Yargıtay Kararları Işığında Türk Borçlar Kanunu m. 28 Kapsamında Hukuki Nitelik, Uygulama ve İspat Sorunları

GİRİŞ

Borçlar hukukunda en sık tekrarlanan kavramlardan biri sözleşme özgürlüğüdür. Kural, kişilerin kiminle sözleşme yapacaklarına, hangi konuda borç altına gireceklerine ve sözleşmenin içeriğini nasıl kuracaklarına kendilerinin karar vermesidir. Bu ilke, sadece ekonomik hayatın akışı bakımından değil, hukuki güvenlik ve irade özerkliği bakımından da önemlidir. Fakat mesele, teorideki kadar basit değildir. Uygulamada bazı sözleşmeler, şeklen serbest iradeyle yapılmış görünse de, gerçekte taraflardan birinin içinde bulunduğu zorlayıcı koşullar sebebiyle ciddi bir dengesizlik içinde kurulmaktadır.

İşte 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun (TBK) 28. maddesinde düzenlenen aşırı yararlanma kurumu tam da bu noktada devreye girer. Uygulamada çoğu zaman "gabin" olarak anılmaya devam etse de, güncel norm TBK m. 28'dir. Bu hüküm, her elverişsiz sözleşmeye müdahale etmez. Her düşük bedelli işlem de tek başına aşırı yararlanma teşkil etmez. Kanunun müdahale ettiği alan daha dardır: karşılıklı edimler arasında açık bir oransızlık olacak ve bu oransızlık, zarar gören tarafın zor durumda kalmasından, düşüncesizliğinden veya deneyimsizliğinden yararlanılarak ortaya çıkarılmış olacaktır.

Aşırı yararlanma tartışmasının son yıllarda yeniden gündeme gelmesi tesadüf değildir. Yüksek enflasyon, taşınmaz piyasasındaki sert hareketler, borç baskısı altında yapılan satışlar, aile içi güven ilişkisi içinde kurulan devirler, yaşlı veya ekonomik olarak sıkışmış kişilerin taraf olduğu işlemler, hatta bazı sulh ve arabuluculuk anlaşmaları bu kurumu yeniden görünür hale getirmiştir. Kısacası mesele, artık sadece klasik bir borçlar hukuku konusu olmaktan çıkmış, uygulamanın içinden gelen ve çözüm bekleyen ciddi bir sorun başlığına dönüşmüştür.

Bu çalışmada, aşırı yararlanmanın hukuki niteliği ve unsurları ele alındıktan sonra, kurumun diğer hukuki kavramlarla olan hassas sınırları çizilecektir. Ardından, sözleşme özgürlüğü ile sözleşme adaleti arasındaki gerilim içinde aşırı yararlanma kurumunun yeri değerlendirilecek; karşılaştırmalı hukuk perspektifiyle farklı sistemlerdeki yaklaşımlar incelenecektir. Son olarak, uygulamada öne çıkan spesifik alanlar, ispat sorunları, usul hukuku boyutları ve yaptırım rejiminin detayları analiz edilecektir. Bu yönüyle aşırı yararlanma, sözleşme özgürlüğünün karşıtı değil; tam tersine, o özgürlüğün bir sömürü aracına dönüşmesini önleyen sınırlı fakat gerekli bir denge mekanizmasıdır.

I. KAVRAMSAL ÇERÇEVE VE HUKUKİ NİTELİK

Aşırı yararlanma, iki tarafa borç yükleyen sözleşmelerde, tarafların edimleri arasında açık bir oransızlık bulunması ve bu oransızlığın taraflardan birinin diğer tarafın zayıf durumundan yararlanması suretiyle ortaya çıkması halinde söz konusu olur. 818 sayılı eski Borçlar Kanunu döneminde bu kurum "gabin" adıyla anılıyordu. Bugün de bu terim kullanılmaya devam etmektedir. Ancak değerlendirmenin güncel hukuk üzerinden yapılması gerektiğinden, doğrudan TBK m. 28'in lafzı ve sistematiği esas alınmalıdır.

