</p>

<p>Yargıtay uygulamasında da kiraya verenin alt kiracılık ilişkisini bildiği hâlde uzun süre herhangi bir itirazda bulunmaması veya davranışlarıyla bu ilişkiyi kabul ettiğinin anlaşılması durumunda, sonradan yalnızca yazılı izin bulunmadığı gerekçesiyle tahliye talebinde bulunmasının dürüstlük kuralı ile bağdaşmayabileceği kabul edilmektedir. Bu nedenle örtülü kabul iddiası, her somut olayda tarafların davranışları ve olayın özellikleri birlikte değerlendirilerek belirlenmelidir.</p>

<p><strong>4.4. Alt Kira Yasağına Aykırılık Nedeniyle Tahliye Davası</strong></p>

<p>Kiracının, kiraya verenin yazılı rızası bulunmaksızın kiralananı alt kiraya vermesi veya kullanım hakkını üçüncü kişiye devretmesi hâlinde, kiraya verenin başvurabileceği hukuki yollar Türk Borçlar Kanunu'nun genel hükümleri ile konut ve çatılı işyeri kiralarına ilişkin özel düzenlemeler çerçevesinde değerlendirilir.</p>

<p>Tahliye sürecinde kiraya veren tarafından yapılacak ihtarın şekli, içeriği ve süresi önem taşımaktadır. Kanunda öngörülen şartlara uygun olmayan ihtarlar, sonradan açılacak tahliye davasında hukuki sorunlara yol açabilecektir.</p>

<p><strong>4.4.1. İhtarname Şartı</strong></p>

<p>Kiracının alt kira yasağına aykırı davranışı nedeniyle kira sözleşmesinin feshedilebilmesi için, kural olarak kiraya veren tarafından kiracıya aykırılığın giderilmesi amacıyla yazılı bildirimde bulunulması gerekir.</p>

<p>İhtarın amacı, kiracıya sözleşmeye aykırı davranışını sona erdirmesi için imkân tanımaktır. Bu nedenle ihtarnamede; alt kira ilişkisinin varlığı, kiraya veren tarafından buna ilişkin herhangi bir yazılı izin verilmediği, aykırılığın giderilmesi gerektiği ve aksi hâlde kira sözleşmesinin feshedileceği açıkça belirtilmelidir.</p>

<p>İhtarname noter aracılığıyla gönderilebileceği gibi, ispat kolaylığı sağlaması bakımından noter kanalıyla yapılması uygulamada tercih edilmektedir. Usulüne uygun şekilde düzenlenmeyen veya gerekli hususları içermeyen ihtarlar, tahliye talebinin değerlendirilmesinde sorun oluşturabilir.</p>

<p><strong>4.4.2. Otuz Günlük Sürenin Verilmesi</strong></p>

<p>Türk Borçlar Kanunu'nun 316. maddesi uyarınca, kiracının kiralananı sözleşmeye uygun kullanmaması hâlinde kiraya veren tarafından aykırılığın giderilmesi için kiracıya uygun bir süre verilmesi gerekir. Konut ve çatılı işyeri kiralarında bu süre en az otuz gün olarak düzenlenmiştir.</p>

<p>Kanunda öngörülen otuz günlük süre, kiracının aykırılığı giderebilmesi için tanınması gereken asgari süredir. Bu süreden daha kısa bir süre verilerek yapılan ihtar, kanuni şartları taşımadığından fesih ve tahliye bakımından yeterli sonuç doğurmayacaktır.</p>

<p>Yargıtay kararlarında da kanuni süreden daha kısa süre verilerek yapılan ihtarlara dayanılarak açılan tahliye davalarının reddedildiği görülmektedir. Buna karşılık kiracı, kendisine verilen süre içerisinde aykırılığı ortadan kaldırır ve alt kira ilişkisini sona erdirirse, kiraya verenin fesih hakkının doğup doğmadığı somut olayın özelliklerine göre değerlendirilecektir.</p>

<p><strong>4.4.3. Zorunlu Arabuluculuk</strong></p>

<p>7445 sayılı Kanun ile yapılan düzenleme sonucunda, kira ilişkisinden kaynaklanan uyuşmazlıklarda dava açılmadan önce arabulucuya başvurulması dava şartı hâline getirilmiştir. Bu kapsamda, alt kira yasağına aykırılık nedeniyle açılacak tahliye davalarında da dava açılmadan önce zorunlu arabuluculuk sürecinin tamamlanması gerekmektedir.</p>

<p>Arabuluculuk süreci tamamlanmadan doğrudan dava açılması hâlinde, mahkeme tarafından dava şartı yokluğu nedeniyle davanın usulden reddine karar verilecektir. Tarafların arabuluculuk sürecinde anlaşmaya varamamaları hâlinde ise son tutanağın düzenlenmesiyle birlikte kiraya veren tarafından tahliye davası açılabilecektir.</p>

<p>Zorunlu arabuluculuk düzenlemesi, kira uyuşmazlıklarında tarafların mahkemeye başvurmadan önce uzlaşma imkânını değerlendirmelerini amaçlamakta olup, tahliye davaları bakımından da önemli bir usul şartı niteliğindedir.</p>

<p><strong>4.4.4. Görevli ve Yetkili Mahkeme</strong></p>

<p>Alt kira yasağına aykırılık nedeniyle açılacak tahliye davalarında görevli mahkeme Sulh Hukuk Mahkemesidir. Yetki bakımından ise kira ilişkisinden doğan uyuşmazlıklarda genel yetki kurallarının yanı sıra, kiralananın bulunduğu yer mahkemesi de yetkilidir.</p>

<p>Davanın niteliği gereği yargılama giderleri ve vekâlet ücretinin belirlenmesinde dava değeri önem taşımaktadır. Tahliye davalarında dava değeri, kural olarak dava tarihindeki yıllık kira bedeli esas alınarak belirlenmektedir.</p>

<p><strong>4.4.5. İspat Yükü ve Delillendirme</strong></p>

<p>Alt kira ilişkisinin varlığını ispat yükü kural olarak kiraya verene aittir. Bununla birlikte, Airbnb ve benzeri dijital platformlar üzerinden gerçekleştirilen kısa süreli kiralamalar çoğu zaman taraflar arasında gizli şekilde yürütüldüğünden, ispat bakımından çeşitli güçlükler ortaya çıkabilmektedir.</p>

<p>Kiraya veren, alt kira ilişkisinin varlığını hukuka uygun her türlü delille ispat edebilir. Özellikle dijital platformlarda yayımlanan ilanlar, internet kayıtları, sosyal medya paylaşımları, konaklama bilgileri, ticari belgeler, faturalar ve benzeri elektronik veriler önemli ispat araçları arasında yer almaktadır.</p>

<p>Kiralananın ticari amaçlarla kullanıldığı durumlarda, taşınmaza ilişkin işletme kayıtları, reklam faaliyetleri ve üçüncü kişilerle yapılan sözleşmeler de mahkeme tarafından değerlendirilebilecek deliller arasındadır.</p>

<p>Buna karşılık, alt kiraya izin verildiğinin ispatında yazılı belgeler büyük önem taşımaktadır. Kira sözleşmesinde alt kiraya verme konusunda açık bir düzenleme bulunması hâlinde ayrıca bir izin alınmasına gerek bulunmayacaktır. Ancak sonradan verilen bir muvafakatin hukuki sonuç doğurabilmesi için yazılı şekilde düzenlenmesi ve kiraya veren tarafından imzalanması gerekir.</p>

<p>Tanık anlatımları da alt kira ilişkisinin ortaya konulmasında kullanılabilecek deliller arasındadır. Apartman görevlisi, komşular, bina yöneticisi veya güvenlik personelinin beyanları; kamera kayıtları, site giriş-çıkış kayıtları ve diğer elektronik verilerle birlikte değerlendirilerek mahkemece hukuki kanaat oluşturulabilir.</p>

<p><strong>4.5. Tahliye Kararının Hukuki Sonuçları</strong></p>

<p>Tahliye kararının kesinleşmesiyle birlikte, kiracının kiralananı boşaltarak kiraya verene teslim etme yükümlülüğü doğar. Bunun yanında, kiraya verenin uğradığı zararların tazmini bakımından sorumluluk kural olarak asıl kiracıya aittir.</p>

<p>Alt kiracının kiralananı kullanması nedeniyle meydana gelen zararlar bakımından da kiraya verene karşı sorumlu olan kişi asıl kiracıdır. Zira alt kira ilişkisi, kiraya veren ile alt kiracı arasında doğrudan bir hukuki ilişki meydana getirmemektedir.</p>

<p>Alt kiracının hukuki durumu, asıl kira sözleşmesine bağlıdır. Bu nedenle asıl kira sözleşmesinin sona ermesi veya kiracı hakkında tahliye kararı verilmesi hâlinde, alt kiracının da kiralananı kullanma hakkı sona erer. Alt kiracı, kiraya verene karşı bağımsız bir kiracılık hakkı ileri süremez.</p>

<p>İcra ve İflas Kanunu'nun 276. maddesi uyarınca, tahliye sırasında taşınmazda bulunan üçüncü kişinin işgalini haklı gösteren geçerli bir belge sunamaması hâlinde tahliye işlemi gerçekleştirilebilir. Alt kiracının bu durumda başvurabileceği hukuki yol, varsa uğradığı zararların tazmini amacıyla asıl kiracıya karşı talepte bulunmaktır.</p>

<p>Tahliye kararının kesinleşmesinden sonra kiraya veren, ilamlı icra yoluyla tahliye işlemlerini başlatabilir. İcra müdürlüğü tarafından gönderilen tahliye emrine rağmen taşınmazın süresi içerisinde boşaltılmaması hâlinde, cebrî icra yoluyla tahliye gerçekleştirilir. Tahliye sırasında taşınmazda bulunan eşyalar tutanak altına alınarak kanuni usuller çerçevesinde muhafaza edilir.</p>

<p>Bu aşamada alt kiracı, asıl kira sözleşmesinden bağımsız bir hakka sahip olmadığından, kiracılık sıfatına dayanarak tahliye işlemini engelleyemez.</p>

<p><strong>5. TAŞINMAZIN TAMAMININ VEYA BİR KISMININ UYGULAMALAR ÜZERİNDEN KİRAYA VERİLMESİNİN HUKUKİ NİTELİĞİ</strong></p>

<p>Airbnb, Booking ve benzeri dijital platformlar aracılığıyla kiralanan taşınmazın tamamının veya belirli bir bölümünün üçüncü kişilerin kullanımına sunulması hâlinde ortaya çıkan hukuki ilişkinin niteliğinin belirlenmesi önem taşımaktadır. Uygulamada kiracılar, taşınmazın tamamını devretmediklerini, yalnızca belirli bir odasını veya bölümünü kısa süreli olarak üçüncü kişilerin kullanımına açtıklarını ileri sürerek kira sözleşmesine aykırı bir davranışta bulunmadıklarını savunabilmektedir.</p>

<p>Ancak Türk Borçlar Kanunu'nun 322. maddesi incelendiğinde, alt kira yasağının yalnızca kiralananın tamamının üçüncü kişilere bırakılması hâlleriyle sınırlı olmadığı görülmektedir. Anılan hüküm, kiralananın tamamının veya bir bölümünün üçüncü kişilere kiralanmasını ve kullanım hakkının devrini kapsamaktadır.</p>

<p>Bu nedenle kiracının, kiralanan konutun yalnızca bir odasını dahi gelir elde etme amacıyla üçüncü kişilerin kullanımına bırakması, somut olayın özelliklerine göre alt kira ilişkisi kapsamında değerlendirilebilir. Özellikle Airbnb ve benzeri platformlar üzerinden gerçekleştirilen kısa süreli ve bedel karşılığı kullanımlar, klasik konut kullanım amacının dışına çıkarak ekonomik bir faaliyet niteliği taşıyabilmektedir.</p>

<p>Dolayısıyla kiracının, kiraya verenin yazılı rızasını almaksızın kiralananın tamamını veya bir kısmını dijital platformlar aracılığıyla üçüncü kişilere kullandırması hâlinde, Türk Borçlar Kanunu'nun 322. maddesinde düzenlenen alt kira yasağına aykırılık gündeme gelebilecektir. Bu durumda, önceki bölümlerde açıklanan şartların gerçekleşmesi hâlinde kiraya veren tarafından fesih ve tahliye yoluna başvurulabilecektir.</p>

<p>Bunun yanında, Türk Borçlar Kanunu'nun 322. maddesinin üçüncü fıkrası uyarınca, alt kiracının kiralananı kiracıya tanınandan farklı bir şekilde kullanması hâlinde kiracı, kiraya verene karşı sorumlu olmaya devam eder. Bu kapsamda kiraya veren, kiracının gerçekleştirdiği alt kira ilişkisi nedeniyle doğan zararları ve sözleşmeye aykırılıktan kaynaklanan taleplerini ileri sürebilir.</p>

<p>Sonuç olarak, kiralananın yalnızca tamamının değil, belirli bir bölümünün de Airbnb ve benzeri dijital platformlar üzerinden üçüncü kişilerin kullanımına açılması, kira ilişkisinin niteliği ve kullanım amacı bakımından ayrıca değerlendirilmesi gereken bir durumdur. Özellikle kısa süreli, tekrarlanan ve gelir elde etme amacı taşıyan kullanımlar, konutun olağan kullanım sınırlarını aşarak alt kira yasağı kapsamında hukuki sonuçlar doğurabilecektir.</p>

<p><strong>5.1. Airbnb Misafirlerinin Hukuki Statüsü ve Doğrudan Tahliye Tartışması</strong></p>

<p>Kiracının kiralananı Airbnb ve benzeri platformlar aracılığıyla üçüncü kişilere tahsis etmesi halinde, bu platformlar üzerinden konaklayan kişilerin hukuki statüsünün tespiti, tahliye usulü bakımından büyük önem arz etmektedir. Doktrinde ve uygulamada, dijital platformlar üzerinden kurulan bu ilişkinin klasik bir alt kira sözleşmesi mi, yoksa otelcilik ve konaklama sözleşmelerine benzer nev'i şahsına münhasır (suigeneris) bir ilişki mi olduğu tartışmalıdır.</p>

<p>Eğer bu ilişki bir alt kira sözleşmesi olarak kabul edilirse, kiraya verenin tahliye davası açabilmesi için TBK m. 316 uyarınca kiracıya en az otuz günlük bir ihtar süresi tanıması zorunludur. Ancak, Airbnb üzerinden yapılan kiralamaların genellikle birkaç günlük, çok kısa süreli ve ticari amaçlı konaklamalar olduğu dikkate alındığında, bu ilişkinin alt kiradan ziyade "kullanım hakkının devri" veya "sözleşmeye aykırı ticari faaliyet" olarak nitelendirilmeye daha yatkın olduğu görülmektedir.</p>

<p>Bu nitelendirme, tahliye davasının muhatapları açısından kritik bir fark yaratır. Sözleşmeye aykırılığın süreklilik arz etmesi ve kiralananın adeta bir otel gibi işletilmesi durumunda kiraya veren, asıl kiracıya karşı TBK m. 316 uyarınca tahliye süreci başlatırken; taşınmazı Airbnb üzerinden fiilen kullanan üçüncü kişileri ise haksız işgalci (fuzuli şagil) olarak kabul edebilir. Bu ihtimalde kiraya veren, mülkiyet hakkına dayanarak asıl kiracıya ihtar süresi tanımaksızın, doğrudan doğruya taşınmazı fiilen alt kiralama veya kullanım hakkının devri yoluyla elinde bulunduran üçüncü kişilere karşı müdahalenin men'i ve tahliye talepli yasal yollara başvurabilir. Nitekim taşınmazın konut amacından çıkarılarak ticari bir pansiyon gibi işletilmesi, kiraya veren açısından sözleşmenin çekilmez hale gelmesi (TBK m. 316/3) kapsamında da değerlendirilebilecek olup, bu durum süre verilmeksizin doğrudan fesih hakkını gündeme getirebilir.</p>

<p><strong>5.2. Kiracının Elde Ettiği Airbnb Gelirinin Vekaletsiz İş Görme Hükümleri Uyarınca İadesi</strong></p>

<p>Kiracının, kiraya verenin yazılı rızası olmaksızın taşınmazı Airbnb üzerinden yüksek bedellerle kısa süreli olarak kiralaması, asıl kira ilişkisindeki ekonomik dengeyi kiraya veren aleyhine bozmaktadır. Kiracı, kendisine ait olmayan bir mülkiyet hakkı üzerinden, sözleşmesel yetkisini aşarak haksız bir ticari kazanç elde etmektedir. Bu durumda kiraya verenin başvurabileceği hukuki çarelerden biri de TBK m. 530 ve devamı hükümlerinde düzenlenen "Gerçek Olmayan Vekaletsiz İş Görme" müessesesidir.</p>

<p>Gerçek olmayan vekaletsiz iş görmede kişi, başkasına ait bir hukuki alanı veya malvarlığı değerini, kendi işiymiş gibi ve kendi menfaatine yönetmektedir. Kiracının alt kira yasağına aykırı olarak evi Airbnb üzerinden üçüncü kişilere ücret karşılığı tahsis etmesi, kiraya verenin mülkiyet hakkına ve tasarruf yetkisine tecavüz niteliğindedir. TBK m. 530 uyarınca, iş sahibi (kiraya veren), vekilin (kiracının) kendi menfaatine yaptığı işten doğan faydaların kendisine ödenmesini talep hakkına sahiptir.</p>

<p>Bu kapsamda kiraya veren, sadece kira sözleşmesinin feshini ve kiracının tahliyesini istemekle yetinmeyebilir; aynı zamanda kiracının Airbnb ve benzeri platformlar üzerinden elde ettiği brüt gelirin (veya hakkaniyete göre belirlenecek net kazancın), haksız zenginleşme ve vekaletsiz iş görme hükümleri uyarınca kendisine iadesini dava edebilir. Bu hukuki çare, kiracının alt kira yasağını ihlal ederek mülk sahibi üzerinden haksız kazanç sağlamasını engellemek ve mülkiyet hakkının özünü korumak adına uygulamada ikame edilen en etkili mali yaptırımlardan biridir.</p>

<p><strong>5.3. ALT KİRA YASAĞININ 7464 SAYILI KONUTLARIN TURİZM AMAÇLI KİRALANMASINA DAİR KANUN KAPSAMINDA DEĞERLENDİRİLMESİ</strong></p>

<p>Airbnb, Booking ve benzeri dijital platformlar aracılığıyla gerçekleştirilen kısa süreli konut kiralamaları, yalnızca özel hukuk ilişkileri bakımından değil, aynı zamanda kamu hukuku bakımından da çeşitli düzenlemelere tabi tutulmuştur. Bu kapsamda 01.01.2024 tarihinde yürürlüğe giren 7464 sayılı Konutların Turizm Amaçlı Kiralanmasına ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun ile konutların turizm amacıyla kısa süreli kiralanması belirli şartlara bağlanmış ve izin sistemi öngörülmüştür.</p>

<p>7464 sayılı Kanun, özellikle konutların yüz günden daha kısa sürelerle turizm amaçlı olarak kiralanmasını idari bir denetim mekanizmasına tabi hâle getirmiştir. Bu düzenleme ile amaçlanan, konutların konaklama sektöründe kullanılmasının belirli standartlara bağlanması, kayıt dışı faaliyetlerin önlenmesi ve konaklayan kişilere ilişkin güvenlik yükümlülüklerinin yerine getirilmesidir.</p>

<p><strong>5.3.1. İzin Belgesi Alma Yetkisi ve Kiracı Yasağı</strong></p>

<p>7464 sayılı Kanun uyarınca, konutların turizm amaçlı kiralanabilmesi için Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından düzenlenen izin belgesinin alınması zorunludur. Kanun, izin belgesi alma yetkisine sahip kişileri de sınırlandırmıştır.</p>

<p>Buna göre izin belgesi, kural olarak konutun mülkiyet hakkı sahibine, intifa hakkı sahibine veya üst hakkı sahibine verilebilmektedir. Bu nedenle yalnızca kira sözleşmesine dayanarak taşınmazı kullanan kiracıların, kiraladıkları konut için kendi adlarına turizm amaçlı kiralama izin belgesi alma imkânı bulunmamaktadır.</p>

<p>Kiracının, kira sözleşmesinden doğan kullanım hakkı bir ayni hak niteliğinde olmadığından, mülkiyet veya kanunda belirtilen diğer sınırlı ayni hak sahipleriyle aynı şekilde değerlendirilmesi mümkün değildir. Bu nedenle kiracının, kiraladığı konutu Airbnb ve benzeri platformlar üzerinden turizm amaçlı olarak üçüncü kişilere kullandırabilmesi için gerekli idari izin mekanizmasından yararlanması mümkün değildir.</p>

<p>Bununla birlikte 7464 sayılı Kanun, belirli istisnalar dışında kiracının kiraladığı konutu kendi adına ve hesabına turizm amaçlı olarak üçüncü kişilere kullandırmasını yasaklamaktadır. Bu düzenleme, özel hukuk bakımından Türk Borçlar Kanunu'nda yer alan alt kira hükümleriyle birlikte değerlendirildiğinde, kiracıların kısa süreli konaklama faaliyetleri bakımından iki yönlü bir sınırlamayla karşı karşıya kaldığını göstermektedir.</p>

<p>İzin belgesi alınmaksızın gerçekleştirilen turizm amaçlı kiralama faaliyetleri bakımından Kanun'da çeşitli idari yaptırımlar öngörülmüştür. Bu kapsamda izinsiz kiralama faaliyetinde bulunan kişiler hakkında idari para cezaları uygulanabilmekte ve belirli süreler içerisinde aykırılığın giderilmesi talep edilebilmektedir.</p>

<p>7464 sayılı Kanun metninde yer alan başlıca yaptırımlar aşağıdaki şekilde özetlenebilir: (Belirtilen idari para cezası tutarları 7464 sayılı Kanun'un yürürlük tarihindeki maktu tutarlar olup, her yıl Vergi Usul Kanunu uyarınca ilan edilen yeniden değerleme oranında artırılmaktadır.)</p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <thead>
  <tr>
   <td>
   <p><strong>İhlal Türü</strong></p>
   </td>
   <td>
   <p><strong>Uygulanacak İdari Yaptırım</strong></p>
   </td>
   <td>
   <p><strong>Süreç</strong></p>
   </td>
  </tr>
 </thead>
 <tbody>
  <tr>
   <td>
   <p>İzin belgesi bulunmaksızın turizm amaçlı kiralama yapılması</p>
   </td>
   <td>
   <p>100.000 TL idari para cezası (her bir sözleşme bakımından)</p>
   </td>
   <td>
   <p>Faaliyetin durdurulmasına yönelik işlem yapılır</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p>Aykırılığın devam etmesi</p>
   </td>
   <td>
   <p>500.000 TL idari para cezası</p>
   </td>
   <td>
   <p>İkinci kez süre verilebilir</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td>
   <p>Aykırılığın tekrar devam etmesi</p>
   </td>
   <td>
   <p>1.000.000 TL idari para cezası</p>
   </td>
   <td>
   <p>Faaliyet tamamen engellenebilir</p>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p>Ayrıca izin belgesi bulunmaksızın gerçekleştirilen kiralamalara aracılık eden platformlar ve aracı hizmet sağlayıcılar bakımından da Kanun'da idari yaptırımlar öngörülmüştür.</p>

<p>7464 sayılı Kanun bakımından dikkat edilmesi gereken bir diğer husus, turizm amaçlı kiralamanın süre bakımından sınırlandırılmasıdır. Kanun, yüz gün veya daha kısa süreli kiralamaları özel bir izin rejimine tabi tutmuş; görünüşte uzun süreli sözleşmeler yapılmasına rağmen fiilen kısa süreli konaklama faaliyeti yürütülmesini de denetim kapsamına almıştır.</p>

<p>Bu kapsamda, aynı konutun bir yıl içerisinde dört defadan fazla farklı kişilere kiralanması hâlinde de kanunda öngörülen yaptırımlar gündeme gelebilmektedir.</p>

<p>Ayrıca 30.05.2024 tarihli düzenlemelerle izin başvurularının değerlendirilmesine ilişkin süreç yeniden düzenlenmiş; izin belgesi verilmeden önce taşınmazın yerinde denetlenmesi zorunluluğu getirilmiştir.</p>

<p>Sonuç olarak 7464 sayılı Kanun, kiracıların kiraladıkları konutları herhangi bir izin mekanizmasına tabi olmaksızın kısa süreli turizm amaçlı kullanıma açmalarını engelleyen özel bir kamu hukuku düzenlemesi niteliğindedir. Bu yönüyle Kanun, Türk Borçlar Kanunu'nda yer alan alt kira yasağını tamamlayıcı bir işlev görmekte ve dijital platformlar aracılığıyla gerçekleştirilen konaklama faaliyetlerini ayrıca denetim altına almaktadır.</p>

<p><strong>6. KAT MÜLKİYETİ HUKUKU VE KAMUSAL YÜKÜMLÜLÜKLER</strong></p>

<p>Airbnb ve benzeri dijital platformlar aracılığıyla gerçekleştirilen kısa süreli konut kiralamaları, yalnızca kiraya veren ile kiracı arasındaki kira ilişkisi bakımından değil, aynı zamanda kat mülkiyeti ilişkileri ve kamu düzeni bakımından da çeşitli hukuki sonuçlar doğurmaktadır. Özellikle çok bağımsız bölümlü yapılarda kısa süreli konaklama faaliyetleri, diğer kat maliklerinin kullanım haklarını ve ortak yaşam düzenini etkileyebileceğinden, Kat Mülkiyeti Kanunu ve ilgili ikincil mevzuat kapsamında ayrıca değerlendirilmesi gerekmektedir.</p>

<p><strong>6.1. Kat Maliklerinin Oy Birliği Şartı ve Rezidans İstisnası</strong></p>

<p>7464 sayılı Konutların Turizm Amaçlı Kiralanmasına ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun uyarınca, konutların turizm amaçlı olarak kiralanabilmesi için belirli şartların sağlanması gerekmektedir. Bu şartlardan biri de, bazı hâllerde kat maliklerinin tamamının onayının alınmasıdır.</p>

<p>Buna göre, bir binadaki bağımsız bölümlerin turizm amaçlı kısa süreli kiralamaya konu edilebilmesi için kat maliklerinin oy birliğiyle karar alması ve bu kararın noter onaylı örneğinin izin başvurusu sırasında ilgili makama sunulması gerekmektedir.</p>

<p>Bu düzenleme ile amaçlanan, kısa süreli konaklama faaliyetinin yalnızca bağımsız bölüm maliki açısından değil, aynı zamanda aynı yapıda yaşayan diğer kat maliklerinin hakları ve ortak yaşam düzeni bakımından da değerlendirilmesini sağlamaktır. Dolayısıyla tek bir kat malikinin dahi bu faaliyete karşı çıkması hâlinde, kanunda öngörülen şartlar yerine getirilemeyecektir.</p>

<p>Bununla birlikte 7464 sayılı Kanun'da bazı nitelikli konutlar bakımından istisnai bir düzenleme öngörülmüştür.</p>

<p><strong>Rezidans ve Yüksek Nitelikli Konutlara İlişkin İstisna</strong></p>

<p>7464 sayılı Kanun'un 3. maddesinde düzenlenen istisna kapsamında;</p>

<p>- yönetim planında kısa süreli kiralama faaliyetlerine izin verildiğine ilişkin hüküm bulunan,</p>

<p>- resepsiyon, güvenlik ve günlük temizlik hizmetleri sunulan,</p>

<p>- sağlık hizmetleri, kuru temizleme, çamaşırhane, taşıma, yemek ve alışveriş hizmetleri gibi destek hizmetleri sağlanabilen,</p>

<p>- spor salonu ve yüzme havuzu gibi ortak sosyal alanlara sahip olan,</p>

<p>yüksek nitelikli konutlarda, genel kural olarak aranan bazı şartlar uygulanmaksızın izin belgesi düzenlenebilmesi mümkündür.</p>

<p>Bu kapsamda, tapu kütüğünde yer alan yönetim planında kısa süreli kiralama faaliyetlerine izin verilen rezidans niteliğindeki yapılarda, kat maliklerinin oy birliği şartı ve belirli oran sınırlamalarının uygulanmayacağı kabul edilmektedir.</p>

<p>Bunun yanında Kanun, aynı bina içerisinde tek bir kişi adına düzenlenebilecek izin belgeleri bakımından da sınırlama getirmiştir. Buna göre aynı binada bulunan bağımsız bölümlerin belirli bir oranından fazlası aynı kişi adına turizm amaçlı kiralama faaliyetinde kullanılamamaktadır. Ayrıca izin belgesi kapsamındaki bağımsız bölüm sayısının belirli bir sınırı aşması hâlinde, ilgili mevzuat uyarınca işyeri açma ve çalışma ruhsatı alınması zorunluluğu doğabilmektedir.</p>

<p><strong>6.2. Kimlik Bildirme ve Kişisel Verilerin Korunması Yükümlülüğü</strong></p>

<p>Turizm amaçlı kısa süreli kiralama faaliyetleri bakımından izin belgesi sahiplerine yalnızca konutun kullanımına ilişkin değil, aynı zamanda güvenlik ve kayıt düzenine ilişkin çeşitli yükümlülükler de yüklenmiştir.</p>

<p>Bu kapsamda kısa süreli konaklama amacıyla kullanılan konutlar, 1774 sayılı Kimlik Bildirme Kanunu kapsamına alınmıştır. İzin belgesi sahibi, konaklayan kişilerin kimlik bilgilerini ilgili sistemler aracılığıyla kolluk birimlerine bildirmekle yükümlüdür.</p>

<p>Kimlik bilgilerinin toplanması, saklanması ve aktarılması süreçlerinde ise 6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu hükümlerine uyulması gerekmektedir. Bu nedenle konaklayan kişilere ait kişisel verilerin hukuka uygun şekilde işlenmesi, gerekli teknik ve idari tedbirlerin alınması ve veri güvenliğinin sağlanması zorunludur.</p>

<p>Sonuç olarak, kısa süreli konut kiralamaları bakımından getirilen düzenlemeler yalnızca kiraya veren-kiracı ilişkisiyle sınırlı olmayıp, kat mülkiyeti ilişkileri ve kamu güvenliği bakımından da çok katmanlı bir hukuki rejim ortaya çıkarmaktadır. Bu nedenle Airbnb ve benzeri platformlar üzerinden gerçekleştirilen faaliyetlerin değerlendirilmesinde Türk Borçlar Kanunu hükümleri yanında Kat Mülkiyeti Kanunu, 7464 sayılı Kanun ve kişisel verilerin korunmasına ilişkin düzenlemelerin birlikte dikkate alınması gerekmektedir.</p>

<p><strong>7. SONUÇ VE DEĞERLENDİRME</strong></p>

<p>Dijital platform ekonomisinin gelişmesiyle birlikte Airbnb, Booking ve benzeri uygulamalar üzerinden gerçekleştirilen kısa süreli konut kullanımları, kira hukukunda yeni hukuki sorunların ortaya çıkmasına neden olmuştur. Özellikle kiracının, kiraya verenin bilgisi ve yazılı rızası bulunmaksızın kiralananı üçüncü kişilerin kullanımına sunması; kira sözleşmesine aykırılık, alt kira ilişkisi ve turizm amaçlı konaklama faaliyeti bakımından çok yönlü bir değerlendirmeyi gerekli kılmaktadır.</p>

<p>Konut ve çatılı işyeri kiralarında kiracının kiralananı üçüncü kişilere kullandırması bakımından temel düzenleme Türk Borçlar Kanunu'nun 322. maddesinde yer almaktadır. Buna göre kiracı, kiraya verenin yazılı rızası bulunmaksızın kiralananı tamamen veya kısmen alt kiraya veremez ya da kullanım hakkını üçüncü kişiye devredemez. Bu nedenle kiracının, kiralanan konutun tamamını veya yalnızca belirli bir bölümünü Airbnb ve benzeri platformlar aracılığıyla gelir elde etmek amacıyla üçüncü kişilerin kullanımına bırakması, somut olayın özelliklerine göre alt kira yasağı kapsamında değerlendirilebilecektir.</p>

<p>Bunun yanında kiracının bu tür bir faaliyet yürütmesi, yalnızca alt kira yasağı bakımından değil, aynı zamanda kiralananın sözleşmeye uygun ve özenli kullanılması yükümlülüğü bakımından da önem taşımaktadır. Türk Borçlar Kanunu'nun 316. maddesi kapsamında kiracının, kiralananı sözleşmeye uygun şekilde kullanması ve komşuluk ilişkilerini olumsuz etkileyecek davranışlardan kaçınması gerekmektedir. Kısa süreli ve sürekli değişen kullanıcı profiline dayalı konaklama faaliyetleri, özellikle toplu yapılarda ortak yaşam düzenini etkileyebilecek nitelikte olduğundan ayrıca değerlendirilmelidir.</p>

<p>Öte yandan, Airbnb ve benzeri platformlar aracılığıyla gerçekleştirilen kısa süreli kiralamalar yalnızca özel hukuk bakımından değil, 7464 sayılı Konutların Turizm Amaçlı Kiralanmasına ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun kapsamında kamu hukuku bakımından da sınırlandırılmıştır. Anılan Kanun ile yüz gün ve daha kısa süreli turizm amaçlı konut kiralamaları izin sistemine bağlanmış; izin belgesi olmaksızın gerçekleştirilen faaliyetler bakımından idari yaptırımlar öngörülmüştür.</p>

<p>Bu kapsamda kiracının, kiraladığı konutu kendi adına turizm amaçlı kiralama faaliyetine konu etmesi mümkün değildir. Zira 7464 sayılı Kanun, izin belgesi alma yetkisini kural olarak mülkiyet hakkı sahipleri ile belirli sınırlı ayni hak sahipleriyle sınırlandırmış; yalnızca kira ilişkisine dayanan kişilerin bu faaliyet için izin belgesi almasına imkân tanımamıştır.</p>

<p>Dolayısıyla kiracının kiralananı Airbnb ve benzeri platformlar üzerinden üçüncü kişilere kullandırması hâlinde, bir taraftan Türk Borçlar Kanunu kapsamında sözleşmeye aykırılık ve tahliye riski doğarken, diğer taraftan 7464 sayılı Kanun kapsamında idari yaptırımlarla karşılaşılması mümkündür. Bu durum, kiracının dijital platformlar aracılığıyla gerçekleştirdiği kısa süreli kiralama faaliyetlerinin özel hukuk ve kamu hukuku bakımından birlikte değerlendirilmesini zorunlu kılmaktadır.</p>

<p>Sonuç olarak, teknolojik gelişmeler ve değişen konaklama alışkanlıkları karşısında Türk hukuk sistemi, kiracının kiralananı turizm amaçlı olarak üçüncü kişilere kullandırmasını iki yönlü bir sınırlama mekanizması ile düzenlemektedir: buna göre özel hukuk bakımından bakıldığında kiracının, kiraya verenin yazılı rızası olmaksızın kiralananı alt kiraya vermesi veya kullanım hakkını devretmesi, Türk Borçlar Kanunu'nun 322. maddesine aykırılık teşkil edebileceği gibi, şartların oluşması hâlinde TBK m. 316 kapsamında fesih ve tahliye sonucunu doğurabilirken kamu hukuku bakımından ise 7464 sayılı Kanun ile turizm amaçlı kısa süreli kiralama faaliyetleri izin sistemine bağlanmış; kiracıların gerekli izin mekanizmasından yararlanmaksızın bu faaliyeti yürütmeleri yasaklanmış ve aykırılıklar bakımından idari yaptırımlar öngörülmüştür.</p>

<p>Bu nedenle kiracıların, kiraladıkları konutun tamamını veya yalnızca bir bölümünü Airbnb ve benzeri dijital platformlar aracılığıyla üçüncü kişilerin kullanımına sunmadan önce, öncelikle kira sözleşmesi hükümlerini, kiraya verenin rızasının bulunup bulunmadığını ve 7464 sayılı Kanun kapsamında ortaya çıkabilecek idari yükümlülükleri değerlendirmeleri gerekmektedir.</p>

<p>Dijital platformlar aracılığıyla gerçekleştirilen kısa süreli konut kullanımlarının yaygınlaşması karşısında, mevcut hukuki düzenlemelerin özel hukuk ve kamu hukuku boyutlarıyla birlikte ele alınması; hem mülkiyet hakkının korunması hem de konutların turizm faaliyetlerinde kullanımından doğabilecek uyuşmazlıkların önlenmesi bakımından önem taşımaktadır.</p>

<p></p>

<p><strong>Mehmet YEMİŞEN</strong></p>

<p></p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/kiracinin-kiralanani-airbnb-ve-benzeri-dijital-platformlar-araciligiyla</guid>
      <pubDate>Wed, 08 Jul 2026 16:22:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2025/05/terazi/bina-ev-syfs.jpg" type="image/jpeg" length="51099"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[DOLANDIRICILIK OPERASYONLARINDAN SONRA ÖNCEDEN KAPATILMIŞ DOSYALAR YENİDEN AÇILABİLİR Mİ?]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/dolandiricilik-operasyonlarindan-sonra-onceden-kapatilmis-dosyalar-yeniden-acilabilir-mi-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/dolandiricilik-operasyonlarindan-sonra-onceden-kapatilmis-dosyalar-yeniden-acilabilir-mi-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong><i>DOLANDIRICILIKLA MÜCADELE AMACIYLA YAPILAN BAZI OPERASYONLAR</i></strong></p>

<p><i>İçişleri Bakanlığı tarafından yapılan açıklamaya göre; Emniyet Genel Müdürlüğü Asayiş Daire Başkanlığı ile ilgili illerin Cumhuriyet başsavcılıkları koordinesinde yürütülen nitelikli dolandırıcılık ve suçtan kaynaklanan mal varlığı değerlerini aklama suçlarına yönelik son bir ayda tam 45 ayrı operasyon gerçekleştirildi. Operasyonlar Adana, Afyonkarahisar, Ankara, Antalya, Bursa, Çanakkale, Diyarbakır, Edirne, Elazığ, Erzurum, Eskişehir, Gaziantep, Isparta, İzmir, Mersin, İstanbul, Nevşehir, Sakarya, Samsun, Tekirdağ, Tokat, Van ve Osmaniye'de gerçekleşti. Bu 23 kritik ilde eş zamanlı düzenlenen şafak baskınları ve operasyonlar neticesinde, organize şebeke üyesi olduğu değerlendirilen 307 şüpheli yakalanarak gözaltına alındı. 02.07.2026</i></p>

<p><i>İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı koordinesinde yürütülen soruşturmada, Avrupa ülkelerinde yaşayan kişileri hedef alan uluslararası dolandırıcılık şebekesine operasyon düzenlendi. İstanbul Maslak’taki çağrı merkezinde 80 yabancı uyruklu kişinin bulunduğu açıklandı. 03.07.2026</i></p>

<p><i>İçişleri Bakanlığı, Diyarbakır merkezli 6 ilde kamu kurum ve kuruluşlarının adını ve nüfuzunu kullanarak dolandırıcılık yapan suç örgütüne yönelik operasyonlarda 27 şüphelinin yakalandığını açıkladı. MASAK incelemeleri sonucunda şüphelilerin hesaplarında 1 milyar TL para hareketliliği bulunduğu tespit edildi. 04.07.2026</i></p>

<p><i>Ankara merkezli soruşturmada, kendilerini kamu görevlisi olarak tanıtıp Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı Milli Emlak Genel Müdürlüğü iş ve işlemlerini kullanarak maddi menfaat temin eden 33 şüpheli tutuklandı.22.05.2026</i></p>

<p><i>İstanbul merkezli 20 ilde düzenlenen operasyonda, çağrı merkezi kurarak kendilerini polis, hakim, savcı ve banka görevlisi olarak tanıtıp dolandırıcılık yaptığı tespit edilen 73 kişi gözaltına alındı.21.04.2026</i></p>

<p><i>Sosyal medyada kendilerini yatırım danışmanı olarak tanıtıp borsada kar vaadiyle dolandırıcılık yaptıkları öne sürülen suç örgütüyle bağlantılı 154 şüpheliye yönelik İstanbul merkezli 16 ilde operasyon düzenlendi.06.02.2026</i></p>

<p><strong>DOLANDIRICILIK OPERASYONLARINDAN SONRA ÖNCEDEN KAPATILMIŞ DOSYALAR YENİDEN AÇILABİLİR Mİ?</strong></p>

<p>Dolandırıcılık suçlarıyla ilgili tartışmalar bir süredir kamuoyunun gündemindedir. Özellikle dolandırıcılık suçunda banka hesabını başkasına kullandıranların (IBAN Mağdurları veya TCK 158 Mağdurları diye de bilinmektedir) sosyal medya üzerinden taleplerini ve mağduriyetlerini yüksek sesle dile getirdikleri görülmektedir.</p>

<p>Bu konudan ayrı olarak son günlerde dolandırıcılık suçuyla ilgili yukarıda yer verilen oldukça önemli operasyonlar yapılmaktadır. Farklı illerde farklı şüphelilere yönelik yapılan operasyonlar net olarak iki gerçeği göstermektedir:</p>

<p><strong>1- Dolandırıcılık suçu, toplum içinde bazı kişilerin mesleği haline gelmiştir. </strong></p>

<p><strong>2- Dolandırıcılık suçu, örgütlü olarak işlenmektedir.</strong></p>

<p>Profesyonel bir şekilde suç işleyen dolandırıcılar resmi makamların soruşturma esnasında toplayabilecekleri kayıtlı işlemleri de başkaları üzerinden gerçekleştirmektedir. Örneğin telefon hattını başkası adına çıkartmakta veya başkasının hattını kullanmakta, mağdurdan elde ettiği haksız kazancı başkasının banka hesabına havale ederek kendi kimliklerini gizlemektedir.</p>

<p>Dolandırıcılar, sosyal mühendislik yaparken hukuk sistemindeki boşlukları da iyi değerlendirmektedir. Dolandırıcılık mağdurları, resmi makamlara başvurduklarında kısa sürede paralarını geri alacaklarını ve dolandırıcıların en ağır şekilde cezalandırılacağını düşünse de çoğu dosya, daha soruşturma aşamasında takipsizlik alabilmektedir. Yargılamaya geçen bir kısım dosyalar ise mahkumiyet dışındaki kararlarla sonuçlanmaktadır.</p>

<p>2025 yılı suç istatistiklerine göre ceza mahkemelerinde dolandırıcılık sayıları % 18 artmıştır (s. 12). Soruşturma evresinde dolandırıcılık suçlarında toplam 1.144.287 dosya, 1.757.956 şüpheli ve 3.518.796 suç hakkında işlem yapılmıştır (s. 81). Bu suçlarla ilgili olarak 253.006 dosya, 469.296 şüpheli, 646.504 suç hakkında kovuşturmaya yer olmadığı kararı; 180.277 dosya, 266.433 şüpheli ve 619.119 suç hakkında kamu davası açılması kararı verilmiştir (s. 85). Yargılama aşamasında ise 94.775 dosya, 60.375 sanık, 137.432 suç hakkında mahkumiyet; 33.803 dosya, 37.488 sanık, 56.540 suç hakkında beraat; 21.583 dosya, 18.696 sanık, 26.891 suç hakkında HAGB kararı verilmiştir (s. 113).</p>

<p>Bu sayılar da göstermektedir ki dolandırıcılık suçlarındaki artışın bir nedeni bu suçu işleyenlerin yeterli düzeyde cezalandırılamamasıdır. Özellikle dolandırıcılık suçu tanımındaki hile unsuru; özel hukuk uyuşmazlığı, özel hukuk hilesi veya basit (soyut) yalan gibi hukuki terimlerle mukayese edilerek açıklanmaya çalışıldığında çoğu kişinin mağduriyeti ceza hukuku alanından çıkarılıp özel hukuka dahil edilmektedir.</p>

<p>Oysaki bahsettiğimiz üzere, bir olay tek başına değerlendirildiğinde "basit" olabilir, "hukuki uyuşmazlık" olarak görülebilirse de bu olaya biraz daha yukarıdan bakıldığında olayların iç yüzünde "suçu meslek haline getirenlerin" ve "suç örgütlerinin" olduğu görülmektedir. Son dönemde yapılan operasyonlar da bu durumu çok iyi ortaya koymaktadır. Şimdi suç örgütlerinin kullandığı tüm hesaplar incelenmeli, mağdurlar tek tek tespit edilmelidir. Özellikle de daha önceden suç ihbarında bulunmuş ancak dosyası kapatılmış mağdurların da dosyaların yeniden açılmalıdır (CMK m. 172).</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p></p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/doc-dr-enver-kasli" title="Doç. Dr. Enver KAŞLI"><img alt="Doç. Dr. Enver KAŞLI" height="96" src="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/200x200/hukukihaber-net/uploads/2025/05/enver-kasli.jpg" width="96" /></a></p>

<h4><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/doc-dr-enver-kasli" title="Doç. Dr. Enver KAŞLI">Doç. Dr. Enver KAŞLI</a></strong></h4></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/dolandiricilik-operasyonlarindan-sonra-onceden-kapatilmis-dosyalar-yeniden-acilabilir-mi-1</guid>
      <pubDate>Mon, 06 Jul 2026 16:34:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2025/08/terazi/tokmak-dosya.jpg" type="image/jpeg" length="42658"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Yoksulluk ve Ceza Adaleti]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/yoksulluk-ve-ceza-adaleti</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/yoksulluk-ve-ceza-adaleti" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Prof. Dr. Mustafa Tören Yücel yazdı;]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Yoksulluk ve Ceza Adaleti</strong></p>

<p><strong>(Poverty and the Criminal Justice)</strong></p>

<p></p>

<p>Yoksulluk ve eşitsizliğin bir yaşam biçimi olduğu toplumsal bağlamda ana değerlere karşıt kriminojen nitelikte yeni değerler oluşabilir. E. Sutherland, kültürel talepler o doğrultuda olduğu için kişilerin suç işlediklerine işaret etti. Diğer bir anlatımla, kişiler suç işlemeyi yapılan işin <i>doğru olduğunu öğrendikleri</i> için benimsemişlerdir. Marksist kriminologlar, bu kriminojen değerlerin nereden geldiğini sormaktadırlar. Kültürel amaç değerleri gibi toplumsal sınıflar ve sosyal açıdan çözülmüş kurumlar bir yerlerden çıkmakta ve bu da asırlarca devam eden toplumun alt tabakalarında yer etmiş olan “gelenekler” olmaktadır.</p>

<p>Anomi/gerilim yaklaşımları, fakirliği doğrudan suça ilişkilendirmemekte ise de insan değerini mali başarıya endeksleyen rekabetçi bir kültür birleşimi ile kriminolojik etkileri olduğuna değinilmektedir. Bu saptama kriminolojide büyük bir sorunu ortaya koymaktadır: Fakirlik suça sebep olmakta mıdır? Yoksa suç mu fakirliğe sebep olmaktadır? Veya öteki faktörlerin birleşimi her ikisi için de neden olabilmekte midir?</p>

<p>Kriminolog Robert Sampson şu vurguyu yapmıştır:</p>

<p>“Herkesin ‘fakirliğin suça neden olduğuna inandığı’ görülmektedir. Gerçekte çoğu kıdemli<br />
sosyologlar, kriminologların fakirlik paradigması dışındaki teorilerle neden zaman<br />
yitirdiklerine şaşkınlıklarını ifade etmektedirler. Bu araştırmaların nedeni gerçeklerin bunu<br />
gerektirmesidir.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1" title="">1</a></p>

<p>Frank Schmalleger (Criminology, 2020) ise, tüm yapısal teorilerin altında yatan varsayım olarak, “suçun temel nedenlerinin fakirlik ve çeşitli sosyal adaletsizlikler” olduğuna işaret etti. O, “bazılarının suçun temel nedenleri argümanını ters yüz ederek, fakirlik ve sosyal adaletsizliklere suçun neden olduğunu” tartışmaya açtıklarını belirtti.<a href="#_ftn2" name="_ftnref2" title="">2</a><sup> </sup>Bu karşıt teorik yaklaşım, siyasi çıkarımları olacağından önemli görülmektedir.</p>

<p><a name="_Hlk166567515"></a><a name="_Toc45290565">Suç tabiatı icabı sosyal bir olgudur ve bu nedenle, yalnızca suçlunun gruplarla ilişkileri değiştirildiğinde değiştirilebilir. Suçluluğu destekleyen grup ilişkileri, sifilisten mustarip bir hastanın durumunun bir klinik ortamda değiştirilebildiği gibi değiştirilemez; bunlar suçluya yalnızca yeni sosyal ilişkiler sağlanarak veya bir şekilde mevcut grup ilişkilerin tabiatı değiştirilerek elde edilebilir.</a></p>

<p>Öte yandan, yoksunluğu azaltıcı stratejiler, üretken iş sağlayıcı ve boş zamanları değerlendirmeye özgü fırsatlar yaratılması ile gelir getirici faaliyetleri içermelidir. Suçluluğun azaltılması üzerinde doğrudan etkisi olan mesleki ve sosyal beceri kazandıran uygun eğitimler ve halkın bilgilendirilmesi de sosyal dayanışma, hoşgörü ve insan haklarına saygıyı geliştirici niteliktedir. İşte bu artı değerdeki genel önleme yaklaşımlarıyla suç sorununa müdahale edilmelidir.</p>

<p>Aristotle, <i>yoksulluğun isyan ve suç doğurganı</i> olduğunu belirtmiştir. Öte yandan, yoksulla zengin arasındaki fark daha keskinleştikçe, anomik baskılar da artmaktadır.</p>

<p><strong>“Eğer yoksulların sefaleti doğanın kanunlarından değil de kurumlarımızdan kaynaklanıyorsa, günahımız çok büyüktür.”</strong> Charles Darwin.<strong> </strong>Beagle Yolculuğu</p>

<p>Yoksullukla bağlantılı olarak, suç işleme teşviki, fırsat maliyetleri daha düşük olan veya göreceli yoksunlukları sosyal gerilimler yaratan en dezavantajlı kesimler arasında daha yüksektir. Bununla birlikte, suçluların büyük bir kısmının yoksulluk yaşamış olmasına rağmen, yoksulluk içinde yaşayan kişilerin yalnızca düşük bir oranının suç işlediğini belirtmek önemlidir (Webster ve Kingston, 2014).<a href="#_ftn3" name="_ftnref3" title="">3</a> Yoksulluk içinde yaşayan kişilerin suç mağduru olma olasılığı da daha yüksektir (Webster ve Kingston, 2014). Ayrıca, ekonomik olarak dezavantajlı grupların diğerlerine göre hapis cezası alma ve daha uzun hapis cezası alma olasılığının çok daha yüksek olduğuna dair ayrımcılık kanıtları da mevcuttur.</p>

