Samimiyetin ölçüleceği yer


‘Demokratik açılım’ın neresindeyiz? (2)

Habur sakarlığı
İlk gün yayımlanan bölümde özetlemeye çalıştığım iç savaş ortamından farklı şekilde etkilenen ve farklı hassasiyetler kazanan iki toplum ‘Habur karşılaması’ sırasındaki olayları da hayli farklı şekilde değerlendirdi ve onlardan farklı şekilde etkilendi. Bugün hâlâ ne tür temaslarla hazırlandığı ve nasıl planlandığı kamuoyunca yeteri kadar bilinmeyen ‘Habur karşılaması’ Kürt kesiminde çözüm yolunun açıldığı konusunda ölçüsüz umut ve zafer duygusuyla yüklü bir coşku yaratırken, Türk toplumunun büyük çoğunluğunda genel olarak bir yenilgi duygusu yarattı. Barış yanlısı kesimlerde bile, özellikle PKK’lıların girişi ile ilgili yasal prosedürün biraz alelacele kotarıldığı, gösterilerin biraz ölçüyü aştığı yolunda eleştiriler dile getirildi. Özellikle ‘TMK Mağduru Çocuklar’la ilgili davalarda örgüt ilişkisi bile kanıtlanamayan çocuklar tutuklanırken ve yıllar boyu hapis cezalarıyla yargılanırken, doğrudan Kandil Dağı’ndan gelen örgüt militanlarının barış elçileri gibi karşılanması hayli yadırgatıcı oldu.
Siyasi iktidar Habur sürecini hukuki açıdan titizlikle planlayıp, muhtemel tepkilere karşı gereken önlemleri almış olsaydı ve arkasından kararlı bir tutum sergileyerek, başta ‘TMK Mağduru Çocuklar’la ilgili olmak üzere, Kürt sorunu konusundaki her alanda, Habur’da gösterdiği esnekliği ve siyasi iradeyi gösterebilseydi, en azından tutarlılık açısından eleştiriyi hak etmezdi. Ancak iktidar tam tersini yaptı. Muhalefetin şiddetli eleştirileri karşısında hızla geri adım attı. Olur olmaz gerekçelerle Kürt siyasetçilerini suçladı. ‘TMK Mağduru Çocuklar’la ilgili olarak, zevahiri kurtarmaktan öteye gitmeyen yasal girişimlerini bile durdurdu. Seçilmiş yerel Kürt yöneticilerini Habur’daki coşkunun öcünü alırcasına en haşin yöntemlerle tutuklamaya başladı.
Bu tutum bugün de devam ediyor. İlk tutuklamalar sırasında medyaya yansıyan, Diyarbakır adliye binası önünde kelepçelenmiş belediye başkanlarından, eski milletvekillerinden oluşan kafile görüntüleri, barış yanlısı Türk kesiminde ve bütün bir Kürt toplumunda Habur’la yükselen umutları bir anda yerle bir etti, küllenmeye başlayan derin öfkeleri ve güvensizlikleri yeniden alevlendirdi.
Aradan bunca zaman geçtikten sonra, tutuklu Kürt siyasetcisi Hatip Dicle’nin ifadesinde, Habur sürecinde DTP başkanı Ahmet Türk’e İçişleri Bakanı’nın, ‘Hâkimler, savcılar ayarlandı...’ mealinde garanti verdiğini ileri sürmesine dayanarak CHP’nin gensoru vermesi üzerine, aylar önce Habur’dan giren 17 PKK militanı hakkında, 7.5 yıl hapis istemi ile alelacele dava açılması olumsuz havayı ve iktidara yönelik güvensizlikleri alabildiğine yoğunlaştırdı.
Sonuç olarak Habur karşılaması ve onu izleyen gelişmeler, sadece Kürt sorununun barışçıl, siyasi çözümünden yana bütün kesimleri büyük bir düşkırıklığına uğratmakla ve iktidara puan kaybettirmekle kalmadı, gerilimden beslenen muhalefetin elini de güçlendirdi. Çözüm yolunda iktidarın doğal müttefiki sayılması gereken BDP ve Kürt siyasetini temsil eden öteki aktörler nezdinde zaten fazlasıyla mevcut olan güvensizliği daha da pekiştirdi.

