Yargıtay 9. Hukuk Dairesi, 14 Eylül 2020 tarihinde verdiği ve Yargıtay internet sitesinde yayınlanan 13 adet kararıyla belirsiz alacak davasının şartları konusunda önceki içtihadından dönmüş ve yeni bir içtihat benimsemiştir. Ancak bu yeni içtihadın, kararın Yargıtay Kararları Dergisi veya başkaca yolla yayını tarihinden sonra açılan davalarda uygulanacağına hükmetmiştir[i]. Başka bir ifadeyle Daire, yerleşik bir içtihattan dönülmesi halinde yeni içtihadın yer aldığı ilk kararın yayınlanması tarihine kadar önceki içtihada güvenilerek açılmış olan davalara yeni içtihadın uygulanmayacağına ve eski uygulamaya devam edileceğine karar vermiştir. Buna göre yeni içtihat, bu içtihadın benimsendiği kararın Yargıtay Dergisinde veya başka yolla yayınından sonra açılacak davalara uygulanacaktır.

Aynı tarihte verilmiş olan bu 13 karardan hangisinin ilk karar olduğunu esas ve karar numaralarından yola çıkarak tespit edemiyoruz. Benzer içtihadı ifade etmesine rağmen 2016/26476 E. 2020/7547 K. sayılı karar ile aynı tarihli diğer 12 karar arasında, aşağıda ayrıntılı olarak inceleyeceğimiz üzere gerekçe ve yazım bakımından ciddi farklar vardır. Sanki bu karar ve aynı tarihli diğer 12 karar farklı heyet tarafından verilmiş ve kaleme alınmış gibidir.

Aynı tarihli 13 kararın hiç birinde ilk karara atıf yapılmadığı gibi, Yargıtay’ın internet sitesinde yayınlanan aynı yöndeki sonuncusu 30 Eylül 2021 tarihli olan 308 kararda da ilk kararın hangisi olduğuna ve ilk kararın nerede ve ne zaman yayınlandığına ilişkin bir bilgiye yer verilmemiştir. Yargıtay İnternet Sitesinde yayınlanan aynı yöndeki 308 karardan her hangi birini bir şekilde ele geçirip okumakla yetinen bir kişi okuduğu kararın bu konuda verilen ve yayınlanan ilk karar olduğunu düşünecektir. Bu 308 karar incelendiğinde bir ikisindeki aşağıda değineceğimiz küçük farklılıklar dışında içtihadın yer aldığı gerekçe kısmının “kopyala yapıştır” yöntemiyle karara eklendiği anlaşılmaktadır. Bu nedenle Yargıtay internet sitesindeki yayınlanma sırasını esas alarak 14.09.2020 tarihli 2016/26476 E. 2020/7547 K. ve 2016/21757 E. 2020/7569 K. sayılı kararları ilk karar olarak kabul edeceğim.

Daire tarafından bu kararlarında yargı içtihatlarının yürürlüğü ve uygulanması konusunda benimsenen görüş Türk içtihat hukuku tarihinde bir ilktir. Yargıtay’ın bir dairesi Yargıtay tarihinde ilk kez henüz derdest olmayan gelecekte açılacak ve önüne gelecek davalarda uygulayacağı normu ilan etmiştir. Muhammet Özekes, 2016/26476 E. 2020/7547 K. sayılı kararı incelediği yazısında bu içtihadı, üst seviyede bir hukuk ve hukuk devleti anlayışının ve gerçek anlamda bir içtihat mercii olma bilincinin yansıması, içtihat hukuku bakımından önemli bir köşe taşı ve çığır açan bir içtihat olarak değerlendirmiştir[ii].

Bu yazımda tartışmak istediğim sorun, Yargıtay 9. Hukuk Dairesinin içtihadının diğer temel konusunu oluşturan belirsiz alacak davasının koşullarının ne olduğu veya bu konudaki farklı içtihatların hangisinin isabetli olduğu değildir. Bu yazımda Dairenin yargı içtihatlarının bağlayıcılığı içtihatların zaman bakımından uygulanması konusunda benimsediği yenilikçi içtihadını Türk içtihat hukukunun genel teorisi açısından değerlendireceğim.

1. İnceleme Konusu Yargıtay İçtihadı

İnceleme konusu içtihadın yer aldığı Yargıtay 9. Hukuk Dairesi 14.9.2020 tarih ve 2016/26476 Esas 2020/7547 Karar sayılı ilamı şöyledir:

01.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6100 sayılı Kanunu'nun 107. maddesiyle, mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nda yer almayan yeni bir dava türü olarak belirsiz alacak ve tespit davası kabul edilmiştir.

6100 sayılı Kanunun 107. maddesinin 1. fıkrasına göre, “Davanın açıldığı tarihte alacağın miktarını yahut değerini tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin kendisinden beklenemeyeceği veya bunun imkânsız olduğu hâllerde, alacaklı, hukuki ilişkiyi ve asgari bir miktar ya da değeri belirtmek suretiyle belirsiz alacak davası açabilir”.

6100 sayılı Kanunun 107. maddenin 2. fıkrasında, karşı tarafın verdiği bilgi veya tahkikat sonucu alacağın miktarı veya değerinin tam ve kesin olarak belirlenebilmesinin mümkün olduğu anda davacının, iddianın genişletilmesi yasağına tâbi olmaksızın davanın başında belirtmiş olduğu talebini artırabileceği hüküm altına alınmış, madde gerekçesinde de "karşı tarafın verdiği bilgiler ve sunduğu delillerle ya da delillerin incelenmesi ve tahkikat işlemleri sonucu (örneğin bilirkişi ya da keşif incelemesi sonucu)" belirlenebilme hali açıklanmıştır.

Davanın belirsiz alacak davası şeklinde açılabilmesi için, davanın açıldığı tarih itibariyle uyuşmazlığa konu alacağın miktar veya değerinin tam ve kesin olarak davacı tarafça belirlenememesi gereklidir. Belirleyememe hali, davacının gerekli dikkat ve özeni göstermesine rağmen miktar veya değerin belirlenmesinin kendisinden gerçekten beklenilmemesi durumuna ya da objektif olarak imkânsızlığa dayanmalıdır. Davacının alacağının miktar veya değerini belirleyebilmesi için elinde bulunması gerekli bilgi ve belgelere sahip olmaması ve bu belgelere dava açma hazırlığı döneminde ulaşmasının da (gerçekten) mümkün olmaması ve dolayısıyla alacağın miktarının belirlenmesinin karşı tarafın elinde bulunan bilgi ve belgelerin sunulmasıyla mümkün hale geleceği durumlarda alacak belirsiz kabul edilmelidir. Alacağın miktarının belirlenebilmesinin hâkimin takdirine bağlı olduğu durumlarda hukuki imkânsızlık söz konusu olur. Bu durumda davacı alacaklı, hâkimin takdir yetkisini nasıl kullanacağını bilemeyeceği için davanın açıldığı tarihte alacağının miktarını belirleyebilecek durumda değildir.

Sırf taraflar arasında alacak miktarı bakımından uyuşmazlık bulunması, talep sonucunun belirlenmesinin davacıdan beklenemeyecek olması anlamına gelmez. Önemli olan objektif olarak talep sonucunun belirlenmesinin davacıdan beklenemeyecek olmasıdır.

