Sami Selçuk: Suçlanan, kedi yavrusu değil, insandır; nesne değil, öznedir
Doğumun dört ya da beşinci günü anne kedi önce yavrularını bir bir kokladı, yaladı. Çelimsiz olanı daha uzun süre koklayıp yaladıktan sonra ağzına aldı. Onu başka yere taşıyacak sandım. Ama birden yavrusunu yemeye başlamaz mı? Mutluluğum karabasana dönüşmüştü. Ağlayarak anneme koştum. “Kör olasıca. Hep böyle yapar!” demekle yetindi.

Sokağa çıktım. Evin önündeki taşa oturdum. Ağladığımı gören yaşlı biri yanıma yaklaştı ve neden ağladığımı sordu. Olayı anlattım. “Üzülme”, dedi, “kedi, yavrusunu yerken sıçana benzetir.” Demek kedi, yavrularından yaşayamayacak olanı, yavrusu olarak görmüyor, görmediği için de onu salt yenilecek bir besin nesnesine, kendisi de salt beslenen bir canavara dönüşüyordu.


Bu atasözünü, ceza adaleti
yargılamasını incelerken ve yaşarken sık sık anımsayacaktım.

Dünyamız, suç eyleminin nasıl araştırılacağını, yargılamanın nasıl yürütüleceğini belirleyen ceza yargılamasının ulaşmak istediği amaçlara göre, çeşitli sistemler yaşamıştır. İlkin toplumu kargaşadan kurtarma, otoriteyi ve düzeni kurma, suçluyu “cezalandırma amacını gerçekleştirmeye dayanan sistem”i yaratmıştır. Bu sistemde temel amaç, suçluyu cezalandırmak, ona ve gelecekteki olası suçlulara ders vermektir. Bu sistemde ceza adaleti ve yargılaması, sadece bu amacı gerçekleştiren bir mekanizmadır, bir araçtır. Aklanma amaç dışıdır, istisnadır. Yargılama cezalandırmanın aracı olunca, hükümlülüğe götürecek nitelikte önceden belirlenmiş yasal kanıtların ardına düşülmüş; ikrar kanıtların kraliçesi sayılmış; ikrara ulaşmak için akıl almaz işkenceler olağan sayılmış; Beccaria'nın deyişiyle gerçek, suçlanan kişinin kaslarında, dayanma gücünde aranmıştır. Öyle ki, Güneş Kral 14'üncü Louis'nin 1670 buyrultusunda işkencenin nasıl yapılacağı ayrıntılarıyla düzenlenmiştir. Toplu işlenen suçlarda, işkencelere, her şeye karşın asıl suçlu belirlenemediği takdirde elebaşları sıraya dizilip, belli sayıya rastlayanlar cezalandırılmış; sanık ile suçlu birbirine karıştırılmıştır.


Görüldüğü üzere bu sistemde yargılanan kişi, nasıl anne kedinin yaşama hakkı tanımadığı kedi yavrusu bir besin nesnesine, kendisi de bir canavara dönüşmekteyse, yargılanan insan da özne olmaktan çıkıyor, bir “nesne”ye, bir “şey”e; ceza adaleti de insan öğütme aygıtına dönüşmektedir.


Ceza adaletini dağıtanların bu başına buyruk insansız adaletine insanlık, ancak Aydınlanma yüzyılının sonlarına doğru son verebilmiştir.


Gerçekten bu otorite ve düzen anlayışına karşı Aydınlanma yüzyılı düşünürlerinin başkaldırması üzerine insanlık, toplumsal düzen içinde bireyi ve özgürlüğünü koruma kaygısının doğurduğu “hukuksal koruma sistemi”ne geçmiş, ceza yargılamasının amacı da değişmiştir. Bu sistemde temel amaç, sanığı, haklarını, özgürlüklerini korumakta; “suçluluğu belirleninceye değin hiç kimse suçlu sayılmamaktadır”. Bu ilke, Anayasa'mızda, 1789 tarihli İnsan ve Yurttaşlık Hakları ve BM 1945 İnsan Hakları Evrensel bildirileri ile Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi gibi uluslararası metinlerde yer almıştır. Türkiye, özellikle bu son Sözleşme'nin taraflarındandır. Yargılanan kişi bu sistemde kavramın tam anlamıyla hak ve özgürlüklerle donatılmış bir “özne”dir. Ancak burada unutulan ve sistemi örseleyen çok önemli bir eksiklik vardır: “Toplum yararı”. Çünkü sistemde özne yararı başattır; ama toplum yararı dışlanmıştır.


