Giriş
Ceza muhakemesinde maddi gerçeğe ulaşmak, yargılamanın temel amaçlarından biridir. Ancak hukuk devletinde maddi gerçeğe ulaşma amacı sınırsız değildir. Devlet, suçla mücadele ederken dahi Anayasa ve kanunların çizdiği sınırlar içinde hareket etmek zorundadır. Aksi kabul edildiğinde, suçun ortaya çıkarılması uğruna temel hak ve özgürlüklerin ihlal edilmesi meşru hâle gelir ki bu durum hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmaz.
Bu nedenle ceza yargılamasında yalnızca delilin varlığı değil, hangi yöntemle elde edildiği de en az delilin içeriği kadar önem taşımaktadır. Delilin gerçeği göstermesi tek başına yeterli değildir. Aynı zamanda hukuka uygun yöntemlerle elde edilmiş olması gerekir. Hukuka aykırı şekilde elde edilen bir delilin yargılamada kullanılması, yalnızca usul kurallarının ihlali anlamına gelmez; savunma hakkını, silahların eşitliği ilkesini ve adil yargılanma hakkını da doğrudan etkiler.
Nitekim Anayasa'nın 38. maddesinin altıncı fıkrasında, "Kanuna aykırı olarak elde edilmiş bulgular delil olarak kabul edilemez." hükmüne yer verilmiş; 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 206 ve 217. maddelerinde de hükmün ancak hukuka uygun şekilde elde edilen delillere dayanabileceği açıkça düzenlenmiştir. Böylece hukuka aykırı delil yasağı, yalnızca kanuni değil, aynı zamanda anayasal güvence altına alınmış temel bir ceza muhakemesi ilkesi hâline gelmiştir.
Hukuka aykırı delil yasağının doğal sonucu ise, hukuka aykırı ilk işlemden hareketle ulaşılan diğer delillerin de hukuki akıbetinin tartışmalı hâle gelmesidir. Ceza muhakemesinde "zehirli ağacın meyvesi" olarak adlandırılan bu doktrin, hukuka aykırı yöntemlerle elde edilen ilk delilin yalnızca kendisini değil, ondan türeyen delilleri de sakatlayabileceği anlayışına dayanmaktadır. Başlangıçtaki hukuka aykırılığın sonraki delillere sirayet edip etmeyeceği, bugün hem öğretide hem de yüksek mahkeme kararlarında en fazla tartışılan konular arasında yer almaktadır.
Özellikle son yıllarda Anayasa Mahkemesi ile Yargıtay'ın verdiği kararlar, hukuka aykırı delil yasağını yalnızca şekli bir usul kuralı olarak değil, adil yargılanma hakkının vazgeçilmez güvencelerinden biri olarak değerlendirmektedir. Anayasa Mahkemesi, delilin elde ediliş yönteminin yargılamanın bütününün hakkaniyetini etkileyebileceğini kabul ederken; Yargıtay da hukuka aykırı delilden hareketle ulaşılan türev delillerin hükme esas alınamayacağını vurgulayan önemli içtihatlar geliştirmiştir.
Bu çalışmada, öncelikle hukuka aykırı delil kavramı ve anayasal dayanakları incelenecek; ardından zehirli ağacın meyvesi doktrininin Türk ceza muhakemesi hukukundaki yeri açıklanacaktır. Devamında Anayasa Mahkemesi'nin konuya ilişkin güncel yaklaşımı ile Yargıtay kararları birlikte değerlendirilerek hukuka aykırı delil yasağının uygulamadaki sınırları ortaya konulacak; son bölümde ise müdafilik pratiği bakımından bu içtihatların doğurduğu sonuçlar ele alınacaktır.
I. HUKUKA AYKIRI DELİL KAVRAMI
Ceza muhakemesinde delil, geçmişte meydana geldiği iddia edilen bir olgunun ispatına yarayan her türlü araç olarak tanımlanabilir. Ancak bir bilginin delil niteliği taşıması, tek başına hükme esas alınabileceği anlamına gelmez. Delilin, yalnızca maddi gerçeğin ortaya çıkarılmasına elverişli olması yeterli değildir; aynı zamanda hukukun öngördüğü usul kurallarına uygun biçimde elde edilmiş olması gerekir.
