Arabuluculuk, tarafların üzerinde serbestçe tasarruf edebilecekleri özel hukuk uyuşmazlıklarını, tarafsız ve bağımsız bir üçüncü kişinin katılımıyla ve tarafların iradelerine dayalı olarak çözmelerini amaçlayan alternatif bir uyuşmazlık çözüm yöntemidir. Arabuluculuk faaliyetinin anlaşma ile sonuçlanması hâlinde düzenlenen anlaşma belgesi ise yalnızca usul hukukuna ilişkin sonuçlar doğuran bir belge olmayıp aynı zamanda maddi hukuk bakımından tarafları bağlayan bir sözleşme niteliğindedir. Bu nedenle arabuluculuk anlaşma belgesinin geçerliliği, bir taraftan 6325 sayılı Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanunu’nda öngörülen arabuluculuk ilkeleri ve usul kurallarına, diğer taraftan Türk Borçlar Kanunu’nun sözleşmelerin geçerliliğine ilişkin hükümlerine tabidir.
Özellikle iş hukukunda, ihtiyari arabuluculuğun iş sözleşmesinin sona erdirilmesi ve işçilik alacaklarının ödenmesinin belgelendirilmesi amacıyla kullanılmaya başlanması, arabuluculuk anlaşma belgelerinin geçerliliği konusunda önemli uyuşmazlıkların ortaya çıkmasına neden olmuştur.
Yargıtay 9. Hukuk Dairesinin son dönem kararlarında; taraflar arasında gerçek bir uyuşmazlık bulunup bulunmadığı, gerçek bir müzakere sürecinin yürütülüp yürütülmediği, işçinin sürece özgür iradesiyle katılıp katılmadığı, arabulucunun tarafsızlık ve bilgilendirme yükümlülüklerini yerine getirip getirmediği gibi ölçütler ön plana çıkmaktadır.
6325 sayılı Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanunu’nun kabul edilmesiyle birlikte arabuluculuk, Türk hukukunda giderek daha geniş bir uygulama alanına sahip olmuştur. İş uyuşmazlıklarında dava şartı arabuluculuğun kabul edilmesi ise arabuluculuk kurumunun çalışma hayatındaki önemini daha da artırmıştır. Bununla birlikte arabuluculuğun yaygınlaşması, kurumun amacı dışında kullanılması ihtimalini de beraberinde getirmiştir.
Bu sorun özellikle iş sözleşmesinin sona ermesi sırasında gündeme gelmektedir. Uygulamada işçinin iş sözleşmesinin feshedilmesinin hemen öncesinde veya hemen sonrasında ihtiyari arabuluculuğa yönlendirilmesi, işçilik alacaklarının arabuluculuk anlaşma belgesiyle ödenmesi ve işçiden işe iade dâhil olmak üzere geniş kapsamlı haklarından vazgeçtiğine ilişkin beyanlar alınması sıkça yargı kararlarına konu olmaktadır.
Oysa arabuluculuk, işverenin zaten ödemekle yükümlü olduğu işçilik alacaklarının ödenmesini belgelendiren alternatif bir “ibraname mekanizması” değildir. Arabuluculuk kurumunun varlık sebebi, mevcut bir özel hukuk uyuşmazlığının taraflar arasında gerçekleştirilecek gerçek bir müzakere sonucunda çözümlenmesidir. Nitekim Yargıtay 9. Hukuk Dairesi de son dönem kararlarında bu noktaya özel önem vermekte ve arabuluculuğun yalnızca şeklen gerçekleştirilmiş olmasını yeterli kabul etmemektedir.
Bu nedenle arabuluculuk anlaşma belgesinin altında tarafların ve arabulucunun imzalarının bulunması, tek başına belgenin 6325 sayılı Kanun anlamında geçerli bir arabuluculuk anlaşması olduğunu göstermemektedir. Geçerlilik değerlendirmesinde sürecin bütünü dikkate alınmalıdır.
