Toplum düzeninden bahsettiğimizde çoğu zaman aklımıza ilk gelen kavramlardan biri adalet oluyor. Ancak biz kendimize şu soruyu sormadan gerçekten adaletten söz edebilir miyiz: Biz kurallara gerçekten adil olduklarına inandığımız için mi uyuyoruz, yoksa cezadan korktuğumuz için mi uyuyoruz? Eğer bireyleri hukuka bağlı tutan temel unsur korkuysa, burada adaletin varlığını ne kadar savunabiliriz? Belki de farkında olmadan bir adalet düzeninden değil, bir korku düzeninden söz ediyoruz.
Bizler genelde hukukun temel amacının toplumu korumak ve düzeni sağlamak olduğunu öğreniyoruz ve bu şekilde kabul ediyoruz. Ancak bu düzenin nasıl sağlandığı çoğu zaman göz ardı ediliyor. Cezaların caydırıcı olması gerektiği sıkça dile getiriliyor. Fakat burada asıl mesele şu: İnsanlar bir davranışı gerçekten yanlış olduğu için mi yapmaz, yoksa yakalanma ihtimali ve ceza korkusu nedeniyle yapmaktan mı kaçınır? Bu da hukukun aslında kişiler tarafından içselleştirilmediğini, sadece bir baskı aracı gibi algılandığını gösterir.
Bizim de günlük hayatımızda buna dair pek çok örnekle karşılaştığımız yadsınamaz bir gerçek. Trafikte kırmızı ışıkta durmamızın sebebi gerçekten kurallara olan saygımızdan mı, yoksa ceza yazılma ihtimali mi? Ya da vergi yükümlülüklerini yerine getirirken motivasyonumuz ne kadar “doğru olanı yapmak”, ne kadar “yaptırımdan kaçınmak”? Bu sorulara vereceğimiz samimi cevaplar, aslında hukukla olan ilişkimizi de ortaya koyar.
Korku ile sağlanan düzenin kısa vadede etkili olduğu söylenebilir. Ancak biz biliyoruz ki korkuya dayalı bir sistem, uzun vadede sağlam bir zemin oluşturmaz. Çünkü korku, saygı üretmez; yalnızca geçici bir itaat sağlar. İnsanlar fırsat bulduklarında bu kuralları ihlal etmeye daha meyilli hale gelir. Oysa adalet duygusunun güçlü olduğu bir toplumda, bireyler yalnızca cezadan kaçınmak için değil, doğru olduğuna inandıkları için kurallara uyar.
Elbette hukuk tamamen yaptırımsız ve “yumuşak” bir yapı üzerine kurulamaz. Caydırıcılık, hukukun vazgeçilmez bir unsurudur. Ancak burada önemli olan dengeyi kurabilmektir. Bizim ihtiyacımız olan şey, yalnızca korku yaratan bir sistem değil; aynı zamanda güven veren, adil olduğuna inanılan bir hukuk düzenidir.
Sonuç olarak biz şunu söyleyebiliriz: Hukuk sadece korkuya dayanırsa, bu düzen kırılgan olur. Ancak adalet duygusu üzerine inşa edilmiş bir sistem, bireylerin benimsediği, içselleştirdiği ve sürdürülebilir bir düzen yaratır. Bu nedenle gerçek bir hukuk sistemi, bireyleri korkutarak değil, onlara güven vererek ayakta kalmalıdır. Aksi halde elimizde olan şey adalet değil, yalnızca disipline edilmiş bir korku düzeni olur.
Av. Begüm Can Gürel
Hukuk Fakültesi Öğrencisi Reyhan Dilan Bulut