Aşırı yararlanmanın hukuki niteliği konusunda temel bir tartışma mevcuttur. Bu kurum, klasik anlamda bir irade bozukluğu mudur, yoksa ondan ayrı, kendine özgü bir denetim kurumu mu? Doktrindeki ağırlıklı görüş ve Yargıtay uygulaması, ikinci yaklaşımın daha isabetli olduğunu göstermektedir. Zira aşırı yararlanma halinde zarar gören taraf çoğu zaman ne yaptığını ve imzayı neden attığını bilir. Sorun, işlemin farkında olmaması değil, o işlemi gerçekten serbest bir karar alanı içinde yapıp yapmadığıdır. Dolayısıyla burada iradenin hiç oluşmaması değil, iradenin zayıf koşullar altında karşı tarafın lehine yönlendirilmesi söz konusudur. Bu ikili yapı gözden kaçırıldığında kurum ya işlevsizleşir ya da kontrolden çıkar.

II. TÜRK BORÇLAR KANUNU M. 28 ÇERÇEVESİNDE AŞIRI YARARLANMANIN UNSURLARI

TBK m. 28, iki ayrı unsur grubunu birlikte aramaktadır: objektif unsur (edimler arası açık oransızlık) ve sübjektif unsur (zayıf durum ve bu durumdan yararlanma).

A. Objektif Unsur: Edimler Arasında Açık Oransızlık

Aşırı yararlanmanın objektif unsuru, karşılıklı edimler arasında açık bir oransızlık bulunmasıdır. Kanun koyucu burada belirli bir yüzde ya da oran vermemiştir. Bu nedenle oransızlık değerlendirmesi, her somut olayın özelliğine göre, sözleşmenin kurulduğu andaki şartlar esas alınarak yapılmalıdır. Yargıtay uygulamasında bu oransızlığın, herhangi bir uzmanlık bilgisi gerektirmeksizin ilk bakışta anlaşılabilecek kadar bariz olması aranır. Bu duruma çarpıcı bir örnek teşkil eden Yargıtay 13. Hukuk Dairesi'nin E.2017/6987, K.2019/4781 sayılı kararında, bir gayrimenkul satış vaadi sözleşmesinde 110.000 TL olarak belirlenen bedele karşılık, bilirkişi tarafından taşınmazın gerçek değerinin 2.240.000 TL olarak saptanması, "açık oransızlık" unsurunun varlığı için yeterli görülmüştür. Ancak Yüksek Mahkeme aynı kararda, bu devasa farkın tek başına gabin sonucunu doğurmayacağını, sübjektif unsurun varlığının da ayrıca ve somut delillerle araştırılması gerektiğini vurgulayarak, incelemenin iki aşamalı doğasını bir kez daha teyit etmiştir. Sözleşmenin kurulmasından sonra oluşan değer artışları veya enflasyonist hareketler tek başına aşırı yararlanma sonucunu doğurmaz.

B. Sübjektif Unsur: Zor Durum, Düşüncesizlik, Deneyimsizlik ve Yararlanma

Aşırı yararlanmanın ayırt edici niteliği esasen sübjektif unsurda ortaya çıkar. Kanun, zarar gören taraf bakımından üç zayıflık hali öngörmüştür: zor durumda kalma, düşüncesizlik ve deneyimsizlik. Zor durumda kalma (müzayaka hali), sadece parasızlık anlamına gelmez; ağır borç baskısı, icra tehdidi, acil sağlık giderleri gibi haller de bu kapsama girebilir. Düşüncesizlik, kişinin sonuçlarını tam olarak tartmadan, aceleci bir şekilde hareket etmesini; deneyimsizlik ise kişinin yaşı, eğitim durumu veya sosyal konumu itibarıyla somut işlem alanına yabancı olmasını ifade eder.

Ancak burada asıl dikkat edilmesi gereken, bu zayıf durumlardan birinin varlığının tek başına yeterli olmamasıdır. Karşı tarafın da bu durumdan bilinçli olarak yararlanmış olması (istismar kastı) gerekir. Başka bir ifadeyle aşırı yararlanma, sadece bir mağduriyet hali değil; bu mağduriyetin karşı tarafça bir avantaja dönüştürülmesidir.

