Ne zaman bir duruşmada adalet arayışına dair bir konuşma yapmak istesek, duygu ve düşünce bütünlüğümüzü derinden sarsan o meşhur uyarı ile karşılaşıyoruz: “Beyanlarınızı yazılı olarak verin, Avukat Bey”.

Elbette, beyanlarımızı yazılı olarak verebiliriz, hatta vermeliyiz de ve fakat vermişizdir de kuvvetle muhtemel. Ne var ki; “mesele” çoğu kez yazılı bir beyan verip vermemek meselesi değildir. Mesele, duygu ve hislerimizi ifade edip etmeme meselesidir. Tabi; bu meseleyi, “mesele” etmezsek, ortada bir “mesele” de kalmaz.

Gelin görün ki; iç dünyamızda haklılık payı olduğunu düşündüğümüz maddi vakaya dair bir hususiyeti dile getirmeye yönelik kavurucu bir ateş yanar, her ne kadar dışarıdan bakıldığında belli olmasa da. Kim bilir belki kırışık cübbemizden belki donuk surat ifademizden ileri gelir dışavurumsuzluğumuz. Her ne kadar ifade etme fırsatı bulamamış ve dışavuramamış olsak da dilimizin ucuna gelen fakat bir türlü söylemediğimiz cümlelerle doludur boğaz düğümümüz.

Bir yandan sıra bekleyen ve mutlaka öğleden önce bitmesi gereken duruşmaları yönetmenin zorluğu, diğer yandan her bir dosyayı standart uygulamalara tabi kılma çabası ile mücadele eden bir kişinin sözlü beyanları dinlemesi beklenebilir mi!

Beklenebilir mi bilmiyorum ama bekleneceği bir “yargılama düzeni” olması gerekir, diye düşünüyorum. Sizi bilmem ama ben, zaten yazmış olduklarımı tekrar etmek için girmek istemiyorum, duruşmaya. Bununla birlikte, yazdıklarımın içerisinde olmayan bir husus da yok duruşma da söylemek istediklerim arasında. Ama yine de hala söylemek istiyorum. Çünkü, söyleyince hafifliyorum. Yazarken belki duygu yoğunluğumu hissettiremiyorum ama konuşurken ciğerimin yandığı belli belki de. Yazı dilinin formel ifade kalıpları her şeyi normal karşılıyormuşum hissi uyandırsa da duruşmada kullanmak istediğim bir deyim tarife yetiyor belki de her şeyi.

O yüzden, ne zaman “beyanlarınızı yazılı sunun” denilse, aklıma Mihriban türküsü geliyor:

Lambada titreyen alev üşüyor, Aşk kağıda yazılmıyor Mihriban!

Ben de “beyanlarınızı yazılı olarak sunarsınız Avukat Bey” denildiğinde, “Yazılı olarak sunamam Hakim Bey, aşk kağıda yazılmıyor” demek istiyorum.

Evet, beyanlarımı yazılı olarak verebilirim. Ama duygularımın yoğunluğunu kağıda dökemem, belki. Vakanın bir taraf ile yaşamak zorunda kaldığım ve içinden çıkılamaz bakış açısının zihnime uyguladığı basıncı, sadece haleti ruhiyem ile anlatabilirim. Ama yazamam, yazılabilir mi bilmem.

Peki, dosyaları incelemiş ve ara kararları yazmış, üstelik bu büyük emeği fazlasıyla saygıya değer olan hakim arkadaşlarımızdan sözlü beyanları dinlemesini ve değerlendirmesini bekleyebilir miyiz? Tabi ki, zorluk arz ettiği için önceden hazırlanması gereken ara kararlar vardır. Elbette, bunların duruşmadaki tesadüfi beyanlara bırakılmasını beklemek makul olmaz. Ancak şu da bir gerçek ki, hazırlık gerektiren ara kararların çoğu da aslında duruşmada verilmesi zorunlu olmayan hususlara dairdir. Belki de en doğrusu, yazışmaya dayalı hususları duruşmaları beklemeksizin ara kararlar ile yürütüp duruşmaları daha çok tarafların dinlenmesine, tepkilerine, duygu ve düşüncelerine ayırmak.