<p>Bu tür ceza eşitsizlikleri, yeniden suç işleme olasılığını ve kamu güvenliğine yönelik tehlikeyi tahmin ederek cezaları belirlemek için kullanılan risk değerlendirme araçlarından (algoritmalardan) kaynaklanabilir (van Eijk, 2017).<a href="#_ftn4" name="_ftnref4" title="">4</a> Bazıları, daha adil bir sistemin, yoksulluk ve yoksunluğun bazı suç türleri için ceza kararlarında hafifletici faktörler olarak değerlendirilmesine olanak sağlayacağını savunmuştur. Birleşik Krallık hükümeti tarafından görevlendirilen bağımsız bir inceleme (Lammy İncelemesi, 2017)<a href="#_ftn5" name="_ftnref5" title="">5</a>, ceza eşitsizliklerinin Siyah, Asyalı ve Azınlık Etnik kökenli insanları olumsuz etkilediğini vurgulamıştır. Bu eşitsizliklerin bazıları, yoksulluğa ve dezavantaja daha fazla maruz kalmaya bağlanmıştır ve yalnızca ceza adalet sistemini reforme etmeye odaklanarak çözülemez.</p>

<p>Suç davranışının belirleyicileri üzerine yapılan ekonomik teori, ekonomik eşitsizlikteki artışın, özellikle ekonomik kazanç potansiyeli taşıyan suçlarda (örneğin, hırsızlık, soygun ve gasp) artışa yol açacağını öngörmektedir. Eşitsizlik ayrıca şiddet suçlarıyla da ilişkilendirilmiştir.<a href="#_ftn6" name="_ftnref6" title="">6</a> Bununla birlikte, bu teorileri test etmeye yönelik uluslararası ampirik kanıtlar bazen tartışmalı olmuştur.</p>

<p><img alt="" src="https://hukukihabernet.teimg.com/hukukihaber-net/uploads/2026/07/jhhgfg-3.png" style="margin-left:0px; margin-right:0px" /></p>

<p>Yoksulluk ve eşitsizliğin bazı kişilerin suç faaliyetlerine yönelme teşvikini artırmasının yanı sıra, suça sürüklenme, mahkûmiyet ve hapis cezalarının insanların yaşamları üzerinde uzun süreli olumsuz etkileri olabileceği de bir gerçektir (Wheelock ve Uggen, 2008).<a href="#_ftn7" name="_ftnref7" title="">7</a></p>

<p>Sabıka kaydı, istihdam olanakları üzerindeki etkisi nedeniyle bireyleri gelecekte daha büyük bir ekonomik dezavantaj riskiyle karşı karşıya bırakmaktadır (M. Bagaric, 2014).<a href="#_ftn8" name="_ftnref8" title="">8</a> Daha yüksek yoksulluk riski ve rehabilitasyona yapılan sınırlı yatırımlar, şüphesiz yüksek suç tekrar oranlarına katkıda bulunmaktadır: Suçluların yaklaşık %30'u bir yıl içinde tekrar suç işler ve hapis cezasını tamamlayanların neredeyse %50'si tekrar suç işler. Kısa süreli hapis cezası çekenler arasında mükerrir suçluluk oranları %64,8 ile daha da yüksektir. Yoksullukla olan bağlantı, sadece suç faaliyetlerine bulaşanların daha kötü uzun vadeli ekonomik beklentileri veya yüksek suç tekrar oranları nedeniyle değil, aynı zamanda nesiller arası etkiler nedeniyle de daha da kötüleşmektedir; bu da suçluların çocuklarının yoksulluk riskinin daha yüksek olduğu anlamına gelir. Mükerrirlik, suçluların suç ve ceza döngüsüne sıkışıp kalması anlamına gelmekle kalmaz, aynı zamanda suç mağdurları için de olumsuz sonuçlar doğurur. Mağduriyet ve yeniden mağduriyetin eşitsiz dağılımı, eşitsizlik ve yoksulluk arasındaki ilişkiye ek bir katkıda bulunan faktör olabilir.</p>

<p>Kanıtlar, ekonomik eşitsizlikteki artışın, suç işleyenlere daha ağır cezalar verilmesi tercihiyle bağlantılı olduğunu göstermektedir. İngiltere'de ekonomik eşitsizliğin artmasıyla birlikte cezalandırıcı tercihlerin sertleşmesi, 1990'ların başlarından itibaren hükümet politikasında daha sert bir ceza rejimine doğru bir değişikliğe yol açmıştır. Sonuç olarak, hapis cezalarının kullanımında ve hapis cezalarının uzamasında artış olmuştur. İngiltere şu anda yüksek gelirli ülkeler arasında en yüksek hapis oranlarından birine sahip olup, bunun suç oranlarındaki düşüşe belirgin bir şekilde katkıda bulunduğuna dair çok az kanıt bulunmaktadır.</p>

<p><strong>Hilton oteli gibi mahkemeler de herkese açıktır. Yalnızca bedelini ödeyebilenler girilebilir.</strong></p>

<p>Adalete erişimdeki eşitsizlik, bu daha geniş kapsamlı eşitsizliklerin bir kısmını tetikliyor. Ekonomik eşitsizlikler, maddi açıdan avantajlı bireylerin en kaliteli hukuki danışmanlık ve temsil için ödeme yapabilmelerini sağlarken, ekonomik olarak dezavantajlı olanların adli yardıma güvenmek zorunda kalmaları anlamına geliyor. Adli yardım istatistiklerinin yetersiz olması, uzmanlaşmanın ön görülmemiş olması, dezavantajlı gruplar, adli yardım hizmetlerine erişimde birçok zorlukla karşılaşması, adli yardım kapsam ve işlevi konusunda bilimsel veri ve analiz nedeniyle karanlık süregelmektedir.<a href="#_ftn9" name="_ftnref9" title="">9</a> Kuşkusuz yeterli ve etkili bir adli yardım olmayışı, mevcut adalete erişimdeki eşitsizliği daha da kötüleştirmiş olabilir.</p>

<p></p>

<p><strong>“Ceza adalet sistemimiz, zengin ve suçluysanız, fakir ve masum olmanızdan daha iyi muamele görüyor”</strong>. Bryan Stevenson</p>

<p></p>

<p>Kitlesel hapis cezaları, yoksulluk sorununa büyük benzerlik göstermektedir. Kitlesel hapis cezalarının nedeni, toplumun yoksul kesimlerine yeterli parasal yatırım yapılmaması ve bu kesimlerin sosyal koşullarının yetersiz olmasıdır. Ceza adaleti reformunun bu hususu göz önüne alması gerektiğidir.<a href="#_ftn10" name="_ftnref10" title=""><strong>10</strong></a><strong> </strong>Ülkemizdeki gelişme bu doğrultuda olmayıp, 2005 yılından başlayarak yıllar itibariyle cezaevi nüfusunda yoğunlaşan bir artışa tanık olunmuştur.<a href="#_ftn11" name="_ftnref11" title=""><strong>11</strong></a></p>

<p><strong>Türkiye’nin nüfusu-87.772.613 olup,</strong><strong> 100.000 nüfustaki mahpus oran </strong><strong> 487’dir.</strong></p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td valign="top" width="47">
   <p><strong>Yıl</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="95">
   <p><strong>Genel nüfus</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="113">
   <p><strong>Cezaevi nüfusu</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="132">
   <p><strong>100.000 nüfustaki</strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="47">
   <p><strong>2007</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="95">
   <p><strong>70.586.256</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="113">
   <p><strong>57.930*</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="132">
   <p><strong>82</strong></p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="47">
   <p><strong>2026</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="95">
   <p><strong>87.772.613</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="113">
   <p><strong>414.401 **</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="132">
   <p><strong>487</strong></p>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p><strong>* 2007 yılı cezaevi nüfusu</strong></p>

<p><strong>** 1/04/2026 cezaevi nüfusu</strong></p>

<p></p>

<p>Bu değerler karşısında iyileştirme açısından aşağıdaki tabloda yer alan öğelerin irdelenmesi önerilmektedir:</p>

<p><img alt="Arbyatay-1" height="625" src="https://hukukihabernet.teimg.com/hukukihaber-net/uploads/2026/07/arbyatay-1.png" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="868" /></p>

<p><strong>Siyaset Yaklaşımı</strong></p>

<p>Yoksulluk ve suç arasındaki ilişki uzun süredir tartışılan bir politika konusudur. Özellikle sol kesimde yaygın olan bir görüşe göre, yoksulluk insanları suça iter ve zorlu mahallelerde yaşayanların kanunsuzluk yoluyla hayatta kalmaktan başka çaresi kalmaz. Bu yaklaşım, suçu ekonomik zorlukların pasif bir sonucu–neredeyse bir hastalık gibi – olarak ele alır, bir tercih olarak değil. Ancak verilere ve topluluklar arasındaki farklılıklara daha derinlemesine bakıldığında, bunun tam tersi olduğu ortaya çıkar: Suç, yoksulluğa neden olur.</p>

<p>Hangi nedensellik sırasını kabul edersek edelim, ikisi arasında kesinlikle bir ilişki vardır. Düşük gelirli ortamlarda yaşayan insanların hem suç mağduru olma hem de suç işleme olasılıkları daha yüksektir. Ekonomik teori basit bir açıklama sunar: meşru fırsatlar sınırlı olduğunda, yasadışı faaliyetin göreceli çekiciliği artar.</p>

<p>Ancak korelasyon nedensellik anlamına gelmez ve geleneksel anlatının zayıfladığı nokta da burasıdır. Eğer suç yalnızca yoksulluktan kaynaklansaydı, tüm yoksul nüfuslar benzer suç oranlarına sahip olurdu. Ama öyle değil.</p>

<p>Karşı örnekler arasında ABD'deki Asyalı göçmen grupları yer almaktadır. Tarihsel olarak, bunların büyük bir kısmı siyasi baskıdan ve ekonomik zorluklardan kaçarak, genellikle sınırlı İngilizce becerileri ve düşük sosyal sermaye ile gelmişlerdir; bu koşullar, "yoksulluk suça neden olur" teorisine göre, daha yüksek suç oranlarına yol açmış olmalıdır.</p>

<p>Ancak genel olarak bunun tam tersi olmuştur. Asya kökenli Amerikalılar, ulusal ortalamaya göre genellikle daha düşük hapis ve şiddet suç oranlarına sahipken, daha yüksek eğitim seviyelerine ve yukarı doğru hareketliliğe ulaşmaktadırlar. Vietnamlı Amerikalılar dikkat çekici bir örnektir; Vietnam Savaşı'ndan sonra çok az servetle gelen büyük bir grup, bir nesil içinde büyük ekonomik kazanımlar elde etmiş ve etnik bir grup olarak ulusal ortalamadan biraz daha yüksek ortalama gelire sahip olmuştur. Bu arada, siyah Amerikalılar ABD nüfusunun %13,7'sini oluştururken cinayetlerin yarısından fazlasını işlemektedirler. Birçok göçmen grubundan çok daha uzun süredir Amerika'da yaşamalarına rağmen, ortalama gelirleri çok daha düşüktür.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Bu durum, yoksulluğun tek başına suça neden olmadığını; iki toplumun benzer koşullarda başlayıp kültür ve davranış farklılıklarına bağlı olarak ayrışabileceğini göstermektedir.</p>

<p>Aksine, suçun yoksulluğa neden olduğu yönündeki ters görüş, daha doğrudan ve ölçülebilirdir, her ne kadar söylenmesi daha az popüler olsa da.</p>

<p>Bir kişi suçtan mahkûm edildiğinde, bu karar onu on yıllarca takip edebilir. Sabıka kaydı, kişinin işe alınma, konut edinme ve istikrarlı bir aile kurma yeteneğini olumsuz etkiler. Mahkeme cezaları ve avukatlık ücretleri kaynakları tüketir.</p>

<p>Bu etkinin boyutu ABD'de muazzam olmuştur. 70 milyondan fazla Amerikalının bir tür sabıka kaydı bulunmaktadır ve araştırmalar, hafif suçlardan bile mahkumiyetin yıllık kazançları yaklaşık %16 oranında azaltabileceğini göstermiştir. Daha geniş ekonomi genelinde, sabıka kayıtlarıyla ilişkili gelir kayıplarının yıllık olarak yüz milyarlarca dolar olduğu tahmin edilmektedir.</p>

<p>Bu kaybedilen fırsat bir kısır döngü yaratır: ilk mahkûmiyet, adalet sistemine giriş, azalan iş olanakları, artan mali istikrarsızlık ve gelecekteki suç faaliyetlerine ilişkin daha yüksek olasılık.</p>

<p>Zamanla bu durum dramatik bir şekilde artar. Uyuşturucu dağıtımı suçundan hüküm giymiş varsayımsal bir 19 yaşındaki genci ele alalım. Nispeten kısa bir hapis cezası çektikten sonra bile, istikrarlı bir iş bulmak için on yıllarca mücadele edebilir. Kazancı, benzer yasalara uyan bir akranına kıyasla yılda sadece 10.000 dolar azalırsa, 40 yıl boyunca uzun vadeli kayıp, yatırım büyümesindeki veya emeklilik tasarruflarındaki kayıpları hesaba katmadan önce bile 400.000 doları aşar. Mahkeme masrafları ve denetimli serbestlik ücretleri de eklendiğinde, sadece bu tek hata için toplam ekonomik zarar şaşırtıcı boyutlara ulaşır.</p>

<p>Bu öneriler, bağımsız İskoç Ceza ve Ceza Politikası Komisyonu'nun tavsiyelerine dayanmaktadır ve şunları içermektedir:</p>

<p>• Kısa süreli hapis cezalarına karşı varsayımı 12 aydan 24 aya uzatmak</p>

<p>• Kısa süreli mahkûm tanımını, dört yıldan az hapis cezası çekenlerden beş yıldan az hapis cezası çekenlere değiştirmek ve böylece ağır ceza davalarında şeriflerin ceza verme yetkileriyle daha yakından uyumlu hale getirmek</p>

<p>• Kısa süreli hapis cezalarına sağlam bir alternatif olarak Topluluk Geri Ödeme Emirlerini daha esnek ve etkili hale getirmek</p>

<p>• Tutukluluğun orantılı bir şekilde kullanılmasını ve kamu güvenliğini korumaya odaklanmasını sağlamak için mahkemelerdeki kefalet testini güçlendirmek</p>

<p>• Bazı uzun süreli mahkumlar için tahliye düzenlemelerini, cezalarının daha büyük bir bölümü- nü toplumda denetim ve izin koşulları altında geçirmelerini sağlayacak şekilde değiştirmek</p>

<p>Danışma sürecinde belirtilen önlemlere ek olarak, mevcut cezaevlerinde geçici modüler konaklama ve yeni bloklar da dahil olmak üzere cezaevi tesislerini genişletme planlarının hızla geliştirilmesi için çalışmalar devam etmektedir.</p>

<p>Ayrıca, güvenli olduğu durumlarda, yargılama veya cezalandırma öncesinde gözaltında tutulmaya alternatif olarak, ev hapsi uygulamasının yaygınlaştırılması ve kefaletle serbest bırakılan kişilerin izlenmesi için GPS takip teknolojisinin kullanıldığı bir pilot uygulama da sürdürülecektir.</p>

<p>Adalet Bakanı, toplum temelli cezaların ve müdahalelerin, kısa süreli hapis cezalarına kıyasla suç tekrarını azaltmada daha etkili olduğuna dair kanıtları vurguladı. Kısa süreli hapis cezaları, suç tekrarı riski taşıyan kişiler için istikrar sağlayabilecek iş, barınma ve aileyle iletişim kaybına yol açabilir.</p>

<p>Açıkçası, cezaevlerindeki hükümlü sayısıyla başa çıkmanın en iyi yolu, suçun baştan önlenmesidir. Bu nedenle, suç işlemeye ve mükerrir suçluluğa önemli ölçüde katkıda bulunan uyuşturucu maddeye bağımlılık, sağlık, yoksulluk, evsizlik ve iş bulma sorunlarına odaklanarak, insanları suçtan uzaklaştır- mak için erken müdahale çalışmalarına yoğunlaşılmalıdır.</p>

<p>Kuşkusuz, yoksulluğun ve kırılganlığın suç olarak görülmesine son vermek, önleme ve yönlendirme yoluyla toplulukların güvenliğini sağlamanın etkili bir yoludur.</p>

<p>- Yoksulluğun suç haline getirilmesi, bireylerin ve toplulukların ekonomik yoksunluk ve/veya daha geniş kapsamlı kırılganlık koşulları (örneğin olumsuz çocukluk deneyimleri) nedeniyle Ceza Adalet Sistemi (CAS) tarafından haksız muameleye maruz kalmasını ifade eder.</p>

<p>- Ülkede hükümlüler arasında yapılan bir anket olmadığından, yüzde kaçının çocukluk dönemlerinde ebeveynin veya akrabalarının birinin hapse girmediği bilinmiyorsa da bunun küçümsenmeyecek olduğu dile getirilmektedir.</p>

<p>- Okuldan uzaklaştırma, yaşam sonuçlarını etkiler. Suç çetelerine karışan çocukların yüzde kaçının okuldan uzaklaştırıldığı saptanmamış ise de okuldan uzaklaştırmanın, genç bir kişinin suç amaçlı istismara maruz kalma riskini artıran bir faktör olduğu tespit edilmiştir.</p>

<p>Günümüzdeki yaşam maliyeti krizi göz önüne alındığında, giderek daha fazla insan yoksullukla karşı karşıya kalmakta ve geçimlerini sağlamakta büyük zorluk çekmektedir; bu durum, uygulayıcılar ve bu durumu yaşamış kişiler tarafından paylaşılan yeni kanıtlarla da desteklendiği üzere, potansiyel suçluluk gibi sonuçlar doğurabilir.</p>

<p>Bu nedenle, bu tür suçlara yol açan zaafları ele almak ve savunmasız kişileri ceza adalet sisteminden uzaklaştırmak için kanıta dayalı destek programları uygulamak üzere politika ve uygulamaları şekillendirmek her zamankinden daha önemlidir. Araştırmalar, bu tür programların geleneksel ceza adalet süreçlerinin (hapis cezası dahil) maliyetinin çok daha düşük olmasının yanı sıra, topluluklarımızın güvenliğini sağlamada daha etkili olduğunu göstermektedir.</p>

<p>Bazı çalışmalar, hapis cezalarındaki keskin artışın, suç oranlarındaki artıştan ziyade, daha geniş bir suç yelpazesi için insanları hapse atmak ve daha uzun cezalar vermek gibi politika değişikliklerinden kaynaklandığını öne sürmektedir.</p>

<p>Ülkedeki mahpusların demografik ve sosyal durumlarına bakıldığında</p>

<p>- Cinsiyet: Mahpusların yaklaşık %95'inin erkek olduğu,</p>

<p>- Yaş: Hükümlüler arasında büyük çoğunluk genç ve orta yetişkin yaş gruplarından oluştuğu,</p>

<p>- Eğitim Düzeyi: Cezaevine giren hükümlülerin önemli bir kısmı ilköğretim ve lise mezunu olduğu, yükseköğrenim oranı genel nüfusa kıyasla daha düşük bulunduğudur.</p>

<p>Ekonomik durum ve işlenen suçlara bakıldığında görülen tablo ise şöyledir:</p>

<p>· <strong>İş durumu:</strong> Hükümlülerin suçu işledikleri dönemde büyük bir bölümünün istihdam dışı (işsiz veya kayıt dışı) olduğu veya düşük gelirli işlerde çalıştığı,</p>

<p>· <strong>Suç türleri:</strong> Hükümlü statüsündeki bireylerin en çok işlediği suç türlerinde yoğunluğu <strong>mala karşı suçlar</strong> ile <strong>uyuşturucu madde</strong> bağlantılı suçların aldığı,</p>

<p>· Ekonomik profili: Toplumsal veri incelemelerine göre, suça zemin hazırlayan yapısal ve iktisadi yoksunlukların cezaevi profiline doğrudan yansımakta olduğudur.</p>

<p>Hükümlülerin eğitim durumuna bakıldığında gören tablo ise şöyledir: Cezaevine giren hükümlülerin eğitim profili incelendiğinde, ağırlıklı kitlenin ortaöğretim ve altı seviyede olduğu görülmektedir. Yükseköğretim mezunlarının oranı ise genel nüfusa kıyasla düşüktür. Oransal dağılımına aşağıda yer verilmiştir.</p>

<p>· İlköğretim ve altı: Yaklaşık %35-40,</p>

<p>· Lise ve dengi okul: Yaklaşık %30-35,</p>

<p>· Yükseköğretim (Ön lisans/Lisans/Üstü): %5-8, ve</p>

<p>· Okuryazar olmayan / Okuryazar olup okul bitirmeyen: %15-20.</p>

<p>Yoğunluk sergileyen suç gruplarına göre dağılımına bakıldığından mal varlığına karşı işlenen ekonomik tabanlı suçlar ile uyuşturucu bağlantılı suçlar ilk sıralarda yer almaktadır:</p>

<p>· <strong>Hırsızlık: %20-22 </strong></p>

<p>· Yaralama (Kasten/Taksirle): %13-15</p>

<p>· Uyuşturucu Madde Kullanımı/Ticareti: %11-13</p>

<p>Ekonomik yoksulluk, birey veya hanelerin sağlıklı, insani ve kabul edilebilir bir yaşam standardını sürdürebilmeleri için gerekli olan maddi kaynaklara, gelire ve temel ihtiyaç maddelerine (barınma, gıda, giyim, sağlık, eğitim) sahip olamaması durumudur.</p>

<p>Ekonomik yoksulluk ve suç arasındaki ilişki; doğrudan bir neden-sonuç ilişkisinden ziyade, eşitsizlik, <strong>gelir adaletsizliği</strong> ve <strong>sosyal dışlanma</strong> gibi faktörlerin tetiklediği çok boyutlu bir etkileşimdir. Temel ihtiyaçlarını karşılayamayan bireyler için yasa dışı yollar bir "hayatta kalma" aracı olarak öne çıkarken, yapısal eşitsizlikler suça yönelimi artırabilir.</p>

<p></p>

<p><a name="_Hlk191024767"><strong>TUİK.</strong></a> Y<strong>aşam Memnuniyeti araştırması 2024<br />
Ülkenin en önemli sorunu (%), 2021-2024</strong></p>

<p><img alt="" src="https://hukukihabernet.teimg.com/hukukihaber-net/uploads/2026/07/174461173hhd-13.png" style="margin-left:0px; margin-right:0px" /></p>

<p><strong>Eşdeğer hane halkı kullanılabilir fert gelirine göre hesaplanan yoksulluk oranı (%), 2016-2025</strong></p>

<p><img alt="" src="https://hukukihabernet.teimg.com/hukukihaber-net/uploads/2026/07/1744611737saw-12.jpg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" /></p>

<p></p>

<p>Ekonomik yoksulluk ve suçluluk arasındaki temel dinamikler şu şekilde özetlenebilir:</p>

<p><strong>- Hayatta Kalma ve Zorunluluk:</strong> Barınma, beslenme ve giyinme gibi en temel gereksinimleri karşılayamayan bireyler, maruz kaldıkları ekonomik baskı nedeniyle suç işlemeyi (özellikle hırsızlık ve gasp) zorunlu bir alternatif olarak görebilirler.</p>

<p><strong>- Gelir Eşitsizliği ve Göreli Yoksunluk:</strong> Yapılan sosyolojik ve ekonomik araştırmalar, salt yoksulluktan ziyade toplumsal refahın adaletsiz dağılımının suçu tetiklediğini göstermekte; bireylerin çevrelerindeki refah seviyesini görüp kendi durumlarını yetersiz bulması (göreli yoksunluk), suça eğilimi artırmaktadır.</p>

<p><strong>- Eğitim ve İstihdam Fırsatlarına Erişim:</strong> Yoksul bölgelerde yaşayan bireyler genellikle düşük kaliteli eğitim alır ve istihdam olanaklarından mahrum kalır. Bireyin yasal yollarla gelir elde etme veya statü kazanma umudunun azalması, suç ekonomisini daha cazip hale getirebilir.</p>

<p><strong>- Psikolojik ve Sosyal Etkiler:</strong> Kronik yoksulluk stresi, bireylerde geleceğe dair umutsuzluk ve değersizlik hissi yaratabilir. Bu durum bireylerin sosyal normları reddetmesine ve şiddet içeren suçlara yönelmesine neden olabilir.<a href="#_ftn12" name="_ftnref12" title="">12</a></p>

<p>Bazı araştırmacılara göre, varoş ve cezaevlerinin çok benzer yönleri vardır. Örneğin Fransız sosyolog Loïc Wacquant,<a href="#_ftn13" name="_ftnref13" title="">13</a> 2001 yılında yayımlanan ve büyük önem taşıyan eserlerinde (Deadly Symbiosis and Prisons of Poverty/Ölümcül Simbiyoz ve Yoksulluk Cezaevleri gibi), modern cezaevlerinin marjinalleş- tirilmiş, alt sınıf nüfusları yönetmek için birer araç olarak işlev gördüğünü savundu. Ona göre, ceza sistemi, neoliberal ekonomik siyasetler ve sosyal yardım kesintilerinden kaynaklanan <strong>sosyal güvensizliği</strong> kontrol etmeye hizmet etmektedir.</p>

<p>Fakir fakir olduğu için fakirdir (kısır döngü). İnsanın şansı ve başlangıç koşulları uzun süreli sonuçlara gebe olmaktadır. Fakirler, zenginlere göre yüksek oranda kriminalize edilmektedirler. Sosyal sorunlar demir parmaklıklar arkasına konularak ertelenmektedir.</p>

<p>Radikal yaklaşıma göre, ceza hukuku, toplumda servet ve gücü ellerinde bulunduran egemen yönetici kadronun amaçlarına uyarlı bir biçimde tasarlanmaktadır. Kapitalist bir sistem, servetin eşit olmayan dağılımı, mali gücü olmayanların diğerlerince yaşanan lüks ve avantajlardan yararlanmak için suça başvurmak zorunda oldukları demektir (<i>kriminojen kapitalizm</i>). Bu nedenle, suç bazı hallerde fakirliğin bir işlevi olmaktadır- <i>Biri yer biri bakar, kıyamet ondan kopar</i>. Zenginler de servet ve güçlerini artırmak amacıyla suç işlemektedirler. Ne var ki, zengin sınıf, suçları düzenleme ve kontrol vasıtalarına hükmettiklerinden hukuk sisteminde farklı muamele görmekte; fakir, proleter sınıftan olanlar, zenginler, burjuvazi sınıfındakiler kadar suç işlemesine karşın daha çok kolluğun odağında olan, daha sıklıkla tutuklanan ve cezalandırılanlar onlar olmaktadır.<a href="#_ftn14" name="_ftnref14" title="">14</a></p>

<p><strong>Sosyal Kontrol</strong></p>

<p>Sosyal kontrolü zayıflatan faktörler ise şöyledir:</p>

<p>1. Geleneksel olarak varlık gösteren sosyal sistemlerden ve bağlardan kopma; “ben merkezli bir dünya görüşünün” yaygınlaşması,<a href="#_ftn15" name="_ftnref15" title="">15</a></p>

<p>2. Ekonomik düzende tevarüs edilen zayıflıklar örneğin fakirlik, işsizlik ve <i>depression,</i><a href="#_ftn16" name="_ftnref16" title="">16</a></p>

<p>3. Şehirleşmenin getirdiği örneğin şehirlerdeki mobilité (hareketlilik) ve anonim yaşam,</p>

<p>4. Ailede çözülme örneğin ebeveynin ölümü, boşanma ve çocuklara hatalı disiplin uygulaması,</p>

<p>5. Toplumda özellikle merkeze yakın mahallelerde çözülme örneğin ilkel yaşam koşullarındaki gecekondular ve suç çeteleri,<a href="#_ftn17" name="_ftnref17" title="">17</a></p>

<p>6. Ceza adaletinin etkinlikten yoksun yönetimi örneğin kolluk güçleri, savcılık ve mahkemelerin biçimsel bir görüntü sergileme ötesi etkinlikten yoksun olmaları, cezaevlerinin suç okulu olması ve organize suçta yoğunlaşma,</p>

<p>7. Örgün ve yaygın eğitimde yetersizlikler, örneğin sınıfların çok kalabalık olması, sanat eğitimi kapasitesinin talepleri karşılamaktan uzak kalması ve din eğitimin ehil olmayan kişilerce verilmesi,</p>

<p>8. Anomik baskıları körükleyen, cebir ve şiddet suçlarının yoğunlaşma gösterdiği yazılı/görsel medya ve sosyal gerçeklik,</p>

<p>9. Kişiler ve gruplar arası örneğin etnik, dini ihtilaflar.</p>

<p><strong>İşsizlik ve Suç</strong></p>

<p>Toplumda kişinin işini kaybetmesi veya bir süre işsiz kalması ve yarattığı stresin insan yaşamı için ne derece yıpratıcı olduğu bilinmektedir. Çoğu kişi için bu olgu kişinin kendine olan saygısını yitirmesine, depresyona girmesine neden olmaktadır. Kuşkusuz, gelirsiz veya statüsüz kişiler güçsüz olabilmektedirler. Genelde, ilk defa suç işleyenler ile mükerrir suçluların çoğunun ya işsiz ya da devamlı bir çalışma yaşamı olmayan veya hiç işi olmamış kişilerden oluştuğu görülmektedir. Genelde, ilk defa suç işleyenler ile mükerrir suçluların çoğunun ya işsiz ya da devamlı bir çalışma yaşamı olmayan veya hiç işi olmamış kişilerden oluştuğu görülmektedir. Burada söz konusu olan yalnızca uzun süre devam eden işsizlik ötesinde kişinin bu durumda sergilediği suçlu davranışlarıdır. Önleme açısından önemli olan aşağıdaki döngü grafiğinde sapma potansiyeli olan öğenin giderilmesidir. Burada söz konusu olan yalnızca uzun süre devam eden işsizlik ötesinde kişinin bu durumda sergilediği suçlu davranışlarıdır.</p>

<p>Önleme açısından önemli olan aşağıdaki döngü grafiğinde sapma potansiyeli olan öğenin giderilmesidir.</p>

<p><strong>Bir düşüş döngüsü örneği<a name="_Hlk188003890"> </a></strong></p>

<p><img alt="" src="https://hukukihabernet.teimg.com/hukukihaber-net/uploads/2026/07/adsiz-167.jpg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" /></p>

<p></p>

<p>Suç ve ekonomik koşullar (fakirlik, işsizlik ve eşitsizlik) üzerine yapılan teorik tartışmalar, iki temel düşünceyi yansıtmaktadır. <i>Birincisi,</i> servetin yarattığı alım gücü nedeniyle (hırsızların iştahını kabartan bilgisayar, cep telefonu, araba satın almaları sonucu) suç işlemek için fazlaca hedef ortaya çıkması nedeniyle suça sebebiyet verildiği;<strong> </strong><i>İkincisi</i><strong> </strong>ise, kişilerin para sahibi olduklarında çalmaya daha az gereksinme duyacaklarından, servetin suçu önleyebileceği merkezindedir.<a href="#_ftn18" name="_ftnref18" title="">18</a></p>

<p><strong>Sonuç</strong></p>

<p><a name="_Hlk234127465">Suça zemin hazırlayan yapısal ve iktisadi yoksunlukların ceza adaletine sistemine girenlerin profiline doğrudan yansımakta </a>olduğu ve<a name="_Hlk220166351"> </a>bunun sonucunda hapis ve sabıka kayıtları yoksulluklarını daha da kötüleştirmektedir. Kısır bir döngü yaratılması söz konusudur. <strong>Özetle, hukuk sistemleri çoğu zaman suçun temel nedenlerine değinmek yerine yoksulluğu cezalandırmaktadır.</strong></p>

<p>Sistemin öncelikle yoksul bireylerle ilgilendiği tartışılmaz bir gerçek ise de sorun “peki neden sistemi bunu biliyormuş gibi işletmiyoruz?” olmaktadır. Yoksulluğun nedensel bir faktör olarak görmezden gelinmesi seçilse bile, yoksulluğun sistem üzerindeki etkisini göz ardı etmek, daha gerçekçi olmayan müdahalelere ve operasyonel sorunlara yol açmaktadır. Eğitim, öğretim ve rehabilitasyon, temel insani ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanan insanlar için ne derece işe yaramaktadır. Böylesine adil olmayan bir sistemi sürdürmenin ahlaki bedellerini de göz ardı edebilir miyiz?</p>

<p></p>

<p>“<strong>Her insan, yaptığı en kötü şeyden daha değerlidir.<br />
Tüm yaşamların onuru vardır, suçlu yaşamın da”.</strong></p>

<p>Helen Prejean</p>

<h3><strong>Prof. Dr. Mustafa Tören Yücel</strong></h3>

<h3><span style="color:#999999">-------------</span></h3>

<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" title=""><span style="color:#999999">1</span></a><span style="color:#999999"> R.Sampson. “Whither the sociogical study of crime” <strong>Annnual Review of Sociology</strong>, 26, 2000, s.711.</span></p>

<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2" title=""><span style="color:#999999">2</span></a><span style="color:#999999"> F.Scmalleger. <strong>Criminology today </strong>3. bası, Upper Saddle River,NJ:Prentice Hall, 2004, s. 223.</span></p>

<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3" title=""><span style="color:#999999">3</span></a><span style="color:#999999"> Webster, CS and Kingston, S (2014) Anti-Poverty Strategies for the UK: <strong>Poverty and Crime Review</strong>. Project Report. Joseph Rowntree Foundation.</span></p>

<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4" title=""><span style="color:#999999">4</span></a><span style="color:#999999"> Gwen van Ejik.<strong> </strong>Between Risk and Resistance: Gender Socialization, Equality, and Ambiguous Norms in Fear of Crime and Safekeeping <strong>Sage Journals</strong>, Vol. 12, Issue 2</span></p>

<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5" title=""><span style="color:#999999">5</span></a><span style="color:#999999"> <strong>Lammy review: final report </strong>An independent review into the treatment of, and outcomes for Black, Asian and Minority Ethnic individuals in the criminal justice system.</span></p>

<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6" title=""><span style="color:#999999">6</span></a><span style="color:#999999"> Mustafa T. Yücel. </span><a href="https://www.hukukihaber.net/yoksulluk-ve-siddet-iliskisi-poverty-and-violence-correlation" rel="dofollow"><span style="color:#999999">https://hukukihaber.net/Yoksulluk-ve-Şiddet-İlişkisi</span></a></p>

<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7" title=""><span style="color:#999999">7</span></a><span style="color:#999999"> Darren Wheelock and Christopher Uggen, <strong>Punishment, Crime, and Poverty</strong>, 2008: Amerika Birleşik Devletleri'nde cezai yaptırımların ırksal, etnik ve sosyoekonomik eşitsizliği nasıl şiddetlendirdiğini incelemek. Temel Kavramlar ve Argümanlar</span></p>

<p><span style="color:#999999">• <strong>Dezavantaj Sistemi</strong>: Yazarlar, cezai yaptırımların sadece suça yanıt vermekle kalmayıp, özellikle genç ve azınlık erkekleri olmak üzere dezavantajlı bireyleri sürekli yoksulluğa hapsettiğini savunuyor.</span></p>

<p><span style="color:#999999">• <strong>Yan Etkiler</strong>: Doğrudan hapis cezasının ötesinde, yazarlar, ağır suç statüsü kısıtlamalarının (genellikle "yan etkiler" olarak adlandırılır) istihdama, kamu konutuna, sosyal yardımlara ve oy kullanma haklarına erişimi nasıl sınırladığını ayrıntılı olarak açıklıyor.</span></p>

<p><span style="color:#999999">• <strong>Toplumsal Etki</strong>: Kitlesel hapis cezalarının dalgalanma etkileri mekânsal olarak yoğunlaşarak dezavantajlı mahalleleri istikrarsızlaştırıyor. Ebeveynlerin uzaklaştırılması ve hane halkı gelirinin kaybı, ailelere ve bakıcılara ciddi zararlar veriyor.</span></p>

<p><a href="#_ftnref8" name="_ftn8" title=""><span style="color:#999999">8</span></a><span style="color:#999999"> Mirko Bagaric. “The Punishment Should Fit the Crime—Not the Prior Convictions Of the Person That Committed the Crime: An Argument for Less Impact Being Accorded to Previous Convictions”, 51 <strong>San Diego Law Review</strong>, 343 (2014).</span></p>

<p><a href="#_ftnref9" name="_ftn9" title=""><span style="color:#999999">9</span></a><span style="color:#999999"> Türkiye’de adli yardım sağlamaya yönelik geliştirme çabalarına rağmen, mevcut sistem halen gelişime açıktır. Yeterli ve sürdürülebilir bir adli yardım sistemine olan ihtiyaç hem bu hizmeti sağlayanlar hem de potansiyel kullanıcılar tarafından belirtilmektedir; bu durum aynı zamanda Türkiye Barolar Birliği, yerel barolar ve Adalet Bakanlığı tarafından da dile getirilmiştir. Adli yardım hizmeti sunan avukatlar bu konuda profesyonel beceri, hukuki bilgi; aynı zamanda suçlu ve mağdurların ceza davası sürecinde etkin bir şekilde temsil edilmesi için gereken önemin gösterilmesine ihtiyaç duymaktadırlar. Bkz. <strong>Türkiye’de Adalete Erişim İçin Adli Yardım Uygulamalarının Geliştirilmesine Destek Projesi Aşama II UNAP;</strong> <strong>Türkiye’de Adli Yardım Hizmetlerinin Güçlendirilmesi, AVRUPA BIRLIĞI EŞLEŞTIRME PROJESI STRATEJİK PLAN ve EYLEM PLANI-2018.</strong></span></p>

<p><a href="#_ftnref10" name="_ftn10" title=""><span style="color:#999999">10</span></a><span style="color:#999999"> Poverty, Criminal Justice, and Social Justice | Bruce Western <strong>YouTube; </strong>FIRSTHAND: Living in Poverty-The Intersection of Poverty and the Justice System<strong> YouTube</strong></span></p>

<p><a href="#_ftnref11" name="_ftn11" title=""><span style="color:#999999">11</span></a><span style="color:#999999"> </span><a href="https://www.hukukihaber.net/ceza-yargisinda-cezalandirma-olgusu" rel="dofollow"><span style="color:#999999">https://hukukihaber.net/Ceza-Yargısında-Cezalandırma-Olgusu</span></a><span style="color:#999999">;</span><br />
<a href="https://www.hukukihaber.net/ceza-yaptiriminda-yeni-model-arayisi-seeking-a-new-model-in-penal-sanctions" rel="dofollow"><span style="color:#999999">https://hukukihaber.net/Ceza-Yaptırımında-Yeni-Model-Arayışı</span></a></p>

<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12" title=""><span style="color:#999999">12</span></a><span style="color:#999999"> Toplumsal şiddet, toplumda bireyler, kümeler veya kurumlar arasında güç ilişkileri temelinde ortaya çıkan fiziksel, psikolojik ya da yapısal zarar verme eylemlerinin tümünü kapsayan şiddet türüdür. Şiddet salt doğrudan-fiziksel olarak değil, aynı zamanda yapısal ve kültürel biçimleriyle de tanımlar. Toplumsal şiddet, bu üçlü şiddet kuramı ile incelenebilir.</span></p>

<p><span style="color:#999999">· Doğrudan şiddet: Fiziksel saldırılar, kolluk şiddeti, gözaltında kötü işlem (muamele) vb.</span></p>

<p><span style="color:#999999">· Yapısal şiddet: Adaletsiz yasalar, gelir eşitsizliği-derin yoksulluk, fırsat eşitsizliği, sistemli ayrımcılık.</span></p>

<p><span style="color:#999999">· Kültürel şiddet: Medya, din, ideoloji ya da eğitim yoluyla bu adaletsizliklerin meşrulaştırılması. Bkz. Johan Galtung.Violence, Peace, and Peace Research <strong>Journal of Peace Research,</strong><strong> </strong>Volume 6, Issue 3, Galtung, 1969.</span></p>

<p><a href="#_ftnref13" name="_ftn13" title=""><span style="color:#999999">13</span></a><span style="color:#999999"> Wacquant'ın 2001 yılında cezaevleri üzerine yazdığı eserlerde birkaç temel kavrama odaklandığı görülmektedir:</span></p>

<p><span style="color:#999999">• Getto-Cezaevi Bağlantısı: Ölümcül Sembiyoz adlı eserinde, ABD’de cezaevlerinin, Afrikalı Amerikalılar için kast kontrolünün tarihsel kurumlarının (kölelik ve getto gibi) doğrudan halefi olarak hareket ettiğini ileri sürmektedir. Kentsel getto dağıldığında, cezaevleri aynı marjinalleştirilmiş grupları içerecek şekilde genişlemiştir.</span></p>

<p><span style="color:#999999">• "Yoksulluğun Cezalandırılması": Yoksulluk Cezaevleri adlı eserinde Wacquant, neo-liberal devletlerin, serbestleştirilmiş işgücü piyasaları ve parçalanmış sosyal güvenlik ağlarının neden olduğu sosyal bozuklukları ve yoksulluğu maskelemek ve yönetmek için ceza kurumlarını nasıl kullandığını ayrıntılı olarak anlatmaktadır.</span></p>

<p><span style="color:#999999">• Bir Alt Sınıfın Oluşturulması: Kitlesel hapis cezalarının, yapısal olarak dezavantajlı bir eski mahkûm nüfusu oluşturmaya yardımcı olduğunu belirtmektedir. Bu bireyler, kayıt dışı ekonomide sıkışıp kalmakta veya düşük ücretli, güvencesiz işlerde aşırı sömürülmektedir.</span></p>

<p><a href="#_ftnref14" name="_ftn14" title=""><span style="color:#999999">14</span></a><span style="color:#999999"> ABD’de beyaz yakalı suçluların topluma yıllık bedeli yaklaşık 200 milyar $ olarak sokakta işlenen suçların ortaya koyduğu kayıp ve zararların parasal tutarının yirmi katı olmasına karşın cezaevlerindeki nüfusun büyük kısmını şirket genel müdürleri veya sahipleri oluşturmamaktadır. Bkz. S.Meesiner ve R.Rosenfeld<strong>. Crime and the American Dream</strong> (3.bası) Belmont,CA:Wadsworth, 2001.<strong> </strong>Mustafa T. Yücel.<strong> </strong></span><a href="https://www.hukukihaber.net/hukuk-devleti-sorunsali-the-problem-of-the-rule-of-law" rel="dofollow"><span style="color:#999999"><strong>https://hukukihaber.net/HUKUK-DEVLETİ-SORUNSALI</strong></span></a></p>

<p><a href="#_ftnref15" name="_ftn15" title=""><span style="color:#999999">1</span></a><span style="color:#999999">5 <i>Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın</i>” sendromu düzen için suiistimal kadar zararlı- dır.</span></p>

<p><a href="#_ftnref16" name="_ftn16" title=""><span style="color:#999999">16</span></a><span style="color:#999999"> Bkz. M.Akdağ. <strong>Türk Halkının Dirlik ve Düzenlik Kavgası “Celâli İsyanları”</strong> Bilgi Yayınevi, Ank., 1975, ss.102-107; <i>yoksulluk çalışması</i> (2004) (1) gıda yoksulluğu verilerine göre, toplam nüfus 70.3 milyondan % 1.3’ü açlık sınırının altında gelir elde etmekte; % 70’i kırsal kesimde, % 30’u ise kentlerde yaşıyor; (2) gıda+gıda dışı yoksulluğa göre ise, nüfusun % 25.6’sını oluşturan 3.5 milyon hane (ortalama 4.1 kişinin yaşadığı) halkı yoksulluk sınırının altında kalıyor-<i>dört kişiden biri </i>daha genel yoksulluk tanımına giriyor. Beş kişiden büyük haneler yoksulluk sınırı altında kalanların %73’ünü oluşturuyor. Yoksulluk oranı yüksek eğitim görenlerde %1.6 iken, ilk okul mezunlarında % 21.6, okur–yazar ama okul bitirmeyenlerde % 33.2’ye, okur-yazar olmayanlarda % 44.1’e tırmanıyor. <i>Gıda güvenliği</i> ciddi bir sorun olarak güncelliğini korumaktadır. Aristotle, <i>fakirliğin isyan ve suç doğurganı</i> olduğunu belirtmiştir. Ayrıca bkz. Akif Beki. “Demokrasi ve hukuk açığına yoksulluk nafakası<strong>” Karar </strong>(22/11/2025):<strong> </strong>Bakanlık verilerine göre, 2024’te devletten düzenli sosyal destek, yardım alan hane sayısı 4 buçuk milyon civarında. 3 buçuk milyon hane ise aşırı yoksul. Destek almazsa aç, soğukta ve karanlıkta kalacak aileler. Yemek, ısınma, aydınlatma için devlet desteğine muhtaçlar. Ayşe Buğra.<strong> Kapitalizm Tarihi içinde Sosyal Politika: Yoksulluk, Çalışma ve Toplum, </strong>İletişim Yayınları, 2024. Murat Muratoğlu. “Saatli bomba işsizlik! Tik tok tik tok…” <strong>Nefes</strong> (31/07/2025) Birey için ise <u>işsizlik</u>, gelir sizlik, yoksulluk, psikolojik bunalımlar ve ailevi sorunlar anlamına gelir.</span></p>

<p><a href="#_ftnref17" name="_ftn17" title=""><span style="color:#999999">17</span></a><span style="color:#999999"> Nazlıcan Özkan Ordulu. “Mahallesine geri sürüklenen çocuk” <strong>T24</strong> 22/01/2026; Gökçer Tahincioğlu. “Çete transferleri ve devletin “gücü” <strong>T24 </strong>22/01/2026. Murat Ağırel. “Emniyet’in uyuşturucu raporunda inanılmaz rakamlar”<strong> Cumhuriyet </strong>18/10/2025: Pregabalin bugün <i>“fakir mahallenin LSD’si” </i>olarak biliniyor. Kolay erişiliyor, zor bırakılıyor. Raporun en karanlık satırları 5. bölümde: 2024 yılında 427 kişi madde bağlantılı nedenlerle hayatını kaybetti; bu ölümlerin %57.1’i çoklu madde kullanımı kaynaklı. Ve 6’sı 15-18 yaş aralığında. 14 yaşında... O yaşta bir çocuk kalem tutar, hayal kurar, defter taşır, sokakta top oynar, bilgisayarda araba yarışı oynar. Bu tablo, kimyasal bir yoksulluk haritasıdır. Ayrıca bkz. Fulya Soybaş. “Cezaevindeki Çocuklar Anlattı: Neden ve Nasıl Suça Sürükleniyorlar” <strong>Hürriyet </strong>(3/04/2026).</span></p>

<p><a href="#_ftnref18" name="_ftn18" title=""><span style="color:#999999">18</span></a><span style="color:#999999"> Bkz. Christine Schirrmacher Thomas Schirrmacher. <strong>The Oppression of Women: Violence – Exploitation – Poverty An Existential Crisis for Millions, </strong>Bonn, 2020.</span></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/yoksulluk-ve-ceza-adaleti</guid>
      <pubDate>Mon, 06 Jul 2026 08:18:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/07/174461173dfaa-9.jpg" type="image/jpeg" length="21328"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[TİCARİ REKLAM VE HAKSIZ TİCARİ UYGULAMALAR YÖNETMELİĞİNDE YAPILAN DEĞİŞİKLİKLER]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/ticari-reklam-ve-haksiz-ticari-uygulamalar-yonetmeliginde-yapilan-degisiklikler</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/ticari-reklam-ve-haksiz-ticari-uygulamalar-yonetmeliginde-yapilan-degisiklikler" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Konu: </strong>1 Temmuz 2026 tarihli ve 33297 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan, <strong><a href="https://www.hukukihaber.net/ticari-reklam-ve-haksiz-ticari-uygulamalar-yonetmeliginde-degisiklik-1" rel="dofollow">Ticari Reklam ve Haksız Ticari Uygulamalar Yönetmeliği'nde (10/1/2015 tarih ve 29232 sayılı) Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik</a></strong> ile getirilen düzenlemeler.</p>

<p><strong>Yürürlük: </strong>Değişiklikler 1 Ağustos 2026 tarihinde yürürlüğe girecektir (Değişiklik Yönetmeliği m. 15).</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Ticaret Bakanlığı tarafından yapılan bu değişiklik, reklam mevzuatını dijital ekonomi, sosyal medya, yapay zekâ ve çevresel iddialar (“yeşil aklama”) alanlarındaki gelişmelere uyarlamakta; ayrıca indirimli satış, hedefli reklamcılık ve tüketici değerlendirmeleri konularında koruyucu kurallar getirmektedir. Başlıca değişiklikler aşağıda konu başlıkları altında özetlenmiştir.</p>

<p><strong>1. Yeni Tanımlar (m. 1)</strong></p>

<p>Yönetmeliğin 4. maddesine dört yeni tanım eklenmiştir: <strong>çevresel beyan</strong> (bir mal veya hizmetin çevresel fayda sağladığına ya da olumsuz etkisinin azaltıldığına ilişkin ibare/görsel), <strong>sosyal medya</strong>, <strong>sosyal medya etkileyicisi</strong> (tanıtımı menfaate dönüştüren gerçek/tüzel kişi) ve <strong>tüketici değerlendirmeleri</strong> (yorum, puan, yıldız gibi derecelendirmeler). Bu tanımlar, aşağıdaki yeni yükümlülüklerin kapsamını belirlemektedir.</p>

<p><strong>2. Çevresel Beyanlar / Yeşil Aklama (m. 5)</strong></p>

<p>Çevresel beyan içeren reklamlarda belirtilen sertifika ve onayların yetkili kurumlardan, üniversitelerin ilgili bölümlerinden veya bağımsız/akredite kuruluşlardan alınan belgelerle ispatı zorunlu hale gelmiştir. Genel içerikli ve belirsizliğe yol açan çevresel ibareler açıklama yapılmaksızın kullanılamayacak; beyanın hangi süreç veya yaşam döngüsüyle ilgili olduğu ile ölçüm/değerlendirme yöntemleri reklamda ya da yönlendirilen bir internet sitesinde açıkça belirtilecektir. Ayrıca 17. maddede aldatıcılık ölçütüne “yanıltıcı” ibaresi eklenerek denetim kapsamı genişletilmiştir.</p>

