banner697

02 Mayıs 2022

ANAYASA MAHKEMESİ versus YARGITAY

Karar Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü m. 81/5 uyarınca Resmi Gazetede yayınlanmıştır. Anılan maddeye göre: "Bölüm Başkanının tespit ettiği, Bölüm tarafından verilen pilot karar niteliğinde ya da içtihadın ortaya konulması açısından ilkesel önemi haiz kararlar Resmî Gazete’de yayımlanır". İnceleme konusu karar Resmi Gazetede yayınlandığına göre Bölüm Başkanı tarafından bu karar "içtihadın ortaya konulması açısından ilkesel önemi haiz karar" olarak değerlendirilmiştir.

Bu kararla Yargıtay 9. Hukuk Dairesi ile Anayasa Mahkemesi Birinci Bölümü arasında ciddi bir içtihat uyuşmazlığı ortaya çıkmıştır. Karar Resmi Gazetede yayınlanır yayınlanmaz sosyal medyada Anayasa Mahkemesinin Yargıtay yerine geçerek ve görev alanının dışına karar verdiği gerekçesiyle eleştirilmeye başlanmıştır. Prof. Dr. Muhammet ÖZEKES, aynı gün yaptığı Twitter paylaşımında “Zaten usul ölmüştü, AYM defin işlemlerini yapıyor Yaşasın usulsüzlük! Usulsüzler birleşin!” sözleriyle kararı protesto etmiş, ironik ifadelerle AYM’te yeni usul hukukuna ilişkin ihlal önerilerinde bulunmuştur[ii].

Bu yazımızda Anayasa Mahkemesinin bu kararını içtihat uyuşmazlığı ve içtihatların bağlayıcılığı yönünden inceleyeceğiz.

I. İçtihat Uyuşmazlığının Arkaplanı

Belirsiz alacak davası 2011 yılında 6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunun (HMK) 107. Maddesiyle hukukumuza girmiştir. Anılan madde şöyledir:

(1) Davanın açıldığı tarihte alacağın miktarını yahut değerini tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin kendisinden beklenemeyeceği veya bunun imkansız olduğu hallerde, alacaklı, hukuki ilişkiyi ve asgari bir miktar ya da değeri belirtmek suretiyle belirsiz alacak davası açabilir.

2) Karşı tarafın verdiği bilgi veya tahkikat sonucu alacağın miktarı veya değerinin tam ve kesin olarak belirlenebilmesinin mümkün olduğu anda davacı, iddianın genişletilmesi yasağına tabi olmaksızın davanın başında belirtmiş olduğu talebini artırabilir.

(3) Ayrıca, kısmi eda davasının açılabildiği hallerde, tespit davası da açılabilir ve bu durumda hukuki yararın var olduğu kabul edilir.

Maddenin üçüncü fıkrası 7251 sayılı kanunun 7. Maddesiyle ilga edilmiş ikinci fıkrası ise şu şekilde değiştirilmiştir.

2) Karşı tarafın verdiği bilgi veya tahkikat sonucu alacağın miktarı veya değerinin tam ve kesin olarak belirlenebilmesi mümkün olduğunda, hâkim tarafından tahkikat sona ermeden verilecek iki haftalık kesin süre içinde davacı, iddianın genişletilmesi yasağına tabi olmaksızın talebini tam ve kesin olarak belirleyebilir. Aksi takdirde dava, talep sonucunda belirtilen miktar veya değer üzerinden görülüp karara bağlanır.

Madde, yürürlüğe girdiği tarihten bu yana geçen on bir yıllık sürede uygulama ve doktrinde yoğun tartışmalara konu olmuştur. Tartışmaların odağını, hangi hallerde bir alacağın dava tarihinde belirli veya belirsiz sayılacağı ve belirli sayılan bir alacak için davacının belirsiz alacak davası açmış olması durumuna hukuksal sonuçlarının ne olacağı oluşturmaktadır.

Yargıtay Yedinci, Dokuzuncu ve Yirmi İkinci Hukuk Daireleri ve Hukuk Genel Kurulu arasında bu konuda kronik içtihat uyuşmazlığı çıkmıştır. Yedinci Hukuk Dairesinin 1 Ocak 2017 tarihinde, Yirmi İkinci Hukuk Mahkemesinin de 7 Temmuz 2020 tarihinde kapatılmasıyla içtihat uyuşmazlığı Dokuzuncu Hukuk Dairesi ile Hukuk Genel Kurulu arasında devam etmiştir. Nihayet Anayasa Mahkemesi inceleme konusu İsmail Avcı kararıyla tartışmaya girmiştir.

Anayasa Mahkemesi hangi hallerde bir alacağın belirli, hangi hallerde belirsiz sayılacağı tartışmasına girmemiş, bunun derece mahkemelerinin görevi olduğunu belirtmiştir. Anayasa Mahkemesi, belirli sayılan bir alacak için belirsiz alacak davası açılmasının hukuksal sonuçlarına ilişkin olarak karar vermiştir. Biz de bu yazımızda problemi bu yönüyle sınırlı olarak inceleyeceğiz.

Öncelikle Yargıtay dairelerinin konuyla ilgili içtihatlarına bir göz atalım.

1 Ocak 2017 tarihinde kapatılan Yargıtay 7. Hukuk Dairesi, muhtelif kararlarında belirsiz alacak davası açılabilmesi için alacağın belirsiz olması gerektiğini, belirli bir alacak için belirsiz alacak davası açılmasında hukuki yararın olmadığını, HMK m. 114/1 (h)'ye göre hukuki yararın dava şartı olduğunu, aynı kanunun m. 115/2'ye göre mahkemenin dava şartı noksanlığını tespit etmesi halinde davanın usulden reddine karar verileceği, ancak dava şartı noksanlığının giderilmesi mümkün ise bunun tamamlanması için kesin süre verileceğini, bu süre içinde dava şartı noksanlığı giderilmemiş ise davayı dava şartı yokluğundan usulden reddedileceğini; mahkeme, alacağın miktarının belirlenebilir olduğunu kabul ettiği takdirde davayı dava şartı yokluğu nedeniyle hemen reddetmeyip davacıya talep ettiği alacaklarının miktarını tam olarak açıklayıp eksik harcı tamamlaması için kesin önel vermesi gerektiğini içtihat etmiştir[iii].

Yargıtay 22. Hukuk Dairesi ise, 7 Temmuz 2020 tarihinde kapatılmasına karar verilinceye kadar istikrarlı olarak, şartları bulunmadığı halde dava dilekçesinde davanın belirsiz alacak davası olarak açıldığı durumda davacıya herhangi bir süre verilmeden hukuki yarar yokluğundan davanın reddi yoluna gidilmesi gerektiğini, çünkü, alacağın belirlenebilmesi mümkün iken, böyle bir davanın açılmasına kanunun izin vermediğini, böyle bir durumda, ek süre verilmeden belirsiz alacak davası açmakta hukuki yarar yokluğundan dava reddedilmesi gerektiğini, dava dilekçesinde talebin açık olması nedeniyle HMK m. 119/1 (ğ)'nin uygulanarak süre verilmesinin mümkün olmadığını, aslında açılmaması gerektiği halde belirsiz alacak davası açılmış olduğundan bu konudaki eksiklik de süre verilerek tamamlanamayacağından davanın hukuki yarar yokluğundan reddedilmesi gerektiğini, buradaki hukuki yararın, sonradan tamamlanacak nitelikte bir hukuki yarar olmadığını içtihat etmiştir[iv]. İncelenen Anayasa Mahkemesi kararına konu olan 22. Hukuk Dairesinin kararında da bu içtihat tekrar edilmiştir.

