Bu yazıda; Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 18.10.2023 tarihli, 2023/402 E. ve 2023/537 K. sayılı kararı, görevi kötüye kullanma suçu bakımından değerlendirilecektir.

I. Karara Konu Olay

Hakkında yürütülen soruşturma kapsamında tutuklanan ve Silivri 7 No’lu Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’nda bulunan tutuklunun babasının 23.11.2011 tarihinde vefat etmesi üzerine, İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından 5275 sayılı Kanun m.116/2 uyarınca dış güvenlik görevlisinin refakatinde, yol süresi hariç 2 gün süreyle cenazesine katılmasına izin verildiği, bu kapsamda 24.11.2011 tarihinde saat 08.50 civarında Silivri Cezaevi Tabur Komutanlığı görevlileri tarafından ceza infaz kurumundan alınarak cenaze evine götürüldüğü, ancak saat 16.30 civarında jandarma görevlileri tarafından güvenlik zafiyeti yaşanacağı gerekçesiyle ve İstanbul İl Jandarma Komutanlığı’nın yazılı emri gereğince cenaze evinden alınarak Tekirdağ F Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’na götürüldüğü, tutuklunun geceyi buradan geçirerek 25.11.2011 tarihinde saat 08.00 sıralarında tekrar jandarma görevlileri tarafından cenaze evine götürüldüğü, jandarma görevlilerinin saat 15.00 civarında tutukluyu Silivri 7 No’lu Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’na teslim etmek üzere yola çıktıkları ve saat 17.35 civarında tutukluyu teslim ettikleri olay bakımından soruşturma başlatılmıştır.

Soruşturma kapsamında Silivri Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından düzenlenen iddianameyle; 5275 sayılı Kanun m.116/2 uyarınca mağdura mahkemece verilen iki günlük iznin yalnızca 14 saatinin kullandırıldığı, mağdurun Kanunun amir hükmü ve mahkeme kararı gereğince cenaze izni kapsamında kullanabileceği 34 saatlik sürede hukuka aykırı olarak bir yere gitmek veya bir yerde kalmak hürriyetinden yoksun bırakıldığı, yeterli güvenlik desteği olmasına ve cenaze evinin bulunduğu yerin güvenlik açısından özel bir sorun taşımamasına rağmen, şüphelilerin İstanbul İl Jandarma Komutanlığı’ndan aldıkları kanuna aykırı, konusu suç teşkil eden yazılı emir gereğince müsnet suçları işledikleri, İstanbul İl Jandarma Komutanı’nın konusu suç teşkil eden emri, astı konumundaki diğer şüphelilere verdiği, şüphelilerden İl Jandarma Komutan Yardımcısı’nın suç teşkil eden emri mesaj formatında yazılı olarak Silivri Cezaevi Tabur Komutanlığına gönderdiği, şüphelilerden Silivri Cezaevi Tabur Komutanı Binbaşı ve Sevk Bölük Komutanı Yüzbaşı’nın da anılan emir doğrultusunda emri uygulayacak olan ve mağdura refakatle görevlendirilen diğer şüphelilere emir ve talimat vermek suretiyle açıklanan Kanun’a aykırı konusu suç teşkil eden eylemin işlenmesine sebebiyet verdikleri, eylemlerinin kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçunu oluşturduğu, 4483 sayılı Kanun m.2’de bu Kanunun kamu görevlilerinin sadece görevleri sebebiyle işledikleri suçlar hakkında uygulanabileceğinin öngörüldüğü, görev sırasında işlenen suçların Kanunun kapsamı dışında bırakıldığı, eylemi işledikleri sırada ifa ettikleri görevin 4483 sayılı Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkında Kanun kapsamında ve idari görev niteliğinde de olmadığı, görevin tüm unsurlarıyla adli görev niteliğinde olduğu ve 2803 sayılı Jandarma Teşkilat, Görev ve Yetkileri Kanunu m.7’de mülki görev olarak belirtilen ceza infaz kurumları ve tutukevlerinin dış korumalarını yapmak kapsamında da bulunmadığı, şüpheli İl Jandarma Komutanı savunmasında görevin adli görev olarak nitelendirilmesi halinde de kendisinin İstanbul İl Jandarma Komutanı olması nedeniyle, hakkında CMK m.161/5 gereğince 2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanunu hükümlerinin uygulanması gerektiğini iddia etmişse de şüphelinin savunmasında belirttiği istisnanın adli görevler sebebiyle işlenen suçlarla ilgili olarak uygulanabileceği, müsnet fiilin ise yukarıda açıklandığı üzere, görev sebebiyle işlenen suçlar kapsamında bulunmadığı, kişisel suç kapsamında olduğu ve doğrudan soruşturulmasında yasal zorunluluk bulunduğu, kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçu mütemadi suçlardan olduğu için temadinin gerçekleştiği Silivri’de suçun işlenmiş olduğu, suçun işlenmesinde şüpheliler İstanbul İl Jandarma Komutanı ve Yardımcısı ile Silivri Cezaevi Tabur Komutanı Binbaşı ve Sevk Bölük Komutanı Yüzbaşının kanuna aykırı konusu suç oluşturan emir vermek suretiyle kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçuna azmettiren statüsünde oldukları, refakatçi jandarma personeli olan diğer şüphelilerin ise konusu suç oluşturan emri uygulamak suretiyle kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçunun doğrudan faili oldukları ve bu nedenle cezalandırılmaları talep edilmiştir.