Alacağın hangi hallerde belirsiz, hangi hallerde belirli veya belirlenebilir olduğu hususunda kesin bir sınıflandırma yapılması mümkün olmayıp, her bir davaya konu alacak bakımından somut olayın özelliklerinin nazara alınarak sonuca gidilmesi gereklidir. İş yargılamasında sıklıkla davaların yığılması söz konusu olmakla alacağın belirsiz olma kriterleri her bir talep için ayrı ayrı değerlendirilmelidir. Diğer yandan, aynı dava dilekçesinde talep yığılması şeklinde bazı alacaklar için belirsiz alacak davası bazıları için kısmi dava açılmasına yasal bir engel bulunmamaktadır.

Kıdem tazminatı, ihbar tazminatı, yıllık izin ücreti ve ücret alacakları işçi tarafından bilinmekle kural olarak belirsiz alacak davasına konu edilmez. Ancak hesabın unsurları olan sosyal hakların (ayni olarak sağlanan yemek yardımı gibi) miktarının belirlenmesi işveren tarafından sunulacak belgelere veya yargılama ile belirlenecek ise kıdem ve ihbar tazminatı belirsiz alacak davasına konu edilebilir. Madde gerekçesinde "Alacaklının bu tür bir dava açması için, dava açacağı miktar ya da değeri tam ve kesin olarak gerçekten belirlemesi mümkün olmamalı ya da bu objektif olarak imkânsız olmalıdır. Açılacak davanın miktarı biliniyor yahut tespit edilebiliyorsa, böyle bir dava açılamaz. Çünkü, her davada arandığı gibi, burada da hukukî yarar aranacaktır, böyle bir durumda hukukî yararın bulunduğundan söz edilemez. Özellikle, kısmî davaya ilişkin yeni hükümler de dikkate alınıp birlikte değerlendirildiğinde, baştan tespiti mümkün olan hâllerde bu yola başvurulması kabul edilemez." şeklindeki açıklamayla, alacağın belirli veya belirlenebilir nitelikte olması durumunda, belirsiz alacak davası açılarak bu davanın sağladığı imkânlardan yararlanmanın mümkün olmadığına işaret edilmiştir. Şu halde davanın açıldığı tarihte alacağın miktarı yahut değeri belirlenebilir durumda ise, dava şartı yokluğundan davanın usulden reddine karar verilmelidir. Burada hukuki yarar eksikliğinin tamamlanabilir dava şartı olmadığı sonucuna varılmıştır. 7251 sayılı Kanun ile 107. maddede yapılan değişiklikler şartları olmadığı halde açılan belirsiz alacak davasında davacıya süre verilerek hukuki yarar eksikliğini tamamlama imkânı tanımamaktadır. Dairemizce sözü edilen düzenleme, şartları mevcut olan belirsiz alacak davasında yapılan yargılama ile alacağın belirli hale gelmesi durumunda hâkimin geçici talep sonucunu kesin talep sonucuna dönüştürmesi için alacaklıya süre vermesi gerektiği yönünde değerlendirilmiştir.

Yargıtay 9.Hukuk Dairesi tarafından daha önce verilen kararlarda hukuki yarar yokluğu sebebiyle dava şartı yokluğuna bağlı davanın reddi kararları verilmediğinden aynı Dairenin görev alanındaki bölgelerden gelen dosyalarda birleşme öncesi uygulamalarına güven duyularak açılan davalarda aynı Dairenin önceki uygulamalarına devam edilecektir.

Hukuki belirlilik ve öngörülebilirlik ilkeleri ve sürpriz karar verme yasağı gereği birleşme tarihinden önce yukarıda belirtilen esasları dikkate alan ilk kararın Yargıtay Kararları Dergisi veya başkaca yolla yayını tarihinden sonra açılan davalarda belirtilen ilkeler uygulanacaktır. Başka bir anlatımla açıklanan kararın yayınından önce açılan davalarda her iki Daire görev alanına giren bölgelerde verilen kararlar bakımından Yargıtay 9. Hukuk Dairesi ile Yargıtay 22. Hukuk Dairesinin önceki uygulamalarına devam edilecektir.

Somut uyuşmazlıkta, davacı tarafça kıdem tazminatı, fazla çalışma, fazla çalışma alacağının %5 fazlası, hafta tatili, ulusal bayram ve genel tatil alacakları talep edilerek belirsiz alacak davası açılmıştır. Davanın açıldığı tarihte kıdem tazminatı miktarı belirlenebilir olduğundan belirsiz alacak davasına konu edilmez. Ancak yukarıda açıklandığı üzere Yargıtay 9.Hukuk Dairesi tarafından daha önce verilen kararlarda hukuki yarar yokluğu sebebiyle dava şartı yokluğuna bağlı davanın reddi kararları verilmediğinden Dairenin görüşüne güvenilerek belirsiz alacak şeklinde açılan bu davada belirtilen husus bozma nedeni yapılmamıştır.

Yukarıda alıntılanan kararda yer alan görüş, daha sonra Dairenin 16.02.2021 tarih ve 2020/8611 E. , 2021/3880 K.; 21.09.2021 tarih ve 2021/7816 E. , 2021/12378 K. sayılı kararlarında da kelimesi kelimesine tekrar edilmiştir. Bu iki karardan başka bu kararla ayniyet arz eden kararlar verilip verilmediğini bilmiyoruz.

Dairenin aynı tarihli 2016/21757 E. , 2020/7569 K. sayılı ilamı ise şöyledir:

1- 01.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6100 sayılı Kanunu'nun 107. maddesiyle, mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nda yer almayan yeni bir dava türü olarak belirsiz alacak ve tespit davası kabul edilmiştir.

6100 sayılı Kanunun 107. maddesinin 1. fıkrasına göre, “Davanın açıldığı tarihte alacağın miktarını yahut değerini tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin kendisinden beklenemeyeceği veya bunun imkânsız olduğu hâllerde, alacaklı, hukuki ilişkiyi ve asgari bir miktar ya da değeri belirtmek suretiyle belirsiz alacak davası açabilir”.

6100 sayılı Kanunun 107. maddenin 2. fıkrasında, karşı tarafın verdiği bilgi veya tahkikat sonucu alacağın miktarı veya değerinin tam ve kesin olarak belirlenebilmesinin mümkün olduğu anda davacının, iddianın genişletilmesi yasağına tâbi olmaksızın davanın başında belirtmiş olduğu talebini artırabileceği hüküm altına alınmış, madde gerekçesinde de "karşı tarafın verdiği bilgiler ve sunduğu delillerle ya da delillerin incelenmesi ve tahkikat işlemleri sonucu (örneğin bilirkişi ya da keşif incelemesi sonucu)" belirlenebilme hali açıklanmıştır.

