Sempozyuma TBB Başkanı Av. R. Erinç Sağkan, TBB Yönetim Kurulu üyeleri, İstanbul Barosu Başkanı Av. İbrahim Kaboğlu, İstanbul Barosu Yönetim Kurulu üyeleri, milletvekilleri, Baro Başkanları, TBB İnsan Hakları Merkezi üyeleri, siyasi partilerin ve sivil toplum kuruluşlarının temsilcileri, akademisyenler ve avukatlar katıldı.
İki gün süren programda; hukuk devletinin tasfiyesi, kamusallık ve egemenlik tartışmaları; hukukun siyasal süreçlerde bir araç olarak kullanılmasına ilişkin uluslararası deneyimler; Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Anayasa Mahkemesi kararlarının uygulanmaması bağlamında ortaya çıkan kriz; yargının siyasal müdahale aracı hâline gelmesi, ceza muhakemesi tedbirlerinin güncel işlevleri ile medya–yargı ilişkisi ana başlıkları geniş bir perspektifle ele alındı.
Sempozyumun açılış konuşmalarını TBB Başkanı Av. R. Erinç Sağkan, İstanbul Barosu Başkanı Av. İbrahim Kaboğlu ile TBB İnsan Hakları Merkezi Sekreteri Av. Gülendam Şan Karabulutlar gerçekleştirdi.
“HUKUK, SUSKUNLUKLA DEĞİL, TARTIŞMA VE İTİRAZLA YAŞAR”
TBB Başkanı Sağkan, açılışta yaptığı konuşmada, yargının araçsallaştırılmasının en yalın haliyle ‘hukuka ve yargıya dışarıdan müdahale edilerek, hukuki yetkilerin hukuk dışı amaçlarla kullanılması’ olduğunu söyledi.
Ceza muhakemesinin maddi gerçeğe ulaşma amacından çıkıp bir baskı aracına dönüşmesini; gözaltı tedbirinin gözdağı, tutuklamanın ise bir cezalandırma aracı olarak kullanılmasını; eleştirel düşüncenin sesinin kısılarak kamuoyunun daha büyük bir kesimine korku verilmesini; idari yargının tüm içtihatları yok sayarak hukuka aykırı kararlar vermesini yargının araçsallaştırılması olarak niteleyen Sağkan, “Başlangıçta istisnai olarak görülen bu uygulamalar zamanla norm olur” dedi.
Sağkan, yargısal süreçlerdeki hukuka aykırı uygulamaların meşrulaştırılarak yeni normal olmasının anayasal devlet/anayasal demokrasiye etkilerine dikkat çekerek, “Ülkemiz bakımından bu süreçlerde yaşanan hak ihlalleri çok zaman Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarında tespit edilmiş ve edilmektedir” şeklinde konuştu.
“Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının uygulanmaması, bu kararların yok sayılması, bireylerin hak ve özgürlüklerini olduğu kadar, hukuk sistemimizin varlığını ve bütünlüğünü temelden sarsan ağır ihlallerdir” diyen Sağkan, konuşmasını şöyle sürdürdü:
“Modern anayasal devlet, gücün sınırsızlığını değil, sınırlanmasını esas alır. Güç, ancak başka bir güçle dengelenirse demokrasiden ve özgürlüklerden bahsedilebilir. Yargı tam da bu nedenle vardır. Yargı iktidarın aparatı olmak için değil, iktidarı sınırlandırmak için vardır. İşte yargının araçsallaştırılması demek, bu sınırın kaldırılması demektir. Ve sınırın kalktığı yerde hukuk değil, kişisel irade konuşur. Eğer yargı, siyasal amaçların aracı haline gelirse, devlet hukuki-rasyonel olmaktan çıkar. Ve böyle bir sistemde kuvvetler ayrılığından da demokrasiden de bahsedilemez.”