Yargıtay 19. Hukuk Dairesi de, dava tarihi itibarıyla alacağın belirli olması halinde belirsiz alacak davası açılamayacağını, bu durumda mahkemece, dava ve usul ekonomisi bakımından HMK. M. 115/2 uyarınca davasını tam dava olarak devam ettirmesi ve harcı tamamlatması konusunda davacı vekiline kesin süre verilerek sonucuna göre bir karar verilmesi gerektiğine hükmetmiştir[v].

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu ise incelenen konuyla ilgili olarak önüne gelen davalarda 2019 yılına kadar 22. Hukuk Dairesinin görüşleri doğrultusunda karar verirken bu tarihten sonra içtihadından dönmüştür. Hukuk Genel Kuruluna son içtihadına göre: Talep edilecek alacak miktarının davanın açıldığı anda tam ve kesin bir biçimde belirlenmesinin mümkün olmasına rağmen belirsiz alacak davası şeklinde açılan dava, hukuki yarar, yani dava şartı yokluğu nedeni ile usulden hemen reddedilmemelidir. Zira bir miktar belirtilmek sureti ile açılan belirsiz alacak davası da alacak ister belirli ister belirsiz olsun bir eda davasıdır ve eda davalarında hukuki yarar var kabul edilir. Bu durumda dava dilekçesinde talep edilen asgari tutar somut olayın özelliklerine göre talep edilebilecek alacak tutarı konumunda olup kısmi davanın koşulları yoksa davacının tam eda davası açtığı kabul edilmelidir. Ancak dava dilekçesinde talep edilen asgari tutar somut olayın özelliklerine göre talep edilebilecek toplam alacak miktarı kadar değilse ve kısmî davanın koşulları da bulunmuyorsa, bu durumda mahkemece alacak miktarını netleştirmesi ve bildireceği dava değerine göre eksik harcı tamamlaması için davacıya HMK m.119/2 uyarınca bir haftalık kesin süre verilmeli ve verilen kesin süre içinde belirtilen eksikliğin tamamlanması hâlinde davaya tam eda davası olarak devam edilmeli, aksi durumda ise davanın usulden reddine karar verilmelidir[vi].

Yargıtay 9. Hukuk Dairesinin 14 Eylül 2020 tarihinden önce benimsediği içtihada göre: Belirsiz alacak davası açılabilmesi için alacağın belirsiz olması gerekmektedir. Belirli bir alacak için belirsiz alacak davası açılmasında hukuki yarar yoktur. Hukuki yarar ise dava şartıdır. Davaya konu işçilik alacaklarının bir kısmının ya da bazılarının belirsiz alacak davasına konu olamayacağı belirlendiği takdirde, hâkim hemen davayı reddetmemeli, HMK m. 115/2 uyarınca eksikliği tamamlaması yani alacağını belirleyerek buna göre talepte bulunması için davacıya kesin süre vermeli, gereğinin yerine getirilmemesi halinde dava şartı eksikliğinden dava reddedilmelidir. Mahkemece davanın hukuki yarar yokluğundan (dava şartı noksanlığından) usulden reddine karar verilebilmesi için, HMK m. 115 /2 uyarınca davacı tarafa dava şartı eksikliğini gidermesi için bir başka ifadeyle belirsiz olan alacaklarını belirli hale getirebilmesi için kesin süre verilmesi gerekir[vii].

Yargıtay 9. Hukuk Dairesi, 14 Eylül 2020 tarihinde verdiği ve Yargıtay internet sitesinde yayınlanan 13 adet kararıyla belirsiz alacak davasının şartları konusunda önceki içtihadından dönmüş ve kapatılan 22. Hukuk Dairesinin içtihadını benimsemiştir. Daire bu içtihadını daha sonra verdiği kararlarında kelimesi kelimesine tekrar etmiştir. Dairenin bu yeni içtihadına göre belirli bir alacak için belirsiz alacak davası açılmasında hukuki yarar yoktur. Burada hukuki yarar eksikliğinin tamamlanabilir dava şartı değildir. Bu durumda davacıya ek süre verilmeksizin dava şartı yokluğundan davanın reddi gerekir. Ancak Daire bu yeni içtihadın, kararın Kararları Dergisi veya başkaca yolla yayını tarihinden sonra açılan davalarda uygulanacağına hükmetmiştir. Başka bir ifadeyle Daire, yerleşik bir içtihattan dönülmesi halinde yeni içtihadın yer aldığı ilk kararın yayınlanması tarihine kadar önceki içtihada güvenilerek açılmış olan davalara yeni içtihadın uygulanmayacağına ve eski uygulamaya devam edileceğine karar vermiştir. Buna göre yeni içtihat, bu içtihadın benimsendiği kararın Dergisinde veya başka yolla yayınından sonra açılacak davalara uygulanacaktır[viii]. Dairenin bu içtihadına ilişkin "Yargı İçtihatlarının Bağlayıcılığı ve Zaman Bakımından Uygulanması" başlıklı inceleme yazımız Hukuki Haber adlı internet sitesinde yayınlanmıştır[ix].

Her ne kadar 2014 yılında Yargıtay Büyük Genel Kuruluna İçtihadı Birleştirme başvurusu yapılmış ise de, Büyük Kurul 15 Aralık 2017 tarih ve 2016/6 Esas 2017/5 sayılı kararıyla bu hususta yapılacak içtihadı birleştirmenin, içtihadı birleştirme kararlarının soyut, genel ve her defasında geçerli normatif yapısıyla bağdaşmadığı gerekçeleriyle içtihadı birleştirmeye gerek olmadığına karar vermiştir[x]. Avukat Fatih Karamercan tarafından 2019 yılında yapılan ikinci içtihadı birleştirme talebi ise Yargıtay 1. Başkanlık Kurulunun 25/02/2021 tarih ve 60 Sayılı kararıyla “kararlar arasında içtihat aykırılığı sonucunu doğuracak sürekli bir durum söz konusu olmadığı anlaşıldığından” gerekçesiyle içtihatları birleştirme yoluna gidilmesine gerek olmadığına karar verilmiştir[xi].