Davanın belirsiz alacak davası şeklinde açılabilmesi için, davanın açıldığı tarih itibariyle uyuşmazlığa konu alacağın miktar veya değerinin tam ve kesin olarak davacı tarafça belirlenememesi gereklidir. Belirleyememe hali, davacının gerekli dikkat ve özeni göstermesine rağmen miktar veya değerin belirlenmesinin kendisinden gerçekten beklenilmemesi durumuna ya da objektif olarak imkânsızlığa dayanmalıdır. Davacının alacağının miktar veya değerini belirleyebilmesi için elinde bulunması gerekli bilgi ve belgelere sahip olmaması ve bu belgelere dava açma hazırlığı döneminde ulaşmasının da (gerçekten) mümkün olmaması ve dolayısıyla alacağın miktarının belirlenmesinin karşı tarafın elinde bulunan bilgi ve belgelerin sunulmasıyla mümkün hale geleceği durumlarda alacak belirsiz kabul edilmelidir. Alacağın miktarının belirlenebilmesinin hâkimin takdirine bağlı olduğu durumlarda hukuki imkânsızlık söz konusu olur. Bu durumda davacı alacaklı, hâkimin takdir yetkisini nasıl kullanacağını bilemeyeceği için davanın açıldığı tarihte alacağının miktarını belirleyebilecek durumda değildir.

Sırf taraflar arasında alacak miktarı bakımından uyuşmazlık bulunması, talep sonucunun belirlenmesinin davacıdan beklenemeyecek olması anlamına gelmez. Önemli olan objektif olarak talep sonucunun belirlenmesinin davacıdan beklenemeyecek olmasıdır.

Alacağın hangi hallerde belirsiz, hangi hallerde belirli veya belirlenebilir olduğu hususunda kesin bir sınıflandırma yapılması mümkün olmayıp, her bir davaya konu alacak bakımından somut olayın özelliklerinin nazara alınarak sonuca gidilmesi gereklidir. İş yargılamasında sıklıkla davaların yığılması söz konusu olmakla alacağın belirsiz olma kriterleri her bir talep için ayrı ayrı değerlendirilmelidir. Diğer yandan, aynı dava dilekçesinde talep yığılması şeklinde bazı alacaklar için belirsiz alacak davası bazıları için kısmi dava açılmasına yasal bir engel bulunmamaktadır.

Kıdem tazminatı, ihbar tazminatı, yıllık izin ücreti ve ücret alacakları işçi tarafından bilinmekle kural olarak belirsiz alacak davasına konu edilmez. Ancak hesabın unsurları olan sosyal hakların (ayni olarak sağlanan yemek yardımı gibi) miktarının belirlenmesi işveren tarafından sunulacak belgelere göre belirlenecek ise, kıdem ve ihbar tazminatı belirsiz alacak davasına konu edilebilir.

Madde gerekçesinde "Alacaklının bu tür bir dava açması için, dava açacağı miktar ya da değeri tam ve kesin olarak gerçekten belirlemesi mümkün olmamalı ya da bu objektif olarak imkânsız olmalıdır. Açılacak davanın miktarı biliniyor yahut tespit edilebiliyorsa, böyle bir dava açılamaz. Çünkü, her davada arandığı gibi, burada da hukukî yarar aranacaktır, böyle bir durumda hukukî yararın bulunduğundan söz edilemez. Özellikle, kısmî davaya ilişkin yeni hükümler de dikkate alınıp birlikte değerlendirildiğinde, baştan tespiti mümkün olan hâllerde bu yola başvurulması kabul edilemez." şeklindeki açıklamayla, alacağın belirli veya belirlenebilir nitelikte olması durumunda, belirsiz alacak davası açılarak bu davanın sağladığı imkânlardan yararlanmanın mümkün olmadığına işaret edilmiştir. Şu halde davanın açıldığı tarihte alacağın miktarı yahut değeri belirlenebilir durumda ise, dava şartı yokluğundan davanın usulden reddine karar verilmelidir. Burada hukuki yarar eksikliğinin tamamlanabilir dava şartı olmadığı sonucuna varılmıştır. 7251 sayılı Kanun ile 107. maddede yapılan değişiklikler şartları olmadığı halde açılan belirsiz alacak davasında davacıya süre verilerek hukuki yarar eksikliğini tamamlama imkânı tanımamaktadır. Dairemizce sözü edilen düzenleme, şartları mevcut olan belirsiz alacak davasında yapılan yargılama ile alacağın belirli hale gelmesi durumunda hâkimin geçici talep sonucunu kesin talep sonucuna dönüştürmesi için alacaklıya süre vermesi gerektiği yönünde değerlendirilmiştir.

Hukuk devletinin asli unsurları arasında yer alan hukuki belirlilik veya güvenlik ilkesi, hukuki durumlarda belirli bir istikrarı temin etmekte ve kamunun mahkemelere güvenine katkıda bulunmaktadır. Birbiriyle uyuşmayan mahkeme kararlarının sürüp gitmesi, yargı sistemine güveni azaltarak, yargısal bir belirsizliğe yol açabilir (AİHM, Nejdet Şahin ve Perihan Şahin/Türkiye, B. No: 13279/05, 20.10.2011, § 57).

Kişilerin hukuki güvenliğini sağlamayı amaçlayan hukuki güvenlik ilkesi, hukuk normlarının öngörülebilir olmasını, bireylerin tüm eylem ve işlemlerinde Devlete güven duyabilmesini, Devletin de yasal düzenlemelerinde bu güven duygusunu zedeleyici yöntemlerden kaçınmasını gerekli kılar. Belirlilik ilkesi ise, yalnızca yasal belirliliği değil, daha geniş anlamda hukuki belirliliği ifade etmektedir. Yasal düzenlemeye dayanarak erişilebilir, bilinebilir ve öngörülebilir gibi niteliksel gereklilikleri karşılaması koşuluyla, mahkeme içtihatları ve yürütmenin düzenleyici işlemleri ile de hukuki belirlilik sağlanabilir. Hukuki belirlilik ilkesinde asıl olan, bir hukuk normunun uygulanmasıyla ortaya çıkacak sonuçların o hukuk düzeninde öngörülebilir olmasıdır (AYM, 23.12.2015, 15-118).

Farklı kararların aynı mahkemeden çıkmış olması tek başına, adil yargılanma hakkının ihlali anlamına gelmez Değişik yönlerde kararlar verilmesi ihtimali, Yargıtay ve Danıştay gibi çeşitli yüksek mahkemelerden oluşan yargı sistemimizin kaçınılmaz bir özelliği olarak kabul edilmelidir. Diğer yandan, bireylerin makul güvenlerinin korunması ve hukuki güvenlik ilkesi, içtihadın değişmezliği şeklinde bir hak bahşetmez. Mahkeme içtihatlarındaki değişme yargı organlarının takdir yetkisi kapsamında kalmakta olup, böyle bir değişiklik özü itibarıyla, önceki çözümün tatminkâr bulunmaması anlamına gelir. Ancak, aynı hususta daha önce çıkan kararlardan farklı bir hüküm kurulması halinde, mahkemelerce, bu farklılaşmaya ilişkin makul bir açıklama getirilmesi gerekmektedir. Yüksek mahkemelerin oynaması gereken rol tam da yargı kararlarında doğabilecek içtihat farklılıklarına bir çözüm getirmektir. Bununla birlikte, yeni kabul edilmiş bir yasanın yorumlanmasında olduğu gibi, bazı hallerde içtihadın müstakar hale gelmesinin belirli bir zamana ihtiyaç duyacağı açıktır (AYM, 06.01.2015, B.No: 2013/6932).

