İşyerinde meydana gelen kalp krizi, beyin kanaması, ani ritim bozukluğu veya benzeri akut sağlık olaylarının hukuki niteliği, yalnızca olayın tıbbi kaynağı üzerinden değerlendirilemez. Çalışanın önceden var olan bir rahatsızlığının bulunması, olayın kendiliğinden iş kazası kapsamı dışında kalacağı anlamına gelmez. İş kazasının tespiti, işverenin tazminat sorumluluğu ve Sosyal Güvenlik Kurumunun (SGK) sağlayacağı haklar birbirinden farklı hukuki değerlendirmeleri gerektirir.

Bu ayrımın doğru yapılması; çalışanların sosyal güvenlik haklarına erişimi, işverenlerin iş sağlığı ve güvenliği yükümlülüklerini gereği gibi yerine getirmesi ve olay sonrasında yürütülecek idari ve yargısal süreçlerin sağlıklı biçimde yürütülmesi bakımından önem taşır.

1- İşyerinde meydana gelen ani sağlık olayı iş kazası sayılabilir

5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun m.13 hükmü uyarınca, sigortalının işyerinde bulunduğu sırada meydana gelen ve onu hemen veya sonradan bedenen ya da ruhen engelli hâle getiren olay iş kazasıdır. Bu tanımda, olayın mutlaka dışsal bir darbe, düşme, makine kazası veya benzeri klasik bir iş kazası biçiminde gerçekleşmesi şart değildir.

Bu nedenle çalışanın işyerinde bulunduğu sırada ortaya çıkan kalp krizi ya da ani kardiyak rahatsızlık, olayın işin yürütümüyle doğrudan tıbben meydana getirildiği ayrıca kanıtlanamasa dahi iş kazası olarak değerlendirilebilir. Buradaki temel ölçüt, olayın kanunda sayılan zaman ve yer bağlantılarından biri içinde gerçekleşmesidir.

Yargıtay 10. Hukuk Dairesi, E. 2024/3981, K. 2024/5398, T. 15.05.2024 sayılı kararında, çalışanın işyerinde çalışırken yaşadığı göğüs ağrısı, uyuşma ve devamında gelişen kalp krizi yönünden, işyerinde çalışma sırasında gerçekleşen olayın iş kazası niteliğinde olduğunu kabul eden Bölge Adliye Mahkemesi kararını onamıştır. Kararda, çalışanın daha önce de benzer rahatsızlık belirtileri yaşamış olmasının, işyerindeki olayın iş kazası sayılmasına tek başına engel oluşturmayacağı ortaya konulmuştur.

Bu yaklaşım, ani sağlık olaylarında iş kazası değerlendirmesinin “hastalığın ilk nedeni nedir?” sorusuna indirgenemeyeceğini göstermektedir. Çalışanın işyerinde bulunması, çalışma düzeni içinde rahatsızlanması, işyeri revirine başvurması, işyerinden sağlık kuruluşuna sevk edilmesi, tanık anlatımları, giriş-çıkış kayıtları ve sağlık belgeleri; olayın iş kazası niteliğinin tespitinde önem taşıyan başlıca veriler arasındadır.

2- İş kazasının tespiti ile işverenin kusuru aynı mesele değildir

Bir olayın iş kazası sayılması, her durumda işverenin tazminatla sorumlu tutulacağı anlamına gelmez. Buna karşılık, olayın çalışanın bünyesel özelliklerinden veya önceden var olan sağlık sorunlarından kaynaklanması da işverenin sorumluluğunu kendiliğinden ortadan kaldırmaz.

İş kazasının tespiti, öncelikle sosyal güvenlik hukuku bakımından 5510 sayılı Kanun’un m.13 hükmüne göre yapılır. İşverenin maddi ve manevi tazminat sorumluluğu ise iş sağlığı ve güvenliği yükümlülüklerine aykırılık, kusur, zarar ve uygun illiyet bağı çerçevesinde incelenir.