Anayasa Mahkemesi, başvurucunun toplu iş sözleşmesinden kaynaklanan alacağın ödenmesi istemiyle açtığı davanın koşulları oluşmadan belirsiz alacak davası olarak açıldığı gerekçesiyle esası incelenmeksizin dava şartı yokluğundan reddedilmesinin mahkemeye erişim hakkına müdahale teşkil ettiğine karar verdikten sonra bu müdahalenin ihlal teşkil edip etmediğini incelemiştir. Mahkeme, kanunilik yönünden yaptığı incelemede bu müdahalenin şekli anlamda kanuna dayandığını ve bu dayanağın HMK m. 114 ve 115 olduğunu tespit etmiştir. Daha sonra bu maddelerin metinlerinin ve uygulamasının bireylerin davranışlarının sonucunu öngörebileceği kadar hukuki belirlilik taşıyıp taşımadığını değerlendirmiştir. Mahkeme, belirli bir alacakla ilgili olarak belirsiz alacak davası açılmasında hukuki yararın olduğu sonucuna varmıştır. Mahkemeye göre belirli bir alacağın belirsiz alacak davasına konu edilmesinde hukuki yararın olmadığına yönelik yorum, belirsiz alacak davasının bir eda davası olduğu göz önünde tutulduğunda, makul olarak öngörülebilecek bir yorum değildir. Mahkemesi, gereklilik ve ölçülülük bakımından yaptığı incelemede ise, şartları oluşmadan açılan belirsiz alacak davasının usulden reddedilmesinin başvurulacak son çare olmadığını, HMK m. 31, 119, 115/2'nin hâkime tanıdığı güçlü yetkilerden yararlanılarak yöntemince düzenlenmediği kabul edilen dava dilekçesinin düzeltilmesi ve yöntemine uygun hale getirilmesi yerine başvurucunun mahkemeye erişimini imkânsız hale getiren ağır aracın seçilerek davanın usulden reddini ölçülük ve gereklilik şartına aykırı bularak müdahalenin ihlal oluşturduğuna karar vermiştir.

II. Değerlendirme

A. Yargıtay Daireleri Arasında ve Yargıtay Daireleri İle Hukuk Genel Kurulu arasındaki İçtihat Uyuşmazlığı Açısından Değerlendirme

Yukarıda ayrıntılı olarak açıklandığı üzere belirsiz alacak davasının şartları konusunda (kapatılan) 7. Hukuk Dairesi, 9. Hukuk Dairesi, (kapatılan) 22. Hukuk Dairesi ve Hukuk Genel Kurulu arasında süregelen bir içtihat uyuşmazlığı bulunmaktadır. Anayasa Mahkemesi, incelenen ihlal kararında sadece (Kapatılan) 22. Hukuk Dairesinin başvuruya konu kararını ele almış ve incelemiştir.

Başvurucu, Yargıtay 22. Hukuk Dairesi ile 9. Hukuk Dairesi ve Hukuk Genel Kurulu arasında belirsiz alacak davası konusunda görüş ayrılığı bulunduğunu ve bu görüş ayrılığından dolayı davasının usulden reddedilmesinin adil yargılanma hakkını ihlal ettiğini belirtmiş olmasına rağmen Anayasa Mahkemesi, Yargıtay dairelerinin kendi aralarındaki ve hukuk genel kurulu ile olan kronik içtihat uyuşmazlığına kararında hiç değinmemiş, başvurucunun bu argümanını hiç dikkate almamıştır (§ 33). Oysa Anayasa Mahkemesi, Yargıtay dairelerinin benzer davalarda farklı kararlar verdiği iddiasıyla yapılan bireysel başvurularda yeterli gerekçeyle desteklenmeyen benzer davalardaki içtihat farklılıkların hukuki belirlilik ve öngörülebilirliğe aykırı olduğu gerekçesiyle birçok davada ihlal kararı vermiştir[xii].

Anayasa Mahkemesi, kararının "İlgili Hukuk" başlıklı bölümünde sadece Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 17/11/2020 tarihli ve E.2019/17-853, K.2020/907 sayılı kararına, kararın bir bölümünü alıntılayarak yer vermiş, ancak "inceleme ve gerekçe" bölümünde bu karara hiç değinmemiştir (§ 31). Kararda, Anayasa Mahkemesinin önceki uygulamalarından farklı olarak diğer Dairelerin çelişik içtihatlarına ise kararın "ilgili hukuk" bölümünde hiç yer verilmemiştir. Anayasa Mahkemesi, Hukuk Genel Kurulu kararını, "inceleme ve gerekçe" bölümünde değerlendirmeye almamakla birlikte, bu karara "ilgili hukuk" bölümünde yer verip, diğer dairelerin çelişik içtihatlarına yer vermeyerek uygulanması gereken normun Hukuk Genel Kurul kararında benimsenen içtihat olduğuna işaret etmiştir. Anayasa Mahkemesi, kararının "ilgili hukuk" bölümünde yer verip, gerekçe bölümünde bu kararı eleştirmeyerek Anayasaya uygun yorumun Hukuk Genel Kurulunun yorumu olduğunu zımnen kabul etmiştir. Keza Anayasa Mahkemesi kararının gerekçesinde yer alan değerlendirmeler, alıntılanan Hukuk Genel Kurulu kararın gerekçesiyle birebir uyumludur.

Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 17/11/2020 tarihli ve E.2019/17-853, K.2020/907 sayılı Anayasa Mahkemesi kararında yer verilen bölümü şeyledir:

23. Alacağın yalnızca bir bölümü için açılan davaya kısmi dava denir. Bir davanın kısmi dava olarak nitelendirilebilmesi için, alacağın tümünün aynı hukuki ilişkiden doğmuş olması ve alacağın şimdilik belirli bir kesiminin dava edilmesi gerekir. Diğer bir söyleyişle, bir alacak hakkında daha fazla bir miktar için tam dava açma imkânı bulunmasına rağmen, alacağın bir kesimi için açılan davaya, kısmi dava denir. Kısmi dava açılabilmesi için talep konusunun bölünebilir olması gerekli olup, açılan davanın kısmi dava olduğunun dava dilekçesinde açıkça yazılması gerekmez. Dava dilekçesindeki açıklamalardan davacının alacağının daha fazla olduğu anlaşılıyor ve istem bölümünde 'fazlaya ilişkin haklarını saklı tutması' ya da 'alacağın şimdilik şu kadarını dava ediyorum' şeklinde bir ifadeye yer verilmiş ise, bu husus, davanın kısmi dava olarak kabulü için yeterli sayılmaktadır ...

...

26. Dava şartları ise, mahkemenin davanın esası hakkında yargılama yapabilmesi için gerekli olan unsurlardır. Diğer bir anlatımla, dava şartları dava açılabilmesi için değil, mahkemenin davanın esasına girebilmesi için aranan kamu düzeni ile ilgili zorunlu koşullardır. Mahkeme, hem davanın açıldığı tarihte hem de yargılamanın her aşamasında dava şartlarının bulunup bulunmadığını kendiliğinden araştırıp inceler ve bu konuda tarafların istem ve beyanları ile bağlı değildir. Dava şartlarının davanın açıldığı tarih itibariyle bulunmaması ya da bu şartlardan birinin yargılama aşamasında ortadan kalktığının öğrenilmesi durumunda mahkemece mesmu (dinlenebilir) olmadığı gerekçesiyle davanın reddedilmesi gerekir.

...