Bu nedenle ceza muhakemesinde deliller, yalnızca ispat güçleri bakımından değil, elde ediliş yöntemleri bakımından da değerlendirilmektedir. Hukuk devleti ilkesinin doğal sonucu olarak, devlet organlarının suçla mücadele ederken dahi hukuka bağlı kalmaları zorunludur. Suçun ispatına yarayan bir delilin, temel hak ve özgürlükleri ihlal eden yöntemlerle elde edilmiş olması hâlinde, maddi gerçeği ortaya koyma fonksiyonu ikinci planda kalmakta, hukuka uygunluk şartı ön plana çıkmaktadır.
Öğretide genel kabul gören tanıma göre hukuka aykırı delil; Anayasa, kanun veya usul hükümlerine aykırı yöntemlerle elde edilen ve bu nedenle ceza yargılamasında hükme esas alınması mümkün olmayan delildir.
Hukuka aykırılık yalnızca delilin içeriğiyle ilgili değildir. Esas sorun, delile hangi yöntemle ulaşıldığıdır. Bu nedenle arama, elkoyma, iletişimin denetlenmesi, teknik araçlarla izleme, dijital materyallerin incelenmesi, beden muayenesi, biyolojik örnek alınması, ses ve görüntü kaydı gibi koruma tedbirlerinin kanunun öngördüğü usule uygun biçimde uygulanması zorunludur. Bu işlemlerden herhangi birinde ortaya çıkan hukuka aykırılık, elde edilen delilin hukuki değerini de doğrudan etkileyebilir.
Anayasa koyucu, hukuka aykırı delil yasağını yalnızca ceza muhakemesine ilişkin teknik bir usul kuralı olarak görmemiş; temel hak ve özgürlüklerin güvencesi niteliğinde anayasal bir ilke hâline getirmiştir. Nitekim Anayasa'nın 38. maddesinin altıncı fıkrasında; "Kanuna aykırı olarak elde edilmiş bulgular delil olarak kabul edilemez." hükmüne yer verilmiştir.
Bu düzenleme karşısında artık tartışılması gereken husus, hukuka aykırı delilin kullanılmasının mümkün olup olmadığı değil; hangi hukuka aykırılıkların delili geçersiz hâle getireceği ve bu hukuka aykırılığın sonraki delillere etkisinin ne olacağıdır.
5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu da anayasal düzenlemeye paralel hükümler içermektedir. CMK'nın 206/2-a maddesi, hukuka aykırı şekilde elde edilen delillerin reddedileceğini düzenlemekte; 217/2. maddesi ise hâkimin kararını ancak hukuka uygun şekilde elde edilmiş ve duruşmada tartışılmış delillere dayandırabileceğini hüküm altına almaktadır. Böylece Türk ceza muhakemesinde hukuka aykırı delil yasağı hem anayasal hem de yasal düzeyde açık bir normatif temele kavuşturulmuştur.
Hukuka aykırı delil yasağının amacı yalnızca sanığı korumak değildir. Bu yasak aynı zamanda devletin ceza soruşturması yürütürken hukuk içinde kalmasını sağlamayı amaçlayan kurumsal bir güvencedir. Aksi yöndeki bir yaklaşım, soruşturma makamlarının hukuka aykırı yöntemlere yönelmesini teşvik eder; kısa vadede bazı suçların ortaya çıkarılmasını kolaylaştırsa bile uzun vadede hukuk devletine duyulan güveni zedeler.
Bu nedenle çağdaş ceza muhakemesinde esas olan, her ne pahasına olursa olsun maddi gerçeğe ulaşılması değil; hukuka uygun yöntemlerle maddi gerçeğe ulaşılmasıdır. Ceza muhakemesinin meşruiyeti, yalnızca ulaştığı sonuçtan değil, o sonuca hangi yöntemlerle ulaştığından da kaynaklanmaktadır.
II. ZEHİRLİ AĞACIN MEYVESİ DOKTRİNİ
Hukuka aykırı delil yasağının doğal sonucu, hukuka aykırı şekilde elde edilen ilk delilin sonraki delillere etkisinin ne olacağı sorusudur. Gerçekten de soruşturma makamları tarafından hukuka aykırı bir yöntemle elde edilen ilk bilgi, çoğu zaman yeni delillere ulaşılmasını sağlar. Bu durumda yalnızca ilk delilin mi, yoksa ondan hareketle elde edilen sonraki delillerin de mi hukuka aykırı sayılacağı ceza muhakemesinin en önemli tartışma alanlarından birini oluşturmaktadır.
