Cebrî İcra Kanunu Taslağı, 14 Ağustos 2025 tarihinde kamuoyuyla paylaşılmış ve taslağa ilişkin görüş ve önerilerin 31 Ocak 2026 tarihine kadar Adalet Bakanlığı Mevzuat Genel Müdürlüğüne bildirilmesi istenmişti.
Aradan geçen bir yılı aşkın sürede taslağın muhtemel sonuçları; akademisyenler, uygulayıcılar, barolar ve ekonomik hayatın paydaşları tarafından farklı yönleriyle ele alındı. Uygulama tecrübesinden hareket eden birçok uzman, taslağın mevcut hâliyle yasalaşmasının bazı sorunları daha da ağırlaştırabileceği uyarısında bulundu.
Bugün asıl tartışılması, konuşulması gereken belirli maddelerden çok Türkiye'de cebrî icra sisteminin hangi esaslar üzerine kurulacağı ve yaklaşık bir asırlık uygulama birikiminin yeni kanuna nasıl aktarılacağı hususu olmalıdır.
CEBRÎ İCRADA REFORM İHTİYACI
Cebrî icra hukuku, hukuk sisteminin yalnızca teknik bir alanı değildir. Mahkeme kararıyla veya kanunun tanıdığı takip yollarıyla elde edilen bir hakkın fiilen gerçekleştirilebilmesi, doğrudan doğruya cebrî icra sisteminin etkinliğine bağlıdır.
Hakkın varlığı kadar ona fiilen ulaşılabilmesi de önemlidir. Bu nedenle cebrî icra mevzuatındaki değişiklikler; alacaklıyı, borçluyu, takibe dahil olan üçüncü kişileri ve ekonomik düzeni doğrudan etkileyecektir.
2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu'nun defalarca değiştirilmesi sistematiğinde sorunlara yol açmış, bazı hükümlerin günümüzün ekonomik ve teknolojik koşullarına uyarlanması zorunlu hâle gelmiştir. Ancak bu ihtiyaç, mevcut kurumların tamamına yakınını yeniden düzenlemenin tek başına gerekçesi olamaz.
Reformun başarısı, eski olanı değiştirmekte değil; işlemeyeni tespit edip işler hâle getirmekte aranmalıdır.
UYGULAMADA İŞLEYEN KURUMLAR NEDEN DAHA KARMAŞIK HÂLE GETİRİLSİN?
Taslağa ilişkin en önemli tereddütlerden biri de tam olarak bu noktada ortaya çıkmıştı. Cebrî icra pratiğinde yıllardır uygulanan, Yargıtay içtihatlarıyla sınırları önemli ölçüde belirlenmiş ve uygulayıcıların belirli bir tecrübeye ulaştığı birçok kurumun yeni baştan ve farklı prosedürlere bağlanmak istenmesi haklı endişeler doğurmuştur.
Öyle ki icra müdürlüklerinin günlük pratiğinde en sık karşılaşılan işlemlerden biri olan maaş haczinin uygulanması dahi, öngörülen sistem içerisinde bugünkünden daha karmaşık ve meşakkatli bir sürece dönüşebilecekti. Oysa cebrî icra hukukunda yapılacak bir reformun temel hedeflerinden biri, işlemleri ağırlaştırmak değil sadeleştirmek olmalıdır.
Teorik olarak kusursuz görünen bir düzenleme, binlerce dosyanın aynı anda yürütüldüğü icra müdürlüklerinde uygulanabilir değilse beklenen sonucu veremez. Bu nedenle akademik hukuk bilgisi ile icra dairesinin günlük pratiği birlikte gözetilmelidir.
KAMBİYO TAKİBİNDEN İLAMLI İCRAYA KADAR UZANAN TEREDDÜTLER
Taslağa yönelik çekinceler yalnızca takip prosedürüyle sınırlı kalmamaktadır. Kambiyo senetlerine mahsus haciz yoluyla takipten ilamlı icraya, kanun yollarının icraya etkisinden konkordatoya kadar cebrî icra hukukunun temel kurumlarında öngörülen bazı değişikliklerin uygulamaya nasıl yansıyacağı ciddi biçimde tartışmaya açıldı.
