Ayrıcalıkların sadece eşitlikten doğduğu, vatandaşın yönetime, yönetimin halka, halkın da adalete tabi olduğu bir düzen istiyoruz.” M.ROBESPIERRE

1789 FRANSIZ DEVRİMİ’NE FARKLI BİR YAKLAŞIM – “ESKİ REJİM VE DEVRİM” – TOCQUEVILLE

Tarihe damgasını ‘liberté-egalité-fraternité’, yani ‘özgürlük-eşitlik- kardeşlik’ sloganı ile vuran, yeni çağı kapatıp yakın çağı açan, Ekim Devrimi/Rus Devrimi ile birlikte tarihin en önemli iki devriminden birisi olan 1789 Fransız Devrimi, Fransa’daki ‘Ancien Regime’i, yani ‘Eski Rejimi’, yani mutlak monarşiyi yıkmış, yerine cumhuriyet yönetimini kurmuştur.

Sadece Fransa’yı değil, tüm dünyayı sarsan, çağ kapatıp çağ açan bu devrimin gerçek niteliği nedir, dünya siyasi tarihine olan etkileri nelerdir, neleri ortadan kaldırmış, neleri getirmiştir?

Amerikan Demokrasisi’ isimli kitabıyla tanınan, Fransız bürokrasisi içinde önemli mevkilerde görev yapan, aynı zamanda seçkin ve yetkin bir siyaset bilimci, düşünür ve hukukçu olan Alexis de Tocqueville’in Fransız resmi kaynaklarına dayanarak yazdığı ‘Eski Rejim ve Devrim’ isimli eserinde yer verdiği tespit ve açıklamalar, 1789 Fransız Devrimi ile ilgili olarak çoğumuzun bildiklerini, yani bu konudaki ‘resmi görüşü’ çöpe atacak, deyim yerindeyse ezber bozacak nitelikte ve içeriktedir.

Eski Rejim ve Devrim’ isimli çalışmasına, benim bu yazıya başlarken sorduğum: ‘Bu devrimin gerçek niteliği nedir? Dünya siyasi tarihine olan etkileri nelerdir? Neleri yok etmiş, neleri getirmiştir?’ sorularıyla başlayan ve kitabında bu soruların cevabını belgelere dayalı olarak veren Tocqueville kitabına yazdığı önsözde: ‘…Devrimi yapanların Eski Rejimi yok eden devrimi yönetirken taşıdıkları duyguların, alışkanlıkların, hatta fikirlerin pek çoğunu o rejimden devralıp korumuş ve yeni toplumu inşa ederken istemeden de olsa bu kalıntılardan yararlanmış olduklarına inanmışımdır; öyle ki, hem devrimi, hem de gerçekleştirdiklerini iyice anlayabilmek üzere bir an için görmekte olduğumuz Fransa’yı unutmak ve artık olmayan o Fransa’yı gidip mezarında sorgulamak gerekiyordu. Ben de bu kitapta bunu yapmaya çalıştım…’ demekte ve önsözünde ifade ettiği gibi gerçekten devrimin bizim bildiğimizden, bize öğretilenden çok farklı bir analizini ve sorgulamasını yapmakta, bu konudaki resmi görüşün dışına çıkmakta, bu görüşe aykırı olan pek çok tespitte ve açıklamada bulunmaktadır.

Elbette, tarihsel olaylarla ilgili olan bu ve benzeri analizlere ve eleştirilere hemen teslim olmamak, önyargılı, taraflı olabilirler diyerek bunları mülahazat hanesi boş bırakılarak değerlendirmek gerekir. Ancak yazar, düşünür ve siyaset bilimci olarak güvenilir kişiliğiyle tanınan ve bilinen Tocqueville’i ve yazdıklarını ciddiye almamak mümkün olmadığı gibi doğru da değildir. Özellikle Tocqueville’in kitabında yazdığı hemen her şeyi resmi Fransız kaynaklarına dayandırdığı göz önüne alındığında, Tocqueville’in ‘Eski Rejim ve Devrim’ isimli eserinde yazdıkları daha da bir önem, değer ve ciddiyet kazanmaktadır.