YARGININ BİR ARAÇ OLARAK KULLANILMASININ KARŞISINDAKİ EN BÜYÜK ENGEL AVUKATLAR VE BAROLARDIR
Sağkan, İstanbul’un, son dönemde hukuksuzluğun en somut sahnelerine ev sahipliği yaptığına dikkat çekerek, “Yaptıkları bir açıklama nedeniyle İstanbul Barosu Başkanımızın ve Yönetim Kurulu üyelerinin yargılandığı, İstanbul Barosu Genel Kurul iradesinin mahkeme salonlarında yok sayılmaya çalışıldığı bir süreci yaşadık, yaşıyoruz. Bu şehrin seçilmiş büyükşehir belediye başkanı yaklaşık bir senedir makamından uzakta, tutuklu bir şekilde Silivri’de” dedi.
Bir hukuk devletinde kimsenin layüsel olmadığı gibi hukukun üstünde de olmadığını vurgulayan Sağkan, bununla birlikte cevaplanması gereken bazı soruların bulunduğunu söyledi. Sağkan, yaklaşık bir senedir devam eden tutukluluk sürecinin dosyaya nasıl bir fayda sağladığı, kaçma şüphesine ya da delillerin karartılması ihtimaline dair somut olguların neler olduğu, kovuşturma aşamasında devam eden tutukluluğun yargılamaya ve maddi gerçeğin ortaya çıkartılmasına nasıl bir katkıda bulunacağı, adli kontrol uygulamasının hayata geçirilmesine engel olan hukuki gerekliliğin ne olduğu sorularını yönelterek, konuşmasını şöyle sürdürdü:
“Tarihsel süreçte, yargının bir araç olarak kullanılmasının ve bu çerçevede hukuka aykırı olarak işletilen süreçlerin karşısındaki en büyük engel herkesin malumu olduğu üzere savunma makamını teşkil eden avukatlar ve meslek örgütleri olan barolar olmuşlardır. Bilgisi, birikimi ve bağımsızlığından gelen cesaretiyle avukatlar, hukuka aykırı uygulamaların karşısında yurttaşların yanında yer almış, bu nedenle de her dönem iktidarların hedefinde olmuşlardır. Bu hedef olma halinin tamamen mesleki faaliyetlerine dayandığı bizzat tutuklamaya sevk gerekçesinde belirtilen meslektaşımız Av. Mehmet Pehlivan’ın tutuklanması ise yargının araçsallaştırılması sorunsalına ilişkin durumun vahametini daha derinden ortaya koymaktadır.”
Her şeye rağmen, Türkiye’nin güçlü bir hukuk geleneği olduğunun altını çizen Sağkan, şunları söyledi:
“Bu ülkede mesleğine bağlı yargıçlar, hukuki ilkelere sadık Cumhuriyet Savcıları, meslek onurunu her şeyin üzerinde tutan avukatlar ve hukukun üstünlüğüne inanan milyonlarca yurttaşımız var. Bu birikim, hukuk devletini yeniden raylarına oturtacak ve güçlendirecek kapasiteye sahiptir.
Hukuk, suskunlukla değil, sözle, tartışmayla ve itirazla yaşar. Konuşamadığımız her alan, özgürlüğümüzden çalınmış alanlardır. Biz Türkiye Barolar Birliği olarak yargıyı, hiçbir gücün, hiçbir ideolojinin, hiçbir siyasi hesabın aracı ve uzantısı yaptırmamaya kararlıyız.”
KABOĞLU’NDAN İSTANBUL VURGUSU
İstanbul Barosu Başkanı Av. İbrahim Kaboğlu da toplantının adaletsizliklerin merkezi haline gelmiş olan İstanbul’da yapılmasının önemine dikkat çekerek, “İstanbul Barosu sırf hukuk hakkını istediği için yargılandı, yargılanmaya devam ediyor" dedi.
2017'deki anayasa değişikliklerine değinen Kaboğlu, yerel yönetimlere ve meslek kuruluşlarına yönelik müdahalelere dikkat çektiği konuşmasında, “Yerel yönetimler ya da barolar gibi kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarına yönelik olarak hukukun araçsallaştırılması yoluyla onların susturulması süreci son bir yılda yaygınlaştı" ifadelerini kullandı.
