Bitmiş Bir Evliliği Yıllarca Hukuken Devam Ettirmek Aileyi mi Koruyor?

Yıllardır boşanma davalarının içindeyim.

Binlerce insan dinledim. Kimi evliliğini kurtarmak için geldi, kimi boşanmak için. Kimi haklılığını anlatmak istedi, kimi yalnızca artık yorulduğunu söyledi.

Mesleğin insana öğrettiği şeylerden biri şu:

Bir evliliğin bitmesi ile bir boşanma davasının bitmesi aynı şey değildir.

Bazen evlilik çoktan bitmiştir.

Aynı evde yaşamayan iki insan vardır. Aynı sofraya oturmuyorlardır. Aynı geleceği düşünmüyorlardır. Aralarında eş olmaktan geriye hukuken kurulmuş bağdan başka neredeyse hiçbir şey kalmamıştır.

Ama hâlâ evlidirler.

Neden?

Çünkü dava devam etmektedir.

İşte burada yıllardır zihnimi meşgul eden bir soru var:

Bir evlilik birkaç yılda bitebiliyorsa, o evliliğin bittiğine karar vermek neden bazen evliliğin kendisinden daha uzun sürüyor?

Türkiye’de boşanmayı çok konuşuyoruz.

“Bu millet neden boşanıyor?” diye soruyoruz.

Bence artık bir başka soruyu da sormanın zamanı geldi:

Bu millet neden boşanamıyor?

BOŞANMA ARTIK İSTİSNA DEĞİL

TÜİK verilerine göre 2025 yılında Türkiye’de 552 bin 237 çift evlenirken 193 bin 793 çift boşandı. Boşanmaların yüzde 34’ü evliliğin ilk beş yılı, yüzde 20,3’ü ise 6-10 yıllık dönem içerisinde gerçekleşti.

Rakamların bize söylediği açık.

Boşanma artık hukuk sisteminin nadiren karşılaştığı istisnai bir mesele değil.

Her yıl yüz binlerce insanı, çocuğu ve aileyi doğrudan etkileyen büyük bir toplumsal gerçeklikten bahsediyoruz.

Öyleyse hukuk sisteminin de bu gerçeğin hızını, niteliğini ve insan hayatındaki karşılığını doğru okuması gerekiyor.

Burada hemen yanlış anlaşılmak istemem.

Ben kolay boşanmayı savunmuyorum.

Aile kıymetlidir.

Aile korunmalıdır.

Kurtarılabilecek bir evlilik varsa bunun için emek verilmelidir. İnsanların bir öfke anında, geçici bir kriz içerisinde veya sonradan pişman olacakları bir kararla hayatlarının en önemli kurumlarından birini sona erdirmeleri elbette teşvik edilmemelidir.

Ama başka bir gerçeği de görmek zorundayız:

Aileyi korumak başka şeydir, bitmiş bir evliliği yıllarca hukuken devam ettirmek başka şey.

Bu ikisini birbirine karıştırdığımızda aileyi korumuyoruz.

Bazen yalnızca problemi erteliyoruz.

BİR BOŞANMA DAVASINDA KAÇ DAVA VAR?

Dışarıdan bakınca boşanma davası basit görünür.

İki insan evlenmiştir.

Artık birlikte yaşayamıyordur.

Mahkemeye gider ve boşanırlar.

Keşke uygulama da bu kadar basit olsaydı.

Bir çekişmeli boşanma dosyasını açtığınızda aslında yalnızca boşanmayı görmezsiniz.

Kusur vardır.

Velayet vardır.

Çocukla kişisel ilişki vardır.

Tedbir nafakası vardır.

İştirak nafakası vardır.

Yoksulluk nafakası vardır.

Maddi tazminat vardır.

Manevi tazminat vardır.

Ziynet tartışması vardır.

Mal rejiminin tasfiyesi vardır.

Bazen aile konutu vardır.

Bazen şiddet iddiası vardır.

Bazen sadakatsizlik vardır.

Bazen yıllarca biriktirilmiş öfke vardır.

Ve hukuk bütün bunların içerisinden bir sonuç çıkarmaya çalışır.