28. HMK’nın 115. maddesinin ikinci fıkrasına göre ise 'Mahkeme, dava şartı noksanlığını tespit ederse davanın usulden reddine karar verir. Ancak, dava şartı noksanlığının giderilmesi mümkün ise bunun tamamlanması için kesin süre verir. Bu süre içinde dava şartı noksanlığı giderilmemişse davayı dava şartı yokluğu sebebiyle usulden reddeder'. Bu düzenleme gereğince, eksik olan bir dava şartı, belirli bir süre verilerek giderilebilecek ise, hâkim tarafından eksikliğin giderilmesi için kesin süre verilmesi gerekir. Bu süre içinde dava şartı eksikliği tamamlanmaz ise dava, dava şartı yokluğu sebebiyle usulden reddedilmelidir. 115. maddenin üçüncü fıkrasına göre ise, 'Dava şartı noksanlığı, mahkemece, davanın esasına girilmesinden önce fark edilmemiş, taraflarca ileri sürülmemiş ve fakat hüküm anında bu noksanlık giderilmişse, başlangıçtaki dava şartı noksanlığından ötürü, dava usulden reddedilemez'.

29. Dava dilekçesinde bulunması gereken unsurlar HMK'nın 119. maddesinde düzenlenmiştir...

30. Öte yandan 119. maddenin 2. fıkrası uyarınca 'Birinci fıkranın (a), (d), (e), (f) ve (g) bentleri dışında kalan hususların eksik olması hâlinde, hâkim davacıya eksikliği tamamlaması için bir haftalık kesin süre verir. Bu süre içinde eksikliğin tamamlanmaması hâlinde dava açılmamış sayılır'. Şu hâlde mahkemenin adı, dava konusu ve değeri, vakıalar, deliller ve hukuki sebepler dışında kalan unsurlardan herhangi birinin eksik bırakılmış, yazılmamış olması durumunda, hâkim tarafından verilen bir haftalık kesin süre içerisinde eksikliğin tamamlanmadığı takdirde davanın açılmamış sayılmasına karar verilecektir.

31. Medeni usul hukukunda hukuki yarar, mahkemede bir davanın açılabilmesi için, davacının bu davayı açmakta ve mahkemeden hukuksal korunma istemekte bir çıkarının bulunması gerektiğine ilişkin ilke anlamına gelir. Davacının davayı açtığı tarih itibariyle dava açmakta hukuk kuralları tarafından haklı bulunan (korunan) bir yararı olmalı, hakkını elde edebilmesi için mahkeme kararına ihtiyacı bulunmalıdır. ...

...

35. 6100 sayılı HMK'nın 'Hâkimin davayı aydınlatma görevi' başlıklı 31. maddesine göre, 'Hâkim, uyuşmazlığın aydınlatılmasının zorunlu olduğu durumlarda, maddi veya hukuki açıdan belirsiz yahut çelişkili gördüğü hususlar hakkında, taraflara açıklama yaptırabilir; soru sorabilir; delil gösterilmesini isteyebilir.'

36. ... Görüldüğü üzere, hâkimin davayı aydınlatma ödevine ilişkin 31. maddede, hâkimin, uyuşmazlığın aydınlatılmasının zorunlu kıldığı durumlarda, maddi veya hukuki açıdan belirsiz ya da çelişkili gördüğü konular hakkında taraflara açıklama yaptırabileceği, soru sorabileceği, kanıt gösterilmesini isteyebileceği belirtilmiştir. Öte yandan HMK'nın 33. maddesi uyarınca hâkim Türk hukukunu resen uygular. Bu nedenledir ki, dava dilekçesinde davacının talebini dayandırdığı vakıalara uygun hukuki sebepleri dava dilekçesinin zorunlu unsurları arasında sayılmamıştır. Zira davacının dayandığı vakıalara uygun hukuki sebepleri hâkim kendiliğinden bulup uygulamakla yükümlüdür.

...

39.... Bir davanın hangi dava çeşidini oluşturduğu davacının talep sonucunun hangi dava türü tanımına uyduğuna göre belirlenebilir. Davacı dava dilekçesinde dava türünü inşai dava olarak yazsa bile bir miktar alacağın tahsili talebinde bulunmuş ise bu eda davası olup hâkim bu kapsamda karar vermek zorundadır. Bu nedenle eda davası açılması gerekirken inşai dava açılmasında hukuki yarar bulunmadığı gerekçesiyle davanın usulden reddine karar verilemez. Hukuki yararı belirleyen davacının gösterdiği dava türü değil, karar verilmesi istenen talep sonucudur. Nasıl ki dava dilekçesinde hiç gösterilmemiş veya yanlış gösterilmiş olsa bile HMK’nın 33. maddesi kapsamında doğru hukuki sebebi bulmak ve uygulamak hâkimin görevi ise HMK’nın 32. maddesi çerçevesinde yargılamayı sevk ve idare ile dava türü tanımlarına ve talep sonucuna göre dava türünü doğru belirleyip buna göre yargılamayı sürdürüp davayı sonuçlandırmak da hâkimin görevidir. Bu konuda hâkim, davacının dilekçesinde yaptığı isimlendirmeyle bağlı olmaksızın açılan davanın, eda davası, tespit davası, belirsiz alacak ve tespit davası, inşai dava, kısmi dava, terditli dava, seçimlik dava ve topluluk davası çeşitlerinden hangisi olduğunu belirleyerek yargılamayı sürdürüp davayı sonuçlandıracaktır.

40. Bir davadaki talep sonucu bazı kısımları itibarıyla birden fazla dava türü tanımıyla ilgili, çakışan yani benzer unsurlar içeriyor olabilir. Bu gibi durumlarda hâkim davayı aydınlatma ödevi kapsamında davacıdan açıklama isteyerek doğru dava türünü belirleyebilecektir. Tüm bu nedenlerle davacı dava dilekçesinde davanın belirsiz alacak davası olduğundan söz etmiş olsa bile belirsiz alacak davası unsurları bulunmuyorsa bu davanın açılmasında hukuki yarar olmadığından söz edilemeyecek alacağın istenmesinde hukuki yarar olduğundan mevcut unsurları itibarıyla kısmi dava açılmış olduğu kabul edilerek davacının talep sonucu hakkında karar verilebilecektir.

41. Yukarıdaki açıklamalar ışığında alacak belirli olmasına rağmen belirsiz alacak davasına konu edilmesi durumunda ne yapılması gerektiği konusuna dönecek olursak; şartları bulunmamasına başka bir anlatımla talep edilecek alacak miktarının davanın açıldığı anda tam ve kesin bir biçimde belirlenmesinin mümkün olmasına rağmen belirsiz alacak davası şeklinde açılan dava, hukuki yarar, yani dava şartı yokluğu nedeni ile usulden hemen reddedilmemelidir. Zira bir miktar belirtilmek sureti ile açılan belirsiz alacak davası da alacak ister belirli ister belirsiz olsun bir eda davasıdır ve eda davalarında hukuki yarar var kabul edilir. Öte yandan davacının dava açmaktan başka bir yolla alacağına kavuşması mümkün olmayıp bir mahkeme kararına muhtaç ise dava açmakta hukuki yararının bulunduğu tartışmasızdır. Başka bir anlatımla alacağın belirli veya belirsiz olması başlangıçta var olan hukuki yararı ortadan kaldırmaz.