Bu tartışmaya cevap veren yaklaşım, Anglo-Amerikan hukukunda geliştirilen ve bugün "Zehirli Ağacın Meyvesi Doktrini" olarak adlandırılan ilkedir.
Doktrinin temel mantığı oldukça basittir. Bir ağacın kökü zehirliyse, o ağacın meyvesi de sağlıklı kabul edilemez. Buna göre de hukuka aykırı bir işlemden elde edilen ilk delil sakatsa, bu delilden hareketle ulaşılan diğer deliller de kural olarak aynı hukuka aykırılıktan etkilenir. Başlangıçtaki hukuka aykırılık, delil zincirinin sonraki halkalarına da sirayet eder.
Bu nedenle doktrinde yalnızca "ilk delilin hukuka aykırılığı" değil, "hukuka aykırılığın uzak etkisi" tartışılmaktadır.
Doktrinin Ortaya Çıkış Amacı
Zehirli ağacın meyvesi doktrininin amacı, yalnızca sanığın menfaatlerini korumak değildir. Asıl amaç, soruşturma makamlarının hukuka aykırı yöntemlere başvurmalarını caydırmaktır.
Eğer yalnızca ilk delil dosyadan çıkarılır; ancak o delilden hareketle ulaşılan bütün diğer deliller kullanılmaya devam edilirse, hukuka aykırı işlem yapan kamu görevlisi fiilen ödüllendirilmiş olur. Böyle bir sistemde hukuka aykırı arama yapmak, usulsüz elkoyma kararı almak veya kanuni şartları oluşmadan iletişimi denetlemek soruşturma makamları açısından ciddi bir risk oluşturmaz. Çünkü ilk delil kullanılmasa bile ondan hareketle elde edilen diğer deliller mahkûmiyet için yeterli olabilecektir. Oysa hukuk devleti, hukuka aykırı davranışın dolaylı olarak dahi ödüllendirilmesine izin vermez.
İşte bu nedenle doktrin, yalnızca ilk delilin değil, hukuka aykırı ilk işlem sayesinde ulaşılan tüm delillerin de kural olarak yargılama dışında bırakılmasını öngörmektedir.
Türk Hukukunda Zehirli Ağacın Meyvesi Doktrini
Türk hukukunda "zehirli ağacın meyvesi" ibaresi ne Anayasa'da ne de Ceza Muhakemesi Kanunu'nda açıkça yer almaktadır. Bununla birlikte Anayasa'nın 38. maddesi ile CMK'nın 206 ve 217. maddeleri birlikte değerlendirildiğinde, doktrinin dayandığı temel düşüncenin Türk hukuk sistemiyle uyumlu olduğu görülmektedir.
Nitekim öğretide uzun süredir baskın görüş, hukuka aykırı şekilde elde edilen ilk delilin, ondan türeyen delilleri de hukuka aykırı hâle getireceği yönündedir. Son yıllarda Yargıtay'ın verdiği kararlar da bu yaklaşımı büyük ölçüde benimsemeye başlamıştır. Özellikle hukuka aykırı arama, hukuka aykırı iletişimin denetlenmesi ve usulsüz dijital incelemeler sonucunda elde edilen türev deliller bakımından yüksek mahkeme kararlarında doktrine açık atıflar yapılmaktadır.
Bu gelişme, Türk ceza muhakemesinde hukuka aykırı delil yasağının yalnızca ilk delille sınırlı dar bir yorumdan uzaklaşıldığını, hukuka aykırılığın delil zinciri üzerindeki etkisinin de dikkate alınmaya başlandığını göstermektedir.
Kanaatimizce, zehirli ağacın meyvesi doktrini yalnızca teknik bir ispat teorisi değildir. Bu doktrin, hukuk devleti ilkesinin ceza muhakemesindeki görünüm biçimlerinden biridir. Devletin hukuka aykırı yöntemlerle elde ettiği avantajlardan yararlanmasına izin verilmesi, hukuka aykırılığı dolaylı olarak meşrulaştırır. Böyle bir yaklaşım ise Anayasa'nın üstünlüğü, temel hakların korunması ve adil yargılanma hakkı ile bağdaşmaz.