Oysa hukukun konusu insanlar arası ilişkiler ve son amacı (telos) bu ilişkileri hakkaniyet ölçütlerine göre düzenlemektir. Bu amacın iki yüzü bulunmaktadır: Bireylerin hak ve özgürlüklerini güvence altına almak ve toplumun yararlarını korumak. Bu çift yüzlü ortak amacı, ceza yargılaması yakın amacıyla gerçekleştirecektir ve bu yakın amaç da şudur: Daha önce yaşandığı ileri sürülen somut/maddi gerçeğe ulaşmak. Ancak ceza adaleti yargılaması, bunu gerçekleştirirken bireysel haklar ve özgürlükler ile toplum yararını koruma amaçlarını bağdaştıracak, dengeleyecektir.


Zira ceza adaleti yargılamasında hak ve yararları korunması gereken başka özneler de vardır. Suçlu müstahak olduğunca cezalandırılmalıdır. Bu nokta hem suçlunun hem de toplumun yararınadır. Somut/maddi gerçeğin ardından koşan çağcıl “karma ceza adaleti yargılama sistemi”, salt hukuksal/biçimsel doğruyu belirlemekle yetinen medeni yargılamadan özellikle bu boyutuyla ayrılmaktadır.


Ama burada unutulmaması gereken nokta şudur: “Somut/maddi gerçek”e; ne pahasına olursa olsun denilerek, özünü insan hak ve özgürlüklerinde bulan insanlık haysiyetine kıyılarak değil, savunma haklarının gereklerine uyularak, kuşkulu ile kolluk güçlerinin ilk karşılaşmalarında bu haklara olanak sağlayarak, şüpheliye savunmacı atanarak, susma hakkı tanınarak, bu haklar kendisine hemen bildirilerek, beyanı özgür iradesi çiğnenmeden alınarak ulaşılacak, hüküm asla hukuka aykırı kanıtlara dayanmayacaktır (Anayasa, m. 14, 15, 38/4, Ceza Yargılama Yasası, m. 141, 147, 148, 217).


Tarih içinde ceza yargılamasının, adaletinin gelişim süreci böyle olmuştur.


Peki, Türkiye ve Türk toplum, bu gelişim sürecinin neresinde?


Türkiye, ceza yargılaması uygulaması açısından bugün bile bu evrimin ilk evresinden yeterince çıkamamıştır.


1960'larda atandığım ilk ilçede sadece jandarma vardı. Soruşturmalarda baskı yapıldığına ilişkin bir bilgi savcılığa gelmedi. İkinci atandığım yer ağır ceza mahkemesinin bulunduğu büyük bir ilçeydi. Savcı (o dönemde başsavcılık yoktu) ve yardımcısı bir insan öldürme eylemi nedeniyle birlikte soruşturmaya gittiler. Dönüşte savcı yardımcısı, savcının kuşkulunun çenesine yumruklar vurarak onu ikrara zorladığını öfkeyle anlatıp durdu. Çok şaşırmıştım. Savcı hakkında yapılan soruşturmadan hiçbir şey çıkmadı.


Atandığım üçüncü ilçede sorgu yargıcı -ki o dönemde sorgu yargıçlıkları henüz kalkmamıştı- sanığın tutuklanması konusunda görüşümü almak için bir dava dosyasını göndermişti. Sanık bir uzman çavuştu, ifade alırken işkence yaptığı kişinin kulağını sağır etmişti. Eylem ağır cezalık bir suçtu. Tutuklama konusunda duraksadım. Dosyayı okuduktan sonra olay hakkında daha ayrıntılı bilgi almak için sınıf arkadaşım olan yargıcın odasına gittim. Açılan soruşturma üzerine uzman çavuşun pişman olduğunu sanmıştım. Meslektaşım, “Ne pişmanlığı, adamın zalimliği daha da arttı” demez mi?

Sorgu yargıcı, istek üzerine uzman çavuşu tutukladı.

Sonrası daha da acı.


Ertesi gün il jandarma komutanı, yememiş içmemiş ilçe kaymakamına gelmişti. Beni aradılar. Beklediğimi söyledim. Komutan, baskı yapmadan suçluların bulunamayacağını, bu durumun suçluları özendireceğini söylemek üzereyken sözünü kestim, kendisinin de bu tür suçlara katılmadan kovuşturulabileceğini söyleyince kaymakamla birlikte çıkıp gittiler.


Ne yazık ki, olay bu noktada bitmedi. Ertesi günü il savcısı beni aradı. Onun söyledikleri ve benim yanıtlarım da elbette aynı doğrultuda oldu.


Yine aynı ilçede pazar kurulduğu günlerin birinde Cumhuriyet Bayramı kutlaması da vardı. Kutlamadan sonra ilçe hekiminin açtığı eczanede kaymakam, yargıç ve öbür kamu görevlileriyle birlikte otururken ilçenin ileri gelenlerinden biri içeri girdi ve kaymakama seslenerek:


“Kaymakam Bey”, dedi, “terzi falanca sizin talimatınızla beş gündür, karakolda dayak yiyor. Bugün buranın pazarı. Bir saat içinde bırakmazsanız, bütün halkı sokağa dökerim!” Şaşırmıştım. Olaya derhal el koydum.


