Giriş
Günümüz yargılama pratiğinde, mahkemelerin çözümü teknik, bilimsel veya özel uzmanlık bilgisi gerektiren uyuşmazlıklarda bilirkişi incelemesine başvurmasını yalnızca pratik bir kolaylık olarak görmek mümkün değildir. Doğru ve sağlıklı bir yargılama yapılabilmesi için, çözümü uzmanlık gerektiren teknik konularda bilirkişiye başvurulması çoğu zaman bir zorunluluktur. Zira hâkimin sahip olduğu bilgi ve yetkinlik, esas itibarıyla hukuki değerlendirme ve normların somut olaya uygulanması alanına ilişkindir; buna karşılık mühendislik, tıp, finans, sigorta veya benzeri teknik alanlara ilişkin maddi vakıaların tam ve doğru biçimde ortaya konulması, uzmanlık gerektiren bir bilgi birikimini zorunlu kılmaktadır.
Diğer yandan, bilirkişinin bu fonksiyonu, yargı yetkisinin özüne dokunmayacak şekilde sınırlandırılmıştır. Nitekim yargı yetkisi, Anayasa gereği bizzat ve münhasıran hâkim tarafından kullanılmalı; bilirkişi, hâkimin yerine geçerek hukuki nitelendirme ve değerlendirme yapma yetkisini üstlenmemelidir.
Bu çerçevede, Türk hukuk sisteminde son yılların en yoğun tartışma alanlarından birini, “bilirkişilerin kusur değerlendirmesi yapıp yapamayacağı” sorunu oluşturmaktadır. Özellikle trafik kazaları, iş kazaları ve teknik inceleme gerektiren diğer uyuşmazlıklarda bilirkişilerin raporlarında kusur oranı belirlemesi, “asli kusur”, “tali kusur” gibi nitelendirmelerde bulunması, teknik kanaat ile hukuki değerlendirme arasındaki sınırın nerede başlayıp nerede sona erdiği sorusunu gündeme getirmiştir. Bu tartışmayı yalnızca uygulamaya ilişkin bir yöntem meselesi olarak görmek doğru değildir; çok daha derin bir boyutu olan, aynı zamanda yargı yetkisinin devredilmezliği, hâkimin rolü ve bilirkişilik kurumunun işlevi bakımından temel ilkeleri doğrudan ilgilendiren yapısal bir sorun olarak değerlendirmek gerekir.
Söz konusu tartışma, Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu’nun 07/01/2026 tarihli kararıyla yeni bir boyut kazanmış ve önemli ölçüde açık ve belirgin bir çerçeveye kavuşturulmuştur. DİDDK’nın kararıyla birlikte, bilirkişinin kusur değerlendirmesi yapıp yapamayacağı meselesi, yalnızca doktrinsel bir tartışma olmaktan çıkarak, bağlayıcı yargısal içtihat düzleminde yeniden ele alınmıştır.
Bu makalede, idari yargıda bilirkişilik müessesesinin teorik temelleri ortaya konulacak; ardından söz konusu DİDDK kararı ayrıntılı biçimde analiz edilerek, bilirkişinin görev alanı ile yargı yetkisinin sınırları arasındaki hassas denge değerlendirilecektir.
1. Teorik Çerçeve: Bilirkişiliğin Hukuki Mahiyeti ve Temel İlkeler
Bilirkişilik kurumu, Türk hukukunda 6754 sayılı Bilirkişilik Kanunu ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu (HMK) ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun (CMK) ilgili hükümlerinde düzenlenmiştir. Bu yönüyle bilirkişilik, farklı yargı kollarında ortak ilkelere dayanan, çözümü özel veya teknik bilgi gerektiren uyuşmazlıklarda mahkemeye yardımcı olan bir ispat aracıdır. Nitekim 6754 sayılı Kanun’un 2. maddesinde bilirkişi, “çözümü uzmanlığı, özel veya teknik bilgiyi gerektiren hâllerde oy ve görüşünü sözlü veya yazılı olarak vermesi için başvurulan gerçek veya özel hukuk tüzel kişisi” olarak tanımlanmıştır. Aynı doğrultuda HMK’nın 266. maddesinde, “Mahkeme, çözümü hukuk dışında, özel veya teknik bilgiyi gerektiren hâllerde, taraflardan birinin talebi üzerine yahut kendiliğinden, bilirkişinin oy ve görüşünün alınmasına karar verir” hükmüne yer verilmiştir. Benzer şekilde CMK’nın 63. maddesinde de, “Çözümü uzmanlığı, özel veya teknik bilgiyi gerektiren hâllerde bilirkişinin oy ve görüşünün alınmasına ... karar verilebilir” düzenlemesi ile ceza yargılamasında da aynı ilkenin benimsendiği görülmektedir.