II. Arabuluculuk Anlaşma Belgesinin Hukuki Niteliği
6325 sayılı Kanun’un 18. maddesine göre arabuluculuk faaliyeti sonunda varılan anlaşmanın kapsamını taraflar belirlemekte ve anlaşma belgesi düzenlenmesi hâlinde belge taraflar ile arabulucu tarafından imzalanmaktadır. Kanunun 18/5. maddesinde ise arabuluculuk faaliyeti sonunda anlaşmaya varılması durumunda üzerinde anlaşılan hususlar hakkında taraflarca dava açılamayacağı hükme bağlanmıştır. Güncel Kanun metninde bu düzenleme 18. maddenin beşinci fıkrasında yer almaktadır.
Arabuluculuk anlaşma belgesinin en önemli özelliği, çift yönlü bir hukuki niteliğe sahip olmasıdır. Belge bir taraftan 6325 sayılı Kanun’da düzenlenen arabuluculuk faaliyetinin sonucudur; diğer taraftan tarafların karşılıklı irade beyanlarından meydana gelen bir özel hukuk sözleşmesidir.
Nitekim öğretide ve Yargıtay uygulamasında arabuluculuk anlaşma belgesinin maddi hukuk bakımından bir borçlar hukuku sözleşmesi olduğu kabul edilmektedir. Bu nedenle anlaşma belgesi yalnızca 6325 sayılı Kanun bakımından değil; ehliyet, emredici hükümlere aykırılık, irade bozuklukları ve aşırı yararlanma gibi genel sözleşme hukuku kuralları bakımından da geçerlilik denetimine tabidir.
Bu noktada iki aşamalı bir geçerlilik denetiminden söz etmek mümkündür. İlk olarak ortada 6325 sayılı Kanun anlamında gerçek ve usulüne uygun yürütülmüş bir arabuluculuk faaliyeti bulunmalıdır. İkinci olarak bu faaliyet sonunda ortaya çıkan anlaşma, borçlar hukuku bakımından geçerli bir sözleşmenin taşıması gereken koşulları taşımalıdır. Bu ayrım önemlidir. Zira her “arabuluculuk anlaşma belgesi” başlıklı evrak, hukuken geçerli bir arabuluculuk anlaşma belgesi olmayabilir.
III. Gerçek Bir Uyuşmazlığın Varlığı Geçerliliğin Ön Koşuludur
Arabuluculuk kavramının merkezinde “uyuşmazlık” bulunmaktadır. 6325 sayılı Kanun’un amacı, tarafların üzerinde serbestçe tasarruf edebilecekleri özel hukuk uyuşmazlıklarının çözümlenmesidir. Bu nedenle henüz tarafların karşı karşıya gelmediği, herhangi bir hakkın ileri sürülmediği veya ileri sürülen talebin karşı tarafça reddedilmediği bir durumda gerçek anlamda bir uyuşmazlığın varlığından söz edilemez.
Yargıtay 9. Hukuk Dairesi bu konuda oldukça belirgin bir içtihat geliştirmiştir. Daireye göre taraflar arasında uyuşmazlığın varlığından söz edilebilmesi için bir tarafın diğerine karşı alacak, tazminat veya işe iade gibi bir hak ileri sürmesi ve karşı tarafın bu talebi kabul etmemesi sonucunda tarafların anlaşamamış olmaları gerekir. Bu nedenle henüz bir uyuşmazlık ortaya çıkmadan düzenlenen arabuluculuk belgesinin 6325 sayılı Kanun’un 18/5. maddesi anlamında geçerli bir anlaşma belgesi sayılması mümkün değildir.
Özellikle iş hukukunda fesih işlemiyle aynı gün içerisinde ihtiyari arabuluculuğa başvurulması, arabulucunun görevlendirilmesi, tarafların işçilik alacaklarının tamamını müzakere ettiği ve aynı gün anlaşma sağladığının belirtilmesi Yargıtay tarafından ihtiyatla değerlendirilmektedir.
