Yrd. Doç. Çelik: Anayasa Mahkemesi'nin önünde iki yol var
Türkiye pazar gününden beri seçim barajını konuşuyor. Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç, gazeteci Muharrem Sarıkaya’ya, yüzde 10 seçim barajına ilişkin bireysel başvurular için, “Raportör arkadaşlar çalışmalarını tamamladı, raporda önemli tartışmalar var. Konu hassas olduğu için ‘bireysel’de değil de ‘genel kurul’da görüşüp 2-3 hafta içinde karara bağlayacağız” demiş, mahkemenin olası ‘hak ihlali’ kararının da ‘Seçim Kanunu’nda yapılacak değişiklikler bir yıl içinde yapılacak seçimde uygulanmaz’ hükmüne tabi olmadığını söylemişti: “Hak ihlali kararı hemen ortadan kaldırılması içindir”…

Bu sözler, AYM’nin seçim barajının bir ‘hak ihlali’ olduğu yönünde karar alabileceği ve yaklaşık 6 ay sonra yapılacak seçimin ‘barajsız’ olabileceği yorumlarına yol açtı. Pazar günü başlayan bu tartışmaya dün Meclis’teki grup toplantıları sırasında siyasi liderler ve bir konuşması sırasında Cumhurbaşkanı Erdoğan da katıldı. Türkiye siyasetinin 30 yıldır devam eden bir sorunu olarak ‘yüzde 10 barajı’, elbette öncelikle siyasette yankı bulan bir tartışma yaratıyor. Ancak siyasetin sert sözler, ‘darbe’ ithamları, ‘öyle bir kararı tanımayız’, ‘mahkeme üyelerini değiştiririz’ restleri ile gündemde tuttuğu tartışmanın bir de hukuki boyutu var. Biz de konuyu Galatasaray Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim görevlisi Yrd. Doç. Dr. Demirhan Burak Çelik ile konuştuk.

Seçim sistemindeki yüzde 10 baraj uygulamasına karşı bazı siyasi partilerin ‘bireysel başvuru hakkı’ kapsamında Anayasa Mahkemesi'ne yaptığı hak ihlali başvurularını nasıl değerlendiriyorsunuz? Bir yurttaş ve anayasa hukukçusu olarak bu barajın hak ihlali doğurduğuna katılır mısınız?

Seçim barajının bir hak ihlali oluşturduğu konusunda bana göre kuşku yok. Bunu söylerken “her seçim barajı hak ihlalidir” gibi bir genellemeye gitmiyorum elbette. Ancak Türkiye’de uygulandığı şekliyle %10 gibi yüksek bir barajın hak ihlali oluşturduğunu söylemek istiyorum. Bu baraj hem seçme hem de seçilme hakkı bakımından ihlal oluşturuyor. Bu, hem Anayasanın seçme ve seçilme hakkına ilişkin maddelerine hem de İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi Ek Protokol 1’in serbest seçim hakkını düzenleyen 3. maddesine aykırı. Söz konusu madde, seçimlerin “halkın kanaatlerinin serbestçe ortaya konmasını sağlayacak koşullar içinde yapılmasını” zorunlu kılıyor. Öte yandan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (İHAM) daha önce baraja ilişkin bir başvuruda, Sözleşmenin ihlal edilmemiş olduğuna karar verdiğini de belirtmem gerek. Bu son derece tartışmalı kararda Strasbourg Mahkemesi, bu konuda devletlerin takdir yetkisinin bulunduğunu belirtmiş; ancak Türkiye’deki barajın aşırılığına ve Avrupa’daki en yüksek baraj olduğuna vurgu yapmaktan da geri kalmamıştır. Söz konusu kararda İHAM, DEHAP adayları Yumak ve Sadak’ın baraj nedeniyle milletvekili seçilemediklerine ilişkin başvurusunu değerlendirmiştir. Bu olayda başvurucular 2002 seçimlerinde Şırnak’ta kullanılan oyların % 45’ini almalarına karşın partilerinin barajı geçememesi nedeniyle milletvekili seçilememişler ve bu seçim çevresindeki üç milletvekilliği, oyların % 14 ‘ünü alan AKP ile % 9’unu alan bir bağımsız aday arasında paylaşılmıştır. Salt bu olay bile barajın ne denli adaletsiz sonuçlar doğurduğunun açık bir göstergesidir. Anayasanın seçme ve seçilme hakkına ilişkin 67. maddesi, “seçim kanunlarının temsilde adalet ve yönetimde istikrar ilkelerini bağdaştıracak biçimde düzenlenmesini” zorunlu kılar. % 10’luk seçim barajı, temsilde adalet bakımından ciddi sorunlar yaratmış; kimi zaman , % 34 oranında oy alan bir partinin TBMM’de % 66 ile temsil edilmesi gibi sonuçlara yol açmıştır.