İçtihat değişikliğinin sürpriz karar yasağı çerçevesinde de değerlendirilmesi gerekir. Sürpriz karar, ilgilinin yargılamanın o ana kadarki seyrine göre, haklı olarak beklemediği, umulmadık bir kararla karşılaşmasıdır. Sürpriz karar yasağı ise, yargılamanın adil ve hakkaniyete uygun şekilde yürütülmesi durumunda tarafların öngöremedikleri bir kararla karşılaşmamalarını ifade eder. Sürpriz karar yasağı, hukukun gelişimine ve yeni şartlara uyarlanmasına engel olacak mutlak bir yasak olarak anlaşılmamalıdır. Şüphesiz mahkemeler yeni içtihatlar geliştirebilirler, önceki içtihatlardan farklı bir karar verilebilir, hatta yeni ve özelikle somut olayda ortaya çıkan hukuki durum bunu gerekli kılabilir. Ayrıca belirtmek gerekir ki, Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 33. maddesi gereğince hâkimin hukuku kendiliğinden uygulaması söz konusu olduğunda sürpriz karar yasağının ihlalinden söz edilemez. Bununla birlikte mevcut içtihatlar dışında yeni bir görüş benimsenecekse, öncelikle tarafların bu konuda bilgilendirmesi gerekir (ÖZEKES, Muhammet, Medeni Usul Hukukunda Hukuki Dinlenilme Hakkı, Ankara 2003, s. 185 vd.).

Yargıtay Birinci Başkanlık Kurulu’nun 07.07.2020 tarih ve 173 sayılı kararı ile aynı uyuşmazlıkların temyiz incelemesini yapmakla görevli 22.Hukuk Dairesinin kapatılması ve tüm işlerinin dairemize devredilmesi üzerine, belirsiz alacak davası ile ilgili yeniden yapılan değerlendirmeler sonucunda yukarıda belirtilen ilkeler kabul edilmiştir. Dairemizin daha önce belirsiz alacak davasına ilişkin uygulaması benimsenen yeni ilkelerden farklılık arz etmekteydi. Örneğin, hukuki yararın tamamlanabilir dava şartı olduğu; hukuki yarara ilişkin dava şartının eksik olması halinde davanın hemen reddedilmemesi; davacıya süre verilerek dava şartının tamamlattırılması gerektiği yönünde uygulama yapılmaktaydı. Dairemizin belirsiz alacak davası ile ilgili yukarıda belirtilen yeni ilkelerinin hemen uygulamaya konulması, dairenin önceki görüşüne güvenerek dava açanlar yönünden hukuki güvenlik, hukuki belirlilik, hukuki öngörülebilirlik ve sürpriz karar yasağı ilkelerinin ihlaline yol açacaktır. Bu sebeple, benimsenen yeni görüşün Yargıtay Kararları Dergisi ya da başkaca yollarla duyurulmasından itibaren makul bir süre sonra uygulamaya konulması, dairenin görüşüne güvenilerek açılan davalarda ise, önceki uygulamaya devam edilmesi uygun görülmüştür.

Somut uyuşmazlıkta, davacı tarafça belirsiz alacak davası açılmıştır. Ancak yukarıda açıklandığı üzere Dairemiz tarafından daha önce verilen kararlarda hukuki yarar yokluğu sebebiyle dava şartı yokluğuna bağlı davanın reddi kararları verilmediğinden dairenin önceki görüşüne güvenilerek belirsiz alacak davası şeklinde açılan bu davada belirtilen husus bozma nedeni yapılmamıştır.

Alıntıladığımız ikinci kararda yer alan görüş, Yargıtay’ın internet sitesinde tespit ettiğimiz 304 kararda kopyala yapıştır yöntemiyle kelimesi kelimesine tekrar edilmiştir. Ancak 14.12.2020 tarih ve 2016/35879 E. , 2020/18244 K. sayılı kararda yukarıda alıntıladığımız bu karardan farklı olarakBu sebeple, benimsenen yeni görüşün Yargıtay Kararları Dergisi ya da başkaca yollarla duyurulmasından itibaren bir ay sonra uygulamaya konulması, dairenin görüşüne güvenilerek açılan davalarda ise, önceki uygulamaya devam edilmesi uygun görülmüştür.”denilmektedir. Başka bir ifadeyle yukarıdaki kararlarda yer alan “makul süre sonra” ibaresi yerine “bir ay sonra” ibaresi konularak makul süre netleştirilmiştir. Ancak araştırmamızda bu kararın başka bir örneğine rastlanmamıştır.

2. İncelenen İçtihadın Arkaplanı

2 Eylül 2020 tarihine kadar Yargıtay’da aynı ihtisas alanında görevli birden fazla Daire mevcuttu. İş Hukuku alanında Yargıtay’ın 7, 9 ve 22. Daireleri görevliydi. Aynı konularda görev bölüşümü coğrafi bölge esasına göre yapıldığı için, aynı ihtisas alanında çalışan bu daireler arasında kaçınılmaz olarak içtihat uyuşmazlığı çıkmıştır.

Yargıtay Büyük Genel Kurulunun 23 Ocak 2020 tarih ve 2020/1 sayılı kararıyla 9. Hukuk Dairesi İş ve Soysal Güvenlik Hukuku alanında Antalya, Bursa, İstanbul, Samsun, Sakarya ve Trabzon Bölge Adliye Mahkemeleri ile bu bölge adliye mahkemelerinin yargı çevresinde bulunan mahkemelerden gelen işler bakmakla görevlendirilmişti. Buna mukabil 22. Hukuk Dairesi ise, 9. Hukuk Dairesiyle aynı konularda Adana, Ankara, Erzurum, İzmir, Gaziantep, Konya, Diyarbakır, Kayseri ve Van Bölge Adliye Mahkemeleri ile bu bölge adliye mahkemelerinin yargı çevresinde bulunan mahkemelerden gelen işlere bakmakla görevlendirilmişti. Başka bir ifadeyle Türkiye coğrafi olarak iki gruba ayrılmış, aynı konularda birinci grup illerde 9. Hukuk Dairesi, ikinci grup illerde ise 22. Hukuk Dairesi görevlendirilmiş idi.

Birinci grup illerden birinde örneğin Antalya’da açılan bir belirsiz alacak davası ile ikinci grup illerden örneğin Ankara’da açılan bir alacak davası Yargıtay’a geldiğinde biri 9. Hukuk Dairesinde görülürken diğeri 22. Hukuk Dairesinde görülmekteydi. Sonuç olarak iki daire arasındaki içtihat uyuşmazlığı nedeniyle davalardan biri hukuki yarar yokluğundan reddedilirken, diğer dava esastan görülerek sonuçlandırılmaktaydı. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu ise incelenen konuyla ilgili olarak önüne gelen davalarda 2019 yılına kadar 22. Hukuk Dairesinin görüşleri doğrultusunda karar verirken 2019 yılından sonra verdiği kararlarda 9. Hukuk Dairesinin görüşü doğrultusuna karar vermiştir.

