Hukuk devleti ilkesi devletin bütün organlarının hukuk kurallarına uygun davranmakla yükümlü olduğu, hukuka bağlı olunduğu, hukuk kurallarının yalnızca kanunla sınırlı olmadığı, başta Anayasal hükümler olmak üzere mevzuatta yer alan kurallar bütününe uyulmasının zorunlu olduğu, iç hukuk sisteminde yazılı kurallar dışında evrensel ilkelerin de tanındığı ve hukukun dışına çıkılmadığı, devlet organları tarafından yapılan iş ve işlemlere karşı yargı denetiminin açık olduğu, yargının gerektiği gibi tarafsız ve bağımsız olduğu, hukuki güvenirliğin olduğu bir ilkedir.
Hukuk devletinde kanun hükümleri tanındığı ve uygulandığı gibi kanunlardan başka diğer yazılı kurallar ve tüm bunların dışında kalan evrensel ilkeler de tanınmakta ve bunların tümüne uyulması zorunlu olmaktadır. Her şeyden önce bir hukuk devletinde kanunlar normlar hiyerarşisine uygun olmak zorunda olup aykırılığın denetimi yapılmaktadır. Bu husus dışında yasal düzenlemeler hukukun genel prensiplerine ve uluslararası sözleşme hükümlerine de aykırılık teşkil etmemektedir. Örneğin savunma hakkı Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesiyle kabul edilmişken bir hukuk devletinde konuşma yasağının kabulü mümkün değildir. Bunu kabul eden bir ülke, yazılı normlarında hukuk devleti ilkesi yer alsa dahi askıda bir hukuk devleti olmaktan öteye geçmemektedir.
Kanun devletinde ise durum farklıdır. Zira hukuk devletiyle kanun devleti aynı anlama gelmemektedir. Kanun devletinde devlet organları ve idare kanunla hareket etmekte veya ediyor gibi görünmektedir. Zira birçok halde sırf kanuna uygun davrandıklarının kabulü veya halkın iknası için kanun çıkarılmakta veya var olan kanun değiştirilmektedir. Başka bir anlatımla bu ilke uyarınca istenen davranış biçimine göre ve keyfi şekilde kanun çıkarılması mümkün olmaktadır. Örneğin siyasilerin mecliste çoğunluğu elde bulundurdukları durumda istedikleri konuda ve kazuistik yöntemle kanun kabul ettikleri ve halkı kendilerinin meşru olduklarına veya meşruiyetlerini devam ettirdiklerine ikna yoluna gittikleri görülmektedir. Hatta siyasilerin kendi istemleri dışında kalan herhangi bir söz veya davranışa engel olmak için isteklerine göre yasaklayıcı kanun hükmü kabul ettikleri gözlemlenmektedir. Zira onlar için kanun hükmü önem arz etmekte, kanunun çıkarılış amacı ve saiki keyfiliği içerebilmektedir. Elbette bu halde kanun hükmünün siyasi iktidarın veya hükümetin kendisini meşru kılmak veya hak ve özgürlükleri kısıtlamak ya da yasaklamak için bir silah olarak kullanması mümkün olmaktadır. Bu yüzden kanun devleti son derece tehlikeli ve keyfiliğe elverişlidir. Kanun yoluyla her türlü iş ve işlemi yapmanın veya istenmeyen her şeyi yasaklamanın mümkün olduğu bir halde meclis çatısı da hak ve özgürlükleri kısıtlama amaçlı olarak kullanılmaktadır. Bu halde halkın mecliste temsil edilmesi yerine meclis eliyle susturulması ve hakların, hürriyetlerin yok edilmesi söz konusu olup tamamen siyasilerin tek taraflı iradelerine ve vicdanlarına teslim olunduğu görülmektedir ki, bu kabul hukuk devleti ilkesine son derece tezat teşkil etmektedir.