42. Bu durumda dava dilekçesinde talep edilen asgari tutar somut olayın özelliklerine göre talep edilebilecek alacak tutarı konumunda olup kısmi davanın koşulları yoksa davacının tam eda davası açtığı kabul edilmelidir. Ancak dava dilekçesinde talep edilen asgari tutar somut olayın özelliklerine göre talep edilebilecek toplam alacak miktarı kadar değilse ve kısmî davanın koşulları da bulunmuyorsa, bu durumda mahkemece alacak miktarını netleştirmesi ve bildireceği dava değerine göre eksik harcı tamamlaması için davacıya HMK'nın 119. maddesinin 2. fıkrası uyarınca bir haftalık kesin süre verilmeli ve verilen kesin süre içinde belirtilen eksikliğin tamamlanması hâlinde davaya tam eda davası olarak devam edilmeli, aksi durumda ise davanın usulden reddine karar verilmelidir.

Anayasa Mahkemesi Kararının gerekçesindeki ilgili bölümler ise şöyledir:

50. Belirsiz alacak davası özünde bir eda davası olup bu davada davacı, alacağının varlığının tespitini ve tamamının ödenmesine hükmedilmesini istemektedir. Belirsiz alacak davasını genel eda davasından ayıran yön, talep sonucunun zamanaşımı veya davanın genişletilmesi yasağına tabi olmaksızın artırılabilmesine imkân sağlamasıdır. Belirsiz alacak davasında davacı, alacağının miktarını veya değerini tam olarak belirleyemediği için davasının miktarını ya da değerini sonradan artırmak üzere en düşük miktar veya değerden göstermektedir. Ancak alacağın varlığının tespiti ile karşı tarafın bunu ödemeye mahkûm edilmesi yönünden belirsiz alacak davasının genel eda davasından hiçbir farkı bulunmamaktadır. Bunun yanında belirsiz alacak davası, zamanaşımının tüm alacak yönünden kesilmesi ve alacağın miktarının veya değerinin kesin olarak belirlenebilir olmasından sonra davanın genişletilmesi yasağına tabi olmaksızın değerinin artırılabilmesi imkânı sağlaması yönüyle eda davasına nazaran avantajlar sağlamaktadır. Bu sebeple bir alacağın belirsiz alacak davası olarak yargılamaya konu edilmesi alacaklılar yönünden tercih edilen bir durumdur.

51. Bu açıklamalar ve belirsiz alacak davasının da bir eda davası olduğu hususu gözetildiğinde bir alacağın belirsiz alacak davasına konu edilmesinde hukuki yararın bulunmadığının söylenmesi güçtür. Genel eda davası açılması davacıya belirsiz alacak davasından elde edebileceğinden daha fazla bir yarar sağlamamaktadır ki davacının genel eda davası açmak yerine belirsiz alacak davası açmasında hukuki yararının bulunmadığı ifade edilsin. İnceleme yöntemi ve yargılama sonucunda kurulacak hükmün niteliği yönünden belirsiz alacak davasının genel eda davasından hiçbir farkı bulunmamaktadır. Aksine belirsiz alacak davası genel eda davasına nazaran çok daha fazla avantaj sunmaktadır.

52. Kuşkusuz belirsiz alacak davasının açılma şartlarının katı olması sebebiyle bu koşulları sağlamayan alacağın belirsiz alacak davasına konu edilmesinin usul hukuku bakımından mümkün olmadığı söylenebilir. Ancak belirlenemezlik şartını taşımayan bir alacağın belirsiz alacak davasına konu edilemeyecek olması ile hukuki yarar meselesi farklı şeylerdir. İlki dava dilekçesinin usul hükümlerine uygun olarak düzenlenmesiyle ilgiliyken ikincisi daha çok davanın sonucundan elde edilecek menfaatle ilgilidir. Hukuki yararın varlığı davada verilecek muhtemel hükmün davacının hukuk âlemine olumlu manada bir katkı sağlayıp sağlamayacağıyla test edilir. Belirlenebilir olan alacakların da ödenmesine hükmedilmesinde alacaklının hukuki yararının bulunduğu tartışma götürmez bir gerçektir. Belirlenebilir bir alacağın usul kurallarına uygun olmayan bir yöntemle açılması usul hukukuna aykırı olsa da bu durum alacağın hüküm altına alınmasında alacaklının menfaatinin bulunduğu hakikatini değiştirmez.

53. Sonuç olarak belirsiz alacak kapsamına girmediği değerlendirilen bir alacağın belirsiz alacak davasına konu edilmesinde hukuki yararın bulunmadığı yorumu -belirsiz alacak davasının da bir eda davası olduğu hususu dikkate alındığında- makul olarak öngörülebilecek bir yorum olarak değerlendirilmemiştir. Bununla birlikte somut olayın özelliği dikkate alındığında ihlal bulunup bulunmadığı konusunda nihai değerlendirmenin ölçülülük ilkesi yönünden yapılmasının daha uygun olacağı kanaatine varılmıştır.

69. 6100 sayılı Kanun'un 119. maddesinde dava dilekçesinde talep sonucunun eksik olması hâlinde hâkimin davacıya eksikliği tamamlaması için bir haftalık kesin süre vereceği hükme bağlanmıştır. Yine aynı Kanun'un 115. maddesinin (2) numaralı fıkrasında dava şartı noksanlığının giderilmesinin mümkün olması durumunda bunun tamamlanması için kesin süre verileceği ve bu süre içinde dava şartı noksanlığı giderilmemişse davanın dava şartı yokluğu sebebiyle usulden reddedileceği belirtilmiştir. 6100 sayılı Kanun'un 31. maddesinde de hâkimin belirsiz veya çelişki gördüğü hususları açıklatma yetkisini haiz olduğu ifade edilmiştir.

70. Belirtilen hükümlerin usulüne aykırı olarak düzenlenen dava dilekçelerinin usulüne uygun hâle getirtilmesi için hâkime güçlü yetkiler verdiği görülmüştür. Hâkime bu yetkilerin tanınmasının amacı davacının maddi hakkının birtakım şekil eksiklikleri sebebiyle usule feda edilmesinin önlenmesi ve bu suretle Anayasa'nın 36. maddesinde güvence altına alınan mahkemeye erişim hakkından yararlanmasının sağlanmasıdır. Dolayısıyla hatalı olarak belirsiz alacak davası biçiminde açıldığının düşünülmesi hâlinde davanın genel eda davası olduğu kabul edilerek başvurucunun talep sonucunu netleştirmesi için başvurucuya süre verilmesinin davanın usulden reddi biçimindeki ağır bir müdahaleden kaçınılmasını sağlayacak bir araç olduğu görülmektedir. Daire, belirsiz alacak davasında talebin açık olması sebebiyle 6100 sayılı Kanun'un 119. maddesi uyarınca süre verilemeyeceğini kabul etmiş ise de davanın genel eda davası olarak kabulü hâlinde talep sonucunun eksik hâle geleceği açıktır. Yöntemince düzenlenmediği kabul edilen bir dava dilekçesinin düzeltilmesi ve yöntemine uygun hâle getirilmesi için süre verilmesi başvurucunun mahkemeye erişim hakkından yararlanmasını güvence altına alacaktır.