Davanın kaderi, davanın hangi ilde açıldığına ve Yargıtay’ın hangi dairesine düştüğüne bağlıydı. Yani fiilen ülkenin bir yarısında başka hukuk normu, diğer yarısında başka bir hukuk normu yürürlükteydi.

Anayasa Mahkemesine içtihat uyuşmazlığının adil yargılama hakkını ihlal ettiği gerekçesiyle yapılan bireysel başvurularda ihlal kararları çıkması üzerine içtihat uyuşmazlığı çıkmasının temel nedeninin aynı konuda birden fazla dairenin görevlendirilmesi olduğu anlaşılarak 22. Hukuk Dairesi, Yargıtay 1. Başkanlık Kurulunun 7 Temmuz 2020 tarih ve 173 sayılı kararıyla 2 Eylül 2020 tarihinden geçerli olmak üzere kapatılmasına ve bu dairenin arşivinde bulunan işlerin 9. Hukuk Dairesine verilmesine karar verilmiştir. Belirsiz alacak davasının hukukumuza girmesinden (1 Ekim 2011), 9. Hukuk Dairesinin inceleme konusu kararının verildiği tarihe (14 Eylül 2020) kadar dokuz yıl boyunca 7. Hukuk Dairesi, 22. Hukuk Dairesi, 9.Hukuk Dairesi ve Hukuk Genel Kurulu arasında belirsiz alacak davasının koşulları konusunda giderek derinleşen ve sürüp giden içtihat uyuşmazlığı yaşanmıştır. Yargıtay 7. Hukuk Dairesinin 01.01.2017 tarihinde kapatılmasından sonra içtihat uyuşmazlığı diğerleri arasında devam etmiştir.

Her ne kadar 2014 yılında Yargıtay Büyük Genel Kuruluna İçtihadı Birleştirme başvurusu yapılmış ise de, Büyük Kurul 15 Aralık 2017 tarih ve 2016/6 Esas 2017/5 sayılı kararıyla bu hususta yapılacak içtihadı birleştirmenin, içtihadı birleştirme kararlarının soyut, genel ve her defasında geçerli normatif yapısıyla bağdaşmadığı gerekçeleriyle içtihadı birleştirmeye gerek olmadığına karar vermiştir[iii]. Avukat Fatih Karamercan tarafından 2019 yılında yapılan ikinci içtihadı birleştirme talebi ise Yargıtay 1. Başkanlık Kurulunun 25/02/2021 tarih ve 60 Sayılı kararıyla “kararlar arasında içtihat aykırılığı sonucunu doğuracak sürekli bir durum söz konusu olmadığı anlaşıldığından” gerekçesiyle içtihatları birleştirme yoluna gidilmesine gerek olmadığına karar verilmiştir[iv].

22. Hukuk Dairesinin kapatılması ve işçi işveren davasından kaynaklanan alacak davalarında 9. Hukuk Dairesinin tek görevli daire olmasından yaklaşık iki ay sonra inceleme konusu içtihat vazedilmiştir. Daire bu içtihadıyla önceki müstakar içtihadından dönerek kapatılan 22. Hukuk Dairesinin içtihadını benimsemiş, ancak bu yeni içtihadın kararın yayınlanmasından makul süre sonra uygulanmasına karar vermiştir.

Bu içtihattaki en önemli yenilik, iptal edilen içtihadın derdest davalarda uygulanmaya devam edileceği, yeni benimsenen içtihadın ise kararın kamuoyu tarafından bilinir hale gelmesinden sonra açılacak davalara uygulanacağının ilan edilmesidir.

3. İçtihadın Benimsendiği Kararların Karar Yazım Tekniği Yönünden Eleştirisi

İnceleme konusu içtihadın ilk kez benimsendiği ve Yargıtay internet sitesinde yayınlanan 13 karar 14.09.2020 tarihlidir. Yukarıda da belirtildiği gibi, bu kararların iki ayrı daireden verilmiş izlenimi yaratacak derecede iki farklı versiyonu bulunmaktadır. Daire sonraki kararlarında da ilk kararın hangisi olduğuna dair bir açıklama yapmamış, sonraki kararlarında ilk karara atıf yapmamıştır. Kararların, içtihadın açıklandığı kısmı (ratio legis) kopyala yapıştır yoluyla çoğaltılmıştır. İncelediğimiz 308 kararın her hangi birini okuyan bir hukukçu tarih olarak önceki kararları okumamış ise elindeki kararın ilk karar olduğunu düşünecektir. Oysa ilk karar verildikten sonra verilen kararlarda ilk karara atıf yaparak hangi kararın ilk karar olduğunu açıkça belirtmesi gerekirdi. Zira kararlarda benimsenen yeni görüşün Yargıtay kararlar Dergisinde veya başka yolla yayınlanmasından sonra uygulanmasına karar verilmiştir.

Öte yandan içtihadın yer aldığı kararların yukarıda alıntıladığımız aynı tarihli iki versiyonu bulunmaktadır. İlk kararla ikinci karar aynı ilkeyi benimsemiş gözükmekle birlikte aralarında ciddi farklılıklar vardır. Bu farklardan ilki ikinci kararda AİHM kararına, Anayasa Mahkemesi kararlarına ve doktrine atıf yapılırken birinci kararda bu atıfların hiç olmamasıdır. Kararlar farklı heyetler hatta farklı daireler tarafından verilmiş gibidir.

İkinci kararda “…benimsenen yeni görüşün Yargıtay Kararları Dergisi ya da başkaca yollarla duyurulmasından itibaren makul bir süre sonra uygulamaya konulması, dairenin görüşüne güvenilerek açılan davalarda ise, önceki uygulamaya devam edilmesi uygun görülmüştür” denilmesine rağmen Birinci kararda “…başka bir anlatımla açıklanan kararın yayınından önce açılan davalarda her iki Daire görev alanına giren bölgelerde verilen kararlar bakımından Yargıtay 9. Hukuk Dairesi ile Yargıtay 22. Hukuk Dairesinin önceki uygulamalarına devam edilecektir” denilmiştir.

Birinci karara göre dosya, kapatılan 22. Hukuk Dairesinin görev alanına giren bölgeden gelmekteyse 22. Hukuk Dairesinin kapatılmadan önceki içtihadı uyarınca davanın hukuki yarar yokluğundan reddine karar verilecek, 9. Hukuk Dairesinin görev alanına giren bölgeden gelmekteyse hukuki yararın varlığı kabul edilerek Dairenin önceki içtihatlarına uygun olarak dava esastan görülecektir. Başka bir ifadeyle yeni içtihadın uygulamaya geçilmesinden önce geçiş dönemi için çelişik içtihatlar aynı anda yürürlükte kalacaktır. “Coğrafya kaderdir” sözünü hatırlatan bu görüş Anayasanın 10. Maddesinde ifadesini bulan eşitlik ilkesine aykırıdır.