Peki ülkemizde durum nasıldır? Başka bir ifade ve soruyla, ülkemiz bir hukuk devleti mi yoksa kanun devleti midir? Genel olarak bakıldığında ülkemizde çok fazla insan hakları ihlallerinin olduğu, mecliste çoğunluğu elde tutan partiler ya da ittifak tarafından istenilen her konuda kanun çıkarıldığı ve var olan kanunun değiştirildiği, halkın hak ve özgürlüklerinin kısıtlandığı, hak aranamaz halde olunduğu, hak kısıtlamalarının gittikçe arttığı, yargının işlevini yitirdiği ve işlevsizleştirildiği, denetimin olmadığı görülmektedir. Bu yüzden her ne kadar Anayasamızda Türkiye Cumhuriyetinin bir hukuk devleti olduğu yazılıysa da Anayasal metinde yer alan bu teorik ifade ülkemiz gerçeklerini yansıtmamaktadır. Zira ülkemizde hukuk devletinde olması gereken bağımsız ve tarafsız yargı ilkesi başta olmak üzere pek çok ilke uygulanmamakta, hak ve hürriyetler tanınmamaktadır. Hatta yakın zamanda avukatlara yönelik getirilen konuşma yasağı dahi keyfiliği ve hukuksuzluğu gözler önüne sermektedir. Oysa yargının diğer iki kanadına neredeyse hiçbir denetim yoktur. Bu halde eşitlik ilkesi ihlal edilmektedir. Yargı erklerinin birbirlerinin hukuksuzluklarını önleme ve hukuksuzluklara karşı durma, hukuksuzluklarla müdahale etme görev ve ödevi de vardır. Bu ödev en başta insani bir ödevdir. Bunun dışında vatandaşlık ödevidir. Hele ki hukukçu kimlikler de dikkate alındığında bu ödev mesleki sorumluluk kapsamına da girmektedir. Yoksa avukatlık yalnızca duruşmaya girip çıkmak, hakimlik dosya incelemeden rastgele karar vermek, savcılık da hatır için iddianame düzenlemek değildir. Tüm bu ödev ve sorumluluklar da dikkate alındığında ülkemizde hakim ve savcı kanadı tamamen yaptırımsız halde bulunmaktadır. Bu da hukuk devleti ilkesinden son derece uzaklaşıldığını gözler önüne sermektedir. Mülakatlarda hakim ve savcı alımları, torpil, kayırmacılık sistemine dayandırıldığı, meslek alım ve ifasında vicdani değer yargısına önem ve değer verilmemesi karşısında yargı, insanları keyfi olarak susturmada bir araç hale dönüşmektedir.
Ülkemizde sürekli olarak yeni yasal düzenlemeler yapılması, çok sayıda kanun değişikliğinin kabul edilmesi ve son 25 yılda neredeyse bütün temel kanunların mülga edilmesi ve yerine yeni kanunların kabulü dikkate alındığında kanun yapma yoluyla hukuk devleti ilkesinin dışına çıkıldığı ve ilk bakışta kanun devletine benzediği görülmektedir. Ancak ülkemiz kanun devletiyle de birebir örtüşmemektedir. Zira kanun devleti her ne kadar hukuk devletinden farklılık arz etse de bu ilkeye göre kanunlara uyulması zorunlu olmakta ve kanunlar herkese eşit şekilde uygulanmaktadır. Oysa ülkemizde çoğu halde kanunlara dahi uyulmamakta ve kanun hükmü tanınmamaktadır. Kanunlara uymayan siyasilerle yargının sav ve hüküm kanadı şikayet edildiğinde bu şikayetlerden hiçbir sonuç alınamamaktadır. Uygulamada kanunların dahi tanınmadığı, denetimsizliğin, kayırmacılığın, torpile dayalı atamaların ve tayinlerin hat safhada olduğu görülmektedir. Tüm bunlar da dikkate alındığında ülkemizin hukuk devleti bir kenarda dursun kanun devleti bile olmadığı ortadadır.
Türk Yargısının ve Türk Hukuk Sisteminin büyük yaralar aldığı ve adalet duygusunun adeta ülkenin kanayan yarası haline dönüştüğü bu dönemde ülkemizin de bir hukuk devleti sayılması mümkün değildir. Aynı sebep ve gerekçelerle ve kanunlara uyulmadığında denetimsizliğin yüksek seviyede olması karşısında ülkemiz kanun devletinden de uzaklaşmaktadır. Hatta ülkemizde kanunlar herkese eşit şekilde dahi uygulanmamaktadır. Kanunlara uymayan siyasi iktidar ve onlara yakın kimseler olduğunda denetimsizlikler yaşanmakta, kanuna muhalefetler görmezden gelinmekte ve şikayetler sonuçsuz kalmaktadır. Kanunlara aykırı davranış halinde yaptırımlar herkese eşit şekilde uygulanmamakta ve kayırmacılık, kollama gibi hukuksuz yöntemler devreye girmektedir. Bu durum hukuksuzluk ve kanun tanımama olarak karşımıza çıkmaktadır.
Açıklanan nedenlerle ülkemiz her iki modelin de dışında kalan, adeta nevi şahsına münhasır oluşturulan ve ülkenin geleceğini tehdit eden, tehlikede tutan, hukuksuzlukların ve denetimsizliklerin yüksek oranda olduğu keyfi bir sistemi yaşamakta ve bu hukuksuzluk modeli halka dayatılmaktadır. Bu haliyle hukuki güvenirlik ilkesi dahil pek çok evrensel ilkenin uygulanma ihtimali kalmamakta ve ülkemiz hukuksuzluklarla baş başa kalmaktadır. Bu da vatandaşların mağdur olmasına ve adalet duygusundan yoksun olunmasına yol açmaktadır.
Av. Arb. AYŞEN GÜZEL