Bu nedenle değerlendirilmesi gereken husus, yalnızca delilin doğruluğu değil, delile ulaşılırken izlenen yolun hukuk düzeni tarafından kabul edilip edilmediğidir. Hukuk devleti bakımından meşru olan, yalnızca doğru sonuca ulaşılması değil; doğru sonuca hukuka uygun yöntemlerle ulaşılmasıdır.
III. ANAYASA MAHKEMESİ'NİN HUKUKA AYKIRI DELİL YASAĞINA YAKLAŞIMI
Hukuka aykırı delil yasağı, yalnızca Ceza Muhakemesi Kanunu'nda yer alan teknik bir ispat kuralı değildir. Bu yasak, Anayasa Mahkemesi'nin bireysel başvuru kararlarında giderek daha belirgin hâle gelen bir anlayış doğrultusunda, adil yargılanma hakkının ve hukuk devleti ilkesinin temel güvencelerinden biri olarak değerlendirilmektedir.
Anayasa Mahkemesi, delillerin elde edilme yönteminin yalnızca usule ilişkin bir mesele olmadığını; bu yöntemin temel hak ve özgürlüklere etkisinin de değerlendirilmesi gerektiğini kabul etmektedir. Mahkemeye göre, devletin hukuka aykırı yöntemlerle elde ettiği bilgileri yargılamada kullanması, bazı durumlarda yargılamanın bütününün hakkaniyetini zedeleyebilir.
Bu yaklaşımın güncel örneklerinden biri, Anayasa Mahkemesi Genel Kurulu'nun Fadime Kolutek ve Diğerleri kararında görülmektedir.
1. Olayın Özeti
Başvurucular hakkında yürütülen soruşturma sırasında ceza infaz kurumunda avukatlarıyla yaptıkları görüşmeler, infaz kurumu görevlilerince izlenmiş; görüşmeler sırasında tutanaklar düzenlenmiş ve bu tutanaklarda yer verilen bilgiler daha sonra disiplin yaptırımlarına dayanak olarak kullanılmıştır. Başvurucular ise avukatla yapılan görüşmelerin gizliliğinin ihlal edildiğini, bu şekilde elde edilen kayıtların delil olarak kullanılmasının savunma hakkını ortadan kaldırdığını ileri sürmüşlerdir.
2. Anayasa Mahkemesinin Değerlendirmesi
Anayasa Mahkemesi kararında öncelikle, avukat ile müvekkil arasındaki haberleşmenin savunma hakkının temel unsurlarından biri olduğunu vurgulamıştır.
Mahkemeye göre, kişinin avukatına hiçbir tereddüt duymadan olayları anlatabilmesi ve hukuki yardım alabilmesi, ancak bu görüşmelerin gizli kalacağına ilişkin güvenceyle mümkündür. Avukat-müvekkil görüşmelerinin kamu görevlilerince izlenmesi veya bu görüşmelerden elde edilen bilgilerin daha sonra kişi aleyhine kullanılması, savunma hakkının özünü zedeleme tehlikesi taşımaktadır.
Kararda ayrıca, temel haklara yapılan müdahalelerin yalnızca kanuni dayanağının bulunmasının yeterli olmadığı; müdahalenin demokratik toplum düzeninin gereklerine uygun ve ölçülü olması gerektiği de vurgulanmıştır. Bu çerçevede Mahkeme, başvurucuların avukatlarıyla yaptıkları görüşmelerden elde edilen bilgilerin disiplin yaptırımına dayanak yapılmasını, Anayasa'nın güvence altına aldığı haklarla bağdaşmayan bir uygulama olarak değerlendirmiştir.
3. Kararın Hukuka Aykırı Delil Bakımından Önemi
Söz konusu karar doğrudan "zehirli ağacın meyvesi" doktrinini tartışmamaktadır. Bununla birlikte kararın ortaya koyduğu anayasal ilkeler, hukuka aykırı delil yasağı bakımından son derece önemlidir. Çünkü Anayasa Mahkemesi, hukuka aykırı yöntemlerle elde edilen bilgilerin daha sonra yargısal veya disiplin süreçlerinde kullanılmasını yalnızca şekli bir usul sorunu olarak görmemiş, bunu savunma hakkı ve adil yargılanma hakkı bağlamında değerlendirmiştir. Böylece Mahkeme, delilin içeriğinden önce elde ediliş yönteminin hukuka uygunluğunu esas alan bir yaklaşım benimsemiştir. Bu anlayış, ceza muhakemesinde hukuka aykırı delil yasağının anayasal temelini güçlendirmektedir.