<p><strong>3. İndirimli Satış Reklamları (m. 4)</strong></p>

<p>İndirimden önceki fiyatın tespitinde, indirimin başlangıcından <strong>önceki on gün içindeki en düşük fiyat</strong> esas alınacaktır (çabuk bozulan mallar ve hizmetlerde bir önceki fiyat). Farklı satış kanallarında, indirim öncesi fiyat yalnızca indirimin yapıldığı kanaldaki fiyata göre belirlenecek; bir kanaldaki fiyat diğer kanalın indirimi için esas alınamayacaktır. Kolay erişilebilir sadakat programlarına ve koşullu satış reklamlarına da bu madde hükümleri uygulanacaktır.</p>

<p><strong>4. Yapay Zekâ Kullanımı (m. 6 ve m. 11)</strong></p>

<p>Tüketicinin ekonomik davranışını önemli ölçüde etkileyecek şekilde yapay zekâ/yazılım kullanılması veya insandan ayırt edilemeyen dijital karakterlere yer verilmesi halinde bu durumun açık, anlaşılır ve ayırt edilebilir biçimde belirtilmesi zorunludur. Ayrıca, gerçek bir kişinin yapay zekâ ile oluşturulmuş dijital kopyasının, gerçeğe aykırı şekilde bir ürünü deneyimlediği ya da tavsiye ettiği izlenimini veren reklamlar yasaklanmıştır. Söz konusu düzenleme yapay zekanın reklamlarda kullanımı ile ilgili önemli bir düzenleme niteliğindedir.</p>

<p><strong>5. Sosyal Medya Etkileyicileri (m. 7 – yeni m. 23/A)</strong></p>

<p>Etkileyiciler aracılığıyla yapılan reklamların açık, anlaşılır ve ayırt edilebilir olması zorunludur. Reklam verene yönlendirme, maddi kazanç veya ücretsiz/indirimli ürün sağlanması gibi hallerde içeriğin reklam olduğu açıkça belirtilecek; paylaşımda “Reklam” veya “Tanıtım” ifadelerinden biri ile reklam verenin adı/etiketi yer alacaktır. Etiketlerin okunabilirliği, konumu ve her paylaşımda tekrarına ilişkin ayrıntılı biçim kuralları ile yalnızca sesli paylaşımlara özgü bildirim yükümlülüğü de düzenlenmiştir.</p>

<p><strong>6. Hedefli Reklamcılık (m. 9 – yeni m. 25/A)</strong></p>

<p>Tüketicilerin çevrimiçi davranışları, konum, demografik veya benzeri kişisel verileri analiz edilerek belirli kişi/gruplara özel reklam sunulması “hedefli reklamcılık” olarak tanımlanmıştır. Bu faaliyet, reklamın hangi kriterlerle gösterildiğine ve bu kriterlerin nasıl değiştirilebileceğine ilişkin bilgilerin tüketiciye sunulması koşuluyla yapılabilecektir. <strong>Çocuklara yönelik, kişisel verilere dayalı profilleme yöntemiyle hedefli reklam yapılması yasaklanmıştır.</strong></p>

<p><strong>7. Tüketici Değerlendirmeleri (m. 12–13 – m. 28/B ve 28/C)</strong></p>

<p>Değerlendirmelerin yalnızca ilgili malı/hizmeti <strong>satın alan tüketiciler</strong> tarafından yapılmasına izin verilecek; satın alım doğrulanamayan mecralardan alınan değerlendirmeler yayınlanamayacaktır. Değerlendirmeler olumlu/olumsuz ayrımı yapılmaksızın en az bir yıl süreyle, objektif ölçüte göre yayınlanacaktır. Sahte veya ürünü onaylayıcı değerlendirme yaptırmak amacıyla anlaşma yapılması yasaklanmıştır. Ayrıca satıcıya tanınan cevap süresi <strong>yetmiş iki saatten kırk sekiz saate</strong> indirilmiş; süresinde cevap verilmezse değerlendirme doğrudan yayınlanacağı hüküm altına alınmıştır.</p>

<p><strong>8. Diğer Değişiklikler</strong></p>

<p>Bilimsel/mesleki tanıtımlarda kullanılamayacak ifadelere “akademik unvanlar” eklenmiş (m. 2); takviye edici gıdalara ilişkin özel sınırlamalar getirilmiş, bunların normal gıdaların yerine geçtiği izlenimiyle reklamı yasaklanmıştır (m. 3, m. 11). Beşerî tıbbi ürün, elektronik sigara, tütün mamulleri ve alkollü içkilerin reklamı açıkça yasaklanmış; “yasadışı şans oyunu” reklamları da kapsama alınmıştır (m. 11). Örtülü reklama ilişkin “ve kâr payı” ibaresi “veya kâr payı” olarak değiştirilmiş (m. 8), 26. madde ile ekteki aldatıcı uygulamalara ilişkin (13) numaralı bent yürürlükten kaldırılmıştır (m. 10, m. 14).</p>

<p><strong>9. Değerlendirme ve Öneriler</strong></p>

<p>Değişiklikler, işletmelere 1 Ağustos 2026'ya kadar önemli uyum yükümlülükleri getirmektedir. Bu kapsamda özellikle: (i) çevresel iddiaların belgelendirilmesi ve doğrulanması, (ii) indirim fiyatlandırma ve arşiv sistemlerinin “son 10 gün en düşük fiyat” kuralına uyarlanması, (iii) sosyal medya iş birliği sözleşmelerine reklam etiketleme yükümlülüklerinin eklenmesi, (iv) yapay zekâ içeriklerinin açıkça işaretlenmesi, (v) hedefli reklam süreçlerinde çocuk kullanıcıların profillemesinin engellenmesi ve (vi) değerlendirme platformlarının satın alım doğrulaması altyapısının kurulması önerilir. Uyumsuzluk halinde Reklam Kurulu tarafından idari yaptırım uygulanabileceği dikkate alınmalıdır.</p>

<p><a href="https://hukukihabernet.teimg.com/hukukihaber-net/uploads/2026/06/emre-guler.jpg" rel="nofollow" title=""><img alt="" src="https://hukukihabernet.teimg.com/hukukihaber-net/uploads/2026/06/emre-guler.jpg" /></a></p>

<p><strong>Av. Emre GÜLER</strong></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/ticari-reklam-ve-haksiz-ticari-uygulamalar-yonetmeliginde-yapilan-degisiklikler</guid>
      <pubDate>Sun, 05 Jul 2026 17:25:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/01/terazi/terazisd.jpg" type="image/jpeg" length="62659"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[ŞÜPHELİYE AİT CEP TELEFONUNUN İNCELENMESİ, DAYANAĞI VE SINIRI]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/supheliye-ait-cep-telefonunun-incelenmesi-dayanagi-ve-siniri-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/supheliye-ait-cep-telefonunun-incelenmesi-dayanagi-ve-siniri-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Bu yazımızda; soruşturma aşamasında kolluk görevlileri tarafından şüpheliye ait cep telefonunun incelenmesinin, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nda yer alan hangi koruma tedbiri kapsamında yapılabileceği, cep telefonu incelemesi sırasında tesadüfen elde edilen delilin ne şekilde kullanılabileceği değerlendirilecektir.</p>

<p>Bu yazımızda; hakları bildirilmeden, Ceza Muhakemesi Kanunu m.134 ve m.135 tatbik edilmeden şüpheliden zorla veya onu ikna etmek suretiyle şifresinin alınarak, “cep telefonu ön inceleme tutanağı” adı altında yapılan incelemenin ve araştırmanın hukuka aykırılığını, buralardan elde edilen delillerin ve soruşturma veya kovuşturma ile ilgisi bulunmayan görseller ile yazışmaların kamuoyuna yansıtılmasının yanlışlığını, bu yanlışlığın delilleri kirleteceğini ve hukuka aykırı hale getireceğini, yargısız infazlara yol açıp, şüphelinin veya sanığın özel ve aile hayatı ile kişilik haklarına zarar vereceğini anlatacak değiliz, çünkü bu konulara önceki yazılarımızda yer verdik. Gerçi bu sorunları dile getirsek bile, uygulamada bir iyileşmenin ve değişikliğin olmadığını, bırakalım hukuk kurallarının yetersizliğini, temel hak ve hürriyetleri koruyan, soruşturma ve kovuşturmaların nasıl yapılacağını gösteren emredici kurallara da uyulmadığının görüldüğünü de ifade etmek isteriz.</p>

<p>Bu kısa açıklama sonrasında; şüpheliye ait cep telefonun incelenmesi, bunun yasal dayanağı ve sınırları hakkında değerlendirmemize aşağıda yer vermekteyiz.</p>

<p><strong>1. Bilgisayarlarda, bilgisayar programlarında ve kütüklerinde arama, kopyalama ve elkoyma (CMK m.134) ile iletişimin tespiti, dinlenmesi ve kayda alınması (CMK m.135)</strong></p>

<p>Ceza Muhakemesi Kanunu’nda; bir yandan soruşturmanın sonuçsuz kalmaması, suçluların ve suçun konularının tespit edilmesi, diğer yandan şüpheli kişilerin temel hak ve hürriyetlerin korunması dikkate alınarak, bazı delil toplama ve koruma tedbiri yöntemleri düzenlenmiştir.</p>

<p><strong>CMK m.134’de yer alan, “Bilgisayarlarda, bilgisayar programlarında ve kütüklerinde arama, kopyalama ve elkoyma” tedbirine göre;</strong> <i>“şüphelinin kullandığı bilgisayar ve bilgisayar programları ile bilgisayar kütüklerinde arama yapılmasına, bilgisayar kayıtlarından kopya çıkarılmasına, bu kayıtların çözülerek metin haline getirilmesine,” </i>karar verilebilmektedir. Bu koruma tedbirine başvurulabilmesi için, “somut delillere dayanan kuvvetli şüphe sebeplerinin varlığı” ve “başka surette delil elde etme imkanının bulunmaması” gerekir.</p>

<p><strong>CMK m.135’de yer alan, “Telekomünikasyon yoluyla yapılan iletişimin denetlenmesi, iletişimin tespiti, dinlenmesi ve kayda alınması” tedbirine göre; </strong><i>“şüpheli veya sanığın telekomünikasyon yoluyla iletişimi dinlenmesine, kayda alınmasına ve sinyal bilgilerinin değerlendirilmesine, şüpheli veya sanığın yakalanabilmesi için, mobil telefonun yerinin tespit edilmesine, şüpheli ve sanığın telekomünikasyon yoluyla iletişiminin tespit edilmesine,”</i> karar verilebilir. Şüphelinin veya sanığın; telekomünikasyon yoluyla iletişiminin dinlenmesine, kayda alınmasına ve sinyal bilgilerinin değerlendirilmesine karar verilebilmesi için de aynı şekilde, “suç işlendiğine ilişkin somut delillere dayanan kuvvetli şüphe sebeplerinin varlığı” ve “başka surette delil elde etme imkanının bulunmaması” gerekir.</p>

<p><strong>Yeri gelmişken belirtmeliyiz ki; </strong>CMK m.135 kapsamında ancak telekomünikasyon yoluyla gerçekleştirilen iletişimin denetlenmesi mümkündür. İnternet yoluyla gerçekleştirilen iletişimin denetlenmesi bakımından Kanunda boşluk olduğu belirtilmelidir. Uygulamada; internet yoluyla gerçekleştirilen iletişimin denetlenmesi CMK m.135’in kapsamı genişletilerek uygulansa da, temel hak ve hürriyetlere müdahale teşkil eden bu uygulamanın açıkça Kanunda yer alması gerekmektedir.</p>

<p>Bunun yanında, iki koruma tedbiri arasındaki en temel fark; şüpheli veya sanığın, telekomünikasyon yoluyla iletişimi dinlenmesine, kayda alınmasına ve sinyal bilgilerinin değerlendirilmesine karar verilebilmesi için, soruşturma veya kovuşturmaya konu suçun katalog suçlardan olması gerekmektedir<a href="#_ftn1" name="_ftnref1" title="">[1]</a>. Katalog suçlara ilişkin olmayan bir suçla ilgili yürütülen soruşturma ve kovuşturmalarda, şüpheli veya sanığın iletişimi dinlenemez, kayda alınamaz, sinyal bilgisi değerlendirilemez.</p>

<p><strong>2. Cep telefonlarının “bilgisayar” olarak değerlendirilmesi</strong></p>

<p>Daha önce kaleme aldığımız,<strong><a href="https://www.hukukihaber.net/cep-telefonuna-elkoyulmasi-ve-yazismalarin-delil-olarak-kullanilmasi" rel="dofollow"> “Cep Telefonuna Elkoyulması ve Yazışmaların Delil Olarak Kullanılması”</a></strong> başlıklı yazımızda<a href="https://www.hukukihaber.net/cep-telefonuna-elkoyulmasi-ve-yazismalarin-delil-olarak-kullanilmasi" rel="dofollow">[2]</a> da belirtildiği üzere; cep telefonlarının başlangıçta ve halen tuşlu olarak kullanılan analog modellerinde, akıllı cihaz<i> </i>nitelikleri olmayıp, sadece insanlar arasında sözlü, yazılı ve sonrasında görsel iletişimi sağlamaktadırlar. Bu cihazların, bilgisayar özelliklerinin ve dolayısıyla veri toplayıp saklama imkanları yoktur. Bu nedenle; bu cihazlar “bilgisayar” olarak değerlendirilemeyeceğinden, ancak CMK m.135 uyarınca iletişimin dinlenmesi, kayda alınması kararı alınması gerekmektedir.</p>

<p>Sonrasında bilgisayar<i> </i>özelliklerinin öne çıktığı cep telefonları; kişiler arasında haberleşme imkanı sağlarken, bilgisayar özelliği ile veri toplayıp saklama imkanını da kazanmış, bu nedenle aynı cihazda, hem haberleşme/iletişim ve hem de bilgisayar özelliklerinin birleştiği görülmektedir. Bu durumda; veri toplama ve depolama imkanı olan akıllı cep telefonlarının Ceza Muhakemesi Hukuku bakımından, hangi koruma tedbiri uyarınca incelenebileceği tartışma doğurmaktadır.</p>

<p><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-10-ceza-dairesinin-202012500-e-202112899-k-sayili-karari" rel="dofollow">Yargıtay 10. Ceza Dairesi’nin 02.12.2021 tarihli, 2020/12500 E. ve 2021/12899 K. sayılı kararı</a>nda;</strong> <i>“Kişilerin birbirleri ile haberleşmeleri ve bunların içeriklerinin ‘iletişim’ kapsamına girdiği akıllı cep telefonuna ilişkin haberleşme kayıtlarının tümü hakkında CMK’nın 135 ila 138. maddeleri uyarınca;<strong> yine aynı zamanda akıllı telefonlar kayıtlı bilgi ve verileri otomatik olarak işleme tabi tutma özelliğine sahip olduklarından, bilgisayar özelliği nedeniyle de taşıdığı bilgi ve verilerde arama ve el koyma yapılması için CMK’nın 134. maddesi uyarınca arama ve el koyma kararı alınması gereklidir. Akıllı olmayan tuşlu telefonlar ise nitelikleri nedeniyle sadece haberleşme için kullanıldığından bu telefonlar yönünden CMK’nın 135. maddesi uyarınca arama kararı alınmalıdır.” </strong></i>açıklamalarına yer verilmiştir. Dolayısıyla; sadece arama ve mesaj atma özelliği bulunan, veri depolama imkanı bulunmayan cep telefonları, <i>bilgisayar </i>olarak değerlendirilemeyecek, bu telefonlardaki iletişim ancak CMK m.135 kapsamında denetlenebilecektir. Bunun yanında Yargıtay, akıllı cep telefonlarının veri depolama imkanını gözeterek, bu telefonların CMK m.134 kapsamında incelenebileceğini belirtmiştir.</p>

<p><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/ceza-genel-kurulunun-2024470-e-2025147-k-sayili-karari" rel="dofollow">Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 26.03.2025 tarihli, 2024/470 E. ve 2025/147 K. sayılı kararı</a>nda;</strong> <i>“Bilgisayarda, şüpheli veya sanığın internet ortamında çeşitli programlar ya da sosyal iletişim siteleri (Msn Messenger, Facebook, Twitter vb.) vasıtasıyla gerçekleştirdiği <strong>iletişime ilişkin kayıtların aranması, CMK’nın 135. maddesine göre değil CMK’nın 134. maddesine göre yapılabilir. Zira CMK’nın 135. maddesinde düzenlenen telekomünikasyon yoluyla iletişimin denetlenmesi koruma tedbiri, teknik araçlarla iletişimin tespitini, dinlenmesini ve kayda alınmasını kapsamaktadır. CMK’nın 135. maddesine göre yapılan iletişimin dinlenmesi ve kaydı, geçmişe dönük olarak değil geleceğe dönük olarak yapılabilir. Diğer bir ifadeyle geçmişte gerçekleşen iletişimin dinlenebilmesi, kayda alınabilmesi mümkün değildir. Ancak internet ortamında gerçekleştirilen iletişime ilişkin kayıtlar, bilgisayar kütüğünde kayıt altına alındığından bu iletişim kayıtları hakkında CMK’nın 134. maddesindeki koruma tedbiri kapsamında arama, kopyalama ve elkoyma tedbirleri uygulanabilir.</strong> Bireyin e-posta, yazışma ve haberleşmeleri CMK’nın 135. maddesi kapsamında değerlendirilirken, bireyin kendisine e-posta ile gelen bir yazı, resim, görüntü veya ek dosyayı kullandığı bilgisayara veya taşınır belleğe kaydettiğinde, artık bu belge haberleşme hürriyetinin dolayısıyla iletişimin denetlenmesinden çıkıp CMK’nın 134. maddesi kapsamında bilişim cihazına kayıtlı bilgi ve belgeye dönüşecektir.” </i>Şeklindeki gerekçesinde, internet yoluyla gerçekleştirilen iletişimin denetlenmesinin CMK m.134 kapsamında değerlendirildiği görülmektedir.</p>

<p><strong>Kanaatimizce;</strong> veri kaydeden ve depolayan cep telefonlarının incelenmesinin, sadece CMK m.134 kapsamında değerlendirilmeyip, m.135’i de gündeme getirdiği söylenebilir. Çünkü bu cihazların incelenmesinde ister istemez internet yoluyla gerçekleştirilen iletişimin incelenmesi de gündeme geleceğinden, iletişimle ilgili CMK m.135 kapsamında bu değerlendirmenin yapılması isabetli olacaktır, fakat internet yoluyla yapılan haberleşmelerin denetlenmesi ile ilgili CMK m.135 ila m.138’de kapsamlı değişikliğe gidilmesi ve muhaberat hürriyetine müdahalenin “Temel hak ve hürriyetlerin sınırlanması” başlıklı Anayasa m.13’e uygun şekilde yapılması isabetli olacaktır.</p>

<p>Cep telefonlarının incelenmesi ile ilgili hakim veya gecikmesinde sakınca bulunan halde Cumhuriyet savcısı kararı, CMK m.134 uyarınca verildiğinde, bu karar uyarınca cep telefonu ile gerçekleştirilen haberleşmenin, yani mesajlaşmaların incelenemeyeceği, CMK m.134’den karar alınmışsa, akıllı telefonun bilgisayar özelliği dışında CMK m.135 uyarınca işlem yapılması gerektiği, çünkü burada artık iletişimin denetlendiğini, iletişimin geçmişe dönük olup olmadığının koruma tedbirleri bakımından bir ayırım gündeme getirmediği, her türlü iletişimin denetlenmesinin CMK m.135 kapsamında olduğu, dolayısıyla iletişimin denetlenmesi yönünden ayrıca bir karar alınması gerektiği, sadece CMK m.134’den hareketle elkoyma kararı ile yetinilip şüpheli veya sanığın iletişimlerine erişilerek, bu delillerin yargılama kullanılmasının hukuka aykırı olacağı ve aksi takdirde bu uygulamanın Anayasanın “Temel hak ve hürriyetlerin sınırlanması” başlıklı m.13 ile haberleşme hürriyetini düzenleyen m.22’yi ihlal ettiği, hukuka aykırı delillerin Anayasa m.38/6 ile CMK m.206/2-a, m.217/2, m.230/1-b, m.289/1-i uyarınca yargılamada sanık aleyhine kullanılamayacağı belirtilmelidir.</p>

<p><strong>3. Tesadüfen elde edilen delil bakımından değerlendirme</strong></p>

<p>5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 138. maddesi, “Tesadüfen elde edilen deliller” başlığı altında iki farklı koruma tedbiri için iki ayrı düzenleme öngörmektedir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>CMK m. 138/1’e göre;</strong> arama veya elkoyma koruma tedbirlerinin uygulanması sırasında, yürütülen soruşturma veya kovuşturmayla ilgisi olmayan ancak başka bir suçun işlendiği şüphesini uyandırabilecek bir delilin elde edilmesi durumunda, delil muhafaza altına alınır ve durum derhal Cumhuriyet savcısına bildirilir. Bu düzenleme kapsamında tesadüfen elde edilen delil, herhangi bir suça ilişkin olabilir.</p>

<p><strong>CMK m.138/2’ye göre;</strong> telekomünikasyon yoluyla yapılan iletişimin denetlenmesi (dinleme, kayda alma ve sinyal bilgilerinin değerlendirilmesi) sırasında, soruşturma konusuyla ilgisi olmayan ancak CMK m.135/8’de yer alan “katalog suçlardan” birisinin işlendiği şüphesini uyandıran bir delil elde edilirse, bu delil muhafaza altına alınarak Cumhuriyet savcısına bildirilir.</p>

<p><strong>Tesadüfen elde edilen delilleri düzenleyen CMK m.138/1 daha genişken, m.138/2 konuyu daha dar ele almıştır.</strong> Şöyle ki; yapılan aramada bir suça konu olabilecek her delil tesadüfen elde edilen delil kapsamında derhal Cumhuriyet savcısına bildirilmek suretiyle soruşturmaya konu edilirken, telekomünikasyon yoluyla yapılan iletişimin denetlenmesi sırasında yapılan soruşturmaya veya kovuşturmaya ilişkin olmayıp, başka bir suçun delili olabilecek bir delil elde edildiğinde, bunun yeni bir soruşturmaya konu edilebilmesi için muhakkak CMK m.135/8’de sayılan katalog suçlardan birisinin kapsamına girmesi gerekir.</p>

<p>Akıllı cep telefonlarının incelenmesi veri depolama imkanı bulunduğundan; bu cihazların incelenmesi CMK m.134 kapsamında değerlendirilse de, bu cep telefonlarında internet yoluyla ve telekomünikasyon yoluyla gerçekleştirilen mesajlaşmaların ve iletişimin incelenmesi CMK m.135 kapsamında değerlendirilmelidir. <strong>Bu sebeple; cep telefonundaki mesajların incelemesi sırasında CMK m.135/8’de yer almayan bir suça ilişkin delil elde edilmesi durumunda, CMK m.138/2’ye göre işlem yapılamaz, çünkü burada tesadüfen elde edilen delil katalog suç kapsamına girmediğinden, başka bir soruşturmaya konu edilemeyeceği gibi, soruşturmada veya kovuşturmada yer alan şüphelinin veya sanığın aleyhine de kullanılamaz ve bu delil muhafaza altına alınamaz.</strong></p>

<p><strong>Cep telefonu incelemesi; muhaberat hürriyeti bakımından CMK m.134’e göre incelenirse, CMK m.138/1’de katalog suç sınırlaması olmadığından bahisle, başka bir suçun işlendiğine dair her delil ve veri Cumhuriyet savcısına bildirilmeli ve soruşturmaya konu edilebilmelidir. Ancak muhaberat hürriyeti kapsamına giren haberleşmeler bakımından cep telefonu incelemesi CMK m.135’e göre yapılmakta ise, bu durumda CMK m.138/1 değil, m.138/2 uygulanacağından, elde edilen delilin ve verinin katalog suç kapsamına girip girmemesi önem kazanacak, katalog suç kapsamına giren bakımından yeni soruşturma yapılabilmesi amacıyla Cumhuriyet savcısına bilgi verilecek, katalog suç kapsamına girmeyen delil ve veri açısından ise soruşturma açılamayacaktır.</strong></p>

<p><strong>Dolayısıyla, internet veya telekomünikasyon yoluyla gerçekleştirilen arama ve mesajlaşmaların, CMK m.134 kapsamında değerlendirildiği durumda, bu cep telefonunun incelenmesi sırasında tesadüfen elde edilen delil, hangi suça ilişkin olduğu önem arz etmeksizin CMK m.138/1 uyarınca muhafaza altına alınıp, kişi hakkında soruşturma başlatılmasına sebep olabilir. Ancak; bizim kabul ettiğimiz görüşe göre, cep telefonunda internet veya telekomünikasyon yoluyla gerçekleştirilen aramaların ve mesajlaşmaların incelenmesi CMK m.135 kapsamında incelenebileceğinden, bu inceleme sırasında tesadüfen elde edilen delilin ancak CMK m.135/8’de yer alan katalog suçlardan olması halinde muhafaza altına alınması ve kişi aleyhine kullanılabilmesi mümkündür. Tesadüfen elde edilen delil, katalog suçlara ilişkin değilse, bu delil muhafaza altına alınamaz, kişi aleyhine delil olarak değerlendirilemez.</strong></p>

<p>Kolluk görevlileri katalog dışı bir suça ilişkin delil elde ettiğinde bu durumu derhal Cumhuriyet savcısına bildirebilir, fakat bu delil katalog dışındaki bir suça ait olması sebebiyle muhafaza altına alınmayıp imha edilmeli ve şüpheli veya sanık aleyhine hiçbir şekilde ispat aracı olarak kullanılmamalıdır.</p>

<p><strong>Telekomünikasyon yoluyla gerçekleştirilen iletişimin denetlenmesi tedbiri bakımından uygulamada karşılaştığımız sorunlardan birisine de yeri gelmişken değinmekte yarar görmekteyiz. Uygulamada;</strong> CMK m.135/3 ile CMK m.138/2’nin de karıştırıldığı görülmektedir. CMK m.135/3’e göre; <i>“Şüpheli veya sanığın tanıklıktan çekinebilecek kişilerle arasındaki iletişimi kayda alınamaz. Kayda alma gerçekleştikten sonra bu durumun anlaşılması halinde, alınan kayıtlar derhal yok edilir”.</i> Bu düzenleme, “nemo tenetur” ilkesinin bir gereğidir. Anayasa m.38/5’de yer verilen ve “nemo tenetur” ilkesi olarak da bilinen hükme göre; <i>“Hiç kimse kendisini ve kanunda gösterilen yakınlarını suçlayan bir beyanda bulunmaya veya bu yolda delil göstermeye zorlanamaz”.</i> Bu ilkenin bir gereği olarak da, kişinin tanıklıktan çekinme hakkı bulunan kişilerle gerçekleştirdiği iletişimin incelenmesi ve kayda alınması kanun koyucu tarafından yasaklanmıştır.</p>

<p>Yukarıda da açıkladığımız üzere, CMK m.138/2’de; yürütülen bir soruşturma veya kovuşturma ile ilgili olabilecek bir başka şüpheliye veya sanığa ulaşılması değil, CMK m.135/8 kapsamına giren bir başka suça ilişkin delil elde edilmesi hali düzenlenmektedir. Yani buradaki konu iletişimin içeriğine dair, tesadüfen başka bir suça ilişkin delil elde edilmesi halinde yapılacak işlemlere yer verilmiştir. CMK m.135/3’te tanıklıktan çekinme hakkı olan kişilerle yapılan görüşmelerin dinlenemeyeceği ve kayda alınamayacağı belirtilmektedir. Yani bu düzenleme, iletişimin taraflarına ilişkin bir yasağı ifade etmektedir. CMK m.135/3’te tesadüfen elde edilen bir delil yoktur. Düzenlemeye göre, tanıklıktan çekinme hakkı bulunan kişilerle ilgili hiçbir şekilde dinlenme ve kayda alma işlemi gerçekleştirilemez.</p>

<p><strong>Prof. Dr. Ersan Şen</strong></p>

<p><strong>Av. Alperen Gözükan</strong></p>

<p><span style="color:#999999">(Bu makale, sayın </span><a href="https://www.hukukihaber.net/prof-dr-ersan-sen" rel="dofollow"><span style="color:#999999">Prof. Dr. Ersan ŞEN </span></a><span style="color:#999999">tarafından </span><a href="https://www.hukukihaber.net/" rel="dofollow"><span style="color:#999999">www.hukukihaber.net</span></a><span style="color:#999999"> sitesinde yayınlanması için kaleme alınmıştır. Kaynak gösterilse dahi makalenin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan makalenin bir bölümü, aktif link verilerek kullanılabilir. Yazarı ve kaynağı gösterilmeden kısmen ya da tamamen yayınlanması şahsi haklara ve fikri haklara aykırılık teşkil eder.)</span></p>

<p><span style="color:#999999">-------</span></p>

<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" title=""><span style="color:#999999">[1]</span></a><span style="color:#999999"> <strong>CMK m.135 kapsamında dinleme, kayda alma ve sinyal bilgilerinin değerlendirilmesine ilişkin katalog suçlar şunlardır:</strong></span></p>

<p><span style="color:#999999">a) Türk Ceza Kanunu’nda yer alan;</span></p>

<p><span style="color:#999999">1. Göçmen kaçakçılığı ve insan ticareti (madde 79, 80) ile organ veya doku ticareti (madde 91),</span></p>

<p><span style="color:#999999">2. Kasten öldürme (madde 81, 82, 83),</span></p>

<p><span style="color:#999999">3. İşkence (madde 94, 95),</span></p>

<p><span style="color:#999999">4. Cinsel saldırı (birinci fıkra hariç, madde 102),</span></p>

<p><span style="color:#999999">5. Çocukların cinsel istismarı (madde 103),</span></p>

<p><span style="color:#999999">6. Nitelikli hırsızlık (madde 142) ve yağma (madde 148, 149) ile nitelikli dolandırıcılık (madde 158),</span></p>

<p><span style="color:#999999">7. Uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti (madde 188),</span></p>

<p><span style="color:#999999">8. Parada sahtecilik (madde 197),</span></p>

<p><span style="color:#999999">9. Suç işlemek amacıyla örgüt kurma (madde 220, fıkra üç),</span></p>

<p><span style="color:#999999">10. Fuhuş (madde 227),</span></p>

<p><span style="color:#999999">11. İhaleye fesat karıştırma (madde 235),</span></p>

<p><span style="color:#999999">12. Tefecilik (madde 241),</span></p>

<p><span style="color:#999999">13. Rüşvet (madde 252),</span></p>

<p><span style="color:#999999">14. Suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerini aklama (madde 282),</span></p>

<p><span style="color:#999999">15. Devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozmak (madde 302),</span></p>

<p><span style="color:#999999">16. Anayasal Düzene ve Bu Düzenin İşleyişine Karşı Suçlar (madde 309, 311, 312, 313, 314, 315, 316), 17. Devlet Sırlarına Karşı Suçlar ve Casusluk (madde 328, 329, 330, 331, 333, 334, 335, 336, 337) suçları,</span></p>

<p><span style="color:#999999">b) Ateşli Silahlar ve Bıçaklar ile Diğer Aletler Hakkında Kanunda tanımlanan silah kaçakçılığı (madde 12) suçları,</span></p>

<p><span style="color:#999999">c) Bankalar Kanunu’nun 22. maddesinin (3) ve (4) numaralı fıkralarında tanımlanan zimmet suçu,</span></p>

<p><span style="color:#999999">d) Kaçakçılıkla Mücadele Kanununda tanımlanan ve hapis cezasını gerektiren suçlar,</span></p>

<p><span style="color:#999999">e) Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanununun 68. ve 74. maddelerinde tanımlanan suçlar.</span></p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/cep-telefonuna-elkoyulmasi-ve-yazismalarin-delil-olarak-kullanilmasi" rel="dofollow"><span style="color:#999999">[2]</span></a><span style="color:#999999"> </span><a href="https://www.hukukihaber.net/cep-telefonuna-elkoyulmasi-ve-yazismalarin-delil-olarak-kullanilmasi" rel="dofollow"><span style="color:#999999">https://www.hukukihaber.net/cep-telefonuna-elkoyulmasi-ve-yazismalarin-delil-olarak-kullanilmasi</span></a></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/supheliye-ait-cep-telefonunun-incelenmesi-dayanagi-ve-siniri-1</guid>
      <pubDate>Sat, 04 Jul 2026 13:27:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/07/terazi/cep-telefonunun-incelenmesi.jpg" type="image/jpeg" length="71632"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[PLANLI ALANLAR İMAR YÖNETMELİĞİNDEKİ 1 TEMMUZ 2026 DEĞİŞİKLİKLERİNİN İNCELEMESİ]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/planli-alanlar-imar-yonetmeligindeki-1-temmuz-2026-degisikliklerinin-incelemesi-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/planli-alanlar-imar-yonetmeligindeki-1-temmuz-2026-degisikliklerinin-incelemesi-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>1. Süs Havuzu İlk Defa Tanımlandı</strong></p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/planli-alanlar-imar-yonetmeliginde-degisiklik-2" rel="dofollow">Yönetmeliğin 4 üncü maddesi</a>ne eklenen düzenlemeyle "süs havuzu" ilk kez tanımlanmıştır. Buna göre süs havuzu; suyun farklı formlarda ve ölçülerde hareketlendirilmesiyle oluşturulan, görsel ve estetik amaç taşıyan, mimari yapı ile bütünlük arz eden, yüzme amacıyla kullanılmayan, proje müellifi tarafından tasarlanan ve ilgili idarece uygun görülen havuzdur.</p>

<p><strong>Uygulamaya Etkisi</strong></p>

<p>Daha önce Planlı Alanlar İmar Yönetmeliğinde süs havuzuna ilişkin açık bir tanım bulunmadığından, uygulamada teknik yayınlar, uluslararası standartlar ve mimari kabuller esas alınarak değerlendirme yapılıyordu. Yeni düzenleme ile bu belirsizlik giderilmiş ve süs havuzunun hangi özellikleri taşıması gerektiği ilk kez mevzuatta açıkça belirlenmiştir.</p>

<p>Buna göre bir havuzun süs havuzu olarak kabul edilebilmesi için yalnızca bu isimle adlandırılması yeterli değildir. Yönetmelikte sayılan unsurların birlikte bulunması gerekir. Özellikle;</p>

<p>• suyun farklı formlarda hareketlendirilmesi,</p>

<p>• görsel ve estetik amaç taşıması,</p>

<p>• mimari yapı ve peyzaj düzenlemesiyle bütünlük oluşturması,</p>

<p>• yüzme amacıyla kullanılmaması,</p>

<p>• proje müellifi tarafından tasarlanması,</p>

<p>• ilgili idarece uygun görülmesi,</p>

<p>bir bütün olarak değerlendirilmelidir.</p>

<p>Bu nedenle ruhsat inceleme ve proje onay süreçlerinde, idarelerin her bir kriteri ayrı ayrı değerlendirmesi uygulama birliğinin sağlanmasına katkı sağlayacaktır. Özellikle süs havuzu niteliği konusunda tereddüt bulunan durumlarda, mimari estetik komisyonlarının görüşüne başvurulması isabetli olacaktır.</p>

<p>Düzenleme, denetim süreçlerinde de önem taşımaktadır. Özellikle şikâyet üzerine yapılan incelemelerde, süs havuzu olarak projelendirilmiş bir alanın fiilen yüzme havuzu amacıyla kullanıldığı iddia ediliyorsa, değerlendirme yalnızca proje üzerinden değil, kullanım biçimi dikkate alınarak yapılmalıdır. Havuzun yüzme amacıyla kullanılmasını sağlayan merdiven, platform, tramplen veya benzeri unsurların bulunup bulunmadığı somut olarak tespit edilmelidir.</p>

<p>Benzer şekilde, yapı tatil tutanakları ve diğer denetim tutanaklarında da yalnızca "süs havuzu" veya "yüzme havuzu" şeklinde genel ifadeler kullanılmamalı; yönetmelikte yer alan kriterler bakımından hangi hususların tespit edildiği açık ve somut şekilde ortaya konulmalıdır. Bu yaklaşım, hem idari işlemlerin hukuki denetimini kolaylaştıracak hem de uygulamadaki tereddütlerin azalmasına katkı sağlayacaktır.</p>

<p><strong>2. TAKS Hesabına İlişkin Düzenleme Netleştirildi</strong></p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/planli-alanlar-imar-yonetmeliginde-degisiklik-2" rel="dofollow">Yönetmeliğin 5 inci maddesi</a>nin altıncı fıkrası yeniden düzenlenmiştir.</p>

<p>Buna göre ayrık veya blok nizam yapılaşmalarda, uygulama imar planında açıkça belirlenmemişse TAKS %40'ı geçemeyecektir.</p>

<p>KAKS belirlenmeyen parsellerde, 20. maddenin üçüncü fıkrası ile 21. maddenin dördüncü fıkrası esas alınarak, yapı yaklaşma mesafelerine göre belirlenen taban alanı ile kat adedinin çarpımı sonucu bulunan KAKS değeri içinde kalınması ve TAKS'ın %60'ı aşmaması şartıyla uygulama yapılacaktır.</p>

<p>Aynı esas, KAKS belirlenmiş ancak TAKS belirlenmemiş parseller için de geçerli olacaktır.</p>

<p><strong>Uygulamaya Etkisi</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Düzenlemenin temel amacı, yapı yaklaşma mesafeleri ile TAKS ve KAKS arasındaki ilişkinin daha açık ve öngörülebilir hâle getirilmesidir. Böylece uygulamada farklı yorumlara neden olan belirsizliklerin giderilmesi hedeflenmiştir.</p>

<p>Önceki düzenlemenin temel yaklaşımı, özellikle yalnızca KAKS belirlenen parsellerde daha geniş taban oturumuna izin vererek yatay mimariyi teşvik etmekti. Ancak uygulamada bu amaca her zaman ulaşılamamış, taban alanı geniş baza üzerine yükselen bloklardan oluşan yapılaşmalar yaygınlaşmıştır.</p>

<p>Yeni düzenleme ile, yapı yaklaşma mesafelerinin belirleyici niteliği korunurken taban alanı hesabının hangi esaslara göre yapılacağı daha açık şekilde ortaya konulmuştur. Bu kapsamda TAKS'ın %60'a kadar kullanılabilmesi mutlak bir hak olmayıp, yapı yaklaşma mesafelerinin elverdiği ölçüde mümkündür. Başka bir ifadeyle, çekme mesafeleri nedeniyle oluşan yapılaşma alanı %60'ın altında kalıyorsa, yalnızca bu sınırı kullanabilmek amacıyla yapı yaklaşma mesafelerinin dışına çıkılması mümkün değildir.</p>

<p>Bunun yanında düzenleme, KAKS belirlenip TAKS belirlenmeyen parseller bakımından da aynı hesaplama sistemini benimseyerek uygulama birliğini güçlendirmektedir. Böylece farklı parsel türleri arasında ortaya çıkabilecek yorum farklılıklarının önüne geçilmesi amaçlanmıştır.</p>

<p><strong>3. Pergola, Süs Havuzu ve Bazı Yapı Unsurları İçin Emsal Avantajı Getirildi</strong></p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/planli-alanlar-imar-yonetmeliginde-degisiklik-2" rel="dofollow">Yönetmeliğin 5 inci maddesi</a>nin sekizinci fıkrasında yapılan değişiklikle; bağımsız bölüm olarak düzenlenmeyen veya bağımsız bölümün eklentisi niteliğinde bulunmayan, yapının ana taşıyıcı sistemiyle bütünleşik olmayan, bahçede peyzaj düzenlemesi niteliğinde yapılan pergola ve süs havuzlarının 20. maddenin sekizinci fıkrasının (b) bendinde sayılan kullanımlarla birlikte bahçe alanının %20'sini aşmayan kısmı emsal hesabı dışında bırakılmıştır.</p>

<p>Ayrıca giriş saçakları, bahçe ve istinat duvarları, asma katlı zemin katta asma kat döşemesi hizasındaki boşluklar ile bir ana kitle üzerinde yükselen bloklardan arta kalan baza üzerindeki gezilemeyen ve herhangi bir kullanıma konu olmayan çatı veya çakıl kaplı alanların emsal hesabındaki durumu da açıkça düzenlenmiştir.</p>

<p><strong>Uygulamaya Etkisi</strong></p>

<p>Bu değişiklik yalnızca pergola ve süs havuzlarına ilişkin bir düzenleme olmayıp, <strong>5 inci maddenin altıncı ve sekizinci fıkraları ile 22. maddenin birlikte değerlendirilmesini gerektiren yeni bir sistem</strong> ortaya koymaktadır. Böylece emsal hesabı dışında kalan alanların kapsamı genişletilmiş ve uygulamada yaşanan birçok tereddüt giderilmiştir.</p>

<p>Pergola ve süs havuzlarının emsal dışında değerlendirilebilmesi için yönetmelikte öngörülen tüm şartların birlikte gerçekleşmesi gerekmektedir. Özellikle <strong>bahçe alanının %20'sini aşmama şartı</strong>, uygulamada dikkatle gözetilecek temel kriterlerden biri olacaktır.</p>

<p>Düzenlemenin en önemli sonuçlarından biri ise <strong>istinat duvarları ve benzeri zorunlu yapı unsurlarına</strong> ilişkindir. Özellikle eğimli arazilerde istinat duvarları, yapı güvenliği açısından zorunlu olmasına rağmen ruhsata tabi olmaları nedeniyle emsal hesabı ve yapı sınıfını değiştirebiliyordu. Yapılan değişiklikle bu konuda uygulamaya açıklık getirilmiş ve özellikle eğimli parsellerde yaşanan önemli bir sorun giderilmiştir.</p>

<p>Bunun yanında emsal hesabı dışında kalan alanların kapsamının genişletilmesi, <strong>yapı kullanma izin belgesi almış binalarda</strong> yapılacak proje tadilatlarında da önemli avantajlar sağlayabilecektir. Daha önce emsal hesabı nedeniyle gerçekleştirilemeyen bazı düzenlemelerin, yeni hükümler çerçevesinde ilave yapılaşma hakkı oluşturmaksızın hayata geçirilmesi mümkün olabilecektir.</p>

<p><strong>4. Umumi Binalarda Bazı Ortak Alanlar Emsal Dışına Alındı</strong></p>

<p>Yönetmeliğin 22. maddesine eklenen ikinci fıkra ile, tek bağımsız bölümlü olsa dahi umumi bina niteliğindeki yapılarda yer alan bazı ortak kullanım alanlarının emsal hesabındaki durumu açıkça düzenlenmiştir.</p>

<p>Buna göre; ticari amaç taşımayan çocuk oyun ve bakım alanları, mescit ve müştemilatı, otoparklar ile son katta bulunan ve herhangi bir kullanıma konu edilmeyen ortak teras çatılar, emsal hesabı yönünden ortak alan kapsamında değerlendirilecektir.</p>

<p>Düzenleme, Yönetmeliğin 4. maddesinde tanımlanan umumi binalar bakımından uygulanacaktır. Buna göre umumi bina; resmî binalar, ibadet yerleri, eğitim ve sağlık tesisleri, sinema, tiyatro, opera, müze, kütüphane ve konferans salonu gibi kültürel yapılar; gazino ve düğün salonu gibi eğlence yapıları; oteller, yurtlar, iş hanları, bürolar, pasajlar, çarşılar ve alışveriş merkezleri gibi ticari yapılar; spor tesisleri, genel otoparklar, akaryakıt istasyonları, şehirlerarası dinlenme tesisleri, ulaştırma istasyonları ile benzeri umumun kullanımına mahsus binaları ifade etmektedir.</p>

<p><strong>Uygulamaya Etkisi</strong></p>

<p>Bu düzenleme, Yönetmeliğin 5 inci maddesinin sekizinci fıkrası ile birlikte değerlendirilmelidir. Böylece umumi binalarda emsal hesabı dışında değerlendirilebilecek ortak alanların kapsamı daha açık hâle getirilmiş ve uygulamadaki önemli belirsizlikler giderilmiştir.</p>

<p>Ancak bu alanların emsal dışında değerlendirilebilmesi için <strong>ortak kullanıma açık olmaları ve ticari amaç taşımamaları</strong> zorunludur.</p>

<p>Düzenleme, umumi binaların projelendirilmesinde önemli bir esneklik sağlamakla birlikte, 5 inci maddenin sekizinci fıkrasında öngörülen <strong>emsal dışı alanlara ilişkin %30'luk üst sınırı değiştirmemektedir.</strong> Bu nedenle projelendirme aşamasında ortak alanların, yalnızca emsal avantajı sağlamak amacıyla değil, yapının kullanım amacı ve gerçek ihtiyaçları esas alınarak planlanması önem taşımaktadır. Aksi hâlde emsal dışı alan hakkının başlangıçta tamamen kullanılması, ileride ortaya çıkabilecek zorunlu ortak kullanım ihtiyaçlarının karşılanmasını güçleştirebilecektir.</p>

<p><strong>5. Bodrum Katlarda Asansör Zorunluluğunun Kapsamı Genişletildi</strong></p>

<p>Yönetmeliğin 5 inci maddesinin yirmi yedinci fıkrası ile 34 üncü maddesinin birinci ve sekizinci fıkralarında yapılan değişiklikle asansör zorunluluğunun kapsamı genişletilmiştir.</p>

<p>Buna göre, tek bağımsız bölümlü konutlar hariç olmak üzere, bağımsız bölüm, ortak alan veya eklenti bulunan bodrum katların da asansörün hizmet verdiği katlar arasında yer alması zorunlu hale getirilmiştir. Buna karşılık yalnızca ısı merkezi, kazan dairesi, elektrik odası, su deposu, iklimlendirme merkezi, jeneratör odası ve benzeri teknik hacimlerden oluşan bodrum katlara asansör ulaştırılması zorunlu değildir.</p>

<p><strong>Uygulamaya Etkisi</strong></p>

<p>Bu değişiklik, uygulamada uzun yıllardır yaşanan önemli bir tereddüdü ortadan kaldırmaktadır. Önceki düzenleme, asansörün bodrum katlara kadar indirilmesini açık biçimde zorunlu kılmadığından, birçok projede otopark, depo ve kullanım yoğun ortak kullanım alanı bulunan bodrum katlara asansör ulaştırılmıyor; bu durum hem erişilebilirlik hem de kullanım kolaylığı bakımından önemli sorunlara neden oluyordu.</p>

<p>Yeni düzenleme ile birlikte, bodrum katta <strong>fiilen maliklerce/sakinlerce yoğun kullanılan bir kullanım kararı olması durumunda </strong><strong>kullanılan her bodrum katın asansörle erişilebilir olması</strong> temel ilke hâline getirilmiştir. Böylece otopark, depo veya ortak kullanım alanına ulaşabilmek için kullanıcıların yük taşıyarak merdiven kullanmak zorunda kalmasının önüne geçilmiş; erişilebilirlik yalnızca bağımsız bölümler için değil, yapının ortak kullanım alanları bakımından da bu düzenleme ile güvence altına alınmıştır.</p>

<p>Düzenleme aynı zamanda teknik hacimlerle fiilen kullanılan alanlar arasında açık bir ayrım yapmaktadır. Isı merkezi, kazan dairesi, elektrik odası, su deposu ve benzeri yalnızca teknik amaçla kullanılan hacimlere asansör ulaştırılması zorunlu tutulmazken; kullanım amacı bulunan bodrum katların bu istisna kapsamında değerlendirilmesi artık mümkün değildir.</p>

<p>Bu yaklaşım, <strong>erişilebilirlik ilkesi ile kullanım ihtiyacını birlikte gözeten</strong> bir düzenleme niteliğindedir. Özellikle yaşlılar, engelliler ve hareket kabiliyeti kısıtlı kişiler bakımından ortak alanlara engelsiz erişimin sağlanması yanında, günlük kullanımda otopark ve depo gibi alanlara ulaşımın kolaylaştırılması da hedeflenmiştir. Böylece asansör, yalnızca katlar arasında ulaşımı sağlayan bir unsur olmaktan çıkarılarak, yapının tüm fonksiyonlarına erişimi sağlayan temel bir ihtiyaç olarak değerlendirilmiştir.</p>

<p><strong>6. Yeniden Ruhsatlandırmada Uygulanacak Mevzuat Belirlendi</strong></p>

<p>Yönetmeliğin 54. maddesinde yapılan değişiklikle, yeniden ruhsat düzenlenmesini gerektiren yapılarda hangi mevzuat hükümlerinin uygulanacağı açıkça belirlenmiştir.</p>

<p>Buna göre, ruhsat tarihinden itibaren <strong>iki yıl içinde inşasına başlanmış yapılarda</strong> yeniden ruhsat düzenlenmesi gerektiğinde; yangın, deprem, ısı ve su yalıtımı, çevre ve enerji verimliliğine ilişkin güncel mevzuat hükümleri uygulanacak, diğer hususlarda ise yapının ilk ruhsat tarihinde yürürlükte bulunan mevzuat esas alınacaktır.</p>

<p>Buna karşılık, ruhsat tarihinden itibaren <strong>iki yıl içinde inşasına başlanmamış yapılarda</strong> yeniden ruhsat düzenlenirken yürürlükte bulunan plan ve mevzuat hükümleri uygulanacaktır.</p>

<p><strong>Uygulamaya Etkisi</strong></p>

<p>Bu düzenleme, yeniden ruhsatlandırma sürecinde hangi mevzuatın uygulanacağı konusunda uzun yıllardır yaşanan tereddütleri önemli ölçüde gidermektedir.</p>

<p>Düzenleme ile <strong>inşasına başlanmış yapılar ile hiç başlanmamış yapılar arasında açık bir ayrım</strong> yapılmıştır. Buna göre, ruhsat alındıktan sonra iki yıl içinde yapımına başlanmış yapılarda kazanılmış hak ilkesi korunmuş; buna karşılık kamu güvenliğini doğrudan ilgilendiren yangın, deprem, ısı ve su yalıtımı ile çevre ve enerji verimliliğine ilişkin güncel teknik standartların uygulanması zorunlu tutulmuştur. Böylece yapı güvenliği ile kazanılmış haklar arasında dengeli bir sistem kurulmuştur.</p>

<p>Ayrıca aynı maddeyi düzenleyen 54.maddenin 13. fıkrası yürürlükten kaldırılmıştır. Böylece yeniden ruhsatlandırmada uygulanacak mevzuata ilişkin hükümler tek fıkrada toplanmış, uygulamada tereddüde yol açabilecek mükerrer düzenlemeler ortadan kaldırılmıştır.</p>