İşte boşanma dosyalarının temel problemlerinden biri burada başlıyor.

Mahkemeye aslında bir evlilik değil, bir hayatın muhasebesi geliyor.

On yıl.

Yirmi yıl.

Bazen otuz yıllık bir evlilik.

Sonra hâkimden bu hayatın içerisinde kimin hangi olayda ne kadar kusurlu olduğunu belirlemesini bekliyoruz.

Üstelik yıllar sonra.

BİR EVİN DÖRT DUVARI ARASINDA YAŞANANLARI YILLAR SONRA İSPAT ETMEK

Aile hukukunun en zor taraflarından biri budur.

Ticari uyuşmazlıkta sözleşmeniz olabilir.

Tapu davasında resmi kaydınız vardır.

Alacak davasında senet veya banka hareketi bulunabilir.

Peki bir evliliğin neden bittiğinin belgesi nedir?

Çoğu zaman yoktur.

Çünkü evlilik hayatı tutanakla yaşanmaz.

İnsanlar kavga ederken zabıt tutmaz.

Bir eş diğerini küçümserken yanlarında noter bulunmaz.

Bir insan yıllarca kendisini değersiz hissettiğini bir belgeye bağlamaz.

Bir evin içinde yaşananların büyük kısmını o evde yaşayanlardan başka kimse tam olarak bilmez.

Sonra dava açılır.

Tanıklar gelir.

Anne anlatır.

Baba anlatır.

Kardeş anlatır.

Arkadaş anlatır.

Mesajlar dosyaya girer.

Sosyal medya kayıtları sunulur.

Banka hareketleri istenir.

Hastane kayıtları, kolluk tutanakları, telefon kayıtları derken hukuk yıllar önce yaşanmış bir evliliği yeniden kurmaya çalışır.

Bu gerekli midir?

Çoğu zaman evet.

Özellikle kusurun hukuki sonuç doğurduğu bir sistemde bunları araştırmadan karar veremezsiniz.

Ama bunun bir bedeli vardır.

Zaman.

Ve boşanma hukukunda zaman sıradan bir şey değildir.

KUSURU TARTIŞIRKEN HAYATI BEKLETİYOR MUYUZ?

Türk Medeni Kanunu boşanma ve boşanmanın sonuçları bakımından kusura önemli sonuçlar bağlamaktadır.

Bunun haklı sebepleri vardır.

Şiddet uygulayanla şiddete uğrayanı aynı yere koyamazsınız.

Aldatanla aldatılanı her durumda eşitleyemezsiniz.

Yıllarca ekonomik veya psikolojik şiddete maruz kalmış bir eşe, “Evlilik bitti, herkes yoluna” diyemezsiniz.

Adalet bunu gerektirir.

Fakat burada başka bir soru soruyorum:

Kusurun ve paranın tartışılması ile evliliğin sona ermesi mutlaka aynı takvim içerisinde mi yürümek zorunda?

Tarafların ikisi de artık birlikte yaşamak istemiyor.

Ortak hayat yıllar önce bitmiş.

Barışma ihtimali kalmamış.

Ama “Kim daha kusurlu?”, “Kim kime ne kadar tazminat ödeyecek?” tartışması devam ettiği için insanlar hukuken evli kalıyor.

Burada bir problem yok mu?

Bence var.

Hem de ciddi bir problem var.

BOŞANMAK İLE HESAPLAŞMAK AYNI ŞEY DEĞİL

Aile hukukunda belki de önümüzdeki dönemde en çok tartışmamız gereken meselelerden biri bu olmalı.

Boşanma ile boşanmanın ekonomik sonuçlarını ne ölçüde birbirinden ayırabiliriz?

Bunu söylerken “İnsanları hemen boşayalım, gerisine sonra bakarız” demiyorum.

Bu da başka bir haksızlık üretir.

Yirmi yıl boyunca çocuk büyütmüş, çalışma hayatından uzaklaşmış, eşinin kariyeri için kendi hayatından fedakârlık etmiş bir kadına veya erkeğe “Artık boşandınız, ekonomik meseleleri sonra düşünürüz” denilemez.

