MAKALE

İFLAS YOLUYLA TAKİPTEN VERİLEN ACİZ VESİKASINA DAYALI OLARAK İCRA TAKİBİ UYGULAMASI VE BİR DÜZENLEME ÖNERİSİ

Abone Ol

Aciz Vesikası

Aciz kelimesi, köken olarak Arapça “acz” kökünden türemektedir. Sözlük anlamıyla güçsüzlük ve yetersizlik ifade etmektedir. Hukuk terminolojisinde ise aciz, ödeme güçsüzlüğü anlamında kullanılmaktadır. İcra ve İflas Kanunu’nda aciz vesikasının doğrudan bir tanımı yapılmamış olmakla birlikte, düzenlendiği maddelerdeki sistematikten hareketle şu şekilde tanımlanması mümkündür: Borçlunun mal varlığının alacağın tamamını veya bir kısmını karşılamaması hâlinde, karşılanmayan alacak miktarı için alacaklıya verilen belgedir.

Aciz vesikaları, nitelikleri bakımından kesin aciz vesikası ve geçici aciz vesikası olarak ayrılmaktadır. Düzenlendikleri takip türü bakımından ise haciz yoluyla icra takibinden (cüzi takip) verilen aciz vesikası ile iflas takibinden (külli takip) verilen aciz vesikası şeklinde ikiye ayrılmaktadır. Aciz vesikasına ilişkin hükümler, kanunda cüzi takip ve külli takip bakımından farklı sonuçlar doğuracak şekilde düzenlenmiştir.

Geçici aciz vesikası, İİK m. 105’te düzenlenmiş olup borçlunun hacze kabil malının bulunamaması hâlinde düzenlenen ve kesin aciz vesikası hükmünde kabul edilen haciz tutanağıdır.

Kesin aciz vesikası ise İcra ve İflas Kanunu’nda iki farklı yerde düzenlenmiştir. Bunlardan ilki, Kanun’un “Haciz Yoluyla Takip” başlıklı Dördüncü Bap’ı altında m. 143’te düzenlenen borç ödemeden aciz vesikasıdır. Buna göre kesin aciz vesikası, haciz yoluyla takipte alacağının tamamını alamamış alacaklıya, gerekli şartların yerine gelmesi hâlinde icra dairesi tarafından bakiye alacak miktarı için verilen belgedir.

İkinci düzenleme ise “İflasın Tasfiyesi” başlıklı Sekizinci Bap altında m. 251’de yer almaktadır. Burada aciz vesikası, iflas idaresinin paraları dağıtırken alacağının tamamını alamamış olan her alacaklıya, ödenmemiş miktar için verdiği belge olarak düzenlenmiştir.

Başka bir ifadeyle, haciz yoluyla takipten verilen aciz vesikası İİK m. 143’te, iflas takibinden verilen aciz vesikası ise m. 251’de düzenlenmiştir. Bu yazının konusunu ağırlıklı olarak m. 251’de düzenlenen ve iflasın tasfiyesi sonrasında verilen aciz vesikası oluşturmaktadır.

İflas Yoluyla Takipten Verilen Aciz Vesikası

M. 251’de düzenlenen aciz vesikası, haciz yoluyla takipten verilen aciz vesikasıyla aynı hukuki sonuçları doğurmaktadır (m. 251/2). Bu nedenle, m. 143’te düzenlenen hukuki sonuçlar kural olarak burada da geçerlidir. Bunun istisnası, iflas masasına giren alacaklarda faiz işleyeceğini ve uygulanacak faiz türünü düzenleyen m. 196 hükmüdür.

Her iki aciz vesikası arasındaki en önemli fark, aciz vesikasına dayanılarak başlatılacak yeni icra takibi bakımından ortaya çıkmaktadır. Haciz yoluyla takipten verilen aciz vesikası alındıktan sonra borçluya karşı doğrudan yeni bir icra takibi başlatılabilirken, iflas yoluyla takip sonrasında hakkında aciz vesikası düzenlenen müflise karşı alacaklının yeni bir takip başlatabilmesi için müflisin yeni mal edinmiş olması gerekmektedir (İİK m. 251/2, 2. cümle).