Türk Borçlar Kanunu’nun m.417 hükmü uyarınca işveren, işyerinde iş sağlığı ve güvenliğinin sağlanması için gerekli her türlü önlemi almak ve araç-gereçleri noksansız bulundurmakla yükümlüdür. İşverenin bu yükümlülüğe aykırı davranışı nedeniyle çalışanın ölümü, vücut bütünlüğünün zedelenmesi veya kişilik haklarının ihlali hâlinde doğan zararlar, sözleşmeye aykırılıktan doğan sorumluluk hükümlerine tabidir.

Yargıtay 10. Hukuk Dairesinin E. 2023/3946, K. 2024/4687, T. 30.04.2024 sayılı kararında da bu ayrım açık biçimde vurgulanmıştır. Kararda, işyerinde gerçekleşen kalp krizi niteliğindeki olayın iş kazası olarak kabul edilmesinin ardından, işverenin sorumluluğu bakımından ayrıca sağlık gözetimi, çalışma koşulları, olağandışı efor, stres, dinlenme süreleri, işçinin bünyesel durumu ve işyeri şartlarının birlikte incelenmesi gerektiği belirtilmiştir.

Anılan karara göre, kalp krizi gibi olaylarda “kaçınılmazlık” veya “kötü tesadüf” nitelendirmesiyle doğrudan sonuca gidilemez. Kaçınılmazlıktan söz edilebilmesi için işverenin iş sağlığı ve güvenliği yönünden alması gereken tüm önlemleri eksiksiz biçimde almış olmasına rağmen olayın önlenememiş olması gerekir. Bu nedenle, işverenin gerekli sağlık gözetimini yapıp yapmadığı, riskleri değerlendirip değerlendirmediği, çalışma organizasyonunu çalışanın sağlık ve güvenliğini koruyacak şekilde kurup kurmadığı uzman incelemesiyle belirlenmelidir.

3- İşverenin yükümlülüğü yalnızca iş kazası sonrasında müdahale etmek değildir

6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu’nun m.4 hükmü, işverene çalışanların işle ilgili sağlık ve güvenliğini sağlama yükümlülüğü yüklemektedir. Bu yükümlülük; mesleki risklerin önlenmesini, gerekli organizasyonun kurulmasını, araç ve gereçlerin sağlanmasını, alınan önlemlere uyulmasının izlenmesini, risk değerlendirmesi yapılmasını ve çalışanın sağlık yönünden işe uygunluğunun gözetilmesini içerir.

Kanunun m.5 hükmü uyarınca işveren, risklerden kaçınmak, kaçınılması mümkün olmayan riskleri analiz etmek, risklerle kaynağında mücadele etmek, işi kişiye uygun hâle getirmek, teknik gelişmelere uyum sağlamak ve çalışma şartlarının sağlık üzerindeki olumsuz etkilerini azaltmakla yükümlüdür. Bu yükümlülük, yalnızca fiziksel tehlikeler bakımından değil; aşırı iş yükü, düzensiz vardiya, uzun çalışma süreleri, yetersiz dinlenme, yüksek tempolu üretim baskısı ve psikososyal riskler bakımından da önem taşır.

6331 sayılı Kanun’un m.10 hükmü gereğince işveren, iş sağlığı ve güvenliği yönünden risk değerlendirmesi yapmak veya yaptırmak zorundadır. Risk değerlendirmesinin şeklen hazırlanmış bir belge niteliğinde kalmaması; işyerinin faaliyet alanı, çalışma süreleri, vardiya sistemi, iş yoğunluğu, çalışanların yaş ve sağlık yönünden özellikleri ile acil durum kapasitesi dikkate alınarak güncel tutulması gerekir.

Aynı Kanun’un m.17 hükmü kapsamında çalışanlara iş sağlığı ve güvenliği eğitimi verilmesi de işverenin temel yükümlülüklerindendir. Ani sağlık sorunları yönünden bu eğitimlerin; kalp krizi belirtilerinin fark edilmesi, ilk yardım zincirinin işletilmesi, acil çağrı usulü, revir ve sağlık kuruluşuna sevk süreçleri ile çalışanların ciddi ve yakın tehlike karşısında başvurabilecekleri yöntemleri kapsaması gerekir.