Nitekim değerli iktisatçı, tarihçi ve siyaset bilimci Mehmet Ali Kılıçbay, kitaba ‘En Gerçekçi Senaryo’ başlığıyla yazdığı olağanüstü içerikteki sunuş yazında, Tocqueville’i doğrulamakta ve kitapla ilgili olarak şunları demektedir: ‘İnsanlık tarihinin büyük dönemeçlerinin, hem yaşanırlarken hem de anılırlarken kalın bir efsane perdesinin arkasında gözlerden gizlenmeleri, kaçınılması çoğu zaman mümkün olmayan bir durum, adeta bir kaderdir. Çünkü bu cins dönüm noktaları neredeyse insanlığın tümü için ilgi odakları oluşturmakta ve bu nedenden ötürü de umutların ve temennilerin, sanki birer olguymuşcasına içine dolduruldukları bir kırk-ambar haline dönüşmektedirler. Bu gibi olaylar, insanların düşlerle gerçekleri, umutlarla hakikatleri, temennilerle yaşananları aynı düzleme getirdikleri kolektif efsaneler haline gelmektedirler. Tabii, yıktığını iddia ettiğinden farklılaşma telaşı içindeki dönüşüm mimarisi de bu efsanenin oluşmasına önemli katkılarda bulunmaktadır…

Açık söylemek gerekir ise, Tocqueville’in yazdıklarını okuyunca, şahsen ben de, herkes gibi hakkında az çok bir şeyler bildiğim 1789 Fransız Devrimi hakkında, o güne kadar okuduklarımın ve bildiklerimin çok büyük kısmının, yaşanmış gerçeklerden daha ziyade büyük bir masala, düşe ve efsaneye dayandığını görmenin şaşkınlığını yaşadım.

Öyle ki,  Tocqueville’in yazdıklarına göre, devrimin getirdiğini iddia ettiği ve bu konudaki resmi görüşte de öyle sunulan düzenin parçalarının çok büyük kısmı, devrimden çok daha önce Fransız toplumunda mevcuttur.   Nitekim bu konuda Tocqueville, ‘Devrim ne kadar köktenci davranmış olursa olsun, yine de genelde varsayıldığından çok daha az yenilik getirmiştir…Özel amacı her yerde Ortaçağ kurumlarının kalıntılarını ortadan kaldırmak olan Devrim, bu kurumların çok daha iyi korunmuş olarak rahatsızlıklarını ve katılıklarını halka en fazla hissettirdikleri yörelerde değil de, tersine, bunları onlara en az hissettirdikleri yörelerde patlak vermiştir; öyle ki, bu kurumların boyunduruğu, gerçekte en hafif olduğu yerlerde en dayanılmaz görünmüştür…Köylü dilediği gibi gidiyor, geliyor, satın alıyor, satıyor, pazarlık ediyor, çalışıyordu. Serfliğin son kalıntıları artık yalnızca Doğu’daki bir ya da iki taşra vilayetinde, sonradan fethedilmiş olan taşra vilayetlerinde görülüyordu; başkaca her yerde serflik tümüyle ortadan kaybolmuştu ve lağvedilmesi üzerinden o kadar çok zaman geçmişti ki, tarih bile unutmuştu. Günümüzde gerçekleştirilen bilimsel araştırmalar, XIII. Yüzyıldan itibaren, Normandiya’da artık serfliğe rastlanmadığını kanıtlamıştır…Ama Fransa’da, halkın yaşam koşullarında başka bir devrim daha gerçekleşmiş durumdaydı: Köylü yalnızca serflikten kurtulmuş olmakla kalmamıştı; aynı zamanda toprak sahibi haline de gelmişti…Uzun süre toprak mülkiyetine ilişkin paylaştırmanın Devrim’den miras kaldığı ve yalnızca onun sayesinde gerçekleştirildiği sanılmıştır; gerçeğin bunun tam tersi olduğu bin türlü tanıklıkla kanıtlanmış durumdadır…’ demekte, yani Ortaçağ kalıntısı olan feodal yapının, derebeylik ve serflik düzeninin, devrimin gerçekleşmesinde çok fazla etkisi olmadığını ifade etmektedir.

Buna göre, devrim bir kopuşu değil, aksine sürekliliği sağlamıştır. Hem Tocqueville’in, hem de Mehmet Ali Kılıçbay’ın ifadesiyle, Fransız toplumunun devrimin getirdiği eskinin devamı olan düzeni kabul etmesinin, bu düzeni özümsemesinin ve içselleştirmesinin nedeni budur. Esasen bu durum sosyolojik bir gerçekliktir ve o nedenle sosyoloji biliminin esaslarına da uygundur.