Aciz Vesikasına Dayalı Yeni Takip

Müflise karşı iflasın kapanmasından sonraki süreçte aciz vesikasına dayalı olarak takip yapılabilmesinin koşulu, müflisin yeni mal edinmiş olmasıdır. Kanun’un “yeni mal edinimi”nden kastı, müflisin iflasın kapanmasından sonraki tarihte gerçekleştirdiği mal edinimidir. Zira müflisin iflasın kapanmasından önce gerçekleştirdiği mal edinimlerinin iflas masasına dâhil edilmesi gerekmekte, en azından böyle olması beklenmektedir.

Şayet müflisin iflasın kapanmasından önce edindiği, ancak her nasılsa tasfiyeye dâhil edilmemiş bir malının bulunduğu iflasın kapanmasından sonra ortaya çıkarsa, bu durumda söz konusu malın da iflas idaresince satılması gerekmektedir (İİK m. 255). Dolayısıyla Kanun’un m. 251/2’nin 2. cümlesinde yer alan “yeni mal edinimi”nden kastın, her hâlükârda borçlunun iflasın kapanmasından sonra gerçekleştirdiği kazanımlar olduğu sonucuna varılmaktadır.

İflasın kapanmasından sonra alacağını tam olarak alamamış ve bakiye alacağı aciz vesikasına bağlanmış olan alacaklı, borçlunun yeni mal edindiğini tespit ettiğinde müflis hakkında yeni bir icra takibi başlatabilecektir.

Aciz vesikasına dayanan bu takibe borçlu tarafından “yeni mal iktisap etmediği” gerekçesiyle itiraz edilmesi hâlinde, itiraz icra mahkemesinde genel hükümler çerçevesinde ve basit yargılama usulüne göre karara bağlanacaktır (m. 251/2, 3. cümle).

İtirazın Kaldırılması

İtirazın kesin kaldırılmasını düzenleyen İİK m. 68’de sayılan belgelere dayanılarak yapılan takibe borçlu tarafından itiraz edilmesi halinde, alacaklı itirazın kaldırılması davası açabilmektedir. Aciz vesikası da İİK m. 68’de sayılan belgeler arasında yer almaktadır.[1] Bu nedenle, iflas takibinden verilen aciz vesikasına dayalı olarak başlatılacak takibe borçlu tarafından itiraz edilmesi durumunda, alacaklı itirazın kaldırılması davası açabilecektir.

Müflisin kendi adına mal edinmesi hâlinde izlenecek yol bu şekildedir. Bununla birlikte, müflisin iflasın kapanmasından sonraki dönemde, Kanun’un sağladığı korumadan yararlanmak amacıyla kendi hesabına, ancak başkası adına, başka bir ifadeyle üçüncü kişi üzerinden mal edinmesi hâlinde müflisin yeni mal edinmiş sayılıp sayılmayacağı ayrıca değerlendirilmelidir.

Bu durumda müflis, esasen kendisi bir malvarlığı değeri üzerinde hak sahibi olmak istemekte; ancak iflas alacaklılarının kendisine karşı yeni bir takip başlatmasından çekindiği için malın sicil kaydında, sicile kayıtlı olması hâlinde, üçüncü kişinin malik olarak görünmesini sağlamaktadır. Buna karşılık, o mal üzerinde müflisin fiilî tasarrufu bulunmaktadır.

Bu şekilde, müflisin yeni mal iktisap etmediği yönünde itirazda bulunabilmesini sağlamak amacıyla üçüncü kişinin hak sahibi kılındığı, ancak mal üzerinde müflisin fiilî tasarrufunun bulunduğu hâllerde, üçüncü kişi bu durumu biliyor veya bilmesi gerekiyorsa, müflis tıpkı kendisi yeni bir mal edinmiş gibi kabul edilecektir (m. 251/2, son cümle).