Yargıtay 9. Hukuk Dairesinin 13.01.2025 tarihli, 2024/13061 E., 2025/348 K. sayılı kararında; fesih işlemiyle aynı gün gerçekleştirilen arabuluculukta taraflar arasında önceden hangi uyuşmazlığın bulunduğunun ortaya konulmadığı, arabuluculuk yönteminin fesih işlemleri ve buna bağlı ödemelerin yapılması için kullanılamayacağı belirtilmiştir. Daire, arabuluculuğun özellikle işçinin ileride dava açmasını engellemek amacıyla kullanılmasının kurumun amacıyla bağdaşmadığını kabul etmiştir.
Bu içtihat doğrultusunda söylenebilir ki arabuluculuğun geçerliliği bakımından kronoloji önem taşımaktadır. İş sözleşmesinin sona ermesi, işçinin bir talepte bulunması, işverenin bu talebi tamamen veya kısmen reddetmesi ve sonrasında arabuluculuk yoluna başvurulması şeklindeki doğal uyuşmazlık kronolojisi ile; işverenin iş sözleşmesini sona erdirirken önceden hazırladığı belgelerle birlikte çalışanı arabuluculuğa yönlendirmesi aynı hukuki nitelikte değildir.
IV. Arabuluculuk, İbra veya Ödeme Belgesi Üretme Aracı Olarak Kullanılamaz
İş hukukundaki en önemli tartışmalardan biri, arabuluculuk anlaşma belgesinin işçi alacaklarına ilişkin ibra hükümlerini bertaraf etmek amacıyla kullanılıp kullanılamayacağıdır.
Yargıtay’ın yaklaşımına göre usulüne uygun bir arabuluculuk faaliyeti sonucunda düzenlenen geçerli anlaşma belgesine doğrudan TBK m.420’deki ibra koşullarının uygulanması mümkün değildir. Aksi hâlde arabuluculuk yoluyla iş uyuşmazlıklarının çözülmesi önemli ölçüde imkânsız hâle gelebilecektir.
Ancak bunun ön koşulu, gerçek ve usulüne uygun bir arabuluculuk faaliyetinin bulunmasıdır. Arabuluculuğun yalnızca işverenin mevcut borçlarını ödemesi ve bu ödemenin karşılığında işçinin haklarından vazgeçtiğine ilişkin güçlü bir belge elde etmesi amacıyla kullanıldığı tespit edildiğinde durum değişmektedir.
Yargıtay 9. Hukuk Dairesi açık biçimde, geçerli bir arabuluculuk faaliyetinin bulunmadığı hâllerde belgenin somut olayın özelliklerine göre TBK m.420’deki ibra koşulları veya ifaya ilişkin hükümler çerçevesinde değerlendirilmesine engel bulunmadığını belirtmektedir. Bu yaklaşım, iş hukukunun emredici koruma hükümlerinin arabuluculuk görüntüsü altında etkisiz hâle getirilmesini önlemesi bakımından önemlidir.
V. İradi Olma ve Eşitlik İlkelerinin İhlali
6325 sayılı Kanun’un 3. maddesine göre taraflar ihtiyari arabuluculuk bakımından arabulucuya başvurmak, süreci devam ettirmek, sonuçlandırmak veya süreçten vazgeçmek konusunda serbesttir. Aynı maddede tarafların gerek arabulucuya başvururken gerekse süreç boyunca eşit haklara sahip oldukları açıkça belirtilmiştir.
Özellikle işçi–işveren ilişkilerinde taraflar arasındaki ekonomik ve organizasyonel güç farkı dikkate alındığında, şekli eşitlik tek başına yeterli değildir. İşçinin işverenin işyerine çağrılması, görüşmenin tamamen işveren tarafından organize edilmesi, arabulucunun işveren tarafından belirlenmesi, işçinin hukuki yardım almadan çok sayıda işveren temsilcisi karşısında bırakılması, belgelerin önceden hazırlanmış olması ve çalışana yalnızca imza aşamasında sunulması gibi olgular birlikte değerlendirilmelidir.