<p>Düzenleme aynı zamanda uygulamada zaman zaman görülen, <strong>inşaata başlanmadığı hâlde ruhsatların belirli aralıklarla yenilenerek eski plan ve mevzuat hükümlerinin korunmasına yönelik uygulamaların</strong> da önüne geçmektedir. Artık belirleyici ölçüt, ruhsatın yenilenmiş olması değil, <strong>iki yıllık süre içinde fiilen inşaata başlanıp başlanmadığıdır.</strong> Bu yönüyle değişiklik, hem uygulama birliğini sağlayacak hem de planlama disiplinini güçlendirecek önemli bir düzenleme niteliğindedir.</p>

<p><strong>7. Mevcut Müstakil Konutlarda Asansör Yapılmasına İmkân Tanındı</strong></p>

<p>Yönetmeliğin 59 uncu maddesine eklenen fıkra ile, yürürlük tarihinden önceki mevzuata uygun olarak yapılmış, bodrum hariç üç katı geçmeyen tek bağımsız bölümlü müstakil konutlarda bina içine asansör veya erişilebilirlik standartlarına uygun kaldırma ve iletme platformu yapılmasına imkân tanınmıştır.</p>

<p>Bunun için; fen ve sanat kurallarına uygunluk, taşıyıcı sistemin güvenliğinin korunması, idarece gerekli görülen projelerin hazırlanması, fenni mesuliyetin üstlenilmesi ve ilgili idarenin tadilata izin vermesi gerekmektedir. Ayrıca asansör veya platformun kullanılabilmesi için imalatın projeye ve teknik kurallara uygun olarak tamamlandığının idarece tespit edilmesi zorunludur.</p>

<p><strong>Uygulamaya Etkisi</strong></p>

<p>Düzenleme, özellikle yaşlılar, engelliler ve hareket kabiliyeti azalan kişilerin mevcut konutlarını terk etmek zorunda kalmadan yaşamlarını sürdürebilmelerine yönelik önemli bir ihtiyaca cevap vermektedir. Özellikle tripleks ve benzeri müstakil konutlarda zamanla ortaya çıkan erişim güçlüğü dikkate alınarak mevcut yapılara sonradan asansör veya kaldırma platformu yapılabilmesine imkân tanınmıştır.</p>

<p>Düzenlemenin dikkat çeken yönlerinden biri, normal şartlarda esaslı tadilat kapsamında <strong>yapı ruhsatı alınmasını gerektirecek</strong> bir uygulama için <strong>idarenin tadilata izin vermesinin yeterli görülmesidir.</strong> Ancak bu istisna, yapı güvenliğinden ödün verildiği anlamına gelmemektedir. Taşıyıcı sistemin korunması, fen ve sanat kurallarına uyulması ve idarenin uygun görmesi zorunluluğu devam etmektedir.</p>

<p>Bununla birlikte, bina içerisinde yeterli alan bulunmayan yapılarda dış cepheden asansör yapılmasına ilişkin açık bir düzenleme bulunmaması uygulamada yeni tartışmalara yol açabilecektir. Ayrıca, idarenin izin vermesi ve imalatın uygunluğunu tespit etmesi, kullanım sürecindeki bakım ve güvenlik sorumluluğunu ortadan kaldırmamaktadır. Bu sorumluluğun <strong>Kat Mülkiyeti Kanunu</strong> çerçevesinde malikin sorumluluğunda/yapı sahibinin sorumluluğunda değerlendirilmesi gerekecektir.</p>

<p><strong>8. 2017 öncesi Yapılarda Esaslı Tadilatlara Geçiş Hükmü Getirildi</strong></p>

<p>Yönetmeliğin Geçici 3. maddesine eklenen 10 uncu fıkra ile, <strong>Planlı Alanlar İmar Yönetmeliğinin yürürlüğe girdiği 3 Temmuz 2017 tarihinden önce</strong> ilgili mevzuata uygun olarak yapımı tamamlanmış ve <strong>yapı kullanma izin belgesi almış yapılarda</strong> gerçekleştirilecek esaslı tadilatlara ilişkin önemli bir geçiş hükmü getirilmiştir.</p>

<p>Buna göre; mevcut yapının emsal ve inşaat alanını, kullanım amacını, tadilata konu olmayan bağımsız bölümlerin arsa paylarını, saçak seviyesini ve yapı yaklaşma mesafelerini ihlal etmemesi, taşıyıcı sistemi olumsuz etkilememesi ve yürürlükteki yangın, deprem, ısı ve su yalıtımı, çevre ile enerji verimliliğine ilişkin tedbirlerin alınması şartıyla yapılacak esaslı tadilat işlemleri, yapının ruhsat aldığı tarihte yürürlükte bulunan Yönetmelik hükümlerine göre sonuçlandırılabilecektir.</p>

<p><strong>Uygulamaya Etkisi</strong></p>

<p>Bu düzenleme, <strong>2017 yılından önce yapı kullanma izin belgesi almış mevcut yapılar bakımından kazanılmış hakların korunmasını</strong> amaçlamaktadır. Böylece belirtilen şartların sağlanması hâlinde esaslı tadilat işlemlerinin, yapının ruhsat aldığı tarihte yürürlükte bulunan yönetmelik hükümlerine göre yürütülmesine imkân tanınmıştır.</p>

<p>Bununla birlikte, düzenlemede "<strong>sonuçlandırılabilir</strong>" ifadesinin tercih edilmiş olması önemlidir. Yönetmelikte "<strong>sonuçlandırılır</strong>" şeklinde emredici bir hüküm kurulmamış, idareye değerlendirme ve takdir yetkisi tanınmıştır. Bu nedenle, somut olayın özellikleri, şehircilik ilkeleri, kamu yararı ve yapı güvenliği bakımından gerekli görülmesi hâlinde idare, bu hükmün uygulanıp uygulanmayacağını değerlendirebilecektir. Dolayısıyla düzenleme, kazanılmış hakları koruyan bir geçiş hükmü niteliğinde olmakla birlikte, idare açısından mutlak bir yükümlülük de doğurmamaktadır.</p>

<p><strong>9. Devam Eden Projeler Yeni Asansör Hükümlerinden İstisna Tutuldu</strong></p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/planli-alanlar-imar-yonetmeliginde-degisiklik-2" rel="dofollow">Yönetmeliğin Geçici 3.maddesine eklenen 11 inci fıkra</a> ile, <strong>1 Temmuz 2026 tarihinden önce</strong> ruhsat başvurusu yapılmış yapılar, <strong>6306 sayılı Kanun</strong> kapsamında noter onaylı inşaat sözleşmesi düzenlenmiş yapılar ile kamu kurum ve kuruluşlarınca yapım işlerine ilişkin ihale kararı alınmış veya ihalesi yapılmış projeler bakımından önemli bir istisna getirilmiştir.</p>

<p>Buna göre, bu projelerde Yönetmeliğin 5 inci maddesinin yirmi yedinci fıkrası ile 34. maddesinin birinci ve sekizinci fıkralarında getirilen yeni asansör hükümleri uygulanmayacak; başvuru tarihinde yürürlükte bulunan hükümler esas alınacaktır.</p>

<p><strong>Uygulamaya Etkisi</strong></p>

<p>Bu düzenleme, devam eden projelerde sonradan yürürlüğe giren yeni kurallar nedeniyle hak kayıpları yaşanmasını önlemeyi amaçlamaktadır. Böylece ruhsat sürecine başlamış, kentsel dönüşüm sözleşmeleri imzalanmış veya ihale aşamasına geçmiş yatırımlar bakımından <strong>hukuki güvenlik</strong>, <strong>kazanılmış beklentilerin korunması</strong> ve <strong>devam eden yatırımların kesintiye uğramaması</strong> sağlanmıştır.</p>

<p><strong>10. Ofis ve Büroların Konuta Dönüştürülmesine Geçici İmkân Tanındı</strong></p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/planli-alanlar-imar-yonetmeliginde-degisiklik-2" rel="dofollow">Yönetmeliğe eklenen Geçici 7. madde</a> ile, uygulama imar planında konut yapılmasına izin verilen alanlarda, <strong>ofis veya büro kullanım amacıyla ruhsatlandırılarak yapımına başlanmış veya yapı kullanma izin belgesi almış yapılarda</strong> kullanım amacının konuta dönüştürülmesine yönelik önemli bir geçiş düzenlemesi getirilmiştir.</p>

<p>Buna göre, parselin tamamında <strong>konut kullanım oranının %60'ı geçmemesi</strong> ve kullanım amacı değişikliğine ilişkin tadilat ruhsatının <strong>1 Temmuz 2027 tarihine kadar sonuçlandırılması</strong> şartıyla kullanım amacı değişikliğine izin verilebilecektir.</p>

<p><strong>Uygulamaya Etkisi</strong></p>

<p>Düzenleme, özellikle son yıllarda ofis ve büro kullanımına yönelik olarak inşa edilmiş ancak değişen ekonomik ve sosyal koşullar nedeniyle beklenen kullanım yoğunluğuna ulaşamayan yapılara yeniden işlev kazandırmayı amaçlamaktadır. Böylece, plan kararında konut kullanımına izin verilen alanlarda mevcut yapı stokunun güncel ihtiyaçlara göre değerlendirilmesine imkân tanınmıştır.</p>

<p>Bununla birlikte, dönüşüm hakkı sınırsız değildir. <strong>Parsel genelinde konut kullanım oranının %60 ile sınırlandırılması</strong>, kullanım amacının tamamen konuta dönüşmesini engelleyerek plan kararlarında öngörülen kullanım dengesinin korunmasını amaçlamaktadır.</p>

<p>Geçici nitelikte getirilen bu düzenleme, yatırımcılar ve malikler için önemli bir fırsat sunarken, <strong>başvuruların bir yıl içinde sonuçlandırılması şartı</strong> nedeniyle ilgililerin süreci gecikmeksizin tamamlamaları gerekmektedir.</p>

<p><strong>Av. Gökhan BİLGİN &amp; Dr. Ayşe ÜNAL</strong></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/planli-alanlar-imar-yonetmeligindeki-1-temmuz-2026-degisikliklerinin-incelemesi-1</guid>
      <pubDate>Sat, 04 Jul 2026 13:12:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2024/11/terazi/terazi-toplantidsf-sozlesme.jpg" type="image/jpeg" length="96169"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[YASA DIŞI BAHİSTE PARA NAKLİNE ARACILIK SUÇU]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/yasa-disi-bahiste-para-nakline-aracilik-sucu-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/yasa-disi-bahiste-para-nakline-aracilik-sucu-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>I. Giriş</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>7258 sayılı Futbol ve Diğer Spor Müsabakalarında Bahis ve Şans Oyunları Düzenlenmesi Hakkında Kanun’un 5. maddesinin 1. fıkrasının; </strong>(a) bendinde, spor müsabakalarına dayalı sabit ihtimalli ve müşterek bahis veya şans oyunlarını oynatanların ya da oynanmasına yer ve imkan sağlayanların cezalandırılacağı, (b) bendinde, yurt dışında oynatılan spor müsabakalarına dayalı sabit ihtimalli veya müşterek bahis ya da şans oyunlarının internet yoluyla veya sair suretle erişim sağlayarak Türkiye’den oynanmasına imkan sağlayan kişilerin cezalandırılacağı, <strong>(c) bendinde, spor müsabakalarına dayalı sabit ihtimalli veya müşterek bahis ya da şans oyunları ile bağlantılı olarak para nakline aracılık eden kişilerin cezalandırılacağı,</strong> (ç) bendinde, kişileri reklam vermek ve sair surette spor müsabakalarına dayalı sabit ihtimalli veya müşterek bahis ya da şans oyunlarını oynamaya teşvik edenlerin cezalandırılacağı ve son olarak (d) bendinde, spor müsabakalarına dayalı sabit ihtimalli veya müşterek bahis veya şans oyunlarını oynayanların, mahallin en büyük idare amiri tarafından, diğer suçlardan farklı olarak “idari para cezası” ile cezalandırılacağı ifade edilmiştir.</p>

<p><strong>Bu yazımızda;</strong> 7258 sayılı Kanunun 5. maddesinin 1. fıkrasının (c) bendi üzerinde duracak, suçun kabulü için araştırılması gereken hususları, “suçta ve cezada kanunilik” ilkesi gereğince suçun oluşabilmesi için gerekli fiili ve “ceza sorumluluğunun şahsiliği” ilkesi uyarınca, hangi durumda sanığa yasa dışı bahis ya da şans oyunları ile bağlantılı olarak para nakline aracılık ettiğine dair sorumluluğun yüklenebileceğini, Yargıtay 7. Ceza Dairesi’nin kararı ile bölge adliye mahkemesi kararlarına yer vermek suretiyle değerlendireceğiz.</p>

<p><strong>7258 sayılı Futbol ve Diğer Spor Müsabakalarında Bahis ve Şans Oyunları Düzenlenmesi Hakkında Kanun’un 5. maddesinin 1. fıkrasının (c) bendine göre; </strong><i>“c) Spor müsabakalarına dayalı sabit ihtimalli veya müşterek bahis ya da şans oyunlarıyla bağlantılı olarak para nakline aracılık eden kişiler, üç yıldan beş yıla kadar hapis ve beş bin güne kadar adli para cezasıyla cezalandırılır”</i>.</p>

<p><strong>5. maddenin 1. fıkrasının (c) bendinde düzenlenen para nakline aracılık suçu;</strong> paranın fiili, yani fiziki taşınması şeklinde olabileceği gibi, banka ve sair para transferine aracılık eden müesseseler veya bulunan özel yöntemler, örneğin döviz büroları vasıtasıyla da gerçekleşebilir. Önemli olan; spor müsabakalarına dayalı sabit ihtimalli veya müşterek bahis veya şans oyunları ile bağlantılı olan her türlü paranın nakline, yani bir yerden bir yere transferine, götürülmesine, taşınmasına, nakil amaçlı olarak muhafazasına, el değiştirmesine, bir yere bırakılmasına veya bir yerden alınmasına aracılık edilip edilmediğidir. Para transferini fiilen yapan kadar, bu nakil işini kontrol ve takip eden, yani yöneten de aynı şekilde sorumludur<a href="http://www.hukukihaber.net/spor-musabakalarinda-bahis-ve-sans-oyunlari-oynatma-sucu" rel="dofollow">[1].</a> Nakil suçu serbest hareketli bir suç olup, fail tarafından birçok yol ve yöntemle işlenebilir.</p>

<p><strong>Ayrıca;</strong> para nakline aracılık suçu bakımından, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun “Taşınmazlara, hak ve alacaklara elkoyma” başlıklı 128. maddesinde, “İletişimin tespiti, dinlenmesi ve kayda alınması” başlıklı 135. maddesinde, örgüt faaliyeti çerçevesinde işlenip işlenmediğine bakılmaksızın, “Gizli soruşturmacı görevlendirilmesi” başlıklı 139. maddesinde ve “Teknik araçlarla izleme” başlıklı 140. maddesinde yer alan tedbirlere ilişkin hükümler uygulanabilmektedir.</p>

<p><strong>Burada dikkat çeken husus; </strong>ilgili CMK tedbirlerine başvurulacak suçlar, 7258 sayılı Kanunun 5. maddesinin 1. fıkrasının (a), (b), (c) ve (ç) bentlerinde düzenlenenler, yani (d) bendinde olduğu gibi yalnızca idari para cezasının değil, hapis ve adli paranın cezasının öngörüldüğü (a), (c) ve (ç) bentlerinde tanımlanan suçlar ile yalnızca hapis cezasının öngörüldüğü (b) bendinde düzenlenen suçtur.</p>

<p><strong>II. Yasa Dışı Bahis ya da Şans Oyunları ile Bağlantılı Olarak Para Nakline İlişkin Kararlar</strong></p>

<p><strong><a href="http://www.hukukihaber.net/yargitay-7-ceza-dairesinin-202124130-e-202310070-k-sayili-karari" rel="dofollow">Yargıtay 7. Ceza Dairesi, 21.11.2023 tarihli, 2021/24130 E. ve 2023/10070 K. sayılı kararı</a>nda; </strong>Bölge Adliye Mahkemesi tarafından verilen mahkumiyet kararını onarken, sanığa ait banka hesap hareketlerinin yoğunluğu, sanığın işi ve maddi durumu ile uyumlu görülmeyen, <strong>yalnızca 2 ila 3 gün gibi kısa sürelerde biriken büyük miktarda paraları ve paraların yurt dışına aktarılmasını,</strong> <strong>yani nakli</strong> ile sanığın hesabı kendisinin kullandığı yönündeki ikrarını gerekçe göstermiştir.</p>

<p><strong>İstanbul BAM 14. Ceza Dairesi, 11.12.2024 tarihli, 2024/2192 E. ve 3237 K. sayılı kararında; </strong>sanığın, yasa dışı bahis ya da şans oyunları ile bağlantılı olarak para nakline aracılık ettiği ve bu yolla 7258 sayılı Kanun m.5/1-c’de düzenlenen suçu işlediğinin iddia edildiği olayda,</p>

<p>Sanığın; <i>“(…) olay tarihlerinde mahalledeki <strong>kahvehaneden tanıdığı H isimli bir şahsın elektronik eşya ticareti yaptığını, kendi hesaplarını kullanamadığını söyleyerek kendisinden banka hesap bilgilerini istediğini</strong>, bu şahsa suç konusu hesapla birlikte 10a yakın banka hesabına ait banka kartlarını teslim ettiğini, <strong>hesaplarının yasadışı bahiste kullanıldığını bilmediğini</strong>”</i> öne sürdüğünün, hükme esas alınan bilirkişi raporunda çok sayıda kişi tarafından para girişi olduğunun görüldüğünün, sanığın ticari faaliyetinin bulunmadığı ve gerçekleştirilen transferlerin düşük tutarlı ve küsuratsız olması sebebiyle hesabın yasa dışı bahis faaliyetlerinde kullanılan hesap tipinde olduğunu gösterdiğinin mütalaa edilmesi karşısında,</p>

<p>Sanığın banka hesaplarına <strong>para gönderen veya sanığın para gönderimi sağladığı şahıslardan kanaate yetecek sayıda kişinin tanık olarak dinlenmesinin</strong>, bu yolla <strong>sanığı tanıyıp tanımadıkları</strong>, parayı <strong>ne amaçla gönderdikleri veya aldıkları</strong>, yasa dışı bahis ya da şans oyunu oynayıp oynamadıkları, oynuyorlarsa bile, bunları kimin düzenlediği ve nasıl oynandığı hususlarında beyanlarının alınmasının gerektiği,</p>

<p><strong>Sonuç olarak;</strong> sanığın banka hesaplarının, <strong>bahis ya da şans oyunları ile bağlantılı olarak para nakline aracılıkta kullanılıp kullanılmadığının gösterilen şekilde tespit edilmesi gerekirken</strong>, eksik araştırma ile hüküm kurulmasını bozma sebebi yapmıştır.</p>

<p><strong>Yeri gelmişken belirtmeliyiz ki; </strong>somut olayda sanığın, hesabını başkasına verdiği, yani ortada hesap kullandırmanın olduğu durumda, suçun oluşabilmesi için sanığın bunu bilmesi gerekmektedir. Aksi takdirde; sanığın bunu bilmediği, haliyle kastının olmadığı durumda suçun oluşmayacağı, yani nakle aracılığın kabul edilemeyeceği söylenmelidir.</p>

<p><strong>Konya BAM 5. Ceza Dairesi, 17.05.2023 tarihli, 2023/544 E. ve 2023/1198 K. sayılı kararında;</strong> sanığın, İlk Derece Mahkemesi tarafından verilen 7258 sayılı Kanun m.5/1-c uyarınca cezalandırılmasına dair kararı, aşağıda yer vereceğimiz nedenlerle ve oybirliğiyle bozmuştur.</p>

<p>Sanığın, suç tarihlerini kapsayacak şekilde, yani bu tarihlerden öncesi dönemden başlayarak, tespitin yapıldığı tarihe kadar olan dönem için;</p>

<p>Sanığa <strong>para gönderdiğini beyan eden şahısların tanık sıfatı ile dinlenmesinin</strong>, sanığı tanıyıp tanımadıklarının ve <strong>parayı hangi amaçla gönderdiklerinin ve/veya aldıklarının</strong>, bu hususta dinlenecek olan tanıkların bahis ya da şans oyunu oynayıp oynamadıklarının, eğer oynuyorlarsa bunları kimin düzenlediğinin ve nasıl oynadıkları konusunda beyanlarının alınarak çelişkilerin giderilmesinin,</p>

<p>Sanığın banka hesabındaki para transferlerinin, yani <strong>sanığın hesabına paranın yattığı ve sanığın para yatırdığı transferlerin araştırılmasının</strong>,</p>

<p>Sanığa ait olduğu ve suçta kullanıldığı iddia edilen hesaplardaki şüpheli işlemler ile ilgili, paraların kimler tarafından gönderildiğinin, aynı şekilde <strong>hesaba gelen paraların hangi hesaplara aktarıldığının ve akıbetinin ne olduğuna ilişkin ayrıntılı hesap ekstreleri</strong> ile sözkonusu para transferlerinin denetlenebilmesi amacıyla <strong>suç tarihi ve öncesini kapsayacak şekilde Mali Suçlar Araştırma Kurulu’ndan (MASAK’tan) rapor alınmasının</strong>,</p>

<p>Gerektiği söylenerek,</p>

<p>Yukarıda sayılan üç araştırmanın gerekliliği yerine getirildikten sonra, sayılan bilgi ve belgelerin alanında uzman bilirkişiye tevdii sonucu;</p>

<p>Sanığın; m.5/1-c kapsamında para transferine aracılığının olup olmadığının, bahis ve şans oyunları ile bağlantılı olacak şekilde yasa dışı bahis sitelerine ve bu sitelerin hesaplarına para naklinin nasıl yapıldığının, <strong>sanığın dahil olduğu iddia edilen sistemin hangi şekilde işlediğinin,</strong> sanığa ait bu <strong>hesapların yasa dışı bahis siteleri ve bu sitelerin hesapları ile ne şekilde ilişkilendirildiğinin</strong>,</p>

<p>Bahis sitelerinden ve hesaplarından, sanığa ait banka hesaplarına para girişlerinin olup olmadığının ve <strong>transferin, yani kelime anlamı ile <i>“bir şeyi, bir kimseyi, bir grubu bir yerden alıp başka bir yere götürme”</i> hususunun bir gerekliliği olarak, aynı şekilde sanığa ait banka hesaplarından da bu sitelere para girişinin olup olmadığının</strong>,</p>

<p>Sanığa ait hesaplardan <strong>başka hesaplara bu amaçla para transferinin yapılıp yapılmadığının</strong>, temin edilmesi gereken ve sanığa ait hesap ekstreleri üzerinde ise, para yatırma işlemlerinin mahiyeti ve miktarı ile bu transferlerin yasa dışı bahis oynatılan sitelerle bir ilgisinin olup olmadığının,</p>

<p>Bilirkişiden alınacak ayrıntılı ve gerekçeli rapor ile açıklanarak, tüm delillerin birlikte değerlendirmesi ve <strong>sanığın suç kastının olup olmadığının tartışılmak suretiyle hukuki durumun tayin edilmesinin gerektiği</strong> ifade edilmiştir.</p>

<p><strong>III. Değerlendirme</strong></p>

<p><strong>7258 sayılı Kanunun 5. maddesinin 1. fıkrasının (c) bendinde düzenlenen bahis ve şans oyunlarından kaynaklanan paranın nakline aracılık etme suçunun kabulü için;</strong> öncelikle, sanığın bu suçu işleme kastının bulunması gerekmektedir. Failin bu kastla hareket etmediği durumda bu suç oluşmayacaktır. Failin hesabına bilgisi dışında gelen veya hesabını kullandırmışsa da, gelen ve giden paranın ne sebeple gelip gittiğinden haberinin olmadığı hallerde, para nakline aracılık suçunun kast unsurunun gerçekleştiği söylenemez.</p>

<p><strong>Parayı gönderenin, yani gönderici tarafın yasa dışı bahis sitesi veya bu siteye bağlı hesap olduğu ya da parayı alanın, yani alıcının yasa dışı bahis sitesi ya da bu siteye bağlı hesap olduğu durumda;</strong> sanığın yasa dışı bahis ve şans oyunlarından kaynaklanan paranın nakline aracılık etme kastının olmadığı veya göndericinin ya da alıcının yasa dışı bahis sitesi olduğunu bilmediği durumda, sanığın bu amaçla hareket ettiği de söylenemeyecektir.</p>

<p><strong>Kast unsurunun suçun oluşmasında gerekli olduğunu açıkladıktan sonra;</strong> kastın tespit edilmesinde, bankacılık uygulamaları sayesinde banka hesaplarına erişimin sağlanabildiği ve günümüzde banka hesabına sahip olan neredeyse herkesin bankacılık işlemlerini gerçekleştirebilme amacı da dahil olmak üzere kullandığı cep telefonları belirleyici olabilir.</p>

<p><strong>Bankacılık uygulamalarının cep telefonları ile entegre şekilde çalıştığı, uygulama üzerinden para transferlerinin yapılabildiği ve aynı şekilde hesap hareketlerinin de takip edilebildiği gözönüne alındığında;</strong> şüphelinin sevk ve idaresinde bulunan cep telefonlarına gelen bankacılık uygulamaları da dahil uygulama bildirimlerinin, aynı şekilde işlem onayı ve sair hususlar için alınan SMS onaylarının bilirkişi raporlarında tespit edildiği görülmektedir.</p>

<p><strong>Bundan hareketle, failin kastının ortaya koyulmasında;</strong> cep telefonuna gelen bankacılık uygulaması bildirimleri, SMS ile işlem onayı sağlanıp sağlanmadığı ve diğer hususlar kastın tespitinde önem teşkil etmektedir.</p>

<p><strong>Değindiğimiz hesap kullandırma gibi durumlarda ise;</strong> hesabını kullandıran şahısların hesapları elde edildikten sonra, hesaba kayıtlı telefon numarasının değiştirildiği, sistemden kaldırılan hesabın gerçek sahibinin telefon numarası yerine gerçek failin telefon numarasının bankaya bildirildiği, bu sebeple hesabın gerçek sahibi kullandırmakta olduğu hesabında, bu yönde kastı olmasa dahi, yapılan sık sayıda ve yüksek miktarda işlemlerden, yani para transferlerinden dolayı farklı cezalarla karşılaşabilmektedir.</p>

<p><strong>Tüm bu nedenlerle;</strong> yasa dışı bahisle veya suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerini aklama fiilleri ile mücadele etmek amacıyla, para transferleri de dahil değindiğimiz bankacılık işlemlerinde uygulama tarafından gönderilen, yani entegre cep telefonu ve numarasının kaldırabildiği bildirimlerin değil, doğrudan SMS bildirimleri ile işlemlerin onaylanması, bu durumun ilgilinin tercihi dışında zorunlu tutulması gerektiği söylenebilir.</p>

<p><strong>Bununla birlikte;</strong> parayı gönderenlerin, yasa dışı bahis sitesi veya bu siteye bağlı hesap olduğu ya da yasa dışı bahis paralarını toplayan ve bunları aklayan veya aklanmasına aracılık eden olduğu durumda “ceza sorumluluğunun şahsiliği” ilkesi gündeme gelecek, bu ilkeden hareketle, bunu bilmeyen ve bilmesi mümkün olmayan şahsa, yani hesap sahibine ceza sorumluluğu yüklenemeyecek ve bundan sorumlu tutulamayacaktır.</p>

<p>Yasa dışı şans ve bahis oyunlarından kaynaklanan paranın nakledildiğinin söylenebilmesi için naklin/transferin, yani kelime anlamı ile <i>“bir yerden alıp başka bir yere iletme” </i>kavramının yerini bulması gerekmektedir. Bu durumda paranın nakledildiğini söyleyebilmek için; paranın hesaba gelişi kadar, elbette hesaptan çıkışının da olması gerekmektedir.</p>

<p>7258 sayılı Kanun m.5/1-c’de yer alan fiilden dolayı başka bir suçtan da cezalandırmanın gündeme geleceği düşünülebilir. Bu durumda ilk akla gelecek olan, “Suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerini aklama” başlıklı 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu m.282 olacaktır. Ancak bu hususta m.282/2’de yer düzenlenen suç, madde metninde yer alan <i>“bu suçun konusunu oluşturan malvarlığı değerini, bu özelliğini bilerek satın alan, kabul eden, bulunduran veya kullanan kişi” </i>hükmünden hareketle, bilerek kabulü gerektirdiği için suçun unsurları oluşmayacaktır.</p>

<p>Aynı durum TCK m.165’in madde metninde yer alan, <i>“Bir suçun işlenmesiyle elde edilen eşyayı veya diğer malvarlığı değerini, bu suçun işlenmesine iştirak etmeksizin, satan, devreden, satın alan veya kabul eden kişi” </i>cümlesinden dolayı, “Suç eşyasının satın alınması veya kabul edilmesi” başlıklı TCK m.165 için de düşünülebilir, ancak bu durumda da suçun manevi unsurundan kaynaklı, bilerek ve isteyerek kabulün varlığı gerekmektedir.</p>

<p><strong>Sonuç olarak; </strong>7258 sayılı Kanunun 5. maddesinin 1. fıkrasının (c) bendinde tanımlanan suçun oluşması için, transfere konu paraların sistem içerisindeki durumunun, yapılan transferlerin bahis amacıyla yapıldığının ispatının, bu hususta tanıklarla ya da bilirkişi raporu gibi teknik delillerle failin gerçek amacının ortaya koyulmasının zorunlu olduğu,</p>

<p>Failin; transferlere konu para trafiğinin, yani “suçta ve cezada kanunilik” ilkesi gereğince paranın girişini ve aynı şekilde çıkışını yasa dışı bahis ya da şans oyunları ile bağlantılı olarak yönetip yönetmediğinin, böyle bir durum varsa bunu hangi amaçla yaptığının, yani bu yönde kastının tespit edilmesinin gerektiği,</p>

<p>Kelime anlamı ile de ortaya koyulduğu üzere; paranın yalnızca girişinin ya da yalnızca çıkışının olduğu durumların “nakil” kavramı ile örtüşmediği, böyle bir durumda zaten nakil fiilinin gerçekleşmemiş olacağı, haliyle Anayasa m.38/1, TCK m.2 ve İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi m.7 hükümleri ile güvence altında olan “suçta ve cezada kanunilik” ilkesinin bir gereği olarak suçun oluşmayacağı,</p>

<p>İzahtan varestedir.</p>

<p><strong>Prof. Dr. Ersan Şen</strong></p>

<p><strong>Stj. Av. Dündar Can Yorgun</strong></p>

<p><span style="color:#999999">(Bu makale, sayın </span><a href="https://www.hukukihaber.net/prof-dr-ersan-sen" rel="dofollow"><span style="color:#999999">Prof. Dr. Ersan ŞEN </span></a><span style="color:#999999">tarafından </span><a href="https://www.hukukihaber.net/" rel="dofollow"><span style="color:#999999">www.hukukihaber.net</span></a><span style="color:#999999"> sitesinde yayınlanması için kaleme alınmıştır. Kaynak gösterilse dahi makalenin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan makalenin bir bölümü, aktif link verilerek kullanılabilir. Yazarı ve kaynağı gösterilmeden kısmen ya da tamamen yayınlanması şahsi haklara ve fikri haklara aykırılık teşkil eder.)</span></p>

<p><span style="color:#999999">------------</span></p>

<p><a href="http://www.hukukihaber.net/spor-musabakalarinda-bahis-ve-sans-oyunlari-oynatma-sucu" rel="dofollow"><span style="color:#999999">[1]</span></a><span style="color:#999999"> </span><a href="https://www.hukukihaber.net/spor-musabakalarinda-bahis-ve-sans-oyunlari-oynatma-sucu" rel="dofollow"><span style="color:#999999">https://www.hukukihaber.net/spor-musabakalarinda-bahis-ve-sans-oyunlari-oynatma-sucu</span></a></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/yasa-disi-bahiste-para-nakline-aracilik-sucu-1</guid>
      <pubDate>Fri, 03 Jul 2026 19:57:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/07/terazi/bahissas-tera.jpg" type="image/jpeg" length="34218"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[KONKORDATODA DÜRÜSTLÜK İLKESİ VE BAŞVURU SÜRECİNDE FİNANSAL ŞEFFAFLIK YÜKÜMLÜLÜĞÜ]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/konkordatoda-durustluk-ilkesi-ve-basvuru-surecinde-finansal-seffaflik-yukumlulugu-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/konkordatoda-durustluk-ilkesi-ve-basvuru-surecinde-finansal-seffaflik-yukumlulugu-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>I. GİRİŞ</strong></p>

<p>Özel hukuk ilişkilerinin temelini oluşturan güven ilkesi, kişilerin haklarını kullanırken ve borçlarını yerine getirirken dürüstlük kurallarına uygun davranmalarını zorunlu kılmaktadır. Hukuk düzeni yalnızca şeklen kanuna uygun davranışları değil, aynı zamanda dürüstlük kuralına uygun şekilde kullanılan hakları koruma altına almaktadır. Bu nedenle iyi niyet ve dürüstlük ilkeleri yalnızca medeni hukukun değil, borçlar hukuku, ticaret hukuku ve icra-iflâs hukukunun da temel prensipleri arasında yer almaktadır.</p>

<p>Türk Medeni Kanunu'nun 2. maddesinde; "Herkes, haklarını kullanırken ve borçlarını yerine getirirken dürüstlük kurallarına uymak zorundadır. Bir hakkın açıkça kötüye kullanılmasını hukuk düzeni korumaz." hükmüne yer verilmiş, aynı Kanun'un 3. maddesinde ise iyi niyet karinesi düzenlenmiştir. Buna göre kanunun iyi niyete hukuki sonuç bağladığı hâllerde asıl olan iyi niyetin varlığıdır. Bununla birlikte, somut olayın gereklerine göre kendisinden beklenen özeni göstermeyen kimse iyi niyet iddiasında bulunamayacaktır.</p>

<p>Bu hükümler, özel hukukun bütün alanlarında olduğu gibi konkordato hukukunda da uygulama alanı bulmaktadır. Zira konkordato müessesesi, ekonomik güçlük içerisine düşmüş dürüst borçlunun faaliyetlerini sürdürebilmesini ve alacaklıların mümkün olan en yüksek oranda tatmin edilmesini amaçlayan istisnai bir yeniden yapılandırma mekanizmasıdır. Dolayısıyla konkordatonun varlık sebebi, borçlunun dürüst davranacağı yönündeki hukuki varsayıma dayanmaktadır.</p>

<p>Öğretide her ne kadar "iyi niyet" kavramı genel bir ifade olarak kullanılmakta ise de, konkordato hukukunda esasen uygulanması gereken ilke TMK m.2'de düzenlenen objektif dürüstlük kuralıdır. TMK m.3 anlamındaki sübjektif iyi niyet ise ancak kanunun açıkça hukuki sonuç bağladığı hâllerde uygulama alanı bulmaktadır. Dolayısıyla konkordato yargılamasında değerlendirilmesi gereken husus, borçlunun kötü niyetli olup olmadığı değil, dürüstlük kuralına uygun davranıp davranmadığıdır.</p>

<p>Bu çalışmada, konkordato hukukunda iyi niyet ilkesinin kapsamı, borçlunun dürüst davranma yükümlülüğü, bu yükümlülüğün ihlali hâlinde uygulanabilecek yaptırımlar ile uygulamada karşılaşılan kötüye kullanma örnekleri İcra ve İflâs Kanunu hükümleri çerçevesinde incelenecektir.</p>

<p><strong>II. KONKORDATONUN AMACI VE İYİ NİYET ESASI</strong></p>

<p>Ekonomik dalgalanmalar, finansmana erişimde yaşanan güçlükler, yüksek enflasyon, üretim maliyetlerindeki artışlar ve işletme sermayelerindeki yetersizlikler son yıllarda konkordato başvurularında önemli ölçüde artışa neden olmuştur. Bu gelişmeler, konkordato kurumunun ekonomik hayattaki önemini artırmış olmakla birlikte, uygulamada çeşitli hukuki sorunları da beraberinde getirmiştir.</p>

<p>İcra ve İflâs Kanunu'nun sistematiği incelendiğinde konkordatonun temel amacının, ekonomik olarak geçici ödeme güçlüğü yaşayan ancak faaliyetini sürdürebilecek durumda bulunan dürüst borçlunun korunması olduğu görülmektedir. Kanun koyucu, borçlunun ticari faaliyetlerini devam ettirebilmesini sağlarken aynı zamanda alacaklıların da mümkün olan en yüksek düzeyde tatmin edilmesini hedeflemiştir.</p>

<p>Nitekim öğretide konkordato; "Dürüst bir borçlunun, imtiyazsız alacaklılarının çoğunluğu ile yaptığı ve ticaret mahkemesinin tasdikiyle hüküm ifade eden cebrî bir anlaşmadır." şeklinde tanımlanmaktadır (Baki Kuru, <i>İcra ve İflâs Hukuku El Kitabı</i>, 2. Baskı, Ankara 2013, s. 1444).</p>

<p>Bu tanımdan da anlaşılacağı üzere konkordatonun ön şartı borçlunun dürüst olmasıdır. Dolayısıyla alacaklılardan korunmak, icra takiplerini durdurmak veya şirket malvarlığını üçüncü kişilere devretmek amacıyla yapılan başvurular konkordato kurumunun kuruluş amacına tamamen aykırıdır.</p>

<p><strong>III. KONKORDATODA BORÇLUNUN DÜRÜST DAVRANMA YÜKÜMLÜLÜĞÜ</strong></p>

<p>Konkordato talebinde bulunan borçlu, yalnızca mahkemeye başvurduğu anda değil, geçici mühletin verilmesinden konkordatonun tasdikine kadar devam eden bütün süreç boyunca dürüstlük kuralına uygun hareket etmek zorundadır.</p>

<p>Geçici mühlet kararı ile borçlu önemli ölçüde hukuki koruma elde etmektedir. Buna karşılık alacaklıların takip hakları önemli ölçüde sınırlandırılmaktadır. Bu nedenle konkordato sürecinde borçlunun davranışları daha sıkı bir dürüstlük denetimine tabi tutulmalıdır.</p>

<p>Borçlunun; malvarlığını azaltmaya yönelik işlemler yapması, şirket aktiflerini üçüncü kişilere devretmesi, alacaklıların tahsil imkânını azaltacak tasarruflarda bulunması, ticari faaliyet görüntüsü altında mal kaçırmaya yönelik işlemler gerçekleştirmesi, komiserin talimatlarına aykırı davranması, dürüstlük kuralı ile bağdaşmayacak davranışlar olarak değerlendirilebilir.</p>

<p>Bu noktada değerlendirme yapılırken yalnızca işlemin şekli değil, ekonomik sonucu ve alacaklılar üzerindeki etkisi de dikkate alınmalıdır.</p>

<p>Konkordato talebinde bulunan borçlunun dürüst davranma yükümlülüğü, yalnızca geçici mühlet kararının verilmesinden sonraki dönemi değil, mahkemeye yapılan ilk başvurudan itibaren bütün konkordato sürecini kapsamaktadır. Bu nedenle mahkemeye sunulan konkordato ön projesi ile ekindeki mali verilerin gerçeği eksiksiz ve doğru şekilde yansıtması zorunludur. Özellikle stok kayıtlarının fiili stok durumu ile uyumlu olmaması, işletmenin aktifinde gösterilen emtianın gerçekte bulunmaması veya kayıtlı miktarlardan önemli ölçüde farklı olması, ticari defter ve mali tablolarda yer verilen kasa mevcudunun fiili kasa sayımıyla örtüşmemesi, başka bir ifadeyle muhasebe kayıtlarında mevcut görünen nakdin gerçekte işletme kasasında bulunmaması yahut nakit akış projeksiyonlarının işletmenin gerçek ödeme kapasitesini yansıtmayacak şekilde iyimser varsayımlara dayanılarak hazırlanması, konkordato talebinin dayandığı mali verilerin güvenilirliğini ciddi biçimde zedelemektedir. Bu tür aykırılıklar, her somut olayın özellikleri çerçevesinde değerlendirilmekle birlikte, borçlunun mahkemeyi ve alacaklıları yanıltmaya yönelik hareket ettiğine ilişkin kuvvetli emare olarak kabul edilebilir. Zira konkordato yargılamasında mahkemenin geçici mühlet kararı verirken yaptığı ilk değerlendirme, büyük ölçüde borçlu tarafından sunulan mali bilgi ve belgelere dayanmaktadır. Gerçeği yansıtmayan mali tablolar üzerinden konkordato korumasından yararlanılması, yalnızca Türk Medeni Kanunu'nun 2. maddesinde düzenlenen dürüstlük kuralına aykırılık oluşturmakla kalmayacak; aynı zamanda konkordato kurumunun dürüst borçluyu koruma amacını da ortadan kaldıracaktır. Bu nedenle konkordato komiserinin, bağımsız denetçinin ve mahkemenin özellikle stok kayıtları, kasa mevcudu, banka hesapları, cari hesap hareketleri ve nakit akış projeksiyonları üzerinde ayrıntılı inceleme yapması, konkordato kurumunun kötüye kullanılmasının önlenmesi bakımından büyük önem taşımaktadır.</p>

<p>Kanaatimizce konkordato yargılamasında borçlunun dürüstlüğünün değerlendirilmesi yalnızca İİK m. 297 kapsamında mühlet süresince gerçekleştirilen işlemlerle sınırlandırılmamalıdır. Başvuru tarihinden önce düzenlenen mali tabloların gerçeğe aykırı hazırlanması, aktiflerin olduğundan fazla, pasiflerin olduğundan az gösterilmesi, gerçekte mevcut olmayan stokların varmış gibi kaydedilmesi veya kasa hesabının fiktif şekilde şişirilmesi de dürüstlük kuralı kapsamında değerlendirilmeli; bu tür davranışların tespiti hâlinde mahkeme, İİK m. 287 ve devamı hükümleri çerçevesinde konkordato talebinin samimiyetini yeniden değerlendirmelidir. Aksi yaklaşım, gerçeği yansıtmayan mali verilerle konkordato korumasından yararlanılmasına imkân sağlayarak hem dürüst borçlular ile kötü niyetli borçlular arasında eşitsizlik yaratacak hem de alacaklıların menfaatlerini telafisi güç biçimde zedeleyebilecektir.</p>

<p>Konkordato, borçluya devlet eliyle sağlanan olağanüstü bir cebrî koruma mekanizmasıdır. Devletin cebrî korumasından yararlanabilmenin ön şartı ise dürüst davranmaktır. Dolayısıyla dürüstlük ilkesi konkordatonun yalnızca etik değil, hukuki meşruiyet şartını oluşturmaktadır.</p>

<p><strong>IV. GEÇİCİ MÜHLET DÖNEMİNDE DÜRÜSTLÜK İLKESİNİN GÖRÜNÜMÜ</strong></p>

<p>İİK'nın 287. maddesi uyarınca mahkeme, konkordato talebiyle birlikte sunulan belgelerin eksiksiz olduğunu tespit ettiğinde derhâl geçici mühlet kararı verir ve borçlunun malvarlığının korunması için gerekli tüm tedbirleri alır. Buna karşılık İİK m.297 gereğince borçlu kural olarak komiser gözetiminde faaliyetlerine devam eder.</p>

<p>Ancak Kanun, mahkemeye daha geniş yetkiler de tanımıştır. Mahkeme; bazı işlemlerin yalnızca komiser izniyle yapılmasına, işletmenin tamamen komiser tarafından yönetilmesine, borçlunun tasarruf yetkisinin sınırlandırılmasına karar verebilir.</p>

<p>Kanaatimizce özellikle yüksek tutarlı ticari işletmeler bakımından mahkemece verilen geçici mühlet kararlarında komiserin görev ve yetkilerinin genel ifadeler yerine somut ve ayrıntılı şekilde belirlenmesi, uygulamada doğabilecek tereddütleri önemli ölçüde azaltacaktır.</p>

<p><strong>V. BORÇLUNUN TASARRUF YETKİSİNİN SINIRLANDIRILMASI</strong></p>

<p>İİK m.297/2 uyarınca borçlu; rehin tesis edemez, kefil olamaz, ivazsız tasarrufta bulunamaz, işletmenin devamı açısından önem taşıyan taşınırları devredemez, taşınmazlarını mahkeme izni olmaksızın tasarruf konusu yapamaz. Kanun koyucu bu sınırlamaları, alacaklıların menfaatlerinin korunması amacıyla kabul etmiştir.</p>

<p>Buna rağmen uygulamada bazı borçluların görünüşte ticari faaliyet kapsamında işlem yaparak şirket aktiflerini azaltmaya yönelik davranışlarda bulunduğu görülmektedir. Bu tür işlemlerin yalnızca şekli hukuk bakımından değil, dürüstlük kuralı ve hakkın kötüye kullanılması yasağı bakımından da değerlendirilmesi gerekir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>VI. DÜRÜSTLÜK KURALINA AYKIRILIĞIN SONUÇLARI</strong></p>

<p>Borçlunun konkordato sürecinde dürüst davranmadığının anlaşılması hâlinde çeşitli hukuki yaptırımlar gündeme gelebilir.</p>

<p>Bunlar; geçici mühletin kaldırılması, kesin mühletin kaldırılması, konkordato talebinin reddi, tasarruf yetkisinin kaldırılması, iflâs kararı verilmesi, tasdik edilmiş konkordatonun tamamen feshi şeklinde ortaya çıkabilmektedir.</p>

<p>Özellikle İİK m.292 kapsamında borçlunun alacaklıları zarara uğratma amacıyla hareket ettiğinin anlaşılması hâlinde mahkeme, komiser raporu üzerine konkordato talebini reddederek borçlunun iflâsına resen karar verebilecektir.</p>

<p><strong>VII. KONKORDATONUN TAMAMEN FESHİ</strong></p>

<p>İİK'nın 308/f maddesi, kötü niyetle sakatlanmış konkordatonun tamamen feshedilebilmesine imkân tanımaktadır. Buna göre her alacaklı, kötü niyet unsurunun varlığı hâlinde tasdik kararını veren mahkemeden konkordatonun tamamen feshini talep edebilir.</p>

<p>Fesih kararının kesinleşmesi üzerine durum ilan edilir ve gerekli mercilere bildirilir. Ayrıca şartlarının oluşması hâlinde mahkeme borçlunun iflâsına da resen karar verebilir. Bu düzenleme, konkordato sürecinde dürüstlük ilkesinin yalnızca tasdik aşamasına kadar değil, konkordatonun uygulanması süresince de korunmasını amaçlamaktadır.</p>

<p><strong>VIII. 13 MAYIS 2026 TARİHLİ YÖNETMELİK DEĞİŞİKLİĞİNİN DÜRÜSTLÜK İLKESİ BAKIMINDAN DEĞERLENDİRİLMESİ</strong></p>

<p>13 Mayıs 2026 tarihli ve 33252 sayılı Resmî Gazete ‘de yayımlanan Konkordato Talebine Eklenecek Belgeler Hakkında Yönetmelikte Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik, konkordato başvurularında sunulan mali bilgilerin doğruluğu ve güvenilirliğinin artırılmasına yönelik önemli yenilikler getirmiştir. Her ne kadar Yönetmelik değişikliği doğrudan "dürüstlük" kavramına yer vermemiş olsa da, getirilen düzenlemelerin tamamı birlikte değerlendirildiğinde kanun koyucunun konkordato başvurularında şekli belge denetiminden ziyade gerçeğe uygun finansal raporlama anlayışını güçlendirmeyi amaçladığı görülmektedir.</p>

<p>Özellikle Yönetmeliğin 4. maddesinde yapılan değişiklikle borçlular bakımından uygulanacak finansal raporlama çerçevesinin açık biçimde belirlenmiş olması, konkordato talebine esas alınacak mali tabloların ortak muhasebe standartlarına göre hazırlanmasını zorunlu hâle getirmiştir. Böylece işletmenin mali durumunun farklı muhasebe uygulamalarıyla olduğundan farklı gösterilmesi ihtimalinin azaltılması hedeflenmiştir.</p>

<p>Benzer şekilde Yönetmeliğin 5 inci maddesinde yapılan değişiklik ile konkordato dosyasına eklenecek bağımsız denetim raporunun "makul güvence veren denetim raporu" niteliğinde olması zorunlu tutulmuştur. Bu değişiklik, konkordato hukukunda yalnızca belge sunulmasını değil, sunulan mali bilgilerin doğruluğuna ilişkin yüksek seviyede güvence verilmesini amaçlamaktadır. Başka bir ifadeyle artık denetim faaliyetinin amacı yalnızca muhasebe kayıtlarının varlığını tespit etmek değil; konkordato talebinin dayandığı finansal verilerin gerçeği makul ölçüde yansıtıp yansıtmadığını ortaya koymaktır.</p>

<p>Gerçekten de konkordato talebinin kabulü bakımından önemli olan husus yalnızca İİK m.286 kapsamında gerekli belgelerin şeklen dosyaya sunulmuş olması değildir. Asıl önem taşıyan husus, bu belgelerde yer alan finansal verilerin işletmenin gerçek mali durumunu dürüstlük kuralına uygun biçimde yansıtmasıdır. Gerçeğe aykırı stok kayıtları, fiilen mevcut olmayan kasa mevcudu, gerçeği yansıtmayan nakit akış projeksiyonları veya fiktif aktif kalemleri üzerine kurulan bir konkordato projesi, şeklen eksiksiz görünse dahi dürüstlük ilkesine uygun kabul edilemez.</p>

<p>Bu yönüyle 13 Mayıs 2026 tarihli Yönetmelik değişikliği, konkordato başvurularında şekli belge denetiminden maddi doğruluk denetimine geçiş iradesinin bir göstergesi olarak değerlendirilebilir. Özellikle makul güvence veren bağımsız denetim raporunun zorunlu tutulması, mahkemenin ve konkordato komiserinin yalnızca muhasebe kayıtlarını değil, bu kayıtların ekonomik gerçeklikle uyumunu da dikkate alması gerektiğini ortaya koymaktadır.</p>