Yargıtay 1. Hukuk Dairesi'nin E.2015/13939, K.2018/11460 sayılı kararı, bu unsurların somut olayda nasıl bir araya geldiğini göstermesi bakımından önemlidir. Romanya asıllı davacının, eşinin borçları nedeniyle taşınmazını teminat olarak devrettiği uyuşmazlıkta Yargıtay, taşınmazın gerçek değerinin 200.000 TL olmasına rağmen akitte 14.000 TL gösterilmesini objektif unsur olarak kabul etmiştir. Davacının yabancı uyruklu olmasını "deneyimsizlik", eşinin borçları nedeniyle yapılan devri "zor durumda kalma" olarak değerlendiren Yargıtay, davalının bu durumu bilerek gerçek değerin çok altında bir bedelle taşınmazı devralmasını ise "sömürme kastı" olarak nitelendirmiştir. Karar, sübjektif unsurun sadece tek bir duruma indirgenemeyeceğini; kişinin sosyal durumu, kökeni, içinde bulunduğu ailevi ve ekonomik baskı gibi faktörlerin bir bütün olarak değerlendirilmesi gerektiğini ortaya koymaktadır.

III. DİĞER HUKUKİ KURUMLARLA İLİŞKİSİ

Aşırı yararlanma kurumunu tam olarak anlayabilmek için onu, komşu olduğu diğer hukuki kavramlardan net sınırlarla ayırmak gerekir. Bu ayrım, doğru hukuki nitelendirme ve dolayısıyla doğru sonuca ulaşmak için hayati önemdedir.

A. İrade Bozuklukları (Hata, Hile, Tehdit) ile İlişkisi

İlk bakışta aşırı yararlanma, irade bozukluklarına benzese de aralarında temel bir fark vardır. Hata, hile ve tehditte (TBK m. 30-39) kişinin iradesi sağlıklı bir şekilde oluşmamıştır; ya yanılmıştır, ya aldatılmıştır ya da korkutulmuştur. Aşırı yararlanmada ise zarar gören taraf genellikle ne yaptığının farkındadır, ancak içinde bulunduğu koşulların baskısı nedeniyle bu işlemi yapmaya mecbur kalmıştır. İradesi sakat değildir, ancak özgür de değildir. Bir olayda hem hile hem de aşırı yararlanma unsurları birleşebilir. Bu durumda hakların yarışması ilkesi gereği, zarar gören taraf kendisi için daha lehe olan hukuki sebebe dayanabilir.

B. Genel Ahlaka Aykırılık (TBK m. 27) ile İlişkisi

TBK m. 27, kanunun emredici hükümlerine, ahlaka, kamu düzenine aykırı sözleşmelerin kesin olarak hükümsüz olduğunu düzenler. Aşırı yararlanmanın çok ağır ve bariz olduğu, sömürünün toplumun adalet duygusunu rencide ettiği durumlarda, bu işlem aynı zamanda genel ahlaka aykırı sayılabilir. Aradaki temel fark yaptırımdadır: Aşırı yararlanmada sözleşme, zarar görenin iradesine bağlı olarak iptal edilebilirken (bozulabilir geçerlilik), genel ahlaka aykırılıkta sözleşme baştan itibaren kesin olarak hükümsüzdür (butlan). Yargıtay, genellikle TBK m. 28'i öncelikle uygular, ancak sömürünün boyutları olağanüstü seviyedeyse genel ahlaka aykırılık nedeniyle butlan kararı da verebilmektedir.

C. Dürüstlük Kuralı ve Hakkın Kötüye Kullanılması Yasağı (TMK m. 2) ile İlişkisi

Aşırı yararlanma kurumu, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun temel taşı olan dürüstlük kuralının (TMK m. 2) sözleşmenin kuruluş aşamasındaki en somut yansımalarından biridir. Bir kişinin, karşı tarafın zayıflığından, bilgisizliğinden veya zor durumundan faydalanarak fahiş bir kazanç elde etmesi, dürüstlük kuralına açıkça aykırılık teşkil eder ve hakkın kötüye kullanılması yasağının tipik bir örneğini oluşturur.