Yargıtay 9. Hukuk Dairesinin 01.07.2024 tarihli, 2024/7792 E., 2024/10322 K. sayılı kararına konu olayda işçilerin toplu hâlde işyerine çağrılması, önceden belirlenen ödemelerin kabul edilmesi karşılığında belgelerin imzalatılması ve arabulucunun telefonla yalnızca teklif edilen miktarın kabul edilip edilmediğini sorması yeterli görülmemiştir. Kararda gerçek anlamda müzakere aşamasının gerçekleşmediği ve arabuluculuğun temel ilkeleri olan iradilik ile eşitliğin sağlanmadığı kabul edilmiştir.
Dolayısıyla iradilik yalnızca “belgede imzası var mı?” sorusuna indirgenemez. Asıl değerlendirilmesi gereken, tarafın arabuluculuk sürecine ve anlaşmanın içeriğine ilişkin kararını gerçek anlamda özgür şekilde oluşturup oluşturamadığıdır.
VI. Gerçek Bir Müzakere Sürecinin Bulunması Zorunluluğu
Arabuluculuk, belgelerin hazırlanıp taraflara imzalatılmasından ibaret bir şekil işlemi değildir. Kanundaki tanım gereğince arabuluculuk; tarafları görüşmek ve müzakerelerde bulunmak amacıyla bir araya getiren, tarafların birbirlerini anlamalarını ve kendi çözümlerini üretmelerini sağlayan sistematik bir uyuşmazlık çözüm yöntemidir.
Bu nedenle anlaşma belgesinin geçerlilik denetiminde müzakerenin gerçekten gerçekleşip gerçekleşmediğinin araştırılması gerekir. Tarafların taleplerini ortaya koymadığı, teklif ve karşı tekliflerin değerlendirilmediği, anlaşmanın sonuçlarının açıklanmadığı ve arabulucunun yalnızca hazırlanmış bir mutabakatı tasdik ettiği süreç, gerçek anlamda arabuluculuk olarak nitelendirilemez.
Hukuk Genel Kurulunun 21.05.2025 tarihli, 2024/499 E., 2025/329 K. sayılı kararında da arabuluculuk faaliyetinin kanuna uygunluğunun yalnızca anlaşmanın imzalandığı anda değil, sürecin tamamında mevcut olması gerektiği vurgulanmıştır. Kurul, tarafların kendi aralarında oluşturdukları bir sözleşmenin sonradan arabulucuya imzalatılmasının tek başına bu belgeye arabuluculuk anlaşması niteliği kazandırmayacağını belirtmiştir.
Bu yaklaşım, “şekli arabuluculuk” ile “gerçek arabuluculuk” arasındaki sınırı ortaya koyması bakımından önemlidir.
VII. Arabulucunun Tarafsızlığı, Şahsen Görev Yapması ve Bilgilendirme Yükümlülüğü
Arabulucunun rolü anlaşmanın geçerliliği bakımından tali değil, merkezi niteliktedir. Arabulucunun tarafların anlaşmasını sadece kayıt altına alan bir kişi olarak görülmesi mümkün değildir. Arabulucu tarafsızlığını korumalı, süreci bizzat yürütmeli ve tarafların arabuluculuk sürecinin niteliğini ve hukuki sonuçlarını anlayabilecekleri bir süreç oluşturmalıdır.
Özellikle arabulucunun işverenle geçmiş veya mevcut bir vekâlet ilişkisinin bulunması, taraflardan biriyle ekonomik ya da mesleki bağlantısının olması veya sürece yalnızca belge imzalatılması aşamasında katılması tarafsızlık bakımından ciddi sorunlar doğurabilmektedir.
