Kamu Vicdanını Sızlatan Tahliyeler

Tansel Çölaşan

2002 genel seçimlerinde iktidar olan AKP 2003 yılından itibaren AB’ye giriş sürecini hızlandıracağını ileri sürerek demokratikleşme adı altında, ama aslında antidemokratik içerikte çok sayıda yasa çıkartmıştır. Meclis’te çoğunluk oyuna sahip olması nedeniyle hu yasalar çoğu kez muhalefet partileri ile uzlaşılmadan hükümet tasarılarının kendi oyları ile yasalaşması suretiyle yürürlüğe girmiştir. Bugün tartışmalı tahliyelerin dayanağı olan hükümleri taşıyan Ceza Muhakemesi Kanunu da Meclis’ten aynı yolla geçmiştir.

Yasanın söz konusu tahliyelerle ilgili 250, 251. 252. maddelerinin Meclis’te muhalefetin karşı oylarına karşın, iktidar partisinin çoğunluk oyları ile yasalaştığı, özellikle TCK’nin 250/ l-C maddesinde sayılı suçlar bakımından, tutukluluk süresinin iki kat uygulanacağına dair 252. maddesinin sonuna eklenen fıkra hükmünün AKP milletvekillerince son dakika önergesi ile getirildiği ve yine muhalefetin aleyhte oylarına karşı, AKP milletvekillerinin oyları ile kabul edildiği bilinmektedir.

Bu durum, iktidar partisinin demokrasi, ileri demokrasi söylemleri ile yürürlüğe koyduğu yasaların aslında tam tersi içerikte olduğunu, söylemlerle yapılanların birbirini tutmadığını, takıyyeyi göstermektedir.

I. Şimdi tartışılan tahliyelere dayanak olan CMK hükümlerine gelelim:

Önce şunu belirtelim; tutuklama kural değil, istisnadır. Kural, yargılamanın tutuksuz yapılmasıdır. Tutuklama için yasada yer alan koşulların varlığı halinde dahi, uygulaması yargıcın takdirine bırakılmıştır, zorunlu değildir.

Yasada yer alan tutuklama nedenlerinden başlayalım: 100. maddede; şüpheli veya sanık hakkında “kuvvetli, suç şüphesinin varlığını gösteren somut olguların” ve maddede sayılan “bir tutuklama nedeninin” birlikte bulunması halinde tutuklama kararı verilebilir. İşin önemi, verilmesi beklenen ceza ya da güvenlik tedbiri ile ölçülü değilse tutuklama kararı verilemez.

Tutuklama nedenleri; 1) Şüpheli ya da sanığın kaçması - kaçacağı şüphesini uyandıran somut olguların bulunması ya da davranışlarının delilleri yok etme ya da mağdur, tanık... vs üzerinde baskıda bulunduğuna dair, ya da 2) Maddede gösterilen, sayılan suçların işlendiği hususunda; kuvvetli şüphe nedenlerinin bulunması olarak gösterilmiştir. Tutuklama kararın verilebilmesi, maddede sayılan nedenlerin ve kuvvetli suç şüphesinin birlikte bulunması koşuluna bağlanmış, varsa takdiri de yargıca bırakılmıştır.

Bu madde yönünden sorun uygulamadadır. İstisna kural haline gelmiş, dosya sayısının çokluğu, iş yükü nedeniyle davaların kısa sürede sonuçlandırılamaması, yargıçları olası bir mahkûmiyet kararına kadar geçecek süre için şüpheli ya da sanık hakkında tutuklama kararları vermeye yönelmiştir. Kararların gerekçesiz, formül olması bunu doğrulamaktadır. Sonuçta hapishanelerdeki tutuklu sayısı, mahkûm sayısını aşmıştır. Çözüm; yargının (mahkemelerin) iş yükünün hafifletilmesi için gerekli hukuki, idari düzenlemelerin süratle yapılmasındadır.

Yargıtayda bir buçuk milyon dosya

Mahkemelerdeki iş yükünü azaltmadan, temyiz mahkemelerindeki dosya birikintisi halledilemez ve sonuçta son dönemdeki gibi kararlar verilmesi önlenemez. Bugün Danıştay’da iki yüz bin, Yargıtay’da bir buçuk milyon dosya var. Temyiz mahkemeleri bu kadar iş yükünü kaldıramaz. Mahkemeler süratlendirilmelidir.

Tartışılan tahliyelere ilişkin tutuklama sürelerine dair 102. maddeye gelince, önce çok kötü bir yazı dili nedeniyle ne dediği anlaşılmaz hale gelmiştir. Özellikle ceza hukuku yönünden talihsizliktir. Yasayı hazırlayan teknik adamların beyanlarından, Meclis’te yapılan değişikliklerle madde anlaşılmaz olmuştur. Kısacası sorumlusu Meclis’tir. Düzeltme görevi de Meclis’e düşer.