Özellikle kambiyo senetlerine dayalı takiplerin etkinliğini azaltabilecek düzenlemeler, ticari hayat bakımından ayrıca ele alınmalıdır.
Çek, bono ve poliçe yalnızca takip belgesi değil, ticari hayatın kredi ve ödeme araçlarıdır. Bunların cebrî icra kabiliyetinin gereğinden fazla zayıflatılması, ticari güveni ve kredi ilişkilerini de etkileyebilir.
İlamlı icrada ise mahkeme kararıyla hüküm altına alınan alacağın kanun yolu sürecine bağlı olarak daha uzun süre bekletilebilmesi, hakkın makul sürede gerçekleştirilmesi amacı bakımından ciddi bir tartışma doğurmuştur.
Mahkeme kararını elde etmek ile bu kararın sonucuna fiilen ulaşmak arasında aşılması güç yeni prosedürlerin oluşturulması, etkin hukuki koruma düşüncesiyle de bağdaşmamaktadır.
KONKORDATO VE TİCARİ ALACAKLARDA ÖNGÖRÜLEBİLİRLİK SORUNU
Taslakta konkordato hükümleri bakımından öngörülen bazı değişikliklerin de konkordatonun temel amacına ne ölçüde hizmet edeceği ayrıca tartışılmalıdır.
Konkordato, yalnızca borçluya zaman kazandıran bir kurum olmamalı. Borçlunun mali yapısının iyileştirilmesi ile alacaklıların mümkün olan en yüksek oranda tatmin edilmesi arasında hassas bir menfaat dengesi kurulması gerekmektedir. Bu nedenle her düzenlemede, borçluya sağlanan korumanın işletmenin iyileşmesine hizmet edip etmediği ve alacaklının hangi ölçüde fedakârlığa zorlandığı gözetilmelidir.
Öte taraftan ticari hayatın en yaygın alacak belgelerinden biri olan faturaya dayalı alacakların dahi cebrî icra bakımından daha tartışmalı bir zemine taşınabilmesi ihtimali, uygulamada yeni uyuşmazlıklar doğurabilecek şekilde tasarlanmıştır.
Cebrî icra reformu yeni tereddütler doğurmamalı; ticari hayatın temel ihtiyaçlarından biri olan öngörülebilirliği güçlendirmelidir. Alacaklının hangi belgeyle hangi takip yoluna başvuracağını, borçlunun hangi hukuki imkânlara sahip olduğunu ve uyuşmazlığın hangi prosedür içerisinde çözüleceğini önceden öngörebildiği bir sistem, hukuki güvenliğin de temel şartlarından biridir.
ELEŞTİRİ REFORMA KARŞI ÇIKMAK DEĞİLDİR
Taslağa yönelik eleştiriler, mevcut kanunun aynen korunmasını isteyen veya reforma karşı çıkan bir yaklaşım olarak değerlendirilmemelidir. Cebrî icra sisteminde reform ihtiyacı açıktır; asıl mesele reformun nasıl yapılacağıdır.
İşleyen kurumların korunması, işlemeyen kurumların düzeltilmesi; uygulamada ihtilaf doğuran alanların açık hükümlere bağlanması, teknolojinin sağladığı imkânlardan yararlanılması ve gereksiz prosedürlerin azaltılması gerekir.
Yaklaşık bir asırlık kanun uygulaması içerisinde oluşmuş Yargıtay içtihatları, akademik çalışmalar ve uygulama alışkanlıkları bir gecede yok sayılabilecek bir birikim değildir. Yeni bir kanun hazırlanacaksa bu birikim, reformun önünde engel olarak değil reformun en önemli kaynağı olarak görülmelidir.
AKADEMİNİN VE UYGULAMANIN SÜRECE KATKISI
Taslağın kamuoyuyla paylaşılmasının ardından oluşan tartışma ortamı başlı başına önemli bir kazanımdır.