“AVUKATLAR VE BAROLAR İNSAN HAKLARININ TEMİNATIDIR”
TBB İnsan Hakları Merkezi Sekreteri Av. Gülendam Şan Karabulutlar açılışta yaptığı konuşmada yargıya ilişkin tartışmaları yalnızca kurumsal işleyiş bağlamında değil, temel hak ve özgürlüklerin güvencesi perspektifinden ele almayı bir sorumluluk olarak gördüklerini vurguladı. Karabulutlar, “Zira avukatlık sadece bir meslek değil, barolar da yalnızca meslek örgütleri değildir. Avukatlar ve barolar insan haklarının, hak arama özgürlüğünün ve savunma hakkının kurumsal teminatlarıdır. Diğer yandan yargının araçsallaştırılması olgusu, teknik bir hukuk tartışmasının ötesinde bireylerin hukuki güvenliği, adalet algısı ve hukuk devletine duyulan güven üzerinde doğrudan etki doğurmaktadır. Yargının işlevine sınırlarına ve kurumsal güvencelerine ilişkin tartışmalar bugünün sorunlarını değil hukuk düzeninin geleceğini de ilgilendirmektedir” şeklinde konuştu.
SEMPOZYUM ALTI OTURUM HALİNDE GERÇEKLEŞTİRİLDİ
Altı oturumdan oluşan sempozyumda oturum başkanlıklarını Prof. Dr. Ozan Erözden, Prof. Dr. Selin Esen, Av. Rıza Türmen, Yargıç Beyhan Güler, Av. Bahri Bayram Belen ve gazeteci Timur Soykan üstlendi.
İki gün süren sempozyumda sırasıyla; Doç. Dr. Berke Özenç, Doç. Dr. Duygu Hatipoğlu Aydın, Av. Doç. Dr. Mustafa Bayram Mısır, Av. Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu, Prof. Dr. Başak Çalı, Av. Doç. Dr. Ayhan Tekinsoy, Dr. Öğr. Üyesi Rağıp Barış Erman, Yargıç Tarık Özdirek, Av. Nuray Özdoğan, Prof. Dr. Ali Kemal Yıldız, Doç. Dr. Öznur Sevindiren ve Av. Murat Aydın yargı bağımsızlığı ve anayasal denetim sorunlarını kuramsal ve normatif boyutlarıyla ele alan sunumlar gerçekleştirdi.
Gazeteciler Timur Soykan, Sedat Ergin, Canan Coşkun ve Furkan Karabay da yargı–medya ilişkisini ve güncel yargısal pratikleri sahadan gözlemlerle değerlendirdi.
Etkinliğin uluslararası alandan katılımcıları Amerikalararası İnsan Hakları Mahkemesi’nin eski başkanı ve yargıcı Eduardo Ferrer Mac-Gregor, Bologna Üniversitesi’nden anayasa hukuku profesörü Luca Mezzetti, İspanyol Anayasa Mahkemesi raportörü María Díaz Crego ve Pace Üniversitesi’nden ceza hukuku profesörü Bennett Gershman ise konuyu yerel ve evrensel bakış açısıyla ele alan sunumlar gerçekleştirdi.
SEMPOZYUM SONUÇ BİLDİRGESİNİ BAŞKAN YARDIMCISI AV. ERCAN DEMİR OKUDU
Sempozyumun kapanış konuşmasını yapan TBB Başkan Yardımcısı Av. Ercan Demir, etkinliğin hazırlanmasında emeği geçenlere, konuşmacılara ve katılımcılara teşekkür ederek, iki gün boyunca yapılan tartışma ve değerlendirmelerin sonuçlarını içeren bildirgeyi okudu:
Yargının Araçsallaştırılması – Güncel Sorunlar II Uluslararası Sempozyum
27–28 Şubat 2026, İstanbul
Sonuç Bildirgesi
Türkiye Barolar Birliği ve İstanbul Barosu tarafından düzenlenen “Yargının Araçsallaştırılması – Güncel Sorunlar II” sempozyumunda, Türkiye’de yargı erkinin içinde bulunduğu durum tüm yönleriyle değerlendirilmiştir. İki gün süren toplantıda sunulan tebliğler, yargının bağımsızlığına ve hukuk devleti ilkesine yönelik risklerin münferit örnekler olmadığını, sistematik bir nitelik kazandığını ortaya koymuştur.