İddianame; Silivri 2. Asliye Ceza Mahkemesi tarafından 14.03.2012 tarihinde kabul edilmiş, 17.04.2012 tarihli ilk duruşmada sanıklar müdafilerinin soruşturma izni için durma kararı verilmesi yönündeki taleplerinin suçlamanın adli görevi ilgilendirmesi ve adli görev sırasında olması nedeniyle şahsi suç olması sonucunu değiştirmeyeceği gerekçesiyle reddine karar verilmiş, yine bu duruşmada hakimin Silivri Cumhuriyet Başsavcısının eşi olduğu ve tarafsız davranamayacağı gerekçesiyle hakimin reddi talep edilmiş, oturum arasında hakimin reddi taleplerinin yerinde olmadığına dair görüş ile birlikte dosya Silivri Ağır Ceza Mahkemesine gönderilmiş ve hakimin reddi talepleri yerinde görülmeyerek talebin reddine karar verilmiş, hakim diğer duruşmalara izin veya rapor sebebiyle katılmamış, yapılan yargılama neticesinde amir konumunda bulunan sanıkların kişiyi hürriyetinden yoksun kılmaya azmettirme suçundan, diğer sanıkların ise kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçundan cezalandırılmalarına karar verilmiş, hükmün sanıklar müdafileri tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 14. Ceza Dairesi tarafından oyçokluğu ile hüküm onanmış, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı tarafından karara itiraz edilmesi üzerine Yargıtay 14. Ceza Dairesi tarafından sanıklara atılı suçun unsurlarının oluşmaması ve suç işleme kastı ile hareket etmemeleri sebebiyle itirazın kabulüne ve Yerel Mahkeme kararının bozulmasına karar verilmiş, bozma sonrası Silivri 2. Asliye Ceza Mahkemesi tarafından bozma ilamına uyularak sanıkların beraatına karar verilmiştir.

