Ceza yargılamasında mahkemenin temel amacı maddi gerçeğe ulaşmak ve hukuka uygun bir hüküm kurmaktır. Ancak kanaatimizce ceza muhakemesini diğer yargılama alanlarından ayıran en önemli hususlardan biri, doğru sonuca ulaşmanın tek başına yeterli kabul edilmemesidir.
Sonuç kadar, o sonuca hangi usulle ulaşıldığı da önemlidir. Çünkü ceza yargılamasında devlet, birey üzerindeki en ağır yetkilerini kullanmaktadır. Kişi tutuklanabilmekte, özgürlüğünden uzun yıllar mahrum bırakılabilmekte, malvarlığına müdahale edilebilmekte ve mahkûmiyetin sonuçlarını hayatının geri kalanında taşıyabilmektedir. Böylesine ağır sonuçlar doğuran bir yargılamada Ceza Muhakemesi Kanunu’nda öngörülen usul hükümlerinin “şekli kurallar” olarak görülmesi mümkün değildir.
Kanaatimizce bu kuralların her biri, devletin cezalandırma yetkisinin karşısına konulmuş hukuki güvencelerdir.
Adil Yargılanma Hakkı Sadece Bağımsız Bir Mahkeme Önünde Yargılanmak Değildir
Adil yargılanma hakkının temel dayanakları Anayasa’nın 36. maddesi ile Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6. maddesidir. Ancak adil yargılanma hakkını yalnızca bağımsız ve tarafsız bir mahkeme önünde yargılanma hakkı olarak anlamamak gerekir.
Silahların eşitliği, çelişmeli yargılama, isnadı öğrenme, müdafi yardımından yararlanma, delilleri tartışabilme, savunma için gerekli zaman ve kolaylıklara sahip olma, gerekçeli karar ve kişinin mahkeme önünde kendisini etkili biçimde savunabilmesi bu hakkın birbirini tamamlayan unsurlarıdır.
Bu nedenle bir ceza yargılamasında sanığın duruşma salonunda fiziksel olarak bulunması, savunma hakkının kullanıldığı anlamına gelmez.
Sanık oradadır; fakat konuşmasına imkân verilmiyorsa, delillere ilişkin açıklamaları dinlenmiyorsa veya söylemek istediği hususlar mahkemece gereksiz görülerek daha baştan sınırlandırılıyorsa, savunma hakkının şeklen değil etkin olarak kullanılıp kullanılmadığı tartışılmalıdır.
CMK m. 216 ve Delillerin Tartışılması
Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 216. maddesi, delillerin ortaya konulmasından sonra sözün kimlere ve hangi sıra içerisinde verileceğini düzenlemektedir.
Bu düzenleme basit bir duruşma sırası değildir. Kanaatimizce CMK m. 216’nın temelinde, mahkeme hükmünü kurmadan önce iddia ve savunmanın dosyadaki deliller hakkındaki son değerlendirmelerini gerçekten dinleme yükümlülüğü bulunmaktadır.
Ceza yargılamasında sanığın savunması, yalnızca; “Beraatimi istiyorum.” Veya “Tahliyemi talep ediyorum.” cümlelerinden ibaret görülemez.
Sanık, Cumhuriyet savcısının esas hakkındaki mütalaasına karşı açıklama yapabilir, dosyadaki bir delilin neden kendisi aleyhine değerlendirilemeyeceğini anlatabilir, bir tanık beyanındaki çelişkiye dikkat çekebilir, olayın mahkemece gözden kaçırıldığını düşündüğü bir yönünü açıklayabilir.
Hatta bazen bütün dosyanın değerlendirilmesini değiştirebilecek tek bir husus, sanığın o aşamada söyleyeceği birkaç cümlede ortaya çıkabilir. Bu ihtimal dahi savunmanın gerçekten dinlenmesini gerekli kılar.
Geçtiğimiz Günlerde Bir Ağır Ceza Mahkemesindeki Gözlemimiz
Geçtiğimiz günlerde bir Ağır Ceza Mahkemesinde kendi duruşmamızı beklerken başka bir dosyanın karar duruşmasına tanık olduk.
Yargılanan iki sanık vardı.
Mahkeme başkanı, sanık müdafini dinledikten sonra esas hakkındaki savunmaları bağlamında ilk sanığa, “Beraatini ve tahliyeni istiyorsun, doğru mu?” şeklinde bir soru yöneltti. Sanık bir cevap vermeden diğer sanığa da aynı mahiyette sordu. Sanıkların cevabı gelmeden son söz aşamasına geçerek sanıklara ;” Son söz olarak beraatini ve tahliyeni istiyorsun, doğru mu?” şeklinde sordu. Sanıklardan yine bir cevap gelmedi.
Dikkatimizi çeken husus şuydu: Sanıkların esas hakkındaki savunmalarını kendi cümleleriyle ortaya koymalarına imkân verilmediği gibi, son söz aşamasında da söylemek istedikleri başka bir husus bulunup bulunmadığı gerçek anlamda sorulmadı.