4- Sağlık gözetimi ve işe uygunluk değerlendirmesi belirleyici olabilir

Ani kardiyak olayların hukuki değerlendirilmesinde, çalışanın işe girişte ve iş ilişkisinin devamı boyunca sağlık yönünden gözetilip gözetilmediği önem taşır. İşveren, çalışanın kişisel sağlık verilerini hukuka uygun biçimde korumakla yükümlü olmakla birlikte, işin niteliği bakımından gerekli sağlık gözetimini sağlamak ve çalışanın sağlık yönünden uygun olmadığı işte çalıştırılmasını önlemek zorundadır.

5510 sayılı Kanun’un m.21 hükmü, çalışma mevzuatında sağlık raporu alınması gereken işlerde, sağlık raporu olmaksızın veya mevcut rapora aykırı şekilde bünyece elverişli olmadığı işte çalıştırılan sigortalı bakımından SGK’nin işverene rücu edebileceğini düzenlemektedir. Bu düzenleme, sağlık gözetiminin yalnızca idari bir formalite olmadığını; işverenin hukuki ve mali sorumluluğunu doğrudan etkileyebilen bir yükümlülük olduğunu göstermektedir.

Yargıtay 10. Hukuk Dairesinin E. 2022/3838, K. 2023/5980, T. 25.05.2023 sayılı kararında belirtildiği üzere, işverenin gözetme borcu; işçiyi işyeri tehlikelerinden korumak, yaşamını, bedensel ve ruhsal bütünlüğünü güvence altına almak için teknik ve tıbbi önlemler dâhil, bilimsel ve teknolojik gelişmelerin gerekli kıldığı tüm tedbirleri alma yükümlülüğünü kapsar. İşveren, mevzuatta açıkça öngörülmeyen ancak bilimsel, teknik ve organizasyonel olarak alınması mümkün olan önlemlerden de sorumlu olabilir.

Bu çerçevede, çalışanın mevcut rahatsızlığının işverence bilinip bilinmediği, sağlık kontrollerinin düzenliliği, çalışanın yaptığı işin fiziksel ve zihinsel yükü, vardiya düzeni, fazla çalışma uygulamaları, dinlenme olanakları, işe uygunluk değerlendirmesi ve acil sağlık müdahale sisteminin yeterliliği her olayda ayrı ayrı değerlendirilmelidir.

5- Acil müdahale ve sevk süreci kusur incelemesinin parçasıdır

Ani sağlık sorununun işyerinde ortaya çıkması hâlinde işverenin yükümlülüğü, olayın meydana gelmesinden önce alınacak önlemlerle sınırlı değildir. Rahatsızlanan çalışana zamanında ve uygun şekilde müdahale edilmesi, gerekli hâllerde acil sağlık hizmeti çağrılması, sağlık kuruluşuna güvenli sevkin sağlanması ve olayın kayıt altına alınması da gözetme borcunun kapsamındadır.

İşyerinde ilk yardım organizasyonunun oluşturulması, yeterli sayıda eğitimli personelin bulunması, revir veya sağlık birimi olan işyerlerinde etkin müdahale düzeninin kurulması, acil iletişim zincirinin belirlenmesi ve ambulans ya da uygun nakil imkânlarının sağlanması; yalnızca iş sağlığı ve güvenliği bakımından değil, doğabilecek tazminat sorumluluğu bakımından da önemlidir.

Kalp krizi gibi vakalarda işverence yapılan müdahalenin ve hastaneye ulaştırılma sürecinin yeterliliğinin de kusur incelemesinde değerlendirilmesi gereklidir. Bu yönüyle, işverenin olayın meydana gelmesini önleyemediği kabul edilse dahi, olay sonrasında sağlık hizmetine erişimi geciktiren veya zorlaştıran organizasyon eksiklikleri ayrıca sorumluluk doğurabilir.

6- İş kazası bildirimi geciktirilmemelidir

5510 sayılı Kanun’un m.13 hükmü uyarınca işveren, iş kazasını yetkili kolluk kuvvetlerine derhal; SGK’ye ise kazadan sonraki en geç üç iş günü içinde bildirmekle yükümlüdür. İş kazasının işverenin kontrolü dışındaki bir yerde meydana gelmesi hâlinde bu süre, işverenin kazayı öğrendiği tarihten itibaren başlar.