Bu noktadaki ince çizgi, devrime rağmen ve devrimden sonra, eski rejimin hayaletinin fiili duruma aykırı olarak varlığını hukuk alanında sürdürmüş olmasıdır. Zira ve Tocqueville’in resmi Fransız belgelerine dayalı olarak verdiği bilgilere göre, feodal üretim şekli ve ilişkileri devrimden çok daha önceleri ortadan kalkmış, toprak sahiplerinin çok büyük bir kısmı kapitalist üretim ilişkilerinin içine girmiş olmasına rağmen, feodal hukuk sistemi varlığını devam ettirmektedir. Bu konuda devrimin yaptığı yegane şey, fiili durumla hukuki durumu eşitlemek olmuştur. Buna göre devrim yeni bir toplum, yeni kurumlar ve yeni bir ekonomik düzen yaratmamış, sadece kendisinden çok önce ortaya çıkmış olan kurumları, bunlara uygun bir hukuk düzeninin içine sokmuştur. Yani devrim bu konuda bilinenin, iddia ve kabul edilenin aksine feodaliteye son vermemiştir.

Yine aristokrasiye, diğer bir deyişle soyluluğa son veren de devrim değildir. Tocqueville’in ifade, Mehmet Ali Kılıçbay’ın işaret ettiği üzere, soyluluk devrimden çok önce devrini tamamlamış, anakronik bir sınıf haline gelmiştir. Zira krallar soyluluğu ülkenin ve devletin sahibi konumundan çıkarmış, onları devletin memuru statüsüne indirgemiş, soyluluğun bu son imtiyazına ise devrimin gelmesinden çok daha önce burjuvazi son vermiştir. Devrimin bu konuda yaptığı tek şey, soyluluğa son vermek değil, soyluluk düşüncesini ortadan kaldırmak olmuştur. Nitekim Tocqueville eserinde bu konuda şunları yazmaktadır: ‘…Sık sık şöyle denildiğini duydum: Çok uzun bir zamandan beri devlet yönetimine katılmayı bırakmış olan soylular, kırsal alanın yönetimini sonuna kadar ellerinde tutmuşlardı; buralarda köylüyü senyörler yönetiyordu. Bu görüş düpedüz yanlıştır. XVIII. yüzyılda kırsal alandaki kilise çevresinin her türlü işi, artık senyörlüğe bağlı olmayan ve senyör tarafından seçilmeyen belli sayıdaki memur tarafından çekip çevrilmekteydi; bunlardan bazıları, krallığın taşradaki denetçisi tarafından atanıyordu, ötekileri bizzat köylüler seçiyorlardı…Fransız soyluları uzun zamandan beri kamu idaresine ancak bir noktada, adaletin dağıtılmasında katılıyorlardı.İçlerinden en önde gelenleri, kimi davalarda kendileri adına karar veren yargıçlara sahip olma hakkını korumuşlardı…ancak krallık erki senyörlüğün adaletini kısmış, sınırlamış, kendine bağlamıştı…Soyluluğa ilişkin bütün tikel haklar için de aynı şey geçerliydi. Bu hakların siyasal kısmı ortadan kalkmıştı; geriye bir tek parasal kısmı kalmıştı ve bu da kimi durumlarda alabildiğine büyümüştü…Soyluların rahatsız edici ayrıcalıkları vardı, masraflı haklara sahiptiler; ama toplum düzenini sağlıyorlardı, adalet dağıtıyorlardı, yasayı uygulatıyorlardı, zayıfların yardımına koşuyorlardı, kamusal işleri yürütüyorlardı. Soylular bu işleri bıraktığı ölçüde, ayrıcalıklarının yükü de daha ağır görünmeye başladı ve bizatihi varoluşları bile anlaşılmaz olup çıktı….

Bu konuda yanlış bilinen bir diğer husus, 1789’un bir ‘burjuva devrimi’ olarak nitelendirilmesidir. Öyle ki, Tocqueville’in yazdıklarından hareket eden Mehmet Ali Kılıçbay’a göre, 1789 Devrimi öncesinde Fransa’da sosyal, siyasal ve ekonomik yönden ortak ve aynı çıkarlara sahip bulunan tek bir burjuvazi sınıfı değil, çok sayıda burjuva ve burjuvazi vardır. Bunların bir kısmını oluşturan sanayi burjuvazisi tamamen kapitalizmden yanadır. Diğer tarafta ise, ağırlıklı olarak kentlerde yerleşik olan, orta sınıf tüccarlar ile esnaflardan oluşan bir ticaret burjuvazisi vardır. Bunlar tıpkı tarımla uğraşan köylüler gibi, fiyatların devlet tarafından belirlendiği ve desteklendiği anti-kapitalist bir sosyal ve ekonomik düzenin tarafıdırlar.