Kanaatimizce bu kararın en önemli yönü, hukuka aykırı delil yasağını yalnızca Ceza Muhakemesi Kanunu'nun teknik hükümleri çerçevesinde ele almamış olmasıdır. Anayasa Mahkemesi, savunma hakkını zedeleyen yöntemlerle elde edilen bilgilerin daha sonra kişi aleyhine kullanılmasının hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmayacağını açık biçimde ortaya koymuştur.
Bu yaklaşım, Anayasa'nın 38. maddesinde düzenlenen hukuka aykırı delil yasağı ile birlikte değerlendirildiğinde önemli bir sonuç ortaya çıkmaktadır: Devlet yalnızca hukuka uygun delil toplamakla yükümlü değildir; temel hakları ihlal ederek elde ettiği bilgileri de kişilerin aleyhine kullanamaz.
IV. YARGITAY KARARLARI IŞIĞINDA HUKUKA AYKIRI DELİL VE ZEHİRLİ AĞACIN MEYVESİ DOKTRİNİ
Konu yalnızca tek bir kararla sınırlı değildir. Farklı dairelerin kararları da aynı doğrultuda önemli örnekler sunmaktadır. Kullanım açısından aşağıdaki kararlar özellikle dikkat çekicidir:
1) Usulsüz arama sonucunda elde edilen deliller
Yargıtay 10. Ceza Dairesi’nin 2021/1523 E., 2022/7238 K. sayılı kararında; arama emrinde belirtilen saatler dışında yapılan arama nedeniyle elde edilen delillerin hükme esas alınamayacağı, ayrıca bu delillerden hareketle ulaşılan verilerin de zehirli ağacın meyvesi kapsamında değerlendirilmesi gerektiği vurgulanmıştır.
2) Hukuka aykırı iletişimin denetlenmesi ve teknik takip
Yargıtay 16. Ceza Dairesi’nin 2016/2524 E., 2017/5338 K. sayılı kararında; iletişimin dinlenmesi, uzatma kararları ve buna bağlı teknik takip tedbirleriyle elde edilen delillerin hukuka aykırı olduğu durumda, bu verilerin mahkûmiyet dayanağı yapılamayacağı belirtilmiştir.
3) Hukuka aykırı görüntü kaydına dayalı kimlik tespiti
Yargıtay 10. Ceza Dairesi’nin 2022/4525 E., 2024/268 K. sayılı kararında; dosyadaki hukuka aykırı görüntü kaydına dayanılarak kimlik tespiti yapılmasının da hukuka aykırı olduğu ve mahkûmiyete dayanak olamayacağı kabul edilmiştir.
4) Savcılık görevlendirmesi olmaksızın elde edilen deliller
Yargıtay 18. Ceza Dairesi’nin 2015/43162 E., 2017/11029 K. sayılı kararında; Cumhuriyet savcısının yazılı veya sözlü görevlendirmesi olmadan yapılan işlemlerle ulaşılan delillerin hukuka uygun kabul edilemeyeceği belirtilmiştir.
5) Hukuka aykırı delile dayalı ikrar
Yargıtay 12. Ceza Dairesi’nin 2018/8188 E., 2019/6514 K. sayılı kararında; hukuka aykırı elde edilen tutanaklara dayalı ikrarların da delil değerinin bulunmadığı, bu deliller dışlandığında yeterli ve kesin ispat kalmıyorsa beraat kararı verilmesi gerektiği ifade edilmiştir.
Bu kararların ortak noktası şudur: Hukuka aykırılık yalnızca ilk işlemi değil, ona bağlı delil zincirini de etkiler.
V.Doktrindeki Görüşler Ne Diyor?
