Bir hukuk dili olarak Türkçenin kötü kullanımı
Levent Köker 

Buna karşılık, hukukun kendi içinde değişmez, öz bir değer taşıdığı yolunda ciddî ve iknâ gücü yüksek bir tez de bulunmaktadır. Buna göre hukuk, bir normatif düzen olarak kendi mahiyetinden kaynaklanan bir değere sâhiptir. Hukukun bu öz değeri ise bâzı ilkelerde ifâdesini bulmaktadır ki bunlar arasında, "hukuk kurallarının yazıldığı gibi uygulanması gerektiği" ilkesinin çok önemli ve özel bir yeri vardır. Bu önemli hukuk ilkesi bize, hukuk normlarının vâz edilmesinde kullanılan dilin mümkün olduğunca müphemlikten uzak bir tarzda oluşturulması gerektiğini önemle hatırlatmaktadır. Bu açıdan bakıldığında Türkiye'de son yarım asra yayılan hukuk pratiğinde dilin kötü kullanımından kaynaklanan bir dizi çarpıklık gözlenmekte, bu da hukukun öz değerini tahrip edici sonuçlar doğurmaktadır. 1982 Anayasası'nın dili bunun en çarpıcı örneklerinden biri olsa da tek örnek değildir. 1982'de önce başlayan dilin kötü kullanımı zaman içinde yaygınlaşmış ve 2002'de yürürlüğe giren Türk Medenî Kanunu'na, Türk Ceza Kanunu'na ve bundan da öte ve daha da vahim olarak yargı kararlarına da yansımıştır. 

Kuşkusuz, bir hukuk dili olarak Türkçenin kötü kullanımı, Türkçede yaşanan yozlaşmadan bağımsız olarak düşünülemez. Dildeki yozlaşma bâzen imlâ kurallarına uyulmaması biçiminde karşımıza çıkmaktadır. Örneğin, "dahi" anlamına gelen "de" veya bağlaç olarak "ki"nin ayrı yazılmaları gerekirken bitişik, bitişik yazılmaları gereken "de" ve "ki"lerin ise ayrı yazılmaları gibi. Aynı durum soru ekleri için de geçerlidir. İşin vahim tarafı ise bu yanlışların resmî belgelerde, bu arada mevzuatta ve hattâ mahkeme kararlarında da yaygınlaşarak tekrarlanmasıdır. 

İmlâ yanlışlarından belki daha önemli olan ise dilin anlam evreninin daralmasıyla sonuçlanan kelime dağarcığındaki daralmadır. Bu daralma Türkçenin hem genel, hem de bir hukuk dili olarak gerektiği gibi kullanılmasına önemli bir engel oluşturduğu açıktır. Bu engelin en önemli sebeplerinden biri ise Türkçeyi yabancı dillerden gelen sözcüklerden arındırmayı amaçlayan "Öztürkçecilik" akımıdır. Bu noktada, anlam evreninin daralmasıyla ne kastettiğime ilişkin hemen bir iki örnek vereyim: Buraya kadar birkaç defa kullandığım "imlâ" sözcüğünü alalım. Bunun "Öztürkçe" karşılığı "yazım". "Edebiyat"ın ise "yazın". İkisi de "yazmak" fiilinin oluşturduğu kökten geliyor. Oysa imlâ, "yazı yazdırmak, doldurmak" anlamında bir fiil ve buna bağlı olarak yazıda gerekli olan noktalama ve diğer işâretlemeleri yapmak anlamına geliyorken edebiyat "dinî veya bilimsel nitelikte olmayan yazın etkinliklerinin tümü"nü ifâde eden bir "güzel san'at", kök itibarıyla "âdab" veya "edeb" ile ilişkili bir kavram (bkz. http://www.nisanyansozluk.com). Birbirinden bu kadar farklı anlam evrenlerine ilişkin olan sözcükleri tek bir "yaz-mak" köküne sığdırmak; işte size bir anlam daralması örneği. Hemen bir diğer örneği "harp, muharebe, mücâdele" sözcüklerinin tümünün "savaş" ile karşılanmasını zikrederek verebiliriz. Harbe de muharebeye de savaş diyerek ikisi arasındaki nüansı kaybettiğimiz gibi, tamamen farklı bir anlamı olan mücadeleyi de "savaşım" yaparak ilk ikisiyle ilişkilendirmekteyiz. 

Bu örneklerle göstermek istediğim anlam evrenindeki daralmanın yanında ve bu daralmayı iyice vahimleştiren bir diğer "kötülük" ise, üretilmiş Öztürkçe kelimelerin popüler olarak üretildikleri karşılıklarından çok daha farklı anlamlara gelecek biçimde kullanılmalarıdır. Örneğin "mükemmel" karşılığı "yetkin"in "yetkili, yetki sâhibi", tahlil (analiz) karşılığı "çözümleme"nin "çözmek" anlamında "halletmek" diye kullanılması gibi. 

