‘Adil yargılama ve savunma’sız hukuk!
1949 yılında kurulan Avrupa Konseyi ilk iş olarak Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni Türkiye’nin de bulunduğu devletlerce 4 Kasım 1950’de Roma’da 15 ülke tarafından imzalanmıştır. 3 Eylül 1953 tarihinde yürürlüğe giren Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde yer alan medeni hak ve siyasal hakların ihlal edilmesine karşı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi bir uluslararası mahkeme olarak 1959 yılında kurulmuş ve 1998 yılından itibaren de sürekli mahkeme haline gelmiştir.

Türkiye Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni 10 Mart 1954’te onaylamış ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne de ‘bireysel başvuru hakkını’ 28 Ocak 1987 tarihinde tanımış, mahkemenin zorunlu yargı yetkisini ise 28 Ocak 1990’da kabul etmiştir.

Sözleşme’nin 6’ncı maddesi: ‘Adil Yargılama Hakkı’nı düzenlemektedir ki, buna göre: Herkes ‘bağımsız ve tarafsız mahkeme’de ‘makul bir süre’de ‘hakkaniyete uygun ve açık olarak görülmesi’ni isteme hakkına sahiptir. ‘Hüküm açık oturumda verilir’ diyerek savunma avukatlarından bile gizlenerek karar verilemeyeceğini garanti altına alıyor. Madde ‘masumiyet’ ilkesini öne çıkararak sanıkların en az aşağıdaki haklara sahip olduğunu ilan ediyor.

a. Kendisine yöneltilen suçlamanın niteliği ve nedeninden en kısa zamanda, anladığı bir dille ve ayrıntılı olarak haberdar edilmek;

b. Savunmasını hazırlamak için gerekli zamana ve kolaylıklara sahip olmak;

c. Kendi kendini savunmak veya kendi seçeceği bir avukatın yardımından yararlanmak ve eğer avukat tutmak için mali olanaklardan yoksunsa ve adaletin selameti gerektiriyorsa, mahkemece görevlendirilecek bir avukatın para ödemeksizin yardımından yararlanabilmek;

d. İddia tanıklarını sorguya çekmek veya çektirmek, savunma tanıklarının da iddia tanıklarıyla aynı koşullar altında çağrılmasının ve dinlenmesinin sağlanmasını istemek;

e. Duruşmada kullanılan dili anlamadığı veya konuşmadığı takdirde bir tercümanın yardımından para ödemeksizin yararlanmak.

Söz konusu haklar sadece Avrupa Konseyi’ne üye 50’ye yakın ülkede değil diğer demokratik hukuk devletlerinde uygulanmaktadır. Bir bakıma devletlerin demokratik hukuk devleti olup olmaması bu ilkelerin uygulamada yer alıp yer almamasıyla ölçülmektedir. Çünkü yukarıda yer alan adil yargılanma ve savunma hakkına riayet edilmesi bireyin haklarını her zaman ihlal edecek gücü elinde tutan devlete karşı korumayı sağlayacaktır. Devlete karşı korunamayan bireyleri hem hak ve özgürlüklerini kaybeder hem de bu durum devam ederse bu bireylerin ülkeye katkısı en aza iner. Sonuçta hem ülkede yaşayan bireyler hem de ülke siyasal, sosyal ve ekonomik olarak tahmin edilemeyecek problemlerle karşı karşıya kalır.

Türkiye, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni yazan ve imzalayan ilk grup ülkeler arasında yer almasına, imzaladığı sözleşmedeki istenen yargılama prensiplerine zaman zaman riayet etmesine rağmen son iki yıl içerisinde bu seviyeden geriye gidilmiştir. Artık Türkiye’de adil yargılanma ve savunma hakkının çiğnendiği noktasında sadece sıradan halk değil her gün mahkemelerde zamanını geçiren hukukçular ve onların bağlı bulundukları barolar da hemfikirler. Adil yargılama ve savunma hakkının ortadan kaldırılması sadece Türkiye’nin demokratik hukuk devleti olmadığını değil aynı zamanda vatandaşların adalete ve devlete güvenini de ortadan kaldırabilir ki, bu önlenemez bir kargaşanın ortaya çıkmasına sebep olur.

Mağdur edilenlerin mağduriyetleri Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından giderilecek, devlet ciddi miktarda mağdurlara tazminat ödemek zorunda kalacaktır. Zira 1987 yılından itibaren Türkiye Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvuru sayısı olarak bütün başvurular içinde yüzde 12’den fazlasını oluşturmaktadır. Mahkeme kararlarından dolayı da Türkiye sadece 2011 yılında 30.887.568 Euro tazminat ödemek zorunda bırakılmıştır. 2014 yılında sadece bir karardan dolayı Türkiye 90 milyon Euro tazminat ödemeye mahkûm edilmiştir. Bu tazminatların anlamı Türkiye’nin yargılama konusundaki karnesinin pek de iyi olmadığı şeklinde yorumlanabilir. Başka bir anlamı, Türkiye’nin bir türlü demokratik hukuk devleti olma konusunda arzulanan mesafeyi kat etmek için ciddi bir gayreti olmadığıdır. Bu durumdan devleti yönetenler kadar devlet tarafından mağdur edilenlerin de sorumluluğunun olduğu ortadadır. Türkiye’de vatandaşların olup bitene sessiz kalması siyasal iradenin sadece Türkiye’de Anayasa ve diğer yasal düzenlemeleri değil aynı zamanda Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşme ve anlaşmaları da ihlal etmeye devam etmesine cesaret vermektedir. Bundan daha acı olan, siyasal iradenin bu hukuksuzluğuna kılıf hazırlama yarışında olan yargıçların olmasıdır. Sonuçta ödenecek tazminatlar halkın vergilerinden ödenecektir. Buna sebep olan yargıçlar ise Türkiye’de yaşamaya devam edeceklerdir. Tabii hâlâ ölmemiş vicdanları varsa.

DOÇ. DR. BEKİR ÇINAR
Epoka Üniversitesi, Arnavutluk


Zaman

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.