İdari yargılama usulünde bilirkişilik kurumu ise 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nda (İYUK) ayrıntılı şekilde düzenlenmemiş; bunun yerine genel bir yollama sistemi tercih edilmiştir. Nitekim İYUK’un 31. maddesinde, “Bu Kanunda hüküm bulunmayan hususlarda, ... bilirkişi ... gibi hususlarda Hukuk Muhakemeleri Kanunu hükümleri uygulanır” denilmek suretiyle, bilirkişiliğe ilişkin usul ve esasların HMK hükümleri çerçevesinde uygulanacağı açıkça hüküm altına alınmıştır. Bu yönüyle idari yargıda bilirkişilik, HMK sistemine tabi olmakla birlikte, re’sen araştırma ilkesi gibi idari yargıya özgü ilkelerle birlikte şekillenen kendine has bir uygulama alanına sahiptir.
Bilirkişilik kurumunun hukuki mahiyeti, onun bir “yardımcı ispat aracı” olmasında kendini gösterir. HMK’nın 282. maddesinde açıkça ifade edildiği üzere, “Hâkim, bilirkişinin oy ve görüşünü diğer delillerle birlikte serbestçe değerlendirir.” Bu düzenleme, bilirkişi raporunun mahkemeyi bağlayan bir delil olmadığını; nihai değerlendirmenin ve kararın hâkime ait olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
Bilirkişiliğin sınırlarının ise doğrudan doğruya Anayasa’dan kaynaklandığı açıktır. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 9. maddesinde, “Yargı yetkisi, Türk Milleti adına bağımsız ve tarafsız mahkemelerce kullanılır” hükmüne yer verilmiştir. Bu anayasal düzenleme, yargı yetkisinin münhasıran mahkemelere ait olduğunu ve devredilemeyeceğini ortaya koymakta; dolayısıyla bilirkişinin, yargı yetkisini kullanır şekilde hukuki nitelendirme ve değerlendirmelerde bulunmasının kabul edilemeyeceğini açıkça göstermektedir.
Bu anayasal ilkenin kanun düzeyindeki en belirgin yansıması ise HMK’nın 266. maddesinde görülmektedir. Söz konusu hükümde, “Genel bilgi veya tecrübeyle ya da hâkimlik mesleğinin gerektirdiği hukukî bilgiyle çözümlenmesi mümkün olan konularda bilirkişiye başvurulamaz” denilmek suretiyle, bilirkişiliğin sınırları açık ve kesin bir biçimde çizilmiştir.
Diğer taraftan HMK’nın 279. maddesinde de, “Bilirkişi, raporunda ... çözümü uzmanlığı, özel veya teknik bilgiyi gerektiren hususlar dışında açıklama yapamaz; hâkim tarafından yapılması gereken hukukî nitelendirme ve değerlendirmelerde bulunamaz” hükmüne yer verilerek, bilirkişinin hukuki değerlendirme yapmasının açıkça yasaklandığı görülmektedir.
2. Uyuşmazlık Konusu: Bilirkişilik Rehber İlkeleri Madde 27
Adalet Bakanlığı Bilirkişilik Daire Başkanlığı, 07/09/2020 tarihinde yayımladığı "Bilirkişilerin Uyacağı Rehber İlkeler ve Bilirkişi Raporlarında Bulunması Gereken Standartlar" ile bilirkişilerin rapor yazım standartlarını belirlemiştir. Tartışmanın odağını oluşturan ve iptali talep edilen 27. madde şu düzenlemeyi içermektedir:
“Kusurun tespiti normatif bir değerlendirmeyle mümkündür ve sadece hâkimin yetkisindedir. Bilirkişi münhasıran hâkimin yetkisinde olan, kusurluluk konusunda (asli/tali kusurlu, kusursuz, yüzdelik kusur oranı) herhangi bir değerlendirme yapamaz. Aksi yöndeki tutum bilirkişilik görevinin sınırlarını aşmayı ve hâkimin yerine geçmeyi ifade eder.”
