Cumhuriyet, zihniyet ve hukuk
GARIP TURUNÇ
Prof. Dr., Bordeaux IV Üniversitesi


 
Batı'nın modern dünyası Osmanlı'ya sirayet ederken, toplumun siyasete katılmasını anlamlı ve işlevsel kılmış, entelektüeller de büyük bir hevesle bu yeni sorumluluğu paylaşmaya talip olmuşlardı. Mesele ‘kimin' yöneteceği değildi... Tepede Padişah'ın yer aldığı imparatorluk rejimi olsa olsa meşrutî bir nitelik alabilirdi ama bu değişimin de meşruiyeti “Nasıl daha iyi yönetilebiliriz?” sorusuyla bağlantılıydı.

Ancak meşrutiyet dönemi ile birlikte rejim, yadırgadığı bir durumla karşı karşıya kaldı: Toplum siyasete müdahil olmaya, üstelik bunu kendi doğal hakkı gibi algılamaya başlamıştı. Bu nedenle bizde meşrutiyet dönemleri hep kısa sürdü ve ‘rejimin tehlikede olduğu' gerekçesiyle durduruldu. Söz konusu devlet anlayışının Cumhuriyet'le de değişmediği açıktır. Tek parti döneminin bir ‘demokrasi' olmadığını kanıtlamaya gerek bile yok. Ancak sonraki dönemin de ne denli ‘demokrasi' olduğu büyük bir soru işareti olarak karşımızda duruyor. Art arda gelen darbeler ve daha önemlisi o darbelerin ardındaki zihniyet vesilesiyle, fazla bir değişimin yaşanmadığını, askerin ‘zaten böyle' olduğunu düşünüyor, hissediyor ve ‘biliyoruz'. Doğal olarak bu bilme hali ‘içerden' aldığımız bilgilere değil, tarihsel sürecin zihnimizde yaratmış olduğu birikime dayanıyor. Kısacası Türkiye'nin vatandaşları her zaman asker ve gerektiğinde yargı tarafından temsil edilen bir ‘devlet geleneği' ile muhatap olduklarının farkında olmuşlardır.

Saltanatın sona ermesi ve Cumhuriyet'in kurulması bu ‘devlet geleneğini' değil, sadece taşıyıcı aktörü değiştirmiş durumda. Ne yazık ki bu değişime demokrasi süreci açısından bakıldığında Cumhuriyet'i bir ‘ilerleme' olarak tanımlayamıyoruz. Çünkü meşrutiyet dönemleri sonrasında ortaya çıkan siyasi anlayış, Tanzimat sonrasının ‘nasıl yönetilmeliyiz' sorusunu da arka plana iterek yerine ‘kim yönetecek' sorusunu koymuştu. Cumhuriyet temelde bu sorunun siyasete hakim olmasını ve ideolojik meşruiyete bürünmesini ifade etmiştir. Kuramsal olarak ‘halkın' yönetimi demek olan cumhuriyet, bizdeki uygulama içinde halkı ‘makbul olan' ve ‘makbul olmayan' vatandaşlar olarak ayırdı. Hatta, Cumhuriyet bundan da fazlasını yaptı: Otoriter zihniyet içinde şekillenen laiklik ve milliyetçilik sayesinde kamusal alanı daralttı ve toplumun önemli bir kısmını ‘demokrasinin figüranları' haline getirdi. Aynı anlayış yönetici eliti de meşrulaştırdığı oranda, bu elitin ‘en doğru' yöneticiler olduğu kanısını topluma empoze etti.