Mehmet Ali Kılıçbay’ın da ifade ve işaret ettiği üzere, Ortaçağda atomize bir güç olarak devletin, ekonominin ve siyasetin karşısında örgütlü bir güç olarak var olan ve bir yönetim şekli olarak krallığın oluşmasına, yerleşmesine ve kurumsallaşmasına önemli katkılarda bulunan Kilise ve ruhban sınıfı, daha 1789’a gelinmeden önce işlevini ve ağırlığını kaybetmiş, adı olan ve fakat adıyla orantılı gücü bulunmayan etkisiz bir eleman haline gelmiştir. Fransız Devrimi bu filli durumu sadece doğrulamıştır.

Nitekim Tocqueville, bu konuda şöyle yazar: ‘…Oysa ki, dinlere yönelik savaşın bu büyük ihtilal içindeki küçük bir olaydan başkaca bir şey olmadığına, fizyonomisinin göze çarpıcı ve bununla birlikte uçucu bir çizgisi, kendi öz ruhunun değil de ondan önceki ve onu hazırlamış olan tikel olguların, tutkuların, fikirlerin geçici bir ürünü olduğuna ikna olmak bugün kolaydır…

Bununla birlikte, Tocqueville, devrimin Kilise’ye karşı radikal bir tavır içinde olduğuna vurgu yapar ve fakat Fransızların devrim öncesinde de dine karşı soğuk, hatta düşmanca bir tavır içinde olduğunu özellikle ifade eder. Bu çerçevede şunları yazar: ‘…papazlar öte dünyanın işlerini düzenleme iddiasında oldukları için değil, ama bu dünyada toprak sahibi, senyör, ondalıkçı (Çevirenin Notu: Kilise gelirlerinden onda bir karşılık alan görevliler) ve yönetici oldukları için Kilise, kurulacak yeni toplum içinde yer almayacak olduğu için değil, ama un ufak edilmesi söz konusu olan o eski toplumun içinde, o sırada en ayrıcalıklı ve en güçlü yeri işgal ettiği için.’ Yani toplumun ve devrimi yapanlar ile onların destekçilerinin, Kilise’ye ve ruhban sınıfına karşı olan hasmane tutumunun nedeni, dini değil, sosyal, siyasal ve ekonomiktir.

Gerek buna, gerekse Tocqueville göre, devrim sanılanın aksine, dinsel inançların imparatorluğunu yıkmak için yapılmamıştır. Görüntülere rağmen, devrim, temelde toplumsal ve siyasal bir ihtilaldir ve bu türden kurumların çerçevesi içinde, hiçbir şekilde düzensizliği sürdürmeye, bir bakıma düzensizliğe istikrar sağlamaya, hasımlarının iddia ettiği gibi anarşiyi yöntemleştirmeye yönelmemiş, daha çok kamusal yetkenin gücünü ve haklarını çoğaltmak konusunda çaba göstermiştir. Öyle olduğu için de, devrim, Fransız uygarlığının o aşamaya kadar taşıdığı kimliği değiştirmek, gelişmelerini durdurmak, Fransa’nın Batı toplumu içindeki insan toplumlarının dayandıkları temel yasaların hiçbirisini özünde değiştirmek zorunda kalmamıştır. O nedenle, devrimin, birçok yüzyıl boyunca Avrupa halklarının çoğunda ortak kabul etmeksizin hüküm sürmüş olan ve genellikle feodal kurumlar adı altında tanımlanan siyasal kurumları, koşulların eşitliğini temel alan daha tekdüze ve daha basit bir toplumsal ve siyasal düzeni ikame etmek üzere, ortadan kaldırmaktan başka herhangi bir etkisi olmamıştır.

Devrimin ne kadar radikal davranmış olursa olsun, genelde varsayıldığından çok daha az yenilik getirdiğini ifade eden Tocqueville, onun hakkında söylenebilecek tek şeyin, eski toplumdaki aristokratik ve feodal kurumlardan kaynaklanan her şeyi, herhangi bir şekilde onlara bağlı olan her şeyi, hangi derecede olursa olsun onların en ufak izini taşıyan her şeyi yok ettiğini eklemeyi de ihmal etmez.