Sanıklardan herhangi bir açıklama alınmadan duruşma sona erdirildi.
Mahkeme bir sanık hakkında 15 yıl, diğer sanık hakkında ise 12 yıl 6 ay hapis cezasına hükmetti.
Elbette dosyanın esasına, delillerine ve verilen mahkûmiyet kararlarının maddi yönden doğru olup olmadığına ilişkin herhangi bir değerlendirme yapmıyoruz. Üzerinde durduğumuz konu tamamen başka: Bu kadar ağır bir mahkûmiyet kararı verilmeden hemen önce sanıkların söyleyecekleri gerçekten dinlenmiş midir? “Beraatini ve Tahliyeni İstiyorsun, Doğru mu?” esas hakkındaki savunma savunma yerine geçer mi?
Kanaatimizce bu sorunun üzerinde özellikle durulmalıdır. Sanığın ne söyleyeceğini mahkemenin önceden varsayması ile sanığın kendisini ifade etmesine imkân tanınması aynı şey değildir. “Beraatini istiyorsun, doğru mu?” şeklindeki bir soru, sanığın savunmasının sonucunu ifade edebilir. Fakat savunmanın içeriğini karşılamaz. Çünkü sanık yalnızca beraatini istemez; neden beraat etmesi gerektiğini de anlatabilir.
*Savcının mütalaasındaki bir değerlendirmeye cevap verebilir.
*Bir delile itiraz edebilir.
*Daha önce yeterince açıklayamadığı bir hususu açıklayabilir.
*Müdafinin savunmasına ekleme yapabilir.
*Mahkemenin olay hakkındaki değerlendirmesini değiştirebilecek bir ayrıntıyı ilk kez dile getirebilir.
Ceza muhakemesinde savunma hakkının anlamı da tam olarak burada ortaya çıkar: Mahkemenin sanığın ne söyleyeceğini tahmin etmesi, sanığı dinlemenin yerine geçemez.
CMK m. 216/3’te hükümden önce son sözün hazır bulunan sanığa verileceği açıkça düzenlenmiştir.
Bu hüküm kanaatimizce ceza muhakemesinin en sade fakat en önemli güvencelerinden biridir.
“Son söz” bir formalite değildir.
Sanığın mahkeme hükmünü açıklamadan hemen önce, herhangi bir aracı olmaksızın doğrudan doğruya hüküm verecek hâkimlere hitap edebilmesidir.
Sanığın müdafii uzun ve ayrıntılı bir savunma yapmış olabilir.
Dosyada yüzlerce sayfalık dilekçeler bulunabilir.
Sanık yargılama boyunca defalarca dinlenmiş de olabilir.
Bunların hiçbiri son söz hakkını gereksiz hâle getirmez. Çünkü Kanun, son sözü müdafiye değil, sanığa vermiştir.
Bize göre bunun çok önemli bir nedeni vardır: Ceza yargılamasının sonunda hakkında hüküm kurulacak kişi sanıktır. Mahkûmiyet kararı verilirse cezaevine girecek kişi de odur. Dolayısıyla mahkemenin hüküm vermeden hemen önce ona söylemek istediği son bir şey olup olmadığını sorması yalnızca kanuni bir zorunluluk değil, adil yargılamanın doğal sonucudur.
Belki de İlk Defa Çok Önemli Bir Şey Söyleyecektir
“Sanık zaten daha önce savunmasını yaptı, son sözde ne söyleyebilir?” şeklinde bir yaklaşım kanaatimizce isabetli değildir.
Şöyle ki;
*Belki sanık o ana kadar söylemediği önemli bir hususu söyleyecektir. Belki Cumhuriyet savcısının esas hakkındaki mütalaasında ilk kez ileri sürülen bir değerlendirmeye cevap verecektir.
*Belki müdafiinin gözden kaçırdığı bir noktayı açıklayacaktır.
*Belki bir tanık beyanındaki çelişkiyi hatırlatacaktır.
*Belki olayın hukuki niteliğini değiştirmeyecek ama cezanın bireyselleştirilmesinde önem taşıyabilecek bir hususu dile getirecektir.
Mahkeme bütün bunları önceden bilemez. Zaten savunma hakkının varlık nedeni de budur. Mahkeme, sanığın söyleyeceği sözün önemli olup olmadığına onu dinlemeden karar veremez.
Duruşmanın Yönetilmesi Yetkisi ile Savunmanın Sınırlandırılması Aynı Şey Değildir
Şüphesiz duruşmayı mahkeme başkanı yönetir.
Sanığın veya müdafiinin konuyla ilgisiz, tekrara dayalı ve yargılamayı gereksiz yere uzatan açıklamalarının belirli ölçüler içinde sınırlandırılması mümkündür. Ancak duruşmanın düzenini sağlama yetkisi ile savunmanın içeriğini mahkemenin belirlemesi birbirinden ayrılmalıdır.