IV. SÖZLEŞME ÖZGÜRLÜĞÜ İLE SÖZLEŞME ADALETİ ARASINDAKİ GERİLİM

Aşırı yararlanma kurumunu anlamanın en doğru yolu, onu sözleşme özgürlüğü ile sözleşme adaleti arasındaki gerilim içinde okumaktır. Bir tarafta piyasayı bilen, ekonomik olarak güçlü bir taraf; diğer tarafta ise borç baskısı altındaki, deneyimsiz veya yalnız bir kişi olabilir. Böyle bir tabloda sadece "imzalamış, öyleyse kabul etmiştir" demek, meseleyi fazla yüzeysel ele almaktır. Aşırı yararlanma kurumu burada bir denge unsuru olarak devreye girer. Mesele, özgürlüğün hangi noktada sömürüye dönüştüğünü tespit etmektir. Aşırı yararlanma kurumu tam da bu sınır çizgisinde durur.

Bu nedenle mesele, tarafların neyi kabul ettiği değil; o kabulün hangi koşullar altında verildiğidir.

V. UYGULAMA EĞİLİMLERİ VE TEMEL İLKELER

Yargıtay kararlarında istikrarlı bir şekilde, edim ve karşı edim arasındaki açık oransızlığın tek başına yeterli olmadığı; bu oransızlığın, taraflardan birinin diğerinin şahsında mevcut özel durumu bilerek istismar etmesi sonucu doğması gerektiği vurgulanmaktadır. Bu, aşırı yararlanma incelemesinin iki aşamalı ve birbirinden ayrılmaz bir bütün olarak değerlendirilmesi gerektiğini gösterir.

VI. İSPAT SORUNU VE DELİL REJİMİ

Aşırı yararlanma davalarının en zorlu yönü çoğu zaman ispat meselesidir. Objektif unsur olan açık oransızlık, genellikle bilirkişi raporu, emsal satış bedelleri ve keşif yoluyla ispatlanabilir. Fakat sübjektif unsur olan zayıf durum ile yararlanma kastı, çoğu dosyada doğrudan bir belgeye bağlanamaz. Bu noktada, edimler arasındaki "fahiş fark", sübjektif unsurun varlığına dair kesin bir karine oluşturmasa da, hayatın olağan akışı gereği çok güçlü bir emare teşkil eder. Ancak bu emare, davacıyı ispat yükünden kurtarmaz. Davacının, kendi zayıf durumunu ve karşı tarafın bu durumdan bilerek yararlandığını somut delillerle ortaya koyması şarttır. Aksi takdirde, objektif unsur ne kadar bariz olursa olsun dava reddedilecektir.

Bu duruma iyi bir örnek, Yargıtay 1. Hukuk Dairesi'nin E.2016/4269, K.2016/5762 sayılı kararıdır. Anılan kararda, taşınmazın gerçek değeri ile satış değeri arasında aşırı bir fark olduğu (objektif unsurun varlığı) kabul edilmesine rağmen, davacının satış bedeli konusunda pazarlık yaptığı ve bedeli 5.000 TL'den 8.000 TL'ye yükselttiği tespit edilmiştir. Yargıtay, bu pazarlık sürecinin davacının "düşüncesizlik" içinde hareket etmediğini gösterdiğini belirterek, sübjektif unsurun yokluğu nedeniyle davanın reddedilmesi gerektiğine hükmetmiştir. Bu karar, gabin davalarında ispatın ne kadar hassas bir dengeye dayandığını ve mahkemelerin sadece sonuca değil, sözleşmenin kuruluş sürecindeki taraf davranışlarına da odaklandığını göstermektedir.

Zira aşırı yararlanma dosyalarında çoğu zaman asıl sorun, neyin yapıldığı değil; o işlemin hangi psikolojik ve ekonomik zemin üzerinde kurulduğunun ortaya konulabilmesidir.