Bu noktada Mehmet Ali Kılıçbay’ın özellikle işaret ettiği bir noktayı da ifade etmeden geçmemek gerekir. O da şudur: ‘Bugün dünyanın gerçek anlamda tek laik ülkesi Fransa’dır ve bu, büyük devrimin en büyük armağanıdır; çünkü dünyadaki bütün ülkeler, kendi laisitelerini ancak bu kıstasa atfen oluşturabilmektedirler. Tocqueville’in bu vurgusu, Fransız Devrimi üzerine laf edenlerce, nedense geçiştirilmektedir.

Tocqueville’in ifade, Mehmet Ali Kılıçbay’ın işaret ettiği üzere, demokrasinin olmaz ise olmaz bir ilkesi olan laiklik anlayışının ortaya çıkması 1789 Fransız Devrimi sayesindedir. Sadece laiklik ilkesi değil, insan hakları, demokrasi, eşitlik, özgürlük, kardeşlik, milliyetçilik, işçi hakları, liberalizm, adalet, ulusal egemenlik gibi ideolojiler, kavramlar ve kurumlar da, 1789 Fransız Devrimi ile ortaya çıkmış, giderek tüm dünyaya yayılmış ve gelişen milliyetçilik akımıyla birlikte birer birer yıkılan monarşik yönetimlerin yerini ulus devletler almaya başlamıştır.

Laiklik ilkesi dışında Fransız Devrimi’nin sağladığı en önemli kazanım, insan haklarının uluslararası düzeyde değer kazanmasında çok önemli bir yeri ve işlevi olan ‘1789 Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Beyannamesi’nin kabul ve ilan edilmiş olmasıdır. Devrimin sağladığı bu ve diğer kazanımlar, Tocqueville tarafından da takdirle ifade edilmiştir. Bu konuda Tocqueville eserinde şunları yazmaktadır: ‘…Onlarla beraber, önce 89’un, eşitlik ve özgürlük aşkının yüreklerine dolduğu; yalınızca demokratik kurumlar değil, ama özgür kurumlar da kurmak istedikleri; yalınızca ayrıcalıkları yok etmedikleri, ama hakları da tanıyıp kutsadıkları o ilk dönemini; gençlik, coşku, gurur, cömert ve içten tutkular zamanını, hatalarına rağmen insanların sonsuza kadar anılarını saklayacakları ve de, daha çok uzun bir süre, onları yozlaştırmak ve kötüleştirmek isteyecek olanların uykusunu kaçıracak zamanı katettim.

Bütün bu kazanımları takdirle karşılayan ve bunun ifade eden Tocqueville, devrimin gerek kendi var ettiklerini, gerekse mevcut bulduklarını yok etmesi karşısında da isyanını ifade etmekten kaçınmaz. Bu konudaki düşünce ve eleştirilerini şu sözlerle dile getirir: ‘…Bir yandan devrimin akışını hızlı bir şekilde izlerken, aynı Fransızların hangi olaylar, hangi yanlışlar, hangi düş kırıklıklarıyla ilk hedeflerini terk etme noktasına geldiklerini ve özgürlüğü unutarak, dünyanın efendisinin eşit hizmetkarları haline gelmekten başkaca bir şey istemediklerini; Devrim’in devirmiş olduğundan da daha güçlü devirmiş olduğundan da daha güçlü ve çok daha mutlak bir hükümetin, o zaman nasıl bütün erkleri kapıp kendisinde topladığını, onca yüksek bir bedel ödenmiş olan bütün o özgürlükleri ortadan kaldırdığını ve yerlerine nafile imgeler koyduğunu; ne aydınlanabilen, ne toplaşabilen ne de seçebilen seçmenlerin oy kullanmalarına halk egemenliği; suskun ya da köleleşmiş meclislerin boyun eğişine verginin özgürce oylanması adını vererek; ve bir yandan ulusun kendi kendisini yönetme yetisini, hukukun başlıca güvencelerinin, düşünce, yazma ve konuşma özgürlüğünü, yani 89’un kazanımları içinde en değerli ve soylu olan şeyi ortadan kaldırırken, bir yandan da kendini hala nasıl o büyük adla süslediğini göstermeye çalışacağım…

