Kuvvetler ayrılığı ezberi ve yargı darbesi


Kimileri anayasa değişikliği önerilerini kuvvetler ayrılığı ilkesine aykırı buluyor, hatta sırf bu nedenle Anayasa Mahkemesi’nin değişiklikleri anayasaya aykırı bularak iptal edebileceğini dahi öne sürüyor. Sanırsınız ülkede kuvvetler ayrılığı vardı da bu ayrılık bugün elden gidecek. Türk siyasetinin bugüne kadar genelde doğru kabul ettiği bu yaygın efsane, gerçeklerin ideolojik çıkarlar için tahrip edilmesinden başka bir şey değil. Türkiye’de hiçbir dönem kuvvetler ayrılığı ilkesi geçerli olmamıştır. Bu üzerinde tartışmanın dahi gereksiz olduğu basit bir gerçektir. Eğer Atatürk ve İnönü dönemlerine bakılır ise, insaflı herhangi bir göz bu dönemde kuvvetlerin birbirinden gerçekten ayrı olduğunu söyleyemez. Bu dönemlerde milletvekillerinin isim isim belirlendiği, CHP il başkanı ile valilerin aynı kişiler olduğu, Meclis’ten cumhurbaşkanının istemediği hiçbir kararın çıkamayacağı, başbakan ve bakanların cumhurbaşkanının isteği dışında belirlenemeyeceği açıktır. Yasama, yürütme ve yargı neredeyse tek bir organ gibi çalışmaktadır.

Zaten çok partili döneme geçildiğinde yaşanan zorlukların altında da bu kuvvetler birlikteliği yok mudur? Demokrat Parti (DP) ile birlikte yasama seçilmişlere kayınca, yürütmede paylaşım savaşları yaşanmıştır. Zaten 27 Mayıs darbesini yapanlar da aynı gerekçeyle darbe yapmadılar ve Menderes’i kendisine ayrılan alanın dışına çıkmakla suçlamadılar mı? Kısacası 1960’a kadar ülkede gerçek anlamıyla bir güçler ayrılığı olduğunu söyleyebilmek zordur. Peki ya 27 Mayıs sonrasında?

Kuvvetler ayrılığı hiç olmadı

27 Mayıs darbesini yapanlara göre darbe sonrasında yaşanabilecek en büyük tehlike DP çizgisinin seçimle ve güçlü bir şekilde yeniden iktidara dönmesiydi. Bu nedenle Anayasa yapılırken bu yönde ciddi tedbirler alındı. İkinci olarak seçimle DP çizgisinin iktidara gelmesi engellenemezse ne yapılacağı düşünüldü ve bu maksatla yürütme olağanüstü bir şekilde zayıflatıldı. Özerk kurumlara ek olarak Cumhurbaşkanlığı makamı hükümetin üzerinde bir tür denetçi, bekçi haline getirildi. Cumhurbaşkanının yetkileri geniş tutulmakla ve yürütmenin parçası sayılmakla (madde 95) birlikte cumhurbaşkanı eylemleri nedeniyle sorumlu tutulamayan (madde 98), aynı zamanda da kendisinden tarafsızlık beklenen (madde 95) biri haline geldi. Oysaki yürütmenin bir parçası ve önemli bir aktörü ise cumhurbaşkanının tarafsızlığı ve sistemin en tepesinde bir tür hakem rolüne bürünmesi mümkün değildi. Şüphesiz buradan beklenen cumhurbaşkanının hükümetlerin ‘aşırılıkları’nı törpülemesi, sistem içinde bir kontrol mekanizması oluşturmasıdır. Böylece yürütme özerk kurumlardan sonra sorumsuz ve aslında yürütmenin gerçekte parçası olmadan onu frenleyebilen bir cumhurbaşkanı ile boğuşmaya başladı.

Yürütmenin frenlenmesinde bir diğer araç ise memur dokunulmazlığı olmuştur (madde 118, Memur Teminatı). Yürütme memurlara işlerini yapmasalar, hatta işlerin kötüye kullansalar dahi gerçek anlamda dokunamamış, açılan pek çok soruşturma yargının memurları aşırı derecede koruyan tavrı nedeniyle sonuçsuz kalmış, pek çok suça ceza verilememiş, yürütmenin politikalarını uygulaması da zorlaşmıştır. Bu nedenle hemen her hükümet iktidara gelince eski memurları görevden alamayacağı için yeni memurlar atamış, böylece sistem kısa sürede iş yapamaz hale gelmiştir. Tüm bunlara ek olarak yargı, hemen her konuda yürütmeyi engelleyebilecek yorumlar yapmaya başlamıştır.

