I. Genel Olarak
Anayasa Mahkemesi’nin, 01.12.2025 tarihli Resmi Gazetede yayınlanan, kanuni faize ilişkin 22.07.2025 tarihli 2024/24 Esas ve 2025/164 Karar somut norm denetimi kararı, gerekçesinde mülkiyet hakkının ihlali, alacağın reel değerinin korunamaması ve hukuk devleti ilkesinin zedelenmesi gibi son derece ağır anayasal tespitlere yer vermektedir.
Mahkeme, yüksek enflasyon koşullarında sabit faiz oranlarının alacaklıyı fiilen zarara uğrattığını açıkça ortaya koymuştur. Ne var ki bu tespitlerin hemen ardından ortaya çıkan tablo, anayasal yargının kendi gerekçesiyle çelişen bir zamanlama pratiğini de açıkça gözler önüne sermektedir. Şöyle ki; Karar yaklaşık beş ay sonra Resmî Gazete’de yayımlanmış, iptal hükmü ise dokuz ay sonra yürürlüğe girecek şekilde ertelenmiştir.
İptal kararının geç yayınlanması ve yürürlüğünün bir hayli geciktirilmiş olması ister istemez ihlalin o kadar da acilen giderilmesi gereken bir ihlal olmadığını düşündürmekte; en azından ihlalin aciliyeti konusunda anayasal yargının kendi gerekçesiyle bağdaşmayan bir kurumsal bir algı oluşturmaktadır.
II. Somut Norm Denetiminin Amacı Ve “zaman” Unsuru
Somut norm denetimi, Anayasa Mahkemesi’ne tanınmış istisnai ve tamamlayıcı bir yetkidir. Bu denetim yolunun meşruiyeti, yalnızca normun Anayasa’ya aykırılığının tespitine değil; ihlalin etkili ve makul sürede giderilmesine dayanır. Zira; Anayasal haklar bakımından zaman, çoğu durumda ihlalin kendisinin bir parçasıdır. Özellikle parasal alacaklar ve mülkiyet hakkı söz konusu olduğunda, her geçen gün telafisi güç zararlar doğurabilmektedir. Bu nedenle, somut norm denetiminde verilen bir iptal kararının: geç yayımlanması, yürürlüğünün uzun süre ertelenmesi, kararın anayasal koruma fonksiyonunu önemli ölçüde zayıflatan bir etki doğurur.
III. Faiz Gibi Bir Borçlar Hukuku Kurumunun Anayasal Gündeme Alınması
Faiz, hukuki niteliği itibarıyla borçlar hukukunun klasik ve teknik bir kurumudur. Ekonomik değişkenlerle yakından ilişkili olup, yargısal yorum ve içtihatla esnetilmeye elverişlidir. Bu yönüyle faiz, normal koşullarda:
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu,
Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu, gibi yüksek yargı organlarının içtihat birliği mekanizmaları içerisinde çözümlenmesi gereken bir alandır.
Anayasa Mahkemesi’nin bu alana doğrudan somut norm denetimi yoluyla müdahalesi, ancak acil, sistematik ve başka yollarla giderilemeyen bir temel hak ihlali söz konusuysa meşruiyet kazanabilir.
Ancak, yukarıda da işaret edildiği üzere, burada ortaya çıkan çelişki açıktır:
Eğer ihlal bu kadar ağır ve sistematik ise, neden karar derhal hukuk düzenine yansıtılmamıştır?
IV. Beş Aylık Yayım Gecikmesini Anayasal Ağırlıkla Bağdaştırmak Zor
Bir anayasal normun mülkiyet hakkını ihlal ettiği tespit edildikten sonra, kararın beş ay boyunca
yayımlanmaması, şu sonuçları doğurmaktadır: Anayasal ihlal fiilen sürdürülmektedir.
Kuşkusuz iptal kararlarının yürürlüğünün ertelenmesi, kimi durumlarda normatif boşluk ve kamu düzeni riski doğurabilir ve bunun gereği olarak Anayasa Mahkemesi’nin iptal kararlarının yürürlüğünü erteleme yetkisi vardır. Ancak bu yetkinin, ihlalin ağırlığı ve süresiyle orantılı biçimde kullanılması anayasal tutarlılığın zorunlu sonucudur. Nitekim, ancak somut olayda bu yönde açık ve zorunlu bir gerekçenin karar metninde ortaya konulmadığı görülmektedir.