Örnek vermek gerekirse, müflis (A), iflasın kapanmasından sonraki bir dönemde satın almak istediği taşınmazın devir bedelini kendisi ödeyerek oğlu (B) adına tapuda tescil ettirmiş ancak taşınmazın kira geliri gibi semerelerinden müflisin kendisi faydalanmaktadır. Bu durumda, (A)’nın alacağı iflas takibinden verilmiş aciz vesikasına bağlanmış olan alacaklısı (Z), (A) hakkında takip başlatabilecek ve (A)’nın yeni mal edinmediği yönündeki itirazına itibar edilmeyecektir. Zira oğul (B)’nin, babasının müflislik durumunu ve alacaklılarından mal kaçırma niyetini bildiği veya bilmesi gerektiği kabul edilecektir. Böylece söz konusu mal, (A) tarafından iflasın kapanmasından sonra edinilmiş yeni bir mal gibi değerlendirilecektir.

İİK m. 251/2’de ayrıntılı olarak düzenlenen bu kurum, esasen adı konulmamış olmakla birlikte bir muvazaalı tasarrufu ifade etmekte ve bu muvazaalı tasarrufun sonuçlarını düzenlemektedir. Fıkrada düzenlenen durum iflas unsurundan arındırıldığında, mesele muvazaalı tasarruf nedeniyle açılacak iptal davasına dönüşmektedir. Başka bir ifadeyle, iflas hâli bulunmaksızın borçlu, alacaklılarından mal kaçırmak amacıyla edineceği malı kendi adına değil de üçüncü bir kişi üzerinden edinirse, malın gerçekte borçluya ait olduğu ileri sürülerek muvazaadan söz edilecektir.

TBK m. 19’a Dayalı Tasarrufun İptali Davası ile Farkı

Alacaklılarından mal kaçırmak isteyen borçlunun kendi adını gizleyerek üçüncü kişi üzerinden mal edinmesi hâlinde, alacaklılar, muvazaayı düzenleyen Türk Borçlar Kanunu’nun m. 19’una dayanarak tasarrufun iptali amacıyla dava açmaktadırlar. Uygulamada bu dava “nam-ı müstear davası” olarak da adlandırılmaktadır. Mevzuatta özel olarak düzenlenmemiş olan bu dava, uygulamada ortaya çıkmış olup genel muvazaa hükümlerine dayanmaktadır.

Uygulamada, anılan sözleşmeler, gerek özü gerek işleyişi açısından genelde muvazaa, özelde ise nam-ı müstear başlıkları altında nitelendirilegelmektedir [2]. Esasen muvazaalı işlem ile nam-ı müstear yoluyla gerçekleştirilen işlem tamamen aynı şeyler değildir. Bununla birlikte, uygulamada bu kavramlar çoğu zaman birbirlerinin yerine kullanılmakta ve iç içe geçmiş bulunmaktadır. Her ne kadar anılan dava uygulamada “nam-ı müstear davası” olarak adlandırılmakta ise de bu nitelendirme, nam-ı müstearın hukuki niteliğiyle de tam olarak örtüşmemektedir. Nam-ı müstearın hukuki niteliği bu yazının kapsamı dışındadır.

Uygulamada TBK m. 19’a dayanılarak açılan bu davanın konusu, nam-ı müstear kişinin kendi adına, başkası (borçlu) hesabına gerçekleştirdiği mal edinimleridir. Mal kayden nam-ı müstear kişi adına kayıtlı olsa da alacaklı, malın gerçek malikinin kendi borçlusu olduğunu ileri sürmektedir.