Türkçenin bu kötü kullanımının hukuk diline nasıl sirâyet ettiğine gelirsek, bu konuda hemen akla gelen ilk örnekler arasında "kanun" yerine "yasa" sözcüğünün kullanılması gelmektedir. Türkiye Cumhuriyeti'nin mevzuâtında (yâni vâzedilmiş hukuk normları topluluğunda) adı "yasa" olan tek kanun "Anayasa"dır, bunun dışında bütün "yasa"ların adı resmen "kanun"dur: Örneğin Türk Ceza Yasası yoktur, var olan Türk Ceza Kanunu'dur. Yasa sözcüğünün kullanımı yaygınlaşmış olsa da, en azından "mevzuâta" atıfta bulunurken "yasa" değil kanun demek gerekmektedir, meğer ki mevzuatta "yasa" densin. Bu bakımdan bir garip örnek, Türk Medenî Kanunu'nun 21. maddesinde yer alan "yasal yeleşim yeri" ifâdesidir. 1926 târihli Türk Kanun-ı Medenîsi'nde yer alan "kanunî ikâmetgâh" tâbirinin "Öztürkçesi" diye yazılı norm hâline gelmiş bu ifâde, aynı normatif bütünlük içinde "kanun" ve "yasa" sözcüklerinin tutarsız kullanımına neden olmaktadır: Normun adı "kanun" (Türk Medenî Kanunu), buna karşılık bu kanunla tanımlandığı biçimiyle "ikâmetgâh" "kanunî" olması gerekirken "yasal" olmaktadır; bâri Kanun'u da Yasa yapsaydınız da bu tutarsızlık olmasaydı. "İkâmetgâh"ın "yerleşim yeri" yapılması da cabası; buradaki anlam isâbetsizliği sanırım dikkatli bir okur için her türlü izahtan vârestedir. 

Gelelim "yaptırım" kavramına. Hukukun en temel, belki de tanımlayıcı kavramlarından olan "müeyyide"nin "Öztürkçe" karşılığı diye ünlenen ve artık her düzeyde hukuk insanları tarafından da yaygın olarak kullanılan bu terim kadar yersiz bir karışılık var mıdır? Hukuk normlarının ana gövdesini meydana getiren "emir önerme" niteliğindeki davranış kurallarını destekleyen, pekiştiren (Frenkçe "sanction", Arapça kökenden "te'yid" eden anlamında) "müeyyide" nerede, "yap-tır-mak" Öztürkçeciliğinin fukaralığı nerede. Ceza, tazmînat, cebrî icrâ gibi kişiye bir şey "yaptırıyor" gibi görünen "müeyyide" türlerinin yanında, örneğin "yokluk", "butlan", "hükümsüzlük", "geçersizlik" gibi terimlerle ifâde edilen müeyyide türlerini ne yapacağız; "yap-tır-ım" bunları da ifâde etme kâbiliyetine sâhip midir? 

Türk Medenî Kanunu'ndan devam edelim. Sâdece özel hukuk için değil, tüm hukuk bakımından geçerli olduğu düşünülen esasların dile getirildiği "başlangıç hükümleri"nin en önemlilerinden biri, Madde 1. Okuyalım: "Kanun, sözüyle ve özüyle değindiği bütün konularda uygulanır." 2002'de yürürlüğe giren ve sözüm ona günümüz Türkçesiyle ve dolayısıyla daha anlaşılır olmak üzere kaleme alınmış olan bu ifâdede iki vahim hatâ göze çarpıyor. Biri, 1926 metninde var olan "kanunun ruhu" teriminin "özü" diye karşılanmış olması. "Öz", zamana ve mekâna göre değişmeyen, târih (ve dolayısıyla toplum) dışı bir varlığı, buna karşılık "ruh" ise târihî süreç içinde sürekli değişim gösteren bir oluşu ifâde eder. (Burada TMK'nun mehazı olan İsviçre Medenî Kanunu'nun orijinal metninde yer alan "Auslegung" kavramının "öz" değil, yorum ve dolayısıyla "içtihat" kavramına atıfta bulunan bir içeriğe sâhip olduğunu hatırlatmak da gerekmektedir.) 

Bu önemli maddedeki bir diğer kötü kullanım ise "uygulanır" ifâdesidir. 1926 metninde "mer'idir", Öztürkçesiyle "yürürlüktedir" anlamına gelen bu kavramın 2002 metninde "uygulanır" diye karşılanması, "tatbik ve mer'iyet" arasındaki farkı anlatan bir kanun da bulunduğu için (Türk Medenî Kanunu'nun Yürürlüğü ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun), maalesef bir abesle iştigâl örneği olmuştur. 

Örnekleri çoğaltmak, başka alanlara girmek mümkün. Bu kadarı bile sanırım Türkiye'de dilin kötü kullanımını ortaya koymak bakımından yeterli olmalıdır. Bugün, bu ve benzeri örnekleri hatırda tutarak, nüans duyarlılığı olan, Arapça, Farsça ve Frenkçe kökenden gelenler de dâhil, Türkçenin tüm târihî müktesebâtına karşı komplekssiz bir hukuk diline yöneliş gerekmektedir. Bu, hem yeni anayasa için, hem de bu yeni anayasa ile erişmeyi ümîd ettiğimiz "demokratik, özgürlükçü hukuk kültürü"nün oluşması için zorunludur. 



Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.