Neticede, taraflar ve taraf vekilleri de bir muhakeme deneyimi yaşamalı ki, gerçekten bir yargılama doyumu meydana gelebilsin. Muhakemenin tüm süjeleri yargılamaya aktif katılım sağlama imkanına erişsin ki; yaşamın ikilemleri ve çatışan menfaatler, fikir mücadelesine dayalı bir sentez ile aydınlanıp dengelenebilsin.

Yargılama deneyimini, bir muhakeme doyumuna ulaştıracak şekilde duruşmalara yönelik yeni bir bakış açısıyla ele almak, bence tam da ihtiyaç duyduğumuz şey. Çünkü, yapay zekanın her şeyi ve özellikle bilişsel becerileri donuklaştırmaya başlandığı, mesleğimizin sadece “bir evrakın oluşturulması” olarak algılandığı bir zamanda muhakemenin ve yargılamanın hem insanın olgunlaşmasına hem toplumun gelişimine hem de sistemlerin inşa edilmesine sunduğu katkıları göstermek ve anlatmak zorundayız.

Her duruşma katılımcılar için potansiyel bir “unutulmaz anı” niteliği taşır. Bu anıyı, bir “fırsat eğitimine” dönüştürmek; hakimlerimizin yargılama sanatını uygulamaktaki şahsi ustalıklarına bağlı.

Duruşmaların yerleşik bir prosedür olarak görülmesi, adalet arayışının veya adaletsizlik fırsatçılığının duygusal boyutta adliye binalarına girişini engelliyor. Halbuki, bu duygusal boyuta en çok ihtiyaç duyanlar hakimler ve memurlar. Çünkü, onlar olayları en kuru haliyle tamamen zaman-mekan-bağlam olgularından yoksun şekilde algılamak zorunda kalıyorlar. Dolayısıyla, tarafların ve taraf vekillerinin olaya bakış açılarını olaya dair duygu ve hislerini, olayın psikolojik boyutunu görme imkanına sahip oldukları tek yer duruşmalar. Halbuki, usulen yapılan ve tekrar edilen işlemler olarak görüldüğü müddetçe; duruşmaların, bu fonksiyonunu yerine getirebilmesi mümkün değil. Böylece, muhakeme süjeleri, vakanın tüm rengi niteliğinde olan öznel deneyimden yoksun kalıp evraklardaki yazılı anlatımlara mahkum kalıyorlar.

Denilebilir ki; yargılama hukukumuz zaten yazılı yargılama usulünü esas alıyor. Evet, ama yazılı metinler hiçbir zaman sözlü beyanlar kadar duygu ve hisleri yansıtamazlar. Zaten, yargılama hukukumuzdaki “doğrudanlık ilkesi” de büyük ölçüde bunun için vardır.

Sizi bilmem ama ben okuduğum bir romanın ya da öykünün yazarının o metne dair bir videosuna denk gelirsem, çok heyecanlanıyorum. Bazen, oradaki bir cümle kafamda tüm kurgunun yerli yerine oturmasını sağlıyor. Bazen, yazarın birkaç cümlelik açıklaması kitabı tekrar okumama ya da incelememe neden oluyor. Emin, bir hakim de duruşmada duyduğu birkaç can alıcı cümle ile o tarafın uyuşmazlığa dair tüm yazılı beyanlarını etkileyecek bir bakış açısı edinebilir, çoğu kez.

Nihayet, şunu da belirtmeden geçemeyeceğim. Hakimlerin, taraflara ya da vekillerine sözünü kesmeksizin uzun sayılabilecek süreler ayırması ve tüm beyanlarını tutanağa geçirmesi, biz avukatlar için “hayra alamet!” bir durum değildir. Çünkü, böyle olduğunda genellikle davamızın reddine karar verilir. Biz avukatlar, bunun bir telafi duygusundan kaynaklandığına inanırız, yani “davasını reddettik, bari beyanlarını bölmeyelim” gibi insani bir düşünceden ileri geldiğini düşünürüz. Tabi; bu, meslektaşlarımız arasında sözü edilmekten başka bir bilgi veya veriye dayanmayan bir düşünce. Belki, diğer ihtimaller daha yoğun yaşanıyordur, fakat bu ihtimal daha çok göze çarptığı için böyledir.

--------

* Makale Tahlil gurubumuzda yer alan ve makale taslağını okuyup tahlil ve yorumlarıyla katkı sunan kıymetli meslektaşlarıma teşekkür ederim.