İnceleme konusu Yargıtay Ceza Genel Kurulu kararında sanık, sözkonusu olayda iddianamenin kabulüne karar veren ve ilk duruşmada hakim olarak bulunan Silivri 2. Asliye Ceza Mahkemesi hakimi olup, en üst dereceli kolluk amiri sıfatı bulunan İstanbul İl Jandarma Komutanının eyleminin, idari görev kapsamında kaldığını değerlendirilmesi halinde 4483 sayılı Kanun uyarınca izin alınması; adli görev kapsamında kaldığını değerlendirilmesi halinde ise CMK m.161/5 uyarınca Hakimler ve Savcılar Kurulu’ndan izin alması gerektiğini dikkate almadan, iddianamenin iadesi yerine haksız yere iddianamenin kabulüne karar verdiği için görevi kötüye kullanma suçunu işlediği iddia edilmiş, Hakimler ve Savcılar Kurulu 3. Dairesi’nin 24.02.2015 tarihli ve 952 sayılı kararı ile sanık hakkında soruşturma izni verilmiş, Hakimler ve Savcılar Kurulu 2. Dairesi’nin 08.03.2016 tarihli ve 122 sayılı kararı ile kovuşturma izni verilmiştir.

II. Merci Görüşleri

Hakim olan sanık hakkında ilk derece mahkemesi sıfatıyla Yargıtay 11. Ceza Dairesi’nde yargılama yapılmış olup, Yargıtay 11. Ceza Dairesi’nin 11.05.2023 tarihli, 2023/4 E. ve 2023/1 K. sayılı kararıyla sanığın görevi kötüye kullanma suçundan TCK m.257/1 ve 53 uyarınca 1 yıl 3 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına oyçokluğuyla karar verilmiştir.

Bu kararın Yargıtay Cumhuriyet Savcısı ve sanık tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının bozma istemli 04.09.2023 tarihli ve 94362 sayılı tebliğnamesi ile Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya Ceza Genel Kurulu tarafından değerlendirilmiştir.

III. Yargıtay Ceza Genel Kurulu Kararı

Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 18.10.2023 tarihli, 2023/402 E. ve 2023/537 K. sayılı kararıyla; suç tarihinde iddianamenin iadesi hususunun düzenlendiği CMK m.174’de izne veya talebe bağlı olan suçlarda izin alınmaksızın veya talep olmaksızın iddianame düzenlenmesinin iade sebebi olarak öngörülmediği, 24.10.2019 tarihli ve 30928 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 7188 sayılı Kanunla bu hususun CMK m.174’e eklendiği, ancak CMK m.174’ün şu anki hali gibi açık bir kanun hükmü bulunmasa dahi soruşturma ve kovuşturma şartı olan izin alma usulü yerine getirilmeden iddianame düzenlenmesi halinde bunun iade nedeni olarak kabul edilmesi gerektiği, soruşturma izni alınması gerektiği belirtilerek durma kararı verilmesi yönünde ileri sürülen taleplerin sanık tarafından reddedildiği, sanık ile ilgili olarak birinci oturumda yapılan hakimin reddi talebine ilişkin istem hakkında sanık tarafından ilgili merciye gönderme yazısında istemin reddine karar verilmesi yönünde görüş bildirdiği, sanığın devam eden duruşmalara katılmamak için rapor, izin gibi yollar kullanarak yaklaşık iki ayda yapılan beş oturuma katılmamasının da sanığın suç işleme kastını gösterdiği, dosyanın durumu ile sanığın kıdem ve tecrübesi hep birlikte değerlendirildiğinde sanığın eyleminin takdir hakkı kapsamında kalmadığı, soruşturma izni alınmadan düzenlendiği için iade edilmesi gereken iddianameyi bilinçli bir şekilde kabul ettiği ve bu suretle görevinin gereklerine aykırı davranarak katılanın mağduriyetine neden olduğu gerekçesiyle sanığın eyleminin görevi kötüye kullanma suçunu oluşturduğuna ve mahkumiyet hükmünün onanmasına oybirliği ile karar verilmiştir.