Kamusal alanın daralması ve egemenliğin kişiselleşmesi ile birlikte yargı klasik işlevinden uzaklaşmaktadır. Öte yandan yargı da kamusal alanı daraltmanın aracı hâline gelmektedir. Bu durum, yargının temel hak ve özgürlüklerin ihlaline yönelik girişimleri önleyen bir erk olmaktan çıkarılıp idari ve siyasi beklentilere uyumlu bir yapıya dönüştürülmesi tehlikesini doğurmaktadır. Yargılamaların, görülmesi gereken adliyelerde değil, mahkeme salonu niteliği bile taşımayan ve ulaşılması zor cezaevi kampüslerindeki salonlarda gerçekleştirilmesi, hatta bazı yargılamalar için özel yargılama mekânları inşa edilmesi bu durumun sembolik ifadesidir. Yargının bağımsızlığı zayıfladıkça; ifade özgürlüğü ve toplantı-gösteri hakkı aracılığıyla kullanılan kamusal denetim ve toplumsal değişim mekanizmaları da işlevsizleşmektedir.
Uluslararası örnekler, yargının siyasal hedeflere ulaşmak için kullanıldığı ülkelerde demokratik gerilemenin hızlandığını göstermektedir. Literatürde “hukuk yoluyla otoriterleşme” hatta “hukuk aracılığıyla savaş” olarak da nitelenen bu durum, Kuzey ve Güney Amerika kıtalarında olduğu gibi Avrupa’nın farklı ülkelerindeki tarihsel bir kırılmaya işaret etmektedir. Dünyada ve ülkemizde geliştirilen güvenlikçi söylemler, önleyici savaş stratejisine eklemlenen önleyici hukuk, fiilden hareket eden ceza hukuku yerine failin niyetini cezalandıran bir tür sözde hukuka dönüşmektedir.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin özellikle 18. madde kapsamında verdiği kararlar, hukuki yetkilerin görünürde meşru gerekçelerle ancak gerçekte hukuk dışı amaçlarla kullanılmasının ağır bir ihlal olduğunu ortaya koymaktadır. Bu, hukuk devleti bakımından ciddi bir uyarı niteliğindedir. Yüksek yargı kararlarının uygulanmaması, anayasal düzen açısından kabul edilemez bir durumdur. Anayasa Mahkemesi kararlarının bağlayıcılığı tartışma konusu yapılamaz. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının sistematik olarak etkisiz bırakıldığı, bu kararlara uyup uymamanın sanki bir tercih konusuymuş gibi sunulmaya çalışıldığı hatta görmezden gelinerek yok sayıldığı gözlemlenmektedir. AİHM ve AYM kararlarının uygulanma yükümlülüğü tartışma konusu yapılamaz. Mahkeme kararlarına uyup uymamanın siyasi tercihe bırakıldığı bir düzende hukuk devletinden söz edilemez. Bu durum, kuvvetler ayrılığı ilkesini fiilen ortadan kaldıran bir sonuç doğurmaktadır.
Ceza soruşturmalarının ve idari yargı süreçlerinin siyasi alanı dizayn etme aracı hâline getirilmesi, demokratik rekabeti zedelemektedir. Kayyım uygulamaları, geniş ve belirsiz suç tipleri, kamuoyunun denetimine imkân tanımayacak kadar uzun, binlerce sayfalı ve genelleyici iddianameler, uzun tutukluluk süreleri ve ölçüsüz tedbirler, siyasi faaliyeti ve seçilmişleri yargı kıskacı altına almanın aracı olarak kullanıldığı değerlendirilmektedir. Nitekim yaygın kamuoyu algısı da bu yöndedir. Yargı, siyasi mücadele alanının bir unsuru değildir; hukukun sınırları içinde kalmak zorundadır. Öte yandan, yargıçlar için yargı bağımsızlığını sağlayacak güvencelerin ortadan kaldırılması, siyasi iradenin beklentilerine aykırı kararlar veren yargıçların çeşitli işlem ve yaptırımlarla karşı karşıya kalması, zorunlu veya gönüllü yargısal pasifizme sebep olmaktadır.
