Başvuruya Konu Olay ve AYM Kararı
Dava konusu olayda, hak ihlali gerekçesiyle AYM’ye başvuran işçi, gerçekte Euroserve Hizmet ve İşletmecilik A.Ş. bünyesinde çalışmasına rağmen, isim benzerliği olan Euroserve Güvenlik A.Ş. ile arabuluculuk görüşmeleri yürütmüştür. Arabuluculuk sürecinin olumsuz sonuçlanması üzerine de bu şirkete karşı işe iade davası açmıştır. İlk derece mahkemesi, iki şirket arasındaki organik bağı gözeterek davacının taraf değişikliği talebini kabul etmiş ve işe iade kararı vermiştir. Ancak bu karar, Sakarya Bölge Adliye Mahkemesi (BAM) tarafından "asıl işveren şirketle arabuluculuk sürecinin yürütülmediği" gerekçesiyle, dava şartı yokluğundan kesin olarak kaldırılmıştır.
AYM, 6 Ağustos 2026 tarihli Resmî Gazete'de yayımlanan gerekçeli kararında; dava şartı arabuluculuk sürecindeki şekilci usul hataları nedeniyle davaların reddedilmesini, ölçülülük ilkesine aykırı bir müdahale ve mahkemeye erişim hakkının ihlali olarak nitelendirmiştir. Özellikle işçi başvurularında usuli eksikliklerin, adil yargılanma hakkını engelleyen birer barikata dönüştürülmesini anayasaya aykırı bulmuştur.
AYM’nin ihlal kararının temel gerekçelerinden biri de dürüstlük ilkesidir. Yüksek Mahkeme; davacı işçinin organik bağa sahip grup şirketleri arasında düşmüş olduğu yanılgının, Hukuk Muhakemeleri Kanunu (HMK) m. 124 kapsamında dürüstlük kuralına uygun ve kabul edilebilir bir hata olduğunu belirtmiştir. Dolayısıyla davanın bu aşamada usulden reddedilmesinin "aşırı şekilcilik" teşkil edeceğine ve "mahkemeye erişim hakkı"nı zedeleyeceğine dikkat çekmiştir.
Kararın Değerlendirilmesi
Anayasa Mahkemesinin bu kararı, hukuk camiasında ve sosyal medyada geniş yankı uyandırarak farklı tartışmaları beraberinde getirmiştir. Özellikle uyuşmazlık çözüm süreçlerinde aktif rol oynayan bazı hukukçular ve arabulucular kararı eleştirmiştir. Bu çevreler; AYM'nin müdahalesinin arabuluculuk pratiğinde "çok su kaldıracağını", yerleşik usul hukuku kurallarını sarsacak nitelikte radikal bir adım olduğunu ileri sürmüştür. Ayrıca, usul kurallarının esnetilmesinin arabuluculuk sisteminin ciddiyetine ve "dava şartı" olma niteliğine zarar vereceği, tarafların süreci özensiz yürütmesine kapı aralayacağı iddia edilmiştir. Eleştirilerin bir diğer odak noktası ise davacının hukuki yararına ilişkindir; davacının, BAM'ın kesin ret kararının tebliğinden itibaren iki hafta içinde yeniden arabuluculuğa başvurup dava şartını sağlayarak yeni bir dava açmak yerine AYM'ye bireysel başvuruya gitmesinde hukuki yararının bulunmadığı, AYM'nin bunu göz ardı ederek verdiği ihlal kararının açık yasal düzenlemelere aykırı olduğu savunulmuştur.
Kanaatimizce karara yöneltilen bu eleştiriler yerinde değildir.