Ekonomik olarak güçlü eşin, hızlı boşanma mekanizmasını zayıf eş üzerinde baskı aracına çevirmesine de izin verilemez.

Hukuk zayıfı korumak zorundadır.

Ama hukuk bir başka şeyi daha yapmak zorundadır:

İnsanın hayatını gereksiz yere bekletmemek.

İşte kurulması gereken denge budur.

Hızlı boşanma ile adil boşanma birbirinin düşmanı değildir.

İyi kurulmuş bir hukuk sistemi ikisini aynı anda başarabilmelidir.

BAZEN TARAFLAR BOŞANMAYI DEĞİL, HESABI TARTIŞIYOR

Mesleğin içinde olanlar bunu çok iyi bilir.

Bazı dosyalarda artık “Evlilik devam edecek mi?” diye gerçek bir tartışma yoktur.

Kadın da evliliğin bittiğini bilir.

Erkek de bilir.

Aileler bilir.

Avukatlar bilir.

Bazen çocuk bile bilir.

Ama dava devam eder.

Çünkü artık tartışılan evlilik değildir.

Kimin kusurlu olduğu tartışılıyordur.

Nafaka tartışılıyordur.

Tazminat tartışılıyordur.

Mal tartışılıyordur.

Ziynet tartışılıyordur.

Velayet tartışılıyordur.

Bazen de maalesef yalnızca öfke tartışılıyordur.

İnsanlar boşanmak için girdikleri mahkemede bir süre sonra geçmişlerinin hesabını görmek için mücadele etmeye başlıyorlar.

Burada şu soruyu sormak zorundayız:

İki insan boşanmanın sonuçları üzerinde anlaşamıyor diye onları evli tutmak zorunda mıyız?

Bence hukuk dünyasının önümüzdeki yıllarda vereceği önemli cevaplardan biri bu olacak.

YARGILAMANIN HER YILI İNSAN HAYATINDAN GİDİYOR

İstinaf gereklidir.

Temyiz gereklidir.

Hatalı kararların denetlenmesi hukuk devletinin vazgeçilmez unsurudur.

“Davalar hızlı bitsin” diyerek insanların hak arama yollarını ortadan kaldıramayız.

Ama aile hukukunda başka bir hassasiyet vardır.

Zaman.

Bir ticari davada üç yıl geçtiğinde para bekler.

Bir boşanma davasında üç yıl geçtiğinde insan bekler.

Hayat bekler.

Taraf yeniden evlenemez.

Yeni bir aile kurmak istiyorsa kuramaz.

Medeni hâli değişmez.

Çocuğuyla ilgili çatışmalar devam eder.

Geçici kararlarla hayat sürdürülmeye çalışılır.

Ve takvim ilerler.

Otuz beş yaşında açılan dava kırk yaşında bittiğinde mahkeme yalnızca bir dosyayı beş yılda bitirmiş olmaz.

Bir insanın hayatından da beş yıl geçmiş olur.

Para geri kazanılabilir.

Mal yeniden edinilebilir.

Ama geçen ömür iade edilmez.

Bu nedenle aile hukukunda makul sürede yargılanma meselesini yalnızca adliye istatistiği olarak görmemek gerekir.

Bu doğrudan insan hayatıyla ilgilidir.

PEKİ ÇOCUK?

Boşanma davalarında yetişkinler kendi haklarını anlatabiliyor.

Avukat tutabiliyor.

Dilekçe verebiliyor.

İtiraz edebiliyor.

Peki çocuk?

TÜİK verilerine göre 2025 yılında kesinleşen boşanmalar sonucunda 191 bin 371 çocuk velayet kararlarından etkilendi.

Bir yılda yüz doksan binden fazla çocuk.

Rakam olarak okuyunca geçiyoruz.

Ama her rakamın arkasında bir çocuk var.

Bir ev var.

Bir anne var.

Bir baba var.

Ve bazen yıllarca devam eden bir kavga var.

Çocuk için önemli olan yalnızca velayetin anneye mi babaya mı verildiği değildir.

Çocuğun üstün yararını gerçekten konuşacaksak başka bir şeyi daha konuşmalıyız:

Bu çocuğu anne ve babasının yıllarca devam eden hukuk savaşından nasıl çıkaracağız?