<p>Ancak belirtmek gerekir ki, söz konusu Yönetmelik değişikliği tek başına konkordato kurumunun kötüye kullanılmasını tamamen önlemeye yeterli değildir. Zira bağımsız denetim raporları büyük ölçüde denetçiye sunulan bilgi ve belgelere dayanılarak hazırlanmaktadır. Bu nedenle gerçeğe aykırı muhasebe kayıtlarının oluşturulması, stokların olduğundan fazla gösterilmesi, ilişkili şirket işlemleriyle aktiflerin şişirilmesi veya kasa hesabının gerçekte mevcut olmayan nakit ile desteklenmesi hâlinde, yalnızca bağımsız denetim raporuna dayanılarak konkordato başvurusunun dürüst olduğu sonucuna varılması mümkün değildir. Bu sebeple mahkeme ile konkordato komiserinin özellikle stok sayımları, banka mutabakatları, cari hesap hareketleri, kasa fiili sayımları ve işletmenin gerçek faaliyet hacmi üzerinde etkin bir maddi inceleme yapmaları gerekmektedir.</p>

<p>Kanaatimizce yeni Yönetmelik, konkordato hukukunda dürüstlük ilkesinin yalnızca borçlunun davranışlarını değil, başvurunun dayanağını oluşturan finansal verilerin doğruluğunu da kapsadığı yönündeki görüşümüzü güçlendirmektedir. Başka bir ifadeyle, konkordato hukukunda dürüstlük ilkesi artık sadece davranışsal bir yükümlülük olarak değil; aynı zamanda finansal şeffaflık, doğru finansal raporlama ve ekonomik gerçekliğe uygun bilgi sunma yükümlülüğü olarak da değerlendirilmelidir.</p>

<p><strong>IX. DEĞERLENDİRME</strong></p>

<p>Konkordato, dürüst borçluların ekonomik hayata yeniden kazandırılması amacıyla oluşturulmuş olağanüstü bir hukuki yeniden yapılandırma kurumudur. Bu nedenle konkordato koruması, yalnızca ödeme güçlüğü yaşayan borçluların değil, aynı zamanda dürüst davranan borçluların yararlanabileceği istisnai bir hukuki imkân olarak değerlendirilmelidir.</p>

<p>Borçlunun geçici veya kesin mühlet kararını alacaklılardan mal kaçırmak, şirket aktiflerini azaltmak ya da icra takiplerini sürüncemede bırakmak amacıyla kullanması, TMK'nın 2. maddesinde düzenlenen dürüstlük kuralı ile bağdaşmayacağı gibi, konkordato kurumunun varlık sebebini de ortadan kaldırmaktadır.</p>

<p>Bu nedenle konkordato hukukunda yapılacak değerlendirmelerde yalnızca borçlunun mali durumu değil, konkordato sürecindeki davranışları, ticari işlemlerinin ekonomik etkileri ve alacaklıların menfaatleri üzerindeki sonuçları birlikte değerlendirilmelidir. Konkordato korumasının, dürüstlük ilkesinden uzaklaşan borçlular bakımından devam ettirilmesi, hem İcra ve İflâs Kanunu'nun sistematiğine hem de Türk Medeni Kanunu'nun 2. maddesinde düzenlenen hakkın kötüye kullanılması yasağına aykırılık oluşturacaktır.</p>

<p>Konkordatoda dürüstlük denetimi yalnızca borçlunun davranışlarının değil, başvuru dosyasında mahkemeye sunulan mali bilgilerin doğruluğunun da yargısal denetimini kapsar. Başka bir ifadeyle konkordatoda dürüstlük, yalnızca davranışsal bir yükümlülük değil, aynı zamanda finansal şeffaflık yükümlülüğüdür. Gerçeğe aykırı mali tablolar üzerine kurulan bir konkordato talebi, İİK m.286'da öngörülen belge sunma yükümlülüğünü şeklen yerine getirmiş görünse bile TMK m.2 anlamında dürüstlük kuralını ihlal edeceğinden konkordato korumasından yararlanmayı haklı kılamaz.</p>

<p>Bu yönüyle konkordato hukukunda iyi niyet, yalnızca başvuru şartlarından biri olmayıp, geçici mühlet kararından konkordatonun infazının tamamlanmasına kadar devam eden ve yargısal denetime tabi bulunan temel bir hukuki yükümlülük niteliği taşımaktadır. Bu nedenle mahkemelerin ve konkordato komiserlerinin, borçlunun dürüst davranma yükümlülüğünü şekli değil maddi anlamda denetlemeleri, konkordato kurumunun amacına uygun işletilebilmesi bakımından zorunludur.</p>

<p><strong>X. GÜNCEL YARGI KARARLARI </strong></p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-6-hukuk-dairesinin-20251636-e-20252895-k-sayili-karari" rel="dofollow"><strong>Yargıtay 6. Hukuk Dairesi 2025/1636 Esas ve 2025/2895 Karar</strong></a></p>

<p>Talep eden şirket vekili dilekçesinde; müvekkili şirketin ödeme güçlüğü içinde olduğunu ve konkordato ön projesinde yazıldığı şekilde borçlarını ödemek istediğini ileri sürerek, konkordato projesinin tasdikini talep etmiştir.</p>

<p><strong>İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI</strong></p>

<p>İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile konkordato talep eden şirketin komiser tarafından istenilen bilgilere ulaşması adına gerekli özeni göstermediği gibi komiser tarafından istenilen bilgileri ve belgeleri vermekten kaçınmak suretiyle komiserin talimatlarına aykırı davrandığı, konkordato başvurusunda beyan edilen mali tablolar ve mali veriler kayıtlarla karşılaştırılarak, kayıtların fiili durumla aynı olup olmadığı ve mevcut durumun ön projede öngörülen nakit akım tabloları ve borç geri ödemeleri için yeterli olup olmadığı hususlarında yapılan incelemede tablolar ve fiili durum ile dosyadaki rayiç değer tablosunda farklılıkların olduğu, komiser tarafından talep eden şirketin Ekim/2024 ile Aralık/2024 arasındaki dönemde satış tutarlarıyla toplam ciro bilgilerine ulaşılamadığı ve dolayısıyla sürecin devamı için gerekli performansın gösterilip gösterilmediği hususunda değerlendirme yapılamadığı, talep eden şirketin ön projesinin makul ve uygulanabilir olmadığı, konkordatonun başarıya ulaşma imkanının bulunmadığı, İİK'nın 292/1-b ve c maddeleri gereğince konkordatonun başarıya ulaşamayacağı ve borçlunun alacaklıları zarara uğratma amacıyla hareket ettiği gerekçesiyle talep edenin konkordato talebinin reddi ile iflasına karar verilmiştir.</p>

<p>İSTİNAF</p>

<p>İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde konkordato talep eden vekili, alacaklılar ... Tarım Ür. San. ve Tic. Ltd. Şti. ile ... Gıda Tarım Ür. San. ve Tic. Ltd. Şti. vekili, ... Yonca Tarım Ürünleri ve Tic. Ltd. Şti. vekili tarafından istinaf başvurusunda bulunulması üzerine Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile istinaf başvurularının esastan reddine karar verilmiştir.</p>

<p>TEMYİZ</p>

<p>A. Temyiz Sebepleri</p>

<p>1-Konkordato talep eden vekili temyiz dilekçesinde; eksik inceleme ile karar verdiğini, verilen iflas kararının müvekkili ve çalışanlarını zor duruma düşüreceğini, borca batıklığın tespiti yapılırken; şirket varlıkların satış değerleri esas alınarak bir ara bilanço düzenlenmesi ve bu varlıkların borçlarını karşılamaya yetip yetmeyeceğinin araştırılması gerektiğini, borca batıklık bilançosunun ticari bilanço verileri dikkate alınarak hazırlandığını, bu nedenle ticari bilançodaki bilgilerin doğru, tutarlı, anlaşılır ve gerçeği yansıtacak şekilde olması gerektiğini, borca batıklık bilançosu düzenlenirken bütün gizli yedeklerin ve borçların ortaya çıkartılması ve tasfiye halinde şirketin varlıklarının borçlarını ödemeye yetip yetmeyeceğinin tespit edilmesi gerektiğini, şirketin iyileştirme projesine uygun davranıp davranmadığı yönünde ve şirketlerin iyileştirme projesi neticesinde mali zorlukları aşıp; normal ticari faaliyete devam edip etmeyeceği yönünde değerlendirme yapılırken bilirkişi raporunda hatalı inceleme ile bazı bilgi ve belgelerin konkordato komiserine ulaştırılmadığının tespitinin yapıldığını, konkordato geçici mühlet dönemi yıl sonu mali döneme denk gelmesi sebebiyle ticari veriler temininde ve paylaşımında kısmen sorunlar yaşandığını, bu eksikliklerin müvekkili şirketçe giderilebilecekken şirket hakkında iflas kararı verilmesinin usul ve hukuka aykırı olduğunu beyan etmiştir.</p>

<p>2-Alacaklılar ... Tarım Ür. San. ve Tic. Ltd. Şti. ile ... Gıda Tarım Ür. San. ve Tic. Ltd. Şti. vekili temyiz dilekçesinde, şirketin borca batık durumda olduğu belirtilmişse de, söz konusu raporda İİK'nın 292. maddesinde düzenleme altına alınan iflası gerektiren durumlar denetime elverişli biçimde açıklanmadan, eksik inceleme ile doğrudan davacının iflasına karar verildiğini, kararın bu yönüyle müvekkili ve diğer alacaklıların haklarını ihlal eder nitelikte olduğunu, dava bakımından konkordato şartlarının oluşmadığını, alacaklıları zarara uğratma amacı olan firmanın konkordato talebinin reddine karar verilmesi gerektiğini, konkordato talebinde bulunan tarafın şirket kayıtlarının gerçeğe uygun olarak tutulmadığını beyan etmiştir.</p>

<p>3-Alacaklı ... Yonca Tarım Ürünleri ve Tic. Ltd. Şti. vekili temyiz dilekçesinde; iflas şartlarının mevcut olmadığını ve şirketin iflasına karar verilmesinin isabetsiz olduğunu, konkordato talebinde bulunan şirketin gerçek borçlarını karşılamaya yeter derecede mal varlığının bulunduğunu, üçüncü kişiler uhdesinde saklanan malların tespiti ve alacakların tahsilinde kullanılabilmesinin bu doğrultuda gerçekleştirilecek yasal başvurular ile mümkün olduğunu beyan etmiştir.</p>

<p>B. Değerlendirme ve Gerekçe</p>

<p>Talep, konkordato projesinin tasdikine ilişkindir.</p>

<p>Bölge Adliye Mahkemelerinin nihai kararlarının bozulması 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 371. maddesinde yer alan sebeplerden birinin varlığı halinde mümkündür.</p>

<p>Temyizen incelenen karar, tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dayandıkları belgelere, uyuşmazlığa uygulanması gereken hukuk kuralları ile hukuki ilişkinin nitelendirilmesine, yargılama şartlarına, yargılama ve ispat kuralları ile kararda belirtilen gerekçelere göre usul ve kanuna uygun olup, konkordato talep eden vekilince ve alacaklılar ... Tarım Ür. San. ve Tic. Ltd. Şti. ile ... Gıda Tarım Ür. San. ve Tic. Ltd. Şti. vekilince, ... Yonca Tarım Ürünleri ve Tic. Ltd. Şti. vekilince temyiz dilekçelerinde ileri sürülen nedenler kararın bozulmasını gerektirecek nitelikte görülmemiştir.</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-6-hukuk-dairesinin-20213467-e-20221994-k-sayili-karari" rel="dofollow"><strong>Yargıtay 6. Hukuk Dairesi 2021/3467 Esas ve 2022/1994 Karar</strong></a></p>

<p>Konkordatoda amaç, elinde olmayan nedenlerle işleri iyi gitmeyen, mali durumu bozulmuş olan ve borçlarını ödeyip faaliyetlerini devam ettirmek isteyen dürüst borçluyu koruyarak mali durumunun iyileşmesini sağlamak ve alacaklıların, borçlunun muhtemel bir iflasına nazaran, daha fazla ölçüde alacaklarına kavuşma olanağı yaratmaktır. Konkordato ile alacaklılar, alacaklarının bir kısmından vazgeçerler ve/veya borçluya, ödeme konusunda belirli bir vade tanırlar. Bu durumdaki bir borçlunun iflas etmesi, faaliyetlerinin tümüyle sona ermesine ve alacaklıların alacaklarını büyük oranda tahsil edememelerine neden olur. İçinde bulunduğu mali koşullara göre borçluya borçlarını belirli bir oran veya vadeyle ödeme imkanı verilmesi hem borçlu bakımından ve hem de alacaklılar bakımından olumlu sonuçlar doğurur.</p>

<p>Konkordato projesinin tasdikiyle birlikte alacaklılar arasında eşitlik esasına dayalı bir ödeme sağlanır ve borçlu iktisadi faaliyetlerine devam eder. Böylece borçlu, piyasadaki varlığını sürdürürken, piyasadaki istikrar ve istihdam imkanları da korunmuş olur.</p>

<p>Konkordato süreci alacaklılar arasında eşitlik ilkesine dayalı olarak (İİK’nın 308/h maddesindeki rehinli alacaklının durumu ayrık tutulmak suretiyle) yürütülür. Konkordatoda alacaklılar arasında herhangi bir ayrım yapılmaksızın benzer durumda bulunan bütün alacaklıları kapsayan adil ve dengeli bir ödeme planının ortaya konulması gerekmektedir.</p>

<p>İİK'nın 305. maddesinde hükme bağlanan konkordato koşullarının kümülatif olarak bir arada bulunması halinde mahkeme konkordatoyu tasdik edecektir. Mahkemenin bu aşamada geniş bir takdir yetkisi bulunmaktadır ve tasdik yargılamasında re'sen araştırma ilkesi geçerlidir. Mahkeme, tasdik yargılamasında konkordato projesini kontrol edecek, konkordato sürecinde yapılması gereken işlemlerin zamanında ve kanuna uygun olarak yapılıp yapılmadığını denetleyecektir. Şekli inceleme kapsamında yapacağı en önemli tespit, komiserin süresi içinde dosyayı kendisine teslim edip etmediğidir. İçerik olarak dikkatle araştırması gereken husus ise, borçlunun alacaklılar arasında dengeyi koruyup korumadığıdır. (Öztek S./Budak A.C./ Yücel M.T./Kale S./Yeşilova B., Yeni Konkordato Hukuku, 2. Baskı, Ankara 2019, s. 539.)</p>

<p>Yukarıda açıklandığı üzere, konkordatoda, alacaklılar arasında mutlak eşitliğin sağlanması şart olmayıp, dengeli ve adil bir ödeme planı ortaya konulması, alacaklıların da buna göre tatmin edilmesinin sağlanması amaçlanmaktadır.</p>

<p>Somut olayda, tasdik edilen konkordato projesinde davacı şirketten düşük oranda alacağı bulunan ile yüksek oranda alacağı bulunan alacaklılar arasında ayrım yaratacak şekilde bir ödeme planı öngörüldüğü ve eşitlik ilkesine aykırı davranıldığı görülmektedir. Böyle bir proje kabul nisabını sağlamada etken olacak bir unsur olarak kullanılmaya müsaittir. Bu haliyle eşitlik ilkesine aykırı olduğu gibi belli miktar alacaklının mağduriyetine sebep olabilecektir. Bu nedenle alacaklılar arasında alacak miktarlarına göre sınıf oluşturup vade ve ödeme şartları belirleyen projenin kabulü mümkün değildir.</p>

<p>Öte yandan, borçlunun ancak dürüst olması halinde konkordato teklifinin mahkemece tasdik edileceğini öngören ...mad.298/I-1 hükmü, 17.07.2003 tarihinde kabul edilen 4949 sayılı Kanun ile kaldırılmış, yeni yasal düzenlemede ise konkordatonun mahkemece tasdik edilmesi için borçlunun dürüst olması koşuluna yer verilmemiş ise de, İİK’nın 308/f maddesinde hâlâ kötü niyetle sakatlanmış bir konkordatonun tamamen feshine ilişkin düzenlemenin aynen korunmuş olması nedeniyle konkordatonun tasdiki aşamasında dürüstlük koşulunun gözetilmesi gerektiği, kaldı ki diğer alacaklılar ile eşitsizlik yaratacak şekilde işlemler yapılması, konkordato nisabını sağlamak için fiktif alacak oluşturulması, mühlet talebine yakın tarihlerde mal varlığı devirleri gibi mal varlığını kaçırmaya yönelik davranışlarının da kötü niyetli olarak kabul edilmesi gerektiği ve bu halde borçlunun konkordato müessesinin sağladığı imkanlardan faydalanmasının mümkün olmadığının gözetilmesi gerekmektedir.</p>

<p>Davacı şirkete ait bilançonun dava tarihindeki ve karar tarihindeki mevcut durumunun tetkikinde, bilhassa verilen çekler hesabında ve alınan sipariş avansları hesaplarında anlamlı ve büyük oynamalar olduğu görülmektedir. Muhasebe bilgisi olmaksızın dahi görülebilen bu durumun, konkordatonun tasdiki amacıyla fiktif alacak yaratılıp yaratılmadığı, bir kısım alacaklılara haricen ödeme yapılıp yapılmadığı ve son tahlilde dürüstlük kuralına aykırı olacak şekilde konkordatonun sakatlanıp sakatlanmadığı yönlerinden irdelenmesi gereklidir.</p>

<p>Bu durumda mahkemece dürüst davranmadığı anlaşılan ve projesi eşitlik ilkesine aykırı olan davacının talebinin reddine veya şartları varsa iflasa karar verilmelidir. Bu itibarla bu ilkelere aykırı olacak şekilde mevcut projenin tasdiki ve 6100 sayılı HMK'nın 297 maddesine aykırı şekilde infazı kabil olmayan hüküm kurulması doğru olmamış, istinaf mahkemesinin başvurunun esastan reddine ilişkin kararı kaldırılarak ilk derece mahkemesi kararının bozulması uygun görülmüştür.</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-6-hukuk-dairesinin-20241049-e-20241882-k-sayili-karari" rel="dofollow"><strong>Yargıtay 6. Hukuk Dairesi 2024/1049 Esas ve 2024/1882 Karar</strong></a></p>

<p>2004 sayılı İcra İflas Kanunu’nun 292. maddesinde iflâsa tabi borçlu bakımından, kesin mühletin verilmesinden sonra konkordato talebinin reddine ve borçlunun iflâsına resen karar verilmesini gerektirecek haller düzenlenmiş olup buna göre; borçlunun malvarlığının korunması için iflâsın açılması gerekiyorsa, konkordatonun başarıya ulaşamayacağı anlaşılıyorsa, borçlu, 297 nci maddeye aykırı davranır veya komiserin talimatlarına uymazsa ya da borçlunun alacaklıları zarara uğratma amacıyla hareket ettiği ve borca batık olduğu anlaşılan bir sermaye şirketi veya kooperatif, konkordato talebinden feragat ederse konkordato talep eden hakkında iflas kararı verilebilecektir.</p>

<p>Somut olayda ilk derece mahkemesinin kaldırma üzerine verdiği konkordatonun tasdikine ilişkin verilen ilk karar tarihi 12.03.2021 olup, kararda ödemelerin 12.09.2021 tarihinde başlayacağına hükmedilmiş olup, henüz ödeme tarihi gelmeden bu karar 30.06.2021 tarihinde bölge adliye mahkemesi tarafından kaldırılmış, kaldırma üzerine verilen ikinci tasdik kararında ise karar tarihi 18.11.2021 olmasına rağmen ödemeler geçmiş tarihli olarak 12.09.2021 tarihinde ödenmesine karar verilmiş olduğu gözetildiğinde, konkordato talep eden bakımından proje kapsamında taksit ödeme yükümlülüğünü ihlal ettiği ve komiser talimatlarına uymadığından bahsedilemeyeceği dikkate alındığında İİK’nın 192/1-c maddesi uyarınca iflas kararı verilmesi mümkün değildir.</p>

<p>Diğer yandan İcra İflas Kanunun 292. maddesindeki düzenleme ile kesin mühlet aşamasında konkordato talebinin reddini gerektirir durumların ortaya çıkması halinde tasdik aşamasına geçilmesini beklemeksizin kesin mühletin kaldırılarak borçlunun iflasına karar verilebileceği öngörülmektedir.</p>

<p>Kuşkusuz İİK'nun 292. maddesindeki borçlunun mal varlığının korunması için iflasın açılmasının gerekmesi, konkordatonun başarıya ulaşamayacağının anlaşılması, borçlunun İİK'nun 297. maddesine aykırı davranması, komiserin talimatlarına uymaması veya alacaklılarını zarara uğratma amacıyla hareket etmesi durumunda gerek kesin mühlet gerekse tasdik yargılamasında olsun konkordato dürüst borçlular için öngörülen ve iflasa nazaran alacaklıların daha iyi durumda bulunmasını öngören bir kurum olduğundan yukarıda sayılan durumların evleviyetle tasdik aşamasında ortaya çıkması halinde de konkordato tasdik talebinin reddi ile iflasa karar verilmesi mümkündür. Zira borçlunun konkordato talebinde bulunduğu aşamadan başlayarak konkordato sona erinceye kadar dürüstlük kuralını ihlal etmemesi ve konkordato hükümlerine aykırı hareket etmemesi gerekmektedir. Ancak bu durumda kesin mühlet aşaması geçilerek konkordato tasdik aşamasına gelindiğinden tasdik talebinin reddi ile iflasa İİK 'nun 292.maddesine göre değil İİK'nun 308 nci maddesine göre karar verilmelidir.</p>

<p>Somut uyuşmazlıkta konkordato talep eden borçlunun, ticaret siciline kayıtlı olduğu, ticari işletmesinin bulunduğu dolayısıyla tacir olduğu anlaşıldığından iflasa tabi kişilerden olması nedeniyle, mahkeme kararında belirtildiği üzere projede öngörülen ödemeleri yapmaması, talimatlara uymaması ve özellikle konkordatonun başarıya ulaşamayacağının anlaşılması ve doğrudan doğruya iflası düzenleyen İİK'nun 177/3. maddesinin İİK'nın 308.maddesine atıf yaptığı gözetilerek konkordato tasdik talebi reddedilen borçlunun İİK'nun 308. maddesi gereğince ve açıklanan gerekçelerle konkordato tasdik talebinin reddi ile iflasına karar vermek gerekirken yazılı gerekçelerle karar verilmesi bozmayı gerektirmiş ise de HMK'nun 370. maddesi gereğince bozmayı gerektiren husus yeniden yargılamayı gerektirmediğinden, ilk derece mahkemesi kararının gerekçesi değiştirilerek ve düzeltilerek onanmasına karar vermek gerekmiştir.</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-6-hukuk-dairesinin-2025836-e-20251467-k-sayili-karari" rel="dofollow"><strong>Yargıtay 6. Hukuk Dairesi 2025/836 Esas ve 2025/1467 Karar</strong></a></p>

<p>Davacı vekili temyiz dilekçesinde; davanın açılmasında hukuki yararlarının olduğunu, davalı taraf ile imzalanan sulh sözleşmesinin göz ardı edildiğini, davalı tarafın asılsız beyanlarla alacağın tahsilini geciktirdiğini, kötüniyetle ve dürüstlük kurallarına aykırı şekilde tasdik edilen konkordatonun fesih edilmesi gerektiğini beyan etmiştir.</p>

<p>Değerlendirme ve Gerekçe</p>

<p>Uyuşmazlık, konkordatonun kısmen feshi, mümkün değilse tamamen feshi istemine ilişkindir.</p>

<p>Kural olarak konkordatonun kısmen feshi davasını, konkordato projesinde alacaklı olarak kaydedilen ve kendisine söz konusu proje kapsamında ödemeye yapılmayan alacaklı açabilir. Ancak konkordato mecburi ve bağlayıcı olduğundan, alacaklının alacağın konkordatoya tabi olması halinde, alacaklı konkordatonun feshi davası açabilecektir.</p>

<p>Konkordato hükümleri İİK’nın 308/c maddesinde düzenlenmiştir. Bu maddenin birinci fıkrasına göre; konkordatonun, tasdik kararıyla bağlayıcı hale geleceği, ikinci fıkrasına göre ise, bağlayıcı hâle gelen konkordatonun, konkordato talebinden önce veya komiserin izni olmaksızın mühlet içinde doğan bütün alacaklar için mecburi olacağı hususları düzenlenmiştir.</p>

<p>Somut uyuşmazlıkta, davalı şirket hakkında geçici mühlet kararı 27.12.2018 tarihinde, kesin mühlet kararı 30.05.2019 tarihinde, konkordato projesinin tasdiki kararı ise 20.06.2021 tarihinde verilmiştir. Taraflar arasında tenfiz kararına konu olan alacak ile ilgili sözleşme 28.11.2019 tarihinde imzalanmış olup, söz konusu sözleşme kapsamında olan alacak davacı lehine tahkim tarafından 16.04.2021 tarihinde ilama bağlanmıştır. Dolayısıyla söz konusu alacak konkordato geçici mühletinden sonra ve konkordatonun tasdiki kararından önce doğmuş bir alacaktır. Bu alacak mühlet içerisinde konkordato komiserinin izniyle akdedilen bir sözleşmeden doğması halinde konkordato açısından bağlayıcı ve mecburi bir alacak olmayıp, konkordatoya tabi olmayacaktır. Konkordato komiserinin izni olmaksızın akdedilen bir sözleşmeden doğması halinde yukarıda anılan İİK’nın 308/c maddesinin ikinci fıkrası gereğince konkordato projesi kapsamında bağlayıcı ve mecburi bir alacak olacaktır.</p>

<p>Kayyım raporuna göre, dava konusu alacağın konkordato ilan tarihinden sonra oluşan bir alacak olduğundan konkordato kapsamında olmadığı yönünde görüş verilmişse de, alacağın komiserin izni olmaksızın akdedilen bir sözleşmeden kaynaklandığı anlaşıldığından, yukarıdaki açıklamalar doğrultusunda mühlet içinde komiserin izni olmaksızın akdedilen sözleşmelerden kaynaklanan alacak konkordatoya tabi mecburi alacak olduğundan konkordatonun kendisi bakımından bağlayıcı olan alacaklının ödenmeyen alacağı ile ilgili konkordatonun feshi davası açmasında hukuki yararı bulunduğundan konkordatonun kısmen feshi şartlarının oluşup oluşmadığının değerlendirilerek sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde karar verilmesi doğru olmamış bozmayı gerektirmiştir.</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-6-hukuk-dairesinin-20252477-e-20253248-k-sayili-karari" rel="dofollow"><strong>Yargıtay 6. Hukuk Dairesi 2025/2477 Esas ve 2025/3248 Karar</strong></a></p>

<p>Konkordato talep eden... … Şti’nin konkordato istemi 11.02.2021 tarihinde kabul edilmiş ve bu karar 28.12.2022 tarihinde kesinleşmiştir. Borçlunun tasdik edilen proje kapsamında belirtilen şekilde ödeme de yapmaması üzerine alacaklılardan bazıları önce konkordatonun kısmen feshi talebinde bulunmuş, daha sonrada aynı dosya üzerinden konkordatonun tamamen feshi, iflas ve kayyım hakkında cezai işlem yapılmasını talep etmişlerdir. Yerel Mahkeme konkordatonun tamamen fesihi ve iflas isteminin ayrı bir dava ile talep edilmesi gerektiğini belirterek, alacaklı... … A.Ş. vekili ve alacaklı ... Sistemleri Bilgisayar Teknoloji İthalat İhracat San. ve Tic. Ltd Şti’nin istemlerini 14.01.2025-17.04.2025 tarihli ek kararları ile usul yönünden reddetmiştir.</p>

<p>Konkordatonun tasdikinden sonra her alacaklı konkordato tasdik kararından önce veya sonraki somut delillerle kötü niyetle konkordatonun sakatlandığını, tasdik kararını veren mahkemeden harcını yatırarak ayrı bir dava açmak suretiyle konkordatonun tamamen feshi ve iflas talep edebilir. (İİK 308/f-3;308)</p>

<p>Somut olayda ek kararları temyiz eden alacaklıların izah edildiği şekilde ayrı bir davaları bulunmadığından mahkemenin temyize konu ek kararlarında bir isabetsizlik görülmemiş ve 14.01.2025-17.04.2025 tarihli ek kararların onanması gerekmiştir.</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/av-mustafa-zafer" title="Av. Mustafa ZAFER"><img alt="Av. Mustafa ZAFER" height="96" src="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/200x200/hukukihaber-net/images/yazarlar/Mustafa-ZAFER111.jpg" width="96" /></a></p>

<h4><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/av-mustafa-zafer" title="Av. Mustafa ZAFER">Av. Mustafa ZAFER</a></strong></h4></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/konkordatoda-durustluk-ilkesi-ve-basvuru-surecinde-finansal-seffaflik-yukumlulugu-1</guid>
      <pubDate>Fri, 03 Jul 2026 19:11:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/01/terazi/konkordato-1100x650.jpg" type="image/jpeg" length="86393"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[VARLIK BARIŞI KANUNLARININ KRONOLOJİK EVRİMİ, VERGİ İDARESİNİN TARHİYAT YETKİSİ VE DANIŞTAY İÇTİHADININ GELİŞİMİ]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/varlik-barisi-kanunlarinin-kronolojik-evrimi-vergi-idaresinin-tarhiyat-yetkisi-ve-danistay-ictihadinin-gelisimi-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/varlik-barisi-kanunlarinin-kronolojik-evrimi-vergi-idaresinin-tarhiyat-yetkisi-ve-danistay-ictihadinin-gelisimi-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>VARLIK BARIŞI KANUNLARININ KRONOLOJİK EVRİMİ, VERGİ İDARESİNİN TARHİYAT YETKİSİ VE DANIŞTAY İÇTİHADININ GELİŞİMİ</strong></p>

<p><strong><i>(5811, 6486, 6736, 7143, 7186, 7256, <a href="https://www.hukukihaber.net/devlet-memurlari-kanunu-ile-bazi-kanunlarda-ve-375-sayili-kanun-hukmunde-kararnamede-degisiklik-yapilmasina-dair-kanun" rel="dofollow">7417</a> ve <a href="https://www.hukukihaber.net/7582-sayili-bazi-kanunlarda-degisiklik-yapilmasina-dair-kanun" rel="dofollow">7582</a> Sayılı Kanunlar Işığında: Karşılaştırmalı ve Analitik Bir İnceleme)</i></strong></p>

<p></p>

<p><strong>ÖZET</strong></p>

<p>Varlık barışı uygulamaları, mükelleflerin yurt dışında bulunan veya yurt içinde kayıt dışı kalmış varlıklarını yasal ekonomik sisteme dahil etmeyi amaçlayan olağanüstü maliye politikası araçlarıdır. Bu düzenlemeler, vergiye gönüllü uyumu artırmak ve mali şeffaflığı tesis etmek amacıyla, kanun koyucunun öngördüğü şartların yerine getirilmesi karşılığında mükelleflere geçmişe dönük vergi incelemesi ve tarhiyat muafiyeti sunmaktadır. Ancak uygulamada, vergi idaresinin denetim yetkisinin sınırları ile mükelleflere tanınan yasal güvenceler arasında ortaya çıkan uyuşmazlıklar, konunun yargı organları tarafından anayasal ilkeler ışığında yorumlanmasını zorunlu kılmaktadır. Bu çalışma, Türk vergi hukukundaki varlık barışı düzenlemelerinin 2008 yılından 2026 yılına uzanan tarihsel gelişimini, en son yasal reformu, yükümlülüklerin ihlali hâlinde idarenin tarhiyat yaklaşımını ve Danıştay kararlarından yansıyan yargısal eğilimleri sistematik biçimde analiz etmeyi amaçlamaktadır.</p>

<p><strong>I. GİRİŞ</strong></p>

<p>Varlık barışı, belirli koşulları yerine getiren mükelleflere geçmişe dönük ceza ve tarhiyat güvencesi sağlanması karşılığında, kayıt dışı kalmış ya da yurt dışında tutulmuş varlıkların ulusal ekonomiye kazandırılmasını amaçlayan olağanüstü bir vergi politikası aracıdır. Türk vergi hukukunda bu araç ilk kez 2008 yılında <strong>5811 sayılı Kanun</strong> ile hayata geçirilmiş ve izleyen on beş yıl boyunca sekiz farklı düzenlemeyle sürekli güncellenerek bugüne ulaşmıştır.</p>

<p>Varlık barışı kanunlarının ortak taahhüdü, gerekli beyan ve ödeme yükümlülüklerini yerine getiren mükellefler bakımından "hiçbir suretle vergi incelemesi ve vergi tarhiyatı yapılmaz" güvencesini sağlamaktır. Uygulamada ise bu güvencenin kapsamı, idarenin tarhiyat yetkisinin sınırları ve kanun hükümlerinin ihlali hâlinde uygulanacak yaptırımlar, yoğun yargısal tartışmaların konusunu oluşturmuştur.</p>

<p>Bu çalışma, konuya ilişkin Danıştay kararlarını kronolojik ve tematik bir düzlemde inceleyerek varlık barışı hukukundaki yargısal eğilimi ortaya koymayı amaçlamaktadır.</p>

<p><strong>II. TÜRKİYE'DE VARLIK BARIŞI UYGULAMALARININ KRONOLOJİK GELİŞİMİ</strong></p>

<p><strong>A. 5811 Sayılı Kanun (2008): İlk Varlık Barışı Deneyimi</strong></p>

<p>Türk hukukundaki ilk varlık barışı uygulaması, 22.11.2008 tarihli ve 5811 sayılı Bazı Varlıkların Milli Ekonomiye Kazandırılması Hakkında Kanun ile gerçekleştirilmiştir. Kanun, hem yurt dışı hem de yurt içi varlıkları kapsamına almış; yurt dışından getirilen varlıklar %2, yurt içinde beyan edilen varlıklar ise %5 oranında vergilendirilmiştir. Kanun ayrıca bir mahsup mekanizması öngörmüş; diğer nedenlerle yapılacak vergi incelemelerinde tespit edilen matrah farklarından beyan edilen tutarların mahsup edilmesine imkân tanımıştır.</p>

<p><strong>B. 6486 Sayılı Kanun (2013): Yurt Dışı Varlıklara Odaklanan İkinci Barış</strong></p>

<p>6486 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun'un 13. maddesiyle Gelir Vergisi Kanunu'na eklenen geçici 85. madde, yalnızca yurt dışındaki varlıkları kapsayan ikinci varlık barışını düzenlemiştir. Bu düzenlemede %2 oranında vergi ödenmesi yeterli görülmüş; ancak varlığın 15.04.2013 tarihi itibarıyla yurt dışında bulunduğunun "kanaat verici belge" ile ispatı zorunlu tutulmuştur. Aynı madde, "diğer nedenlerle" başlayan vergi incelemelerinde mahsup imkânını da açıkça düzenlemiştir.</p>

<p><strong>C. 6736 Sayılı Kanun (2016): Vergisiz Varlık Barışı</strong></p>

<p>6736 sayılı Bazı Alacakların Yeniden Yapılandırılmasına İlişkin Kanun'un 7. maddesiyle hayata geçirilen üçüncü varlık barışında, önceki düzenlemelerden en önemli fark, yurt dışından getirilen varlıklar üzerinden herhangi bir vergi ödenmemesidir. Yurt içi varlıklar için de aynı sıfır vergi oranı benimsenmiş; kanun, varlıkların işletmeye dahil edilmesi ya da işletmeden çekilmesi konusunda da geniş kolaylıklar sağlamıştır.</p>

<p><strong>D. 7143 Sayılı Kanun (2018): Düşük Oranlı Vergi ve Geniş Kapsam</strong></p>

<p>7143 sayılı Vergi ve Diğer Bazı Alacakların Yeniden Yapılandırılması ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun'un 10. maddesinin 13. fıkrası kapsamında yapılan varlık barışında, hem yurt içi hem yurt dışı varlıklar için %2 oranında vergi öngörülmüştür. Maddenin (ğ) bendi, bildirilen veya beyan edilen varlıklar nedeniyle hiçbir suretle vergi incelemesi ve vergi tarhiyatı yapılamayacağını; bu hükümden yararlanabilmek için tarh edilen verginin vadesinde ödenmesi gerektiğini hükme bağlamıştır.</p>

<p><strong>E. 7186 Sayılı Kanun (2019): En Düşük Vergi Oranı</strong></p>

<p>7186 sayılı Gelir Vergisi Kanunu ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun'un 2. maddesiyle Gelir Vergisi Kanunu'na eklenen geçici 90. madde, 2019 barışını düzenlemiştir. %1 oranındaki vergi ile gerçekleştirilen bu barış, yurt dışındaki ve yurt içindeki kayıt dışı varlıkları kapsamaktadır. Maddenin 7. fıkrası, bildirilen ya da beyan edilen varlıklar nedeniyle "hiçbir suretle" vergi incelemesi ve tarhiyat yapılamayacağını açık biçimde hükme bağlamıştır.</p>

<p><strong>F. 7256 Sayılı Kanun (2020): Vergisiz Varlık Barışı ve Genişletilmiş Kapsam</strong></p>

<p>7256 sayılı Bazı Alacakların Yeniden Yapılandırılması ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun ile gerçekleştirilen barış, 2020 yılında yürürlüğe girmiş ve herhangi bir vergi ödenmeksizin varlık bildirimine imkân tanıyan ikinci düzenleme olma özelliğini taşımaktadır. Bu düzenleme de bildirilen ya da beyan edilen varlıklar nedeniyle "hiçbir suretle" vergi incelemesi ve tarhiyat yapılamayacağını açık biçimde hükme bağlamıştır.</p>

<p><strong>G. 7417 Sayılı Kanun (2022): Kademeli Vergi ve İlliyet Bağı Kriterinin Doğuşu</strong></p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/devlet-memurlari-kanunu-ile-bazi-kanunlarda-ve-375-sayili-kanun-hukmunde-kararnamede-degisiklik-yapilmasina-dair-kanun" rel="dofollow">7417 sayılı Devlet Memurları Kanunu ile Bazı Kanunlarda ve 375 Sayılı Kanun Hükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun</a>'un 50. maddesiyle Gelir Vergisi Kanunu'na eklenen geçici 93. madde, mevcut barışların en kapsamlılarından birini oluşturmaktadır. Yurt dışındaki varlıklarda, bildirim tarihine veya mevduatta tutma süresine göre değişen %0 ile %3 arasında vergi öngörülürken, yurt içi varlıklar için %3 oranı benimsenmiştir. Kanun, geçmiş düzenlemelerin aksine Türkiye'ye getirme şartını belirli koşullarda esneterek yurt dışı hesaplarının kapatılmasına da olanak tanımıştır.</p>

<p>Maddede yer alan hükme göre: "Bildirilen veya beyan edilen varlıklara isabet eden tutarlara ilişkin hiçbir suretle vergi incelemesi ve vergi tarhiyatı yapılmaz. Diğer nedenlerle başlayan vergi incelemeleri ile takdir komisyonu kararları sonucu bulunan matrah farkının madde kapsamında bildirilen veya beyan edilen varlıklar nedeniyle ortaya çıktığının tespiti ve bildirilen veya beyan edilen varlık tutarının, bulunan matrah farkına eşit ya da fazla olması durumunda matrah farkına ilişkin tarhiyat yapılmaz. Bulunan matrah farkının, bildirilen veya beyan edilen varlıklar nedeniyle ortaya çıktığının tespitine rağmen söz konusu varlık tutarlarından büyük olması durumunda sadece aradaki fark tutar üzerinden vergi tarhiyatı yapılır. Vergi incelemesi veya takdir komisyonu kararları sonucunda bildirim veya beyana konu edilen varlıklar dışındaki nedenlerle matrah farkı tespit edilmesi durumunda, bu madde kapsamında bildirilen veya beyan edilen tutarlar, bulunan matrah farkından mahsup edilmeksizin tarhiyat yapılır." Maddenin devamında, vergi incelemesine başlanılan veya takdir komisyonuna sevk edilen tarihten sonra bu madde kapsamında yapılan bildirim ve beyanlar dolayısıyla söz konusu inceleme veya takdir komisyonu kararları sonucunda yapılacak tarhiyatlar için de mahsup hükmünün uygulanmayacağı düzenlenmiştir.</p>

<p>7417 sayılı Kanun kapsamında getirilen varlık barışı düzenlemesi, yurt dışı veya yurt içindeki kayıt dışı varlıkların ekonomiye kazandırılmasını amaçlamakla birlikte, mükellefe sağlanan vergi incelemesi ve tarhiyat güvencesi bakımından önceki düzenlemelerden ciddi biçimde ayrılmaktadır. Düzenlemenin getirdiği en köklü yenilik, Türk vergi hukukuna varlık barışı bağlamında bir <strong>illiyet bağı</strong> — yani neden-sonuç ilişkisi — kriteri kazandırmış olmasıdır. Buna göre, mükellef hakkında başka bir sebeple yapılan incelemede bir matrah farkı tespit edilirse, bu fark ile bildirilen varlık arasında bir bağ aranır. Bulunan matrah farkının varlık barışına konu edilen varlıklardan kaynaklandığı tespit edilir ve bu fark bildirilen tutara eşit veya bundan az ise tam koruma sağlanarak hiçbir tarhiyat yapılmaz. Matrah farkı bildirilen varlıktan kaynaklanmakla birlikte bu varlık tutarından büyükse, ölçülülük ilkesi gereği yalnızca aşan kısım üzerinden vergi tarh edilir; böylece dürüstçe yapılan bildirimler üzerinden çifte vergilendirmenin önüne geçilmesi amaçlanmıştır.</p>

<p>Söz konusu düzenleme, vergide adalet ilkesini korumak adına mutlak bir dokunulmazlık tanımamaktadır: varlık barışına konu edilen varlıklar dışındaki, tamamen bağımsız nedenlerle bir matrah farkı tespit edilirse, bildirilen tutarlar bu farktan mahsup edilmeksizin doğrudan tarhiyata konu edilir. Ayrıca bu mekanizma, vergi müfettişlerine ve takdir komisyonlarına maddi gerçeğin araştırılması ilkesi gereği somut bir "tespit yapma" yükümlülüğü getirerek idari işlemlerde keyfiliği önlemeyi amaçlamıştır. Sonuç olarak <a href="https://www.hukukihaber.net/devlet-memurlari-kanunu-ile-bazi-kanunlarda-ve-375-sayili-kanun-hukmunde-kararnamede-degisiklik-yapilmasina-dair-kanun" rel="dofollow">7417 sayılı Kanun</a>, önceki düzenlemelerdeki belirsiz alanları netleştirmiş ve vergi incelemelerinde varlık barışı beyanlarının hangi şartlar altında ve ne ölçüde bir hukuki savunma argümanı olarak kullanılabileceğini kanuni bir formüle bağlamıştır.</p>

<p><strong>H. 7582 Sayılı Kanun (2026): Son Varlık Barışı Düzenlemesi</strong></p>

<p>7417 sayılı Kanun'un üzerinden dört yıl geçtikten sonra, son varlık barışı düzenlemesi olan <a href="https://www.hukukihaber.net/7582-sayili-bazi-kanunlarda-degisiklik-yapilmasina-dair-kanun" rel="dofollow">7582 sayılı Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun</a>, 4 Haziran 2026 tarihli Resmî Gazete'de yayımlanmıştır. Kanunun 10. maddesi kapsamında varlık barışına konu edilen değerler için genel vergi oranı %5 olarak belirlenmiştir. Banka ve aracı kurumlara bildirilen varlıkların vadeli mevduat hesaplarında, 4749 sayılı Kanun kapsamında ihraç edilen devlet iç borçlanma senetlerinde, kira sertifikalarında veya TBMM Genel Kurulu'nda kabul edilen önergeyle kapsama dahil edilen girişim sermayesi yatırım fonlarında (GSYF) belirli sürelerle tutulacağının taahhüt edilmesi hâlinde ise vergi oranı %5'ten %0'a kadar kademeli olarak indirilmektedir.</p>

<p>7582 sayılı Kanun ile getirilen düzenlemede, 7417 sayılı Kanun döneminde benimsenen sistematik korunmuştur. Bu Kanun'da da matrah farkı ile bildirilen varlık arasında <strong>illiyet bağının bulunması</strong> esas alınmış; bildirilen varlıklardan kaynaklanan matrah farkının bildirilen tutarı aşmaması hâlinde tarhiyat yapılmayacağı, aşması hâlinde ise yalnızca aşan kısım üzerinden tarhiyat yapılacağı düzenlenmiştir. Bildirime konu edilen varlıklar dışındaki nedenlerden kaynaklanan matrah farkları ise bildirilen tutarlardan mahsup edilmeksizin vergilendirilecektir. 7417 sayılı Kanun'da olduğu gibi, vergi incelemesine başlanılan veya takdir komisyonuna sevk edilen tarihten sonra yapılan bildirimler için de koruyucu hükümler uygulanmayacaktır. Böylece 7582 sayılı Kanun, illiyet bağı esasını ve inceleme başladıktan sonra yapılan bildirimlerin korumadan yararlanamayacağı yönündeki zaman bakımından sınırlamayı aynen muhafaza ederek varlık barışı uygulamasında süreklilik sağlayan bir sistem benimsemiştir.</p>

<p><strong>I. Vergi İncelemesi ve Tarhiyat Güvencesi Bakımından Kronolojik Analiz</strong></p>

<p>Türk vergi hukukunda "varlık barışı" olarak adlandırılan ve kayıt dışı varlıkların millî ekonomiye kazandırılmasını amaçlayan yasal düzenlemeler, mükelleflere tanınan vergi incelemesi ve tarhiyat güvencesi bakımından zaman içinde yapısal bir evrim geçirmiştir. Kronolojik bir perspektifle incelendiğinde, yasa koyucunun iradesinin başlangıçta mükellefe mutlak bir dokunulmazlık ve genel mahsup hakkı tanıyan korumacı bir yaklaşımdan, zamanla suistimalleri önleme amacıyla sınırlandırılmış ve illiyet bağı arayan şartlı bir güvence modeline doğru evrildiği görülmektedir.</p>

<p><strong>1. 5811 ve 6486 Sayılı Kanunlar Döneminde Genel Mahsup Uygulaması</strong></p>

<p>Bu evrimin ilk aşamasını temsil eden 5811 ve 6486 sayılı kanun hükümleri, bildirilen veya beyan edilen varlıkların kendisi yönünden mutlak bir inceleme ve tarhiyat yasağı öngörmekle kalmamış, aynı zamanda "genel mahsup" olarak nitelendirilebilecek geniş bir mali kalkan da ihdas etmiştir. Bu düzenlemelerde, mükellef hakkında varlık barışından bağımsız olarak diğer nedenlerle başlatılan vergi incelemeleri sonucunda gelir, kurumlar veya katma değer vergisi yönünden bir matrah farkı tespit edilmesi hâlinde, beyan edilen tutarların bu farktan doğrudan mahsup edileceği hükme bağlanmıştır. Bu mahsup mekanizmasında, bulunan matrah farkı ile beyan edilen varlık arasında herhangi bir nedensellik bağı aranmamış; yalnızca tarh edilen verginin vadesinde ödenmesi koşuluyla mükellefe gelecekteki olası vergi risklerine karşı adeta mutlak bir güvence tanınmıştır.</p>

<p><strong>2. 6736 Sayılı Kanun ile Getirilen Çok Yönlü Hukuki Koruma</strong></p>

<p>Varlık barışı müessesesinin mükellefe sağladığı hukuki korumanın zirve noktası 6736 sayılı Kanun dönemi olmuştur. Bu düzenlemede yasa koyucu, güvencenin kapsamını vergi hukukunun sınırlarından taşırarak ceza, idare ve ticaret hukuku alanlarına da teşmil etmiştir. Kanun metninde yer alan "sırf bu işlemin yapılmış olmasından dolayı ve bu işlemden hareket edilerek" ibaresi, ceza muhakemesi hukuku açısından hayati bir işlev görmüş; varlık barışı beyanlarının mükellefler veya kanuni temsilcileri hakkında herhangi bir araştırma, inceleme, soruşturma veya kovuşturmanın başlangıç noktası ya da delili teşkil etmesini kesin bir dille yasaklamıştır.</p>

<p><strong>3. 7143, 7186 ve 7256 Sayılı Kanunlarda Yalın İnceleme Yasağı</strong></p>

<p>Takip eden 7143, 7186 ve 7256 sayılı kanunlar döneminde yasa koyucu, önceki düzenlemelerin karmaşık mahsup formüllerinden veya geniş ceza hukuku atıflarından kaçınarak daha yalın ve doğrudan bir yasaklama yöntemini benimsemiştir. Bu ara dönem düzenlemelerinde, bildirilen veya beyan edilen varlıklar nedeniyle "hiçbir suretle vergi incelemesi ve vergi tarhiyatı yapılamayacağı" tekrar hükme bağlanmış; ancak diğer nedenlerle yapılan incelemelerden mahsup imkânına metinlerde yer verilmeyerek koruma, yalnızca bildirilen varlığın kendi özüyle sınırlandırılmıştır. Dolayısıyla bu düzenlemelerde mahsup mekanizmasına hiçbir surette yer verilmeyerek koruma kalkanı önemli ölçüde daraltılmıştır.</p>

<p><strong>4. 7417 ve 7582 Sayılı Kanunlar ile Getirilen İlliyet Bağı ve Usuli Sınırlar</strong></p>

<p>Doktrin ve uygulama yönünden en köklü kırılma 7417 ve 7582 sayılı kanunlar ile gerçekleşmiştir. Yasa koyucu, önceki dönemlerdeki genel mahsup rejiminin vergi kaçakçılığını geriye dönük olarak meşrulaştırma aracı olarak kullanılmasını engellemek amacıyla koruma zırhını koşula bağlamıştır. Bu son dönem düzenlemeleriyle, diğer nedenlerle başlayan vergi incelemelerinde varlık barışı tutarının mahsup edilebilmesi, inceleme neticesinde bulunan matrah farkının bildirilen varlıktan kaynaklandığının somut biçimde tespit edilmesi şartına, yani kesin bir illiyet bağına bağlanmıştır. Bulunan matrah farkı bildirilen varlık dışındaki bir nedenden kaynaklanıyorsa mahsup imkânı tamamen ortadan kalkmaktadır. Ayrıca usul hukuku açısından bir zaman sınırlaması getirilerek, vergi incelemesine başlanılmasından veya takdir komisyonuna sevk edilmesinden sonra yapılan bildirimlerin, o inceleme neticesinde yapılacak tarhiyatlar yönünden koruma sağlamayacağı hükme bağlanmıştır. Nihayetinde 7582 sayılı Kanun'la metne eklenen "diğer mevzuat uyarınca alınması gereken tedbirler bu düzenlemeden etkilenmez" kaydı, mali nitelikteki bu güvencenin, suç gelirlerinin aklanması veya kaçakçılık gibi diğer adli ve idari mevzuat kaynaklı mülkiyet ve soruşturma tedbirlerine halel getirmeyeceğini açıkça ortaya koymuştur.</p>