Bir örnekle açıklamak gerekirse, borçlu (C), alacaklılarından mal kaçırmak amacıyla satın almak istediği bir taşınmazı, devir bedelini kendisi ödeyerek kızı (D) adına satın almakta ve taşınmaz üzerinde fiilî tasarrufta bulunmaktadır. Bu durumda (D), nam-ı müstear kişi konumunda olacaktır. Alacaklı (Y), TBK m. 19’a dayanarak açacağı dava ile bu taşınmazın (C)’ye aitmiş gibi satılmasını ve alacağının karşılanmasını isteyebilecektir.

Görüleceği üzere, yukarıda açıklanan ve İİK m. 251/2’nin son cümlesinde müflis bakımından düzenlenen hüküm, esas itibarıyla adı konulmamış olmakla birlikte uygulamada nam-ı müstear olarak bilinen davanın konusuyla büyük ölçüde örtüşmektedir. Her iki durumda da borçlu veya müflis, alacaklılarının takibinden kurtulmak amacıyla bedelini kendisi ödeyerek bir malı üçüncü kişi adına tescil ettirmekte ve yeni malik olan üçüncü kişi borçlunun durumunu bilmektedir.

İİK m. 251/2 ile TBK m. 19 arasındaki en büyük fark ise her iki davaya ilişkin usulde ortaya çıkmaktadır. İİK m. 251/2’de, müflisin yeni mal iktisap etmediği itirazı üzerine açılacak itirazın kaldırılması davasında görevli mahkemenin icra mahkemesi olduğu ve davanın basit yargılama usulüne tabi bulunduğu belirtilmiştir. Buna karşılık TBK m. 19’a dayanan muvazaa davasında genel mahkeme olan Asliye Hukuk Mahkemesi görevli olup dava yazılı yargılama usulüne tabidir.

Görüleceği üzere, konusu aynı olan iki dava türünden birinde icra mahkemesi, diğerinde ise genel mahkeme görevlidir. Bu durumda, dar yetkili icra mahkemesinin genel mahkemenin yaptığı incelemeyi kendi sınırlı yetkisi çerçevesinde nasıl gerçekleştireceği tartışmalı hâle gelmektedir.

TBK m. 19’a göre açılan ve uygulamada nam-ı müstear davası olarak adlandırılan davada mahkeme, davanın niteliği gereği borçlu ile nam-ı müstear kişisi arasındaki organik bağı, malın devir bedelini gerçekte kimin ödediğini ve alacaklının alacağının varlığını inceleyecek; bu kapsamda gerekirse tanık dinleyecek, yemin delilini değerlendirebilecek ve işin niteliğine göre ticari defterleri inceleyebilecektir.

İcra mahkemesi ise dar yetkili bir mahkeme olup sınırlı bir inceleme yapmaktadır. İcra mahkemesinde görülen davalar kural olarak basit yargılama usulüne tabidir. İcra mahkemesinin genel mahkemelere nazaran kısıtlı inceleme yapması nedeniyle, çoğu zaman inceleme yalnızca yazılı belgeler üzerinden gerçekleştirilmektedir. Bu nedenle icra mahkemesi, kural olarak tanık dinlemeden, taraflara yemin teklif etmeden ve tarafların ticari defterleri üzerinde bilirkişi incelemesi yaptırmadan yargılama yapmaktadır[3]. İcra mahkemesi takip hukukuna ilişkin ve dar yetkili bir inceleme yaptığından, icra mahkemesi kararları maddi anlamda kesin hüküm teşkil etmemektedir. Bunun sonucu olarak, icra mahkemesinde verilen karar daha sonra genel mahkemelerde dava konusu yapılabilmektedir.

Bununla birlikte, İİK m. 251/2-son cümlesine dayanılarak açılan davada icra mahkemesinin yapacağı incelemenin sınırları ayrıca tartışma konusu olacaktır. Bir tarafta, müflisin yeni mal iktisap etmediği yönünde itirazda bulunabilmesini sağlamak amacıyla üçüncü kişinin hak sahibi kılınması ve bu durumun ispatı; diğer tarafta ise icra mahkemesinin dar yetkisi bulunmaktadır.