>> Adalet Bakanlığı, barajı savunup takdiri AYM’ye bıraktı

Anayasa Mahkemesi Başkanı'nın pazar günü basına yansıyan (başvuruların gündeme alındığı ve 2-3 hafta içinde karara bağlanacağı yönündeki) açıklamaları bir tartışma doğurdu. Anayasa Mahkemesi'nin yüzde 10 seçim barajının bir ‘hak ihlali’ olduğuna karar vermesi ve 2015 seçimlerinde barajın kaldırılması hukuken mümkün mü?

Anayasa Mahkemesi, tüm yasalar gibi seçim yasalarının da Anayasaya uygun olup olmadığını denetleyebilir ve Anayasaya aykırı bulduğu yasaları iptal edebilir. Bu, elbette Mahkemenin yetkileri arasındadır. Nitekim Anayasa Mahkemesi, hem 1961 Anayasası hem de 1982 Anayasası dönemlerinde seçim yasalarına ilişkin başvuruları değerlendirmiş, kimi zaman iptal kimi zaman iptal isteminin reddi yönünde karar vermiştir. Mevcut tartışmanın iki nedenden kaynaklandığını düşünüyorum. Birinci neden aslında salt bu olaya özgü değil. Anayasa Mahkemesi’nin varlığına, anayasa yargısının meşruluğuna ilişkin daha köklü bir tartışmanın izdüşümü. Bir başka deyişle, aslında farklı demokrasi anlayışlarının, çoğunlukçu demokrasi - çoğulcu demokrasi tartışmasının bir yansıması... Şöyle de denebilir: Meclis’teki çoğunluğun iradesiyle millî iradeyi eşitleyen anlayışın tezahürü.

İkinci neden ise, bir anlayış meselesinden çok, hukuk tekniğine ilişkin bir tartışmadan kaynaklanıyor. Sorun bu kez konunun bireysel başvurular nedeniyle gündeme gelmiş olması. Daha açık bir ifadeyle, tartışılan sorun şöyle ortaya konabilir: “Anayasa Mahkemesinin bireysel başvuruları incelerken norm denetimi yapma, Anayasaya aykırı bulduğu yasaları iptal etme yetkisi var mıdır?” Bu tartışma da aslında, Anayasa metni ile Anayasa Mahkemesinin Kuruluş Yasası arasındaki farklılıktan kaynaklanıyor. Şöyle ki, Anayasanın 148. maddesine göre tüm kamu gücü işlemlerine, bu arada yasamanın işlemlerine karşı da bireysel başvuru yoluna gitmek mümkün. Oysa, 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluş ve Yargılama Usulleri Hakkındaki Kanunun 45. maddesinde “yasama işlemlerine karşı doğrudan bireysel başvuru yapılamayacağı” öngörülüyor. Bu durumda bana göre sorunu çözecek olan yine Anayasa Mahkemesi’nin kendisidir. Anayasa Mahkemesi mevcut başvuruları incelerken iki şey yapabilir.

Bir, ortada bir hak ihlali olduğuna karar verir; bu ihlalin yasadan kaynaklandığını saptar; ancak yetkisinin burada sona erdiğini belirterek, bir anlamda kendi kendini sınırlayarak, ihlalin giderilmesini, yani söz konusu yasanın değiştirilmesi görevini Meclise bırakır.