Açılımdan geriye kalanlar
İktidarın Habur başarısızlığının yol açtığı kötümser atmosferi dağıtmak için zaman zaman demokratik açılımın kesintiye uğramayacağı yolunda ileri sürdüğü görüşler şu ana kadar dişe dokunur bir inandırıcı etki yaratmadı. Anayasa değişikliği konusunda hiçbir ciddi adım atmadan geçirilen bunca zamanın arkasından Cumhurbaşkanı’nın ‘fırsatın kaçırıldığını’ ifade etmesi beklentileri iyice sıfırladı.
Toplumun her kesiminde infial uyandıran ‘TMK Mağduru Çocuklar’ konusunda çözümleyici bir girişimde bulunulmadığı gibi her gösterinin arkasından gelen yeni tutuklamalarla sorun daha da ağırlaştırıldı. Kürtçe yayın konusunda göreceli bir rahatlık sağlandığı halde, yerel gazete ve televisyonlar üzerindeki yıldırıcı hukukî yaptırımlar artarak devam etti (‘Kürtçe Gazetedeki 12 Habere 21 Yıl Hapis’ 11.02.2010 Radikal). Kürt siyasetçilerine yönelik tuklamalar hız kesmedi. Yerel sivil toplum örgütleri üzerindeki kısıtlayıcı baskılar sürüp gitti. Yoksullara gıda yardımı için örgütlenen yerel derneklerin faaliyetleri bile engellendi (Diyarbakır Sarmaşık Yoksullukla Mücadele ve Sürdürülebilir Kalkınma Derneği).
İki aydır Ankara’da Tekel işçilerinin çok geniş bir kamuoyu desteği ile sürdüdükleri iş güvencesi talepleri doğrultusundaki direnişlerine karşı hükümetin gösterdiği katı tutum ve tahammülsüzlük, demokratik açılım konusundaki inandırıcılığı büyük ölçüde zedeledi. Tekel eylemlerini düzenleyen sendikalarla muhatap olan bakanın, direnişe PKK’lıların karıştığı yolunda gerçek dışı beyanatta bulunması demokrat kamuoyunun iktidara yönelik güven duygusunu büsbütün zayıflattı.
Nihayet, son ‘savcılar savaşı’ ile ortaya çıkan ve yargının başlıca iki güç odağı etrafında kutuplaşmasıyla kendini gösteren kriz karşısında hükûmetin sergilediği basiretsiz ve taraf tutucu tavır, bugüne kadar iktidarın askeri vesayete karşı tutumuna destek veren çevrelerde bile çok derin kuşkuların doğmasına yol açtı. Ergenekon Davası ve onun uzantıları boyunca ortaya çıkan fişlemelerle ilgili olarak, AKP Kahramanmaraş Milletvekili Avni Doğan’ın TV ekranlarında açık açık , “Bugüne kadar onlar bizi fişliyordu, şimdi sıra bizde, biz onları fişliyoruz” demesi bu kuşkuları daha da artırdı.
Bütün bu olumsuz gelişmeler sürüp giderken, Başbakan’ın 40-50 kişilik ‘sanatçı’ grupları ile yemekli toplantılar yaparak ‘demokratik açılım’ konusunda destek istemesi, doğal olarak beklenen etkiyi yaratmıyor. Oysa demokratikleşme yolundaki bu güven kaybını restore etme olanakları büsbütün ortadan kalkmış değil. Ancak bunun için önce iktidarın kamuoyunu, demokratikleşme projesini bir seçim yatırımı olarak görmediğine inandırması gerekiyor. Bunun yolu ise kısa zamanda sonuçlandırılabilecek adımları vakit kaybetmeden atmaktan geçiyor. Örneğin, ‘TMK Mağduru Çocuklar’ sorunu, muhalefetin desteğine gerek kalmadan, iktidarın bir hafta içinde kendi Meclis çoğunluğuyla tek başına yapabileceği birkaç yasa değişikliği ile pekâlâ çözümlenebilir. Kaldı ki bu konuda BDP’nin tam destek vereceği açıktır. CHP ise en azından güçlük çıkarmayacağını kamuoyu önünde beyan etmiş durumdadır. 

Başarı için
Bu sorunun başarıyla sonuçlandırılması, iktidarın demokratik açılım konusunda kaybettiği kamuoyu desteğini hızla geri kazanması için ivme yaratmaya yeter. Bir başlangıç olarak ilköğretimde anadilin seçmeli ders olarak verilmesi, dil konusundaki basın-yayın sınırlamalarının ortadan kaldırılması, sistematik siyasal tutuklamalara son verilmesi, cezaevi koşullarının evrensel standartlara kavuşturulması, yerel yönetimlerin yetkilerinin artırılması ve ilişkilerin düzeltilmesi, mecburi din dersleri sorununun çözüme kavuşturulması gibi adımlar bu ivmeye hız kazandıracaktır.
İktidarın demokratik açılım konusundaki asıl samimiyetini ise; tasarladığı anayasa ve yargı reformunun gerçek bir demokratik dönüşüm amacı taşıyıp taşımadığı, temsil adaletini yok eden yüzde 10 seçim barajını kaldırmaya yada makul bir düzeye indirmeye, siyasi partilerde lider sultasına yol açan hiyerarşik yapıyı ortadan kaldırmaya niyetli olup olmadığıyla gösterecektir. Şu ana kadar bu yolda iyiye yorumlanabilecek bir emare ne yazık ki yoktur...
Gençay Gürsoy: Prof. Dr.

Radikal

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.