Hukukun en temel vasıflarından biri anlaşılabilir olmasıdır. Çünkü hukuk; yalnızca belirli çevrelerin çözebileceği kapalı bir sistem değil, toplumu bütünüyle bağlayan ve herkes adına hüküm kuran normlar bütünüdür. Bu sebeple hukukta esas olan, her şeyin izah edilir ya da en azından izah edilebilir olmasıdır.
Zira izah edilmeyen bir hüküm, gerekçesi ortaya konulmayan bir karar yahut açıklanmayan bir değerlendirme; hukuk güvenliğini zedeler ve adalete duyulan güveni aşındırır.
Tam da bu noktada hukuk dilinde sıkça kullanılan fakat çoğu zaman yanlış yorumlanan bir kavram karşımıza çıkar: “İzahtan vareste.”
“Vareste” kelimesi; muaf tutulmuş, bağımsız bırakılmış, uzak tutulmuş anlamlarına gelir. Dolayısıyla “izahtan vareste” ifadesi, açıklama yapma ihtiyacı bulunmayan veya ayrıca izah gerektirmeyen hususlar için kullanılmaktadır.
Ancak burada özellikle vurgulanması gereken husus şudur: Hukukta izahtan vareste olmak kural değil, istisnadır.
Gerçekten de herkes tarafından bilinen veya bilinmesi gereken bazı hususlar ayrıca uzun açıklamalara ihtiyaç duymayabilir. Açık kanun hükümleri, tartışmasız içtihatlar ya da hayatın olağan akışı içerisinde herkesçe kabul edilen bazı vakıalar belirli ölçüde izahtan vareste tutulabilir.
Bunun dışında kalan her hüküm, her karar ve her hukuki değerlendirme ise esasen izaha muhtaçtır. Çünkü hukukta “neden” sorusunun cevapsız bırakılması düşünülemez.
Özellikle yargı kararlarında gerekçe, adaletin görünür yüzüdür. Bir mahkemenin yalnızca sonuca ulaşmış olması yeterli değildir; o sonuca hangi hukuki muhakeme ile vardığını da ortaya koyması gerekir. Aksi halde karar, şeklen mevcut olsa bile vicdanlarda karşılık bulmakta zorlanır.
Nitekim uygulamada bunun çarpıcı örnekleriyle sıkça karşılaşılmaktadır. Bazı duruşmalarda kısa karar açıklandıktan sonra taraf vekillerinin taaccüp derecesine varan bir hayret içerisinde “Sayın hâkim, neden böyle karar verdiniz?” şeklindeki haklı sorularına karşılık; “Avukat bey” yahut “Avukat hanım, gerekçeli kararda görürsünüz” cevabının verilmesi, bu gerçeği teyit etmektedir.
Çünkü kısa karar ile hüküm ortaya konulmakta, fakat bu hükmün hukuki dayanakları ve düşünsel altyapısı gerekçeli kararda izah edilmektedir. Bu durum dahi tek başına, hukukun nihayetinde açıklamaya ve gerekçelendirmeye dayanmak zorunda olduğunu göstermektedir.
Hatta izah ve gerekçe hukukta o derece önemlidir ki; kısa karar ile sonradan yazılan gerekçeli karar arasında uyumsuzluk bulunması hali başlı başına bir temyiz ve bozma sebebi olarak kabul edilmiştir. Çünkü hukuk düzeni, yalnızca karar verilmesini değil; verilen kararın kendi içinde tutarlı, anlaşılabilir ve denetlenebilir olmasını da aramaktadır.
Zira kısa kararda ortaya konulan hüküm ile gerekçeli kararda anlatılan hukuki muhakemenin birbirini doğrulamaması, kararın sağlıklı bir yargısal değerlendirme sürecinden geçip geçmediği hususunda ciddi tereddütler doğurur. Bu nedenle kısa karar ile gerekçeli karar arasındaki çelişki, hukuki güvenlik ilkesine aykırı görülmüş ve bozma nedeni sayılmıştır.
Modern hukuk devletinin en temel güvencelerinden biri gerekçeli karar ilkesidir. Gerekçe; keyfiliğin önüne geçen en önemli mekanizmadır. Çünkü açıklanmayan güç, zamanla sorgulanamaz hale gelir; sorgulanamayan alanlarda ise hukuk değil, kanaat hâkim olur.
Bugün ne yazık ki kimi zaman teknik meselelerde “bu konu izahtan varestedir” denilerek açıklama yükümlülüğünün bertaraf edilmeye çalışıldığı görülmektedir. Oysa hukukun dili ne kadar teknik olursa olsun, hukuk kendisini topluma anlatabilmek zorundadır.
Çünkü hukuk yalnızca hukukçular için var değildir.
Toplumun anlamadığı, gerekçesini görmediği ve neden o sonuca ulaşıldığını anlayamadığı bir hukuk düzeninde güven duygusu zayıflar. Hukuk devletinin en büyük sermayesi ise “böyle olmalıdır” anlayışına dayanan cebrî güç değil, toplumsal güvendir.
Bir hususun gerçekten izahtan vareste sayılabilmesi için açık, tartışmasız ve herkesçe bilinir nitelikte olması gerekir. Bunun dışındaki alanlarda “izahtan vareste” kavramının geniş yorumlanması, açıklama yükümlülüğünü ortadan kaldıran tehlikeli bir kolaycılığa dönüşebilir.
Sonuç olarak hukukta esas olan, susmak veya kestirip atmak değil; açıklamak ve gerekçelendirmektir. Çünkü adalet yalnızca tecelli etmekle yetinmez; neden tecelli ettiğini de göstermek zorundadır.