Giriş

Velayet, boşanma ve ayrılık süreçlerinin yalnızca ebeveynler arasındaki hak paylaşımı meselesi olmadığını; esasen çocuğun bugünkü korunması ile gelecekteki kişilik gelişimini ilgilendiren bir kamu düzeni alanı olduğunu gösteren en hassas kurumlardan biridir. Türk hukukunda velayete ilişkin düzenlemelerin merkezinde, ebeveynin talebi ya da kişisel yaşam tercihleri değil, doğrudan doğruya çocuğun üstün yararı yer alır. Bu üstün yarar ilkesi, çocuğun yalnızca fiziksel bakımının sağlanmasıyla sınırlı değildir; onun duygusal güvenliğinin, ruhsal istikrarının, aidiyet duygusunun, eğitim sürekliliğinin ve aile içi bağlarının korunmasını da içerir. İşte kardeşlerin ayrılmaması ilkesi, bu bütüncül yaklaşımın en dikkat çekici yansımalarından birini oluşturur.

Boşanma sonrasında birden fazla ortak çocuk bulunduğunda, çocukların farklı ebeveynlere bırakılması ilk bakışta pratik bir çözüm gibi görünebilir. Örneğin bir çocuğun anneyle, diğerinin baba ile kalması, taraflar arasında “denge” kuran bir formül olarak düşünülebilir. Ancak Türk yargı pratiği, bu yaklaşımı genel kural olarak kabul etmemektedir. Bunun temel nedeni, kardeşlik ilişkisinin çocuk bakımından yalnızca kan bağına dayalı bir yakınlık değil; aynı zamanda gündelik yaşamı, ortak geçmişi, duygusal dayanışmayı ve boşanma sonrasında yaşanan sarsıntının birlikte göğüslenmesini sağlayan özel bir aile bağı olmasıdır.

Özellikle küçük yaş gruplarında kardeşlerin birbirinden ayrılması, ebeveyn ayrılığı nedeniyle zaten kırılgan hale gelmiş psikolojik dengeyi daha da zorlayabilir. Çocuk, anne-baba ayrılığından sonra en azından kardeşiyle birlikte kalarak tanıdığı aile çevresinin bir bölümünü muhafaza eder. Bu nedenle velayet uyuşmazlıklarında “kardeşlerin ayrılmaması” ilkesi, bağımsız bir ideal olmaktan çok, çocuğun ruhsal, sosyal ve duygusal bütünlüğünü koruyan bir hukuki araç niteliği taşır. Türk Medeni Kanunu’nda açık bir başlık altında düzenlenmemiş olsa da Yargıtay kararlarında ve öğretide bu ilkenin oldukça güçlü ve yerleşik bir konum kazandığı görülmektedir.

Bu makalede, kardeşlerin ayrılmaması ilkesinin normatif dayanakları, Yargıtay uygulamasındaki görünümü, istisnaları, çocuğun görüşüyle ilişkisi ve Türk velayet hukukundaki işlevi ayrıntılı biçimde incelenecektir.

I. Türk Velayet Hukukunda Temel Ölçüt: Çocuğun Üstün Yararı

Türk velayet hukukunda belirleyici ana kavram, tartışmasız biçimde “çocuğun üstün yararı”dır. Türk Medeni Kanunu’nun 182. maddesi boşanma veya ayrılık hâlinde mahkemenin çocuk ile ana-baba arasındaki ilişkileri düzenlemesini öngörürken; 339. ve 340. maddeler ana ve babanın çocuk bakımından karar alırken onun menfaatini gözetme, bedensel, zihinsel, ruhsal, ahlaki ve toplumsal gelişimini sağlama yükümlülüğünü açıkça ortaya koymaktadır. Çocuk Koruma Kanunu da aynı doğrultuda, çocuğun yarar ve esenliğinin gözetilmesini temel ilke olarak kabul eder. Dolayısıyla velayete ilişkin her tartışmanın başlangıç noktası, anne veya babanın hakkı değil, çocuğun korunmasıdır.

Bu çerçevede “çocuğun üstün yararı”, tek boyutlu veya soyut bir ölçüt değildir. Mahkemeler bu yararı belirlerken çocuğun yaşı, bakım ihtiyacı, sağlık durumu, eğitim düzeni, alıştığı çevre, kardeş ilişkileri, ebeveynlerin bakım kapasitesi, şiddet veya ihmal iddiaları, sosyal inceleme raporları ve idrak çağındaki çocuğun görüşü gibi çok sayıda unsuru birlikte değerlendirir. Yargıtay’ın istikrarlı yaklaşımı da bu yöndedir. Özellikle velayet ve kişisel ilişki kamu düzenine ilişkin görüldüğünden, yargılamanın her aşamasında ortaya çıkan yeni olgular dikkate alınır; statik değil dinamik bir değerlendirme yapılır.