İkinci karardan açıkça anlaşılmamakla birlikte, davanın hangi bölgeden geldiği ayırımı yapılmaksızın 9. Hukuk Dairesinin önceki içtihadı uygulanarak dava hukuki yarar yokluğundan reddedilmeyerek esastan görüleceği anlamı çıkmaktadır. Daire kararında bu anlamı kastetmiş ise eşitlik ilkesine uygun olan çözüm budur. Daire, incelenen 308 kararının hiç birinde dosyanın hangi grup kapsamındaki ilden geldiği açıklanmamıştır. Başka bir ifadeyle, “Dosyanın ikinci grup illerden Antalya Bölgesinden geldiği ve kapatılan 22. Hukuk dairesinin görev alanına giren işlerden olduğu anlaşılmakla olayda kapatılan 22. Hukuk Dairesinin görüşü uygulanmıştır” mealinde bir karara rastlamadım.

Ayrıca, incelenen kararlarda belirsiz alacak davası ile ilgili benimsediği normu açıklamış, ancak önceki içtihadından neden döndüğünü, aynı konuda verilmiş farklı karardan ve doktrinde ifade edilen farklı görüşlerden hangisine hangi nedenlerle üstünlük tanıdığını açıklamamıştır. Belirsiz alacak davasının şartları bakımından benimsediği yeni içtihat gerekçeden yoksundur. Buna karşılık yargı içtihatlarının bağlayıcılığı ve zaman bakımından uygulanması konusunda benimsediği içtihat ise kısmen gerekçe içermektedir.

Sonuç olarak, incelenen kararlar, karar yazım tekniği bakımından kopyala yapıştır yöntemiyle klonlanmış, özensiz ve bilimsellikten uzaktır.

4. Stare Decisis İlkesi Yönünden İçtihadın İncelenmesi

Stare decisis ilkesi Anglo Sakson hukukunda içtihat yoluyla geliştirilmiş bir ilkedir. Bu ilke, bir mahkemenin elindeki davada benzer olaylar için daha önce verilmiş kararlarda benimsenmiş ilkelerle bağlı olduğunu ifade eder[v]. Her ne kadar, Türk hukukunun Kıta Avrupası hukukuna dâhil olduğu, bu hukuk siteminde stare decisis ilkesinin geçerli olmadığı, içtihatların birincil hukuk kaynağı olmayıp, yardımcı kaynak olduğu ileri sürülse de, ben bu ilkenin doğal ve mantıki bir ilke olduğunu hangi hukuk sistemi olursa olsun bu ilkeyi uygulamak zorunda olduğunu düşünüyorum. Bu görüşümü 1999 yılında yayınladığım bir makalede [vi]ve sunduğum bir tebliğde[vii] gerekçeleriyle açıklamıştım. Bir süre uygulamanın içinde bulunmuş her avukat, hâkim veya savcı stare decisis ilkesinin hukukumuzda da büyük ölçüde geçerli olduğunu tecrübeyle bilir.

Küreselleşen dünyada giderek hukuk kuralları da yeknesaklaşmakta, Anglo Sakson hukuku ve Kıta Avrupası hukuku birbirini etkilemektedir. Bu etkileşimde Anglo Sakson hukukunun Kıta Avrupası hukukunu daha fazla etkilediğini söyleyebiliriz. Bu etkileşime en fazla direnen Alman doktrininde dahi hakimin yargı içtihatlarından hakimin yararlanma yükümlülüğü, “yargı uygulamasının bağlayıcı etkisi” (Bindugswirkung) nedeniyle yargı içtihatlarına “sınırlı uyma yükümlülüğü” veya “ikincil uyma yükümlülüğü” veya “emsal yargı karinesi” gibi dolaylı ifadelerle kabul edilmektedir[viii].

Eşitlik, hukuki güvenlik ve hukuki belirlilik ilkelerini benimseyen her hukuk sistemi içtihatların birliğini ve istikrarını sağlamak için bir mekanizma oluşturmak zorundadır. Bu mekanizmanın etkin olarak işleyebilmesi ise yargı içtihatlarının hukuki güveni ve istikrarı sağlayacak seviyede bağlayıcı olmasını zorunlu kılar. Nitekim Türk hukukunda da, zaman zaman etkin işlemese de içtihatlarının birliğini ve istikrarını sağlamaya yönelik mekanizmalar mevcuttur ve yargı içtihatları benzer olaylarda nisbî olarak bağlayıcıdır. Yargı içtihatlarının bağlayıcılığını yasaklayan açık bir kanun maddesi kabul edilse bile bu yargı içtihatlarının belli ölçülerde bağlayıcılığına engel olamayacaktır.

Nitekim incelenen kararlarda; Yargıtay 9. Hukuk Dairesi hukuki güvenlik ve belirlilik, öngörülebilirlik, sürpriz karar yasağı ilkelerinden hareketle yargısal içtihatların bağlayıcılığı konusunda yenilikçi bir içtihadı benimsemiştir. İçtihadın dayandığı bu ilkeler AİHM ve Anayasa Mahkemesi tarafından geliştirilmiştir. AİHM ve Anayasa Mahkemesi muhtelif kararlarında çelişkili yargı kararlarının adil yargılanma hakkını ihlal ettiği sonucuna varmıştır[ix].

Yargıtay 9. Hukuk Dairesi bu içtihadıyla, belirsiz alacak davasının şartlarıyla ilgili önceki içtihadından döndüğünü, ancak yeni içtihadın yayınlanarak kamuoyunca bilinir hale gelinceye kadar eski içtihadıyla bağlı olduğunu açıklamıştır. Hatta içtihadın yer aldığı kararlardan ilk versiyonu esas alacak olursak kapatılmış 22. Hukuk Dairesinin kapatılmadan önceki kendi içtihadıyla çelişik içtihadını dahi bağlayıcı kabul etmiştir. Teorik olarak ilk derece mahkemelerinin ve Bölge adliye mahkemelerinin bu içtihada aykırı karar verebilecekleri içtihatların bağlayıcı olmadığı argümanıyla ileri sürülse bile bunun hukuki realitede bir karşılığı olmayacaktır. Daire incelenen içtihadından dönmediği takdirde, bu içtihada aykırı karar veren alt derece mahkemelerin kararlarını bozacaktır. Bir ihtimal Dairenin bu içtihadından dönmesi ise tekrar hukuksal kaosa yol açacak, adil yargılanma hakkının ihlaline yol açacaktır.

5. İçtihatların Zaman Bakımından Uygulanması Yönünden İçtihadın İncelenmesi

İncelenen içtihada kadar Yargıtay Daire ve Kurulları önceki içtihatlarından döndüklerinde ve yeni bir içtihat benimsediklerinde yeni içtihat derhal yürürlüğe girmekte ve o anda derdest olan benzer tüm uyuşmazlıklara derhal uygulanmaktaydı. Böylece önceki içtihada güvenerek dava açmış olanlar, sürpriz bir kararla karşı karşıya kalmaktaydı.

Yargıtay 9. Hukuk Dairesi bu içtihadıyla, içtihatların zaman bakımından yürürlüğü ve uygulanması konusunda yeni bir içtihat benimsemiştir. Buna göre: bir daire eski içtihadından dönüp yeni bir içtihat benimsediğinde bu yeni içtihat ilan edildiği tarihten sonra açılan davalara uygulanacak, o ana kadar açılmış ve derdest olan davalarda uygulanmayacaktır. Bu görüş hukuki güvenlik ve belirlilik, öngörülebilirlik, sürpriz karar yasağı ilkeleri bakımından olumlu gözükmektedir.