Yargıtay 9. Hukuk Dairesinin 15.12.2025 tarihli, 2025/8505 E., 2025/9892 K. sayılı kararında arabulucunun işverenle olan vekâlet ilişkisi, yeterli bilgilendirme yapılmaması ve gerçek bir müzakere sürecinin yürütülmemesi değerlendirilerek anlaşma belgesinin iptaline ilişkin karar hukuka uygun bulunmuştur. Bu nedenle arabulucunun tarafsızlığı ve süreci gerçekten yürütüp yürütmediği, anlaşma belgesinin geçerlilik denetiminde araştırılması gereken temel unsurlardandır.
VIII. Borçlar Hukuku Bakımından İrade Sakatlığı
Usulüne uygun bir arabuluculuk süreci bulunması, anlaşma belgesinin borçlar hukuku bakımından her durumda geçerli olduğu anlamına gelmez. Arabuluculuk anlaşma belgesi bir sözleşme olduğundan yanılma, aldatma ve korkutma gibi irade bozukluklarına ilişkin TBK hükümleri bu sözleşmeler bakımından da uygulanabilir.
Örneğin çalışana imzaladığı belgenin yalnızca kıdem ve ihbar tazminatı ödemesine ilişkin olduğu söylenmesine rağmen belgede işe iade hakkından ve sair işçilik alacaklarından vazgeçildiğine ilişkin hükümler bulunması, somut olayın özelliklerine göre aldatma veya esaslı yanılma gündeme getirebilir.
Benzer şekilde işçinin hak ettiği ve işverenin zaten ödemekle yükümlü olduğu alacakların ancak arabuluculuk anlaşması imzalanırsa ödeneceğinin bildirilmesi, olayın şartlarına göre iradenin serbestçe oluşup oluşmadığının değerlendirilmesini gerektirir.
TBK m.39 uyarınca yanılma veya aldatmanın öğrenildiği ya da korkutmanın etkisinin ortadan kalktığı tarihten itibaren bir yıl içerisinde sözleşmeyle bağlı olunmadığının ileri sürülmemesi hâlinde sözleşme onanmış sayılmaktadır. Bu nedenle irade sakatlığına dayalı taleplerde süre meselesinin ayrıca değerlendirilmesi gerekir.
IX. Aşırı Yararlanma
Arabuluculuk anlaşma belgelerinin iptalinde gündeme gelebilecek diğer bir hukuki sebep TBK m.28’de düzenlenen aşırı yararlanmadır. Özellikle işsiz kalmış, ekonomik olarak zor durumda bulunan ve hak ettiği tazminatlara süratle ulaşma ihtiyacı içerisinde olan işçinin bu durumundan yararlanılarak hak ettiği tutarla açıkça orantısız bir ödeme karşılığında çok geniş kapsamlı haklarından vazgeçmesinin sağlanması hâlinde aşırı yararlanma tartışması doğabilir.
TBK m.28 gereğince açık oransızlığın zarar görenin zor durumda kalmasından, düşüncesizliğinden veya deneyimsizliğinden yararlanılarak meydana getirilmesi hâlinde zarar gören, sözleşmeyle bağlı olmadığını ileri sürebileceği gibi edimler arasındaki oransızlığın giderilmesini de talep edebilir. Bu hakkın kullanılmasına ilişkin Kanunda bir yıllık ve her hâlde beş yıllık süreler öngörülmüştür.
Öğretide de arabuluculuk anlaşma belgesinin bir borçlar hukuku sözleşmesi olması nedeniyle aşırı yararlanma hükümlerine tabi olduğu ve şartların gerçekleşmesi hâlinde belgenin iptal edilebileceği kabul edilmektedir.
Bununla birlikte yalnızca tarafların anlaştığı miktarın mahkeme sonucunda elde edilebilecek muhtemel miktardan düşük olması tek başına aşırı yararlanmayı kanıtlamaz. Zarar görenin zayıf durumundan karşı tarafın bilinçli biçimde yararlanmış olduğunun da ortaya konulması gerekir.