3. Danıştay Onuncu Dairesi’nin İptal Gerekçesi
Danıştay 10. Dairesi uyuşmazlığı ilk derece mahkemesi sıfatıyla incelemiş ve bu düzenlemenin kanuna aykırı olduğu sonucuna varmıştır. Daire’ye göre bilirkişinin teknik bilgisini somut olaya uygulayarak bir kanaat bildirmesi, bilirkişilik kurumundan beklenen faydanın bir gereğidir.
Daire, kararında Anayasa’dan başlayarak 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu (HMK) ve 6754 sayılı Bilirkişilik Kanunu'nun ilgili maddelerine kapsamlı atıflar yapmıştır. Daire, öncelikle bilirkişiliğin anayasal ve yasal sınırlarını çizmiştir. Kararda, bilirkişiye başvurulmasının Anayasa'nın 9. maddesinde yer alan yargı yetkisinin bir parçası olduğu, ancak bu yetkinin devri anlamına gelmemesi gerektiği vurgulanmıştır.
Daire, 6100 ve 6754 sayılı Kanunların lafzını, amacını ve gerekçesini birlikte değerlendirerek, kusur tespitinin bilirkişinin teknik bilgisini somut olaya uygulaması olduğunu savunmuştur. Kararda şu ifadelerle bu durum açıklanmıştır:
“...bilirkişinin hukuk bilimi dışındaki özel ve teknik bilgisini mahkemece yöneltilen sorular çerçevesinde somut olaya uygulaması suretiyle ulaştığı sonucu ifade eden 'kusurluluk (asli/tali kusurlu, kusursuz, yüzdelik kusur oranı)' tespitinin, bilirkişiye 6100 ve 6754 sayılı Kanunlar ile verilip ilgili mahkemece dosya bazında tevdi edilen görev tanımı ve yetki sınırları dahilinde kaldığı...”.
Daire'ye göre, bilirkişinin kusura dair görüş belirtmesinin yasaklanması, yargılamanın amacına zarar verecektir:
“...aksi durumda bilirkişilik kurumundan beklenen faydanın sağlanmasına, yani uyuşmazlığın çözümüne etki eden özel ve teknik bilgiye tam olarak ulaşıldığından bahsedilmesine olanak bulunmadığı...”.
Daire, bilirkişinin "hukuki nitelendirme yapma yasağı" ile "vardığı kanaati açıklama yetkisi" arasında net bir ayrım yapmıştır. Bilirkişinin vardığı teknik sonuçları aktarmasının yasak kapsamına girmediğini ve “...bilirkişinin, hukuki nitelendirme ve değerlendirmelerde bulunamamasının, sahip olduğu özel ve teknik bilgiyi somut uyuşmazlığa uygulayarak vardığı kanaati ortaya koyamayacağı anlamına gelmediği...”ni belirtmiştir.
Daire ayrıca, bilirkişinin kusur tespiti yapmasının yargı yetkisini gasp etmediğini, çünkü son sözün her zaman hâkimde olduğunu vurgulamıştır. HMK'nın 282. maddesine dayanarak bilirkişi raporlarının bir "delil" niteliğinde olduğunu, ancak bağlayıcı olmadığını belirtmiştir.
Danıştay 10. Dairesi, kapsamlı bir kanun incelemesi ile konuyu ele alıp, kanun koyucunun bilirkişiye "oy ve görüş bildirme" görevi verdiğini (HMK m. 266, 269), kusur tespitinin de bu "görüş"ün doğal bir parçası olduğunu ve hâkimin bu raporu zaten serbestçe değerlendirebileceği için yargı yetkisinin devrinden söz edilemeyeceğini savunarak ilgili düzenlemeyi iptal etmiştir.
4. Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu’nun (DİDDK) Analizi
Adalet Bakanlığı'nın temyizi üzerine dosyayı inceleyen DİDDK, Onuncu Dairenin kararını bozarak kusur tespiti yasağını hukuka uygun bulmuştur. Kurulun kararı, kusur kavramının "teknik" değil "normatif" olduğu doktrinine dayanmaktadır.