Mahkemenin, bilhassa m. 251/2’nin son cümlesine dayanılarak açılan davalarda, üçüncü kişinin hak sahibi kılındığı malda müflisin fiilî tasarrufunun bulunup bulunmadığının aydınlatılması amacıyla tanık dinleyebilmeli, ticari defterleri inceleyebilmeli ve gerekirse bu davada yemin deliline de dayanılabilmelidir. Başka bir ifadeyle, genel mahkeme gibi kapsamlı bir inceleme yapılması gerekmektedir. Ancak bu geniş inceleme ihtiyacı, icra mahkemesinin dar yetkisiyle karşı karşıya gelmektedir.

Bu nedenle, İİK m.251/2’deki görevli mahkemeye ilişkin düzenlemenin isabetli olmadığını söylemek yanlış olmayacaktır. Esasen, 18.02.1965 tarihinde kabul edilen 538 sayılı “2004 Sayılı İcra ve İflâs Kanununun Bazı Maddelerinde Değişiklik Yapılmasına ve Bu Kanuna Bazı Madde ve Fıkralar Eklenmesine Dair Kanun”dan önce, müflisin yeni mal iktisap etmediği yönündeki ihtilaf icra mahkemesinde değil, genel mahkemede karara bağlanmaktaydı. Ancak bu durum alacaklı bakımından süre yönünden dezavantaj yarattığından, söz konusu itirazın da diğer itirazlar gibi icra mahkemesinde incelenmesi kanun koyucu tarafından uygun bulunmuştur. Zira aciz vesikasının alacaklıya sağladığı faydalardan biri, genel mahkemelerde itirazın iptali davası açmak yerine itirazın kaldırılması davası yoluyla, itiraz mercii olan icra mahkemesinden daha hızlı sonuç alınabilmesidir. Bu nedenle geçmişte kanun koyucuda böyle bir değişiklik yapma iradesi ortaya çıkmıştır.

İcra ve İflas Kanununda Bir Düzenleme Önerisi

Bu nedenle hem elinde aciz vesikası bulunan alacaklıyı korumak hem de maddi gerçeğin ortaya çıkartılabilmesi açısından, kanunda görev yönünden ikili bir ayrıma gidilmesi en hakkaniyetli çözüm olacaktır. Şöyle ki, yukarıda detaylıca bahsedildiği üzere, İİK m. 251/2’de hem müflisin doğrudan kendisinin yeni mal edinmesi durumunda itirazın kaldırılması davasına icra mahkemesinin bakması hem de müflisin kendisi tarafından değil, üçüncü bir kişi adına edinilen ancak müflisin tasarrufunda bulunan malın tespitinin icra mahkemesi tarafından yapılması öngörülmektedir.

Müflisin doğrudan kendisinin edindiği bir mal bulunduğu yönündeki iddianın icra mahkemesi tarafından incelenmesi; buna karşılık, müflisin yeni mal iktisap etmediği yönünde itirazda bulunabilmesini sağlamak amacıyla üçüncü kişinin hak sahibi kılındığı, ancak müflisin fiilen tasarrufunda bulunan bir mal olduğu yönündeki iddianın genel mahkeme olan Asliye Hukuk Mahkemesi tarafından incelenmesi daha isabetli olacaktır. Bu yönde bir kanun değişikliğine gidilmesi, mevcut düzenlemeden kaynaklanan görev ve inceleme yetkisi sorununu daha uygun bir biçimde çözüme kavuşturacaktır.

Av. Sedat KARAKAŞ

----------

[1] Yargıtay 11. Hukuk Dairesi, 03.03.2020 tarihli ve 2019/4105 E., 2020/2310 K. sayılı kararı

[2] Yargıtay 1. Hukuk Dairesi, 14.10.2024 tarihli ve 2023/4250 E., 2024/5601 K. sayılı kararı

[3] Av. Talih UYAR, İcra ve İflas Kanunu Şerhi, Cilt 9, 2. Baskı, Ocak 2008, s. 14484