X. “İptal” Kavramının Hukuki Açıdan Ayrıştırılması Gereği
Uygulamada genel olarak “arabuluculuk tutanağının iptali” veya “anlaşma belgesinin iptali” ifadeleri kullanılmaktadır. Ancak hukuki yaptırım bakımından bütün geçersizlik sebepleri aynı nitelikte değildir. Gerçekte bir arabuluculuk faaliyetinin hiç bulunmaması veya Kanunun temel şartlarının gerçekleşmemesi durumunda tartışma, belgenin 6325 sayılı Kanun anlamında bir arabuluculuk anlaşma belgesi sayılıp sayılamayacağına ilişkindir.
Sözleşmenin emredici hükümlere, kamu düzenine, ahlaka veya kişilik haklarına aykırı olması durumunda kesin hükümsüzlük söz konusu olabilir. Yanılma, aldatma, korkutma veya aşırı yararlanma durumlarında ise kural olarak iptal edilebilirlik gündeme gelir.
Dolayısıyla “arabuluculuk anlaşma belgesinin iptali” üst başlığı altında aslında birbirinden farklı hükümsüzlük türleri bulunmaktadır. Makul olan, mahkemenin yalnızca belgeyi iptal etmekle yetinmemesi, belgenin hangi hukuki sebeple geçersiz sayıldığını da ortaya koymasıdır. Bu ayrım özellikle süre, ispat yükü ve belgenin daha sonra başka bir hukuki işlem olarak ayakta tutulup tutulamayacağı bakımından önem taşımaktadır.
XI. 6325 Sayılı Kanun m.18/5’teki Dava Açma Yasağı Mutlak Değildir
6325 sayılı Kanun’un 18/5. maddesi uyarınca arabuluculuk faaliyeti sonunda anlaşmaya varılması hâlinde üzerinde anlaşılan hususlar hakkında taraflarca dava açılamaz. Ancak bu hükmün geçersiz bir anlaşma belgesini yargısal denetimden tamamen bağışık hâle getirdiği kabul edilemez.
Nitekim gerek öğretide gerekse Yargıtay uygulamasında dava açma yasağının mutlak olmadığı; anlaşma belgesinin sahteliğinin, irade sakatlığının, aşırı yararlanmanın veya arabuluculuk faaliyetinin usulüne uygun yürütülmediğinin ileri sürülmesinin mümkün olduğu kabul edilmektedir. Aksi yorum, sahte veya irade sakatlığıyla oluşturulmuş bir anlaşma belgesinin sırf üzerinde “arabuluculuk anlaşma belgesi” yazması nedeniyle hiçbir zaman yargı önüne taşınamaması sonucunu doğurur ki bu sonucun hukuk devleti ve hak arama özgürlüğü ile bağdaştırılması mümkün değildir.Bu nedenle m.18/5 hükmündeki dava açma yasağı ancak hukuken geçerli bir arabuluculuk anlaşması bakımından sonuç doğurmalıdır.
XII. Anlaşma Belgesinin İptalinin Ayrı Dava veya Asıl Taleple Birlikte İleri Sürülmesi
Uygulamadaki önemli sorunlardan biri de arabuluculuk anlaşma belgesinin geçersizliğinin ne şekilde ileri sürüleceğidir.
Yargıtay 9. Hukuk Dairesinin 04.07.2024 tarihli, 2024/8763 E., 2024/10645 K. sayılı kararında anlaşma belgesinin geçersizliğini ileri süren tarafın iptali ayrı bir dava ile talep edebileceği gibi, alacak veya işe iade talebiyle birlikte de ileri sürebileceği kabul edilmiştir. Daire ayrıca ayrı açılan arabuluculuk anlaşma belgesinin iptali davası ile işe iade davasının farklı kanun yolu rejimlerine tabi olması nedeniyle usuli sorunlara dikkat çekmiştir.
Bu durum özellikle işe iade davalarında önemlidir. Zira geçerli olduğu ileri sürülen ihtiyari arabuluculuk anlaşmasında işçinin işe iade talebinden vazgeçtiğinin düzenlenmiş olması hâlinde, işe iade uyuşmazlığının esasının incelenebilmesi için öncelikle anlaşma belgesinin geçerliliğinin değerlendirilmesi gerekir.