71. Kanun koyucunun davacıların mahkemeye erişim hakkından yararlanmalarının kolaylaştırılması amacıyla getirdiği belirsiz alacak davası açma imkânı somut olayda Dairenin katı yorumu sebebiyle davacı aleyhine sonuçlar doğurmuştur. Başvurucu, sırf dava dilekçesinde davasının belirsiz alacak davası olduğunu belirtmiş olması sebebiyle medeni hakkıyla ilgili bir uyuşmazlığını mahkemede öne sürme hakkından mahrum kalmıştır. Başvurucunun hatalı olarak belirsiz alacak davası açmış olması sadece belirsiz alacak davasıyla getirilen avantajlardan yararlanamaması sonucunu doğurmamış, genel eda davasıyla elde edebileceği hakları yitirmesine de yol açmıştır.

72. Mahkemeye erişim yönünden ek avantajlar sağlayan bir davanın koşullarının oluşmamış olmasının bu ek avantajların izalesiyle sınırlı bir etki doğurması makul karşılanabilir. Böyle bir durumda kişinin bu ek imkânlardan yararlandırılmaması sonucunu doğuracak bir aracın seçilmesinin kişiye ağır bir külfet yüklemediği değerlendirmesi yapılabilir. Ne var ki koşulları oluşmadan belirsiz alacak davası açıldığı gerekçesiyle kişinin belirsiz alacak davasıyla getirilen avantajlardan yararlanamamasının ötesinde mahrumiyetlerle karşılaşmasına yol açacak müdahaleler, son çare olarak kabul edilemez. Somut olayda başvurucunun koşulları oluşmadan belirsiz alacak davası açtığının kabulü, sadece başvurucunun zamanaşımı veya davanın genişletilmesi yasağı ile ilgili avantajlardan yararlanamamasıyla sınırlı sonuç doğurmamış; toplu iş sözleşmesinden kaynaklanan alacağını dava konusu etmesini bütünüyle imkânsız hâle getirmiştir.

73. Bu bağlamda başvurucunun 6098 sayılı Kanun'un 158. maddesiyle getirilen ek süre içinde yeni bir dava açmasının mümkün olup olmadığının da belirsiz olduğunu vurgulamak gerekir. Anılan maddede, davanın mahkemenin yetkili veya görevli olmaması ya da düzeltilebilecek bir yanlışlık yapılması yahut vaktinden önce açılmış olması nedeniyle reddedilmiş olduğu ve bu arada zamanaşımı veya hak düşürücü sürenin de dolduğu durumlarda alacaklının altmış günlük ek süre içinde dava açabileceği belirtilmiştir. Buna göre düzeltilebilecek bir yanlışlık yapılması sebebiyle davanın reddedilmiş olması hâlinde -zamanaşımı süresi de dolmuşsa- davacının altmış günlük ek süre içinde yeni bir dava açması mümkündür. Bununla birlikte Dairenin somut olayda başvurucunun yaptığı usul hatasını düzeltilebilecek bir yanlışlık olarak kabul etmemiş olması, 6098 sayılı Kanun'un 158. maddesiyle getirilen imkândan yararlanmasının mümkün görüleceğini kuşkulu hâle getirmektedir. Bu sebeple başvurucunun açacağı yeni bir davanın başarı şansı sunabileceği kanaatine kesin olarak varılamamaktadır. Dolayısıyla 6098 sayılı Kanun'un 158. maddesinin varlığı, eldeki davanın hukuki yarar yokluğundan reddedilmesinin başvurucunun medeni hakkını dava konusu etmesini imkânsız hâle getirdiği yolunda ulaşılan kanaati değiştirecek yeterlilikte görülmemiştir.

74. Sonuç olarak başvurucunun, şartları oluşmadan açtığı belirsiz alacak davasının dava şartı yokluğundan reddedilmesinin -usul hukukundaki imkânlar gözetildiğinde- başvurulabilecek son çare olmadığı değerlendirilmiştir. Davanın hukuki yarar yokluğundan reddi suretiyle mahkemeye erişim hakkına yapılan müdahalede, medeni hakla ilgili uyuşmazlığın karara bağlanması yönünden en etkili olan davanın açılmasını sağlama amacına ulaşılması için daha hafif müdahale teşkil eden aracın seçilmesi yerine başvurucunun mahkemeye erişimini imkânsız kılan ağır bir aracın tercih edilmesinin gereklilik şartına uygun olmadığı sonucuna ulaşılmıştır.

Görüldüğü gibi Anayasa Mahkemesi kararında alıntılanan Hukuk Genel Kurulu kararında, Anayasa Mahkemesi kararıyla uyumlu olarak belirli bir alacak için belirsiz alacak davası açılması durumunda hukuki yararın var olduğu, davanın usulden reddedilmeyip HMK m. 119/2 uyarınca dava dilekçesinin usule uygun hale getirilmesi gerektiği içtihat edilmiştir. Anayasa Mahkemesi, önceki karalarlarıyla uyumlu olarak kronik içtihat uyuşmazlığı nedeniyle ihlal kararı vermek yerine, Hukuk Genel Kurulunun içtihadını Anayasaya uygun yorum olduğunu zımnen kabul ederek çelişik içtihatlar arasında bir tercihte bulunmuştur. Ancak bunun çelişik içtihatlar arasında bir tercih olduğunu açıkça ifade etmekten de özenle kaçınmıştır. Anayasa Mahkemesi, Hukuk Genel Kurulu Kararı ile çelişen Daire içtihatlarına ise kararında hiç yer vermeyerek onları yok saymıştır.

Anayasa Mahkemesi, Türkan Bal kararında[xiii] benimsediği içtihadından saparak çelişik içtihatlar arasında bir tercihte bulunmuştur. Türkan BAL kararının ilgili paragrafı şöyledir:

58. Yüksek mahkemelerin ya da nihai merci olarak bir uyuşmazlığı çözüme bağlayan mahkemelerin aynı konuya ilişkin kararlarında, davaların içeriğinden kaynaklanmayan farklı kabullerin bulunması halinde ise, hareket noktası, derece mahkemelerinin değerlendirme veya yorumlarından hangisinin doğru olduğunun ve tercih edilmesi gerektiğinin tespit edilmesi olmayacaktır (Aynı yöndeki AİHM kararı için bkz. Stefanica ve Diğerleri/Romanya, B. No: 38155/02, 2/11/2010, § 34). Bununla birlikte, Anayasa Mahkemesi kararlarda yaşanan değişimin hukuki bir belirsizliğe yol açıp açmadığına ve başvurucu bakımından öngörülebilir olup olmadığına yönelik bir inceleme yapabilir.(bold vurgu bana ait)

Anayasa Mahkemesinin incelenen kararıyla, derece mahkemesi gibi hareket ederek belirsiz alacak davasının koşullarıyla ilgili usul hukukuna ilişkin değerlendirmelerde bulunduğu, sonuç olarak derece mahkemelerinin çelişik değerlendirme ve yorumlarından Hukuk Genel Kurulunun yorumunu tercih ettiği iddia edilebilir. Karar Resmi Gazetede yayınlanır yayınlanmaz, Anayasa Mahkemesinin Yargıtay'ın yerine geçerek derece mahkemesi gibi karar verdiği iddiasıyla tepki görmesinin nedeni de budur.

