KADIN CİNAYETLERİ ANALİZİ (2): Kadınları öfkeli veya psikopat erkeklerden nasıl koruyacağız?

TUNCER GÜNAY, Araştırmacı-Yazar

Oysa ne görüyoruz? Kadını korumayı ve emniyete almayı amaçlayan 1998 Tarihli Ailenin Korunmasına Dair Kanunu ve prosedürleri uygulamakta gönülsüz ve ağır davranıyorlar. Üstelik bunu çoğunlukla aileyi kurtarmak ve dağılmasını önlemek gibi bir insanî niyetle (!) ve babacan tavırlarla 'Hadi kızım evine, kocanın yanına dön.' telkin ve tavsiyesinde bulunarak yapıyorlar. Çoğunlukla emniyet, jandarma, adliye ve sosyal hizmet mercileri, feodal aşiret kültürünü ve töre cinayeti olgusunu iyi kavrayamadıkları için, can korkusuyla ailelerinden ya da aşiretlerinden kaçan kızları ve kadınları hızlı ve kararlı bir refleks ile emniyet altına almıyorlar. Pek çok örneğini gördüğümüz şekilde bilinçsizce, onları katletmek için peşlerinde olan ailelerine teslim ediyorlar. Acı ve dehşet verici sonuçlara yol açarak bizi dünyaya rezil eden bu tutum ve davranışlara bir son verilmelidir artık.

Toplumda 'Karı- koca arasına girilmez, bırakın kavga etsinler, sonra nasılsa barışırlar.'şeklinde yerleşmiş bir anlayış var. Bu nedenle karı-koca arasında bir kavga olduğuna ya da erkeğin eşini dövdüğüne tanık olan yakın akrabaların, komşuların ve çevredeki vatandaşların duruma müdahale etmeyip olan bitenleri kayıtsızca seyrettiğini çok sık görüyoruz. Bu anlayış ve davranış biçimi çok sakat ve yanlıştır. Herkes bu işin sonunun bir ağır yaralanmayla ya da cinayetle sonuçlanabileceğini de hesaba katmalıdır. Bu nedenle duruma şahit olanlar ya araya girip müdahale etmeli ya da ilgili mercilere haber vermelidirler. Eşlerine ve sevgililerine ağır fiziksel şiddet uygulayan erkeklerin adlî mercilerin zorlamasıyla psikolojik testlerden geçirilmeleri, bir müddet psikolojik gözlem merkezlerinde akıl ve ruh sağlıklarının incelenmesi ve gerekiyorsa öfke kontrolü eğitimi, ruhsal terapi ve psikolojik tedavi almaları sağlanmalıdır. Buna mukabil, kadınlar da ev dışındaki özgürlük sınırlarını, aile kurumunun temellerini ve aile huzurunu yıkacak şekilde çok zorlamamalı, bu konuda toplumun kabul görmüş kurallarını ve teamüllerini yok sayarak kocalarının gurur ve şereflerini zedelememelidirler. Bu durumun, bilhassa tahammülsüz olan erkekleri şiddet uygulamaya itebileceğini, kendilerine dayak ve Allah korusun, cinayet olarak geri dönebileceğini dikkate almalıdırlar.

Modern şehir hayatı denen olgunun olumsuzlukları ve apartmanlarda birbirinden habersiz olarak kendi hanelerinin dışında olan bitenlere ilgisiz yaşayan ailelerin izole hayat biçimi en çok kadınları vuruyor. Her gün kocasından şiddetli dayak yiyen komşunun feryatlarını hiç kimse duymuyor, duyan olsa da umursamıyor. Bir gün o dairedeki alkolik ve psikopat adam karısını öldürdüğünde o apartmanda yaşayan diğer aileleri sorumsuz ve masum mu saymalıyız? Modern hayat ve hızlı kentleşme ile birlikte sönmeye yüz tutan muhteşem komşuluk ve kollektif kontrol kültürünü yeniden canlandırmayı başaramazsak daha pek çok hane içindeki huzursuzluklardan ve dövülen kadınlardan haberdar olamayacağız ve bu kadınlar katledildiğinde bunun gizli veya dolaylı sorumlusu olduğumuzu bile fark edemeyeceğiz. Her aile aynı apartmanda veya sokakta yaşayan komşularının evlerindeki aile içi kavgalara ve huzursuzluklara karşı dikkatli ve hassas olmalı, mümkün ise devreye girerek tarafları dinlemeli, sorunlarını öğrenmeye ve sakince çözülmesine çalışmalıdır. Erkeğin uyguladığı şiddet sürekli ve çözümsüz görünüyorsa durumu ilgili mercilere bildirmelidirler.