Yürütmeyi çıkmaza soktu

1961 Anayasası’nın önemli bir yeniliği Anayasa Mahkemesi’dir. Pek çok gelişmiş ülkede bu tür üst mahkemeler bireyi devletten korumayı ana hedef sayarken, Türkiye’de Anayasa Mahkemesi ‘devleti kendi insanlarından korumak için’ etkili bir araca çevrilmiştir. Çünkü bu anayasayı yapanlar büyük bir yanılgı ile milletin çoğunluğunu rejime düşman varsaymışlardır. Böylece Anayasa Mahkemesi siyasi partileri kapatan, yürütmenin en kritik kararlarını inanılmaz bir genişlikte yorumlayıp iptal eden bir tür ‘el freni’ne dönüştürülmüştür. 1961 Anayasası

yürütmeyi tek başına çalışmaz hale getirmede yargı dışında yasamaya da roller biçmiştir. Meclis’te ‘senato’ adı altında ikinci bir kamara oluşturulmuş ve yasama süreci hissedilir bir oranda yavaşlatılmıştır. Anayasanın 92. maddesi öylesine karışıktır ve senatoya işleri zorlaştırmada öylesine ince yetkiler vermiştir ki tıpkı Anayasa Mahkemesi gibi Senato’ya da ‘yürütmeye ve yasamaya karşı derin devletin el freni’ desek abartmış

olmayız. Senato sadece halkoyuyla seçilenlerden oluşmaz, seçimle gelen 150 kişi ve cumhurbaşkanının atadığı 15 kişiye ek olarak bir de ömür boyu senatörler (tabii senatör) vardır. Halkın seçeceği senatörler de öyle sıradan kişiler arasından olamaz, aday olabilmek için 40 yaşını doldurmak ve üniversite mezunu olmak şartı vardır. Böylece elitist bir yaklaşımla Senato’da kendince ‘seçkin’ bir çoğunluk oluşturulmak istenmiştir.

27 Mayıs darbesi 1961 Anayasası ve şekillendirdiği yasalarla yürütmeyi yasamanın ve yargının doğrudan müdahalelerine açık hale getirmiş, sistemi karmaşıklaştırarak güçler ayrılığından ziyade birbirine girmiş hassas bir güçler dengesi, daha doğrusu vesayet rejimi oluşturmuştur. Yasal görüntüye ek olarak pek çok kritik alan sivil seçilmiş yönetimin etki, kontrol ve yönetiminden çıkarılmıştır. Özellikle güvenlik konularında adeta devlet içinde devlet oluşturulmuş ve neredeyse paralel bir devlet inşa edilmiştir. Bu sistem içinde yürütme hak ve yetkileri çok sınırlandırılmış, buna karşın hemen herkese karşı sorumlu bir sözde erk haline gelmiştir. Devlet yapısındaki değişikliklere ek olarak siyasi tablo da darbe ile paramparça hale getirilmiştir. 1950’lerde DP ve CHP olarak az çok iki partide birleşebilen Türk siyaseti darbeyi takip eden yıllarda her geçen gün daha fazla atomize olmuş ve küçük fraksiyonlara bölünen siyasi yelpazede yapıcı ve kalıcı ittifaklar kurmak zorlaşmıştır.

61 Anayasası’nın hikmeti!

Milliyetçi-muhafazakâr ve liberal değerleri bir arada tutabilen sağ, 27 Mayıs darbesinden sonra pek çok alt gruba bölünmüştür ve toplamda oyların yüzde 50’den fazlasını alabilseler dahi çok güçlü ve tek başına iktidarlar artık imkânsız hale gelmeye başlamıştır. Bu şekilde koalisyonlara mahkûm olan Türk siyaseti koalisyon partileri arasındaki farkları istismar eden paralel devletin görünmez kontrolü altına girmiştir. Ayrıca siyasetteki parçalanma yasamada da parçalanmaya, dolayısıyla yasamanın da etkin çalışamamasına yol açmıştır. Parçalı meclis bir yandan istikrarlı hükümetlere izin vermemiş, diğer taraftan marjinal grupların aşırı talepleri koalisyon hükümetleri üzerinde şantaja dönmüştür. Elbette tüm bu boşluklar iktidar alanında boşluklara yol açmış ve bu boşluklar birileri tarafından itina ile doldurulmuştur.