B. Anayasa Mahkemesi Kararının Bağlayıcılığı Açısından Değerlendirme

Anayasa’nın m. 153/VI’ncı “Anayasa Mahkemesi kararları Resmî Gazetede hemen yayımlanır ve yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzelkişileri bağlar” hükmünü içermektedir. Bu hükmün bireysel başvuru kararlarını da içine aldığı kabul edilmektedir[xiv]. Bu bölümde incelenen Anayasa Mahkemesi Kararının tarafları ve diğer Mahkemeleri bağlayıcılığı sorunu üzerinde duracağız.

1. Anayasa Mahkemesi Kararının Tarafları Bağlayıcılığı

Anayasa Mahkemesi, incelenen kararda Anayasa'nın 36. maddesinde güvence altına alınan adil yargılanma hakkı kapsamındaki mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiğine, kararın bir örneğinin adil yargılanma hakkı kapsamındaki mahkemeye erişim hakkının ihlalinin sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmak üzere Ödemiş 1. Asliye Hukuk (İş) Mahkemesine gönderilmesine karar vermiştir. Dolayısıyla bireysel başvurudaki taraflardan biri başvurucu diğeri ise derece mahkemeleridir.

Anayasa Mahkemesi Kanunu'nun m. 50/2’nin son cümlesi şu şekildedir: “Yeniden yargılama yapmakla yükümlü mahkeme, Anayasa Mahkemesinin ihlal kararında açıkladığı ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldıracak şekilde mümkünse dosya üzerinden karar verir.” Anılan madde uyarınca incelenen Anayasa Mahkemesi kararının gerekçesi de bağlayıcıdır. Buna göre Ödemiş 1. Asliye Hukuk Mahkemesinin yapmak zorunda olduğu ilk işlem yeniden yargılama yapmak üzere ihlale sebep olan davanın hukuk yarar yokluğundan reddine ilişkin kararını kaldırmaktır. Derece mahkemesinin, ihlale sebep olan önceki kararını kaldırdıktan sonra, Anayasa Mahkemesinin ihlal kararında açıkladığı ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldıracak şekilde yeniden yargılama yapması gerekmektedir. Buna göre yerel mahkeme yeniden yapacağı yargılamada, belirli bir alacak için belirsiz alacak davası açılması nedeniyle hukuki yarar yokluğu nedeniyle davanın usulden reddine karar veremeyecek davanın esasına girerek yeniden yargılama yapacaktır. Yerel mahkemenin, Anayasa Mahkemesi kararına karşı direnme kararı vermesi hukuken mümkün değildir[xv].

2. Anayasa Mahkemesi Kararının Diğer Mahkemeleri Bağlayıcılığı

Anayasa Mahkemesinin incelenen kararının hüküm fıkrası uyuşmazlığın tarafı olmayan derece mahkemelerine yönelik bir hüküm içermemektedir. Ancak stare decisis ilkesi gereğince Anayasa Mahkemesinin bu kararı emsal olarak diğer mahkemeleri benzer uyuşmazlıklarda bağlayıcıdır. Buna Anayasa hukuku özelinde "bireysel başvuru kararlarının objektif etkisi" denilmektedir. Her ne kadar stare decisis ilkesinin sadece Anglo-Sakson hukuk sistemine özgü ilke olduğu kabul edilse bile sanılanın aksine, Kıta Avrupası hukuk sistemine dâhil olan ülkelerde de emsal kararlar normatif güce ve otoriteye sahiptir. Nitekim ERGÜL'e göre:

Tamamı, "stare decisis et non quieta movere (to stand by things decided and not to disturb settled points) olan, ama daha çok kısa hali stare decisis olarak bilinen bu ilke Türkçede "karar sürsün" ilkesi olarak bilinmektedir. Daha açık anlamları ise şunlardır: "daha önce verilmiş kararların değiştirilmemesi, kararlaştırılmış konuların bozulmaması, emsalle balı olmak"[xvi]. Tahmin edileceği üzere, stare decisis emsal hukukunun (precedent Law) temelini teşkil etmektedir. Bu haliyle stare decisis ilkesi bir mahkemenin, benzer bir olayda önceki tarihli emsal kararını uygulaması gerektiğini ifade etmektedir. Ama genellikle sanılanın aksine, emsal hukuku ((precedent Law) veya (case law) sadece "ortak hukuk" (Common Law) kültüründe bir değere sahip değildir. Aynı zamanda, Kıta Avrupası hukuk sisteminde de (civil law systems) "emsal kararın" değeri bulunmaktadır. Burada "değer" ile kast ettiğimiz ise, emsal nitelikte olduğu düşünülen kararın, ona içkin içtihadın, yani somut bir yorumun veya anlamın belli ölçüde "otoriteye" sahip olduğunun kabul edilmesidir. Bu otorite emsal kararın belli ölçüde bağlayıcı olması gerektiğinin kabulünü de beraberinde getirebilmektedir…" [xvii]

Biz stare decisis ilkesinin mantıksal ve tabii bir ilke olarak hangi hukuk sisteminde olursa olsun az veya çok de facto var ve geçerli olduğuna inanıyoruz. Bu nedenle Anayasa mahkemesi kararının gerekçesinde yer alan ratio decidendi niteliğindeki prensiplerin benzer olaylarda diğer mahkemeleri bağladığı kanısındayız. Buna göre, kararda taraf olmayan derece mahkemeleri önlerine gelen benzer olaylarda belirlenebilir saydıkları bir alacak için belirsiz alacak davası açıldığını tespit etmeleri halinde hukuki yarar yokluğu nedeniyle dava şartı noksanlığı gerekçesiyle davanın usulden reddine karar veremeyecekler; HMK m.119/2 uyarınca davacıya eksikliği tamamlaması için bir haftalık kesin süre verecek, bu süre içinde eksikliğin tamamlanması halinde davayı esastan görecek, tamamlanmaması halinde ise dava açılmamış sayılmasına karar vereceklerdir. Aksi halde, Anayasa Mahkemesi içtihadının emsal olarak otoritesini kabul etmeyerek hukuki yarar yokluğu nedeniyle dava şartı noksanlığı gerekçesiyle usulden ret kararı vermeleri halinde adil yargılanma hakkının ihlali iddiasıyla kararları aleyhine bireysel başvurularda bulunulacak ve Anayasa Mahkemesi de yeni ihlal kararları verecektir. Bu ise Anayasa Mahkemesinin iş yükünün artması ve bireysel başvuru yolunun objektif etkisinin azalmasına yol açacaktır.

Yargıtay'ın şu anki yapılanmasına göre, ilk derece mahkemelerinin bu konuda vermiş olduğu kararların temyiz incelemesi Yargıtay 9.Hukuk Dairesine düşecektir. Bu meselede 9. Hukuk Dairesinin tutumunun ne olacağı merak konusudur. Zira 9. Hukuk Dairesinin şu anki içtihadı ile incelenen Anayasa Mahkemesi kararı çelişmektedir. Yargıtay 9. Hukuk Dairesi, Anayasa Mahkemesinin bu kararıyla Yargıtay'ın yerine geçerek derece mahkemesi gibi karar verdiği, çelişik içtihatlar arasında Hukuk Genel Kurulu kararı lehine tercihte bulunduğu gerekçesiyle Anayasa Mahkemesinin kararına uymamayı tercih edebilir mi? Böyle bir durumda iki yüksek yargı organının görev ve yetki alanları konusunda yeni bir tartışma çıkacaktır.