A. Kusurun Normatif Niteliği
DİDDK, kusur belirlemenin bir matematik işlemi değil, hukuk normunun olaya uygulanması süreci olduğunu vurgulamıştır. Kararda aynen şu tespit yapılmıştır:
“Kusurun tespiti normatif bir değerlendirmeyle mümkündür ve sadece hâkimin yetkisindedir.”,.
Bu yaklaşımı, hem özel hukuk hem de ceza hukuku ilkeleriyle desteklemiştir. DİDDK kararında, Türk Ceza Kanunu’nun 22. maddesinin gerekçesine atıf yaparak; “taksirden dolayı kusurluluğun matematiksel olarak ifadesi mümkün değildir. Ancak, normatif değerlendirmeyle hâkim tarafından belirlenen kusurluluk göz önünde bulundurulmak suretiyle, suçun cezasında belli bir oranda indirim yapılabilir” demiştir.
B. Teknik Bilgi ve Hukuki Değerlendirme Ayrımı
Kurul, bilirkişinin görevinin sadece "teknik ihlalleri" saptamak olduğunu, bu ihlallerden "kusur" sonucu çıkarmanın hâkime ait olduğunu belirtmiş ve “...bilirkişinin yapacağı inceleme, işin tekniği ile sınırlı olmalıdır. Bunun dışında, bilirkişi tarafından münhasıran hâkimin yetkisinde bulunan kusurluluk konusunda herhangi bir değerlendirme yapılmamalıdır. Aksi yöndeki tutum, bilirkişilik görevinin sınırını aşmayı ve hâkimin yerine geçmeyi ifade edeceğini” belirtmiştir.
Örneğin, bir ameliyat hatasında bilirkişinin, müdahalenin tıp tekniğine uygun olup olmadığını tespit etmesi gerektiğini ancak hekimin "asli kusurlu" olup olmadığına karar verecek olan makamın yargı merci olduğu değerlendirmesinde bulunmuştur.
5. Mevzuat ve İçtihat Işığında Değerlendirme
DİDDK kararının, HMK’nın 279/4 maddesi ve 6754 sayılı Kanun’un 3/2 maddesindeki “Bilirkişi... hâkim tarafından yapılması gereken hukuki nitelendirme ve değerlendirmelerde bulunamaz” emredici hükmünün bir yansımasıdır diyebiliriz.
Keza Yargıtay içtihatlarında da, kusur tespitinin nihai olarak hâkime ait olduğu yönünde istikrarlı bir yaklaşım benimsemektedir. Her ne kadar teknik inceleme gerektiren hallerde bilirkişiden rapor alınması zorunlu ise de, bu raporun bağlayıcı olmadığı ve kusur oranının belirlenmesinin yargısal bir değerlendirme olduğu kabul edilmektedir. Nitekim Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 27.04.2011 tarih, E.2011/17-50, K.2011/231 sayılı kararında, “hukuk hâkiminin yeni bir bilirkişi incelemesi yaptırarak kusur oranını incelemesinin mümkün olduğu” açıkça belirtilerek, kusur değerlendirmesinin hâkime ait olduğu vurgulanmıştır.
Benzer şekilde Yargıtay uygulamasında, bilirkişi raporlarının hâkimi bağlamadığı ve hâkimin raporu serbestçe değerlendireceği yönündeki ilke sürekli olarak tekrar edilmektedir. Nitekim Yargıtay 3. Hukuk Dairesi’nin 2020/559 E., 2020/2465 K. sayılı kararında, “bilirkişi raporu kural olarak hâkimi bağlamaz; hâkim, raporu serbestçe takdir eder” denilmek suretiyle bu husus açıkça ifade edilmiştir.
Öte yandan Yargıtay’ın özellikle trafik ve tazminat hukukuna ilişkin kararlarında, kusur oranının belirlenmesine ilişkin değerlendirmelerin teknik bir hesaplama faaliyeti olarak değil, hukuki nitelendirme kapsamında ele alınması gerektiği belirtilmektedir. Bu çerçevede, “kusur oranlarının belirlenmesi teknik değil hukuki bir konudur” yönündeki tespit, Yargıtay’ın yerleşik yaklaşımını yansıtan temel bir ilke haline gelmiştir.