Ancak incelenen kararların 3 tanesinde Yargıtay 9. Hukuk Dairesi tarafından benimsenen yeni içtihadın Yargıtay Kararlar Dergisinde veya başka yolla yayınlanmasından sonra açılacak davalarda uygulanmasına, 304 tanesinde Yargıtay Kararlar Dergisinde veya başka yolla yayınlanmasından “makul süre sonra” açılacak davalarda uygulanmasına, 1 tanesinde de Yargıtay Kararlar Dergisinde veya başka yolla yayınlanmasından “1 ay sonra” açılacak davalarda uygulanmasına karar verilmiştir. Bu durum Dairenin yeni içtihadının hangi tarihte uygulanmaya başlanacağı konusunda tereddüt yaratmaktadır. İlk kararın verilmesinden bu yana 1 yılı aşkın zaman geçmesine karşın, incelediğim kararlarda yeni içtihadın ne zaman yürürlüğe girdiğini açıklayan bir karara rastlamadım.

6. Yerleşik İçtihattan Dönme ve İçtihatların Birleştirilmesi Yöntemi Bakımından İçtihadın İncelenmesi

Yargıtay Kanunun 15. Maddesinin 2. Fıkrasının (c) bendine göre Yargıtay dairelerinden biri; yerleşmiş içtihadından dönmek isterse, benzer olaylarda birbirine uymayan kararlar vermiş bulunursa, bunları içtihatların birleştirilmesi yoluyla kesin olarak karara bağlanması gerekmektedir. Diğer bir ifadeyle anılan kanun hükmüne göre Yargıtay Dairelerin yerleşmiş içtihatlarından dönme yetkisi bulunmamaktadır. Bir Daire yerleşik içtihadından dönmek isterse, aynı Kanunun 45. Maddesi uyarınca içtihadı birleştirme yoluna başvurmaya gerekçeli olarak karar vermesi ve kararını Yargıtay Birinci Başkanına iletmesi gerekir. Yasal düzenleme böyle olmakla birlikte bu hüküm, Yargıtay tarihi boyunca hemen hemen hiç işletilmemiş, Daireler içtihadı birleştirme kurumuna başvurmadan kendileri yerleşik kararından dönmüş ve yeni içtihatlar benimsemiştir.

Yargıtay 9. Hukuk Dairesi de, incelenen kararlarında önceki içtihadından dönüp, yeni içtihadını benimserken Yargıtay Kanunu 15. Maddesine aykırı olarak içtihadı birleştirme yoluna başvurmamış, yerleşik içtihadından dönmeye ve yeni bir içtihat benimsemeye kanuna aykırı olarak kendini yetkili görmüştür. Ancak yukarıda değindiğimiz üzere içtihatların birleştirilmesi için avukatlar tarafından iki başvuru yapılmış, başvurulardan ilkinde Büyük Genel Kurulda görüşülerek içtihatların birleştirilmesine gerek olmadığına karar verilmiştir. İkinci başvuru ise Birinci başkanlık tarafından reddedilmiştir. Yasada öngörülen mekanizma işletilmiş olsaydı, sorunun İçtihadı Birleştirme kararı ile çözülmesi gerekirdi.

Kanaatimizce içtihadı birleştirme kurumu, içtihatlarda birliği sağlamak için uygun bir mekanizma değildir. Her şeyden önce içtihadı birleştirme kurullarının içtihadı birleştirme faaliyeti yargı faaliyeti, içtihadı birleştirme kararları da yargı kararı değildir. İçtihadı birleştirme faaliyeti esnasında bir somut bir uyuşmazlık yargılanmamakta genel soyut normlar ihdas edilmektedir. Bu anlamda içtihadı birleştirme kararları maddi anlamda düzenleyici bir işlemdir. Bu yönüyle içtihadı birleştirme kurumunun Anayasaya aykırı olduğunu düşünüyoruz.

İçtihadı birleştirme kurumu içtihatları birleştirmede etkin bir kurum da değildir. İçtihadı birleştirme kurullar otantik yorum merci olmadığından yani o içtihadı birleştirme kararıyla ilgili her somut dava aynı kurulun önüne gelmediğinden Yargıtay Daireleri daha önce verilmiş içtihadı birleştirme kararlarına aykırı kararlar verebilmektedir. Bir dava ile nihai belirleyici olan otantik yorum mercileri Yargıtay’ın dairleri ve direnme kararı verilmesi halinde Hukuk Genel Kurulu ve Ceza Genel Kuruludur. Bu nedenle içtihadı birleştirme kararının bağlayıcılığı, otantik yorum yetkisine sahip olan daire ve kurulların bu bağlayıcılığı kabul ettiği ölçüde geçerli olmaktadır. Bu nedenle sorunun içtihadı birleştirme kararıyla çözülmemiş olması nihai tahlilde isabetli olmuştur.

7. Yargı İçtihatlarına Erişim Bakımından İçtihadın İncelenmesi

İncelenen kararlarda Yargıtay 9. Hukuk Dairesinin benimsediği yeni içtihadın Yargıtay Kararlar Dergisinde veya başka bir yolla yayınından sonra yürürlüğe gireceği belirtilmiştir. Bu görüşün benimsenmesinin nedeni yeni içtihadın uygulanmaya başlanmadan evvel kamuoyu tarafından bilinir ve öngörülebilir hale gelmesinin sağlanmasıdır.

Yargı kararlarında benimsenen içtihatların bilinebilir ve öngörülebilir olması için Bölge Adliye Mahkemeleri ve Yargıtay daire ve kurullarının verdiği tüm kararların ücretsiz erişilebilir olması gerekir[x]. Bir yargı içtihadının münferit mi yoksa yerleşik mi olduğu; yürürlükte olup olmadığı, o konuda içtihat uyuşmazlığının olup olmadığının tespiti ancak o konuda verilmiş tüm kararlara erişimin olmasıyla mümkündür. Tek bir karara veya birkaç karar erişim, öngörülebilirliği sağlamaya yeterli değildir. Ancak uygulamada kararların hepsi değil bazı kararlarının herkesin erişimine açılmaktadır. Yargı kararlarına sınırlı bir erişim söz konusudur. Uygulamada emsal değeri görülen kararlar Yargıtay Kararlar Dergisinde yayınlanmaktadır. Yargıtay internet sitesinde de emsal kararların yayınlandığı bir veri tabanı bulunmaktadır. Bunun dışında Yargı içtihatlarına ücretle üyelik yapılan özel hukuk veri tabanlarından ücreti mukabilinde erişmek mümkündür.

Stare decisis ilkesi hakim, avukat ve savcıları yargı kararlarını takip ve değerlendirme yükümlülüğü altına sokmaktadır. Bu yükümlülük Alman doktrininde yargı karalarını takip yükümlülüğü (Befassungspflicht) olarak ifade edilmektedir.[xi] Bu yükümlülük yargı kararlarına erişim hakkına vücut verir.

Öte yandan yayınlanan yargı kararlarında da Kararı veren hâkimlerin, karşı oy sahiplerinin, taraf isimlerinin, hatta dosyanın hangi bölge adliyesinden geldiğine ilişkin bilgiler çıkarılmaktadır[xii]. Kamunun bunları bilmeye hakkı vardır. İnceldiğim 308 karara Yargıtay internet sitesinden erişim sağladım. Bu kararlarda dosyanın hangi Bölge Adliye Mahkemesinden geldiği bilgisi dahi çıkarılmış idi.

