Ceza hukuku doktrini, yüzyıllardır süregelen teorik birikimiyle faili, kusuru, suçun unsurlarını ve cezanın sınırlarını kusursuz bir düzene oturtma gayretindedir. Türk ceza adaleti sistemi, suç oluşturduğu iddia edilen fiili incelerken odağına kaçınılmaz olarak sanığı alır: Failin kastı veya taksiri, kusuru, hafifletici nedenler ve kanunda öngörülen ceza aralıkları... Ancak bu mekanik çarklar arasında, suçun asli muhatabı olan mağdur ve onun zamansız bir ölümle baş başa bırakılan geride kalanları, adalet mekanizmasının kör noktasında kalmaktadır.
Özellikle ani, öngörülemez ve hukuka aykırı bir fiille (bir trafik cinayetiyle) en yakınını, annesini kaybetmiş bir avukat olarak, hukukun bu derin ontolojik krizini her gün hem cübbemle hem de dinmeyen yasımla deneyimliyorum. Bu yazı, hukukun mekanik diline karşı mağdurun sessiz bırakılan çığlığını Derridacı bir yapıbozumla (deconstruction) ele alma ve "sembolik adalet" kavramını yeniden tanımlama ihtiyacından doğmuştur.
Jacques Derrida, adaleti hukukun ötesinde, hukukun asla tam anlamıyla kapsayamayacağı bir "sınırsızlık" olarak tanımlar. Hukuk, kurallardan ve hesaplanabilirlikten ibaretken; adalet hesaplanamaz olanı, yani benzersiz olan insan yaşamını korumayı gerektirir. Mevcut ceza yargılaması kararları incelendiğinde, sistemin adaleti sağlamaktan ziyade, failin cezasını belirli formüllerle (kusur oranları, iyi hal indirimleri vb.) hesaplamaya çalıştığı görülür.
Bir trafik kazası neticesinde meydana gelen ölümlerde hukuk, insan hayatını "taksir" kalıbına sıkıştırır. Mahkeme salonlarında avukatlar, sanığı kurtarmak veya cezasında birkaç aylık indirim sağlamak adına soğuk, mekanik ve teknik savunmalar yaparlar. Bu esnada ölen kişinin geride bıraktığı boşluk, evladının yaşadığı varoluşsal çaresizlik ve yas süreci, dosyanın eklerindeki birer evraktan ibaret kalır. Ceza hukuku, sanığın haklarını korumayı kutsallaştırırken, mağdurun adalet ve tatmin arayışını sistem dışına iterek aslında kendi yapısal adaletsizliğini üretir.
Travmatik bir kayıptan sonra geride kalanın yası, psikolojik bir süreç olmanın ötesinde felsefi bir fenomendir. Annemin 18.12.2025 sabahı bir trafik cinayetiyle hayattan koparılması, benim için sadece bir ebeveyn kaybı değil; bu dünyadaki en güvenli limanın, geçmişin ve geleceğin tek bir saniyede yok edilmesidir. Bir avukat olarak her gün başkalarının haklarını savunurken, her akşam annesiz ve ışıksız bir eve dönmenin yarattığı çaresizlik, ceza kanunlarının hiçbir maddesiyle, hiçbir "kusur raporuyla" ölçülemez.
Hukuk sistemi, mağdur yakınından rasyonel olmasını, mahkeme salonunun soğuk kurallarına uymasını bekler. Oysa travmatik kayıplarda zaman donar. Geride kalan evlat, o kazanın meydana geldiği ölümcül saniyelerde her gün yeniden ölürken; sanık kürsüsündeki fail, alacağı cezanın matematiksel hesabını yaparak hayatına devam etmenin yollarını arar. İşte bu dengesizlik, hukukun en büyük meşruiyet krizidir.
Mahkemelerin sanığa vereceği hiçbir süreli hapis cezası veya adli para cezası, mağdurun içindeki yası dindirmeye yetmeyecektir. Bu noktada "sembolik adalet" kavramı devreye girer. Sembolik adalet; cezanın sadece cezaevindeki süreyle sınırlı kalmaması, failin işlediği suçun yarattığı gerçek yıkımla yüzleşmesini zorunlu kılmasıdır.
Bu satırlar, hukuk kurallarının arkasına saklanan, takım elbise ve "iyi hal" maskesiyle veya maktuleye atılan iftiralarla suçunu hafifletmeye çalışan sanığın kaçamayacağı bir vicdan manifestosudur. Taksi şoförü olan fail, direksiyon başında, öngörmesine rağmen pervasızca yapmış olduğu o sorumsuz hamlesiyle sadece bir trafik kuralını ihlal etmemiştir; bir kadının yaşam hakkını elinden almış, bir evladın dünyasını karartmıştır. Kanunların boşlukları veya lehe olan hükümler sanığı mahkeme salonlarında korusa bile, sembolik adalet failin vicdanında tecelli etmek zorundadır:
Sanık, aldığı her nefeste, kurduğu her gelecekte, başını yastığa koyduğu her gecede o kazanın sesini duymaya mahkûmdur. Bir annenin hayattan koparılan nefesi ve geride bıraktığı bu yangın, failin ömrü boyunca kaçamayacağı en ağır prangası olacaktır. Adalet saraylarından elini kolunu sallayarak çıksa dahi, bir evladın ve annesini kaybetmiş bir avukatın hesap soran gözleri, onu ömrünün sonuna kadar kendi vicdanının zindanına mahkûm edecektir.
Bu satırlarda anlatmaya çalıştığım, "Travmatik Kayıplarda Sembolik Adalet ve Mağdur Yası Fenomenolojisi", hukuku sadece faile odaklanan mekanik bir bilim dalı olmaktan çıkarıp, onu insan acısıyla, edebiyatla, felsefeyle ve psikolojiyle yeniden harmanlama çabasının ürünüdür. Hukuk fakültelerinde ve baroların panellerinde "Hukuk ve Edebiyat" ile "Hukuk ve Psikoloji" derslerinde okutulabilecek bu yaklaşım, sistemin soğuk ve kör yapısına indirilmiş entelektüel bir darbe olacaktır. Gerçek adalet, failin aldığı indirimli cezalarla değil; geride kalanın yasına gösterilen saygıyla ve failin ömür boyu taşıyacağı o kaçınılmaz vicdan azabıyla sembolik olarak inşa edilmelidir/edilecektir.
"Hukuk yapıbozuma uğratılabilir çünkü o adalet adına kurulmuştur. Adalet ise yapıbozuma uğratılamaz, çünkü o yapıbozumun kendisidir." — Jacques Derrida
Av. Büşra KOÇ
Kaynak :
- Jacques Derrida, "Force of Law: The 'Mystical Foundation of Authority'", Cardozo Law Review, 1992