Osmanlı'da çevre temizliği yasaknâmesi


Yakın bir tarihe kadar sömürgecilik mantığıyla yeryüzünün bitki örtüsünü ve yer altının madenlerini ölçüsüz şekilde kullanan insan, sonunda denizin bittiğini anlamıştır.

Sanayileşme ile birlikte ırmakların, denizlerin, karaların, atmosferin hatta uzayın da kirlenmesi ve insan hayatını tehdit eder boyutlara ulaşması, çevrenin korunmasının artık zaruret haline geldiğini gösterdi. Bu gerçeği gören insanlar, yerel ve uluslararası teşkilatlarla ve çeşitli yayın organlarıyla çevrenin kurtarılması için çalışmalara başladı.


Ülkemizde de benzer çalışmalara adım atildi. Bununla birlikte Müslümanların çevre hassasiyeti daha eski tarihlere dayanmaktadır. Müslüman âlimlere göre insan, kâinatın hem çekirdeği hem de meyvesidir. Çevremizdeki canlı ve cansız varlıklar, Allah (cc) tarafından insanın hizmetine verilmiştir. Ancak insan, bu varlıkların sahibi değil sadece emanetçisidir. Dolayısıyla çevresindeki varlıklara bir emanete gösterilecek özeni göstermek zorundadır.

Çevremizdeki varlıklara özenle ve merhametle davranmamız gerektiği ile ilgili çok sayıda hadis de bulunmaktadır. Çevre hassasiyetimizin temellerini oluşturması açısından bunlardan birkaç tanesini buraya alalım. “Merhamet edenlere Rahman da merhamet eder. Yeryüzündekilere merhamet edin ki göktekiler de size merhamet etsin.”; “ ‘Ey Allah'ın Resulü! Hayvanlara yaptığımız iyiliklerden dolayı bizim için sevap var mıdır?' diye sordular. Allah Resulü(asm) de: ‘Her canlıya yapılan iyilik için sevap vardır.' buyurdu.”; “Bir karınca, peygamberlerden birini ısırdı. Bunun üzerine karınca yuvalarının yakılmasını emretti ve yakıldı. Allah bunun üzerine şunu vahyetti: Seni bir karınca ısırdı diye Allah'ı tesbih eden ümmetlerden bir ümmeti yaktın.” (Rudani). Son hadisten de anlaşılacağı gibi, İslâmî anlayışa göre her canlı gurubu bir ümmettir ve görevleri Allah'ı tesbih etmektir. Öyleyse Allah'ı tesbih eden ve topluluk teşkil eden varlıkları korumak gerekmektedir.

İslam tarihi boyunca Müslümanların çevrelerindeki varlıklara davranışları yukarıdaki esaslar çerçevesinde olagelmiştir. Osmanlı Devleti döneminde de Müslümanların, çevrenin korunması için aynı hassasiyeti gösterdikleri anlaşılmaktadır. Bu konu hakkında birkaç örnek verelim.

AVRUPALI BİR SEYYAHTAN OSMANLI NOTLARI

Kanunî döneminde Osmanlı ülkesinde seyahat eden Avrupalı bir seyyah olan Hans Dernschwam'ın anlattıklarına göre, 1542 yılında İstanbul'da sadâret kaymakamı olan Koca Mehmed Paşa, bir lokantanın önünde odun yüklü olarak bekleyen güzel bir at görür. Atın sahibi lokantada karnını doyurmaktadır. Bu duruma sinirlenen Paşa, odunları atın sırtından indirip, sahibinin sırtına yükletir. Ata, bir akçelik kuru ot aldırır. At bu otu yiyene kadar adam sırtında ağır odun yükü ile ayakta bekler.

Yazar, Anadolu'da birçok şehri gezmiştir. Yol boyunca arazinin özelliklerini anlatır ve ormanların çok az olduğundan bahseder. Fakat şartlı şekilde gözlemlerde bulunmakta ve Osmanlı halkını suçlamaktadır. Ne var ki o bölgeler karasal iklime sahiptir.

 Aynı tarihlerde padişahın ormanlardan ağaç kesilmesini yasaklayan fermanları vardır. Bu fermanlardan da anlaşıldığına göre, devlet ormanların korunması için gerekli hassasiyeti göstermiştir.

ÇÖPLÜK SUBAŞI VE ŞEHİRLERİN TEMİZLİĞİ

Yasaknâme, günümüzdeki tüzüklere benzer hukukî düzenlemelerdir. Dünyanın çevre temizliği ile ilgili ilk hukukî düzenlemesi, bir yasaknâme olarak, 1539 yılında Kanunî Süleyman devrinde hazırlanmıştır. Bu yasaknâme, Edirne'nin temizliği ile görevli olan çöplük subaşısına hitaben hazırlanmıştır. Subaşı, o dönemde emniyet, zabıta ve kısmen de belediye hizmetlerini yerine getiren bir görevlidir. Subaşılar içerisinde, şehrin temizliği ile görevli olana da 'çöplük subaşısı' adı veriliyordu. Çöplük subaşısı sokakları acemi oğlanlarına temizlettirirdi.