<p>Sonuç olarak, varlık barışı düzenlemelerinin geçirdiği bu kronolojik değişim, mükellefe sunulan mali bağışıklığın sınırlarının zaman içinde daraldığını göstermektedir. İlk dönemlerde inceleme zamanlamasına bakılmaksızın ve nedensellik bağı aranmaksızın tanınan mutlak ve kayıtsız güvence, yerini vergi incelemesi başladıktan sonra sığınılamayacak, matrah farkı ile bildirilen varlık arasında sıkı bir illiyet bağı arayan ve diğer hukuk disiplinlerinin tedbir hakkını saklı tutan şartlı bir himaye rejimine bırakmıştır.</p>

<p><strong>III. VARLIK BARIŞI KANUNLARININ MÜKELLEFLERE SAĞLADIĞI AVANTAJLAR</strong></p>

<p><strong>A. Vergi İncelemesi ve Tarhiyat Yasağı</strong></p>

<p>Varlık barışı kanunlarının mükellefler açısından en temel güvencesi, usulüne uygun biçimde yapılan beyan ve bildirimlere konu varlıklar nedeniyle "hiçbir suretle" vergi incelemesi ve vergi tarhiyatı yapılamamasıdır. Bu koruma, mükelleflerin geçmişe dönük risklerini ortadan kaldırmakta ve hukuki güvenlik sağlamaktadır. Aşağıda ayrıntılı biçimde ele alınacağı üzere, bu korumaya ilişkin yargı içtihatlarında farklı eğilimler bulunmaktadır.</p>

<p><strong>B. Dönem Kazancına Etkisizlik</strong></p>

<p>Tüm varlık barışı düzenlemelerinde, beyan edilen varlıkların dönem kazancının tespitinde dikkate alınmaması temel bir avantaj olarak öngörülmüştür. Beyan edilen tutarlar gelir olarak dikkate alınmaz, ödenen vergiler gider yazılamaz ve başka bir vergiden mahsup edilemez. Bildirilen varlıkların elden çıkarılmasından doğan zararlar, gelir veya kurumlar vergisi uygulaması bakımından gider veya indirim olarak kabul edilmez. Bu düzenleme sayesinde mükellef, beyan ettiği varlığı kayıtlara alırken aynı tutarın gelir veya kurumlar vergisi matrahına dahil edilmesi sonucuyla karşılaşmamaktadır.</p>

<p><strong>C. İşletmeden Çekme İmkânı</strong></p>

<p>Bilanço esasına göre defter tutan mükellefler, beyan ettikleri varlıkları kanuni defterlere kaydederek pasifte özel bir fon hesabı açabilmektedir. Bu fon hesabı sermayenin unsuru sayılmakta; sermayeye ilave dışında başka amaçlarla kullanılamamakta ve işletmenin tasfiyesi hâlinde vergilendirilmemektedir. Mükellefler ayrıca, beyan ettikleri varlıkları vergiye tabi kazancın ve kurumlar için dağıtılabilir kazancın tespitinde dikkate almaksızın işletmelerinden çekebilmektedir.</p>

<p><strong>D. Mahsup Mekanizmasının Gelişimi</strong></p>

<p>Kanunların gelişimi incelendiğinde, mahsup mekanizmasının üç farklı evre geçirdiği görülmektedir:</p>

<p><strong>1. 5811 ve 6486 sayılı Kanunlar:</strong> Geniş kapsamlı, objektif bir mahsup sistemi öngörülmüştür. Diğer nedenlerle başlayan vergi incelemeleri veya (6486 bakımından ayrıca) takdir komisyonu kararları sonucunda gelir, kurumlar ve katma değer vergisi yönünden bulunan matrah farklarından beyan edilen tutarlar doğrudan mahsup edilir; matrah farkının kaynağı araştırılmaz. Kanun ayrıca indirimi reddedilen katma değer vergisi için özel düzenleme yapmış; mahsup edilecek matrah tutarının, indirimi reddedilen vergiye esas teşkil eden bedel olduğunu açıkça vurgulamıştır.</p>

<p><strong>2. 6736, 7143, 7186 ve 7256 sayılı Kanunlar:</strong> Mahsup mekanizması tamamen kaldırılmış; bunun yerine bildirilen veya beyan edilen varlıklar nedeniyle vergi incelemesi ve tarhiyat yapılamayacağı yönünde doğrudan bir koruma sağlanmıştır.</p>

<p><strong>3. 7417 ve 7582 sayılı Kanunlar:</strong> Klasik mahsup sistemine geri dönülmemiş; bunun yerine nedensellik esaslı, sınırlı bir mahsup/karşılaştırma sistemi benimsenmiştir. Buna göre, yalnızca inceleme veya takdir komisyonu sonucu bulunan matrah farkının bildirilen varlıklardan kaynaklandığının tespit edilmesi hâlinde, bildirilen varlık tutarı ile matrah farkı karşılaştırılır; bildirilen tutar matrah farkına eşit veya fazla ise tarhiyat yapılmaz, düşük ise yalnızca aradaki fark üzerinden tarhiyat yapılır. Matrah farkı bildirime konu varlıklar dışındaki nedenlerden kaynaklanıyorsa, bildirilen tutarlar hiçbir şekilde mahsup edilmeksizin matrah farkının tamamı üzerinden tarhiyat yapılır. Böylece bu iki kanunda koruma, önceki kanunlardaki gibi genel bir matrah mahsubuna değil, bildirilen varlık ile tespit edilen matrah farkı arasındaki illiyet bağının varlığına bağlanmıştır.</p>

<p><strong>E. Tevsik Zorunluluğu ve Belge Güvencesi</strong></p>

<p>Yurt dışındaki varlıklar söz konusu olduğunda, kanaat verici belge ile varlığın beyan tarihi itibarıyla yurt dışında bulunduğunun ispat edilmesi zorunlu tutulmaktadır. "Kanaat verici belge" kavramı, 1 Seri No'lu Genel Tebliğ'de ayrıntılı biçimde tanımlanmıştır: devlet tarafından veya devlet güvencesinde tutulan kayıt ve siciller; yurt dışındaki banka, banker, aracı kurumlar ve benzeri mali kurumların belgeleri; noter ve posta idaresi belgeleri; Türk elçilik ya da konsolosluklarınca tasdikli belgeler bu kapsamda sayılmıştır.</p>

<p><strong>F. Geniş Kapsam ve Esneklik</strong></p>

<p>Son düzenlemelerle birlikte, gelir veya kurumlar vergisi mükellefi olsun olmasın, hem gerçek hem de tüzel kişiler varlık barışından yararlanabilmektedir. Ayrıca kripto varlıklar gibi yeni finansal araçlar da kapsama alınmıştır.</p>

<p><strong>IV. KANUN HÜKÜMLERİNİN İHLALİ VE VERGİ İDARESİNİN TARHİYAT YETKİSİ</strong></p>

<p>Varlık barışının sağladığı yasal koruma kalkanından yararlanılabilmesi, kanun koyucunun belirlediği şartların tam ve eksiksiz biçimde yerine getirilmesine bağlıdır. Bu şartların ihlal edilmesi durumunda, inceleme ve tarhiyat yapılmaması hükmünden yararlanılamayacağı gibi, zamanında tahakkuk ettirilmeyen vergiler, vergi ziyaı cezası uygulanmaksızın gecikme faiziyle birlikte tahsil edilmektedir.</p>

<p><strong>A. İhlal Halleri ve Tarhiyat Gerekçeleri</strong></p>

<p>Varlık barışı düzenlemelerinde, mükelleflerin belirlenen şartlara uymaması hâlinde vergi incelemesi ve tarhiyat muafiyetinden yararlanılamayacağı açıkça hükme bağlanmıştır. Başlıca ihlal halleri şunlardır:</p>

<p>• Yurt dışı varlıkların, bildirimin yapıldığı tarihten itibaren öngörülen süre içinde Türkiye'ye getirilmemesi veya banka/aracı kurum hesaplarına transfer edilmemesi.</p>

<p>• Yurt içi varlıkların, bildirimin/beyanın yapıldığı tarihte banka/aracı kurumlara yatırılmaması.</p>

<p>• Bildirilen tutarlara ilişkin tarh edilen vergilerin süresinde ödenmemesi.</p>

<p>• Taahhüt edilen yatırım veya fon hesabı şartlarına uyulmaması.</p>

<p>• Kanunda öngörülen diğer şartların yerine getirilmemesi.</p>

<p><strong>B. Mahsup ve Matrah Farkı Uygulamasının Şartları</strong></p>

<p>Son düzenlemelerde (7417 ve 7582 Sayılı Kanunlarda), bildirilen varlıkların matrah farkına mahsup edilebilmesi için iki temel şart aranmaktadır: bildirimin, vergi incelemesine başlama veya takdire sevk tarihinden önce yapılmış olması ve bildirime konu edilen varlıkların, inceleme sonucu bulunan matrah farkı ile ilişkisinin ortaya konulması. Bildirilen varlık tutarı matrah farkına eşit veya fazla ise tarhiyat yapılmaz; eksikse yalnızca aradaki fark için tarhiyat yapılır. Buna karşılık, inceleme başladıktan sonra yapılan bildirimler ile bildirilen varlıkla ilişkisi kurulamayan matrah farkları bakımından mahsup imkânı bulunmamaktadır.</p>

<p><strong>C. Vergi İdaresinin Tarhiyat Eğilimi</strong></p>

<p>Uygulamada vergi idaresi, varlık barışı hükümlerini dar yorumlama eğilimindedir. İdare, mükelleflerin varlık barışı kapsamında beyanda bulunmuş olmalarına rağmen, yürüttüğü vergi incelemelerinde tespit ettiği matrah farklarının varlık barışı ile bildirilen kaynaktan bağımsız, ayrı bir kayıt dışı hasılata dayandığını ileri sürerek cezalı tarhiyatlar önermektedir.</p>

<p><strong>V. DANIŞTAY'IN TARHİYATLARA YAKLAŞIMI VE İÇTİHAT EĞİLİMLERİ</strong></p>

<p><strong>A. 6486 Sayılı Kanun Kapsamında Yurt Dışında Bulunma Şartı</strong></p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/danistay-4-dairenin-201610007-e-20213871-k-sayili-karari" rel="dofollow"><strong>Danıştay 4. Dairesi, E:2016/10007, K:2021/3871 (07.07.2021)</strong> sayılı kararı</a>nda, 6486 sayılı Kanun kapsamında yurt dışı varlık bildiriminde bulunan bir mükellefin, söz konusu varlığı Kuveyt'teki bir bankada bulundurduğunu ilgili bankadan alınan imzalı ve mühürlü, Kuveyt Büyükelçiliği Konsolosluk Şubesince tercüme ettirilmiş belge ile kanıtlaması üzerine, beyan ettiği varlıkları yasada belirtilen süre içinde Türkiye'deki bankaya transfer ettiği ve tahakkuk eden vergilerini vadesinde ödediği tespit edilmiştir. Bu koşulların birlikte sağlanması karşısında Daire, 6486 sayılı Kanun'daki şartların oluştuğuna ve beyan edilen tutarın tarhiyat konusu tutardan mahsup edilmesi gerektiğine hükmetmiştir.</p>

<p><i>Karar; varlık barışı kapsamında bildirilen yurt dışı varlığın banka belgeleri, konsolosluk tasdiki, Türkiye'ye transfer ve defter kayıtlarıyla ispatlandığı durumlarda, 6486 sayılı Kanun'un açık hükmü gereği bu tutarın vergi tarhiyatından mahsup edilmesinin zorunlu olduğunu; idarenin bu mahsup hakkını bertaraf edecek şekilde işlem tesis edemeyeceğini ortaya koymaktadır.</i></p>

<p><strong>B. Farklı Gerekçelerle Yapılan İncelemede 6486 Sayılı Kanun Uyarınca Beyan Edilen Tutarın Mahsubu</strong></p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/danistay-4-dairenin-20168778-e-2021905-k-sayili-karari" rel="dofollow"><strong>Danıştay 4. Dairesi, E:2016/8778, K:2021/905 (11.02.2021)</strong> sayılı kararı</a>nda ele alınan uyuşmazlıkta, davacı şirketin fatura aldığı bazı mükellefler hakkında düzenlenen vergi tekniği raporlarında, ilgili faturaların gerçek bir mal ve hizmet teslimi olmaksızın düzenlenen sahte faturalar olduğu tespit edilmiş ve bu tespite dayalı olarak cezalı katma değer vergisi tarhiyatı yapılmıştır. Davacı ise 197.000 USD karşılığı 400.000 TL'yi 29.11.2013 tarihinde bankaya yatırarak 193 sayılı Gelir Vergisi Kanunu'na eklenen geçici 85. madde kapsamında "Yurt Dışında Sahip Olunan Varlıklara İlişkin Vergi Beyannamesi" verdiğini ve beyan edilen matrah üzerinden hesaplanan vergiyi de aynı tarihte ödediğini ortaya koymuştur.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Danıştay, geçici 85. madde hükmü uyarınca yabancı memleketlerde elde edilen kazançların beyan edilmesi hâlinde, farklı gerekçelerle yapılan vergi incelemesinde tespit edilen matrahtan beyan edilen tutarın mahsup edilmesi gerektiğini; ayrıca idarenin davacının varlık barışı beyannamesini kabul ederek hesaplanan vergiyi tahsil ettiğini, bu aşamada davacının yasadan yararlanıp yararlanamayacağının tartışma konusu yapılamayacağını belirterek, cezalı tarhiyatta ve buna bağlı özel usulsüzlük cezasında hukuka uygunluk bulunmadığı sonucuna ulaşmış ve davanın kabulüne karar vermiştir.</p>

<p><strong>C. 7186 Sayılı Kanun Uyarınca Başvuru Sırasında İncelemenin Başlamış Olması</strong></p>

<p>Danıştay'ın bu konudaki içtihadında en belirgin görüş ayrılığı, hakkında vergi incelemesi başlatılmış bir mükellefin varlık barışına başvurması durumunda kanun güvencesinden yararlanıp yararlanamayacağı meselesinde ortaya çıkmaktadır.</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/danistay-9-dairenin-2022724-e-20234040-k-sayili-karari" rel="dofollow"><strong>Danıştay 9. Dairesi, E:2022/724, K:2023/4040 (26.10.2023)</strong> sayılı kararı</a>nda, mükellef hakkında 08.11.2019 tarihinde vergi incelemesi başlatılmasından sonra 24.12.2019 tarihinde 7186 sayılı Kanun kapsamında varlık barışı beyannamesi verilmiştir. Bölge idare mahkemesi, varlık barışından yararlanabilmek için hakkında inceleme başlanmamış olması gerektiğine dair kısıtlayıcı bir hüküm bulunmadığını ve böyle bir yorumun kanunun amacına aykırı olacağını gerekçe göstererek tarhiyatı kaldırmıştır.</p>

<p>Danıştay 9. Dairesi ise bu kararı bozmuştur. Daireye göre, vergi incelemesinin başlatıldığı tarihte mükellefin ticari faaliyetiyle bağlantılı olarak kayıt dışı bırakılan hasılatın banka hesaplarında bulunduğu tespit edilmiş olup, bu meblağ mükellefin kendi işletmesinden kaynaklanan ve beyan dışı bırakılan ticari faaliyet kapsamında elde edilen gelir niteliğindedir. Bu tutara ilişkin varlık barışı bildirimi, yürütülen vergi incelemesinin sona ermesini sağlamamakta ve inceleme sonucunda tespit edilen matrah farkları üzerinden re'sen tarhiyat yapılmasını engellememektedir; zira 7186 sayılı Kanun'da "yürütülen incelemenin sona ereceği" veya "incelemeye istinaden tarhiyat yapılamayacağı" yönünde açık bir düzenleme bulunmamaktadır.</p>

<p><i>Kanun hükmü yalnızca bildirilen veya beyan edilen varlıklar nedeniyle vergi incelemesi ve vergi tarhiyatı yapılamayacağını öngörmekte olup, inceleme sırasında ortaya çıkan ve ticari faaliyetten kaynaklanan kayıt dışı hasılatın bu koruma kapsamında değerlendirilmesine hukuken imkân bulunmamaktadır.</i></p>

<p>Nitekim bu yaklaşım, sonraki düzenlemelerde açık biçimde karşılık bulmuştur: 7417 ve 7582 sayılı Kanunlarda, vergi incelemesine başlanılan veya takdir komisyonuna sevk edilen tarihten sonra yapılan bildirim ve beyanların, devam eden inceleme veya komisyon süreçleri sonucunda yapılacak tarhiyatlar bakımından varlık barışı hükümlerinden yararlanamayacağı açıkça düzenlenerek, Danıştay'ın bu yöndeki yorumuna normatif bir zemin kazandırılmıştır.</p>

<p><strong>D. 7143 Sayılı Kanun Kapsamında Varlık Barışı Beyanının Vergi İncelemesine Etkisi</strong></p>

<p>7143 sayılı Kanun kapsamında yapılan varlık barışı bildirimine ve sonrasında gerçekleştirilen vergi incelemesine ilişkin benzer davalarda <a href="https://www.hukukihaber.net/danistay-9-dairenin-20221001-e-20233466-k-sayili-karari" rel="dofollow"><strong>Danıştay 9. Dairesi, E:2022/1001, K:2023/3466 (09.10.2023)</strong></a>; <strong>E:2022/1002, K:2023/3467 (09.10.2023)</strong> ve <a href="https://www.hukukihaber.net/danistay-3-dairenin-20222864-e-20246301-k-sayili-karari" rel="dofollow"><strong>Danıştay 3. Dairesi, E:2022/2864, K:2024/6301 (28.11.2024)</strong></a> kararlarında tutarlı bir ilke benimsenmiştir. Bu davalarda mükellefler, 2015-2018 yıllarında yabancı şirketlere verdikleri dijital hizmetlerden elde ettikleri gelirleri 7143 sayılı Kanun kapsamında beyan etmiş, tahakkuk eden %2 oranındaki vergiyi ödemiş ve kanuni defterlerine kaydetmiştir. İdare ise mükellefiyetlerinin beyan tarihinden sonra tesis edilmesi nedeniyle Kanun'dan yararlanamayacaklarını öne sürerek tarhiyat yapmıştır.</p>

<p>Danıştay, idarenin bu yaklaşımını hukuka aykırı bulmuştur. Daireye göre, davacı mükellefler 7143 sayılı Kanun'un 10. maddesinin 13. fıkrasının (e) bendi kapsamında Türkiye'de Sahip Olunan Varlıklara İlişkin Vergi Beyannamesine (Varlık Barışı) istinaden tesis edilen tahakkuk işlemi ile Türkiye'de bulunan ancak kanuni defter kayıtlarında yer almayan varlıklara ilişkin sağlanan haklardan usulüne uygun şekilde yararlandırılmış; Kanun'da yer alan şartların kaybedildiğine veya tahakkuk işleminin iptal edilerek tahsil edilen verginin iade edildiğine dair herhangi bir bilgi ve belge dosyalara sunulmamıştır. Bu nedenle 7143 sayılı Kanun gereği yapılan tahakkuk işleminin hukuken varlığını koruduğu ve söz konusu gelirler nedeniyle vergi incelemesi ve tarhiyat yapılamayacağı gerekçesiyle davanın kabulüne, dava konusu cezalı tarhiyatın kaldırılmasına karar verilmiştir.</p>

<p><strong>E. 7186 Sayılı Kanun Uyarınca Varlık Barışı Beyanının Ticari Kazancın İncelenmesine Engel Oluşturmaması</strong></p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/danistay-3-dairenin-20235528-e-20254583-k-sayili-karari" rel="dofollow"><strong>Danıştay 3. Dairesi, E:2023/5528, K:2025/4583 (17.11.2025)</strong> sayılı kararı</a>nda, 7186 sayılı Kanun ile getirilen varlık barışı düzenlemesinin yalnızca beyan edilen varlıklar için bir inceleme koruması sağladığı, ancak mükellefin ticari faaliyetlerinden kaynaklanan kayıt dışı kazançlarının incelenmesine ve cezalandırılmasına engel olmadığı vurgulanmıştır.</p>

<p>Somut olayda, franchising sözleşmesi kapsamında yiyecek ve içecek sektöründe faaliyet gösteren davacı şirketin otomasyon sistemi ile beyanları arasında uyumsuzluk bulunduğu iddiasıyla vergi incelemesine başlanmış; inceleme devam ederken Gelir Vergisi Kanunu'nun geçici 90. maddesi kapsamında varlık barışından yararlanılarak 30.06.2020 tarihinde beyan yapılmış ve tahakkuk eden vergi süresinde ödenmiştir. İlk derece mahkemesi ve istinaf mercii, varlık barışı beyanı nedeniyle hiçbir suretle vergi incelemesi ve tarhiyat yapılamayacağı gerekçesiyle tarhiyat ve cezaları iptal etmiştir.</p>

<p>Danıştay 3. Dairesi ise, geçici 90. madde kapsamındaki düzenlemenin amacının mükelleflerin kayıt dışı varlıklarını sisteme dahil etmek olduğunu, ancak bu düzenlemenin mükelleflerin ticari faaliyetlerinden kaynaklanan kayıt dışı hasılat nedeniyle yürütülen vergi incelemelerini ortadan kaldırmadığını vurgulamıştır. Varlık barışı kapsamında yapılan bildirimin, devam eden vergi incelemesini sona erdirici veya tespit edilen matrah farkı üzerinden tarhiyat yapılmasını engelleyici bir etkisi bulunmamaktadır.</p>

<p><i>İnceleme sonucunda beyan edilen tutarın gerçekten varlık barışı kapsamına girip girmediğinin ve ticari faaliyetlerden elde edilen kayıt dışı hasılat niteliğinde olup olmadığının araştırılması gerekir; bu değerlendirme yapılmadan tarhiyatın iptal edilmesi hukuka uygun değildir.</i></p>

<p>Belirtmek gerekir ki, 7186 sayılı Kanun'da yer alan düzenleme, bildirilen veya beyan edilen varlıklar nedeniyle "hiçbir suretle vergi incelemesi ve vergi tarhiyatı yapılmayacağı" yönünde mutlak bir yasak öngörmekte; başka nedenlerle başlatılan vergi incelemelerine yönelik herhangi bir mahsup mekanizmasına ya da devam eden inceleme sırasında yapılan bildirimlere ilişkin herhangi bir hükme yer vermemektedir. Danıştay 9. Dairesi'nin de aynı dönemde benimsediği yaklaşım, incelemenin devam ettiği aşamada yapılan varlık barışı bildirimlerinin geçmişe dönük ticari faaliyetlerden kaynaklanan kayıt dışı hasılatı otomatik olarak koruma altına almayacağı, dolayısıyla yürüyen vergi incelemesini sona erdirmeyeceği ve matrah farkı üzerinden tarhiyat yapılmasını engellemeyeceği yönünde şekillenmiştir.</p>

<p>Buna karşılık<a href="https://www.hukukihaber.net/7582-sayili-bazi-kanunlarda-degisiklik-yapilmasina-dair-kanun" rel="dofollow"> 7582 sayılı Kanun</a>, bu sistematik yaklaşımı önemli ölçüde değiştirmiştir. Yeni düzenleme, bildirilen varlıklara isabet eden tutarlar bakımından yine inceleme ve tarhiyat yasağını korumakla birlikte, diğer nedenlerle başlatılan vergi incelemeleri ve takdir komisyonu kararları sonucunda tespit edilen matrah farkları yönünden artık mutlak bir yasak yerine nedensellik temelli bir değerlendirme mekanizması öngörmektedir. Matrah farkının tamamen bildirilen varlıklardan kaynaklandığının belirlenmesi hâlinde tarhiyat yapılmaması, kısmen kaynaklandığının tespiti hâlinde ise yalnızca aradaki fark üzerinden tarhiyat yapılması kabul edilmiştir; matrah farkının bildirime konu varlıklar dışındaki nedenlerden doğduğunun anlaşılması durumunda ise bildirilen tutarlar mahsup edilmeksizin matrah farkının tamamı üzerinden tarhiyat yapılacağı düzenlenmiştir. Böylece 7582 sayılı Kanun, 7186 sayılı Kanun dönemindeki mutlak yasak yaklaşımından ayrılarak, Danıştay içtihadında ortaya çıkan yorumu normatif düzeyde karşılayan ve sistemi "mutlak koruma"dan "illiyet bağına dayalı sınırlı koruma" modeline evirmiştir.</p>

<p><strong>F. 7186 Sayılı Kanun Kapsamında İdarece Kabul Edilen Başvuruya Sonradan Müdahale Edilememesi</strong></p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/danistay-3-dairenin-20222864-e-20246301-k-sayili-karari" rel="dofollow"><strong>Danıştay 3. Dairesi, E:2022/2864, K:2024/6301 (28.11.2024)</strong> sayılı kararı</a>nda, yabancı şirketlere dijital içerik ve reklam hizmetleri veren bir mükellef hakkındaki uyuşmazlık incelenmiştir. Mükellef, 7186 sayılı Kanun kapsamında 2017-2018 yıllarına ait gelirlerini beyan etmiş ve tahakkuk eden vergiyi ödemiştir. İdare, vergi incelemesi başlatılmadan önce başvuruyu kabul ederek vergiyi tahsil ettiği hâlde, daha sonra tam inceleme kapsamında aynı yıllar için tarhiyat yapmıştır.</p>

<p>Bölge idare mahkemesi, idarenin başvuruyu kabul edip vergiyi tahsil ettikten sonra, başvuruyu ilerleyen süreçte hükümsüz saymaya yönelik herhangi bir işlem tesis etmeksizin tarhiyat yapmasının hukuki güvenlik ve belirlilik ilkeleriyle bağdaşmayacağını tespit etmiştir. Danıştay bu tespite katılmış ve idarenin temyiz istemini oybirliğiyle reddetmiştir.</p>

<p><strong>G. 7186 Sayılı Kanun Uyarınca İspat Yükünün Mükellefte Olması</strong></p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/danistay-3-dairenin-20236468-e-20254877-k-sayili-karari" rel="dofollow"><strong>Danıştay 3. Dairesi, E:2023/6468, K:2025/4877 (26.11.2025)</strong> sayılı kararı</a>nda ele alınan uyuşmazlık, davacı şirket adına 2018 yılına ilişkin kayıt ve beyan dışı hasılat bulunduğu tespitine dayanılarak re'sen salınan kurumlar vergisi, geçici vergiler ile bunlara bağlı vergi ziyaı cezaları, usulsüzlük ve özel usulsüzlük cezalarının, 7186 sayılı Kanun ile Gelir Vergisi Kanunu'na eklenen geçici 90. madde kapsamındaki varlık barışı hükümleri karşısında hukuka uygun olup olmadığına ilişkindir.</p>

<p>Davacı hakkında, otomasyon sistemi verileri ile beyanları arasında uyumsuzluk bulunduğu gerekçesiyle 29.05.2020 tarihinde vergi incelemesine başlanmış; inceleme devam ederken davacı 30.06.2020 tarihinde geçici 90. madde kapsamında varlık barışı beyanında bulunmuş ve tahakkuk eden vergiyi süresinde ödemiştir. İnceleme sonucunda düzenlenen vergi inceleme raporunda, davacının ticari faaliyetlerinden elde ettiği hasılatın bir kısmını kayıt ve beyan dışında bıraktığı tespit edilerek tarhiyat ve cezalar uygulanmıştır. İlk derece mahkemesi ile Bölge İdare Mahkemesi, varlık barışı beyanı nedeniyle bildirilen varlıklar hakkında vergi incelemesi ve tarhiyat yapılamayacağı gerekçesiyle tarhiyat ve cezaları kaldırmıştır.</p>

<p>Danıştay 3. Dairesi ise, geçici 90. maddede öngörülen korumanın amacının, mükelleflerin kanuni defter ve kayıtlarında yer almayan para, altın, döviz ve benzeri varlıkların mali sisteme kazandırılmasını sağlamak olduğunu; bu düzenlemenin mükelleflerin ticari faaliyetlerinden kaynaklanan kayıt dışı hasılat nedeniyle vergi incelemesine tabi tutulmalarını veya bu incelemeler sonucunda tarhiyat yapılmasını engellemediğini vurgulamıştır.</p>

<p><i>Varlık barışı kapsamında bildirilen tutarların ticari faaliyetten elde edilen ve beyan edilmeyen gelirlerden kaynaklandığının yalnızca mükellef tarafından ileri sürülmesi, korumadan yararlanmak için yeterli değildir; bu iddianın somut bilgi ve belgelerle ispat edilmesi gerekir.</i></p>

<p>Daire, davacının beyan ettiği varlıkların gerçekten 2018 yılında elde edilen ve kayıt dışı bırakılan ticari hasılattan oluştuğunu ortaya koyan herhangi bir delil sunamadığını; buna karşılık vergi inceleme raporunda bildirilen varlıklar hakkında herhangi bir eleştiri yapılmaksızın, yalnızca ticari faaliyetten kaynaklanan kayıt dışı hasılat esas alınarak tarhiyat önerildiğini belirtmiştir. Bu gerekçelerle Danıştay, varlık barışı beyanının tek başına tarhiyatı ortadan kaldıran mutlak bir koruma sağlamadığına, bildirilen tutarın kayıt dışı ticari gelirden kaynaklandığının somut delillerle ortaya konulmasının zorunlu olduğuna hükmederek Bölge İdare Mahkemesi kararını bozmuştur. Bu karar, varlık barışı korumasının uygulanabilmesi bakımından ispat yükü ile bildirilen varlık ile kayıt dışı ticari gelir arasındaki illiyet bağının ortaya konulması gerektiğini açık biçimde vurgulayan önemli bir içtihattır. <strong>Danıştay 3. Dairesinin E:2023/9781, K:2025/5759 (22.12.2025)</strong> sayılı kararı da aynı yöndedir.</p>

<p><strong>H. 7256 Sayılı Kanun Uyarınca Varlık Barışı Beyanının Ticari Kazancın İncelenmesine Engel Oluşturmaması</strong></p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/danistay-3-dairenin-20241319-e-20252006-k-sayili-karari" rel="dofollow"><strong>Danıştay 3. Dairesi, E:2024/1319, K:2025/2006 (21.04.2025)</strong> sayılı kararı</a>na konu olayda, davacı hakkında 11.11.2020 tarihinde başlatılan vergi incelemesi devam ederken 19.04.2021 tarihinde Gelir Vergisi Kanunu'nun geçici 93. maddesi kapsamında varlık barışı bildiriminde bulunulmuştur. İnceleme sonucunda düzenlenen vergi tekniği raporuna göre, şirketin emtia satışlarından elde ettiği hasılatın bir kısmını kayıt ve beyan dışında bıraktığı tespit edilmiş ve bu tutar üzerinden vergi tarhiyatı ile cezalar uygulanmıştır. İlk derece ve istinaf mercileri, bildirilen 3.000.000 TL'lik kısmın varlık barışı kapsamında korunması gerektiği gerekçesiyle bu tutara isabet eden tarhiyatı kaldırmış, diğer kısımlar yönünden ise tarhiyatı hukuka uygun bulmuştur.</p>

<p>Danıştay 3. Dairesi, geçici 93. madde kapsamındaki düzenlemenin amacının mükelleflerin kayıt dışı varlıklarının mali sisteme kazandırılması olduğunu, ancak bu korumanın mükelleflerin ticari faaliyetlerinden kaynaklanan kayıt dışı hasılatın tespiti amacıyla yürütülen vergi incelemelerini ortadan kaldırmadığını vurgulamıştır. Varlık barışı kapsamında yapılan bildirimin tek başına devam eden incelemeyi sona erdirmesi veya inceleme sonucunda tespit edilen matrah farkları üzerinden tarhiyat yapılmasını engellemesi hukuken mümkün değildir.</p>

<p>Danıştay'ın gerekçesine göre, varlık barışı kapsamında bildirilen tutarlar ancak gerçekten kanuni defterlerde yer almayan varlık niteliğinde olması hâlinde koruma sağlamaktadır; somut olayda inceleme konusu yapılan tutarın ticari faaliyetten elde edilen ve kayıt dışı bırakılan hasılat niteliğinde olduğu vergi tekniği raporuyla ortaya konulduğundan, varlık barışı koruması bu gelir unsuru bakımından uygulanamamıştır. Daire ayrıca, varlık barışı düzenlemesinin ticari faaliyet nedeniyle yürütülen vergi incelemelerine ve bu incelemeler sonucunda tespit edilen matrah farklarına dayalı tarhiyatlara mutlak bir engel teşkil etmediğini açıkça belirtmiştir.</p>

<p>Aynı doğrultuda, <strong>Danıştay 3. Dairesinin E:2024/3620, K:2026/2591 (02.06.2026)</strong> sayılı kararına göre, davacı hakkında elde ettiği gelirin bir kısmının kayıt dışı bırakıldığı gerekçesiyle tarhiyat önerilmiş; davacı tarafından 193 sayılı Kanun'un geçici 93. maddesi kapsamında bildirilen tutarın ticari faaliyetinden elde edilen ve beyan edilmeyen gelirinden kaynaklandığı iddiasında bulunulmadığı gibi dosya kapsamında da bu mahiyette bilgi ve belge yer almadığı görülmüştür. Danıştay, vergi tekniği raporunun incelenerek kayıt ve beyan dışı hasılatın bulunup bulunmadığı yönünde bir değerlendirme yapılması gerekirken, 7256 sayılı Kanun hükmü kapsamında beyan edilen varlıklar nedeniyle hiçbir suretle vergi incelemesi ve vergi tarhiyatı yapılamayacağı gerekçesiyle tarhiyatın kaldırılmasına dair Vergi Mahkemesi kararına yönelik istinaf başvurusunun reddine dair kararda hukuka uygunluk görmemiştir.</p>

<p><strong>I. 7186 Sayılı Kanun Kapsamında Israr Kararları ve İçtihat Ayrılığı</strong></p>

<p>7186 sayılı Kanun kapsamındaki varlık barışı uygulamasına ilişkin uyuşmazlıklarda, Danıştay 3. Dairesi ile İstanbul Bölge İdare Mahkemesi Vergi Dava Daireleri arasında belirgin bir içtihat ayrılığı ortaya çıkmıştır.</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/danistay-3-dairenin-20235859-e-20258-k-sayili-karari" rel="dofollow">Danıştay 3. Dairesi; <strong>E:2023/5859, K:2025/8 (20.01.2025)</strong></a>, <a href="https://www.hukukihaber.net/danistay-3-dairenin-20241319-e-20252006-k-sayili-karari" rel="dofollow"><strong>E:2024/1319, K:2025/2006 (21.04.2025)</strong></a>, <a href="https://www.hukukihaber.net/danistay-3-dairenin-20236468-e-20254877-k-sayili-karari" rel="dofollow"><strong>E:2023/6468, K:2025/4877 (26.11.2025)</strong></a> ve <strong>E:2023/9781, K:2025/5759 (22.12.2025)</strong> sayılı kararlarında ortak bir hukuki yaklaşım benimsemiştir. Daireye göre, Gelir Vergisi Kanunu'nun geçici 90. maddesinde yer alan "bu madde kapsamında bildirilen veya beyan edilen varlıklar nedeniyle hiçbir suretle vergi incelemesi ve vergi tarhiyatı yapılamaz" hükmü mutlak bir inceleme yasağı getirmemektedir. Düzenlemenin amacı, kanuni kayıtlarda yer almayan varlıkların mali sisteme kazandırılması olup koruma yalnızca bildirilen varlıklar nedeniyle yapılacak inceleme ve tarhiyatı kapsamaktadır; buna karşılık mükellefin ticari faaliyetinden kaynaklanan kayıt dışı hasılatın araştırılması ve bu nedenle vergi incelemesi yürütülmesi mümkündür. Bu yaklaşıma göre, varlık barışı kapsamında bildirilen tutarın gerçekten incelemeye konu edilen kayıt dışı ticari kazançtan kaynaklandığının mükellef tarafından somut bilgi ve belgelerle ortaya konulması gerekmekte; aksi hâlde yalnızca varlık barışından yararlanılmış olması, ticari faaliyet nedeniyle yapılan tarhiyatı ortadan kaldırmamaktadır.</p>

<p>Buna karşılık İstanbul Bölge İdare Mahkemesi Vergi Dava Daireleri, 7186 sayılı Kanun'un lafzını esas alan daha geniş koruyucu bir yorum benimsemektedir. <strong>İstanbul Bölge İdare Mahkemesi 3. Vergi Dava Dairesi</strong>, Danıştay 3. Dairesi'nin 20.01.2025 tarih ve<a href="https://www.hukukihaber.net/danistay-3-dairenin-20235859-e-20258-k-sayili-karari" rel="dofollow"> E:2023/5859, K:2025/8 sayılı bozma kararı</a>na uymayarak, <strong>E:2025/1757, K:2025/2376 (14.10.2025)</strong> sayılı kararıyla önceki kararında ısrar etmiştir. Daireye göre geçici 90. maddede, incelemeye beyan öncesinde başlanılmış olması hâlinde korumanın ortadan kalkacağına ilişkin herhangi bir istisna bulunmamakta; süresinde beyan ve ödeme yapılması hâlinde bildirilen tutar nedeniyle hiçbir suretle vergi incelemesi ve tarhiyat yapılamamaktadır. Somut olayda beyan edilen 1.900.000 TL'nin, inceleme sonucu tespit edilen kayıt dışı hasılatı tamamen karşıladığı da gözetilerek tarhiyatın hukuka aykırı olduğu sonucuna ulaşılmıştır.</p>

<p>Benzer şekilde <strong>İstanbul Bölge İdare Mahkemesi 2. Vergi Dava Dairesi</strong> de, <a href="https://www.hukukihaber.net/danistay-3-dairenin-20236468-e-20254877-k-sayili-karari" rel="dofollow">Danıştay 3. Dairesi'nin 26.11.2025 tarih ve E:2023/6468, K:2025/4877 sayılı bozma kararı</a>na uymamış; <strong>E:2026/43, K:2026/246 (24.02.2026)</strong> sayılı kararıyla önceki kararında ısrar etmiştir. Daire, ilk derece mahkemesinin "7186 sayılı Kanun kapsamında süresinde beyan ve ödeme yapıldığından bildirilen varlıklar nedeniyle hiçbir suretle vergi incelemesi ve vergi tarhiyatı yapılamayacağı" yönündeki gerekçesini aynen benimsemiş ve Danıştay'ın bozma gerekçesine katılmadığını açıkça ortaya koymuştur.</p>

<p>Bu gelişmeler birlikte değerlendirildiğinde, 7186 sayılı Kanun'un uygulanmasına ilişkin uyuşmazlıklarda sistematik bir içtihat ayrılığı bulunduğu görülmektedir. Bir tarafta Danıştay 3. Dairesi, varlık barışı korumasının uygulanabilmesi için bildirilen varlık ile kayıt dışı ticari kazanç arasındaki illiyet bağının mükellef tarafından ispat edilmesini arayan dar yorum yaklaşımını benimserken; diğer tarafta İstanbul Bölge İdare Mahkemesi 2. ve 3. Vergi Dava Daireleri, kanun metnindeki "hiçbir suretle vergi incelemesi ve vergi tarhiyatı yapılamaz" ibaresini lafzına uygun biçimde yorumlayarak, süresinde beyan ve ödeme yapılmış olması hâlinde bildirilen tutarın kaynağının ayrıca ispat edilmesini gerekli görmeyen daha geniş koruyucu bir yaklaşım sergilemektedir.</p>

<p>Önemle belirtilmelidir ki, gerek İstanbul Bölge İdare Mahkemesi 3. Vergi Dava Dairesi'nin 14.10.2025 tarih ve E:2025/1757, K:2025/2376 sayılı ısrar kararı, gerekse İstanbul Bölge İdare Mahkemesi 2. Vergi Dava Dairesi'nin 24.02.2026 tarih ve E:2026/43, K:2026/246 sayılı ısrar kararı hakkında Danıştay Vergi Dava Daireleri Kurulu tarafından henüz verilmiş kesinleşmiş bir karar bulunmamaktadır. Bu nedenle, 7186 sayılı Kanun kapsamındaki varlık barışı uygulamasına ilişkin bu temel hukuki tartışma henüz içtihat birliği ile çözümlenmiş değildir. Nihai değerlendirme Danıştay Vergi Dava Daireleri Kurulu'nun vereceği kararla ortaya çıkacak olup, bu kararın hem 7186 sayılı Kanun dönemindeki uyuşmazlıklar hem de sonraki varlık barışı düzenlemelerinin yorumlanması bakımından emsal ve belirleyici nitelikte olması beklenmektedir.</p>

<p><strong>J. 7417 Sayılı Kanun Kapsamında Yalnızca Kanunda Sayılan Varlıkların Kapsama Girmesi</strong></p>

<p><strong>Danıştay 9. Dairesi, E:2024/839, K:2026/2189 (30.04.2026)</strong> sayılı kararında, <a href="https://www.hukukihaber.net/devlet-memurlari-kanunu-ile-bazi-kanunlarda-ve-375-sayili-kanun-hukmunde-kararnamede-degisiklik-yapilmasina-dair-kanun" rel="dofollow">7417 sayılı Kanun</a> kapsamında düzenlenen varlık barışı hükümlerinden yararlanma koşullarının kapsamı değerlendirilmiştir. Uyuşmazlık, davacı şirketin yurt dışında bulunan bir taşıtı Türkiye'ye getirerek varlık barışı kapsamında beyanda bulunması, buna ilişkin tahakkukun terkin edilmesi ve söz konusu varlığın sermaye artırımına konu edilebilmesi amacıyla ilgili kurumlara bildirim yapılması talebiyle yaptığı başvurunun reddedilmesinden kaynaklanmıştır.</p>

<p>İlk derece mahkemesi ile istinaf mercii, 7417 sayılı Kanun ile Kurumlar Vergisi Kanunu'na eklenen geçici 15. madde ve 1 Seri No'lu Bazı Varlıkların Ekonomiye Kazandırılması Hakkında Genel Tebliğ hükümleri uyarınca, varlık barışından yararlanılabilmesi için Türkiye'ye getirilen varlığın kanunda sayılan para, altın, döviz, menkul kıymet veya diğer sermaye piyasası araçlarından biri olması ya da bunlara dönüştürülerek yurda getirilmesi gerektiğini; somut olayda ise taşıtın herhangi bir dönüşüm işlemine tabi tutulmaksızın doğrudan Türkiye'ye getirilip beyan edildiğini belirterek davayı reddetmiştir.</p>

<p>Danıştay 9. Dairesi de temyiz incelemesinde, davacının Tebliğ'in kapsama girmeyen varlıkların kapsama giren varlıklara dönüştürülerek Türkiye'ye getirilmesine imkân tanıdığı yönündeki iddialarının somut olay bakımından hukuki sonuç doğurmadığını değerlendirmiş; taşıtın Kanun ve Tebliğ'de sayılan varlıklardan birine dönüştürülmeden doğrudan yurda getirildiğini tespit ederek Bölge İdare Mahkemesi kararının hukuka uygun olduğu sonucuna ulaşmıştır. Bu nedenle temyiz istemi reddedilmiş ve <strong>Konya Bölge İdare Mahkemesi 2. Vergi Dava Dairesi'nin E:2023/619, K:2023/1295 (19.10.2023)</strong> sayılı kararı onanmıştır.</p>

<p><i>Kararın gerekçesi, 7417 sayılı Kanun kapsamındaki varlık barışı hükümlerinden yararlanılabilmesi için yalnızca Kanun'da açıkça sayılan varlıkların veya bu varlıklara dönüştürülerek Türkiye'ye getirilen değerlerin kapsama girdiği; taşıt gibi Kanun kapsamında yer almayan bir malvarlığı unsurunun herhangi bir dönüşüm işlemi yapılmaksızın doğrudan yurda getirilmesinin varlık barışı hükümlerinden yararlanmak için yeterli olmadığı yönündedir.</i></p>

<p><strong>K. Danıştay İçtihadının Genel Değerlendirmesi</strong></p>

<p>İncelenen kararlar bir bütün olarak değerlendirildiğinde, Danıştay'ın aşağıdaki ilkeleri benimsediği görülmektedir:</p>

<p><strong>Birincisi</strong>, usulüne uygun biçimde gerçekleştirilen varlık barışı beyannamesi ve verginin vadesinde ödenmesi, kanunun öngördüğü güvencenin temel koşullarını oluşturmaktadır. Bu koşullar sağlandıktan sonra idarenin tarhiyat yapabilmesi için, beyan edilen varlığın kanun kapsamına girmediğini ya da varlığın gerçekte mükellefin beyan dışı ticari faaliyetinden kaynaklandığını somut tespitlerle ortaya koyması gerekmektedir.</p>

<p><strong>İkincisi</strong>, idarenin başvuruyu kabul edip vergiyi tahsil etmiş olması ve başvuruyu iptal eden herhangi bir işlem tesis etmemesi hâlinde, ilerleyen süreçte yapılacak tarhiyatlar hukuki güvenlik ilkesini ihlal etmektedir.</p>

<p><strong>Üçüncüsü</strong>, yurt dışı varlık beyanlarında "kanaat verici belge" ile ispat zorunluluğu katı biçimde uygulanmakta; bu koşulun sağlanamaması hâlinde mahsup güvencesinden yararlanılamamaktadır.</p>

<p><strong>Dördüncüsü</strong>, varlık barışına başvurmanın zamanlaması belirleyici bir unsur olabilmektedir. Özellikle 7186 sayılı Kanun kapsamında, inceleme başladıktan sonra yapılan başvurunun koruma sağlayıp sağlamayacağı, beyan edilen varlığın ticari faaliyetten kaynaklanıp kaynaklanmadığının inceleme raporunda tespit edilip edilmediğine bağlı olarak farklı sonuçlara ulaşılmaktadır.</p>

<p>Danıştay 3. Dairesi kararları birlikte değerlendirildiğinde, Dairenin öncelikle 7186 sayılı Kanun ile Gelir Vergisi Kanunu'na eklenen geçici 90. maddenin amacını ortaya koyduğu görülmektedir. Buna göre düzenlemenin amacı, mükelleflerin kanuni defter ve kayıtlarında yer almayan para, altın, döviz ve benzeri kıymetlerin mali sisteme kazandırılmasıdır. Bu nedenle bildirilen veya beyan edilen varlıklar dolayısıyla vergi incelemesi ve vergi tarhiyatı yapılamayacağı kabul edilmekle birlikte, bu korumanın yalnızca bildirime konu varlıklara ilişkin olduğu; mükellefin ticari faaliyetlerinden kaynaklanan vergisel yükümlülükleri ortadan kaldıran genel bir vergi affı niteliğinde olmadığı vurgulanmıştır.</p>

<p><i>Varlık barışı kapsamında yapılan bildirim, mükellefin ticari faaliyetinden kaynaklanan kayıt dışı hasılat nedeniyle yürütülen vergi incelemesini kendiliğinden hükümsüz hâle getirmez ve inceleme sonucunda tarhiyat yapılmasını da tek başına engellemez.</i></p>

<p>Kararların ortak noktasını oluşturan ikinci önemli ilke ise ispat yüküne ilişkindir. Danıştay'a göre mükellef, varlık barışı kapsamında bildirdiği tutarın gerçekte inceleme konusu yapılan kayıt dışı ticari hasılattan oluştuğunu ileri sürüyorsa, bu iddiasını somut bilgi ve belgelerle ortaya koymalıdır. Sadece varlık barışı beyannamesi verilmiş olması, bildirilen varlığın inceleme konusu ticari kazançtan kaynaklandığını ispata yeterli kabul edilmemektedir. Dosyada bu bağlantıyı ortaya koyan deliller bulunmadığı sürece, varlık barışı hükmü ticari faaliyet nedeniyle yapılan tarhiyatı ortadan kaldırmamaktadır.</p>

<p>Bunun yanında Danıştay kararlarında önemli bir ayrım yapılmaktadır: inceleme raporlarında varlık barışı kapsamında bildirilen varlıkların kendisi eleştirilmemekte, aksine ticari faaliyet sonucu elde edilip kayıt ve beyan dışı bırakılan hasılat eleştiri konusu yapılmaktadır. Dolayısıyla tarhiyatın hukuki sebebi bildirilen varlık değil, ticari faaliyetten doğan kayıt dışı kazançtır. Bu nedenle geçici 90. maddede öngörülen inceleme yasağının uygulanamayacağı sonucuna ulaşılmıştır.</p>

<p>Bozma kararlarının ortak sonucu da aynıdır. İlk derece mahkemeleri ve bölge idare mahkemeleri, yalnızca mükellefin varlık barışı hükümlerinden yararlanmış olmasına dayanarak tarhiyatları kaldırmıştır. Danıştay ise bu yaklaşımı hukuka uygun bulmamış; öncelikle vergi tekniği raporu ve vergi inceleme raporundaki tespitlerin değerlendirilmesi, gerçekten kayıt dışı hasılat bulunup bulunmadığının belirlenmesi ve bildirilen varlık ile inceleme konusu matrah farkı arasında somut bir illiyet bağı kurulup kurulamadığının araştırılması gerektiğini ifade ederek kararları bozmuştur.</p>

<p>Bu nedenle Danıştay 3. Dairesi'nin 7186 sayılı Kanun dönemine ilişkin yerleşik yaklaşımının şu ilke etrafında şekillendiği söylenebilir:</p>

<p><i>Varlık barışı, bildirilen varlıklar bakımından koruma sağlayan özel bir düzenlemedir; ancak ticari faaliyetten kaynaklanan kayıt dışı hasılat nedeniyle yürütülen vergi incelemelerini sona erdiren veya bu incelemeler sonucunda yapılacak tarhiyatları kendiliğinden hükümsüz kılan genel bir vergi bağışıklığı sağlamaz. Bildirilen varlık ile inceleme konusu matrah farkı arasındaki bağın mükellef tarafından somut delillerle ispat edilmesi gerekir; aksi hâlde varlık barışı hükümlerinden hareketle tarhiyatın kaldırılması mümkün değildir.</i></p>

<p>Nitekim bu yargısal yaklaşım, daha sonra 7417 ve özellikle 7582 sayılı Kanunlarda kanun koyucu tarafından açık norm hâline getirilmiş; bildirilen varlıkların yalnızca bildirilen varlıklara isabet eden tutarlar yönünden koruma sağlayacağı, diğer nedenlerle bulunan matrah farkları bakımından ise mahsup yapılmayacağı ve gerekli şartlar oluşmadıkça tarhiyatın devam edeceği açıkça düzenlenmiştir. Böylece Danıştay'ın 7186 sayılı Kanun döneminde yorum yoluyla benimsediği ilke, sonraki varlık barışı düzenlemelerinde kanuni metne dönüştürülmüştür.</p>