Kadını eşlerinin ve yakınlarının dayağından ve ölüm tehditlerinden kurtarmak üzere düşünülen kadın sığınma evlerinin sayısı yetersiz olmakla birlikte aslında bu model de kadınlar için sağlıklı ve emniyetli değildir. İnsanların sosyal bir varlık olduğunu dikkate almadan, iletişim, çalışma ve üretim meşguliyetlerinden mahrûm bırakarak, üstelik adresleri bir türlü saldırgan erkeklerden saklı tutulamayan apartman dairelerinden bozma bu evlere adeta hapsederek onları sıkıntılı, kasvetli ve endişe dolu bir sürece sokuyoruz. Nitekim kısa bir süre sonra buralardan çok sıkılan kadınlar kendi istek ve ısrarlarıyla ayrılarak çoğunlukla peşlerinde olan avcılarına geri dönüyorlar. Sığınma evi fikri doğrudur ancak bizdeki uygulamada yetersizlikler ve kusurlar vardır.

Bir erkek tarafından dövülme veya öldürülme tehditi altında olan bir kadın ya da kızın etrafında yardım isteyebileceği bir kimse yoksa yapacağı ilk iş nedir? Tabii kî, telefona sarılarak durumuyla ilgilenecek olan acil bir numaraya ulaşmak... Telefon rehberinden bir çırpıda en az 80 tane 3 veya 7 basamaklı acil ihbar ve yardım numarası bulabiliriz. Ülkemizde milyonlarca kadın okuma yazmayı dahi bilmezken bu numaraların hangi kurumlara ait olduğunu nasıl bilsin? Bu kargaşa artık bitirilmeli, ABD ve Avrupa ülkelerindeki gibi tüm ihbar ve yardım çağrıları tek numara üzerinden ve mümkünse akılda kolay kalacak biçimde ayarlanmalıdır. Mesela 111- 333- 555 gibi sayılar olmalıdır... Şiddete maruz kalan kadınların yardımına koşmak üzere tanzim edilen telefon numaraları çaldırıldığında mutlaka açılmalı, şikayet ve yardım talepleri hiç savsaklanmadan ve geciktirilmeden gereği yapılmalıdır.

Eşlerine dayak atan ve bu yüzden karakolluk olan erkekler mutlaka kayıt altına alınarak izlenmeli, aile içi şiddet vakâlarında kadınların beyanlarına önem verilmeli ve talep ederlerse kocadan uzak, gizli ve emniyetli bir yerde tutularak, tehlike bir şekilde geçene ya da bertaraf edilene kadar koruma altına alınmalıdırlar. Evden ve kadından yasal kararlarla uzak tutulan erkekler Amerika ve bazı Avrupa ülkelerinde olduğu gibi elektronik pranga takılarak çok sıkı ve dikkatli izlenmeli, bir ihlal varsa ağır bir hapis cezasına çarptırılmalıdır. Eşinden dayak yiyen ve ölümle tehdit edilen bir kadın eğer kocasına dönmek istemiyorsa ve ondan şikayetçi ise adlî mercilerce kesinlikle ilgili prosedür ve yasa işletilmeli ve öncelikle kadın çok emniyetli ve gizli bir yerde yüksek korumaya alınmalıdır. Bu konuda bir projem var. Kadınlara ve çocuklarına yüksek koruma sağlayan, bedava oyuncaklar, gazete ve kitaplar verilen, içinde kreş, ana-ilköğretim okulu, lise, hastane, polis karakolu, kafeterya, sinema, konser salonu, spor alanları, çocuk parkları, yüzme havuzları, ibadethaneler, kadınlara para kazanmaları ve emekli olabilmeleri için çeşitli iş atölyeleri, bir çiftlik, ticari maksatlı bir mandıra, özel radyo ve televizyon kanalı bulunan ağaçlar ve yeşillikler içinde, deniz kıyısında dev bir kadın sığınma kampı... İstenmeyen yasaklı erkeklerin asla yaklaştırılmadığı, tamamen kadın idarecilerin ve personelin yönetiminde, özel bir güvenlik teşkilatı tarafından silahla ve kameralarla dışarıdan sımsıkı korunan, kadınları korurken aynı zamanda onlara iş, gezi turları, eğitim, eğlence, meslek, kişisel gelişim, psikolojik tedavi ve emeklilik imkanları sağlayan kasaba büyüklüğünde, ülkemizin şiddet gören bütün kadınlarına açık, Başbakanlığa bağlı tek bir kamp... Bütçesi sığınan kadınların iş ve üretim faaliyetlerinden ve gönüllü hayırseverlerden temin edilecek olan bu kamp projesi hayata geçirilebilirse dünyada bir ilk olacak ve sığınma evlerine de gerek kalmayacaktır.