IV. Görevi Kötüye Kullanma Suçuna İlişkin Açıklamalarımız

Görevi kötüye kullanma suçu, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun “Millete ve Devlete Karşı İşlenen Suçlar ve Son Hükümler” başlıklı Dördüncü Kısmının “Kamu İdaresinin Güvenirliğine ve İşleyişine Karşı Suçlar” başlıklı Birinci Bölümünde m.257’de düzenlenmiş olup, Yargıtay Ceza Genel Kurulu kararı bakımından incelenmesi gerekmektedir.

Görevi kötüye kullanma suçu ile korunan hukuki yarar; etkin, dürüst ve düzenli şekilde ifa edilmesi gereken kamu görevinin, hukuken belirlenen sınırlar çerçevesinde yerine getirilmesini sağlamak ve dolayısıyla kamu idaresinin işlevselliği ile kamusal göreve duyulan güvenin sarsılmasını önlemektir. Görevi kötüye kullanma suçu “mahsus/özgü” suç niteliğinde olduğu için yalnızca kamu görevlisi bu suçun faili olabilir, kamu görevlisi olmayan kişiler ise azmettiren veya yardım eden olabilirler.

TCK m.257’nin birinci fıkrasında icrai, ikinci fıkrasında ihmali hareketlerle görevi kötüye kullanma suçu düzenlenmiş olup, her iki durumda da “kanunda ayrıca suç olarak tanımlanan haller dışında” ibaresine yer verilerek, görevi kötüye kullanma suçunun genel, tali ve tamamlayıcı bir suç tipi olduğu belirtilmiştir. Buna göre; kamu görevlisinin görevinin gereklerine aykırı hareket etmesi ya da görevlerinin gereklerini yapmakta ihmal veya gecikme göstermesi başka bir suç tipini oluşturmadığı takdirde, görevi kötüye kullanma suçu gündeme gelecektir.

Suçun maddi unsuru olan kamu görevlisinin görevinin gereklerine aykırı hareket etmesi, Yargıtay içtihadı[1] ile kamu görevlisinin görevini kanun, idari düzenlemeler veya talimatların öngördüğü usul ve esaslardan başka şekilde ifa etmesi olarak tanımlanmakta olup, kamu görevlisinin herhangi bir şekilde kanuni yetkisini aşması, kanunun aradığı şekil şartlarına uymaması, takdir yetkisini amacı dışında kullanması, kanunun emir ve müsaade ettiği hareketinin gerektirdiği ön şartın gerçekleşmesi, kendisine teslim edilen ve görevi sebebiyle kullanması gerekli eşyayı usulsüz kullanması gibi fiillerin görevin gereklerine aykırılık kapsamında kalmakta olduğu ifade edilmektedir. Belirtmeliyiz ki; kanun koyucunun “mağduriyet”, “zarar” veya “haksız menfaat” kavramları üzerinden neyi kastettiği tartışılır. Bu üç kavram ön şart mıdır, yoksa objektif cezalandırılabilme şartı mıdır?

Kamu görevlisinin görevinin gereklerine aykırı hareket etmesi yeterli olmayıp, bu suretle kişilerin mağduriyetine veya kamunun zararına neden olması ya da kişilere haksız bir menfaat sağlanması gerekmektedir. Madde metninde geçen “kişisel mağduriyet”, “kamu zararı” ve “üçüncü kişi lehine haksız menfaat” kavramları birbirinden bağımsız olup, görevi kötüye kullanma ve ihmal suçlarının bir anlamda ön şartını oluştururlar. Maddede belirtilen bu üç kavramın suçun netice unsurunu oluşturduğunu ileri süren görüşler olmakla birlikte, madde gerekçesinde üç kavramdan birisinin gerçekleşmesinin bir objektif cezalandırılabilme şartı veya ön şart olarak arandığı sonucuna varılmaktır. Bu nedenle, görevi kötüye kullanma suçunun kanuni tanımı uyarınca neticesi harekete bitişik suç olarak kabul edilmesi gerekmektedir. Bu çerçevede; “kişisel mağduriyet”, “kamu zararı” ve “üçüncü kişi lehine haksız menfaat” meydana gelmediği sürece, görevinden kaynaklanan yetkileri keyfi kullanan, ihmal eden veya geciktiren kamu görevlisi, yani kamu kudretini kullanan kişi cezalandırılmaz[2].

