Anayasa Mahkemesi, adli kontrol kurumunun uygulanmasında azami sürelerin hesaplanmasına ilişkin olarak 16/04/2026 tarihinde Resmî Gazete yayınlanan 16/12/2025 tarihli kararında Ceza Muhakemesi Kanunu madde 110/A maddesinin mahkemelerce farklı şekillerde yorumlanmasının önüne geçerek bir karar vermiştir.

AYM, söz konusu kararında açıkça CMK 110/A maddesinde belirtilen azami sürenin hesabının yapılmasında soruşturma ve kovuşturma evreleri arasında bir ayrım yapılmadığı gibi hüküm öncesi veya hüküm sonrası gibi bir ayrım yapılmadığı hususu çok net bir şekilde hüküm altına alınmıştır. Kararın ilgili kısmına göre;

... Ağır Ceza Mahkemesinin kanun yolunda geçen sürelerin azami sürenin hesabına dâhil olmadığı yönündeki tespitin de değerlendirilmesi gerekir. Adli kontrolle ilgili azami süreler belirlenirken 5271 sayılı Kanun’da soruşturma ve kovuşturma evreleri arasında bir ayrım yapılmadığı gibi hüküm öncesi ve hüküm sonrası şeklinde bir ayrım da yapılmamıştır...” yönündedir.

Yine yukarıda künyesi verilen Anayasa Mahkemesi kararında, kanun yolunda hesaplanan sürelerin hesaplanmaması durumunun yalnızca tutuklama ile ilgili olduğu belirtildikten sonra bu durumun özgürlükten yoksun bırakma niteliğinde olmayan yurt dışına çıkış yasağı şeklindeki adli kontrol tedbiri için uygulanamayacağı ve bu itibarla kanun yolunda geçen sürelerin CMK 110/A maddesinde belirtilen azami sürelerin hesaplanmasına dahil edilmesi gerektiği çok net bir şekilde hüküm altına alınmıştır. Bu konudaki ilgili kısım ise;

“...Kanun yolunda geçen sürelerin azami sürenin hesaplanmasında dikkate alınmaması suç isnadına bağlı tutuklama ile ilgilidir. ... Mahkûmiyete bağlı tutma ile suç isnadına bağlı tutmanın nitelik farkından kaynaklanan bu tespitin özgürlükten yoksun bırakma niteliğinde dahi olmayan yurt dışına çıkış yasağı şeklindeki adli kontrol tedbiri için de geçerli olduğunu söylemek mümkün değildir. Bu nedenle hüküm verildikten sonra adli kontrol tedbirinde geçen sürenin de hesaba katılması gerekmektedir...” şeklindedir.

Fakat, bazı yerel mahkemelerce AYM’nin bu kararı kapsamında yapılan itirazların “Sanık ...... müdafiinin talebi ve dosyanın incelenmesinde dosyada ayrıntısı Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun 12/04/2011 Tarihli, 2011/1-51 Esas ve 2011/42 Karar sayılı ilamında da belirtildiği üzere kanun yolu aşamasında geçen sürelerin adli kontrol süresinden sayılamayacağı nazara alındığında sanık müdafiinin adli kontrol kararının kaldırılması talebinin reddine” şeklinde kararların verildiği görülmektedir.

Öncelikle bazı yerel mahkemelerin atıf yaptığı 2011 tarihli Yargıtay CGK kararı incelendiğinde o dönemki Yargıtay Ceza Genel Kurulu başkanı dahil 5 üyenin karşı oy kullanarak adli kontrol süresi hesaplanırken yasa yolundaki sürelerin de dikkate alınacağı yönünde karşı oy yazdıkları görülmektedir. Yani, bazı yerel mahkemelerce emsal gösterilen karar güncel olmamakla beraber kendi içinde de oy birliği ile alınmış bir karar değildir.

Fakat bu durumun ötesinde iki farklı eleştiri noktası daha bulunuyor.

1. Eleştiri

Bu eleştirilerimizden ilki; Anayasa madde 153/6’nın ihlali yönündedir. Anayasamızın 153. maddesinin 6. fıkrasındaki “Anayasa Mahkemesi kararları Resmî Gazetede hemen yayımlanır ve yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzelkişileri bağlar.” hükmü karşısında AYM’nin kararlarına uymak Anayasal zorunluluktur. Anayasamızın 138. maddesinin 4. fıkrası ise “Yasama ve yürütme organları ile idare, mahkeme kararlarına uymak zorundadır; bu organlar ve idare, mahkeme kararlarını hiçbir suretle değiştiremez ve bunların yerine getirilmesini geciktiremez.” olarak düzenlenmiştir. Söz konusu hüküm gereğince de AYM’nin emredici nitelikte olan söz konusu kararlarının ifası geciktirilemez niteliktedir.

Anayasa Mahkemesi’nin kararlarına uyma zorunluluğu yalnızca hak ihlali verilen kişinin yargılandığı mahkeme için değil, aynı durumda olan herkes için emsal teşkil etmektedir.

T.C. Danıştay 8. Daire’nin 2020/6550 E. 2022/6643 K. ve 17/11/2022 tarihli ilamında da “Anayasa Mahkemesi kararlarının bağlayıcılığı yukarıda anılan 153. maddede yer aldığı gibi ayrıca "Anayasanın bağlayıcılığı ve üstünlüğü" başlığı altında 11. maddede de düzenlenmiştir. Anılan hükümler karşısında, yargı yerleri Anayasa Mahkemesi kararlarını dikkate almak ve gereklerini yerine getirmek durumundadırlar.” değerlendirmesi yapılarak Anayasa Mahkemesi kararlarının bağlayıcılığı idare hukuku açısından da açıkça vurgulanmıştır.