Çünkü bazı boşanma davalarında çocuk zamanla davanın konusu olmaktan çıkıp davanın aracına dönüşebiliyor.

Çocuk üzerinden mesaj veriliyor.

Çocuk üzerinden öfke gösteriliyor.

Görüş günleri mücadele alanına dönüşüyor.

Çocuk annesini dinliyor.

Babasını dinliyor.

Bazen iki taraf arasında bir yetişkin gibi pozisyon almak zorunda bırakılıyor.

Sonra biz buna “çocuğun üstün yararı” diyoruz.

Çocuğun üstün yararı yalnızca velayet kararı değildir.

Çocuğun anne ve babasının savaşından mümkün olduğunca erken çıkarılmasıdır.

AİLEYİ KORUYALIM. AMA NEYİ KORUDUĞUMUZU DA BİLELİM

Ben aile kurumunun korunması gerektiğine inanıyorum.

Bunu özellikle söylemek istiyorum.

Çünkü boşanma davalarının hızlandırılmasını konuşunca hemen “boşanmayı kolaylaştırmak istiyorlar” şeklinde bir tartışma başlıyor.

Mesele bu değil.

Kurtarılabilecek aileyi kurtaralım.

Aile danışmanlığını güçlendirelim.

İnsanlara daha evlenmeden evliliğin ne olduğunu anlatalım.

Evliliğin yalnızca düğün, ev, eşya ve fotoğraftan ibaret olmadığını öğretelim.

İnsanlara eş olmayı öğretelim.

Anne-baba olmayı öğretelim.

İletişimi öğretelim.

Öfkeyi yönetmeyi öğretelim.

Ama bütün bunlara rağmen bir evlilik gerçekten bitmişse başka bir şeyi de bilelim:

Ölmüş bir ilişkiyi nüfus kaydında yaşatmak aileyi korumak değildir.

Hukuk insanların evliliğini kurtaramadığı yerde hiç olmazsa ayrılığını daha büyük bir felakete çevirmemelidir.

SONUÇ: ADALET SADECE DOĞRU KARAR DEĞİLDİR

Türkiye’de aile hukukunda uzun zamandır nafakayı konuşuyoruz.

Velayeti konuşuyoruz.

Kusuru konuşuyoruz.

Mal paylaşımını konuşuyoruz.

Bunların hepsi önemli.

Ama artık başka bir şeyi de konuşalım:

İnsan ömrünü.

Bir boşanma davasının doğru sonuçlanması kadar makul sürede sonuçlanması da önemlidir.

Elbette hız uğruna adaletten vazgeçemeyiz.

Ama adalet uğruna zamanı sınırsız kullanabileceğimizi de düşünemeyiz.

Boşanmanın kendisi ile ekonomik sonuçlarının hangi durumlarda ayrıştırılabileceğini tartışmalıyız.

Aile mahkemelerinin iş yükünü tartışmalıyız.

Uzmanlaşmayı tartışmalıyız.

İstinaf süreçlerini tartışmalıyız.

Delil toplama yöntemlerini tartışmalıyız.

Çocukların bu süreçten nasıl daha az zarar göreceğini tartışmalıyız.

Ama hepsinden önce şu soruyu sormalıyız:

Yargının görevi bitmiş bir evliliği ne kadar süre daha evlilik olarak tutmaktır?

Benim cevabım açık.

Yargının görevi insanları evli tutmak değildir.

Yargının görevi hakkı teslim etmek, zayıfı korumak, çocuğun üstün yararını gözetmek ve adaleti sağlamaktır.

Ve adaletin bir şartı daha vardır:

Zamanında gelmek.

Çünkü geç gelen adalet bazen hakkı teslim eder.

Ama geçen yılları teslim edemez.

Türkiye’de bir evlilik iki-üç yılda bitebiliyor, boşanma davası ondan daha uzun sürebiliyorsa artık yalnızca;

“Bu millet neden boşanıyor?”

diye sormayalım.

Bir de şunu soralım:

“Bu millet neden boşanamıyor?”

Belki aile hukukunda yapılması gereken gerçek tartışma tam da buradan başlayacaktır.