İşyerinde gerçekleşen ani sağlık olaylarının “kişisel hastalık” olarak değerlendirilip iş kazası bildirimi yapılmaması, çalışan bakımından sosyal güvenlik haklarına erişimde gecikmeye yol açabilir. Ayrıca olayın sonradan iş kazası olduğunun belirlenmesi hâlinde, bildirimin süresinde yapılmamasına bağlı hukuki ve idari sonuçlar doğabilir.

5510 sayılı Kanun’un m.21 hükmü gereğince, iş kazasının süresinde SGK’ye bildirilmemesi durumunda, bildirim tarihine kadar sigortalıya ödenen geçici iş göremezlik ödeneği işverenden tahsil edilebilir. Bu nedenle işverenlerin, olayın iş kazası niteliği konusunda kesin kanaat oluşmasını beklemeksizin, yasal bildirim yükümlülüklerini ihtiyatlı ve zamanında yerine getirmeleri gerekir.

7- Kusur ve illiyet bağı uzman incelemesiyle belirlenmelidir

Kalp krizi gibi çok etkenli sağlık olaylarında, çalışma koşulları ile olay arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi tıbbi ve teknik uzmanlık gerektirir. Yalnızca tek bir uzmanlık alanından alınan değerlendirme, olayın tüm yönlerini açıklamak bakımından yetersiz kalabilir.

Yargıtay 10. Hukuk Dairesi, E. 2023/3946, K. 2024/4687, T. 30.04.2024 sayılı kararında; işçinin sağlık geçmişi, kalp krizini tetikleyebilecek rahatsızlıkları, çalışma süreleri, olay günündeki efor ve stres düzeyi, işyeri şartları, yaşam biçimi ve bünyesel faktörlerin bir bütün olarak değerlendirilmesi gerektiğini belirtmiştir. Daire, kardiyoloji alanında uzman hekim ile iş güvenliği uzmanlarının yer aldığı bilirkişi kurulundan, somut verilere dayalı ve tarafların iddialarını karşılayan rapor alınması gerektiğine işaret etmiştir.

Bu değerlendirme, işverenin sorumluluğunun otomatik olmadığını; ancak “önceden mevcut hastalık” veya “doğal ölüm” gibi soyut nitelendirmelerle de bertaraf edilemeyeceğini göstermektedir. İşverenin kusuru; alınması gereken önlemlerin neler olduğu, hangi önlemlerin fiilen alındığı, olayın önlenebilir olup olmadığı ve ihlal ile zarar arasında uygun illiyet bağının bulunup bulunmadığı incelenerek belirlenir.

8- İşverenler için önleyici yaklaşım hukuki riskleri azaltır

İşyerinde ani sağlık olayları bakımından etkili bir iş sağlığı ve güvenliği sistemi, yalnızca tazminat ve idari yaptırım risklerini azaltmaz; her şeyden önce çalışanların yaşam ve sağlık hakkını korur. Bu sistemin temelinde, güncel risk değerlendirmesi, sağlık gözetimi, çalışma sürelerinin mevzuata uygun düzenlenmesi, vardiya ve dinlenme planlaması, çalışan eğitimi, acil müdahale protokolü ve olay sonrası kayıt-bildirim düzeni bulunur.

İşverenin sorumluluğu, yalnızca iş kazası gerçekleştikten sonra yapılacak incelemeyle sınırlı değildir. İşveren; işyerinin faaliyet alanına, işin fiziksel ve zihinsel yüküne, çalışan sayısına, çalışma düzenine ve çalışanların özel risk gruplarına göre koruyucu tedbirleri önceden planlamakla yükümlüdür.

Hülasa, işyerinde meydana gelen kalp krizi ve benzeri ani sağlık olaylarında ilk hukuki soru, olayın 5510 sayılı Kanun kapsamında iş kazası sayılıp sayılmayacağıdır. İkinci ve ayrı soru ise işverenin iş sağlığı ve güvenliği yükümlülüklerine aykırı davranıp davranmadığı, bu aykırılık ile zarar arasında uygun illiyet bağının bulunup bulunmadığıdır. Bu iki değerlendirme birbirine karıştırılmadığında hem çalışanların sosyal güvenlik hakları hem de işverenlerin hukuki sorumluluğu daha sağlıklı biçimde belirlenebilecektir.

Av. Ahmet AVCI