Toplumların haksızlık karşısında geliştirdiği koruma anlayışı, bugünkü kanunlardan çok daha eskiye uzanıyor. Yazılı hukuk kurallarının ve kurumsal koruma mekanizmalarının bulunmadığı dönemlerde de insanlar, güçsüz olanı korumak ve toplumsal hayatın sınırlarını belirlemek için kendi kurallarını ve geleneklerini oluşturmuş.

Kadının korunması da bu toplumsal hafızanın bir parçası. Türk kültüründe kadının aile ve toplum içindeki yerine ilişkin çok sayıda tarihsel ve kültürel örnek var. Son günlerde yeniden gündeme gelen “Mor Cepken” bunlardan biri olarak anlatılıyor.

Mor Cepken'i yeniden gündeme taşıyan isim, dünyaca tanınan Türk bilim insanı Prof. Dr. Canan Dağdeviren oldu. Dağdeviren, New York'ta düzenlenen ve kadına yönelik şiddet ile mağdurun kıyafeti üzerinden sorgulanmasına dikkat çeken etkinlikte, tasarımcı ve araştırmacı İkbal Gülin Şenyuva Aktuğ tarafından hazırlanan çağdaş Mor Cepken'i giyerek podyuma çıktı.

Mor Cepken'in hikayesi ise dikkat çekici.

Yaygın anlatıya göre Yörük-Türkmen topluluklarında anneler, evlenen kızlarının çeyizine mor renkli bir cepken koyardı. Kadın evliliğinde şiddete veya ağır bir haksızlığa uğradığında bu cepkeni giyerek toplumun karşısına çıkar; mor cepken, onun korunmaya ihtiyacı olduğunu anlatan sessiz ama herkes tarafından anlaşılan bir çağrı olurdu.

Bu hikayede bir hukukçu olarak benim dikkatimi çeken, yalnızca kadının korunması değil, bunun nasıl yapıldığı.

Kadın mor cepkeni giydiğinde önce başına gelenleri ispatlaması beklenmiyor. Yardım istediğini anlatması için cepkeni giymesi yeterli kabul ediliyor.

Mor Cepken'in geçmişine ilişkin kaynakları araştırdığımda ise Süleyman Demirel Üniversitesi Yörük Kültürü Uygulama ve Araştırma Merkezi Müdürü Prof. Dr. Mustafa Genç'in 28 Temmuz 2026 tarihli açıklamasıyla karşılaştım. Genç, 1.800'ün üzerinde Yörük-Türkmen köyünde yaptığı araştırmalarda böyle bir geleneğe rastlamadığını belirtiyor. Genç'e göre Mor Cepken, Osman Şahin'in aynı adlı eserinde yer alan edebi bir anlatı ve zaman içinde Yörük-Türkmen geleneğinin bir parçasıymış gibi aktarılmaya başlanmış. (SDÜ Yörük Kültürü Uygulama ve Araştırma Merkezi, 28.07.2026)

Bu nedenle Mor Cepken'i yüzlerce yıllık bir Yörük-Türkmen geleneği olarak tartışmasız biçimde kabul etmek mümkün görünmüyor. Ancak tarihsel kökenine ilişkin bu tartışma, Mor Cepken'in bugün düşündürdüğü meselenin önemini ortadan kaldırmıyor. Hukukçu gözüyle bakıldığında asıl soru bugün de önümüzde duruyor:

Koruma mekanizmasının harekete geçmesi için, şiddet tehlikesi altındaki kişiden önce başına gelenleri kesin biçimde ispatlamasını beklemek gerekir mi?

Önce Korumak, Sonra Araştırmak

Bugünkü hukukumuz bu soruya önemli ölçüde 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun ile cevap veriyor.

Kanunun yaklaşımı açık: Şiddet gerçekleşmiş veya gerçekleşme tehlikesi ortaya çıkmışsa koruma geciktirilmemeli.

Nitekim 6284 sayılı Kanun'un 8. maddesinin üçüncü fıkrasında, koruyucu tedbir kararı verilebilmesi için şiddetin uygulandığı konusunda delil veya belge aranmayacağı açıkça düzenleniyor. Önleyici tedbir kararlarının ise geciktirilmeksizin verilmesi öngörülüyor.

Burada önemli bir ayrım var.

Bu düzenleme, bir kadın bir erkeği suçladığında erkeğin peşinen suçlu kabul edilmesi anlamına gelmiyor. Koruma tedbiri ile ceza yargılaması aynı şey değil.

Bir kişinin suçlu kabul edilmesi ve cezalandırılması için ceza muhakemesinin bütün güvenceleri geçerli. Masumiyet karinesi, savunma hakkı ve suçun hukuka uygun delillerle ispatlanması zorunluluğu ortadan kalkmıyor.