VII. KARŞILAŞTIRMALI HUKUK PERSPEKTİFİ

Türk hukukundaki düzenlemeyi daha iyi anlamak için diğer hukuk sistemlerindeki benzer kurumlara bakmak ufuk açıcıdır.

A. Kıta Avrupası Hukuku

1. Alman Hukuku

Alman Medeni Kanunu (BGB) § 138/2, "sömürücü işlem" (Wucher) olarak aşırı yararlanmayı düzenler. Bu düzenleme, Türk hukukundan farklı olarak, sömürüyü genel ahlaka aykırılığın (Sittenwidrigkeit) özel bir türü olarak görür. Alman hukuku da objektif ve sübjektif unsur arar. Temel fark, yaptırımın baştan itibaren kesin hükümsüzlük (Nichtigkeit) olmasıdır.

2. İsviçre Hukuku

Kaynak kanun olan İsviçre Borçlar Kanunu'nun (OR) 21. maddesi, TBK m. 28 ile neredeyse aynıdır. Bu nedenle İsviçre Federal Mahkemesi'nin kararları, Türk hukuk uygulamasında önemli bir yorum kaynağıdır.

3. Fransız Hukuku ve "Lésion" Kavramı

Türk ve İsviçre hukuk sistemlerindeki aşırı yararlanma kurumunun tarihsel kökeni, Roma hukukuna ve oradan da Fransız Medeni Kanunu'na (Code Civil) dayanmaktadır. Fransız hukukunda bu kurum, "lésion" (aşırı zarar) olarak adlandırılır. Ancak Fransız hukukundaki "lésion", Türk hukukundaki "gabin"den önemli ölçüde farklı ve daha dar bir uygulama alanına sahiptir. Temel fark, "lésion"un genel bir ilke olmaktan ziyade, kanunda sınırlı olarak sayılmış belirli sözleşme tiplerinde (özellikle taşınmaz satışları) ve belirli kişiler (özellikle reşit olmayanlar) için öngörülmüş olmasıdır. En bilinen örneği, taşınmaz satışlarında satıcının, satış bedeli olarak taşınmazın gerçek değerinin 7/12'sinden daha az bir bedel alması halinde sözleşmeyi iptal ettirebilmesidir. Görüldüğü üzere Fransız hukuku, hakimin takdirine dayalı "açık oransızlık" kavramı yerine, objektif ve matematiksel bir eşik belirlemiştir. Bu yaklaşım, hukuki güvenliği artırsa da, Türk hukukunun benimsediği esnek ve hakkaniyete dayalı çözüm modelinden daha katı bir yapı sergilemektedir.

B. Anglo-Amerikan Hukuku (Common Law)

1. Alman Hukukunda Ayırma ve Soyutluk İlkeleri

Alman hukuku, bir mülkiyet devrini iki ayrı ve birbirinden bağımsız hukuki işlem olarak görür: Borçlandırıcı işlem (Verpflichtungsgeschäft) ve tasarruf işlemi (Verfügungsgeschäft). Soyutluk ilkesi (Abstraktionsprinzip) uyarınca, tasarruf işleminin (tescil) geçerliliği, borçlandırıcı işlemin (satış sözleşmesi) geçerliliğine bağlı değildir. Ancak bu ilkenin kritik bir istisnası vardır: Borçlandırıcı işlemi sakatlayan sebep, BGB § 138'de düzenlenen "genel ahlaka aykırılık" ise, bu sakatlık o kadar ciddi kabul edilir ki, hem borçlandırıcı işlemi hem de tasarruf işlemini aynı anda kesin hükümsüz kılar (Fehleridentität).

2. Türk Hukukunda İllilik İlkesi

Türk hukuku ise "illilik" veya "sebebe bağlılık" ilkesini benimser. Bir ayni hakkın devri, altındaki borç ilişkisinin geçerliliğine sıkı sıkıya bağlıdır. Borç ilişkisi geçersiz veya iptal edilirse, kural olarak ayni hak devri de hükümsüz olur. Ancak aşırı yararlanma nedeniyle iptal edilebilir bir sözleşmeye dayanan tescil, iptal edilene kadar geçerlidir. Bu süre içinde, tapuda malik görünen kişi, malı iyi niyetli bir üçüncü kişiye satarsa, o üçüncü kişinin kazanımı TMK m. 1023 uyarınca korunur.