Öğretide de benzer yaklaşım ağır basmaktadır. Prof. Dr. Cumhur Şahin, iletişimin denetlenmesi sonucu elde edilen hukuka aykırı delillerin uzak etkisini incelerken (“Telekomünikasyon Yoluyla İletişimin Denetlenmesi-yargıtay Kararları Çerçevesinde Bir Değerlendirme-1”) hukuka aykırı ilk delil olmasaydı elde edilemeyecek delillerin de değerlendirilmemesi gerektiğini belirtmektedir.
Prof. Dr. Ersan Şen, Av. Tamer Bayraklı ve Stj. Av. Hurşit Berkay Çalışkan; hukuka aykırı delilden türeyen delilin, kendi kanuni şartlarını sağlasa dahi hukuka aykırı sayılması gerektiğini, kamu yararı veya dengeleme gerekçeleriyle bu yasağın yumuşatılamayacağını savunmaktadır.
Bu görüşler, Yargıtay içtihatlarıyla birlikte değerlendirildiğinde, Türk ceza muhakemesinde hukuka aykırı delilin etkisinin dar değil, geniş yorumlandığını göstermektedir.
VI. Uygulama
Pratikte en çok karşılaşılan husus, hukuka aykırı delilin doğrudan değil ama dolaylı biçimde hükme esas alınmasıdır. Kimi dosyalarda ilk arama işleminin usulsüz olduğu kabul edilmesine rağmen, sonrasında elde edilen veriler sanki bağımsız bir delilmiş gibi değerlendirilmeye çalışılır. Bazı durumlarda ise “nasıl olsa aynı sonuca ulaşılırdı” veya “başka türlü elde edilemezdi” gibi gerekçeler öne sürülerek hukuka aykırılık etkisizleştirilmeye çalışılır. Oysa bu tür yaklaşımlar, savunma hakkını zayıflatır ve adil yargılanma ilkesini aşındırır.
VII. Hangi İşlemler Özellikle İncelenmelidir?
Hukuka aykırı delil tartışması birçok dosyada yüzeysel geçilir; oysa belirleyici olan ayrıntıdır. Özellikle şu alanlarda çok dikkatli inceleme gerekir:
Arama ve elkoyma işlemleri: Karar var mı, kararın kapsamı ne, saat ve yer bakımından usule uygunluk sağlanmış mı?
İletişimin dinlenmesi ve teknik takip: Süre, uzatma, katalog suç, gerekçe ve uygulanış biçimi bakımından eksiklik var mı?
Dijital deliller: Telefon, bilgisayar, hard disk, mesajlaşma kayıtları ve yedekleme verileri hangi yöntemle elde edilmiş?
Görüntü ve ses kayıtları: Kaydın elde edilme usulü, kayıt bütünlüğü ve kayıt kaynağı hukuka uygun mu?
Dosyada yer alan delilin içeriği güçlü görünse bile, eğer elde ediliş süreci sakatsa, bu delilin değeri de ciddi şekilde tartışmalı hale gelir.
VIII.Sonradan Elde Edilen Deliller
Sorulması gereken en önemli soru şudur: Bu delile, ilk hukuka aykırı işlem yapılmamış olsaydı yine ulaşılabilecek miydi? Eğer cevap olumsuz ise, delilin "zehirli ağacın meyvesi" niteliğinde olduğu ileri sürülebilir.
Bu nedenle kanaatimizce savunma, yalnızca ilk delile değil, delil zincirinin tamamına odaklanmalıdır.
IX.Sonuç: Hukuka Aykırı Delile Dayanan Hüküm Ne Kadar Sağlıklıdır?
Sonuç olarak, ceza yargılamasında hukuka aykırı delil yasağı ve zehirli ağacın meyvesi doktrini, sadece teknik bir usul meselesi değildir. Bunlar, hukuk devletinin ve adil yargılanma hakkının somut güvenceleridir
Yargıtay kararları ve öğretideki baskın görüş birlikte değerlendirildiğinde, şu temel ilke net biçimde ortaya çıkmaktadır: Hukuka aykırı delil kullanılamaz. Bu delilden türeyen deliller de kural olarak hükme esas alınamaz.
Hukuk devletinde önemli olan yalnızca maddi gerçeğe ulaşmak değildir; o gerçeğe hukukun gösterdiği yoldan ulaşabilmektir. Çünkü hukuka aykırı yollarla elde edilen bir gerçek, adaletin değil, keyfiliğin ürünüdür.