Herkesi bağlayan 2709 sayılı Anayasa ile 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu hükümleri gereğince; ayırım yapılmaksızın hukuka aykırı yol ve yöntemlerle elde edilen deliller ile bu deliller vasıtasıyla ulaşılan deliller yargılamada kullanılamaz, özellikle de sanığın aleyhine kesinlikle kullanılıp değerlendirilemez.
Anayasa m.138/1 gereğince Anayasanın ve kanunların yargı mensuplarını bağladığı gerçeğinden hareketle, aşağıda sadece ilgili hükümlere yer vermekle yetiniyoruz.
Anayasa m.38/6’ya göre; “Kanuna aykırı elde edilmiş bulgular, delil olarak kabul edilemez”.
CMK m.148/3’e göre; “Yasak usullerle elde edilen ifadeler, rıza ile verilmiş olsa da, delil olarak değerlendirilemez”.
CMK m.206/2’ye göre; “Ortaya konulması istenilen bir delil aşağıda yazılı hallerde reddolunur: a) Delil, kanuna aykırı olarak elde edilmişse”.
CMK m.217/2’ye göre; “Yüklenen suç, hukuka uygun bir şekilde elde edilmiş her türlü delille ispat edilebilir”.
Hangi delilin hukuka uygun ve hangi delilin de hukuka aykırı yol ve yöntemle elde edildiği konusunda yasal düzenlemelere bakılması gerektiği ve hukuka aykırılığın bir bütün olarak değerlendirilip, bir muhakeme hukuku dalında ve dolayısıyla yargı kolunda hukuka aykırı sayılan delilin, bir başka muhakeme hukuku ile yargı kolunda hukuka uygun sayılmasının doğru olmadığı, dolayısıyla hukuka uygunluğun ve hukuka aykırılığın bir bütünde değerlendirilmesi gerektiği,
Bu kapsamda; örneğin, dijital materyal olarak kabul edilen şüphelinin kullandığı cep telefonunda arama ve elkoyma tedbirlerini uygularken, CMK m.134’de gösterilen usulün tatbikinin zorunlu olduğu, bu sırada cep telefonunun şifreli olup, şifresinin açılamaması nedeniyle şüphelinin telefonun açılıp içinde yer alan bilgilere bakılması için şifresini vermeye zorlanamayacağı, aksi uygulamanın Anayasa m.38/5-6’ya ve CMK m.148’e aykırı olacağı, ancak elkoyulan cep telefonu şifresinin teknik yöntemler ile kırılması veya şifrenin bir yere kaydedilip bu kayda usule uygun ulaşılması, örneğin defterin bir köşesine yazılan şifrenin bu deftere usule uygun elkoyulup incelenmesi sırasında ulaşılması veya şüphelinin şifreli cep telefonunu açarken görülmesi veya şifre açarken usule uygun elde edilmiş bir kamera kaydına (MOBESE, güvenlik kameraları gibi) düşmesi suretiyle öğrenilen şifrenin Cumhuriyet savcısı ve adli kolluk tarafından kullanılarak cep telefonunun açılmasının ve içinde yer alan bilgilere ulaşılmasının hukuka uygun olacağı,
Önemle belirtmek gerekirse; CMK m.147’de ve m.134’de yer alan usule riayette zorunluluk bulunduğu, bu zorunluluklara uyulmadığı durumda hukuka aykırılığın kaçınılmaz olacağı, yine arama ve elkoyma tedbirlerinin tatbikinde de CMK m.116 ve devamında öngörülen emredici hükümlere uyulmasının zorunlu olduğu, bu hükümlerin bazılarına uyulmamasının önemsiz, küçük veya temel hak ve hürriyetlerin özüne müdahale içermeyen aykırılıklar olarak nitelendirilemeyeceği, çünkü hukuka aykırı yol ve yöntemle delil elde edildiği her durumda, kimsenin sübjektif takdir ve değerlendirmesine bırakılmaksızın, artık o hukuka aykırı delille ve o delile bağlı olarak elde edilen delillerle mahkumiyete gidilemeyeceği,
“Hukuk devleti” ilkesi ile bağlı olan itham sisteminde maddi hakikate ve adalete ulaşabilmek için delil elde etme yol ve yöntemlerinin imkansız hale getirilemeyeceği, fakat temel hak ve hürriyetlere müdahale eden kolluğun ve adli mercilerin de keyfi hareket edemeyecekleri, delillere muhakkak Anayasada ve ilgili kanunlarda gösterilen yol ve yöntemlere uygun şekilde ulaşılmasının gerektiği,
İzahtan varestedir.