Buna karşılık yalnızca dava şartı arabuluculuk sonunda düzenlenen bir anlaşmama son tutanağının iptal edilmek istenmesi farklı değerlendirilmelidir. Yargıtay 9. Hukuk Dairesinin 2023/17751 E., 2024/933 K. sayılı kararında dava şartının mahkeme tarafından re’sen incelenecek olması sebebiyle ayrıca anlaşmama son tutanağının iptalini istemekte hukuki yarar bulunmadığı kabul edilmiştir. Dolayısıyla “arabuluculuk tutanağının iptali” ifadesi kullanılırken anlaşma belgesi ile anlaşmama son tutanağının birbirinden ayrılması zorunludur.
XIII. İspat Sorunu ve Güncel Yargıtay Yaklaşımı
Arabuluculuk anlaşma belgesinin iptalini isteyen taraf, dayandığı geçersizlik sebebini kural olarak ispat etmek zorundadır. Bu noktada anlaşmanın işyerinde yapılması, işverenin arabuluculuk teklifinde bulunmuş olması veya görüşmenin fesih tarihine yakın gerçekleştirilmesi önemli emareler olmakla birlikte her somut olayda tek başına geçersizlik sonucunu doğurmayabilir.
Nitekim Yargıtay 9. Hukuk Dairesinin 13.01.2026 tarihli, 2025/9628 E., 2026/87 K. sayılı kararında işçi, işveren baskısı ve yanlış yönlendirme sonucunda anlaşma belgesini imzaladığını ileri sürmüş; ancak Daire irade fesadı iddiasının yeterli delillerle ispatlanamadığını, belgelerden işçinin arabuluculuk süreci ve sonuçları konusunda bilgilendirildiğinin anlaşıldığını belirterek iptal kararını bozmuştur.
Bu karar, son dönem Yargıtay yaklaşımının önemli bir yönünü göstermektedir: Mahkemeler ne belgenin altında imza bulunmasını tek başına geçerlilik için yeterli kabul etmeli ne de işverenin organizasyonunun varlığını otomatik olarak geçersizlik sebebi saymalıdır. Asıl yapılması gereken, somut olayın bütün özelliklerinin incelenmesidir.
Görüşmenin nerede gerçekleştirildiği, ne kadar sürdüğü, arabulucunun sürece ne şekilde katıldığı, tarafların ayrı ayrı dinlenip dinlenmediği, işçinin haklarının kapsamının açıklanıp açıklanmadığı, teklif ve karşı teklif bulunup bulunmadığı, belgelerin ne zaman hazırlandığı, işçiye suret verilip verilmediği, arabulucu ile işveren arasındaki ilişki, işçinin görüşmeden hemen önce ve sonra ortaya koyduğu davranışlar ve tanık anlatımları birlikte değerlendirilmelidir.
Son dönem Yargıtay kararları birlikte değerlendirildiğinde ihtiyari arabuluculuk anlaşma belgelerinin geçerliliği bakımından giderek daha somut bir denetim modeli oluştuğu görülmektedir. Bu denetimin merkezinde imza değil, gerçek uyuşmazlık, gerçek müzakere ve gerçek irade bulunmaktadır.
Arabuluculuk kurumunun hukuki gücü, tarafların anlaşmasına önemli sonuçlar bağlanmasından kaynaklanmaktadır. Arabuluculuk anlaşmasının ilam niteliğinde belge hâline gelebilmesi ve üzerinde anlaşılan konularda yeniden dava açılmasının engellenmesi, kuruma olağan bir özel hukuk sözleşmesinden daha güçlü sonuçlar kazandırmaktadır. Tam da bu nedenle arabuluculuk mevzuatından kaynaklanan bu avantajların ancak gerçekten arabuluculuk niteliğini taşıyan süreçlere tanınması gerekir.