3. Karşılaştırmalı Değerlendirme

Bu iki farklı sonuç, her hukuk sisteminin yaptığı temel değer tercihini çarpıcı bir şekilde yansıtmaktadır. Türk-İsviçre hukuku, "işlem güvenliği"ni ve iyi niyetli üçüncü kişiyi öncelikli olarak korurken; Alman hukuku, "mağdurun mülkiyet hakkı"nı ve "ahlaki düzen"i daha radikal bir şekilde korumakta, ancak bu korumanın bedelini bazen iyi niyetli üçüncü kişilere ödettirmektedir.

VIII. ÖZEL HUKUK ALANLARINDA SPESİFİK UYGULAMALAR

A. Miras Hukuku Sözleşmeleri

Miras taksim sözleşmeleri veya mirastan feragat sözleşmelerinde, aile içi güven ilişkisi ve duygusal baskı, aşırı yararlanma için elverişli bir zemin oluşturabilir. Örneğin, diğer mirasçıların baskısı altında kalan, hukuki bilgisi olmayan bir mirasçının, payından çok daha az bir değere razı olarak imzaladığı bir taksim sözleşmesi, aşırı yararlanma nedeniyle iptal edilebilir.

B. Sulh ve Arabuluculuk Anlaşmaları

Bu, son derece güncel ve tartışmalı bir alandır. Arabuluculuk faaliyeti sonunda imzalanan ve mahkemece şerh verildiğinde ilam niteliği kazanan bir anlaşmanın, sonradan aşırı yararlanma nedeniyle iptali istenebilir mi? Bir yanda arabuluculuk kurumunun amacı olan "kesin ve hızlı çözüm" ve anlaşmanın ilam niteliği, diğer yanda ise sözleşme adaleti vardır. Yargıtay'ın bu konudaki içtihatları henüz tam olarak oturmamış olsa da, bir tarafın zor durumundan veya hukuki bilgisizliğinden faydalanılarak imzalatılan ve açıkça orantısız olan bir arabuluculuk anlaşmasının da aşırı yararlanma denetimine tabi olması gerektiği yönündeki görüşler ağırlık kazanmaktadır.

C. Finansal Sözleşmeler ve Tüketici Hukuku

Tüketici kredileri, kredi kartı sözleşmeleri veya karmaşık sigorta poliçelerinde, tüketici ile hizmet sağlayıcı (banka, sigorta şirketi) arasında bariz bir bilgi ve pazarlık gücü asimetrisi vardır. Tüketicinin finansal okuryazarlığının düşük olması (deneyimsizlik) veya acil nakit ihtiyacı (zor durum), fahiş faiz oranları veya ağır teminatlar içeren sözleşmelerin imzalanmasına yol açabilir. Bu tür sözleşmeler de aşırı yararlanma denetimine tabidir.

IX. TİCARİ VE PROFESYONEL İLİŞKİLERDE AŞIRI YARARLANMA

Aşırı yararlanmanın ticari ilişkilerde nasıl uygulanacağı ayrıca değerlendirilmelidir. Kural olarak, bir tacirin "basiretli bir iş insanı gibi" hareket etmesi beklenir (TTK m. 18/2). Bu nedenle, tacirler arasındaki işlemlerde deneyimsizlik veya düşüncesizlik iddiasının kabul edilmesi daha zordur. Ancak bu, tacirler arasında aşırı yararlanmanın asla uygulanamayacağı anlamına gelmez. Özellikle ekonomik olarak çok zor duruma düşmüş (iflasın eşiğinde olan) bir tacirin, bu durumundan faydalanan başka bir tacire mallarını veya işletmesini değerinin çok altında devretmesi halinde, "zor durumda kalma" unsuruna dayalı olarak aşırı yararlanma iddiası dinlenebilir.