Özel hayatın gizliliği ve korunması hakkına getirilen en önemli kısıtlama arama tedbiridir. Arama tedbiri, Anayasanın m.20’de ve m.21’de düzenlenmiştir.
Bilindiği gibi önleme araması; 2559 sayılı Polis Vazife ve Salahiyet Kanunu m.9’da düzenlenmiş olup, “tehlikenin veya suç işlenmesinin önlenmesi amacıyla” idari kolluk tarafından gerçekleştirilen bir arama türüdür.
Adli arama ile önleme araması arasındaki en önemli fark; CMK m.160/1 gereğince açılan soruşturmada, CMK m.116 ile m.119 şartlarının oluşması halinde, somut bir suça ve failine ilişkin aramayı, önleme araması ise, deyim yerinde ise nokta atışı olmayan, önleyici mahiyette ve güvenlik maksatlı yapılan idari kolluk araması yapılır. Önleme aramasının yasal dayanağını PVSK m.9 oluşturur.
Yapılan aramanın makul suç şüphesine dayandığı bir durumda; CMK m.116, m.117 ve m.119 uyarınca “adli arama kararı” veya “yazılı adli arama emri” alınmadan arama ve devamında elkoyma tedbirine başvurulamayacağında tereddüt bulunmamaktadır. Diğer taraftan; PVSK Ek m.6 uyarınca; suç şüphesinin ve bulgularının ortaya çıkması ile birlikte kolluğun derhal Cumhuriyet savcısına olayın haberini verip, savcının emri doğrultusunda soruşturma işlemlerine devam etmesi gerekmektedir. Yapılan aramanın; tehlikenin veya suç işlenmesinin önlenmesi amacıyla değil, delil etmek amacıyla yapıldığı açıksa, önleme aramasının şartlarının oluşmadığı, adli arama ve elkoyma tedbirlerine başvurulması gerektiğinden, önleme araması sonucu elde edilen delillerin hukuka aykırı hale geldiği kabul edilmelidir.
“Hukuka aykırı deliller” konusunda bu kadar net hükümlere ve açıklamalara rağmen, bir türlü yeknesak uygulamanın sağlanamadığı, hukuka aykırı yol ve yöntemlerle elde edilen delillerin yargılamada sanık aleyhine kullanılamayacağı kuralına rağmen; bazen maddi hakikate ve adalete ulaşmak amacıyla, bazen de somut olayın özelliklerinden veya sanığın kimliğinden hareketle kullanıldığı ve mahkumiyete esas alındığı, bu konuda yapılan itirazların ve başvuruların, ya hiç dikkate alınmadığı veya davanın esasına müessir olmadığından veya delilin hukuka aykırılığının önemli bir aykırılıktan doğmadığı gerekçesiyle reddedildiği görülebilmektedir.
Hukuka aykırı delillerin yargılamada kullanılması yasağı konusunda ortaya çıkan tereddütlü uygulamaların sakıncasını “Hukuka Aykırı Delillerin Mahkumiyete Esas Alınması Sorunu ve AYM Genel Kurulu’nun 20.03.2025 Tarihli Kararı” başlıklı yazımız olmak üzere birçok yazımızda gündeme getirdik ve tartıştık. Ancak bugüne kadar, hukuka aykırı yol ve yöntemlerle elde edilen ve bizce “yasak delil” olarak da adlandırabileceğimiz delillerin sanık aleyhine kullanılmadığını ve mahkumiyete esas alınmadığını %100 söyleyebilmek mümkün değildir.
Maddi hakikate ve adalete ulaşmak ile hukuka uygunluk arasında gelgitleri yaşamak istemiyorsak, elbette en doğru olan; delillerin hukuka uygun yol ve yöntemlerle toplanması, toplanmayan deliller bakımından da yukarıda yer verdiğimiz emredici kuralların uygulanmasıdır. Hukuka uygun hareket edilmediği sürece, adaletli ve eşit sonuçlara varılabileceği söylenemez. Bu bir ikilemdir, ciddi bir sorundur, keyfiliği gündeme taşıyabilir ve yazılı hukuk sisteminde emredici kuralların sorgulanır ve hatta kısmen uygulanmaz hale gelmesine yol açar. Bu tür bir anlayış, “hukuk devleti” ilkesi ve hukuk güvenliği hakkı bakımından son derece tehlikelidir.