Aile içi anlaşmazlıklarda ve tartışmalarda eşlerin anne, baba ve kardeşleri, kendi taraflarını korumak adına devreye girmemeli, ellerinden geliyorsa eşlerin arasını bulmaya, onları uzlaştırıp barıştırmaya çalışmalıdırlar. Akrabalar, komşular ve aile dostları eşler arasında laf taşımamalı eşler hakkında namus, şeref ve iffet dedikoduları yapmamalıdırlar.

Televizyonlarda gösterilen dizi/sinema filmlerinde ve reality show denen programlarda hiçbir süzgeçten geçirilmeden verilen kanlı cinayet ve terör görüntülerinin daha küçük yaşlarda iken bireylerin şiddet dürtülerini canlandırdığı ve onları potansiyel canilere dönüştürdüğü hususu dünyanın her yerinde tartışılıyor. Henüz kesin bir sonuca varılmamıştır ama televizyonlardaki kanlı ve vahşi şiddet sahnelerinin böyle bir etki yaptığına inanan uzmanların sayısı ezici çoğunluktadır. Ülkemizde son yıllarda çocukların ve kadınların en vahşi biçimlerde tecavüz edilerek, testere ve baltalarla parçalanarak, çok ağır işkenceler yapılarak öldürülmeye başladığına şahit oluyoruz. Türk toplumunun daha önce hiç şahit olmadığı vahşet ve acımasızlıklarla işlenen bazı cinayetlerin işleniş biçimlerinin çoğunun televizyonlarda gösterilen filmlerdeki sahnelere çok benzemesi tesadüf müdür? Daha üç yıl önce kız arkadaşını testere ile dilim dilim doğrayarak öldüren genç 'Testere adlı filmden özendim de yaptım.' demedi mi? Televizyon kanallarının ve sinema yapımcılarının bu durumu dikkate alarak kendilerine bir çeki düzen vermeleri, kendi ayarlama ve sansürlerini yaparak şiddetle mücadele etmeleri gerekmiyor mu? Şiddete karşı mücadelede televizyonlar ve sinemacılar üzerlerine düşeni yapmalıdırlar. Ne yapmaları gerektiğini de gayet iyi biliyorlar.

Sonuç

Kadına şiddet uygulamada ve onları öldürmede ülkemiz yalnız değil. Önümüzde bir çok az gelişmiş Afrika, Ortadoğu ve Asya ülkesi var. Ancak bu sorun sadece bu ülkelerin ve bizim sorunumuz da değildir. En gelişmiş ülkelerde, ABD'de, Fransa'da, İngiltere'de ve İtalya'da da erkekler kadınları dövüyorlar ve öldürüyorlar. Üstelik bu ülkelerde de bilimsel platformlarda bu vakâların çok yüksek olduğu ve son yıllarda tırmandığı tartışılıyor. 'İnsanlar köklerine, taş devri dönemindeki atalarının saldırganlık ve öldürme dürtülerine geri mi dönüyorlar?' diye bir de ciddi ciddi araştırıyorlar. Çok şükür bizde, o ülkelerdeki gibi Rostov canavarı Chikatilo, İblisin oğlu Eddie Gein, Hannover Kasabı Fritz Harman, Gece avcısı Richard Ramirez, Yakışıklı Ted Bundy, Duesseldorf Vampiri Peter Kürten gibi sırf zevk ve haz için kadınları en vahşi yöntemlerle kesip doğrayarak öldüren seri katiller yok. (Hemen sevinmeyin zira yoldalar, geliyorlar...)

Dünyanın her tarafında ve ülkemizde her yıl ne kadar kadın dövülüp öldürüldüğüne dair istatistikler mevcut ama hiçbirinin kî, herhalde bizimki kadar dağınık, düzensiz ve kaotik değildir. Son on yıl içinde devlet kurumları, üniversiteler, çeşitli kadın dernekleri, tıp fakülteleri, Adalet Bakanlığı, Kadından Sorumlu Bakanlık, İçişleri Bakanlığı, Millî Eğitim Bakanlığı ve pek çok sivil toplum örgütü bu konuda çoğu yerel ölçekte olmak üzere yüzlerce araştırma yaptırmıştır. Bütün bunlardan ülke çapında ölçekler veren ve son sözü söyleyen müşterek bir istatistik çıkarılamamaktadır. Sadece benim elimde birbirinden farklı zamanlarda, son on yılda bu kurumlar tarafından yapılmış 60 kadar araştırma istatistiği vardır ve hepsi de yerel ölçekli çalışmalardır. Yine de bunların hepsinden şöyle kabaca bir ortalama çıkarılabiliyor: Türkiye'de kadınların yüzde 78'i fiziksel şiddet görüyor. Bunların yüzde 40'ı aile içi fiziksel şiddete maruz kalmakta ve bu şiddetin yüzde 91'ini kocalar uygulamaktadırlar. Geri kalanını erkeğin anne, baba ve kardeşleri gerçekleştirmektedir. Kadına uygulanan cinsel, duygusal ve ekonomik istismar şeklindeki şiddet türleriyle ile ilgili araştırmalar da yapılmış olmakla beraber pek çok vakânın aile mes'elesi olarak görülüp dışarıya sır verilmemesi ya da kadınların korkup konuşamamaları nedeniyle bunların pek çoğu güvenilir istatistikler verememekte ve son sözü söylememektedir.