Öte yandan madem yoruma muhtaç bir hüküm söz konusudur, temel hak ve özgürlüklerle ilgili olması nedeniyle kişilerin lehine yorumlanmalıdır.

Örnek; uzatma süresinin, tutuklama süresinden uzun olacağı düşünülemez. 102/1. fıkrası hükmü de bu görüşü teyit etmektedir. Oysa 102/2. fıkrada tutuklama süresi iki yıl, uzatma süresi üç yıldır. Maddedeki “toplam ...üç yıl” ifadesinden hareketle uzatma dahil toplam tutukluluk süresinin üç yıl olarak kabulü, hem genel ilkeye, hem 102/1. fıkra hükmüne paralel olur ve adil olur.

Yine 252. maddenin son fıkrasında 250/1-C maddesinde sayılı suçlar bakımından “tutuklama süresi” iki kata çıkarmıştır. “Toplam tutukluluk süresi” denmemiştir. Bu durumda toplam tutukluluk süresinin hesabına “uzatma süresi”nin dahil edilmemesi lafza ve amaca uygun olur.

CMK hükümlerinin AİHS hükümleri ile AİHM kararları karşısında uygulanabilir olup olmadığına bakalım.

AİHS’nin 5. maddesinde tutuklama; maddede sayılı hallerde ve yasal dayanağı olması şartı ile mümkündür. Aksi halde sözleşmenin ihlali söz konusudur. Sözleşme hükümlerini hayata geçiren AİHM kararlarında;

Tutuklamaya esas yasa maddesi belirsizlik taşımamalı, açık olmalı. Aksi halde AİHM yasal dayanağın bulunmadığına karar vermekte. CMK’nin 102/2 ve 252/ son fıkralarındaki belirsizlikler tek başına yüzleşmenin ihlali niteliğindedir.

2. Masumiyet karinesi gereği tutuksuz yargılama kural olduğundan, tutukluluk kararının gerekçeleri sağlam kanıtlara dayanmalıdır. CMK uygulamasında tutuklama kararları gerekçesiz, formüle edilmiş kararlardır, (Kuvvetli şüphe sebeplerinin varlığı) koşulu göz ardı edilmektedir. Bu husus da AİHM kararlarında sözleşme ihlalidir.

3. Tutuklama süresi makul olmalıdır. Sürenin uzaması ilgili makamların kusuruna dayalı ise sözleşme ihlali sayılır. AİHM iki yılı aşan tutukluluk sürelerini makul kabul etmemektedir. CMK uygulamasında Adalet Bakanlığı’nın açıklamasına göre, Türkiye 436 kez tazminata mahkûm edilmiştir.

Çözüm siyasi iktidardadır

Tutuklama süresinin uzamasındaki asıl neden yargılamanın uzun sürmesidir. Yargılama sürecini kısaltmak ise yargının yapısal sorunlarına eğilmek, çalışma koşullarını düzeltmek, iş yükünü azaltacak önlemlerin alınması ile mümkündür. Ancak siyasi iktidarlar bugüne kadar düzeltme yönünde gerçekçi çözümler getirmemişlerdir. Son dönemde ise AKP işin sadece siyasi yönüyle ilgilenmiş, yargıyı keyfi uygulamalarına engel görmüş, sonuçta anayasa değişikliği ile, sözünden çıkamayacak bir yargı düzeni kurmuştur. Ama yargının yapısal sorunları onu hiç ilgilendirmemiştir. Bu nedenle yaşanan son olay: Perşembe’nin gelişi Çarşamba’dan belli idi.

4. Anayasanın 90. maddesine 2004 yılında eklenen fıkrada; usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin uluslararası antlaşmalarla kanunlarımızın aynı konuda, farklı hükümler içermesi halinde uluslararası antlaşmalar hükümlerinin esas alınacağı hükme bağlanmıştır. Yargılama aşamasında mahkemelerin bu hükmü esas alıp, gereğini yapmaları gerekmez miydi?

Gelinen noktada çözüm siyasi iktidara düşmektedir. İleri demokrasi sözcülüğünü dillerinden düşürmeyenler için bir fırsattır. Yapılan hataların düzeltilmesi gerekir. Suçu Yargıtay’a atmak yerine daha inandırıcı olmak için, bir yandan söz konusu yasa hükümlerini AİHM kararları ile uyumlu hale getirmek için değiştirmek, bir yandan da yargı ile kavgayı bırakıp yargının gerçek sorunlarına eğilip çalışma koşullarını düzeltmek, iş yükünü azaltarak kamu vicdanını yaralayan kararların verilmesini önlemek zorundadır.(Cumhuriyet)


Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.