Kişisel mağduriyet, kişinin malvarlığı itibarıyla zarara uğramasıyla sınırlı olmayıp, kişinin sosyal, siyasi, iktisadi veya medeni hak ve hürriyetlerinin ihlal edilmesi ya da kısıtlanması biçiminde geniş yorumlanmaktadır. Nitekim Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 12.07.2023 tarihli, 2023/226 E. ve 2023/404 K. sayılı kararında;Mağduriyet kavramının, sadece ekonomik bakımdan uğranılan zararla sınırlı olmayıp bireysel hakların ihlali sonucunu doğuran her türlü davranışı ifade ettiği kabul edilmelidir. Bu husus madde gerekçesinde; ‘Görevin gereklerine aykırı davranışın, kişinin mağduriyetine neden olması gerekir. Bu mağduriyet, sadece ekonomik bakımdan uğranılan zararı ifade etmez. Mağduriyet kavramı, zarar kavramından daha geniş bir anlama sahiptir.’ şeklinde vurgulanmış, öğretide de mağduriyetin sadece ekonomik bakımdan ortaya çıkan zararı ifade etmeyip daha geniş bir anlama sahip olduğu, bireyin, sosyal, siyasi, medeni her türlü haklarının ihlali sonucunu doğuran hareketlerin ve herhangi bir çıkarının zedelenmesine neden olmanın da bu kapsamda değerlendirilmesi gerektiğine işaret edilmiştir.” ifadeleriyle “kişisel mağduriyet” kavramı açıklanmıştır.

“Kamu zararı” kavramı; 5018 sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu m.71’de, kamu görevlilerinin kast, kusur veya ihmallerinden kaynaklanan mevzuata aykırı karar, işlem veya eylemleri sonucunda kamu kaynağında artışa engel veya eksilmeye neden olunması şeklinde tanımlanmış olup, norma aykırı her davranışın, kamuya duyulan güveni sarstığı ve dolayısıyla kamu zararına yol açtığı veya zarara uğrama ihtimalini ortaya çıkardığı kabulünden hareket edilmemeli, kamu zararı  maddi olarak tespit edilmelidir.

Maddede belirtilen seçimlik üçüncü unsur olan “kişilere haksız menfaat sağlanması” kavramında; kişilere hukuka aykırı şekilde her türlü maddi ya da manevi yarar sağlanması anlamına gelmekte olup, haksız menfaat sağlanan kişinin kamu görevlisi olması halinde görevi kötüye kullanma suçu değil, somut olaya göre rüşvet, zimmet veya irtikap suçlarından birisi meydana geleceği için, görevi kötüye kullanma suçu kapsamında haksız menfaat sağlanan kişinin kamu görevlisi olmaması gerekmektedir.

Görevi kötüye kullanma suçunun manevi unsuru genel kast olup, failin görevinden kaynaklanan yetkileri bilerek ve isteyerek keyfi kullanması veya ihmal etmesi veya geciktirmesi gerekmektedir. Ancak bu husus tek başına yeterli olmayıp, yukarıda açıkladığımız üzere TCK m.257’de sayılan üç ön şarttan birisinin somut olayda gerçekleşmesi zorunludur.