Teslim etmek gerek ki, Cumhuriyet'in demokrasiden uzak duruşu yeni yönetimin icat ettiği bir durum değildi. Osmanlı'daki karar sistematiği ve ona izin veren kamusal alan kullanımı, daha elitist bir ‘demokrasiye' de olanak sağlamaktaydı. Çünkü Osmanlı yönetim mekanizması, büyük ve temel meselelere ilişkin kararları devletin iç sistematiği içinde çözen, dolayısıyla devletin içini siyasallaştıran bir yapıya sahipti. Diğer bir deyişle ‘büyük' siyaset ancak devletin içinde, yani bürokratik aktörler tarafından yapılmaktaydı. Cumhuriyet'in devraldığı ve bugün bile titizlikle korumaya çalıştığı ‘devlet geleneği' işte budur... Bu geleneğe göre hükümette ve parlamentoda ‘kim' olursa olsun, ülkenin temel meselelerine ve dengelerine ait tercihler bürokrasi tarafından alınmaktadır. Dolayısıyla demokrasilerin klasik düsturu olan ‘kuvvetler ayrılığı' da bizde sadece sıradan, basit kararlar açısından işlevseldir. İş temel tercihlere geldiğinde yargının bir anda ideolojik bir tutum aldığına tanık oluruz. “367 hokkabazlığı”, parti kapatma davaları, anayasa değişikliğinin iptali… Hepsi bu yapının refleksleriydi. 14 yıllık sosyolog Pınar Selek davasında yaşananlar da bu karanlık iradenin bir başka örneği. Beraatle müebbet arasında gidip geldi kararlar, ortası yok. Araştırmacı, yazar, içine kapatıldığı bu karanlık labirentte dönüp duruyor. Gözleri bağlı adalet tanrıçası bu ölümcül labirentin mührünü bir türlü kırmaya yanaşmıyor. Kimi zaman cenneti, kimi zaman cehennemi ikram etmeye çalışıyor. Hangi hukuk, hangi kanun beraatle müebbet arasında gidip gelebilir? Söz konusu dava yedi kişinin ölümüyle ilgili. Yığınla insan da yaralanmış. Pınar Selek müebbet almalı ise demek ki bu öldürme olayından birinci derecede sorumlu. Öyleyse, mahkeme onu nasıl beraat ettirir. Demek ki mahkemenin görmediği, göremediği bazı şeyleri Yargıtay görüyor. O gördüklerine dayanarak, “Bu cinayettir. Cinayeti Pınar Selek'in işlediği şu şu şu kanıtlarla sabittir. Dolayısıyla kendisine şu ceza verilmelidir” diyor. Peki, bu böyleyse, suçluluk sabitse, yerel mahkeme nasıl oluyor da kendi kararında ısrar ediyor ve yeniden beraate hükmediyor? Görünen de o ki, Türkiye'deki resmi nitelikli zevat ve onu kuşatan kamuoyu önderlerinin hukuk felsefesinden nasibini almamış bir ‘yasa devleti' anlayışları mevcut. Bu, kendi üzerine düşünemeyen, kendini tanımayan bir hukuk. Ve işin ironik yanı şu ki, durumu yasa artırarak veya yasa değiştirerek düzeltmeye yeltendikçe hukukun hukuku katli daha da artmakta. Çünkü herkesin bildiği gibi bu ülkede hukukun kendi iç özerk alanından, bakışından, ilkelerinden ve ahlakından söz etmek mümkün değil. Bizdeki hukuk, Cumhuriyet'in başından itibaren ‘misyoner' nitelikte olup, olayları siyasallaşmış bir perspektif içinden okumaya eğilimli bir dünya görüşünü ifade etmekte. Söz konusu siyasallaşma ise siyasetin yargı üzerindeki etkisini değil; tam aksine bürokrasinin kendi ideolojisi çerçevesinde yargıyı siyasi bir yürütme organı gibi görmesinden kaynaklanmakta.

Bu sütunlarda, daha önceki yazılarımda değindim: Türkiye'de Cumhuriyet'in temel ilkeleri hiçbir zaman eşitlik, özgürlük, adalet olmadı. Toplumsal çeşitliliği ve değişimi dikkate almayı ima eden bu kavramlar, demokrat zihniyete tabi bir ahlak anlayışı geliştirmek için müsaitti. Ancak bizde Cumhuriyet'in ilkeleri laiklik, milliyetçilik ve devletçilik bağlamında ifade edildi. Böylece hiyerarşik, dinsel ve sabitleştirici bir ahlak anlayışı rejime egemen kılındı. Toplum ‘bilenler' ve ‘bilmeyenler' ya da ‘yararlı' ve ‘zararlılar' olarak ayrımlaştırıldı. Sonuçta toplum, doğası gereği ‘yararlı' olduğu ve gerçeği ‘bildiği' varsayılan bir zümrenin vesayeti altına sokuldu. Buna da Cumhuriyet dendi. Söz konusu rejimin değişmemesini sağlamak üzere de, kerhen razı olunan ‘demokrasinin' anti demokratik olmasını sağlayacak bir hukuk üretildi.