Tacirler arasındaki uyuşmazlıklarda, mahkemeler ispat rejimini daha katı uygulamaktadır. Tacir olan davacının, "düşüncesizlik" veya "deneyimsizlik" iddiaları, TTK m. 18/2'de düzenlenen "basiretli bir iş insanı gibi hareket etme" yükümlülüğü karşısında genellikle dinlenmez. Nitekim bir ilk derece mahkemesi kararında bu durum açıkça ifade edilmiştir: "Davalı taraf tacir olup davalının basiretli davranma yükümlülüğü bulunmaktadır. Davalı tarafça düşüncesizliğinden ve deneyimsizliğinden yararlanıldığını iddia etmesi iyi niyet kuralları ile bağdaşmamaktadır. Aşırı yararlanmanın kanun aradığı subjektif unsuru gerçekleşmemiş olduğundan... Mahkemece davalının bu iddiasına itibar edilmemiştir." Bu nedenle, bir tacirin gabin iddiasında bulunabilmesi için dayanabileceği tek sübjektif unsur genellikle "zor durumda kalma" halidir. Bu durumu da, soyut beyanlarla değil; ticari defterler, bilançolar, banka kayıtları, icra takip dosyaları gibi somut ve objektif delillerle ispatlaması beklenir.

X. SÜRE REJİMİ

TBK m. 28, zarar gören tarafın, düşüncesizlik veya deneyimsizlik halinde bu durumu öğrendiği tarihten itibaren; zor durumda kalma halinde ise bu durum ortadan kalktığı tarihten itibaren bir yıl içinde hakkını kullanması gerektiğini düzenler. Bunun yanında her hâlde sözleşmenin kurulmasından itibaren beş yıllık bir hak düşürücü üst süre vardır. Burada gözden kaçırılmaması gereken, özellikle zor durumda kalma bakımından bir yıllık sürenin başlangıcını mekanik bir tarih hesabına göre belirlemenin isabetli olmayacağıdır. Zayıf durumun gerçekten ne zaman ortadan kalktığı somut olay içinde tespit edilmelidir.

XI. USUL HUKUKU BOYUTU: DAVA VE GEÇİCİ HUKUKİ KORUMALAR

Aşırı yararlanma iddiasıyla açılan davalarda, özellikle taşınmaz devirlerinde, davacının en önemli taleplerinden biri, dava konusu malın yargılama sırasında iyi niyetli üçüncü kişilere devrinin önlenmesidir. Zira böyle bir devir, TMK m. 1023 uyarınca iyi niyetli üçüncü kişinin kazanımının korunması sonucunu doğurarak davayı fiilen anlamsız kılabilir. Bu riski bertaraf etmek için davacı, dava dilekçesiyle birlikte mahkemeden, tapu kaydına "ihtiyati tedbir" şerhi konulmasını talep etmelidir. Bu talep, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun (HMK) 389. maddesine dayanır.

Mahkemenin tedbir kararı verebilmesi için, davacının iddiasını tam olarak ispat etmesi beklenmez; HMK m. 390/3 uyarınca "yaklaşık ispat" yeterlidir. Yargıtay'ın yaklaşımına göre bu kural, hakimin davacının iddiasının kuvvetle muhtemel olduğuna kanaat getirmesini ifade eder. Aşırı yararlanma davalarında, taşınmazın gerçek değeri ile satış bedeli arasındaki fahiş farkı gösteren bir uzman görüşü, emsal satış belgeleri veya tapu kayıtları, "yaklaşık ispat" için yeterli görülebilir ve ihtiyati tedbir kararının alınmasını sağlayabilir.