Bu açıklamalardan sonra, Yargıtay 10. Ceza Dairesi’nin 20.10.2025 gün, 2025/2257 E. ve 2025/10230 K. sayılı kararına yer vermek istiyoruz.
Yargıtay 10. Ceza Dairesi’nin 20.10.2025 tarihli kararında; hakkında uyuşturucu veya uyarıcı madde ticareti yapma suçundan mahkumiyet kararı verilen sanık müdafinin temyizinde, arama kararının hukuka aykırı olduğundan bahsedildiği,
10. Ceza Dairesinin bozma kararı gerekçesine göre;
Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 2013/610-2014/512, 2013/841-2014/513, 2014/166-514 Karar sayılı kararlarında da belirtildiği üzere; adli arama kararı gerektiren bir olayda önleme araması kararına dayanılarak veya koşullarına uygun olmayan arama kararı üzerine yapılan arama hukuka aykırı olduğundan, böyle bir arama sonucu elde edilen ve suçun maddi konusunu teşkil eden deliller “hukuka aykırı yöntemlerle elde edilmiş” sayılacağından, Anayasa m.38/6 ile CMK m.206/2-a, m.217/2, m.230/1-b ve m.289/1-i uyarınca hükme esas alınamayacağından, ihbar tutanağına göre açık kimlik bilgileri ve motor plakası öğrenilen ve suç konusu uyuşturucu maddeyi sattığı bilgisi alınıp hakkında “somut suç şüphesi” oluşan sanığın, fiziki takip sonucu yakalandığı, emniyete götürüldüğü ve önleme arama kararı uyarınca üzerinde yapılan aramada uyuşturucu maddenin ele geçirildiği olayda, sanığın üstünün aranabilmesi için CMK m.116 ila m.119 uyarınca alınmış “adli arama kararı” veya “Cumhuriyet savcısının yazılı arama emri” olup olmadığının araştırılarak, bunun sonucuna göre sanığın hukuki durumunun belirlenmesi gerekirken, yazılı şekilde eksik araştırma ile mahkumiyet kararı verilmesi hukuka aykırı görülmüştür.
Sonuç olarak; Yargıtay 10. Ceza Dairesi’nin hukuka aykırı delillerle ilgili 20.10.2025 tarihli, 2025/2257 E. ve 2025/10230 K. sayılı bozma kararına ve gerekçesine iştirak ediyoruz. Her somut olayın özelliği ve delillerin elde edilme yöntemleri dikkate alınıp incelenerek, “hukuka aykırı delil” olduğu tespit edilen delillerin yargılamada sanık aleyhine mahkumiyete esas alınamayacağı sonucuna varılmalı ve mahkemeler de; ayırımsız bir şekilde, yani taviz vermeden hukuka aykırı olduğu tespit edilen delilleri CMK m.206/2-a uyarınca reddetmelidir.
Ceza muhakemesinin ana meselesi maddi hakikate ve adalete ulaşmak olsa da, bunun keyfi, kural tanımaz, hukuka aykırı yol ve yöntemlerle yapılabilmesi mümkün değildir. Her şeyi geçtik; “Delillerin ortaya konulması ve reddi” başlıklı CMK m.206/2-a’da yer alan, “Ortaya konulması istenilen bir delil aşağıda yazılı hallerde reddolunur: a) Delil, kanuna aykırı olarak elde edilmişse.” hükmü emredici özelliği ile orada dururken ve “normlar hiyerarşisi” ilkesine göre tepede bulunan Anayasa m.138/1’de öngörülen, “Hakimler, görevlerinde bağımsızdırlar; Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdani kanaatlerine göre hüküm verirler.” kuralı ve CMK m.206/2-a’ya benzer bir hükmü barındıran Anayasa m.38/6 ile birlikte dikkate alındığında, hukuka aykırı yol ve yöntemlerle elde edilen delillerin amasız, fakatsız şekilde yargılamada sanık aleyhine kullanılamayacağı tartışmasız bir gerçektir.
(Bu makale, sayın Prof. Dr. Ersan ŞEN tarafından www.hukukihaber.net sitesinde yayınlanması için kaleme alınmıştır. Kaynak gösterilse dahi makalenin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan makalenin bir bölümü, aktif link verilerek kullanılabilir. Yazarı ve kaynağı gösterilmeden kısmen ya da tamamen yayınlanması şahsi haklara ve fikri haklara aykırılık teşkil eder.)