III. Sonuç

Anayasa Mahkemesi inceleme konusu kararıyla belirsiz alacak davasının koşulları konusunda 7. Hukuk Dairesi, 9. Hukuk Dairesi, 22. Hukuk Dairesi ve Hukuk Genel Kurulu arasındaki içtihat uyuşmazlığında Hukuk Genel Kurulunun içtihadını Anayasaya uygun yorum olduğunu dolaylı yollarla kabul ederek, önceki uygulamalarından farklı olarak çelişik içtihatlar arasında bir tercihte bulunmuştur. Bu durum Anayasa Mahkemesinin Yargıtay'ın yerine geçerek karar verdiği eleştirisine yol açabilecektir.

İnceleme konusu Anayasa Mahkemesi kararına konu uyuşmazlığa taraf olan derece mahkemesi Anayasa Mahkemesi Kanunun m. 50/2’nin son cümlesi uyarınca kararla bağlı olup, yeniden yargılama yapmak üzere ihlale sebep olan davanın hukuk yarar yokluğundan reddine ilişkin kararını kaldıracak Anayasa Mahkemesinin ihlal kararında açıkladığı ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldıracak şekilde yeniden yargılama yapacaktır.

İnceleme konusu Anayasa Mahkemesi kararına konu uyuşmazlığa taraf olamayan diğer mahkemeler ise stare decisis ilkesi uyarınca benzer olaylarda Anayasa Mahkemesinin kararıyla bağlıdır. Stare decisis kararına uyulmadan Anayasa Mahkemesi kararına aykırı karar verilmesi, yeni bireysel başvurulara yol açacaktır. Bu durum Anayasa Mahkemesinin iş yükünü artıracak ve Anayasa Mahkemesi kararlarının objektif etkisini azaltacaktır.

Anayasa Mahkemesinin bu kararı, Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay arasında görev-yetki tartışması çıkarmaya müsaittir. Anayasa Mahkemesi, derece mahkemesi gibi hareket ederek temyiz incelemesi yaptığı suçlamasıyla karşılaşabilecektir.

Avukat Fahrettin KAYHAN
 

--------------------------------

[i] İsmail Avcı Başvurusu, B. No: 2019/12190 , Resmi Gazete, 20.04.2022, 21816.

[ii] https://twitter.com/mozekes/status/1516849990773227527

[iii] YARGITAY 7.Hukuk Dairesi , 30.04.2015 tarih ve 2015/ 9431 E. 2015 / 7709 K.; 12.02.2015 tarih 2014/ 16177 E. 2015 / 1382 K. (www.sinerjimevzuat.com.tr 24.04.2022)

[iv] YARGITAY 22.Hukuk Dairesi, 08.06.2015 tarih ve 2015/ 16050 E. 2015 / 19916 K.; 28.04.2016 tarih ve 2016/ 6543 E. 2016 / 12675 K.; 8.06.2015 tarih ve 2015/ 16050 E. 2015 / 19916 K.; 28.05.2015 tarih ve 2014/ 8679 E. 2015 / 18930 K.; 18.05.2015 tarih ve 2015/ 12522 E. 2015 / 17817 K.; 11.05.2015 tarih ve 2015/ 11285 E.2015 / 17068 K.; 07.07.2020 tarih ve 2017/ 42558 E. 2020 / 8920 K.; 29.06.2020 tarih ve 2017/ 35224 E. 2020 / 8064 K. (www.sinerjimevzuat.com.tr 24.04.2022)

[v] T.C YARGITAY 19.Hukuk Dairesi, 16.01.2014 tarih ve 2013/ 17366 E. 2014 / 1329K.; 16.01.2014 tarih ve 2013/ 17491E. 2014 / 1332K. (www.sinerjimevzuat.com.tr 24.04.2022)

[vi] Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 17.11.2020 tarih ve 2019/853 E. 2020/907 K. (www.sinerjimevzuat.com.tr 24.04.2022)
 

[vii] YARGITAY 9.Hukuk Dairesi, 03.06.2015 tarih ve 2015/ 14601 E. , 2015 / 20243 K. (www.sinerjimevzuat.com.tr 24.04.2022)

[viii] Yargıtay 9. Hukuk Dairesi 14.9.2020 tarih ve 2016/26476 E 2020/7547 K.; 2016/21757 E. , 2020/7569 K.; 2016/21610 E.; 2020/7564 K.; 2016/21744 E. , 2020/7629 K.; 2016/21784 E. , 2020/7579 K.; 2016/21783 E. , 2020/7578 K.; 2016/21770 E. , 2020/7577 K.; 2016/21613 E. , 2020/7566 K.; 2016/22420 E. , 2020/7488 K.; 2016/21769 E. , 2020/7576 K.; 2016/21768 E. , 2020/7575 K. ; 2017/16339 E. , 2020/7549 K.; 2017/17390 E. : 2020/7550 K.

[ix] https://www.hukukihaber.net/makale/yargi-ictihatlarinin-baglayiciligi-ve-zaman-bakimindan-uygulanmasi-h444674.html

[x] Resmi Gazete 29 Haziran 2018

[xi] http://karamercanhukuk.com/yargitay-karari/belirsiz-alacak-dava-sarti-basvuru-sonucu 8.11.2021

[xii] Kararlar ve karar eleştirileri için bkz. Ozan ERGÜL, Anayasa Yargısında Stare Indecisis, Türk Anayasa Mahkemesi Kararlarında İçtihat İstikrarsızlığı, Adalet Yayınevi, Ankara, 2016, s.155-163; Süleyman Burak GÜNDOĞDU: Medeni Yargıda Usûl Kurallarına Aykırılığın Anayasa Mahkemesi’nce Bireysel Başvuru Yoluyla Denetlenmesi, On İki Levha Yayınları, 2021, s. 350-360. ; Okan TAŞDELEN: Çelişkili Yargı Kararlarının Adil Yargılanma Hakkı Bağlamında Değerlendirilmesi,” Uyuşmazlık Mahkemesi Dergisi, 2016, 987-1024.

[xiii] Türkan Bal kararı, Başvuru Numarası: 2013/6932 Karar Tarihi: 6/1/2015 R.G. Tarih-Sayı: 9/5/2015-29350

[xiv] Ece Göztepe ÇELEBİ, "Bireysel Başvuru Kararlarının Bağlayıcılığı ve İcrası Sorunu ile Kurumsallaşma İhtiyacı", Anayasa Yargısı, 2016, sayı:3, s. 96 vd.

[xv] Jülide YAŞAR, Anayasa Mahkemesine Bireysel Başvuru Yolunda Verilen İhlal Kararlarının Kesinliği ve Bağlayıcılığı, Yüksek Lisans Tezi, YÖK Ulusal Tez Merkezi, Antalya 2021, s. 171-173.

[xvi] Kemal GÖZLER, Anayasa Hukukunun Genel Teorisi, CII, Ekin Yayınları, 2011, s. 741.

[xvii] ÖZGÜL, s.1-2

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.