AYM, vermiş olduğu bir karar da (B. 2020/25089, T. 11/07/2024) aynen “Anayasa'nın 11. maddesine göre Anayasa hükümleri; yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, diğer kuruluş ve kişileri bağlayan temel hukuk kurallarıdır. Kamu makamlarının yargı kararlarına uyma zorunluluğunun dayanağı ise Anayasa'nın emredici nitelikteki 138. maddesinin dördüncü fıkrası hükmüdür. Bu bağlamda Anayasa'nın anılan hükümleri uyarınca devletin yargı kararlarına uyulmasını sağlayacak tedbirleri sağlaması ve gerekli mekanizmaları oluşturması zorunludur (Erol Aksoy [GK], B. No: 2016/11026, 12/12/2019, § 81” şeklindedir.

Bu hususta açıklığa kavuşturulacak noktalardan biri de, Anayasa Mahkemesi kararlarının gerekçelerinin de bağlayıcı olduğudur.

T.C. Danıştay İdare Dava Daireleri Kurulu’nun 2021/1828 Esas 2021/1630 Karar ve 04/10/2021 tarihli kararında “Anayasa Mahkemesinin karar gerekçelerinin de, hüküm fıkrasıyla bir bütün oluşturmasından dolayı bağlayıcı olduğu söylenebilir. Nitekim, Anayasa Mahkemesi de yerleşik içtihat haline gelen birçok kararında gerekçelerinin bağlayıcı olduğunu belirtmiştir (Örneğin; AYM Kararı: E:1988/11, K:1988/11, T:24/05/1988 ve E:2011/60, K:2011/147, T:27/10/2011).” gerekçesi kurularak çeşitli Anayasa Mahkemesi kararlarına atıf yapılmıştır.

Dolayısıyla, Anayasa Mahkemesi kararlarının gerekçeleri de her mahkeme için bağlayıcı konumda olup bu bağlayıcılık yalnızca hak ihlali verilen kişiye ilişkin dosyalarla sınırlı değildir.

2. Eleştiri

Diğer husus ise; eğer bazı mahkemelerce AYM kararı karşısında Yargıtay CGK kararına üstünlük tanınma imkanının olduğu varsayıldığında (hukuken hiçbir temelinin ve dayanağının olmadığını belirtmek isteriz), Yargıtay CGK’nın çok daha güncel (2015 ve 2022 tarihli) kararlarında AYM kararlarının bağlayıcılığı ve içtihat anlamında yol gösterici niteliği açıkça kabul edilmektedir.

T.C. Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun 2020/462 E. ve 2022/671 K. ve 26/10/2022 tarihli kararında aynen; “Anayasa Mahkemesince bireysel başvuru üzerine verilen kararların bağlayıcılığını değerlendiren Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 28.04.2015 tarihli ve 469-132 sayılı kararında; 'Bilindiği üzere Anayasanın 148. maddesi uyarınca herkesin Anayasada güvence altına alınmış temel hak ve özgürlüklerinden Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi kapsamındaki herhangi birinin kamu gücü tarafından, ihlal edildiği iddiasıyla Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunma hakkı bulunmaktadır. Anayasa Mahkemesinin diğer kararları gibi bireysel başvuruları inceleyen Bölüm kararları da yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzel kişileri bağlamaktadır. Bu itibarla Anayasa Mahkemesinin emsal nitelikteki bu kararı karşısında mevcut içtihatların yeniden gözden geçirilmesi gerekmiştir.' şeklinde açıklandığı üzere Anayasa Mahkemesi kararlarının bağlayıcılığı ve içtihadi anlamda yol gösterici niteliği tartışmasızdır.” değerlendirmesi yapılarak AYM'nin bireysel başvuru üzerine verdiği emsal kararlar karşısında mevcut içtihatların yeniden gözden geçirilmesi gerektiği ve ayrıca bu kararların bağlayıcı olması ve içtihadi anlamda yol gösterici olduğu net bir şekilde vurgulanmıştır.

Yani, daha basit bir söylemle, AYM kararlarına karşı dolaylı bir şekilde üstünlük tanınan Yargıtay CGK’nın güncel içtihatlarında, Anayasa’ya uygun olarak, AYM kararlarının üstünlüğünü açıkça kabul edilmesine rağmen bu yöndeki açıklayıcı ve öğretici kararların göz ardı edilerek muhakeme yapılmasının hatalı sonuçlara götürdüğü kuşkusuz ortadadır.

Fakat, bu tartışmaların hiçbirine girmeksizin Anayasa’nın 153/6 ve 138/4 maddeleri kapsamında mahkemelerin uygulanmakta olan adli kontrol sürelerinin azami süreye ulaşıp ulaşmadığını kendiliğinden hesaplaması gerekmektedir.

Hal böyle olmakla birlikte, bazı yerel mahkemeler tarafından, Anayasa Mahkemesi’nin güncel içtihadına rağmen 2011 tarihli Yargıtay Ceza Genel Kurulu kararına üstünlük tanınmasının hukuken isabetli olmadığı düşüncesindeyiz. Zira söz konusu yaklaşım, Anayasa Mahkemesi kararlarının bağlayıcılığı ilkesini göz ardı ederek Yargıtay Ceza Genel Kurulu kararına normatif hiyerarşi bakımından haklı gösterilemeyecek bir üstünlük atfetmekte; bu suretle ortaya çıkan birtakım uygulamalar, Anayasa Mahkemesi kararlarının bağlayıcı niteliğini düzenleyen Anayasal hükümlerle bağdaşmayan bir görünüm arz etmektedir.