Tutuklama ve adli kontrol tedbirlerinin istisna olmaktan çıkıp fiilî cezaya dönüşmesi, masumiyet karinesini zedelemektedir. Fiilden hareket eden klasik ceza hukuku yerine failin niyetini cezalandıran yaklaşımın kabul edilmesi, kamuoyunu suça ikna etmek için soruşturma başlatılırken verilen tutuklama kararları ile lekelenmeme hakkını ihlal eden uygulamalar, gizli tanık veya etkin pişmanlık beyanlarının denetimsiz biçimde kullanılması savunma hakkını zayıflatmakla kalmamakta hukuka ve hatta ahlâka aykırı yöntemlere dönüşmektedir. Ceza muhakemesi, maddi gerçeğe ve adalete ulaşmanın yolu olmaktan çıkarılıp caydırma ve sindirme aracına dönüştürüldüğünde; hüküm iddianameyi tekrar ederken, iddianame ise kolluk fezlekesinin kopyalanmasından ibaret olduğunda hukuk düzeni ağır yara almaktadır.
Soruşturma süreçlerinin bizzat soruşturma makamları tarafından medya üzerinden yönlendirilmesi, kamuoyunda ve medyada soruşturma dosyalarının propagandasının yapılması, henüz hüküm verilmeden kişilerin suçlu ilân edilmesi hatta düşmanlaştırılması gibi uygulamalar muhakeme süreci olmaksızın sosyal ve siyasi cezalandırma amacı güdüldüğünü göstermektedir. Yargının medya üzerinden yürütülen kampanyalarla paralel bir görünüm vermesi, tarafsızlık ilkesini zedelemekte ve toplumsal güveni sarsmaktadır.
Toplantı boyunca yapılan değerlendirmeler, Türkiye’de yargının araçsallaştırılması riskinin soyut bir tartışma olmadığını; somut örneklerle gözlemlenen bir gerçeklik olduğunu ortaya koymuştur. Yargının bağımsızlığına yönelik her müdahale, toplumun hukuki güvencelerini zayıflatmaktadır.
Yüksek mahkeme kararlarının uygulanmadığı, savunmanın etkisizleştirildiği, ceza muhakemesinin tedbirler üzerinden fiilî yaptırıma dönüştürüldüğü bir sistem hukuk devleti olarak nitelendirilemez. Hukukun üstünlüğü, siyasi tercihlere göre daraltılıp genişletilebilecek bir alan değildir. Yargı, hiçbir kişi, makam ya da anlayış için araç hâline getirilemez. Aksi hâlde, anayasal düzenin temeli olan kuvvetler ayrılığı ilkesinin içi boşalır.
Türkiye’nin hukuk birikimi ve meslek onuruna bağlı hukukçuları bu tabloyu değiştirebilecek güçtedir. Ancak bunun için öncelikle sorunların varlığının kabul edilmesi ve anayasal ilkelere eksiksiz bağlılık gösterilmesi gerekir.
Yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı, demokratik toplum düzeninin vazgeçilmez şartıdır. Bu ilkenin aşındırılmasına karşı hukuk zemininde kararlılıkla mücadele edeceğimizi kamuoyuna saygıyla duyururuz.
YARGI KARİKÜTÜRLERİ SERGİSİ
Sempozyumun süresince, Semih Poroy: Yargı Karikatürleri Sergisi ziyarete açık tutuldu.








































































