Yeni anayasa konsepti YÖK ve üniversiteler

Terörden ekonomiye, başörtüsü sorunundan YÖK sistemine kadar geniş bir yelpazede devam eden tartışmalar arasında üniversitelerde yeni bir eğitim dönemi de başlamış oldu. Geçtiğimiz hafta açılış törenleriyle eğitime başlayan üniversitelerin sorunları ve YÖK sistemi de bu vesileyle yapılan konuşmalarda ele alındı ve gündemin başına yerleşti. Konuyu özellikle kamuoyuna mal eden tartışmanın odağında ise kuşkusuz on yıllardır kangren halini almış olan başörtüsü sorunu bulunmaktadır. Bu önemli sorunla birlikte yoğun gündemler nedeniyle hep arka planda kalan eğitim ve özellikle de üniversite sistemi ile ilgili sorunları konuşmanın galiba tam zamanı. Darbe ürünü 1982 Anayasası'nın bizlere armağanı olan YÖK sisteminin on yıllardır netice verdiği kümülatif sorunlar, temel hak ve özgürlükler başta olmak üzere, eğitim kalitesi, personel vb. boyutlarda üniversitelerimize yansımaya devam ediyor.

Konu, hem üniversitelerin açıldığı bir zaman diliminde hem de referandum sürecinde ortaya çıkan daha çok demokratikleşme ve özgürlük talepleriyle somutlaşan yeni, sivil bir anayasa tartışmaları açısından son derece önem arz ediyor. Halkımızın yüzde on altı gibi büyük bir farkla sivilleşmeden, demokratikleşmeden yana tercihte bulunmasıyla realize olan yeni anayasa tartışmalarının üniversiteler ve YÖK sistemiyle ilgili yeni bir tartışmayı veya diğer bir ifadeyle yıllardır birikmiş sorunları çözme yönünde bir iradeyi, düzenlemeyi gündeme getirmesi kaçınılmazdır. Antidemokratik 1982 Anayasası'nın 130. maddesiyle çerçevelendirilen ve 2547 sayılı yasanın ve diğer mevzuatın ayrıntılandırdığı YÖK sistemi ve üniversiteler önümüzdeki anayasa tartışmaları bağlamında gündemde önemli bir yere sahip olacaktır. Son günlerde yoğunlaşan ve kronik bir hal almış temel özgürlük sorunu olarak başörtüsü sorunuyla ilgili gelinen noktayı da bu bağlamda değerlendirmek gerekir. Yeni anayasa konseptinin oluşturduğu çerçeve, iktidarıyla muhalefetiyle ve sağıyla soluyla özgürlükleri genişletme yönünde sonuçları beraberinde getirecektir.

Dünden bugüne sorunlar ve üniversite

Üniversitelerin sorunlarıyla ilgili tartışmalar ve bu bağlamda ortaya konulan çözüm önerileri kuşkusuz ki yeni değil. Hem üniversite camiası hem de diğer aktörler olarak otuz yıldır bu konuları konuşuyoruz. Ancak YÖK sisteminin kendi içinde taşıdığı potansiyel sorun alanlarının fazlalığının yanında, uzun zaman diliminde bazen konjonktürel bazen de varlık nedeninin ötesinde misyonlar üstlenen, yüksek siyasete soyunan üst yöneticiler ve son tahlilde üniversitenin bilim yuvası olarak değil bir siyasal aktör gibi davranmayı alışkanlık haline getirmesi vb. nedenlerle maalesef yakın zamana kadar bu çözüm arayışları hep suni kaldı. Üniversiteler, bilime katkı misyonu ve hür tefekkürün kaleleri olmak yerine, kısır çekişmelerin sergilendiği, koruma-kollama rolünün ön plana çıkarıldığı mekânlar haline getirildi. Özellikle Gürüz ve Teziç dönemlerini bu anlamda üniversite sistemi için kayıp yıllar olarak değerlendirmek kanaatimce abartma sayılmaz.