V. Değerlendirmemiz

Bu açıklamalar ışığında Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun kararına konu olay değerlendirildiğinde; öncelikle olay tarihinde Silivri 2. Asliye Ceza Mahkemesi hakimi olan sanığın görevinin gereklerine aykırı hareket ettiğinin tespiti gerekmekte olup, sanığın yargılamaya konu fiilin idari görev kapsamında olmaması sebebiyle 4483 sayılı Kanuna göre soruşturma izni alınmasına gerek olmadığının ve fiil adli görev sırasında işlense de şahsi suç olduğu için CMK m.161/5 uyarınca soruşturma izni alınmasında zorunluluk olmadığının ileri sürülerek, soruşturma izni alınmadan Silivri Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından düzenlenen iddianameyi kabul etmesi ile görevinin gereklerine aykırı hareket ettiği ileri sürülmektedir.

Her ne kadar olay tarihinde Silivri Cumhuriyet Başsavcılığı’nın, İstanbul İl Jandarma Komutanının 5275 sayılı İnfaz Kanunu’ndan kaynaklanan adli bir görevin ifası bakımından verdiği emrin adli görev kapsamında kalmadığına ve şahsi suç olduğuna ilişkin gerekçeyle CMK m.161/5 uyarınca soruşturma izni almadan iddianame düzenlemesinin hukuka aykırı olduğu ileri sürülebilse de, Silivri 2. Asliye Ceza Mahkemesi hakimi olan sanığın bu iddianameyi değerlendirdiği 14.03.2012 tarihinde, iddianamenin iadesini düzenleyen CMK m.174 hükmünde soruşturma izni alınmadan iddianamenin düzenlenmesinin bir iade sebebi olarak yer almıyor olduğu, buna ilişkin “Soruşturma veya kovuşturma yapılması izne veya talebe bağlı olan suçlarda izin alınmaksızın veya talep olmaksızın düzenlenen” şeklindeki (d) bendinin 24.10.2019 tarihli ve 30928 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 7188 sayılı Kanunla CMK m.174’e eklendiği dikkate alınmalıdır. Bu doğrultuda, henüz CMK m.174/1-d bendinin yürürlükte olmadığı tarihte, CMK m.172/1’de yer alan “kovuşturma olanağının bulunmaması hallerinde kovuşturmaya yer olmadığına karar verilir” hükmünün yorumlanmasıyla, CMK m.174’de açıkça belirtilmemiş olsa da soruşturma izni alınmadan düzenlenen iddianamenin iade edilmesi gerektiğine ilişkin görüşler ve Yargıtay kararı[3] bulunsa da, CMK m.174’de iddianamenin iadesi sebeplerinin sınırlı sayıda düzenlendiği[4], bu sebepleri kıyas yoluyla genişletmenin veya genişletici yorum yaparak madde metninde sayılmayan sebepleri iade gerekçesi olarak göstermenin yerine olmayacağı[5] gözönüne alınarak, olay tarihinde soruşturma izni alınmamasının CMK m.174’de açıkça iddianamenin iadesi sebebi sayılmaması karşısında, olay tarihinde hakim olan sanığın bu sebeple iddianameyi iade etmesi zorunluluğunun bulunmadığı açıktır. Nitekim Yargıtay 4. Ceza Dairesi’nin 28.11.2023 tarihli, 2023/13153 E. ve 2023/24781 K. sayılı kararında; “5271 sayılı Kanunun 174. maddesinde iddianamenin iadesi sebepleri sınırlı sayıda gösterilmiştir. Bu sebepler dışında iddianamenin iade edilmesi ceza adalet sistemimizde kabul edilmemiştir.” şeklinde bu husus ifade edilmiştir.

Bu çerçevede; iddianamenin değerlendirildiği ve kabul edildiği 14.03.2012 tarihi itibariyle, günümüzdeki CMK m.174/1-d bendinin var olmaması karşısında, soruşturma izni alınmadan iddianame düzenlenmesinin CMK m.174 uyarınca bir iade sebebi olarak kanunda yer almaması dikkate alındığında, sanığın soruşturma izni alınmadan düzenlenen iddianameyi bu gerekçeyle iade etmesinin mümkün olmadığı, bu durumda iddianamenin iade edilmesi gerektiğine ilişkin görüşlerin kabulü halinde bile sanığın bu yönde kanuni bir yükümlülüğünün bulunmadığı ve bu hususun takdir hakkı kapsamında değerlendirilmesi gerektiği gözönüne alınarak, sanık tarafından iddianamenin kabul edilmesinin TCK m.257 uyarınca görevinin gereklerine aykırı hareket etme fiilini oluşturmadığı, bu nedenle de sanığın iddianameyi kabul etmesi ile  görevi kötüye kullanma suçunun oluşmadığı kanaatindeyiz.