Örneğin, Türkiye Cumhuriyeti'ni kuranlar, teorik temelleri Locke ve Montesquieu'ye dayanan, 18. yüzyılda devlet otoritesinin kötüye kullanılmasına karşı bir güvence olarak ön plana çıkan kuvvetler ayrılığı ilkesinden hiçbir zaman hoşlanmamışlardı. Bilirsiniz, bizde, eski olmasına rağmen etkileri günümüze kadar süren bir zihniyet örüntüsünü formüle eden, Atatürk'ten kalma, ünlü “Biz bize benzeriz...” vecizesi var. Bu cümleyi Mustafa Kemal, 1 Aralık 1921'de TBMM'de yaptığı konuşmada sarf etmiştir. Hüseyin Avcı Bey'in başını çektiği muhalif İkinci Grup'un, kanunun yasama, yürütme ve yargı yetkilerini hükümetin elinde toplanmasına neden olduğunu yani, ‘kuvvetler ayrılığı' değil ‘kuvvetler birliği' ilkesine uygun olduğunu ileri sürmesi üzerine kürsüye çıkan ve 31 sayfalık uzun nutkuna başlayan Mustafa Kemal bir yerde şöyle der: “Efendiler bizim hükümetimiz demokratik bir hükümet değildir. Ve gerçekten kitaplarda var olan hükümetlerin, bilimsel mahiyeti bakımından, hiçbirine benzemeyen bir hükümettir. Fakat milli hakimiyeti, milli iradeyi oluşturan tek bir hükümettir, bu öze sahip bir hükümettir! İlmi ve sosyal noktadan bizim hükümetimizi ifade etmek gerekirse ‘halk hükümeti' deriz! Bundan dolayı bu ve bu gibi yöntemlerle ve açıklamalarla hükümetimizin dayandığı temelin, ilmi çalışmaya dayanan bir temel olduğunu açık bir şekilde görürüz, fakat ne yapalım ki demokrasiye benzemiyormuş, sosyalizme benzemiyormuş, hiçbir şeye benzemiyormuş! Efendiler biz benzememekle ve benzetmemekle övünmeliyiz! Çünkü biz bize benziyoruz...”

Bu sözler ve ardındaki zihniyet Cumhuriyet tarihi boyunca, en tepeden en alta toplumun her kesimine öyle beğenilmiş, öyle içselleştirilmiştir ki, ne zaman Türkiye'de demokrasi, insan hakları ya da hukuk sistemi eleştirilirse, cevap hazır: “Ama biz Avrupa değiliz, bizim darbeci ordumuz ve derin devletimiz var!”. Doğrudur: Padişahlığın sona ermesiyle, bu devlet, bu ülke içindeki birilerine karşı kurulmuştu. Ve nasıl kurulduysa o şekilde devam ediyor. Daireler değişiyor, yargıçlar değişiyor, iktidarlar değişiyor, rejim değişiyor, ama zihniyet bir türlü değişmiyor. Zira, zihniyet çok daha derindir, değişmesi güçtür, zaman alır.

Peki, bizler, Müslüman'ıyla laikiyle, sağcısıyla solcusuyla, azınlığıyla, Kürt'üyle Türk'üyle, Alevî'siyle Sünnî'siyle, ötekisiyle, hepimiz; bu zihniyetin mağduru ve karşıtı herkes, bu zihniyeti aşmak için ne yapabiliriz? Ne zaman, insan yaşamını, insan haysiyetini; dininden, mezhebinden, cinsiyetinden, milliyetinden, inanç ve düşüncesinden ayrı olarak, insanı sadece insan olarak kavramayı başarmaya çalışacağız ve herkesin, hepimizin eşit haklarını vicdanla savunabilmek için buluşacağız? Umarım bir gün, yargı sistemimizin ürettiği mahkeme kararlarını toplum olarak ciddi bir denetim altında tutacağız, eğer mümkünse gazeteler “hukuk sayfaları” yapacak, alınan kararlar o sayfalarda değerlendirilecek, gerek yasalara gerekse evrensel hukuk kurallarına uygunluğu mihenk taşına vurulacak ve sonunda “Biz bize benzeriz” vecizesinden kurtulacağız...



Zaman

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.