28 Şubat darbesinin ardından üniversitelerde sergilenen baskılar, sorgulamalar, özlük haklarının bir silah gibi kullanılarak yıllarca hak ettiği kadroyu alamayan akademisyenler, bir kısım derneklerin vesayetine terk edilen üniversiteler ve yine bugün çoğunluğu Ergenekon davasında yargılanan paşalara bırakılan üniversite kürsüleri vb. örnekler bu anlamda üniversiteyi gerçek misyonundan uzaklaştıran, siyasallaştıran somut örnekler olarak anılabilir. Yine ikna odaları vb. Nazi dönemini hatırlatan yöntemler ve bu bağlamda ötekileştirilen toplum kesimleri, söz konusu dönemde tarihe düşülen notlar olarak toplum vicdanını kanatmaya devam etmektedir.

Diğer yandan, bilimsel yayın sıralamasında ilk beş yüze giremeyen üniversitelerimizin bu tür kaygılar yerine özellikle seçimlerle sürekli enerji kaybetmesi de ayrı bir sorun alanı olarak var olagelmiştir. 9. Cumhurbaşkanı Demirel tarafından başlatılan ve 10. Cumhurbaşkanı Sezer tarafından adeta zirve yapan bu atama komedisi ve "beş, yirmi beşten büyüktür süreci", akademik personeli figüran durumuna düşürürken, kalitesizliği ve iç çatışmalarla enerji kaybını tetikleyen bir faktör olmuştur. Bu konudaki en büyük sorumluluğun bu seçimlerde seçmen olan akademik personele ait olduğunu da özeleştiri olarak burada vurgulamak gerekiyor. Çünkü bu sistem maalesef yıllarca üniversite personelinin bir kısmınca kendisi gibi düşünen rektörleri seç(tir)menin bir aracı olarak kullanıldı ve demokratik tepkiler dile getirilmedi. Tam aksine haksızlıklar meşrulaştırılmaya ve siyasi hikmetler aranmaya çalışıldı. Dolayısıyla tersi durumdaki serzenişler de hiçbir zaman samimi olarak algılanmadı. Mevcut Cumhurbaşkanımızın geçtiğimiz günlerde medyada yer alan çağrısı ve seçim sistemiyle ilgili kendisinin devreden çıkarılarak yeni ve objektif bir sistem öngören düzenleme talebi bu bağlamda son derece önemli ve anlamlıdır. Özellikle referandum süreci sonrasında oluşan yeni anayasa konsepti içerisinde bu çağrıyı dikkate alan bir düzenleme yapılmalı ve 1982 Anayasası'nın ve YÖK Kanunu'nun getirdiği bu sorunlu duruma en azından orta vadede bir çözüm getirilmelidir. Bu çerçevede, tek dönemliğine beş yıllık bir rektörlük sistemine geçiş uygun olabilir. Böylelikle, ikinci dönem seçilememek kaygısıyla etkinliği, verimliliği kaybolan ve ikinci döneminde ise tam tersine radikalleşen rektörler dönemi uygulamaları sona ermiş olur. Bu konu üniversite sistemiyle ilgili tek sorun olmasa da birçok sorunu tetikleyen önemli bir sorun alanıdır. YÖK sistemiyle ilgili yapılacak bütüncül bir çalışmanın temel başlıklarından biri olmaya adaydır

Sorunlar ve çözüm önerileri

Üniversitelerin bunun dışında da çok önemli idari, mali sorunları bulunmaktadır. Öncelikle tıp fakültelerinin bulunduğu üniversiteler özellikle rektör de tıp kökenli ise alabildiğince orantısız bir yapı ve işleyiş ortaya çıkmakta, bütün yatırımlar hastane ve müştemilatına yönlendirilmek suretiyle orantısız bir gelişme seyri ortaya çıkmaktadır. Özellikle sosyal bilimler alanları son derece yetersiz kalmaktadır. Kadro sayıları nedeniyle seçim sisteminde de adaletsizliğe neden olan bu durumun çözümü bu tür sağlık birimlerinin ayrı sağlık üniversitesine dönüştürülmesi olabilir. Bu şekilde, sistem gereği hastane döner sermayesinden pay alan rektörlük makamı da paylaşılamayacak bir makam olmaktan çıkmış olur.

