Halkın ve hukukun buyruğu: İmkân dilini kullan ve uzlaş!
PROF. DR. SAMİ SELÇUK
Eski Yargıtay Başkanı
 
Özetleyelim: 7 Haziran 2015 seçimi öncesinde bütün partiler çeşitli konularda görüşlerini ve çözüm önerilerini halkımıza sunmuştur. Ama halkımız, hiçbir siyasal partiye bu görüşlerini ve çözümlerini gerçekleştirme konusunda tek başına iktidar yetkisini vermemiştir.
Sözgelimi, iktidar partisi, “başkanlık rejimi”ne geçilmesini önermiştir. Bu ve benzeri görüşlerini gerçekleştirmek için YSK'nın görmezlikten geldiği “seçimin dürüstlüğü”, “olanakların eşitliği” ilkelerinin çiğnenmesi, yansız Cumhurbaşkanı'nın ağırlığını iktidar partisinden yana koyması, hatta iktidarda olmanın bütün olanaklarını kullanması pahasına, halkımızın %60'ı bu görüşe karşı çıkmıştır.

İktidar partisi başkanlık rejimi önerisinde artık direnemez.

Bir başka parti, çözüm sürecine son vermeyi önermiştir. Ancak buna halkımızın sadece en çok %17'sinden azı onay vermiştir. O parti de bu önerisinde artık direnemez. Bu partinin çözüm sürecinin başat partisi hakkında ileri sürdüğü iddia ise sadece bir “izlenime dayanan çıkarsama”dan ibarettir.

Siyaset hukuka uymak zorundadır. İzlenim kanıt değildir. Hukuk, kural olarak insanların niyetleriyle, amaçlarıyla, güdüleriyle, kısaca iç dünyalarıyla,  ilgilenmez, uğraşmaz ve bunlara göre hüküm kurmaz, kuramaz. Dahası, suçlanan bu parti hakkında bir yargı kararı da bulunmamaktadır. Bu durumda “suçsuzluk asıldır” ilkesi göz ardı edilemez.

Burada özellikle iktidar partisi açısından bir ayraç açmak isterim.

Yurt içinde ve dışında hukuk kamuoyu, 2010'dan sonra Türkiye'nin hukuk alanında çok kötü bir dönem yaşadığında, hukuk sınavında sınıfta kaldığında birleşmektedir. Bu konuda sorumluluğu asıl olan iktidar partisi, özeleştiri yapmalı, inadından vazgeçmeli ve kendine çekidüzen vermelidir. Sözgelimi, hukuk fakültelerinin birinci sınıfında “hukuk başlangıcı” derslerinde öğrencilere öğretilen “hukuk nesneldir, kişisel olamaz” ilkesini yıkma pahasına bu dönemde doğuluca bir tutumla ve “yok yasa, yap yasa” kafasıyla kimi kişileri kurtarmak için yasal düzenlemeler yapılmıştır. İzmir ve Adana olaylarındaki olası sorumluluklarından kurtulmaları için dönemin Adalet Bakanı ve Müsteşarı için Türk Ceza Yasası'nın 277'nci maddesi değiştirilmiştir (2012/6352 sayılı Yasa, m. 90).

Yine aynı dönemde 1983/2937 sayılı MİT Yasası, hem yukarıdaki ilkeyi yıkma ve hem de çağa ters düşme pahasına değiştirilerek, belli bir kişiyi kurtarmak amacıyla, MİT müsteşarı hakkında kovuşturma açılması başbakanın iznine bağlanmıştır.

Kamu görevlisini koruyup kollayan ve ayrıcalıklı kılan bu izin sistemi, çağ dışıdır, çağ gerisidir. Demokrasinin beşiği olan Anglo-Sakson hukukunu benimseyen ülkelerde izin sistemi hiç akla gelmemiştir. Bizim de içinde bulunduğumuz Kara Avrupa'sı hukukunda izin sistemi, Belçika'da 1831 Anayasa'sıyla kaldırılmış ve geri getirilmesi yasaklanmış (m. 24); 1994 Anayasa'sında da aynı yasağa yine yer verilmiştir (m. 31). Fransa'da 1870'te kaldırılmıştır.

Bu sistem, Kara Avrupa'sı hukukunda, Almanya, İspanya, Portekiz, Yunanistan, Çeklerde, Slovaklarda, Romanya, Rusya'da;  Afrika'da, Fas, Tunus, Gabon, Kongo, Senegal'de yoktur. Sadece dar bir kadro için Togo'da vardır.    

Kara Avrupa'sı hukuk dizgesinin içinde yer alan Latin Amerika'da Brezilya, Meksika, Arjantin, Şili, Peru, Kolombiya, Venezuela, Kosta-Rika, Ekvator, Uruguay'da izin sistemine hiç başvurulmamış; Bolivya'da başvurulmuş, ama 1861'de kaldırılmıştır.

Kısacası, bundan on altı yıl önce ve bir devrim olarak kamuoyuna sunulan 1999/4483 sayılı “Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkında Yasa”nın getirdiği izin sistemi, günümüzde hemen hiçbir demokratik, uygar, hatta gelişmekte olan ülkede yoktur. Olanlarda da, geçen yüzyıllarda tarihe karışmıştır. Biz ise, yargısal güvence sistemine geçecek yerde, bu sistemin kapsamını dünyaya inat genişlettik, genişletiyoruz. Hem de kişilere özgü yasalar çıkararak.

Bütün bunlar, hukuku ve insanı utandıran düzenlemelerdir.

Herkes, özellikle siyasetçiler şapkalarını önlerine koyup düşünmelidirler.

Ortaya çıkan sonuç bellidir. Buna göre, halkımız, siyasal partilerimize bir buyruk vermiş, onları uyarmış; olağan çareyi göstermiştir: “Görüşlerinizde ve önerilerinizde direnmeyin, onları esnetin; eleştiri dilini bırakın, imkân dilini kullanın ve uzlaşın!”

Bu uyarı aynı zamanda hukukun da uyarısıdır.

Bu uyarı ve olağan çare dinlenmediği takdirde doğacak sonuç ve yaptırım bellidir: Seçimin cumhurbaşkanınca yenilenmesi (Anayasa, m. 116).

Ancak seçimin yenilenmesi, sıra dışıdır, olağanüstüdür ve özünde yukarıdaki uyarıyı dinlememenin yaptırımıdır. Çare değil, hukukun çaresizliğe bulduğu bir çaredir; yani çaresizliğin çaresidir.    

Hukuk, çaresizliğin çaresi yolunu açmaktan hoşlanmaz. Ama darda kaldığında elindeki tek çare, çaresizliğe başvurmaktır. Ama özgül olayımızda çaresizlik yolunu açmama yükümlülüğünü, siyasetin sağduyusuna ve sorumluluk anlayışına bırakarak son bir umutla bunu önlemeye çalışmıştır.  

Aslında siyaset, imkânları kullanma sanatıdır. Bunun da özünde uzlaşma yatar.


Zaman

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.