Sonuç olarak Yargıtay Kararları ve Bölge adliye Mahkemeleri kararlarının tümüne erişiminin mümkün olmaması benimsenen yeni içtihadın öngörülebilirliğini olumsuz etkileyen bir faktördür.

8. Yargıtay’ın Diğer Daire ve Kurulları Açısından İncelenen İçtihadın Geleceği

Yargıtay 9. Hukuk Dairesinin yargı içtihatlarının bağlayıcılığı ve zaman bakımından uygulanmasına ilişkin içtihadı bir iş hukuku probleminin veya belirsiz alacak davasının koşullarlının ne olduğu sorununun çözümü değildir. Bu içtihatta ele alınan problem, Yargıtay’ın tüm dairelerini ve kurullarını ilgilendiren müşterek bir sorundur. Her hangi bir konudaki müstakar içtihadından dönmek isteyen bir daire, Hukuki güvenlik ve belirlilik, öngörülebilirlik, sürpriz karar yasağını dikkate alarak incelen içtihat doğrultusunda karar verecek midir? Bu soruya şimdilik olumlu veya olumuz cevap vermek mümkün değildir. Şu ana kadar başka daire ve kurulların bu konuda verilmiş bir kararına rastlamadım. Ancak bu içtihattan sonra uygulamanın bu içtihadı dikkate almadan eskisi gibi devam etme ihtimali zayıf gözükmektedir.

Bundan sonraki uygulamanın, Anayasa Mahkemesinin vereceği çelişkili karar verme yasağı ve hukuki güvenlik ilkesiyle ilgili vereceği kararlarla şekilleneceği kanısındayız.

9. Sonuç

İncelenen içtihat, hukuki güvenlik ve belirlilik, öngörülebilirlik, sürpriz karar yasağı ilkeleri gereğince yargı içtihatlarında bir istikrarın olması gerektiği ve bunun stare decisis ilkesi gereğince yargı içtihatlarının benzer olaylarda belli ölçüde bağlayıcı olması gerektiğini ortaya koymuştur.

Yargı içtihatlarında istikrar ve dolayısıyla içtihatlara nisbi bir bağlayıcılık sağlamak için içtihadı birleştirme kurumu gibi içtihat hukukunun ruhuna aykırı yasal düzenlemelere gerek bulunmamaktadır. Yargı kurumunun içtihatların istikrarını sağlayacak şekilde örgütlenmesi yeterlidir. İncelenen olayda Yargıtay 22. Hukuk dairesinin kapatılması içtihat uyuşmazlığının giderilmesi için yeterli olmuştur. Bir içtihadın istikrar kazanabilmesi için, içtihadın konusunu oluşturan meselenin, her benzer uyuşmazlıkta son karar mercii olarak içtihadı tesis eden merciye gelmesi, aynı konuda otantik yorum yetkisine sahip birden fazla merci olmaması gerekli ve yeterlidir.

İçtihatların bağlayıcılığı ilkesi, hukuk profesyonellerine yargı içtihatlarını takip yükümlülüğü yüklemektedir. Bu yükümlülüğün yerine getirilebilmesi yargı kararlarına sınırsız erişim hakkının sağlanmasına bağlıdır. Hukuki güvenlik, belirlilik ve öngörülebilirlik ilkelerinin hayata geçebilmesi için Yargıtay ve Bölge Adliye Mahkemelerinin tüm kararlarının erişime açılması gerekir.

----------------------

[i] Yargıtay 9. Hukuk Dairesi 14.9.2020 tarih ve 2016/26476 Esas 2020/7547 Karar; 2016/21757 E. , 2020/7569 K.; 2016/21610 E.; 2020/7564 K.; 2016/21744 E. , 2020/7629 K.; 2016/21784 E. , 2020/7579 K.; 2016/21783 E. , 2020/7578 K.; 2016/21770 E. , 2020/7577 K.; 2016/21613 E. , 2020/7566 K.; 2016/22420 E. , 2020/7488 K.; 2016/21769 E. , 2020/7576 K.; 2016/21768 E. , 2020/7575 K. ; 2017/16339 E. , 2020/7549 K.; 2017/17390 E. : 2020/7550 K. https://karararama.yargitay.gov.tr/YargitayBilgiBankasiIstemciWeb/

[ii] Muhammet Özekes: “Gerçek Bir İçtihat: 9. Hukuk Dairesi’nin Belirsiz Alacak ve Sürpriz Karar Yasağıyla İlgili Emsal Kararı” Lwxpera Blog, https://blog.lexpera.com.tr/gercek-bir-ictihat-9-hukuk-dairesinin-belirsiz-alacak-ve-surpriz-karar-yasagiyla-ilgili-emsal-karari, 12.11.2021

[iii] Resmi Gazete 29 Haziran 2018

[iv] http://karamercanhukuk.com/yargitay-karari/belirsiz-alacak-dava-sarti-basvuru-sonucu 8.11.2021

[v] İlkenin ayrıntılı açıklaması için bkz. Yahya Berkol Gülgeç: Normlar Hiyerarşisi, On iki Levha Yayınları, 2016, s. 410 vd.

[vi] Fahrettin Kayhan: “ Özel Hukuk Uygulamasında yargısal İçtihatlarının ve İçtihadı Birleştirme Kararlarının Normatif Gücü, Türkiye Barolar Birliği Dergisi,1999, Sayı:2, Sayfa:341-363.

[vii] Fahrettin Kayhan: “Yargısal İçtihatlardan Yararlanma ve Türk Hukuku, Banka ve Ticaret Hukuku Araştırma Enstitüsü, Yargıtay Kararları Sempozyumu (XVI), 1999.

[viii] Gökhan Antalya: Hukuk Bilimine Bir Katkı Olarak Hukuk Metodolojisi” C. II, Seçkin Yayıncılık, 2021, s. 385-405.

[ix] Bu konudaki AİHM ve Anayasa Mahkemesi kararlarının detaylı incelemesi için bkz. Süleyman Burak Gündoğdu: Medeni Yargıda Usûl Kurallarına Aykırılığın Anayasa Mahkemesi’nce Bireysel Başvuru Yoluyla Denetlenmesi, On İki Levha Yayınları, 2021, s. 350-360. ; Okan Taşdelen: Çelişkili Yargı Kararlarının Adil Yargılanma Hakkı Bağlamında Değerlendirilmesi,” Uyuşmazlık Mahkemesi Dergisi, 2016, 987-1024.

[x] Murat Buğra Tahtalı: Yüksek Yargı Organlarının Kararlarına Uygulanan Kısmi Erişim Engelinin İdare Hukuku Perspektifinden Değerlendirilmesi, Türkiye Barolar Birliği Dergisi, 2020, Sayı: 151, s. 139-174.

[xi] Antalya: s.390.

[xii] Kemal Gözler: “Mahkeme Kararlarının Yayınlanması Sorunu” https://www.anayasa.gen.tr/mah-karar-yayini.htm 13.11.2021