Kadına şiddet uygulayan erkekler üzerinde kapsamlı araştırmalar yapılmıştır. Eşlerine çok eziyet eden ve onları sürekli döven erkeklerde ciddî bir özgüven eksikliği görülmektedir. Bunlar narsisistik yaralanmaya çok yatkındırlar. Çocukluklarında çok ağır fiziksel şiddete hatta cinsel istismara dahi maruz kalmışlardır. Bu yüzden eşlerine aşırı bağımlı olup onların varlığına ve bakımına muhtaçtırlar. Özgüven eksikliği bulunan erkeklerin hatırlı bir kısmında küçük cinsel organ travması olduğu anlaşılmıştır. Erkeklerin birçoğu bu travmaya bağlı olan özgüven eksikliğini düğünlerde, bayramlarda, kahvede, sokakta nedenli nedensiz silah teşhir ederek, havaya sıkarak ya da eşlerine fiziksel şiddet uygulayarak kapatma eğilimindedirler. Teşhir edilen silahlar da travmanın derinliği ile ilişkili olarak genellikle azametli ve büyük kalibreli tabancalardandır. Belde sürekli taşınan ve etrafa teşhir edilen bu silahlara, farkında olmadan aslında kusurlu görülen organın anlamı yüklenmiştir. Bu silahlarla kabadayılık ve maçoluk sergilenmek suretiyle malûm kusurdan gelen kişilik yaralanmaları bastırılmaktadır. Öte yandan talihsiz kadınlar da psikiyatri otoritelerinin çok iyi bildiği ama gündeme pek gelmeyen bu travmanın mağdurları ve kurbanları olmaktadırlar. Bu pek küçük bir mes'ele değildir. Zira faşist diktatör Adolf Hitler'i anlatan kapsamlı biyografilerde, aynı nedene dayalı olan travmadan ve bu travmanın onda nasıl bir nefrete ve güçlüleri yok etme hıncına yol açtığından bahsedilmektedir. Tek fark, burada anlatılan erkekler öfkelerini sadece yanlarındaki kadınlardan çıkarırlarken Hitler bütün dünyadan çıkarmıştır.

Erkekler eşlerinin varlığına muhtaçtırlar dedik. Bu yüzden en küçük bir terk edilme, ayrılma ve boşanma tehdidi onları dehşete iter ve öfkelendirir. Erkekler zayıf özgüvenlerinin acısını ve hıncını birlikte yaşadığı kadından çıkartarak örselenmiş özbenliğini ayakta tutmaya çalışırlar. Daha çok, kendine güvenen ve bağımsız görünen kadınlar fiziksel saldırıya uğramaktadırlar. Bu kadınların iş aramaya başlamaları, bir işe girmeleri, ayrılmaya ya da boşanmaya niyetlenmeleri onlara bağımlı olan özgüvenleri zayıf erkekleri baskı ve şiddet uygulamaya itmektedir. Bu tür erkekler tam egemenlik altına almaya çalıştıkları eşlerinin bağımsız davranmaya ve kendilerine yetmeye çalışmalarını hazmedemezler. Bu yüzden çok kıskanç ve tahammülsüz davranırlar. Birçok kadının bir işe girdiği için, boşanmaya çalıştığı veya boşandığı için öldürülmesinin gerçek sebebi budur. Ayşe PAŞALI adlı talihsiz kadın, yıllardır süren dayak ve işkencelerden kurtulmak amacıyla mahkemeye gittiği ve boşandığı için böyle bir adam tarafından defalarca dövülmüş ve öldürülmüştür.

Şunu da vurgulayalım; kadın- erkek ilişkilerinde erkeklerin de haksızlığa uğradıkları ve mağdur oldukları örnekler vardır. Erkeklerin öfke krizlerine girip zıvanadan çıktıkları ve şiddet sergiledikleri bazı hadiseler öncesinde, kadınların da dikkatsiz ve kusurlu oldukları görülmüştür. Etki-tepki olgusunu unutmayalım. Herkes dikkatli ve doğru davranmaya, karşısındakini iyi dinlemeye ve empati yaparak anlamaya çalışırsa sorunlar sakince ve yıkım getirmeden çözülür, kıvılcımlar da parlamadan söner.(Zaman)

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.