Yine mevcut sistemin en önemli sorunlarından birisi de rektörlerin son derece geniş ve gerekli olmayan bir yetkiye sahip olmasıdır. İdari, mali ve özlük hakları konusunda rektörü adeta tek adama dönüştüren bu sistem çatışmaları hızlandırmakta, konjonktürel olarak subjektif, keyfi uygulamalara zemin hazırlamaktadır. Bu konuda çözüm ise akademik ve idari konuları tamamen ayırarak, diğer birçok meslekte olduğu gibi profesyonel yöneticilik sistemine geçmek şeklinde olabilir. Birinci misyonu akademik çalışma yapmak, bilim üretmek olan ve uzun yıllarda büyük emeklerle yetişen akademik personelin kısır yöneticilik tartışmalarıyla zaman harcaması bir kayıp olarak değerlendirilebilir. Bu konuda birçok Batılı ülkede var olan mütevelli heyeti sistemi alternatif bir çözüm olarak yerel şartlara da uyarlanarak geliştirilmelidir.

Dünyadaki uygulamalara bakıldığında, yüksek eğitim kurumlarının finansmanında dört kaynak kullanıldığı görülüyor: Devlet kaynakları, öğrencilerden alınan ücretler, bağışlar, özel sektör için yapılan projelerden elde edilen kazançlar. Hem vakıf üniversiteleri ile hem de dünyayla rekabet edebilmeleri için devlet üniversitelerinin kaynaklarını artırmalıyız. Bunun için devletten daha çok istemek yerine, diğer üç kaynağın üniversite gelirleri içindeki payını artırmak gerekiyor. Özellikle vakıf ve özel üniversite sisteminin iyi bir denetim mekanizması ile desteklenmesi, sübvanse edilmesi, devletin birçok yatırımdan tasarruf etmesini sağlayacağı gibi rekabeti ve dolayısıyla kaliteyi de yükseltecektir. Bugün Amerika'da 3500 civarında üniversite bulunuyor. Bunların içerisinde kalitesi düşük, tabela üniversiteleri de var kuşkusuz. Ancak, bunlardan en az beş yüz tanesi dünya üniversite standartlarına yön veren kaliteli üniversiteler. Bizde de kaliteyi sağlayamayan zaten devre dışı kalacaktır ama sonuçta çok sayıda dünya standartlarında üniversiteye kavuşmuş olacağız. Bu anlamda daha radikal bir öneri de getirilebilir ve zannımca önümüzdeki yıllarda zorunlu olarak bu noktaya geleceğiz. Devlet üniversitelerinin KİT'ler vb. kurumlar gibi belli standartlarda özelleştirilmesi orta vadede düşünülmesi gereken bir konudur.

Üniversitelerin mali sorunlarıyla ilgili atılabilecek somut adımlar da belirlenebilir: Devletin sağladığı finansmanın en azından bir kısmı, dar gelirli olup üniversiteye girebilen gençlerin harç karşılığı olarak, başka bir deyişle bu öğrencilere burs imkânı oluşturmak amacıyla, üniversitelere yönlendirilebilir. Ayrıca, özellikle eski mezunların bağış yapmalarını sağlamak için, onlara da yönlendirme ve denetleme süreçlerine katılım olanağı tanıyan bir kurumsal yapılanmaya gitmek gerekiyor (mütevelli heyeti kurulması vb.). Böylelikle, bilim yuvalarının sadece devlet tarafından değil, aynı zamanda sivil toplum tarafından da desteklenmesi sağlanabilir. Akademik kadronun uluslararası standartlara uygun olarak yayınlanan ve aynı zamanda özel sektörün teknolojik gelişimine faydalı olacak araştırmalar yapmasının teşvik edilmesi de, ülkemizin bilimsel ve teknolojik açıdan gelişmesine yardımcı olacaktır. Dünyayla rekabet edebilmek için dünyadaki başarılı örneklerle kıyaslama yapmalı ve "iyi uygulamalar"ı benimsemekten çekinmemeliyiz. Özgür, idari-mali özerkliğe sahip gerçek bir yerinden yönetim kurumu olarak üniversitelerimizin gerek kaynak, gerekse performans yönetim sistemleri açısından geliştirilmesi, ülkemizin eğitilmiş insan gücünün dünyayla rekabet edebilir düzeye gelmesine önemli katkıda bulunacaktır. (Zaman)

Prof. Dr. Mustafa Ökmen


Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.