Soyluluğun, feodalitenin, serfliğin devrimden çok önce ve daha krallık döneminde kaldırılmış olması gibi, kralın iktidarı da devrimden çok önce getirilen kurum ve yapılarla sınırlandırılmış ve dolayısıyla kralın iktidarının mutlaklığı fiilen ortadan kalkmıştır. Devrim geldikten sonra bu konuda yaşanan çıkmaz, sadece fiili durumla hukuki durumun birbirinden farklı olmasıdır. Devrim filli durumla, hukuki durum arasındaki bu farkı son derece radikal şekilde çözmüş, bu bağlamda monarşi yönetimine son vererek Cumhuriyet rejimine geçmiş, kraliyet dışındaki diğer bütün mikro iktidarların yetkilerini de ellerinden almıştır.

Tocqueville’in işaret ettiği önemli bir diğer husus, merkezi yönetim aygıtının ve kurumlarının devrim tarafından değil, eski rejim zamanında kuruldukları ve devrimin bu konudaki iddialarının gerçeğe uygun olmadığıdır. Buna göre devrimin bu olguya bağlı olduğuna ilişkin iddialar ve değerlendirmeler doğru değildir.

Aynı şekilde devrim öncesinde ‘les philosophes’ denilen Fransız entelektüellerinin de devrimin gerçekleşmesinde iddia edilenin ve sanılanın aksine çok fazla etkileri yoktur. Fransız toplumunun siyasal yetkiye sahip tabakası olan soyluluğun tasfiye edilmesi, buna bağlı olarak merkezi iktidarın güçlenmesi sonucu ortaya çıkan ve o aşamaya kadar etkin olan siyasal elitin yerini alarak siyaset oluşturucu bir güç haline gelen, ancak devrimi yapanların iktidarına hiçbir şekilde ortak olmayan bu entelektüeller, toplumun kanaat önderleri olarak asıl işlevlerini devrimden sonra yerine getirmişler, bu bağlamda devrimin Fransa’da ve Fransa dışında bir efsane haline gelmesinde önemli bir rol oynamışlardır. Esasen devrimin tüm dünyaya bir idealler ve mitler toplamı olarak yayılmasını sağlayan entelektüel karakteri de, ‘les philosophes’ denilen Fransız entelektüelleri sayesinde olmuştur.

Nitekim Mehmet Ali Kılıçbay yazdığı sunuş yazısında bu durumu, Tocqueville ile ilişkilendirmekte, bu bağlamda devrim hakkındaki yanlış ve yanıltıcı imgelerin kaynağı Tocqueville’e sorulmuş olsaydı eğer, o bunu devrimin kendisine bağlardı demekte ve bu konudaki tespitini ‘Fransız Devrimi ayakta kalabilmek için, kendi farklılığını kanıtlamak ve bir devri sabık yaratmak durumundaydı. Kendisinden öncesine ilişkin tüm anlatıları, kendi öncesinin öyle olduğuna değil, tersine, öyle gösterilmek istendiğini ortaya çıkartır.’ şeklinde  açıklamaktadır.

Tocqueville’un uzun uzun anlattıklarına, Mehmet Ali Kılıçbay’ın kısa vurgusuna göre, devrim gerçekleştiğinde kral olan XVI. Louis dönemi, Eski Rejim’in, yani monarşi döneminin ekonomik yönden en müreffeh dönemidir ve bu durum devrimin çabuklaşmasındaki en önemli etkenlerden birisidir. Bunun nedeni insanların, önlerindeki ufuk açık olduğunda huzursuzlanmaları, maddi refah ile hukuk sistemi arasındaki çelişkilerden rahatsızlık duymalarıdır.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
siyasi yorum 7 gün önce

1750 den sonra güçlenen sermaye odakları amerika kıtasında kendilerine yer buldular oraya kurdukları merkezden ilk eski dünya ülkelerindeki monarşiyi kendi halkına cumhuriyet maskesi altında yıkmayı başardılar.halk zannediyorki yönetimde söz sahibi olacağız ama krallıkları sadece şekil değiştirdiğini zamanla gördüler halada görüyorlar.bu yıkım domino taşı gibi 1950 lere kadar tüm dünyada başarılı oldu.aslında ne oldu tek kutuplu bir dünya kuruldu.yani haraçını kendi kralına vermiyorsun amerikadaki krallara veriyorsun ne anladık biz bu işten ozaman.