Sonuç
Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu’nun bu kararının, bilirkişilik kurumunun sınırlarının yeniden belirlenmesi bakımından önemli bir dönüm noktası niteliği taşıdığını söylemek mümkündür. Kararda, bilirkişiliğin “teknik bilgi sunma” fonksiyonu özellikle vurgulanmış; bu çerçevede bilirkişinin, yargı yetkisinin kullanım alanına giren hukuki nitelendirme ve değerlendirmelerden kaçınması gerektiği açık bir şekilde ortaya konulmuştur. Bu kapsamda, kusur isnadı ve kusur oranına ilişkin nihai değerlendirmenin de münhasıran hâkime ait olduğu hususu açıkça ifade edilmiştir.
DİDDK’nın kararında, bilirkişi raporlarında “asli kusurlu”, “tali kusurlu”, “kusursuz” ya da belirli oranlarda kusur isnadı içeren değerlendirmelerin, artık bilirkişinin görev sınırlarını aşan ve hukuki nitelendirme yasağını ihlal eden işlemler olarak değerlendirilmesi gerektiği ortaya konulmuştur. Keza, 6754 sayılı Bilirkişilik Kanunu’nun 3. maddesinde yer alan “hukuki değerlendirme yasağı”, bu kararla birlikte uygulamada daha somut ve yaptırıma bağlanabilir bir içerik kazanmıştır.
Kararın dikkat çekici yönlerinden biri de, bu ilkenin soyut bir sınır çizimiyle sınırlı kalmayıp, uygulamadaki karşılığının da açıkça ortaya konulmuş olmasıdır. Nitekim kararın “Maddi Olay” kısmında, kusur durumuna göre rapor düzenleyerek hukuki nitelendirme yaptığı ileri sürülen bir bilirkişi hakkında, “Bilirkişilik Kanunu’nun 3. maddesinin 2. fıkrasına ve 13. maddesinin 1. fıkrasının (ç) bendine aykırılık teşkil edecek şekilde hukuki nitelendirme ve değerlendirmelerde bulunduğu” gerekçesiyle disiplin süreci işletildiği ve anılan Kanun’un 13. maddesi uyarınca uyarma yaptırımı uygulandığı açıkça ifade edilmiştir. Bu durum, söz konusu sınırın yalnızca teorik bir çerçeve değil, aynı zamanda doğrudan yaptırıma bağlanmış bir norm haline geldiğini göstermektedir.
Bu itibarla, bilirkişinin görev alanını aşarak hâkimin yerine geçecek şekilde kusur isnadı ve hukuki değerlendirmelerde bulunması, somut olayın niteliğine göre “uyarma”, “geçici olarak listeden çıkarma” veya “sicilden tamamen çıkarılma” gibi ağır disiplin yaptırımlarını gündeme getirebilecek bir ihlal olarak karşımıza çıkmaktadır.
Belirtilmesi gereken önemli bir husus ise, DİDDK’nın kararın etkisini yalnızca idari yargılama alanı ile sınırlı görmek doğru bir değerlendirme olmayacaktır. Zira DİDDK’nın değerlendirmesi, 2577 sayılı İYUK’a özgü bir düzenlemeye değil; doğrudan 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu ve 6754 sayılı Bilirkişilik Kanunu’nda yer alan genel ilkelere dayanmaktadır. Bu yönüyle karar, bilirkişinin hukuki nitelendirme yapamayacağı ve görev sınırlarını aşması hâlinde disiplin yaptırımları ile karşılaşabileceği yönündeki yaklaşımı, tüm yargı kolları bakımından geçerli olabilecek bir çerçevede ortaya koymaktadır.
Nitekim bilirkişilik kurumu, hukuk, idare ve ceza yargılamasında ortak ilkelere tabi olup; özellikle “hukuki değerlendirme yasağı” ve “yargı yetkisinin devredilemezliği” ilkeleri, yargılamanın türüne göre değişmeyen temel esaslar arasında yer almaktadır. Bu nedenle DİDDK kararı, her ne kadar idari yargı uyuşmazlığı üzerinden verilmiş olsa da, ortaya koyduğu ilkeler itibarıyla bilirkişilik kurumuna ilişkin genel bir sınır çizmekte ve tüm yargılamalar bakımından yol gösterici bir içtihat niteliği taşımaktadır.
Av. Ayfer BAYER
---
>> BİLİRKİŞİ, HÂKİMİN YETKİSİNDE OLAN KUSURLULUK ORANINI BELİRLEYEMEZ