İki, davaya bakmakta olan Mahkeme sıfatıyla, söz konusu yasanın Anayasaya uygunluğu meselesini gündemine alır ve önce bu sorunu çözer. Nitekim Yüce Divan sıfatıyla baktığı davalarda ve siyasi parti kapatma davalarında bu yola başvuruyor. Ben başından beri Anayasa Mahkemesinin bireysel başvurularda da bu yolu izlemesi gerektiğini savundum. Bu konudaki teknik tartışmalara fazla girmeyeyim burada; ancak hem usul ekonomisi, yani hukuki uyuşmazlıkların mümkün olan en kısa sürede çözüme bağlanması ilkesi bakımından hem de yasadaki “yasama işlemlerine karşı doğrudan bireysel başvuru yapılamayacağı” yönündeki düzenlemeden yola çıkarak, bu tür bir “dolaylı denetim”in en uygun çözüm yolu olduğu kanısındayım.

Olası bir hak ihlali kararı durumunda, ihlali doğuran durumun derhal ortadan kaldırılması ilkesi geçerli olacak mı? Böyle bir karar 2015 seçimlerini nasıl etkileyecek?

Bu sorunun yanıtı da aslında Anayasa Mahkemesi’nin yukarıdaki yollardan hangisini seçeceğine bağlı olarak değişiyor. İhlalin yasadan kaynaklandığını saptamakla yetinirse, elbette ki seçim yasasını değiştirmek ve barajı indirmek ya da kaldırmak TBMM’ye düşer. İkinci yolu seçer ve ihlale neden olan yasayı iptal ederse; artık ortada baraj kalmayacağından 2015 seçimleri, yeni bir yasal düzenleme yapılmazsa barajsız olarak yapılır. Bu konuda bir şey daha yapabilir Anayasa Mahkemesi. Yasayı iptal edebilir, ancak iptal kararının yürürlüğe gireceği tarihi erteleyebilir. Yani Meclis’e yeni bir yasa yapacak süreyi tanıyabilir. Tüm bu seçenekler bakımından akla gelebilecek bir soru da şu: Anayasanın 67. maddesi, seçim yasalarında yapılacak değişikliklerin, bir yıl içinde yapılacak seçimlerde uygulanamayacağını öngörüyor. Bu durumda ne olacak? Bu düzenlemenin amacı, aslında seçim yasalarının taşıdığı önem nedeniyle, Meclis’teki çoğunlukların seçim yasalarıyla sık sık oynayarak, gelecek seçimlerde kendi lehlerine sonuçlar yaratacak düzenlemeleri yürürlüğe koymalarını önlemek. Yani, bizim tartıştığımızın tam tersi bir durum söz konusu. Üstelik TBMM geçmişte de Anayasaya eklediği geçici maddelerle bu hükmün uygulanmasını erteledi. Sonuçta sorunu çözmek için farklı formüller bulunabilir; önemli olan bu yönde bir iradenin ortaya çıkması.

Özellikle iktidar partisinin hukukçu milletvekillerinden gelen, "Biz de AYM'ye yeniden üye seçeriz" ya da "AYM'nin gerekliliği tartışma konusu olur" türü açıklamaları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu tür açıklamalar aslında yeni değil. Daha önce de “Anayasa Mahkemesinden büyük Meclis var”, “Meclis isterse Anayasa Mahkemesini kaldırabilir” gibi beyanlara tanık olduk. Yukarıda da değindiğim gibi, Meclisteki çoğunluğun iradesiyle millî iradeyi eşitleyen anlayışın bir yansıması bu. Aslında bugün artık geçmişte, belki 18. ve 19. yüzyıllarda, kalmış bir yaklaşımın izdüşümü olduğunu söylemek de mümkün. Çünkü bu anlayış demokrasinin “saf temsilî” olarak adlandırılan biçiminden başka türlüsünü kabul etmiyor. Bu yaklaşıma göre, demokrasi, dört yılda bir yapılan seçimlerden ve sandıktan ibaret. Seçim ve sandık elbette demokrasinin ön koşulu, ilk şartı. Seçimsiz ve sandıksız bir demokrasiyi düşünmek olanaklı değil. Ama 21. yüzyılda, bana kalırsa, genelde yargı denetiminin, özelde anayasa yargısının olmadığı bir demokrasiden söz etmek de aynı şekilde mümkün değil.


>> Baraj İptaline 'Alman Modeli'

>> Mustafa Şentop: Seçim barajı tartışması Gezi'nin devamı

>> Burhan Kuzu: 'Baraj kaldırılırsa yok hükmünde sayarız, karar uygulanmaz'


>> ‘Yüzde 10 barajı’ tartışması


 Haber: HAKKI ÖZDAL - Radikal
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.