Ancak şiddete uğradığını veya uğrama tehlikesi altında bulunduğunu söyleyen kişiyi korumak için ceza yargılamasının sonucunu beklemek de mümkün değil. Çünkü yargılama sonunda gerçek bütün yönleriyle ortaya çıktığında, önlenmek istenen zarar çoktan gerçekleşmiş olabilir.

6284 sayılı Kanun'un koruyucu yaklaşımının nedeni de burada. Önce riskin gerçekleşmesini önlemek ve kişiyi korumak, ardından iddiayı hukuk kuralları içinde değerlendirmek.

Anayasa Mahkemesinin Nuriye Ayhan Altıner kararında (B. No: 2020/1327, 4.10.2023) yaptığı değerlendirme de bu bakımdan önemli. Başvurucu, tehdit edildiğini belirterek 6284 sayılı Kanun kapsamında önleyici tedbir talep etmiş, ancak talebi reddedilmişti. Anayasa Mahkemesi, somut olayda Anayasa'nın 17. maddesinde güvence altına alınan maddi ve manevi varlığın korunması ve geliştirilmesi hakkının ihlal edildiğine karar verdi.

Kararda benim özellikle önemli bulduğum nokta şu: Devletin yükümlülüğü, şiddet gerçekleştikten sonra soruşturma yapmakla başlamıyor. Şiddete maruz kalan veya şiddete uğrama tehlikesi altında bulunan kişinin korunması için kamu makamlarının etkili ve süratli hareket etmesi de bu yükümlülüğün bir parçası.

Hukuk yalnızca gerçekleşmiş zararın ardından devreye girmemeli; öngörülebilir bir tehlike varsa, mümkün olduğu ölçüde zararın gerçekleşmesini de önlemeli.

Kadının Beyanını Ciddiye Almak Ne Demektir?

Burada kamuoyunda zaman zaman sloganlar üzerinden yürütülen bir tartışmayı da birbirinden ayırmak gerekiyor.

Kadının beyanını ciddiye almak ile kadının her beyanını tartışılmaz bir hukuki gerçek kabul etmek aynı şey değil.

Birinde koruma tedbirlerinin harekete geçirilmesinden, diğerinde ise isnadın ispatından söz ediyoruz.

Şiddete uğradığını veya uğrama tehlikesi altında bulunduğunu söyleyen kadının başvurusu ciddiye alınmalı, risk değerlendirilmeli ve kanundaki şartlar oluşmuşsa gerekli koruyucu mekanizmalar gecikmeden işletilmeli. Daha başlangıçta, bir ceza mahkumiyetinde aranacak ölçüde delil ortaya koymasını istemek, korumanın amacını ortadan kaldırabilir.

Üstelik aile içi şiddetin önemli bir özelliği de çoğu zaman üçüncü kişilerin bulunmadığı bir ortamda gerçekleşmesi. Bu nedenle şiddet iddiasının değerlendirilmesinde her olayın kendi koşulları içinde ele alınması gerekiyor.

Elbette korumanın süratle sağlanması, hakkında tedbir kararı verilen kişinin hukuki güvencelerinin ortadan kalkması anlamına gelmiyor. Tedbirin niteliği, süresi ve kapsamı bakımından ölçülülük, itiraz hakkı ve etkili yargısal denetim de hukuk devletinin gereği.

Hukukun burada kurması gereken denge açık: Şiddete uğrayan veya uğrama tehlikesi altında bulunan kişiyi zamanında ve etkili biçimde korurken, hakkında tedbir kararı verilen kişinin temel haklarını ve usuli güvencelerini de korumak.

Mor Cepkenden Bugüne

Mor Cepken'e bu gözle bakınca, geçmişe atfedilen bir toplumsal koruma biçimi ile bugünün hukukunun yaklaşımı arasında ilginç bir benzerlik ortaya çıkıyor.

Mor Cepken'i giyen kadın, anlatıya göre toplumun önüne bir mahkeme dosyası koymuyor. Yardım istediğini söylüyor.

Bugün elbette mor bir cepken yok. Kanunlar, mahkemeler, kolluk birimleri, koruyucu ve önleyici tedbirler var. Ama temel düşünce çok farklı değil:

Tehlike karşısında koruma, geç kaldığında anlamını yitirebilir.

Mor Cepken'in gerçekten üç yüz yıllık bir gelenek olup olmadığı araştırılmaya ve tartışılmaya devam edebilir. Ancak gerek bu anlatı gerekse Türk kültüründe kadının toplumsal konumuna ilişkin tarihsel örnekler, kadının korunması düşüncesinin bu toplumun kültürel hafızasına yabancı olmadığını gösteriyor.

Bugün ise bu koruma artık bir geleneğin varlığına veya toplumun dayanışmasına bırakılmış değil. Kanunun devlete yüklediği bir görev.

Sonuçta mesele oldukça açık:

Bir kadın korunmaya ihtiyacı olduğunu söylüyorsa, hukuk onun başına daha kötüsünün gelmesini beklememeli.