Bu açıklamalar çerçevesinde, olay tarihinde yürürlükte olan CMK m.174 uyarınca soruşturma izni alınmadan düzenlenen iddianamenin iade edilmesi zorunluluğunun bulunmaması ve bu sebeple sanık tarafından iddianamenin kabul edilmesinin görevinin gereklerine aykırı hareket etme olarak değerlendirilemeyeceği açık olmakla birlikte, bu şekilde kabul edilen iddianame ile açılan kamu davasında CMK m.223/8 uyarınca soruşturma izni işleminin tamamlanması için durma kararı verilmesi gerektiği dikkate alındığında, ilk celsede sanık tarafından CMK m.223/8 uyarınca soruşturma izni alınması için durma kararı verilmesine yönelik taleplerin reddedilmesi görevin gereklerine aykırı hareket olarak değerlendirilebilirse de, sanık hakkında yargılama iddianameyi kabul etmesi sebebiyle yapıldığı için bu husus dikkate alınamamaktadır.

Tüm bu açıklamalar ışığında; iddianamenin kabul edildiği 14.03.2012 tarihinde, CMK m.174’de soruşturma izni alınmadan düzenlenen iddianamenin iade edileceğine ilişkin bir hükmün bulunmadığı, hakim olan sanığın soruşturma izni alınmadan düzenlenen iddianameyi kabul etmesinin, TCK m.257 kapsamında görevin gereklerine aykırı hareket olarak değerlendirilemeyeceği, bu nedenle görevi kötüye kullanma suçunun maddi unsurunun oluşmadığı, suçun maddi unsuru bulunmadığı için sanığın kastına ve kişilerin mağduriyetine ilişkin öne sürülen hususların da dikkate alınamayacağı gerekçeleriyle, Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 18.10.2023 tarihli, 2023/402 E. ve 2023/537 K. sayılı kararına katılmamaktayız.

Prof. Dr. Ersan Şen

Stj. Av. Hurşit Berkay Çalışkan

(Bu köşe yazısı, sayın Prof. Dr. Ersan ŞEN tarafından www.hukukihaber.net sitesinde yayınlanması için kaleme alınmıştır. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısının tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan köşe yazısının bir bölümü, aktif link verilerek kullanılabilir. Yazarı ve kaynağı gösterilmeden kısmen ya da tamamen yayınlanması şahsi haklara ve fikri haklara aykırılık teşkil eder.)

-----------------------

[1] Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 12.07.2023 tarihli, 2023/226 E. ve 2023/404 K. sayılı kararı.

[2] https://www.hukukihaber.net/gorevi-kotuye-kullanma-ve-zimmet-suclari (Son Erişim Tarihi: 05.02.2024)

[3] Yargıtay 4. Ceza Dairesi’nin 03.05.2012 tarihli, 2012/5915 E. ve 2012/10384 K. sayılı kararı.

[4] https://www.hukukihaber.net/iddianamenin-iadesinde-sinir (Son Erişim Tarihi: 06.02.2024)

[5] Ersan Şen, Ali Kemal Yıldız, Erkan Duymaz, Ertekin Aksüt, Mert Maviş, Beyza Başer Berkün, Buğra Şahin, Mehmet Vedat Ervan, Erkam Erdem, Ceza Avukatının Başvuru Kitabı, Seçkin Yayıncılık, Ankara, 2023, s.259