Bu sürecin dikkat çeken bilimsel katkılarından biri, alanında uzman akademisyenlerce hazırlanan ve On İki Levha Yayıncılık tarafından yayımlanan “Cebrî İcra Kanunu Taslağı Değerlendirmesi” olmuştur. Çalışma, taslak maddelerini temel ilkeler ve muhtemel uygulama sonuçlarıyla birlikte ele alarak tartışmaya bilimsel bir zemin kazandırmıştır.
Bankalar, ticaret ve sanayi çevreleri, meslek kuruluşları ve barolar da taslağa ilişkin çalışmalar yürütmüştür. Baroların toplantı ve çalıştaylarında ise taslak uygulayıcı gözüyle incelenmiş, muhtemel sorunlar ve çözüm önerileri ortaya konulmuştur. Bu birikim, kapsamlı bir reformun nasıl hazırlanması gerektiğine dair değerli bir tecrübe kazandırmıştır.
BİR YIL SONRA GELİNEN NOKTA
Taslağın kamuoyuna açıklanmasının üzerinden bir yıldan fazla zaman geçti. 31 Ocak 2026 tarihinde görüş bildirme süresinin sona ermesinden bugüne kadar geçen süreçte taslağın yasalaşmasına yönelik kamuoyuna yansıyan somut bir ilerlemenin bulunmaması, yapılan eleştiri ve değerlendirmelerin en azından yeniden düşünülmesine imkân sağlandığını göstermektedir.
Bununla birlikte resmî makamlar tarafından taslaktan tamamen vazgeçildiğine yahut eksik yönlerin yeniden değerlendirildiğine ilişkin açık bir açıklama yapılmamıştır. Böyle bir durumda “Cebrî İcra Kanunu Taslağı'ndan vazgeçildi” şeklinde kesin bir sonuca ulaşmak yerine, taslağın mevcut hâliyle yasalaşma sürecinin ilerlemediğini söylemek daha doğru olabilir.
Geçen zaman şunu gösterdi: Cebrî icra hukuku, masa başında yalnızca kanun maddeleri değiştirilerek yeniden kurulabilecek bir alan değildir. İcra müdüründen hâkime, avukattan akademisyene, bankadan ticari işletmeye, alacaklıdan borçluya kadar sistemin bütün paydaşlarının tecrübesinin dikkate alınması gerekmektedir.
YENİ BİR KANUNDAN ÖNCE DAHA İYİ BİR CEBRÎ İCRA SİSTEMİ
Hukuk teorisi ile uygulama pratiğini buluşturan ve alacaklı ile borçlu arasındaki menfaat dengesini koruyan yeni çalışmaların hazırlanması elbette mümkün ve gereklidir. Ancak bunun yolu, mevcut sistemin bütün kurumlarını değiştirmekten değil; hangi kurumun neden işlemediğini doğru teşhis etmekten geçmelidir.
İcra ve iflas hukukunda hız ile hukuki güvenlik birbirinin alternatifi değildir. Alacaklının hakkına süratle ulaşması kadar borçlunun temel haklarının korunması da sistemin vazgeçilmez unsurudur. İyi bir cebrî icra kanunu bu iki menfaati karşı karşıya getiren değil, aralarında adil ve uygulanabilir bir denge kurabilen kanundur. Bir yılı aşkın süredir devam eden tartışmaların bundan sonra yapılacak çalışmalara ışık tutmasını ümit ediyorum.
Ortak beklenti; akademik birikimi, saha tecrübesini, yargı içtihatlarını ve ekonomik hayatın ihtiyaçlarını buluşturan sade, öngörülebilir ve uygulanabilir bir sistemdir. Çünkü ihtiyacımız olan yalnızca yeni bir cebrî icra kanunu değildir. Asıl ihtiyaç; hakkın kâğıt üzerinde kalmadığı, alacaklının hakkına makul sürede ulaşabildiği, borçlunun temel haklarının korunduğu, icra teşkilatının uygulanması güç prosedürlerle değil açık ve öngörülebilir kurallarla çalışabildiği, hızlı, etkin ve adil bir cebrî icra sistemidir.