Zavallı terzi, odama iki kişinin kollarında geldi. Yürüyemiyordu. Nurculuk propagandası yapmakla suçlandığını, beş gün boyunca falakaya yatırıldığını, hakaretlere uğradığını ağlayarak anlattı. Ele geçirilen kanıt ise, bir ceza hukuku hocasının Nurculuk akımını hukuk açısından değerlendiren ve Nurculuk karşıtı bir kitabıydı. Kara cehalet ve işkence birbirini izlemişti. Durum yürekler acısıydı.


Kaymakam, hükümet tabibine işkence yapıldığına ilişkin rapor verdiği için düşman oldu. Yetkisini kötüye kullandı, sicilini olumsuz doldurdu.


Bu birkaç örnek sanırım o dönemlerdeki kamu görevlilerinin yargılama ve soruşturma anlayışını yansıtmaya yeterlidir.


Tanıdıklarım arasında makam odalarında sopa bulunduran kamu görevlileri ve savcılar olmuştur. Yapılan soruşturmaların hiçbirinden kesin sonuç çıkmamıştır. Arada yargılanıp hüküm giyenler de görevlerini sürdürmüşlerdir.


Peki ya halkın yaklaşımı?


1972 yılında Yargıtay C. Başsavcılığına, o dönemdeki anlatımıyla savcı yardımcılığına atanmıştım.


Ankara'ya ev eşyasını taşıyacak kamyonun ertesi gün geleceğini öğrenen marangoz komşum kapımızın zilini çaldı:


-Savcı Bey, komşumsunuz, izin verirseniz eşyaların yüklenmesinde yardımcı olmak istiyorum dedi. Geldi, canla başla yardım etti. Eşyaların yüklenmesi sırasında yanıma gelen komşum, nereye gideceğimi sordu. Anlattım.


“Sadece dosya mı inceleyeceksiniz, insanları hiç dinlemeyecek misiniz?” diye sordu.


Sadece dosya inceleyeceğimi söyleyince; “Savcı Bey, tam size göre bir iş. Sizin yaptığınız da zaten yargıçlık, savcılık değildi. Biz ne yargıçlar gördük azarladı mı koridorları inleten, ne savcılar gördük karakollarda insanları falakadan geçiren” demez mi?


O zaman anladım ki, ne ben ne de sınıf arkadaşım yargıç, Türk halkının kafasındaki yargıç, savcı imgesine uymuyorduk.


Sorun da büyük ölçüde bu idi.


Derken 1992/3842 sayılı Yasa ile 1929/1412 sayılı Ceza Muhakemeleri Usulü Yasası'nın 135'inci maddesi değişti ve Yasa'ya 135/a maddesi eklendi. 2004/5271 sayılı Ceza Muhakemesi Yasası aynı hükümleri yineledi (m. 147, 148). Böylece Türkiye, çağcıl karma ceza adaleti yargılama sistemine tam anlamıyla yasal açıdan geçmiş oldu. Bu, gerçek bir devrimdi.®


Gelin görün ki, yakınmalar bitmedi. Yargının önüne gelen sanıklar, kollukta baskı gördükleri için suçu üstlenmek zorunda kaldıklarını, Yasa'da belirtilen hakların kendilerine bildirilmediğini ısrarla söylüyorlardı. İşkenceyi doğal gören bir kesim kolluk güçleri, ifade tutanağı kâğıtlarını önceden bastırarak ve başında Yasa'nın öngördüğü bütün hakları sayarak, bunların bildirildiğini belirtiyor; Yasa'yı dolanmayı beceriyorlardı. Yargıtay, onca titizliğe karşın bu dolanmayı aşamıyordu.


Şimdi silkinme zamanıdır. Çünkü karma ceza adaleti yargılama sisteminde suçlanan kişi, haklarla donatılmış etkin bir “özne-insan”dır; hasta kedi yavrusu gibi kıyılacak bir nesne değildir. Ceza adaleti de suç işleyeni zindanda çürüten ve ona kıyan anne kedi gibi bir canavar değil; “insanı yaşat ki devlet yaşasın” ilkesiyle yola çıkan ve bilinç eğitimi (tretman) uygulayarak suçluyu topluma kazandıran insancı ve sevecen bir erktir.


“Geçmişte yaşamak istemiyorum” (in praeteritum non vivitur) der, Roma hukuku.


Türk hukuku da artık geçmişte yaşayamaz.


Evren sonsuz, ama dünya çok küçüldü. Bir çırpıda trilyonlarca işlem dünyanın, hatta evrenin en uç noktalarına ulaşıyor. Artık herkes aklını başına toplamalı.


Sami Selçuk
Prof. Dr., Eski Yargıtay Başkanı




Zaman

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.