Söz konusu yasaknâmede çevre temizliği ile ilgili ayrıntılı düzenlemeler yer almaktadır. Yasaknâmenin birinci maddesinde, evlerin ve dükkânların önlerinin temiz tutulmasının sağlanması emredilmektedir. İkinci madde, sokaklardaki çöpler kimin evine ya da dükkânına yakın ise ve onun döktüğü de tespit edilmişse, o kimseye temizletilmesi ile ilgilidir. Üç ve dördüncü maddeler, hamamların ve otellerin temizliği ile; altı ve yedinci maddelerde çamaşırcı, kan alıcı, boyacı, aşçı ve semerci gibi esnafların artık maddelerini yola dökmelerine engel olup, şehir dışında uygun yerlere atmalarının sağlanması emredilmektedir. Sekizinci maddede ise arabacıların hayvanlarını dükkânların önünde bekletmemeleri ve hayvanların dinlenmesine ve çevrenin temizliğine uygun yerlere götürmeleri emredilmektedir. Bu Yasakname'yi aşağıya alıyoruz:

“Edirne'nin Mahalleleri ve Sokakları ve Çarşılarını Temiz Etmesi İçün Nişan-ı Hümayun.

1. Çağırdub ve yasak ede; min ba'd hiç ehad, evi yörelerin ve dükkânların nâpâk tutmayub mezbele ve anın emsalinden nesne vâki olmaya, olursa gidereler.

2. Mezkûr subaşı, bu babda kemal-i ihtimâm üzere olub çarşularda ve mahallelerde dökülen mezbeleleri, kimin evine ve havlusuna yakın olursa anın döktüğü malum olıcak pak etdüre. ‘Biz etmedük.' derler ise edeni bulıvereler, anun yasağı ana ola.

...

4. Ve hamamların çirgâbı yolları mezbeleler ile tutulmuş ola, kimin evine ve havlusuna ve haremine yakın olursa, ayırtlatduralar. ‘Biz etmedük.' derlerse edeni bulıvereler, ana pâk etdüre.

...

6. Ve câmeşûyların ve kan alıcıların kanların ve çirgâbların tarik-i âmme dökmekden men edüb hâli ve halvet yerlere iletdüre.

7. Ve boyacıların ve aşçıların ve başçıların  ve semercilerin otların ve gübrelerin yol üstünde dökmekden tamam men ve yasak edüb hâli ve halvet yerlere iletdüre.

8. Ve yasak ede ki; arabacılar sığırların nalband dükkânında aleflemeyüb evvelden kanda alefler ise, gerü anda alef ede. Eğer zaruret olursa, nalband dükkânlarında aleflemelü olursa, anlara pâk etdüre. ...

Fi Safer sene 946 (1539)”

O dönemlerde çöplük subaşıları gibi resmî görevlilerin yanında bir kısım vakıf görevlileri de sokakların temizliği ile ilgilenmekteydiler. Mesela, sokaklardaki tükürükleri temizlemek amacıyla görevlendirilen vakıf hizmetlileri bulunmaktaydı. Bu vakıflardan birisi, Fatih Sultan Mehmed tarafından kurulmuştur ve vakfiyesinde şöyle denilmektedir:

“Ben ki İstanbul Fâtihi abd-i âciz Fâtih Sultan Mehmed, bizâtihi alın terimle kazanmış olduğum akçelerimle satın aldığım İstanbul'un Taşlık mevkiinde kâin ma'lumu'l-hudud olan 136 bâb dükkânımı aşağıdaki şartlar muvacehesinde vakf-ı sahih eylerim. Şöyle ki; bu gayrimenkûlâtımdan elde olunacak nemâlarla İstanbul'un her sokağına ikişer kişi tâyin eyledim. Bunlar ...günün belirli saatlerinde bu sokakları gezeler. Bu sokaklara tükürenlerin tükrükleri üzerine bu tozu dökeler ki yevmiye yirmişer akçe alsınlar…”

Bu örnek belgeler atalarımızın çevrenin temizliğine ve korunmasına ne kadar önem verdiğini açıkça ortaya koymaktadır. Şehirlerimizin alabildiğine kirlendiği günümüzde, aynı hassasiyete ne kadar ihtiyacımız olduğu âşikârdır.

*Doç. Dr., Zirve Ünv., Hukuk Fakültesi 

ABDULLAH DEMIR- ZAMAN 


Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.