Uygulamada zaman zaman sanık savunmasına başladığında; “Konuya gel.”, “Bunları anlatma.”, “O kısmı geç.”, “Bize olayı anlat.” şeklindeki müdahalelere rastlanmaktadır.
Elbette her müdahalenin savunma hakkının ihlali olduğu söylenemez. Fakat sanığın anlatmak istediği hususun isnat edilen fiille, olayın öncesiyle, kastla, hukuka uygunluk nedenleriyle, haksız tahrikle veya delillerin değerlendirilmesiyle bağlantısı bulunuyorsa mahkemenin daha dikkatli davranması gerektiği kanaatindeyiz. Çünkü bazen olayın “öncesi”, olayın kendisinden daha önemli olabilir.
Sanığın; “Oraya geleceğim ama önce şunu anlatmam gerekiyor.” demesi gerçekten dinlenmeye değer bir savunmanın başlangıcı olabilir.
Savunma hakkının özü kanaatimizce kişinin meramını anlatabilmesidir.
Bu ifade günlük dilde basit görünse de ceza muhakemesi açısından oldukça derin bir anlam taşır.
Sanık yalnızca kendisine yöneltilen sorulara “evet” veya “hayır” cevabı veren bir yargılama objesi değildir. Yargılamanın süjesidir.
Olayı kendi perspektifinden anlatabilmeli, suçlamaya cevap verebilmeli, deliller hakkındaki görüşünü açıklayabilmeli ve mahkemenin hükmünü etkileyebileceğini düşündüğü hususları ortaya koyabilmelidir.
Anayasa Mahkemesinin savunma hakkına ilişkin yaklaşımında da sanığa mahkemenin vereceği kararı etkileyebilme imkânının sağlanması önem taşımaktadır.
Savunmanın gerçekten dinlenmediği bir sistemde çelişmeli yargılamadan söz etmek güçleşir.
Usul Kuralları Neden Bu Kadar Önemlidir?
Ceza yargılamasında zaman zaman; “Sonuç zaten değişmeyecekti.”, “Sanık zaten suçlu.” , “Avukatı zaten savunmasını yaptı.”, “Sanık daha önce dinlendi.” gibi düşüncelerle bazı usul kurallarının önemsizleştirildiğine rastlanmaktadır.
Kanaatimizce asıl tehlike burada başlamaktadır. Usul kuralının uygulanıp uygulanmayacağı, mahkemenin o kuralın sonucu değiştirip değiştirmeyeceğine ilişkin tahminine bırakılamaz. Çünkü savunma hakkının amacı yalnızca mahkemenin yanlış karar vermesini önlemek değildir. Aynı zamanda sanığın, kendisi hakkında karar verilen sürece gerçek anlamda katılmasını sağlamaktır.
Hukuk devleti açısından meşru bir mahkûmiyet, yalnızca maddi bakımdan doğru olduğu düşünülen mahkûmiyet değildir. Usulüne uygun bir yargılama sonunda verilen mahkûmiyettir. Onun içindir ki “usul esastan önce gelir”
Mahkûmiyet Kararı Kadar Mahkûmiyete Giden Yol da Hukuka Uygun Olmalıdır
Ceza muhakemesinde maddi gerçeğe ulaşılması kuşkusuz temel amaçlardan biridir. Ancak maddi gerçeğe ulaşmak, usul güvencelerinden vazgeçilmesini haklı göstermez.
Hukuka aykırı delilin kullanılmaması, sanığın müdafi yardımından yararlanması, delillerin tartışılması, esas hakkındaki mütalaaya karşı savunma alınması, son sözün sanığa verilmesi ve hükmün gerekçeli olması birbirinden bağımsız teknik ayrıntılar değildir. Bunların tamamı aynı temel düşüncenin sonucudur: Devlet cezalandırırken de hukukla bağlıdır. Kanaatimizce ceza muhakemesinin gerçek anlamı da burada ortaya çıkmaktadır.
Bir kişinin suçlu olduğuna dair kuvvetli bir kanaate sahip olunabilir. Dosyadaki deliller mahkûmiyeti güçlü biçimde destekliyor da olabilir. Hatta sonuç itibarıyla verilen mahkûmiyet kararı maddi bakımdan doğru dahi olabilir. Fakat bunların hiçbiri sanığın savunmasının alınmamasını, delilleri tartışma imkânının sınırlandırılmasını veya son söz hakkının şeklen geçiştirilmesini meşru hâle getirmez. Çünkü adil yargılanma hakkı yalnızca doğru karar verilmesini güvence altına almaz. Aynı zamanda o kararın adil bir yargılama sonunda verilmesini güvence altına alır.
Bize göre ceza yargılamasında unutulmaması gereken temel ilke şudur: Adalet, yalnızca hüküm fıkrasında ortaya çıkmaz. Adalet, hükme kadar geçen bütün yargılama sürecinde gerçekleştirilir.
Bu nedenle sanığa söz vermek, savunmasını dinlemek ve hükümden önce son sözünü gerçekten söylemesine imkân tanımak ceza muhakemesinin ve hukuk devletinin gereğidir.
Next