1961 Anayasası öylesine yönetilmesi güç bir yapı ortaya çıkarmıştır ki bu durum bir ölçüden sonra askerleri dahi rahatsız etmiştir. Terör olaylarındaki tırmanma gerekçe gösterilerek 12 Mart’ta verilen muhtıra önce asker kontrolünde ‘partiler üstü’ bir hükümet kurdu, ardından da sözde yürütmeyi güçlendirmeye çalışarak anayasanın pek çok maddesini değiştirdi. TRT’nin özerkliği kalktı, temel hak ve özgürlüklere yeni sınırlamalar getirildi. Ayrıca küçük siyasal partilerin Anayasa Mahkemesi’ne başvurma hakları ellerinden alındı ve elbette askeri yargının siviller üzerindeki yetkileri daha da arttırıldı. Danıştay’ın askeri alandaki yetkileri yok edilirken sivillere de askeri yargı yolu açıldı. Dikkat edilirse 12 Mart, yasama, yürütme ve yargı arasındaki güçler ayrılığını tesis etmek ve her birini kendi işini yapabilir hale getirmekten çok hepsini birbirine bağlamaya ve hepsinin tepesine gizli bir devlet gücünü koymayı hedefledi. 12 Mart’ın yarım bıraktığı işi 12 Eylül tamamlamıştır ve çok daha otoriter bir devlet yapısı askerler eliyle oluşturulmuştur.

12 Eylül sisteminde de erkler ayrılığından bahsedebilmek olanaksızdır. Cumhurbaşkanı yargıdan yürütmeye her yerde karşımıza çıkar, yetkileri olabildiğine genişken eylemlerinden dolayı hiçbir sorumluluğu yoktur. Buna ek olarak 12 Eylül de yürütme üzerindeki gizli el kontrolünü devam ettirmiştir. Yasama yürütmeye, yürütme yargıya, yargı yasamaya adeta zincirler ile bağlanmıştır. Aralarında güven tesis edilemediği için hiçbir taraf zincirleri önce çıkarmaya yanaşmamıştır. Dahası siyasetteki parçalı yapı da devam etmiş ve aynı güvensizlik benzeri görüşlerdeki siyasi partiler arasında dahi sürmüştür. Elimizdeki sistemde yasama yürütmenin sıkı kontrolü altındadır; buna mecburdur, çünkü sıkı parti kontrolü kalktığı anda zaten diğer erkler tarafından politika uygulamaları sürekli frenlenen yürütme gerekli yasal değişiklikleri de yapamayacak bir hale gelmektedir.

Sorumlu cumhurbaşkanı

Bu çerçevede eğer gerçekten kuvvetler ayrılığı murad ediliyorsa her bir erk kendi işini kendisi yapabilecek güce ve özgürlüğe sahip olmalıdır. Yürütmenin bağımsızlığı için ilk yapılması gereken iş cumhurbaşkanlığının tarafsızlığının ve sorumsuzluğunun ortadan kaldırılmasıdır. Yürütmenin iki başı olarak cumhurbaşkanı ve başbakan arasında tarafsızlık adı altında bir rekabet ortamı olmamalıdır. Cumhurbaşkanlarının yaptıklarından dolayı sorumlu olmamaları anayasa hukukçuları ve siyaset bilimciler tarafından sıklıkla eleştirilmesine rağmen, cumhurbaşkanının tarafsızlığı sanki değişmez yüce bir ilkeymiş gibi görülmektedir.

Yargı darbesi endişesi

Eğer cumhurbaşkanı sembolik bir makam haline gelmeyecekse, cumhurbaşkanları yürütmenin güçlü bir parçası olacaklarsa, bu durumda cumhurbaşkanı da tıpkı başbakan gibi hesap verebilir, görüşlerini ve siyasi duruşunu hiçbir tartışmaya yer bırakmayacak netlikte ortaya koyabilir olmalıdır. Cumhurbaşkanlarını halkın seçmesi kararından sonra artık sembolik cumhurbaşkanından bahsetmek daha güçtür. Bu durumda ya başbakanın yetkileri azaltılıp, yürütmenin başı cumhurbaşkanı haline getirilmelidir, ya da cumhurbaşkanının yetkileri azaltılıp, yetkileri dâhilinde olan alanda da sorumlu kılınmalıdır. Her iki halde de cumhurbaşkanı ve başbakanın aynı siyasi görüşten olması yürütmenin uyumlu çalışabilmesi için hayati bir şarttır. Cumhurbaşkanı-başbakan ikileminin azaltılmasına ek olarak yürütme ile yargı ve yasamanın yetki alanları da daha net bir şekilde ayrılmalı, her erk kendi işlevini kendi alanında icra etmelidir. Bu durumda TBMM üzerindeki sıkı parti kontrollerine de gerek kalmayacaktır. Hatta kim bilir, HSYK’da Adalet Bakanı ve müsteşarı olmadığında dahi hükümetler yargı darbesi yemeyeceklerinden emin olabileceklerdir. slaciner@gmail.com


Sedat Laçiner

Doç. Dr.  USAK (Uluslararası Stratejik Araştırmalar Kurumu) Başkanı

Star


  ANAYASA ÇALIŞMALARI İLE İLGİLİ FARKLI GÖRÜŞLER İÇİN TIKLAYINIZ.   

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.