<p><strong>VI. SONUÇ VE DEĞERLENDİRME</strong></p>

<p>Türk vergi hukukunda 2008 yılından bu yana yürürlüğe giren sekiz varlık barışı kanunu, sağladığı avantajlar ve bu avantajların sınırları bakımından sürekli bir evrim geçirmiştir. Her düzenleme öncekinin mirasını taşımakla birlikte, vergi oranları, kapsam ve güvence mekanizmaları bakımından önemli farklılıklar içermektedir. 5811 ve 6486 sayılı kanunlarla başlayan süreçte mükelleflere, diğer nedenlerle yapılan incelemelerde bulunan matrah farklarından beyan edilen tutarların herhangi bir nedensellik bağı aranmaksızın mahsup edilmesine imkân tanıyan geniş kapsamlı bir koruma sağlanmış; 6736 sayılı Kanun ile bu koruma, vergi hukukunun sınırlarını aşarak ceza ve idare hukuku alanlarına da genişletilmiştir. 7143, 7186 ve 7256 sayılı kanunlar döneminde ise mahsup mekanizması tamamen terk edilerek, koruma yalnızca bildirilen varlığın kendisiyle sınırlı, yalın bir inceleme ve tarhiyat yasağına indirgenmiştir.</p>

<p>Bu evrimin en belirleyici aşaması, 7417 ve 7582 sayılı Kanunlarla gerçekleşmiştir. Söz konusu düzenlemeler, Türk vergi hukukuna varlık barışı bağlamında bir illiyet bağı kriteri kazandırarak, mükellefe tanınan korumayı bildirilen varlık ile tespit edilen matrah farkı arasındaki nedensellik ilişkisine bağlamıştır. Bu yeni model, bir yandan bulunan matrah farkının bildirilen varlıktan kaynaklandığının tespiti hâlinde mükellefi ölçülülük ilkesi doğrultusunda koruyup çifte vergilendirmenin önüne geçmekte, diğer yandan bağımsız nedenlerle ortaya çıkan matrah farklarını mahsup dışında bırakarak varlık barışının vergi kaçakçılığını geriye dönük meşrulaştırma aracına dönüşmesini engellemeyi amaçlamaktadır.</p>

<p>İncelenen Danıştay kararları, bu yasal evrimin yargı içtihadında da paralel bir gelişim izlediğini göstermektedir. Danıştay, 5811 ve 6486 sayılı kanunlar döneminde kanunun açık mahsup hükmünü uygulayarak mükellef lehine sonuçlara ulaşmış, idarenin bu hakkı bertaraf edecek işlemlerini hukuka aykırı bulmuştur. Buna karşılık 6736, 7143 ve özellikle 7186 sayılı kanunlar döneminde, Danıştay 3. ve 9. Daireleri, varlık barışı korumasının mutlak bir vergi affı niteliğinde olmadığını, korumanın yalnızca bildirilen varlıklarla sınırlı kaldığını ve mükellefin ticari faaliyetinden kaynaklanan kayıt dışı hasılatın bu koruma kapsamında değerlendirilemeyeceğini istikrarlı biçimde vurgulamıştır. Bu çerçevede geliştirilen ispat yükü ilkesi uyarınca, bildirilen varlık ile inceleme konusu matrah farkı arasındaki bağlantının mükellef tarafından somut bilgi ve belgelerle ortaya konulması aranmakta; yalnızca varlık barışı beyannamesi verilmiş olması bu ispatı karşılamamaktadır.</p>

<p>Çalışma kapsamında incelenen kararlar, Danıştay içtihadı ile bazı bölge idare mahkemeleri arasında, özellikle 7186 sayılı Kanun'un uygulanması bakımından köklü bir görüş ayrılığının sürdüğünü de ortaya koymaktadır. Danıştay 3. Dairesi'nin illiyet bağının mükellef tarafından ispatını arayan dar yorumuna karşılık, İstanbul Bölge İdare Mahkemesi 2. ve 3. Vergi Dava Daireleri, kanun metnindeki "hiçbir suretle vergi incelemesi ve vergi tarhiyatı yapılamaz" ibaresinin lafzına sadık kalarak süresinde yapılan beyan ve ödemenin tek başına yeterli bir koruma sağladığı yönünde ısrar kararları vermiştir. Bu içtihat ayrılığının, Danıştay Vergi Dava Daireleri Kurulu tarafından henüz kesin biçimde çözümlenmemiş olması, konunun güncelliğini ve hukuki belirsizliğini sürdürmektedir; Kurul'un vereceği karar, yalnızca 7186 sayılı Kanun dönemindeki uyuşmazlıklar bakımından değil, illiyet bağı esasını normatif düzeyde benimseyen 7417 ve 7582 sayılı Kanunların yorumlanması bakımından da belirleyici olacaktır.</p>

<p>Sonuç olarak, varlık barışı düzenlemelerinin tarihsel seyri, mükellefe tanınan mali bağışıklığın kapsamının zamanla daraldığını ve kanun koyucunun, suistimallerin önüne geçmek amacıyla korumayı giderek daha sıkı şartlara bağladığını göstermektedir. Mükelleflerin bu düzenlemelerden usulüne uygun biçimde yararlanabilmesi için, yalnızca kanunda öngörülen beyan ve ödeme yükümlülüklerini süresinde yerine getirmeleri yeterli olmayıp; özellikle 7417 ve 7582 sayılı Kanunlar döneminde, bildirdikleri varlık ile olası bir vergi incelemesinde ortaya çıkabilecek matrah farkı arasındaki bağlantıyı somut bilgi ve belgelerle ispatlayabilecek durumda olmaları önem taşımaktadır. Aynı şekilde, vergi incelemesine başlanılmasından veya takdir komisyonuna sevk edilmesinden önce yapılan bildirimlerin korumadan yararlanma bakımından taşıdığı kritik önem de, güncel içtihat ve mevzuat ışığında gözden kaçırılmamalıdır.</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/volkan-erdogdu-vergi-mahkemesi-baskani" title="Volkan ERDOĞDU - Vergi Mahkemesi Başkanı"><img alt="Volkan ERDOĞDU - Vergi Mahkemesi Başkanı" height="96" src="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/200x200/hukukihaber-net/uploads/2025/12/volkan-erdogdu-profil.JPG" width="96" /></a></p>

<h4><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/volkan-erdogdu-vergi-mahkemesi-baskani" title="Volkan ERDOĞDU - Vergi Mahkemesi Başkanı">Volkan ERDOĞDU </a></strong></h4>

<h4><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/volkan-erdogdu-vergi-mahkemesi-baskani" title="Volkan ERDOĞDU - Vergi Mahkemesi Başkanı">Vergi Mahkemesi Başkanı</a></strong></h4>

<p><span style="color:#999999"><strong>KARARLAR KAYNAKÇASI</strong></span></p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/danistay-4-dairenin-201610007-e-20213871-k-sayili-karari" rel="dofollow"><span style="color:#999999">Danıştay 4. Dairesi, E:2016/10007, K:2021/3871, T:07.07.2021.</span></a></p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/danistay-4-dairenin-20168778-e-2021905-k-sayili-karari" rel="dofollow"><span style="color:#999999">Danıştay 4. Dairesi, E:2016/8778, K:2021/905, T:11.02.2021.</span></a></p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/danistay-9-dairenin-2022724-e-20234040-k-sayili-karari" rel="dofollow"><span style="color:#999999">Danıştay 9. Dairesi, E:2022/724, K:2023/4040, T:26.10.2023.</span></a></p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/danistay-9-dairenin-20221001-e-20233466-k-sayili-karari" rel="dofollow"><span style="color:#999999">Danıştay 9. Dairesi, E:2022/1001, K:2023/3466, T:09.10.2023.</span></a></p>

<p><span style="color:#999999">Danıştay 9. Dairesi, E:2022/1002, K:2023/3467, T:09.10.2023.</span></p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/danistay-3-dairenin-20222864-e-20246301-k-sayili-karari" rel="dofollow"><span style="color:#999999">Danıştay 3. Dairesi, E:2022/2864, K:2024/6301, T:28.11.2024.</span></a></p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/danistay-3-dairenin-20235528-e-20254583-k-sayili-karari" rel="dofollow"><span style="color:#999999">Danıştay 3. Dairesi, E:2023/5528, K:2025/4583, T:17.11.2025.</span></a></p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/danistay-3-dairenin-20235859-e-20258-k-sayili-karari" rel="dofollow"><span style="color:#999999">Danıştay 3. Dairesi, E:2023/5859, K:2025/8, T:20.01.2025.</span></a></p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/danistay-3-dairenin-20241319-e-20252006-k-sayili-karari" rel="dofollow"><span style="color:#999999">Danıştay 3. Dairesi, E:2024/1319, K:2025/2006, T:21.04.2025.</span></a></p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/danistay-3-dairenin-20236468-e-20254877-k-sayili-karari" rel="dofollow"><span style="color:#999999">Danıştay 3. Dairesi, E:2023/6468, K:2025/4877, T:26.11.2025.</span></a></p>

<p><span style="color:#999999">Danıştay 3. Dairesi, E:2023/9781, K:2025/5759, T:22.12.2025.</span></p>

<p><span style="color:#999999">Danıştay 3. Dairesi, E:2024/3620, K:2026/2591, T:02.06.2026.</span></p>

<p><span style="color:#999999">Danıştay 9. Dairesi, E:2024/839, K:2026/2189, T:30.04.2026.</span></p>

<p><span style="color:#999999">İstanbul Bölge İdare Mahkemesi 3. Vergi Dava Dairesi, E:2025/1757, K:2025/2376, T:14.10.2025.</span></p>

<p><span style="color:#999999">İstanbul Bölge İdare Mahkemesi 2. Vergi Dava Dairesi, E:2026/43, K:2026/246, T:24.02.2026.</span></p>

<p><span style="color:#999999">Konya Bölge İdare Mahkemesi 2. Vergi Dava Dairesi, E:2023/619, K:2023/1295, T:19.10.2023.</span></p>

<p><span style="color:#999999">KAYNAKÇA</span></p>

<p><span style="color:#999999">5811 sayılı Bazı Varlıkların Milli Ekonomiye Kazandırılması Hakkında Kanun, RG 22.11.2008, S. 27062.</span></p>

<p><span style="color:#999999">6486 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun, RG 29.05.2013, S. 28661.</span></p>

<p><span style="color:#999999">6736 sayılı Bazı Alacakların Yeniden Yapılandırılmasına İlişkin Kanun, RG 19.08.2016, S. 29806.</span></p>

<p><span style="color:#999999">7143 sayılı Vergi ve Diğer Bazı Alacakların Yeniden Yapılandırılması ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun, RG 18.05.2018, S. 30425.</span></p>

<p><span style="color:#999999">7186 sayılı Gelir Vergisi Kanunu ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun, RG 19.07.2019 (Mükerrer), S. 30836.</span></p>

<p><span style="color:#999999">7256 sayılı Bazı Alacakların Yeniden Yapılandırılması ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun, RG 17.11.2020, S. 31307.</span></p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/devlet-memurlari-kanunu-ile-bazi-kanunlarda-ve-375-sayili-kanun-hukmunde-kararnamede-degisiklik-yapilmasina-dair-kanun" rel="dofollow"><span style="color:#999999">7417 sayılı Devlet Memurları Kanunu ile Bazı Kanunlarda ve 375 Sayılı Kanun Hükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun,</span></a><span style="color:#999999"> RG 05.07.2022, S. 31887.</span></p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/7582-sayili-bazi-kanunlarda-degisiklik-yapilmasina-dair-kanun" rel="dofollow"><span style="color:#999999">7582 sayılı Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun, RG 04.06.2026.</span></a></p>

<p><span style="color:#999999">Yurt Dışındaki Bazı Varlıkların Ekonomiye Kazandırılması Hakkında 1 Seri No'lu Genel Tebliğ.</span></p>

<p><span style="color:#999999">7186 Sayılı Gelir Vergisi Kanunu ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanuna İlişkin 311 Seri No'lu GVK Genel Tebliği.</span></p>

<p><span style="color:#999999">1 Seri No'lu Bazı Varlıkların Ekonomiye Kazandırılması Hakkında Genel Tebliği.</span></p>

<p><span style="color:#999999">213 sayılı Vergi Usul Kanunu.</span></p>

<p><span style="color:#999999">2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu.</span></p>

<p><span style="color:#999999">6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun.</span></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/varlik-barisi-kanunlarinin-kronolojik-evrimi-vergi-idaresinin-tarhiyat-yetkisi-ve-danistay-ictihadinin-gelisimi-1</guid>
      <pubDate>Fri, 03 Jul 2026 18:30:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2024/11/terazi/terazi-tokmak-kitapls.jpg" type="image/jpeg" length="67109"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[PERGOLALAR İÇİN YENİ DÖNEMDE EMSAL VE RUHSAT MUAFİYETİNİN ŞARTLARI]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/pergolalar-icin-yeni-donemde-emsal-ve-ruhsat-muafiyetinin-sartlari-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/pergolalar-icin-yeni-donemde-emsal-ve-ruhsat-muafiyetinin-sartlari-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>PERGOLALAR İÇİN YENİ DÖNEMDE EMSAL VE RUHSAT MUAFİYETİNİN ŞARTLARI</strong></p>

<p><strong>(<a href="https://www.hukukihaber.net/planli-alanlar-imar-yonetmeliginde-degisiklik-2" rel="dofollow">1 TEMMUZ 2026 TARİHLİ PLANLI ALANLAR İMAR YÖNETMELİĞİ DEĞİŞİKLİĞİ</a> SONRASINDA)</strong></p>

<p><strong>Önceki Hukuki Durum</strong></p>

<p><strong>3194 sayılı İmar Kanunu'nun 21. maddesi</strong> uyarınca, Kanunda açıkça istisna tutulmayan bütün yapılar kural olarak yapı ruhsatına tabidir.</p>

<p>Pergolalar bakımından istisna ise uzun yıllardır<a href="https://www.hukukihaber.net/planli-alanlar-imar-yonetmeliginde-degisiklik-2"> </a><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/planli-alanlar-imar-yonetmeliginde-degisiklik-2" rel="dofollow">Planlı Alanlar İmar Yönetmeliği</a>'nin 59. maddesinde </strong>düzenlenmektedir. <strong>Yönetmeliğin 4. maddesinde pergola;</strong></p>

<p>"Bahçede, bina cephelerini değiştirmemek kaydıyla terasta, hafif yapı malzemelerinden dikme ve sık kirişleme ile yapılan, üzerine yeşil bitki örtüsü sardırılabilen, etrafı açık, yapı ruhsatı olmaksızın inşa edilebilen yapılar" olarak tanımlanmıştır.</p>

<p>Buna paralel olarak <strong>Yönetmeliğin 59. maddesinde</strong> de pergola, çardak ve benzeri imalatların yapı ruhsatına tabi olmadığı açıkça hüküm altına alınmıştır.</p>

<p>Ancak bu düzenlemeler, pergolanın <strong>hangi şartlarda pergola sayılacağı</strong>, hangi imalatların ise ruhsata tabi yapı niteliği kazanacağı konusunda ayrıntılı ölçütler içermemekteydi. Bu nedenle uygulamadaki boşluk büyük ölçüde Danıştay kararlarıyla doldurulmuştur.</p>

<p><strong>Danıştay İçtihatlarıyla Oluşan Kriterler</strong></p>

<p>Danıştay kararlarında, pergolanın ruhsata tabi olup olmadığı yalnızca kullanılan malzemeye göre değil, imalatın hukuki niteliğine göre değerlendirilmektedir.</p>

<p>Yerleşik içtihatlara göre bir imalatın pergola sayılabilmesi için;</p>

<ul style="list-style-type:disc" type="disc">
 <li>kapalı alan oluşturmaması,</li>
 <li>gölgelik amacı taşıması,</li>
 <li>güneş ve yağmurdan korunmaya yönelik olması,</li>
 <li>etrafının açık olması,</li>
 <li>hafif yapı malzemelerinden yapılması,</li>
 <li>ana yapının taşıyıcı sistemini etkilememesi,</li>
 <li>bağımsız kullanım alanı oluşturmaması,</li>
 <li>yapı kullanım alanını genişletmemesi, gerekmektedir.</li>
</ul>

<p>Bu kapsamda Danıştay;</p>

<ul style="list-style-type:disc" type="disc">
 <li>ahşap,</li>
 <li>demir profil,</li>
 <li>çelik konstrüksiyon,</li>
 <li>polikarbon örtü,</li>
 <li>hatta bazı olaylarda kiremit çatı örtüsü kullanılan pergola ve sundurmaları dahi,</li>
</ul>

<p>yukarıdaki kriterleri taşımaları halinde ruhsata tabi olmayan imalat olarak kabul etmiştir.</p>

<p>Buna karşılık etrafı kapatılan, kullanım alanını genişleten, kış bahçesine dönüştürülen veya bağımsız kullanım alanı meydana getiren imalatların ise pergola niteliğini kaybederek ruhsata tabi yapı haline geldiği kabul edilmektedir.</p>

<p><strong>Emsal Hesabı Bakımından Önceki Belirsizlik</strong></p>

<p>Pergolalar yönünden en önemli tartışmalardan biri ise emsal hesabı konusunda yaşanmaktaydı.</p>

<p>Önceki Yönetmelikte pergolanın ruhsata tabi olmadığı açık olmakla birlikte, emsal hesabında nasıl değerlendirileceğine ilişkin açık bir hüküm bulunmamaktaydı.</p>

<p>Bu nedenle uygulamada bazı idareler pergolaları emsal hesabına dahil ederken, bazı idareler emsal dışı kabul etmekteydi. Aynı nitelikteki yapılar hakkında farklı uygulamalar ortaya çıkması, uygulama birliğini zedeleyen önemli sorunlardan biri haline gelmişti.</p>

<p><a href="http://www.hukukihaber.net/planli-alanlar-imar-yonetmeliginde-degisiklik-2" rel="dofollow"><strong>01.07.2026 Tarihli Yönetmelik Değişikliği</strong></a></p>

<p>01.07.2026 tarihli Yönetmelik değişikliği ile bu belirsizlik önemli ölçüde giderilmiştir.</p>

<p>Yönetmeliğin 5. maddesinin sekizinci fıkrasında yapılan değişiklikle;</p>

<ul style="list-style-type:disc" type="disc">
 <li>bağımsız bölüm olarak düzenlenmeyen,</li>
 <li>bağımsız bölümün eklentisi niteliği taşımayan,</li>
 <li>yapının ana taşıyıcı sistemiyle bütünleşik olmayan,</li>
 <li>bahçede peyzaj düzenlemesi niteliğinde yapılan pergolaların,</li>
</ul>

<ol start="20" style="list-style-type:decimal" type="1">
 <li>maddenin sekizinci fıkrasının (b) bendindeki diğer kullanımlarla birlikte bahçe alanının %20'sini aşmayan kısmının emsal hesabına dahil edilmeyeceği açıkça hüküm altına alınmıştır.</li>
</ol>

<p><strong>Yeni Düzenlemenin Getirdiği Yenilik</strong></p>

<p>Bu değişiklikle birlikte ilk defa pergolaların emsal hesabındaki hukuki statüsü açık şekilde belirlenmiştir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Buna göre artık bir pergolanın emsal dışı sayılabilmesi için;</p>

<ul style="list-style-type:disc" type="disc">
 <li>bahçede bulunması,</li>
 <li>peyzaj düzenlemesi niteliğinde olması,</li>
 <li>bağımsız bölüm oluşturmaması,</li>
 <li>bağımsız bölümün eklentisi olmaması,</li>
 <li>ana taşıyıcı sistemle bütünleşik olmaması,</li>
 <li>diğer bahçe düzenlemeleriyle birlikte bahçe alanının %20'sini geçmemesi</li>
</ul>

<p>zorunludur.</p>

<p>Dolayısıyla yeni düzenleme, pergolanın ruhsat rejimini değiştirmemiş; yalnızca emsal hesabı bakımından objektif ve uygulanabilir kriterler getirmiştir.</p>

<p><strong>Değişmeyen Hukuki Esaslar</strong></p>

<p>Yeni Yönetmelik;</p>

<ul style="list-style-type:disc" type="disc">
 <li>pergolanın tanımını,</li>
 <li>ruhsat muafiyetini,</li>
 <li>hafif malzeme şartını,</li>
 <li>etrafının açık olması ilkesini,</li>
 <li>gölgelik amacı taşıması gerektiğini</li>
</ul>

<p>değiştirmemiştir.</p>

<p>Bu nedenle pergolanın ruhsata tabi olup olmadığının tespitinde Danıştay'ın yıllardır istikrar kazanan içtihatları uygulanmaya devam edecektir.</p>

<p><strong>Sonuç</strong></p>

<p>01.07.2026 tarihli değişiklik, pergolalar bakımından yeni bir ruhsat rejimi oluşturmamıştır. Değişiklik, Danıştay içtihatlarıyla şekillenen mevcut sistemi korumuş; buna karşılık uygulamada en fazla uyuşmazlığa neden olan emsal hesabını ilk kez açık kurallara bağlamıştır.</p>

<p>Böylece pergolalar bakımından artık iki ayrı hukuki inceleme yapılacaktır. İlk aşamada, imalatın Yönetmelik ve Danıştay içtihatlarında belirtilen nitelikleri taşıyıp taşımadığı değerlendirilerek ruhsata tabi olup olmadığı belirlenecek; ikinci aşamada ise <a href="https://www.hukukihaber.net/planli-alanlar-imar-yonetmeliginde-degisiklik-2" rel="dofollow">yeni Yönetmelik</a>te öngörülen şartların gerçekleşmesi halinde pergolanın emsal hesabına dahil edilip edilmeyeceği tespit edilecektir. Bu yönüyle değişiklik, mevcut yargısal yaklaşımı değiştiren değil, onu tamamlayan ve uygulama birliğini güçlendiren bir düzenleme niteliğindedir.</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/av-gokhan-bilgin" title="Av. Gökhan BİLGİN"><img alt="Av. Gökhan BİLGİN" height="96" src="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/200x200/hukukihaber-net/uploads/2026/05/gokhan-bilgin.webp" width="96" /></a></p>

<h4><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/av-gokhan-bilgin" title="Av. Gökhan BİLGİN">Av. Gökhan BİLGİN</a></strong></h4></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/pergolalar-icin-yeni-donemde-emsal-ve-ruhsat-muafiyetinin-sartlari-1</guid>
      <pubDate>Fri, 03 Jul 2026 16:58:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/07/terazi/pergola.jpg" type="image/jpeg" length="69588"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[KİRA SÖZLEŞMESİNDE 5 YIL DOLANLAR DİKKAT!]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/kira-sozlesmesinde-5-yil-dolanlar-dikkat-sadece-tufe-oraninda-artis-zorunlu-mu-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/kira-sozlesmesinde-5-yil-dolanlar-dikkat-sadece-tufe-oraninda-artis-zorunlu-mu-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[SADECE TÜFE ORANINDA ARTIŞ ZORUNLU MU?]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Her şey birkaç yıl önce tarafların karşılıklı rızasıyla, sıcak bir çay eşliğinde imzalanan o kira sözleşmesiyle başlar. Ev sahibi mülkünü güvenle teslim etmiş, kiracı ise yeni yuvasına adım atmıştır. Sözleşmeye de sonraki yıllarda kimsenin mağdur olmaması adına net bir kural eklenmiştir: <i>"Kira bedeli her yeni dönemde yasal TEFE-TÜFE oranında artırılacaktır."</i> İlk birkaç yıl her şey tıkır tıkır işler. Kiracı her mayıs ayında yasal artışını düzenli olarak bankaya yatırır, ev sahibi de kirasını sorunsuz tahsil eder. İki taraf için de sistem kusursuz görünmektedir.</p>

<p>Ancak zaman, ekonomik dengeleri de beraberinde değiştirir. Ülkede yaşanan yüksek enflasyon, değişen ekonomik koşullar ve taşınmazın bulunduğu bölgeye olan kiralık ev talebinin bir anda patlaması, mahalledeki dengeleri tamamen altüst eder. Bir bakarsınız ki, o düzenli olarak TÜFE oranında artırılan kira bedeli, yan binaya yeni taşınan birinin ödediği rakamın yanında adeta çerez parası gibi kalmıştır. Ev sahibi, mülkünün güncel değerinin çok altında kaldığını görerek huzursuz olur; kiracı ise kapısının çalınmasından endişe eder. Yıllar önce koruyucu görünen o yasal artış oranı, artık taraflar arasındaki ekonomik uçurumu kapatmaya yetmemektedir.</p>

<p>Bu noktada şu sorular gündeme gelir:</p>

<p>- Sözleşmede geçerli bir artış şartı bulunsa dahi, aradan uzun yıllar geçtikten sonra mevcut kira bedeli emsal rayiçlerin altında kalırsa ne yapılmalıdır?</p>

<p>- Sadece TÜFE oranındaki artış, taşınmazın güncel ekonomik değerini ve hakkaniyeti korumaya yeterli midir?</p>

<p>- Beş yıllık süre dolduktan sonra açılacak bir kira tespit davasında, tarafların daha önce uzlaşma amacıyla sundukları teklifler kendilerini bağlar mı?</p>

<p>- Ve en önemlisi, internet ilanları veya mahkemece yapılacak bilirkişi incelemeleri yeni kira bedelinin tespitinde nasıl bir rol oynar?</p>

<p>İşte bu uyuşmazlık, yalnızca bir mülk sahibi ile kiracı arasındaki basit bir zam tartışması olmaktan çıkmakta; mülkiyet hakkı, sözleşme serbestisi, hak ve nesafet ilkesi ile hukuki istikrar gibi borçlar hukukunun en temel prensiplerinin tartışıldığı bir alana dönüşmektedir.</p>

<p>Uyuşmazlığın çözümünde öncelikle "5 yıllık sürenin dolması" ve "hakkaniyete uygun belirleme" kavramları üzerinde durulmalıdır. Hukuki güvenlik ve hakkaniyet ilkesinin bir gereği olarak kanun koyucu, uzun süreli kira ilişkilerinde taraflar arasındaki ekonomik dengenin aşırı bozulmasını önlemek amacıyla özel bir düzenleme öngörmüştür.</p>

<p>Nitekim <strong>6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 344/3. maddesinde</strong><i>; taraflarca bir anlaşma yapılıp yapılmadığına bakılmaksızın, beş yıldan uzun süreli veya <strong>beş yıldan sonra yenilenen</strong> kira sözleşmelerinde yeni kira yılında uygulanacak kira bedelinin, hâkim tarafından <strong>tüketici fiyat endeksindeki oniki aylık ortalamalara göre değişim oranı, kiralananın durumu ve emsal kira bedelleri göz önünde tutularak</strong> hakkaniyete uygun biçimde belirleneceği</i> hüküm altına alınmıştır.</p>

<p>Yargıtay uygulaması da bu yöndedir. Sözleşmede artış şartının bulunması, mülk sahibinin beşinci yılın sonunda hak ve nesafet uyarınca dava açma hakkını ortadan kaldırmaz. Yargıtay bir kararında bu hususu açıkça ifade etmiştir:</p>

<p><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-3-hukuk-dairesinin-20177675-e-20192965-k-sayili-karari" rel="dofollow">Yargıtay 3. Hukuk Dairesi 2017/7675 Esas 2019/2965 Karar sayılı kararı</a>nda</strong> <i>"Somut olayımızda, davada dayanılan ve hükme esas alınan 23.04.2010 başlangıç tarihli 5 yıl süreli kira sözleşmesi konusunda uyuşmazlık bulunmamaktadır. Kira sözleşmesinin 5. maddesinde her yıl kira bedelinin TÜİK’in açıklayacağı <strong>ÜFE+TÜFE ortalaması ile artırılacağı kararlaştırılmıştır.</strong> Bu hale göre sözleşmede kira bedelinin artırılacağı düzenlenmiştir. Bu durumda 12.06.2015 tarihinde açılan dava süresinde olup mahkemece sözleşmede artış şartı olduğu gözetilerek <strong>hak ve nesafet dönemi sayılan 23.04.2015 tarihinden itibaren</strong> kira bedelinin tespitine karar verilmesi <strong>gerekirken davanın reddine karar verilmesi doğru olmadığından hükmün bozulması gerekmiştir."</strong></i></p>

<p>Bu kapsamda, beş yıllık süre dolduktan sonra kira bedelinin artık yalnızca TÜFE oranına bağlı kalınarak değil; emsal kira bedelleri, taşınmazın nitelikleri ve hakkaniyet ilkesi birlikte değerlendirilerek tespiti gerektiği kabul edilmelidir.</p>

<p>Benzer şekilde, dava açılmadan önce tarafların uyuşmazlığı sulhen çözmek adına birbirlerine gönderdikleri ihtarnameler veya uzlaşma teklifleri de bu noktada önem arz etmektedir. Hukuk sistemimizde tarafların yargı yoluna gitmeden önce sundukları iyi niyetli teklifler, uzlaşma sağlanamadığı takdirde kendilerini bağlayıcı bir beyan olarak kabul edilmez. Davada asıl olan, taşınmazın gerçek piyasa değeridir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Nitekim <strong><a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-3-hukuk-dairesinin-20212967-e-20215391-k-sayili-karari" rel="dofollow">Yargıtay 3. Hukuk Dairesi 2021/2967 Esas 2021/5391 Karar sayılı kararı</a> <i>"</i></strong><i>Mahkemece, tespiti istenen döneme yakın başlangıç tarihli <strong>emsal bildirmesi için taraflara yeniden fırsat verilerek ya da bilirkişi tarafından ya da mahkemece resen tesbit edilerek dava konusu kiralananın kira bedelinin tespiti yoluna gidilmesi gerekirken</strong> eksik araştırma ve inceleme ile karar verilmesinin doğru görülmediğinden bahisle hükmün, her iki taraf yararına bozulmasına karar verilmiştir."</i> şeklinde vurgulanarak, mahkemenin dar bir incelemeyle değil, güncel emsal araştırmalarıyla gerçek rayici bulması gerektiği net bir biçimde ortaya konulmuştur.</p>

<p>Öte yandan, kira tespit davalarında sıklıkla karşılaşılan bir diğer sorun da emsal araştırmalarının hangi araçlarla ve nasıl yapılacağıdır. Günümüz teknolojisinde internet kiralama platformları, bölgedeki genel kira seviyesini ve piyasa hareketlerini göstermesi açısından mahkemelerce "fikir verici emsal" olarak kabul edilmektedir.</p>

<p>Nitekim ilk derece mahkemelerinin yerleşik uygulamalarında da bu durum yer bulmaktadır:</p>

<p><strong>İstanbul 16. Asliye Ticaret Mahkemesi 2019/393 Esas 2021/117 Karar sayılı kararı</strong> <i>"İnternet ortamında <strong>doğrudan satış hizmetleri sunan, sahibinden.com internet sitesi üzerinden yapılan emsal araştırmasında</strong>, aşağıdaki tablodan da görüleceği gibi, dava konusu taşınmazla aynı semtte ve yakın konumda bulunan <strong>emsal villa kiralama ilanı tespit edilmiş ve,</strong> bu ilanda davaya konu taşınmazın, m2 si, kullanımı, ve benzeri özelikleri düzeltilerek, villanın bedelinin tespit edilmiş olup, Emsallerde gerekli düzeltmeler yapılarak<strong> fikir verici emsal olarak değerlendirilmiştir."</strong></i></p>

<p>Bu çerçevede değerlendirildiğinde; merkezi konumda bulunan, ulaşım akslarına yakın ve kiralama talebinin yoğun olduğu bir bölgedeki taşınmazın kirası belirlenirken, internet sitelerindeki ilanların incelenmesi, fiziki niteliklerin karşılaştırılması ve bölge dinamiklerinin göz önünde bulundurulması hem hakkaniyete hem de usul hukukuna uygun düşmektedir.</p>

<p>Ayrıca, yüksek mahkemenin yerleşik içtihatlarında, kira bedelinin somut veriler ve yerinde inceleme ile belirlenmesi gerektiği kriterleri net olarak çizilmiştir.</p>

<p><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-3-hukuk-dairesinin-20177880-e-20194579-k-sayili-karari" rel="dofollow">Yargıtay 3. Hukuk Dairesi 2017/7880 Esas 2019/4579 Karar sayılı kararı</a>nda </strong><i>"Davacıların, belirlenen kira bedeline yönelik temyiz itirazlarının incelenmesine gelince, 18.11.1964 gün ve 2/4 sayılı Y.İ.B.K. ve yerleşik Yargıtay uygulamalarına göre <strong>“hak ve nesafet” ilkesi uyarınca kira parasının tespit edilmesi için</strong>, öncelikle tarafların tüm delilleri varsa emsal kira sözleşmeleri aslı veya onaylı örnekleri dosyaya alınmalı, <strong>bilirkişi marifetiyle kiralanan</strong> taşınmaz ve taraf emsalleri tek tek görülüp <strong>incelenmeli,</strong> böylece elde edilen veriler somutlaştırılarak, dava konusu yer ile ayrı ayrı (konumu, çevresi, niteliği, kullanım şekli, kira başlangıç tarihi, kira süreleri vb.) kira parasına etki eden tüm nitelikleri <strong>karşılaştırılmalı,</strong> emsal kira bedellerinin niçin uygun emsal olup olmadığı <strong>somut gerekçelerle açıklanmalı</strong>, dava konusu taşınmazın tespiti istenen kira dönemi itibariyle yeniden kiraya verilmesi halinde <strong>boş olarak getirebileceği kira parası belirlenmeli,</strong> hakimce bu kira parası dikkate alınmak suretiyle hak ve nesafete uygun makul bir kira parasına hükmedilmelidir."</i></p>

<p>Tüm bu değerlendirmeler birlikte ele alındığında; 5 yıllık yasal süresi dolan bir kira ilişkisinde, mülk sahibinin sırf sözleşmedeki TÜFE oranına mahkum edilmesi beklenemez. Mahkemece yapılacak keşif, emsal karşılaştırması ve bilirkişi incelemesi neticesinde taşınmazın boş olarak kiraya verilmesi halinde getirebileceği "boş rayiç bedel" bulunmalı, ardından bu bedelden kiracının eski kiracılığı gözetilerek hakkaniyete uygun makul bir indirim (hak ve nesafet indirimi) yapılarak yeni dönem kira bedeli objektif esaslara göre tayin edilmelidir.</p>

<p>Sonuç olarak; beş yıllık süreyi deviren kira sözleşmelerinde ekonomik dengenin yeniden kurulması ve tarafların hak kaybına uğramaması adına "kira tespit davası" açılması yasal bir haktır. Bu davalarda belirlenecek bedel ne kiraya vereni zenginleştirmeli ne de kiracıyı mağdur etmelidir; hedef, Yargıtay içtihatlarında da açıkça çizildiği üzere somut veriler ışığında "hak ve nesafet" dengesini yakalamaktır.</p>

<p>Aksi yöndeki yaklaşımlar, mülkiyet hakkını zedeleyerek piyasa gerçeklerinden uzak, adaletsiz sonuçlara yol açacaktır. Bu nedenle, beş yılı dolan kira ilişkilerinde rayiç uyuşmazlığı yaşayan tarafların, arabuluculuk ve dava süreçlerini titizlikle yürütmeleri ve hak kaybına uğramamak adına mutlaka uzman bir hukukçudan profesyonel destek almaları büyük önem taşımaktadır.</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/av-umut-ozer" title="Av. Umut ÖZER"><img alt="Av. Umut ÖZER" height="96" src="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/200x200/hukukihaber-net/uploads/2026/04/umut-ozer-1.jpg" width="96" /></a></p>

<h4><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/av-umut-ozer" title="Av. Umut ÖZER">Av. Umut ÖZER</a></strong></h4></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/kira-sozlesmesinde-5-yil-dolanlar-dikkat-sadece-tufe-oraninda-artis-zorunlu-mu-1</guid>
      <pubDate>Fri, 03 Jul 2026 12:16:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2024/11/terazi/tokmak-ev-bina-sozles.jpg" type="image/jpeg" length="82933"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[HAKİM ve SAVCILARIN PERFORMANSLARININ ÖLÇÜLMESİNE DAİR DEĞERLENDİRME]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/hakim-ve-savcilarin-performanslarinin-olculmesine-dair-degerlendirme</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/hakim-ve-savcilarin-performanslarinin-olculmesine-dair-degerlendirme" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Hakim ve savcıların performanslarının ölçülmesi, ülkelerin yargı sistemlerine göre ciddi farklılıklar gösterir. Açık kaynak araştırmalarına göre genel olarak, Kara Avrupası sistemlerinde performans değerlendirmesi daha kurumsal ve bürokratik, Anglo-Sakson sistemlerinde ise daha bağımsızlık odaklı ve sınırlıdır.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye’de hakim ve savcıların mesleki performansı esas olarak Hakimler ve Savcılar Kurulu tarafından değerlendirilir.</p>

<p>Değerlendirmede dikkate alınan başlıca kriterler şunlardır;</p>

<p>-Karara bağlanan dosya sayısı,</p>

<p>-Dosyaların ortalama sonuçlandırılma süresi,</p>

<p>-Bozma ve kaldırma oranları,</p>

<p>-Mesleki bilgi ve yeterlilik,</p>

<p>-Disiplin durumu,</p>

<p>-Teftiş raporları,</p>

<p>-İş cetvelleri ve istatistiklerdir.</p>

<p>Özellikle ilk derece mahkemelerinde ve savcılıklarda “iş çıkarma kapasitesi” önemli bir kriter olarak karşımıza çıkmaktadır.</p>

<p>Dosya çıkarma sayısına aşırı ağırlık verilmesi, nitelikten çok niceliğin öne çıkması, bozma oranlarının her zaman hakimin başarısını göstermemesi, hakim bağımsızlığı üzerinde dolaylı baskı oluşturabilmesi eleştirilmektedir.</p>

<p>Karşılaştırılmalı hukuk açısından konu incelendiğinde;</p>

<p>Almanya’da hakimler kariyer mesleği mensubudur.</p>

<p>Performans değerlendirmesinde;</p>

<p>-Karar kalitesi,</p>

<p>-Hukuki muhakeme gücü,</p>

<p>-Kararların gerekçelendirilmesi,</p>

<p>-Meslektaş ve üst mahkeme değerlendirmeleri,</p>

<p>-İş yükü yönetimi esas alınır.</p>

<p>Ancak Almanya’da sadece dosya sayısına bakılarak performans puanı verilmesi kabul görmez.</p>

<p>Özellikle Federal Anayasa Mahkemesi kararlarında hakim bağımsızlığını zedeleyecek nicelik baskılarından kaçınılması gerektiği vurgulanmıştır.</p>

<p>Fransa’da hakim ve savcılar kariyer mesleği ifa etmektedirler.</p>

<p>-Yıllık mesleki görüşmeler,</p>

<p>-Dosya yönetimi,</p>

<p>-Karar kalitesi,</p>

<p>-Mesleki eğitim faaliyetleri,</p>

<p>-Vatandaş şikayetleri üzerinden değerlendirme yapılır.</p>

<p>Terfi ve atamalarda performans raporları etkilidir.</p>

<p>Hollanda’da oldukça gelişmiş bir performans sistemi vardır.</p>

<p>Ancak sistem;</p>

<p>Kararın sonucunu değil,</p>

<p>Mahkemenin kurumsal verimliliğini ölçmeye yöneliktir.</p>

<p>Hakimlerin verdiği kararların içeriği performans puanlamasına konu edilmez.</p>

<p>Birleşik Krallık’ta hakimlerin performans değerlendirmesi çok sınırlıdır.</p>

<p>Temel gerekçe;</p>

<p>“Hakim karar verirken kariyer kaygısı yaşamamalıdır.”</p>

<p>Bu nedenle;</p>

<p>-Dosya sayısı hedefleri yoktur.</p>

<p>-Bozma oranı üzerinden puanlama yapılmaz.</p>

<p>-Düzenli mesleki gözlem ve eğitim uygulanır.</p>

<p>-Şikayet mekanizmaları bulunur.</p>

<p>-Disiplin ve etik ihlaller dışında performans değerlendirmesi oldukça dar kapsamlıdır.</p>

<p>Amerika Birleşik Devletleri’nde sistem eyaletten eyalete değişir.</p>

<p>Federal hakimler ömür boyu görev yapar.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Bu nedenle;</p>

<p>-Performans puanı verilmez.</p>

<p>-Dosya hedefi bulunmaz.</p>

<p>-Terfi sistemi yoktur.</p>

<p>Eyalet hakimleri ise;</p>

<p>Bazı eyaletlerde;</p>

<p>-Avukat anketleri,</p>

<p>-Vatandaş memnuniyeti,</p>

<p>-Duruşma yönetimi,</p>

<p>-Kararların zamanında yazılması</p>

<p>gibi kriterlerle değerlendirme yapılabilir.</p>

<p>-Ancak kararın içeriği genellikle değerlendirme konusu yapılmaz.</p>

<p>Savcılar bakımından Anglo-Sakson sisteminde savcılar için performans ölçümü hakimlere göre daha yaygındır.</p>

<p>Örneğin;</p>

<p>-Açılan dava sayısı,</p>

<p>-Sonuçlanan dava sayısı,</p>

<p>-Uzlaşma oranları,</p>

<p>-Mağdur memnuniyeti,</p>

<p>-Dosya yönetimi ölçülebilir.</p>

<p>Bununla birlikte mahkumiyet oranının tek başına performans ölçütü olması ciddi şekilde eleştirilmektedir.</p>

<p>Son yıllarda Avrupa’da hakim performansının yalnızca “kaç dosya bitirdiği” ile ölçülmesinden uzaklaşılmıştır. Özellikle Council of Europe (Avrupa Konseyi) ve European Commission for the Efficiency of Justice (Avrupa Adaletin Etkinliği Komisyonu veya CEPEJ) raporlarında, hakimlerin performans değerlendirmesinde nicelik (dosya sayısı) ile nitelik (karar kalitesi ve gerekçelendirme) arasında denge kurulması gerektiği vurgulanmaktadır.</p>

<p>Bu itibarla;</p>

<p>Ülkemizde hakim ve savcıların performans ölçümüne esas olmak üzere, kanaatimce;</p>

<p><strong>1-</strong> Türkiye’de hakim ve savcı performansı ölçümünde halen mutlak şekilde uygulanmakta olan nicelik (dosya sayısı),<br />
nitelik (bozma ve onama oranları) ve müfettiş raporları kıstasları gözden geçirilmeli,</p>

<p><strong>2-</strong> Salt nicelik (dosya çıkarma oranı) ya da nitelik ( bozma ve onama oranları) üzerinden değerlendirme yapılmamalı,<br />
bazen bir dosyayı karara bağlamanın bin dosyaya bedel olduğu, ”orta” not takdir edilen bir dosyada tarifsiz çaba sarf edildiği gözetilmeli,</p>

<p><strong>3-</strong> Kanun yolu incelemesinde kimi zaman subjektif değerlendirmelerle not takdir edildiği, dosyada asıl emek sarfeden hakim ya da savcı sırf karar duruşmasına katılmadığı için hakkında not fişi düzenlenmediği, istinaf incelemesinde “orta” not takdir edildiği halde Yargıtay aşamasında istinaf kararının bozulması sonucu “iyi” not takdir edildiği veya tam tersi olduğu ya da özellikle iş sayısı az bölgelerde sırf not fişi düzenlenmesi için kanun yoluna başvurulduğu, basit bir dosyada “iyi” not takdir edilirken karmaşık bir dosyada basit bir usul hatası nedeniyle not takdir edilmediği ya da derece incelemesinde karar muhalefet şerhli ve oy çokluğu ile çıktığı, konu esasen tartışmalı olduğu halde “orta” not takdir edildiği ve benzer örneklerin sıklıkla yaşandığı bilinmekle hakim ve savcılara not fişi düzenlemesi uygulamasından derhal vazgeçilmeli,</p>

<p><strong>4-</strong> HSK Teftiş Kurulu Başkanlığı aracılığı ile belirli zaman aralıklarında ya da şikayet üzerine objektif, tarafsız, ön yargısız ve etkin denetimlerin meslekte kıdemli, tecrübeli müfettişler aracılığı ile gerçekleştirilerek hakim ve savcılar hakkında performans değerlendirme raporları düzenlenmeli ve bu raporlar ilgilisine tebliğ edilmeli, Ankara merkezli teftiş sistemi yerine, Ankara merkezli ve özellikle İstanbul, İzmir, Bursa, Samsun gibi büyük şehirler başta olmak üzere Bölge Adliye Mahkemeleri bulunan illerde sabit görevli müfettişler aracılığı ile teftişler yapılmalı, böylelikle müfettişlerin bölgelerinde görev yapan hakim ve savcıları yakından tanıma ve değerlendirmelerinin önü açılmalı, teşkilatın büyüklüğü gözetilerek müfettiş sayısı artırılmak sureti ile etkin ve süratli teftiş sağlanmalı,</p>

<p><strong>5-</strong> Hakim ve savcılar hakkındaki inceleme ve soruşturmalar titizlikle ve en kısa sürede yerine getirilmeli, bu süreçte gizliliğe azami gayret gösterilmeli, lekelenmeme hakkı mutlak surette korunmalı,</p>

<p><strong>6-</strong> Hakim ve savcıların görev yaptıkları adliyelerde birbirleri hakkındaki değerlendirmeleri belirli kıstaslarda ve konu başlıklarında anket yapılarak ölçülmeli,</p>

<p><strong>7- </strong>Hakim ve savcıların görev yaptıkları yerlerdeki barolara mensup avukatlar arasında hakim ve savcıların dosyalara hakimiyeti, dosyalara hazırlıklı çıkmaları, duruşma saatlerine riayetleri, duruşma idareleri, kararlarındaki isabet ve hız, mesleki bilgi ve tecrübeleri ve benzeri konu başlıkları belirlenerek anket yapılmak sureti ile hakim ve savcıların performansları ölçülmeli,</p>

<p><strong>8- </strong>Hakim ve savcıların görev yaptıkları yerlerdeki vatandaşların adalete erişim, mağduriyetlerinin etkin ve hızlı biçimde giderilmesi ve benzeri yönlerdeki memnuniyet ve şikayetleri hakim ve savcıların performanslarının ölçümünde nazara alınmalı,</p>

<p><strong>9-</strong> Hakim ve savcıların nezdinde görev ya da staj yapan hakim ve savcı yardımcıları ile avukat stajyerlerinin yetişmelerine katkıları performans değerlendirmelerinde nazara alınmalı,</p>

<p><strong>10-</strong> Hakim ve savcıların görev yaptıkları yerlerdeki adliye personeli ve çalışanları ile ilişkileri mutlak surette değerlendirilmeli,</p>

<p><strong>11-</strong> Tüm bu kıstaslar, HSK teftiş raporları, disiplin cezaları ve ödülleri, mesleki çalışmaları ve eğitimlere katılmaları bir arada ele alınarak hakim ve savcıların bulundukları adliyede ya da başka yer adliyelerinde hak ettikleri, kıdem ve liyakatlerine uygun, meslektaşları başta olmak üzere herkes tarafından memnuniyetle karşılanan ve kabul edilen ünvanlı görevlere atanmaları sağlanmalı,</p>

<p><strong>12- </strong>Sırf dosya sayısını azaltma kaygısı ya da derece mahkemelerince not verilmesi baskısı ortadan kaldırılmalı, hızlı olduğu kadar isabetli, isabetli olduğu kadar hızlı karar verilmesinin önü açılmalı, örneğin, bir savcının elindeki soruşturmaları bitirmesi kadar soruşturmaları sonunda düzenlediği iddianamelerdeki isabeti ve mahkumiyet oranları ya da kovuşturmaya yer olmadığına dair kararlarındaki isabeti ya da bir hakimin karar sayısı kadar gerekçelerinin niteliği, AYM, AİHM, Yargıtay ve İstinaf içtihatlarına hakimiyeti, usul kurallarına riayeti, uyguladığı tutuklama, adli kontrol ve benzeri koruma tedbirlerinin isabeti ya da isabetsizliği araştırılmalı, nicelik, nitelik, yetkinlik, mesleki bilgi ve tecrübe, etik ilkelere bağlılık, müfettiş raporları, disiplin cezaları ve ödül, mesleki çalışma ve eğitimlere katılma, meslektaşları ve personeli ile uyum, anket sonuçları, hakim ve savcı yardımcıları ile avukat stajyerlerinin yetişmelerine katkı gibi tüm kriterler birlikte ele alınmalıdır.</p>

<p></p>

<p><a href="https://hukukihabernet.teimg.com/hukukihaber-net/uploads/2026/03/onder-yaman-1.jpg" rel="nofollow" title=""><img alt="" src="https://hukukihabernet.teimg.com/hukukihaber-net/uploads/2026/03/onder-yaman-1.jpg" /></a></p>

<p><strong>Önder YAMAN<br />
Bakırköy Cumhuriyet Savcısı</strong></p>

<p></p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/hakim-ve-savcilarin-performanslarinin-olculmesine-dair-degerlendirme</guid>
      <pubDate>Fri, 03 Jul 2026 09:11:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2024/05/yargi/hakim-tokmak-terazi-dosya.jpg" type="image/jpeg" length="95328"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[GÜMRÜK KANUNUNDA YETKİ KAVRAMINA İLİŞKİN USULİ EKSİKLİKLER]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/gumruk-kanununda-yetki-kavramina-iliskin-usuli-eksiklikler-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/gumruk-kanununda-yetki-kavramina-iliskin-usuli-eksiklikler-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Genel olarak usul hukukunda bir uyuşmazlığa hangi yargı düzeninde hangi mahkemenin bakacağı (hukuk/ceza mahkemeleri mi yoksa idare mahkemeleri mi ya da vergi mahkemeleri mi) “görev”; hangi coğrafi bölgedeki (yerdeki) mahkemenin bakacağı ise “yetki” kavramları ile ilişkilidir. 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun (İYUK) 32 nci maddesinde<a href="#_ftn1" name="_ftnref1" title="">[1]</a> genel yetki kuralları belirlenmiştir. Bu maddeye göre yetkili idare mahkemesinin İYUK ya da diğer Kanunlarda belirtilmediği hallerde yetkili mahkeme, dava konusu olan idari işlemi yapan idari birimin bulunduğu yerdeki idare mahkemesidir. Ayrıca yetki kuralları kamu düzenindendir, bir diğer ifadeyle taraflar kendi aralarında anlaşma yaparak başka bir yerdeki mahkemeyi yetkili mahkeme olarak belirleyemezler.</p>