Anayasa Mahkemesi’nin iptal kararlarının yürürlüğünü erteleme yetkisi, Anayasa’nın 153. maddesinin üçüncü fıkrasında düzenlenmiş olup, bu yetki mutlak ve sınırsız bir takdir alanı olarak öngörülmemiştir. Anayasa koyucu, “gerektiğinde” ibaresiyle bu yetkinin istisnai nitelikte olduğunu açıkça ortaya koymuş; ayrıca erteleme süresini bir yılı geçemeyecek şekilde sınırlandırarak, anayasal ihlalin uzun süre devam etmesine karşı açık bir güvence mekanizması kurmuştur. Bu çerçevede yürürlüğün ertelenmesi, ancak anayasal ihlalin derhal giderilmesinin kamu düzeni bakımından telafisi imkânsız sonuçlar doğuracağı hâllerde meşruiyet kazanabilir. Buna karşılık, mülkiyet hakkının ihlali gibi bireysel ve sürekli nitelik taşıyan temel hak ihlallerinde, erteleme yetkisinin geniş ve uzun süreli biçimde kullanılması, Anayasa’nın 153. maddesinin lafzı ve amacıyla bağdaşmadığı gibi, anayasal yargının ihlali ortadan kaldırma fonksiyonunu da zayıflatmaktadır. Dolayısıyla yürürlüğün ertelenmesi yetkisi, ihlalin ağırlığı ve sürekliliği ile orantılı biçimde kullanılmadığı takdirde, anayasal tutarlılık sorunu doğurur. Zira bu durumda Anayasa Mahkemesi, ihlali tespit etmekle birlikte, ihlalin sonuçlarına bilinçli olarak katlanılmasına izin vermektedir. Bu ise Anayasa Mahkemesi kararlarının normatif aciliyetini tartışmalı hâle getirmektedir.
Faiz konusuna belirtilen çerçevede bakıldığında burada sorunun artık teknik bir gecikme değil, anayasal tutarlılık sorunu olarak tezahür etmektedir.
V. Dokuz Aylık Ertelenme: “ihlal Var Ama Devam Etsin” Paradoksu
İptal hükmünün dokuz ay ertelenmesi, somut olayda daha da problemli bir görünüm arz etmektedir. Zira Mahkeme: İhlali tespit etmiş, fakat aynı ihlalin dokuz ay daha sürmesine anayasal onay vermiştir. Bu durum, anayasal yargı açısından şu paradoksu doğurmaktadır: Bir norm Anayasa’ya aykırı ise, ne zamandan itibaren aykırıdır? Eğer aykırılık tespit edildiği andan itibaren geçerli ise, erteleme süresi boyunca uygulanan normun anayasal meşruiyeti kalmamaktadır. Bu da, mülkiyet hakkının korunması iddiasıyla bağdaşmamaktadır.
VI. Anayasal Yargının “Son Çare-Son Mercii” Olması Ve Tutarlılık Sorunu
Anayasa Mahkemesi, anayasal sistemde Son Çare-Son Mercii niteliğindedir. Bu konum, Mahkeme’nin hem müdahale alanını sınırlı tutmasını, hem de müdahale ettiği konularda yüksek bir tutarlılık standardı sergilemesini zorunlu kılar. Faiz gibi bir borçlar hukuku kurumunda yüksek yargı içtihatları henüz tükenmeden, ihlalin de aciliyeti gerekçesiyle, Anayasa Mahkemesi’nin devreye girmesi; ardından kararın etkisini aylarca ertelemesi, bu tutarlılığı zedelemektedir.
VII. Sonuç
Kanuni faize ilişkin somut norm denetimi kararı, içerik itibarıyla temel hak vurgusu taşısa da, zamanlama ve yürürlük rejimi bakımından kendi gerekçesini boşa düşüren bir görünüm arz etmektedir. Eğer mesele gerçekten: mülkiyet hakkının korunması, hukuk devleti ilkesinin tesisi ve anayasal ihlalin giderilmesi ise; kararların gecikmeksizin yayımlanması ve makul süre içerisinde yürürlüğe girmesi gerekir.
Aksi hâlde Anayasa Mahkemesi, ihlali ortadan kaldıran değil; ihlalin süresini yöneten bir kuruma dönüşme riskini taşımaktadır. Bu nedenle daha sağlıklı bir anayasal denge için: Borçlar hukuku kökenli teknik alanlar öncelikle yüksek yargı genel kurullarında şekillenmeli, Anayasa Mahkemesi ise ancak bu yolların yetersiz kaldığı, ihlalin kaçınılmaz ve süreklilik arz ettiği hâllerde devreye girmelidir.
Ve nihayet, Anayasa Mahkemesi müdahale ettiğinde, bu müdahale zaman bakımından da anayasal ciddiyetle uyumlu olmalıdır.