İşverenin zaten ödemekle yükümlü olduğu alacakları belirleyerek çalışanı işyerine çağırdığı, hazırlanan belgelerin imzalanmasını ödemenin koşulu hâline getirdiği, arabulucunun müzakereyi fiilen yürütmediği ve çalışanın ileride dava açmasını önlemek amacıyla geniş kapsamlı feragat hükümlerinin oluşturulduğu bir işlemin yalnızca tarafların ve arabulucunun imzasını taşıması nedeniyle 6325 sayılı Kanun’un korumasından yararlandırılması, arabuluculuğu uyuşmazlık çözüm yönteminden çıkarıp özel bir ibra mekanizmasına dönüştürür.
Buna karşılık her ihtiyari arabuluculuk anlaşmasının işçinin daha sonra pişman olması veya mahkemede daha fazla hak elde edebileceğini düşünmesi nedeniyle geçersiz sayılması da mümkün değildir. Gerçek bir uyuşmazlık mevcutsa, taraflar süreç hakkında bilgilendirilmişse, gerçek bir müzakere yürütülmüşse ve taraf iradesini sakatlayan bir durum ispat edilemiyorsa yapılan anlaşmanın bağlayıcılığı korunmalıdır.
Dolayısıyla yargısal denetimin amacı arabuluculuk anlaşmalarını kolaylıkla hükümsüz hâle getirmek değil; arabuluculuk görüntüsü altında gerçekleştirilen işlemler ile gerçek arabuluculuk faaliyetlerini birbirinden ayırmak olmalıdır.
İhtiyari arabuluculuk anlaşma belgesi, arabuluculuk faaliyetinin anlaşma ile sonuçlanması üzerine ortaya çıkan ve taraflar açısından önemli maddi ve usuli sonuçlar doğuran bir sözleşmedir. Ancak belgenin 6325 sayılı Kanun’un sağladığı hukuki sonuçlardan yararlanabilmesi için yalnızca şekli koşulların gerçekleşmesi yeterli değildir.
Öncelikle taraflar arasında somut bir uyuşmazlığın bulunması, arabuluculuk sürecinin Kanunun temel ilkelerine uygun şekilde yürütülmesi, tarafların sürece özgür iradeleriyle katılması, eşitliğin korunması, arabulucunun tarafsız ve etkin şekilde görev yapması ve taraflar arasında gerçek bir müzakere gerçekleştirilmesi gerekir. Bunun yanında arabuluculuk anlaşma belgesi bir borçlar hukuku sözleşmesi olduğundan yanılma, aldatma, korkutma, aşırı yararlanma ve kesin hükümsüzlük sebepleri bakımından da denetime tabidir.
Özellikle iş hukukunda arabuluculuk; iş sözleşmesinin sona erdirilmesine ilişkin işlemleri gerçekleştirmek, mevcut işçilik alacaklarının ödenmesini belgelendirmek veya işçinin ileride dava açmasını engelleyen geniş kapsamlı bir ibra belgesi oluşturmak amacıyla kullanılamaz.
Yargıtay’ın son dönem içtihatlarında ortaya çıkan yaklaşım da bu doğrultudadır. Geçerlilik değerlendirmesinin merkezine şekli imza yerine uyuşmazlığın gerçekliği, müzakerenin varlığı ve taraf iradesinin özgürlüğü yerleştirilmektedir.
Sonuç olarak ihtiyari arabuluculuk anlaşma belgesinin geçerliliği konusunda benimsenmesi gereken temel ölçüt şu şekilde ifade edilebilir: Arabuluculuğun hukuki sonuçlarından yalnızca şeklen arabuluculuk olarak adlandırılan işlemler değil, 6325 sayılı Kanun’un amacı ve temel ilkelerine uygun biçimde gerçekleştirilen gerçek arabuluculuk faaliyetleri yararlanmalıdır.
Av. Ceren KURT
Next