<p>Yine İYUK 37/b fıkrasına göre<a href="#_ftn2" name="_ftnref2" title="">[2]</a>; Gümrük Kanunu’na göre alınması gereken vergilere ilişkin işlemlerde vergi, resim, harç ve benzeri mali yükümleri tarh ve tahakkuk ettiren idari birimin bulunduğu yerdeki vergi mahkemeleri yetkilidir.</p>

<p>Cahit YERCİ’nin “Gümrük Hukuku ve Davaları” isimli kitabında yer alan, idari yargılamaya konu olmuş bir örnekteki<a href="#_ftn3" name="_ftnref3" title="">[3]</a> yetki kuralına ilişkin sorun bu makalenin konusunu oluşturmaktadır. Kitaptaki örnek ve Danıştay 7. Daire E.:2018/3056 K:2021/4347 sayılı ve 01/11/2021 tarihli Karar konusu olay; Kapıkule TIR Gümrük Müdürlüğü’nden ülkeye girişi yapılan eşyanın Halkalı Gümrük Müdürlüğü tarafından antrepoya alınması, daha sonra mahrece iadesi amacıyla Halkalı Gümrük Müdürlüğünce yeni bir TIR karnesi düzenlenmesi, Kapıkule TIR Gümrük Müdürlüğü tarafından da TIR karnesi konusu eşyanın araç içinde bulunmadığının tespit edilerek durumun Halkalı Gümrük Müdürlüğüne iletilmesi ve Halkalı Müdürlüğünce (Gümrük Kanunu 183 ncü maddeye istinaden) gümrük ile diğer vergilerin istenilmesi ile ilgilidir. İlk derece Mahkemesi, “<i>ithal edilen eşyanın Türkiye Gümrük Bölgesine giriş işlemlerini gerçekleştirerek anılan rejime tabi tutan idarenin Kapıkule TIR Gümrük Müdürlüğü olması nedeniyle söz konusu eşyayla ilgili olarak işlem tesis edilmesine anılan Müdürlüğün yetkili olduğu eşyanın serbest dolaşıma giriş rejimi işlemlerinin yapılması amacıyla sevk edildiği Halkalı Gümrük Müdürlüğünce işlem tesis edilmesinde yetki yönünden hukuka uyarlık bulunmadığı</i>..” gerekçesiyle idari işlemin iptaline karar vermiştir. Bölge İdare Mahkemesi ile Danıştay da kararlarında söz konusu ilk derece mahkemesi kararının hukuka uygun olduğuna hükmedilmiştir<a href="#_ftn4" name="_ftnref4" title="">[4]</a>.</p>

<p>Yazımız konusu örneğimizde, TIR Karnesi kapsamı eşyanın araçta bulunmadığını tespit eden ve Halkalı Gümrük Müdürlüğünü bilgilendiren idare Kapıkule TIR Gümrük Müdürlüğüdür. Gümrük Kanunu 183. Madde hükümleri uyarınca gümrük ile diğer vergilere dair işlemleri başlatan idare ise Halkalı Gümrük Müdürlüğüdür.</p>

<p>4458 sayılı Gümrük Kanununda yer alan tanımlara göre ülkeye girişte Kapıkule TIR Gümrük İdaresi “giriş” gümrük idaresi, eşyanın antrepo rejimine tabi tutulduğu Halkalı Gümrük Müdürlüğü ise “ithalat” gümrük idaresidir<a href="#_ftn5" name="_ftnref5" title="">[5]</a>. Eşya, Halkalı tarafından gümrükçe onaylanmış rejimlerden birisi olan antrepo rejimine tabi tutulmuştur. Örneğimizdeki mahrece iade işlemlerinde ise ihracat gümrük idaresi Halkalı, çıkış Gümrük idaresi ise Kapıkule gümrük idaresidir. Olayda, kontrolleri yapan idare Kapıkule TIR, vergilere dair işlemleri başlatan idare ise Halkalı Gümrük Müdürlüğüdür.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Gümrük Kanunu 183 ncü maddede gümrük vergilerinden sorumluluğun doğması halinde bu vergilerin tahsil edilmesine ilişkin işlemlerin hangi yerdeki gümrük idaresince yerine getirileceği hususunda bir hüküm bulunmamaktadır. Yukarıda da belirttiğimiz gibi bu husus Gümrük Kanununun bir eksikliğidir. Ancak yine de farklı bir açıdan bakarsak, Gümrük Kanununda hüküm bulunmamakla birlikte kısıtlama da bulunmamaktadır. Yani, Halkalı Gümrük İdaresinin vergilerin tahsiline dair işlemleri başlatmasının hukuka aykırı olduğu, bu konuda yetkisi olmadığı hususunda da bir hüküm bulunmamaktadır. İYUK 37/b de göz önüne alındığında, vergiyi tarh ve tahakkuk ettiren idarenin Halkalı olduğu anlaşılmaktadır, Kapıkule’nin eksikliğin farkına varması ve Halkalı’yı uyarması vergi tahsil işlemlerinin başlaması kapsamında değerlendirilmemelidir; Kapıkule’nin yaptığı bilgilendirme faaliyetleri hukuki sonuç doğurmaya elverişli olmadığından idari işlem olarak nitelendirilemez. Bilakis vergilerin tahsilat işlemlerini başlatan idare Halkalı Gümrük İdaresidir. Diğer taraftan, mahrece iade işlemleri kapsamında transit rejimini başlatan idare de Halkalı Gümrük Müdürlüğüdür<a href="#_ftn6" name="_ftnref6" title="">[6]</a>.</p>

<p>Diğer taraftan mahrece iade işlemleri için eşyanın Halkalıdan Kapıkule’ye varana dek transit rejimi kapsamında olacaktır. Transit rejimi işlemleri de Halkalı Gümrük Müdürlüğünde başlamıştır. İYUK 32, 37 hükümleri uyarınca da yetkili mahkemenin Halkalı Gümrük İdaresinin bulunduğu yargı çevresindeki mahkemeler olduğu anlaşılmaktadır.</p>

<p>Görüldüğü üzere, gümrük işlemleri karmaşık bir yapıya sahiptir. Ceza/tahsil işlemleri için yetkili gümrük idarelerinin Gümrük Kanununda (bu karmaşık süreci kolaylaştıracak şekilde) detaylı belirlenmesi amacıyla düzenleme yapılması, yetki konusundaki belirsizliklerin önüne geçilmesi anlamında faydalı olacaktır. Gümrük Kanununda bu tür usule dair hükümlerin yer almamasının eksiklik olduğu görüşünü<a href="#_ftn7" name="_ftnref7" title="">[7]</a> biz de isabetli buluyoruz.</p>

<p>Kısaca, eşyanın Türkiye Gümrük Bölgesine/Bölgesinden getirilmesine/çıkartılmasına ilişkin ceza/tahsilat işlemlerinin, “ithalat”, “giriş” ya da “çıkış” veya “ihracat”<a href="#_ftn8" name="_ftnref8" title="">[8]</a> gümrük idarelerinden hangisince yerine getirileceğinin her bir rejim için bu kuralların ayrı ayrı belirtilmesiyle yargılama sürecindeki belirsizlikler ortadan kalkacak yargılama sürecinin de gereksiz uzamasının önüne geçilmiş olacaktır. Ayrıca, İYUK 32/1 hükmü de özel kanunlarda yetkili idare mahkemelerinin belirlenmesine cevaz vermektedir<a href="#_ftn9" name="_ftnref9" title="">[9]</a>. Dolayısıyla, Gümrük Kanununda yetkili gümrük idareleri yanında hangi bölgedeki mahkemelerinin de söz konusu işlemlerde yetkili olduğu belirlenebilir.</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/av-murat-tam" title="Av. Murat TAM"><img alt="Av. Murat TAM" height="96" src="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/200x200/hukukihaber-net/uploads/2025/02/murat-tam.jpg" width="96" /></a></p>

<h4><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/av-murat-tam" title="Av. Murat TAM">Av. Murat TAM</a></strong></h4>

<p><span style="color:#999999"><strong><u>KAYNAKÇA</u></strong></span></p>

<p><span style="color:#999999">Yerci, Cahit; “Gümrük Hukuku ve Davaları”, 4. Basım, Seçkin Yayınları,2023, Ankara,</span></p>

<p><span style="color:#999999">------------</span></p>

<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" title=""><span style="color:#999999">[1]</span></a><span style="color:#999999"> <strong><i>İdari davalarda genel yetki: </i></strong></span></p>

<p><span style="color:#999999"><strong><i>Madde 32 – </i></strong><i>1. Göreve ilişkin hükümler saklı kalmak şartıyla bu Kanunda veya özel kanunlarda yetkili idare mahkemesinin gösterilmemiş olması halinde, yetkili idare mahkemesi, dava konusu olan idari işlemi veya idari sözleşmeyi yapan idari merciin bulunduğu yerdeki idare mahkemesidir. </i></span></p>

<p><span style="color:#999999"><i>2. Bu Kanunun uygulanmasında yetki kamu düzenindendir.</i></span></p>

<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2" title=""><span style="color:#999999">[2]</span></a><span style="color:#999999"> <strong><i>Vergi uyuşmazlıklarında yetki:</i></strong><i> </i></span></p>

<p><span style="color:#999999"><strong><i>Madde 37 – </i></strong><i>Bu Kanununa göre vergi uyuşmazlıklarında yetkili mahkeme: </i></span></p>

<p><span style="color:#999999"><i>a) Uyuşmazlık konusu vergi, resim, harç ve benzeri mali yükümleri tarh ve tahakkuk ettiren, zam ve cezaları kesen, </i></span></p>

<p><span style="color:#999999"><i>b) <strong>(Ek: 10/6/1994-4001/17 md.) </strong>Gümrük Kanunu’na göre alınması gereken vergilerle Vergi Usul Kanunu gereğince şikayet yoluyla vergi düzeltme taleplerinin reddine ilişkin işlemlerde; vergi, resim, harç ve benzeri mali yükümleri tarh ve tahakkuk ettiren, </i></span></p>

<p><span style="color:#999999"><i>c) Amme Alacaklarının Tahsil Usulu Kanunun uygulanmasında, ödeme emrini düzenleyen, </i></span></p>

<p><span style="color:#999999"><i>d) Diğer uyuşmazlıklarda dava konusu işlemi yapan, </i></span></p>

<p><span style="color:#999999"><i>Dairenin bulunduğu yerdeki vergi mahkemesidir.</i></span></p>

<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3" title=""><span style="color:#999999">[3]</span></a><span style="color:#999999"> Yerci, Cahit; “Gümrük Hukuku ve Davaları”, 4. Basım, Seçkin Yayınları,2023, Ankara, s:81-82</span></p>

<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4" title=""><span style="color:#999999">[4]</span></a><span style="color:#999999"> Benzer bir kararında (2025/3468 E. , 2025/3944 K. T. 27/11/2025) Danıştay 7. Dairesi dava konusu işlemi yapan davalı idarenin Derince Gümrük Müdürlüğü olduğu, uyuşmazlığın 2577 sayılı Kanunu'nun 37. maddesinin 1. fıkrası uyarınca ihtilaf konusu vergiyi tahakkuk ettirmeye yetkili olan gümrük müdürlüğünün bulunduğu yerdeki idari yargı merciince çözümlenmesi gerektiği gerekçesiyle davanın görüm ve çözümünde, Kocaeli Vergi Mahkemesinin yetkili mahkeme olarak belirlenmesine hükmetmiştir.</span></p>

<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5" title=""><span style="color:#999999">[5]</span></a><span style="color:#999999"> Gümrük Kanununa göre “İthalat gümrük idaresi” deyimi, Türkiye Gümrük Bölgesine getirilen eşyanın risk analizine dayalı kontrolleri de dâhil olmak üzere gümrükçe onaylanmış bir işlem ve kullanıma tabi tutulmasına ilişkin işlemlerinin yerine getirildiği gümrük idaresini ifade eder.</span></p>

<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6" title=""><span style="color:#999999">[6]</span></a><span style="color:#999999"> Yerci, s.82</span></p>

<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7" title=""><span style="color:#999999">[7]</span></a><span style="color:#999999"> Yerci, s. 82</span></p>

<p><a href="#_ftnref8" name="_ftn8" title=""><span style="color:#999999">[8]</span></a><span style="color:#999999"> “<strong>İthalat gümrük idaresi</strong>” deyimi, Türkiye Gümrük Bölgesine getirilen eşyanın risk analizine dayalı kontrolleri de dâhil olmak üzere gümrükçe onaylanmış bir işlem ve kullanıma tabi tutulmasına ilişkin işlemlerinin yerine getirildiği gümrük idaresini;</span></p>

<p><span style="color:#999999">“<strong>Giriş gümrük idaresi</strong>” deyimi, eşyanın Türkiye Gümrük Bölgesine getirildiği ve risk analizine dayalı giriş kontrolüne tabi tutularak geciktirilmeksizin sevk işlemlerinin yapıldığı gümrük idaresini;</span></p>

<p><span style="color:#999999">“<strong>İhracat gümrük idaresi”</strong> deyimi, Türkiye Gümrük Bölgesini terk edecek eşyanın risk analizine dayalı kontrolleri de dâhil olmak üzere gümrükçe onaylanmış bir işlem ve kullanıma tabi tutulmasına ilişkin işlemlerinin yerine getirildiği gümrük idaresini;</span></p>

<p><span style="color:#999999">“<strong>Çıkış gümrük idaresi</strong>” deyimi, eşyanın Türkiye Gümrük Bölgesini terk etmeden önce sunulmasının gerekli olduğu ve çıkış işlemlerinin tamamlanması ile ilgili gümrük kontrolleri ve risk analizine dayalı kontrollere tabi tutulduğu gümrük idaresini;</span></p>

<p><a href="#_ftnref9" name="_ftn9" title=""><span style="color:#999999">[9]</span></a><span style="color:#999999"> Örneğin, İYUK 33/1 gereğince Kamu görevlilerinin atanması ve nakilleri ile ilgili davalarda yetkili mahkeme, kamu görevlilerinin yeni veya eski görev yeri idare mahkemesidir. Diğer taraftan 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu 37 md hükmüne göre, kamulaştırma işlemlerinden doğan tüm anlaşmazlıkların adli yargıda çözümlenmesi gerekenleri, taşınmaz malın bulunduğu yer asliye hukuk mahkemelerinde basit yargılama usulü ile görülür.</span></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/gumruk-kanununda-yetki-kavramina-iliskin-usuli-eksiklikler-1</guid>
      <pubDate>Thu, 02 Jul 2026 15:48:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2023/01/terazi/terad1.jpg" type="image/jpeg" length="53534"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[TUTUKLAMA DEĞİL ÖZGÜRLÜK ESASTIR]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/tutuklama-degil-ozgurluk-esastir-genc-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/tutuklama-degil-ozgurluk-esastir-genc-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Ceza muhakemesi hukukumuzda tutuklama; 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 100 ila 108. maddeleri arasında düzenlenen ve bir cezalandırma yöntemi olmayan, istisnai durumlarda geçici olarak delillerin karartılmasını, şüpheli veya sanığın kaçmasını önleme gibi nedenlerle başvurulması gereken bir koruma tedbiridir. Hukukumuzda esas olan tutuklama değil hürriyettir.</p>

<p>Uygulamacıların tutuklama isteminde bulunurken ve tutuklama kararı verirken yasa koyucunun iradesine uygun bir şekilde hareket etmesi, istem ve kararlarında tutuklamanın neden gerekli olduğuna ilişkin somut gerekçeler ortaya koyması, aslolanın hürriyet ve tutuksuz yargılanma olduğunu ve tutuklamanın son çare olduğunu bilerek hareket etmesi, sırf şüpheli ya da sanığı cezalandırmak için bu tedbire başvurulmaması gerektiğini içselleştirmesi, herkesin hakkında kesinleşmiş bir mahkûmiyet kararı verilinceye kadar masum olduğu bilincinde olması gerektiği kanaatindeyiz.</p>

<p>Yazımızın başında tutuklamaya ilişkin yasal düzenlemelerden bahsetmekte fayda görmekteyiz. Yasa koyucu istisnai bir tedbir olan tutuklamanın şartlarını yasada açıkça ortaya koymuştur. Tutuklama nedenleri 5271 sayılı CMK’nin 100.maddesinde düzenlenmiştir.</p>

<p><strong>Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 100.maddesine göre tutuklamanın şartları şu şekildedir:</strong></p>

<p>1-) Kuvvetli suç şüphesinin olduğunu gösteren somut delillerin bulunması tutuklama koruma tedbirine başvurulabilmesi için ilk koşuldur. Ancak hiç şüphesiz suç işlendiğine dair kuvvetli suç şüphesini gösteren somut delillerin bulunması tek başına tutuklama koruma tedbirine başvurulması yeterli olmayacaktır <strong>(CMK m.100/1-ilk cümle).</strong></p>

<p>2-) Tutuklama koruma tedbirine başvurulabilmesi için somut delillerle desteklenen kuvvetli suç şüphesi mevcut olsa dahi ayrıca kanunda açıkça sayılan tutuklama nedenlerinden birinin somut olayda mevcut olması gerekmektedir. Yasada açıkça sayılan ve bir tutuklama nedeninin varsayılabileceği durumlar şunlardır:</p>

<p>a) Şüpheli veya sanığın kaçması veya saklanması <strong>(CMK m.100/2-a)</strong></p>

<p><strong>b) </strong>Şüpheli veya sanığın kaçacağı şüphesini uyandıran somut olguların varlığı <strong>(CMK m.100/2-a)</strong></p>

<p>c) Şüpheli veya sanığın davranışlarının; delilleri yok etme, gizleme veya değiştirme ya da tanık, mağdur veya başkaları üzerinde baskı yapılması girişiminde bulunma hususlarında kuvvetli şüphe oluşturması <strong>(CMK m. 100/-b)</strong></p>

<p>d) Ceza Muhakemesi Kanunu m.100/3/a-k arasında sayılan suçların (kasten öldürme, işkence, cinsel saldırı gibi) işlendiği hususunda somut delillere dayanan kuvvetli şüphe sebeplerinin varlığı (kanun koyucu burada hangi suçların varlığı halinde tutuklama nedeni olacağını suçları tek tek saymak suretiyle belirtmiştir)</p>

<p>Yukarıda belirttiğimiz bu dört nedenden birinin varlığı halinde ve kuvvetli suç şüphesinin olduğunu gösteren somut delillerin bulunması halinde, tutuklama yasağı durumu söz konusu değilse ve tutuklama koruma tedbirine başvurmanın ölçülü olduğu değerlendiriliyorsa tutuklama koruma tedbirine başvurulabilecektir.</p>

<p><strong>Nitekim CMK m.100/1-son cümleye göre;</strong> İşin önemi, verilmesi beklenen ceza veya güvenlik tedbiri ile ölçülü olmaması halinde, tutuklama kararı verilemeyecektir.</p>

<p>Yine sadece adlî para cezasını gerektiren suçlarda veya vücut dokunulmazlığına karşı kasten işlenenler hariç olmak üzere hapis cezasının üst sınırı iki yıldan fazla olmayan suçlarda tutuklama kararı verilemeyecektir <strong>(CMK m.100/4).</strong></p>

<p>Yukarıda tutuklamanın şartlarına ilişkin yaptığımız bu açıklamalardan sonra esasen yazımızın başlığından da anlaşılacağı üzere tutuklamanın son çare olması hususuna ilişkin açıklamalarda bulunmakta fayda görmekteyiz.</p>

<p>Yasada geçen açık ifadelerden de anlaşılacağı üzere; kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren somut delillerin varlığı söz konusu olması tek başına tutuklama koruma tedbirine başvurulmasına yetmemektedir. Yasa koyucu somut delillerle desteklenen kuvvetli suç şüphesinin yanında yasada sayılan tutuklama nedenlerinden (delillerin karartılması tehlikesi, kaçma şüphesi, CMK m.100/3’de sayılan suçların işlendiğine dair somut delillere dayanan kuvvetli şüphe sebeplerinin varlığı) birinin olması ve işin önemi, verilmesi beklenen ceza veya güvenlik tedbiri ile ölçülü olması durumda (tutuklamada orantılılık/ölçülülük ilkesi) ve tutuklama yasağı söz konusu değilse (CMK m.100/4) tutuklama koruma tedbirine başvurulabileceğini belirtmektedir. Buradan anlaşılması gereken en önemli husus; kuvvetli suç şüphesi+ tutuklama nedenlerinden birinin varlığı söz konusu olsa dahi tutuklama kararı verilmesini zorunlu tutmamış, tutuklama kararı verilebileceğini belirtmiştir.</p>

<p>Söz konusu bu düzenlemeler; tutuklamanın bir koruma tedbiri olduğunu ve istisnai bir müessese olduğunu, tutuklamanın son çare olduğunu açıkça göstermektedir.</p>

<p>Bunun yanında cumhuriyet savcısı tutuklama talebinde bulunurken mutlaka gerekçe göstermeli ve adli kontrol uygulamasının yetersiz kalacağını belirten hukuki ve fiili nedenlere isteminde yer vermelidir <strong>(CMK m.100/1).</strong> Ancak uygulamada; genellikle tutuklama istemlerinin söz konusu yasa hükümlerine uygun olmadığını, adli kontrol uygulamasının yetersiz kalacağını belirten hukuki ve fiili nedenlerin somutlaştırılmadığını, yasada geçen ifadelerin genel-geçer bir şekilde kullanılarak tutuklama isteminde bulunulduğunu görmekteyiz.</p>

<p>Ancak kanun; tutuklama istemlerinin gerekçeli olması gerektiğini ve tutuklamaya, tutuklamanın devamına veya bu husustaki bir tahliye isteminin reddine ilişkin kararlarda da; kuvvetli suç şüphesini, tutuklama nedenlerinin varlığını, tutuklama tedbirinin ölçülü olduğunu, adli kontrol uygulamasının yetersiz kalacağını gösteren delillerin somut olgularla gerekçelendirilerek açıkça gösterilmesini emretmektedir.</p>

<p>Yani tutuklama istemlerinde ve tutuklamaya, tutuklamanın devamına veya bu husustaki bir tahliye isteminin reddine ilişkin kararlarda kanundaki tabirlerin genel-geçer şekilde kullanılarak sonuca gidilmesi kanaatimizce hukuki bir gerekçe sayılamayacaktır. Gerekçesiz istemler ve kararlar kanuna aykırı olduğu gibi hiç şüphesiz tutuklamanın son çare olması ilkesine, adil yargılanma hakkına, kişi hürriyeti ve güvenliği hakkına da aykırı olacaktır.</p>

<p>Yargıtay birçok kararında tutuklama nedenlerinin somut gerekçelerle ortaya konulması gerektiğini vurgulamaktadır. <strong>Örneğin<a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-12-ceza-dairesinin-20152851-e-20163143-k-sayili-karari" rel="dofollow"> Yargıtay 12.CD 29.02.2016 tarih, 2015/2851 Esas-2016/3143 Karar sayılı kararı</a>nda;</strong> <i>"...Tutuklamaya, tutuklamanın devamına veya bu husustaki bir tahliye isteminin reddine ilişkin kararlarda; a) Kuvvetli suç şüphesini, b) Tutuklama nedenlerinin varlığını, c) Tutuklama tedbirinin ölçülü olduğunu gösteren deliller somut olgularla gerekçelendirilerek açıkça gösterilir..."</i> diyerek kanun maddesine atıfta bulunmuştur.</p>

<p>Anayasa Mahkemesi'de; tutuklama ile ilgili kararlarda kaçma ve delilleri karartma şüphesinin bulunduğuna dair ilgili ve yeterli gerekçenin ortaya konulması gerektiğini hatta CMK m.100/3'de belirtilen suçlarda dahi tutuklama nedenlerinin varlığının somutlaştırılması gerektiğini kararlarında vurgulamakta ve bu yönde olmayan kararlara karşı yapılan bireysel başvurularda hak ihlali kararları vermektedir.</p>

<p><strong>Örneğin;<a href="https://www.hukukihaber.net/aymnin-202140469-basvuru-numarali-karari" rel="dofollow"> Anayasa Mahkemesi’nin 11.06.2024 tarihli ve </a></strong><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/aymnin-202140469-basvuru-numarali-karari" rel="dofollow">2021/40469 başvuru numaralı kararı </a>bu yöndedir: </strong><i>“…Başvurucu hakkında uygulanan ve kuvvetli suç şüphesinin bulunması şeklindeki ön şartı yerine gelmiş olan tutuklama tedbirinin meşru bir amacının olup olmadığının değerlendirilmesi gerekir. </i></p>

<p><i>Tutuklama kararında tutuklama tedbirinin meşru bir amacı bakımından sadece isnat edilen suçun 5271 sayılı Kanun'un 100. maddesinin (3) numaralı fıkrası kapsamındaki katalog suçlardan olması hususuna değinilmiştir. Bir suçun katalog suç olması öncelikle tutuklama nedenlerinin bulunup bulunmadığını tespit etmeye engel oluşturmamaktadır. 5271 sayılı Kanun'un 100. maddesinin (3) numaralı fıkrası tutuklama nedeninin varsayılabilmesine imkân tanısa da tutuklama nedeninin olmaması yönündeki tespiti geçersiz kılmaya imkân tanımamaktadır (Mehmet Onur Artar, B. No: 2020/8074, 18/1/2023, § 20). Kanunun tutuklama nedenlerine ilişkin bir karine öngörmesi durumunda bile kişi özgürlüğüne müdahaleyi gerektiren somut olguların varlığının ikna edici biçimde ortaya konması gerekir (Engin Demir [GK], B. No: 2013/2947, 17/12/2015, § 66). Bu itibarla başvurucu hakkındaki tutuklama tedbirine ilişkin kararda başvurucunun kaçma ve delilleri karartma şüphesinin bulunduğuna dair ilgili ve yeterli gerekçenin ortaya konulup konulmadığı değerlendirilmelidir.</i></p>

<p><i>Başvurucunun tutuklanmasına esas olan terör örgütü üyeliği isnadına dair yargılama başvurucu hakkında başka eylemleri nedeniyle yine terör örgütü üyeliğinden yürütülen diğer iki yargılama ile sırasıyla birleştirilmiştir (bkz. §§ 9, 10). Bu yargılamalar kapsamında 2/12/2020 tarihinde tutuklanan başvurucu; Van 4. Ağır Ceza Mahkemesince kaçma şüphesini uyandıracak somut olguların bulunmaması, bu aşamadan sonra delilleri yok etme, gizleme veya değiştirme hususunda kuvvetli şüphe oluşturacak herhangi bir davranışının olmaması gerekçesiyle hakkında adli kontrol tedbirine hükmedilerek 30/4/2021 tarihinde tahliye edilmiştir (bkz. § 9). Benzer şekilde 26/4/2019 tarihinde tutuklanan başvurucu, Van 7. Ağır Ceza Mahkemesince 18/12/2019 tarihinde beklenen delillere başvurucunun müdahale edemeyeceği ve kaçma şüphesini uyandıracak somut delillerin bulunmadığı gerekçesiyle hakkında adli kontrol tedbiri uygulanarak tahliye edilmiştir (bkz. § 10).</i></p>

<p><i>Bu durumda bireysel başvuruya konu edilen 16/8/2021 tarihli tutuklama tedbirinden önceki tarihler olan 18/12/2019 ve 30/4/2021'de başvurucunun benzer eylemleri nedeniyle terör örgütü üyeliği suçundan tahliyesine ve hakkında adli kontrol tedbiri uygulanmasına karar verildiği de gözetildiğinde, tutuklama kararında başvurucunun kaçma şüphesi bulunup bulunmadığına dair bir gerekçenin bulunmaması bir eksiklik olarak değerlendirilmiştir. Yine, silahlı terör örgütü üyeliğinden hakkında yürütülen diğer iki yargılamada gelinen aşamada delilleri yok etme gizleme veya değiştirmesine dair bir şüphe bulunmadığı belirtilen başvurucunun bireysel başvuruya konu ettiği tutuklama tedbirine esas teşkil eden delilin futbol turnuvasına ilişkin bir broşür olup bu delilin değiştirilmesi ya da karartılması ihtimalinin bulunmadığı dikkate alınarak bu tutuklama nedenine ilişkin olarak da tutuklama kararında hiçbir gerekçe bulunmadığı görülmektedir. Dolayısıyla, başvurucu hakkındaki tutuklama tedbirine ilişkin kararda yer alan açıklamaların başvurucunun kaçma şüphesinin ve delilleri karartma şüphesinin bulunduğunu ve buna dair somut olgular olduğunu ilgili ve yeterli gerekçelerle ortaya koyduğunu söylemek mümkün değildir. Bu nedenle tutuklama tedbirinin hukuki olmadığı sonucuna varılmıştır.</i></p>

<p><i>Varılan bu sonuç karşısında tedbirin ölçülülüğü yönünden ayrıca inceleme yapılmasına gerek bulunmamaktadır. Açıklanan gerekçelerle tutuklama tedbirinin meşru bir amacının varlığına dair olgular yeterli dayanaklarla ortaya konulmadan başvurucu hakkında bu tedbirin uygulanmasının Anayasa'nın 19. maddesinin üçüncü fıkrasında yer alan güvencelere aykırı olduğu sonucuna varılmıştır…”.</i></p>

<p>Ayrıca uygulamada karşılaşılan bir diğer husus ise delillerin henüz toplanmadığı gerekçesiyle tutuklama koruma tedbirine başvurulduğudur. Ancak yasa koyucu delillerin toplanmamasını tutuklama nedenleri arasında saymamıştır. Anayasa mahkemesi delillerin henüz toplanmadığı gerekçesiyle tutuklama kararı verilemeyeceğini kararlarında vurgulamaktadır.</p>

<p>Örneğin<a href="https://www.hukukihaber.net/aymnin-202128682-basvuru-numarali-karari" rel="dofollow"> </a><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/aymnin-202128682-basvuru-numarali-karari" rel="dofollow">Anayasa Mahkemesi’nin 08.01.2025 tarihli ve 2021/28682 başvuru numaralı kararı</a> bu yöndedir: </strong><i>“…Sulh Ceza Hâkimliğinin adli kontrol tedbirine ilişkin kararı tutuklama sebepleri olan şüpheli veya sanığın kaçması, saklanması ya da kaçacağı şüphesini uyandıran somut olguların bulunması, şüpheli veya sanığın delilleri yok etme, gizleme veya değiştirmesi, tanık, mağdur veya başkaları üzerinde baskı girişiminde bulunması hususlarına dair bir gerekçe içermemektedir. Kararda sadece delillerin tam olarak toplanamadığından bahsedilmiştir. Ancak bu husus bir tutuklama nedeni değildir…”.</i></p>

<p>Sonuç olarak; Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda ve Ceza Muhakemesi Hukukunda kişi hürriyetinin esas olduğu asıldır. Tutuklamanın istisnai bir koruma tedbiri olduğu ve aslolanın tutuksuz yargılanma olduğu hem kanunun emredici hükümlerinden hem Anayasa Mahkemesi kararlarından açıkça anlaşılmaktadır. Bu sebeple; tutuklama koruma tedbirinin gayesine uygun olarak şayet şüpheli ya da sanık hakkında somut delillerle desteklenen kuvvetli suç şüphesi var ise ve şüpheli ya da sanığın kaçma şüphesi olduğu somut olgularla gerekçeli bir şekilde ortaya konulabiliyorsa ya da şüpheli ya da sanığın davranışlarından delilleri yok etme, gizleme veya değiştirme, tanık, mağdur veya başkaları üzerinde baskı yapılması girişiminde bulunma, hususlarında kuvvetli şüphe oluşuyorsa ve bu davranışlar somut olarak ortaya konulabiliyorsa tutuklama koruma tedbirine başvurulabilmelidir. Ayrıca tutuklama istemlerinde ve tutuklamaya, tutuklamanın devamına veya bu husustaki bir tahliye isteminin reddine ilişkin kararlarda; kuvvetli suç şüphesini, tutuklama nedenlerinin varlığını, tutuklama tedbirinin ölçülü olduğunu, adli kontrol uygulamasının yetersiz kalacağını gösteren delillerin somut olgularla gerekçelendirilerek açıkça gösterilmesi gerekmektedir. Tutuklama istemlerinde ve tutuklamaya, tutuklamanın devamına veya bu husustaki bir tahliye isteminin reddine ilişkin kararlarda gerekçesiz bir şekilde sadece kanundaki ifadelere yer verilerek özgürlüğün kısıtlanması sonucunu doğuracak şekilde karar verilmesi Anayasa’nın <strong>“Kişi Hürriyeti ve Güvenliği”</strong> başlıklı 19.maddesine, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin <strong>“Özgürlük ve Güvenlik Hakkı”</strong> başlıklı 5.maddesine, CMK 100 vd. hükümlerine aykırı olacağı gibi şüpheli ya da sanık açısından da telafisi güç ağır sonuçlar ortaya çıkarabilecektir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Yazımıza son verirken bir kez daha; tutuklamanın son çare olduğunu, aslolanın tutuksuz yargılanma ve özgürlük olduğunu, son çare olan tutuklamanın ilk tercihe dönüşmemesi gerektiğini, keyfi uygulamalarla ve kişiyi cezalandırmak maksadıyla gerekçesiz ve somut olgularla desteklenmeyen tutuklama kararları verilmemesi gerektiğini hukuk adına vurguluyoruz.</p>

<p>John Locke’nin ifade ettiği gibi <strong>“</strong><strong><i>Hukukun amacı, özgürlüğü ortadan kaldırmak veya kısıtlamak değil, korumak ve genişletmektir".</i></strong></p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/av-hamit-genc" title="Av. Hamit GENÇ"><img alt="Av. Hamit GENÇ" height="96" src="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/200x200/hukukihaber-net/images/yazarlar/Hamit-Genc.jpg" width="96" /></a></p>

<h4><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/av-hamit-genc" title="Av. Hamit GENÇ">Av. Hamit GENÇ</a></strong></h4></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/tutuklama-degil-ozgurluk-esastir-genc-1</guid>
      <pubDate>Thu, 02 Jul 2026 13:21:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/03/terazi/tutuklu-kelepce.jpg" type="image/jpeg" length="92699"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[7584 Sayılı Kanun ile 6831 Sayılı Orman Kanununda Yapılan Değişiklikler]]></title>
      <link>https://www.hukukihaber.net/7584-sayili-kanun-ile-6831-sayili-orman-kanununda-yapilan-degisiklikler-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.hukukihaber.net/7584-sayili-kanun-ile-6831-sayili-orman-kanununda-yapilan-degisiklikler-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.hukukihaber.net/toprak-koruma-ve-arazi-kullanimi-kanunu-ile-bazi-kanunlarda-degisiklik-yapilmasina-dair-kanun">20.06.2026 tarihinde yürürlüğe giren 7584 sayılı Kanun'un 14. maddesi ile 6831 sayılı Orman Kanununa Ek Madde 22 eklenmiş</a> ve uzun yıllardır tartışma konusu olan bazı orman kadastrosu uyuşmazlıklarına ilişkin önemli düzenlemeler getirilmiştir. Düzenleme, özellikle geçmişte kesinleşmiş orman kadastrosu nedeniyle devlet ormanı sınırları içerisinde bırakılan ancak tapuda gerçek veya tüzel kişiler adına kayıtlı bulunan taşınmazların hukuki durumunu yeniden değerlendirmeyi amaçlamaktadır.</p>

<p></p>

<p>Yeni düzenleme kapsamında, kanunun yürürlüğe girdiği tarihten önce kesinleşmiş orman kadastrosuna göre tamamen veya kısmen devlet ormanı olarak sınırlandırılan ve halen gerçek veya tüzel kişiler adına tapuda kayıtlı bulunan taşınmazlar bakımından, belirli şartların gerçekleşmesi halinde mevcut tapu kayıtlarının bedelsiz olarak geçerli kabul edilmesi ve varsa orman şerhlerinin terkin edilmesi mümkün hale gelmiştir. Bunun yanında, devam eden davalar ile kesinleşmiş ancak henüz tapuda infaz edilmemiş kararlar yönünden de yeni hukuki değerlendirmelerin yapılması gündeme gelebilecektir.</p>

<p></p>

<p>Düzenleme, mülkiyet hakkının korunması bakımından önemli sonuçlar doğurabilecek nitelikte olmakla birlikte, uygulamanın kapsamı, idarenin takdir yetkisinin sınırları ve Anayasa'ya uygunluk tartışmaları bakımından da çeşitli hukuki değerlendirmeleri beraberinde getirmektedir. Ek Madde 22'nin uygulanmasına ilişkin usul ve esasların ayrıca belirlenmesi öngörülmüş olup, uygulamaya yön verecek ikincil düzenlemelerin ve idari uygulamaların yakından takip edilmesi gerekmektedir.</p>

<p></p>

<p>MADDE 14-</p>

<p>6831 sayılı Kanuna aşağıdaki ek madde eklenmiştir.</p>

<p><i>“EK MADDE 22- Bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten önce kesinleşmiş orman kadastrosuna göre kısmenveya tamamen Devlet ormanı olarak sınırlandırılan taşınmazlardan;</i></p>

<p><i>a) Hazine adına kayıtlı olmayan, tapu ve kadastro veya imar mevzuatına göre oluşturulup halen gerçek veyatüzel kişiler adına tapuda tescilli olanlar için malikleri, kadastro tespitleri davalı olanlar için ise davaya taraf olangerçek veya tüzel kişiler tarafından idareye başvurulması ve söz konusu başvurunun Orman Genel Müdürlüğünceuygun görülmesi,</i></p>

<p><i>b) Orman Genel Müdürlüğü tarafından resen yapılan inceleme ve araştırma sonucunda gerçek veya tüzelkişiler adına var olan tapu kayıtlarının doğruluğunun tespit edilmesi, hallerinde mevcut tapu kayıtları bedel alınmaksızın geçerli kabul edilir ve tapu kütüklerindeki varsa ormanşerhleri terkin edilerek söz konusu taşınmazlar hakkında bu Kanun hükümleri uyarınca işlem yapılır.</i></p>

<p><i>Açılan davalar sonucunda tapularının iptaline karar verilerek kesinleşen ancak tapuda henüz infaz edilmeyenkararlara konu taşınmazlar hakkında taşınmaz bedeli karşılığı olarak mahkeme kararları gereğince ödeme yapılmamışolması veya taşınmaz bedeli karşılığı olarak mahkeme kararları gereğince ödeme yapılmışsa yapılan toplam ödemeninHazineye geri ödenmesi hallerinde bu madde uyarınca işlem yapılır. Ancak Hazineye geri ödenecek bedel taşınmazıngüncel rayiç bedelinden az olamaz.</i></p>

<p><i>Açılan davalar sonucunda tapularının iptaline karar verilerek kesinleşen kararlardan infaz edilerek/rızaen terkedilerek tapuda Hazine adına tescil edilen taşınmazlar, bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren iki yıl içindeönceki malikleri veya akdi ve kanuni halefleri tarafından idareye başvurulması, taşınmaz bedeli karşılığı olarakherhangi bir ödeme yapılmamış olması veya ödeme yapılmış olması halinde yapılan toplam ödemenin Hazineye geriödenmesi halinde ilgilisine iade edilir.</i></p>

<p><i>Ancak Hazineye geri ödenecek bedel taşınmazın güncel rayiç bedelinden az olamaz.</i></p>

<p><i>İkinci ve üçüncü fıkralar kapsamında kalan taşınmazlardan Orman Genel Müdürlüğünce bildirilen, malikleriveya akdi ve kanuni halefleri tarafından idareye başvurulmayan veya mahkeme kararları gereği yapılan toplamödemesi Hazineye geri ödenmeyen üç hektardan küçük taşınmazlar ve alan büyüklüğüne bakılmaksızın taşınmazlararasındaki tescilli/tescilsiz yol, boşluk ve benzeri alanlar, Milli Emlak Genel Müdürlüğünce değerlendirilebilir.</i></p>

<p><i>Bu madde kapsamındaki taşınmazlar hakkında aşağıdaki hükümler uygulanır.</i></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><i>a) Yapılacak işlemler sonuçlanıncaya kadar orman idaresi veya Hazine tarafından açılması gereken davalaraçılmaz, devam eden davalar yönünden bu maddedeki işlemler bekletici mesele kabul edilerek bunun sonucuna göreişlem yapılır, bu taşınmazların aynına yönelik dava açılmasına ilişkin hak düşürücü süreler işlemez. Taraflarcavazgeçilen tapu iptali ve tescil, orman şerhinin kaldırılması ve bu madde kapsamındaki taşınmazların tapusunun iptalisebebiyle açılmış tazminat davaları da dahil olmak üzere derdest olan davaların konusuz kalmasına ve yargılamagiderlerinin taraflar üzerinde bırakılmasına karar verilir ve taraflar lehine vekalet ücretine hükmedilmez.</i></p>

<p><i>b) Yapılacak giderler tapu maliklerince Orman Genel Müdürlüğünün hesaplarına hizmet gideri olarak yatırılır.</i></p>

<p><i>c) Mevcut orman izinleri ve yapılan kiralamalar iptal edilmiş sayılır.</i></p>

<p><i>ç) Ormanların korunması, istihsal ve imarı ile alakalı olarak yapılmış her nevi bina ve tesis bulunan yerler bumadde kapsamında değerlendirilmez.</i></p>

<p><i>d) Rayiç bedeller, 6292 sayılı Kanun kapsamında Milli Emlak Genel Müdürlüğünce hesaplanır.</i></p>

<p><i>e) İade işleminin gerçekleşmesi halinde idarelerden, hiçbir şekilde tazminat ve ecrimisil talep edilemez.</i></p>

<p><i>Bu madde hükümleri;</i></p>

<p><i>a) Sonradan imar uygulaması yapılmış olsa bile, 26/1/1939 tarihli ve 3573 sayılı Zeytinciliğin Islahı veYabanilerinin Aşılattırılması Hakkında Kanun, mülga 11/6/1945 tarihli ve 4753 sayılı Çiftçiyi Topraklandırma Kanunukapsamında tapuya bağlanmış fakat temlik şartları yerine getirilmemiş, 9/7/1945 tarihli ve 4785 sayılı Kanunkapsamında bedeli ödenerek devletleştirilmiş, mülga 8/2/1937 tarihli ve 3116 sayılı Orman Kanununda mülga24/3/1950 tarihli ve 5653 sayılı Kanunla yapılan düzenlemeler kapsamında tevzi edilmiş fakat tapuya bağlanmamış,tapu ve kadastro veya imar mevzuatı kapsamında yapılan çalışmalarda uygulama görememiş eski kayıtlı taşınmazlarile 25/2/1998 tarihli ve 4342 sayılı Mera Kanunu kapsamındaki taşınmazlarda,</i></p>

<p><i>b) 2634 sayılı Kanun kapsamında sınırları tespit ve ilan edilen kültür ve turizm koruma ve gelişim bölgeleri,turizm merkezleri, turizm bölgeleri ve turizm alanlarında kalan, 18/11/1983 tarihli ve 2960 sayılı Boğaziçi Kanunu vemübadele anlaşmaları kapsamında olan yerler ile bu Kanuna göre belirlenmiş özel statülü orman alanları ile ormanrejimine alınan yerlerde bulunan, izin ve irtifak hakkı tesis edildiğinden ifraz edilerek oluşturulan, yanan ormansahalarında bulunan, geometrisi ve arz üzerindeki yeri belli olmayan taşınmazlarda,</i></p>

<p><i>uygulanmaz.</i></p>

<p><i>Bu madde kapsamında yapılan işlemler sonrasında orman kadastro kayıtları güncellenir.</i></p>

<p><i>Bu maddenin uygulanması sonucunda; tapu kayıtları geçerli kabul edilen, ilgililerine iade edilen ve dördüncüfıkra kapsamında Milli Emlak Genel Müdürlüğünce değerlendirilecek taşınmazların alanından az olmamak üzereDevletin hüküm ve tasarrufu altında veya Hazinenin özel mülkiyetinde bulunan taşınmazlar Orman GenelMüdürlüğüne orman tesis etmek veya orman olarak kullanılmak üzere tahsis edilir. </i></p>

<p><i>Bu maddenin uygulanmasından kaynaklanan tüm anlaşmazlıklar, taşınmazın bulunduğu yer asliye hukukmahkemesinde görülür.</i></p>

<p><i>Bu maddenin uygulanması ile ilgili usul ve esaslar Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığından görüşalınarak Orman Genel Müdürlüğü tarafından belirlenir.”</i></p>

<p></p>

<p>Öncelikle ifade edelim ki bu fıkranın kapsamına, bu maddenin yürürlüğe girdiği tarih olan 20.06.2026 tarihinden önce kesinleşmiş orman kadastrosuna göre kısmen veya tamamen Devlet ormanı olarak sınırlandırılarak kaydında orman şerhi mevcut olan ve henüz davası açılmamış olan taşınmazlar ile bu nitelikte olmakla birlikte davası devam eden taşınmazların girdiğini söylemek yerinde olacaktır.</p>

<p><br />
 </p>

<p><strong>Ek Madde 22 Kapsamında Tapu Maliklerine Sağlanan İmkanlar</strong></p>

<p></p>

<p>6831 sayılı Orman Kanunu'na eklenen Ek Madde 22 ile birlikte, kanunun yürürlüğe girdiği tarihten önce kesinleşmiş orman kadastrosu işlemleri sonucunda devlet ormanı sınırları içerisinde bırakılmış bulunan bazı taşınmazlar bakımından mevcut tapu kayıtlarının korunması öngörülmektedir.</p>

<p></p>

<p>Buna göre;</p>

<ul style="list-style-type:disc" type="disc">
 <li>Taşınmazın gerçek veya özel hukuk tüzel kişisi adına tapuda kayıtlı olması,</li>
 <li>Orman kadastrosunun kanunun yürürlüğe girdiği tarihten önce kesinleşmiş bulunması,</li>
 <li>Kanunda belirtilen diğer şartların somut olay bakımından gerçekleşmesi,</li>
</ul>

<p></p>

<p>halinde mevcut tapu kayıtlarının geçerliliğini koruması ve taşınmaz üzerindeki orman şerhlerinin kaldırılması mümkün olabilecektir.</p>

<p></p>

<p>Düzenleme, özellikle geçmişte orman tahdidi içerisinde bırakılması nedeniyle kullanım imkânı önemli ölçüde kısıtlanan taşınmaz sahipleri açısından ciddi bir hukuki kazanım olarak değerlendirilmektedir.</p>

<p></p>

<p>Bununla birlikte, Ek Madde 22'nin tüm taşınmazlar bakımından otomatik olarak uygulanmayacağı, her taşınmazın hukuki durumunun ayrı ayrı incelenmesi gerektiği unutulmamalıdır. Taşınmazın geçmiş kadastro kayıtları, tapu sicil bilgileri, hava fotoğrafları, amenajman planları ve teknik bilirkişi incelemeleri uygulamada önemini korumaya devam edecektir.</p>

<p><br />
 </p>

<p><strong>Devam Eden Davalara ve Kesinleşmiş Kararlara Etkisi</strong></p>

<p></p>

<p>Kanun değişikliğinin uygulamada en fazla tartışılacak yönlerinden biri, devam eden yargılamalar ile kesinleşmiş mahkeme kararları üzerindeki etkisidir. Özellikle;</p>

<p></p>

<ul style="list-style-type:disc" type="disc">
 <li>Tapu iptali ve Hazine adına tescil davaları,</li>
 <li>Orman kadastrosuna itiraz davaları,</li>
 <li>Tazminat talepleri,</li>
 <li>Mülkiyet hakkı ihlaline dayalı bireysel başvurular,</li>
</ul>

<p></p>

<p>bakımından yeni düzenlemenin sonuçlarının dikkatle değerlendirilmesi gerekmektedir.</p>

<p></p>

<p>Henüz kesin hükümle sonuçlanmamış davalarda yeni düzenlemenin doğrudan uygulanabilmesi mümkündür. Buna karşılık kesinleşmiş yargı kararları yönünden kanunun nasıl uygulanacağı, uygulama yönetmelikleri ve yargısal içtihatlar ile netleşecektir.</p>

<p><br />
 </p>

<p>Özellikle Anayasa'nın 35. maddesinde güvence altına alınan mülkiyet hakkı ile Anayasa'nın 169. maddesinde düzenlenen ormanların korunmasına ilişkin hükümler arasındaki denge, önümüzdeki süreçte öğretide ve yargı kararlarında önemli tartışmalara konu olmaya devam edecektir.</p>

<p></p>

<p>7584 sayılı Kanun ile 6831 sayılı Orman Kanunu'na eklenen Ek Madde 22, orman kadastrosundan kaynaklanan mülkiyet uyuşmazlıkları bakımından son yılların en önemli yasal düzenlemelerinden birisini oluşturmaktadır. Düzenleme, geçmişte orman sınırları içerisinde bırakılan ve tapuda gerçek veya tüzel kişiler adına kayıtlı bulunan taşınmazlar bakımından yeni hukuki imkanlar sunarken, uygulama alanı ve kapsamı bakımından birçok teknik ve hukuki değerlendirmeyi de beraberinde getirmektedir.</p>

<p></p>

<p>Özellikle devam eden davaların durumu, kesinleşmiş mahkeme kararlarının etkisi, tapu kayıtlarının korunmasına ilişkin şartlar ve idarenin uygulama biçimi, taşınmaz maliklerinin haklarını doğrudan etkileyebilecek niteliktedir. Bu nedenle somut olayın özelliklerine göre hukuki durumun ayrıntılı şekilde değerlendirilmesi, gerekli başvuruların süresinde yapılması ve yargısal süreçlerin uzman desteği ile takip edilmesi büyük önem taşımaktadır. Özellikle 7584 sayılı Kanun kapsamında ortaya çıkabilecek yeni hukuki imkanların değerlendirilmesi ve olası hak kayıplarının önlenmesi bakımından uzman desteği alınması önem arz etmektedir.</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/av-kerimhan-dal" title="Av. Kerimhan DAL"><img alt="Av. Kerimhan DAL" height="96" src="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/200x200/hukukihaber-net/uploads/2025/07/kerimhan-dal.jpg" width="96" /></a></p>

<h4><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/av-kerimhan-dal" title="Av. Kerimhan DAL">Av. Kerimhan DAL</a></strong></h4>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://www.hukukihaber.net/7584-sayili-kanun-ile-6831-sayili-orman-kanununda-yapilan-degisiklikler-1</guid>
      <pubDate>Thu, 02 Jul 2026 11:44:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2024/07/terazi/old-books-in-the-background.jpg" type="image/jpeg" length="13477"/>
    </item>
  </channel>
</rss>