XII. YAPTIRIM: SÖZLEŞMENİN UYARLANMASI

TBK m. 28'in zarar görene tanıdığı ikinci seçenek olan "edimler arasındaki oransızlığın giderilmesini isteme" hakkı, yani sözleşmenin uyarlanması, uygulamada daha az başvurulan ancak önemli bir yoldur. Bu durumda hakim, sözleşmeyi iptal etmek yerine, onu adil bir dengeye getirir. Hakimin bu müdahalesinin sınırı ne olacaktır? Hakim, örneğin satış bedelini, sözleşmenin yapıldığı tarihteki rayiç bedele mi yükseltecektir? Yoksa tarafların pazarlık gücü eşit olsaydı anlaşabilecekleri makul bir bedele mi karar verecektir? Doktrindeki hakim görüş, uyarlamanın amacının tarafı zenginleştirmek değil, sömürüyü ortadan kaldırmak olduğu yönündedir. Bu nedenle, hakimin bedeli doğrudan piyasa rayicine çıkarmak yerine, aşırı yararlanma sınırının hemen üzerindeki adil bir noktaya çekmesi gerektiği savunulmaktadır. Bu durum, hakimin geniş bir takdir yetkisi kullanmasını gerektirse de, bu yetkinin sınırlarının belirsizliği uygulamada yeni tartışmalara yol açabilir.

XIII. SONUÇ

Aşırı yararlanma kurumu, Türk borçlar hukukunda sözleşme özgürlüğü ile sözleşme adaleti arasındaki dengeyi kurmaya çalışan en hassas araçlardan biridir. Karşılaştırmalı hukuk örneklerinin de gösterdiği gibi, bu denge arayışı evrensel bir hukuk sorunudur. Kurumun değeri, ne aşırı müdahaleci ne de tamamen kayıtsız bir yapıda olmasında yatmaktadır. Hukuk, her elverişsiz sözleşmeye sonradan müdahale etmeye başlarsa sözleşme güvenliği zarar görür. Ancak açık ekonomik dengesizliğin, taraflardan birinin zayıf durumundan yararlanılarak kurulduğu hallere de gözünü kapatamaz.

Uygulamadaki esas güçlük, ispat ve hukuki nitelendirme alanında toplanmaktadır. Yargıtay kararlarının da ortaya koyduğu gibi, edimler arasındaki fahiş fark, sübjektif unsurun araştırılması için güçlü bir emare olsa da, tek başına yeterli değildir. Davacının, kendi zayıf durumunu ve karşı tarafın bu durumdan bilinçli olarak yararlandığını somut delillerle ortaya koyması şarttır; hatta davacının sözleşme sürecindeki pazarlık gibi davranışları, bu unsurun yokluğuna karine teşkil edebilmektedir. Bu nedenle, usul hukuku araçlarının, özellikle ihtiyati tedbirin etkin kullanımı, hakkın korunması için zorunludur. Asıl mesele, edimler arasındaki farkın zor durumda kalma, düşüncesizlik veya deneyimsizlik ile bağlantılı olup olmadığını ve diğer tarafın bu durumdan yararlanıp yararlanmadığını ortaya koyabilmektir. Bu yüzden aşırı yararlanma dosyalarında sadece ekonomik bir karşılaştırma yapmak yeterli değildir; dosyanın insan boyutunu da görmek gerekir. Bazen uyuşmazlığın düğümü tam da oradadır.

Nihayetinde mesele, sözleşme özgürlüğü ile sözleşme adaleti arasında birini diğerine feda etmek değildir. Asıl mesele, özel hukukun her iki değeri aynı anda ne ölçüde koruyabildiğidir. Aşırı yararlanma kurumu da bu dengenin en hassas alanlarından birini oluşturur. Onu tamamen etkisizleştirmek de, gereğinden fazla genişletmek de doğru olmaz. Asıl ihtiyaç, her dosyanın kendi özgün dinamiklerini gören, somut olaya nüfuz eden, gerekçesi güçlü ve ölçülü bir yargısal uygulamadır.

Sözleşme özgürlüğü, ancak güç dengesi içinde anlamlıdır; zira özgürlüğün eşitsizlik zemininde kurulduğu her durumda, hukuk için mesele artık özgürlüğü korumak değil, sömürüyü sınırlamaktır.

KAYNAKÇA

Mevzuat

• 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu

• 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu

• 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu

• 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu

Yargı Kararları

• Yargıtay 1. Hukuk Dairesi, E.2015/13939, K.2018/11460

• Yargıtay 13. Hukuk Dairesi, E.2017/6987, K.2019/4781

• Yargıtay 1. Hukuk Dairesi, E.2016/4269, K.2016/5762