Özellikle somut olayda olduğu gibi; alt işveren-asıl işveren ilişkilerinin, holding yapılanmalarının ve unvanları neredeyse tamamen aynı olan grup şirketlerinin söz konusu olduğu durumlarda, işçinin bu organik bağı ve asıl işverenin kim olduğunu davanın başında tam olarak tespit etmesi her zaman mümkün olmamaktadır. Birbirinin alternatifi veya ortağı gibi görünen şirketler arasındaki bu tür karmaşalar, hayatın olağan akışı içinde "kabul edilebilir bir yanılgı" kapsamındadır. Bu gibi durumlarda mahkemelerin katı şekilcilikten uzaklaşıp maddi gerçeği ortaya çıkarmaya odaklanması gerekir.
Nitekim HMK m. 124/3-4 hükümleri; temsilcide yanılma veya dürüstlük kuralına aykırı olmayan maddi hatalarda, karşı tarafın rızası aranmaksızın hâkim tarafından taraf değişikliğine izin verilmesini yasal bir yükümlülük olarak düzenlemektedir. Maddi hata veya temsilcide yanılma hâlinde taraf değişikliğinin kabul edilmesi, dava şartının da usulüne uygun olarak iyileştirildiği şeklinde yorumlanmalıdır.
İlk derece mahkemesinin, organik bağı bulunan iki şirket arasındaki bu maddi hatayı tespit ederek taraf değişikliğini kabul etmesi ve uyuşmazlığın esasına girerek karar vermesi, usul ekonomisi ve adaletin tecellisi bakımından hukuka tamamen uygundur. Bölge Adliye Mahkemesinin ise bu kararı "arabuluculuk sürecinin yanlış tarafla yürütüldüğü" gerekçesiyle kesin olarak ortadan kaldırması, HMK m. 124'ün amir hükmünün amacına aykırılık teşkil etmekte ve bu düzenlemeyi işlevsiz bırakmaktadır.
Alternatif uyuşmazlık çözüm yöntemlerinin, özellikle de iş uyuşmazlıklarında zorunlu arabuluculuğun hukuk sistemimize entegrasyonu, yargının iş yükünü azaltma ve taraflar arasında barışçıl çözümler üretme noktasında kuşkusuz önemli bir işlev görmektedir. Ancak bu usul mekanizmalarının, hakkın özünü ortadan kaldıracak veya taraflardan birinin mağduriyetine yol açacak derecede katı uygulanması, anayasal bir güvence olan adil yargılanma hakkını zedelemektedir. AYM, iddia edildiğinin aksine, arabuluculuk hukukunu bilmediği için değil; usul kurallarının, işçinin hak arama özgürlüğünün önüne aşılması imkânsız birer barikat olarak dikilmesine karşı çıktığı için bu ihlal kararını vermiştir.
Kararı eleştirenlerin, "işçinin BAM kararından sonra iki hafta içinde yeniden arabulucuya giderek hakkını arayabileceği, bu yüzden bir hak kaybı doğmadığı" yönündeki iddiaları, pratik yargılama gerçekleri ve "makul sürede yargılanma" ilkesi karşısında zayıf kalmaktadır. İlk derece mahkemesi ve akabinde Bölge Adliye Mahkemesi süreçlerinin tamamlanması uygulamada yıllar almaktadır. İşe iade gibi işçinin geçimini doğrudan ilgilendiren ve ivedilikle çözülmesi gereken bir uyuşmazlıkta, işçiyi yıllar sonra sıfırdan yeni bir sürece zorlamak adaleti geciktirir ve hakkı işlevsiz kılar. İşçi zaten halihazırda bir kez arabuluculuk masasına oturmuş ve aynı yönetim mekanizmasına sahip bir şirketle müzakere yürütmüştür. Sırf unvandaki bir kelime farkı yüzünden her şeye baştan başlanmasını dayatmak, dürüstlük ve usul ekonomisi ilkeleriyle bağdaşmayacağı gibi hakkın kötüye kullanılması niteliğindedir.
>> AYM kararının tam metni için TIKLAYINIZ

Prof. Dr. Rauf Karasu
Hacettepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi Özel Hukuk Bölüm Başkanı