Kardeşlerin ayrılmaması ilkesi de tam bu noktada çocuğun üstün yararının içinde konumlanır. Yargıtay, kardeşlerin birlikte büyümesinin çocukların kardeşlik ve paylaşım duygusunun gelişimi için önem taşıdığını; ayrılmalarının ise bedeni ve ruhi gelişimleri üzerinde olumsuz etkiler yaratabileceğini vurgulamaktadır. Ancak burada dikkat edilmesi gereken hukuki nokta şudur: Türk hukukunda mutlak olan şey kardeşlerin hiçbir koşulda ayrılmaması değil, üstün yararın gerektirmediği sürece ayrılmamasıdır. Yani kardeşlerin birlikte tutulması güçlü bir karine yaratır; fakat bu karine çocuğun bireysel yararıyla çatıştığı ölçüde aşılabilir.

Bu yaklaşım, velayet hukukunun çocuk-merkezli yapısına uygundur. Çünkü her çocuk ayrı bir kişilik taşısa da kardeşler arasındaki ilişkinin her bir çocuğun bireysel yararını desteklediği kabul edilmektedir. Böylece mahkeme bir yandan her çocuğu tek tek değerlendirirken, diğer yandan kardeş grubunun bir bütün olarak korunmasını da göz önünde bulundurur. Türk velayet hukukunun modern yönü de burada ortaya çıkar: çocuk, yalnızca bakıma muhtaç bir birey değil; sosyal bağları, duygusal ilişkileri ve gelişimsel ihtiyaçları olan bütünlüklü bir kişi olarak ele alınmaktadır.

II. Kardeşlerin Ayrılmaması İlkesinin Hukuki Niteliği ve Dayanakları

Kardeşlerin ayrılmaması ilkesi, Türk Medeni Kanunu’nda açık lafızla düzenlenmiş bir madde şeklinde karşımıza çıkmasa da, hem kanunun sistematiğinden hem de yüksek mahkeme içtihatlarından türetilen güçlü bir ilkedir. Bu yönüyle ilke, normatif dayanağını doğrudan tek bir hükümden değil; birden fazla düzenlemenin birlikte yorumlanmasından alır. Özellikle TMK m. 182, m. 339, m. 340 ve çocuğun korunmasına ilişkin m. 346 devamı hükümler, çocuğun menfaatine odaklanan bir velayet rejimi kurmaktadır. Bu rejim içerisinde kardeşler arasındaki duygusal ve sosyal bağın korunması, çocuğun gelişiminin parçası olarak değerlendirilir.

Yargıtay kararları, bu ilkenin uygulamadaki en somut kaynağıdır. 2. Hukuk Dairesi’nin çok sayıda kararında, “çocuğun üstün yararı gerektirmediği takdirde kardeşlerin birbirinden ayrılmaması ilkesi esastır” ifadesi tekrar edilmektedir. Bu ifade, artık münferit bir gerekçe olmaktan çıkıp yerleşik içtihat kalıbı haline gelmiştir. Yargıtay’a göre kardeşlerin ayrılması, kardeşlik ve paylaşım duygusunun gelişimini zedeleyebilir; bedeni ve ruhi gelişim üzerinde olumsuz etki doğurabilir; kardeşler arasındaki aile bağlarını zayıflatabilir. Böylece kardeşlerin birlikte kalması, bir tercih olmaktan ziyade çocuğun yararına yönelik güçlü bir hukuki beklentiye dönüşmektedir.

Öğreti de büyük ölçüde aynı yöndedir. Doktrinde, birden fazla müşterek çocuk bulunduğu durumlarda çok ciddi bir zorunluluk olmadıkça çocukların ayrı ebeveynlere verilmemesi gerektiği kabul edilmektedir. Bu konuda özellikle tez ve akademik çalışmalarda, kardeşlerin ayrılmasının boşanmanın çocuklar üzerindeki olumsuz etkilerini derinleştirebileceği; buna karşılık kardeş birlikteliğinin duygusal dayanıklılığı artırdığı vurgulanmaktadır. Kullanıma sunulan akademik içeriklerde de “kardeşlerin birbirinden ayrılmaması ilkesi”nin, çocuğun ruhsal bütünlüğü ve üstün yararı bağlamında ele alındığı görülmektedir.

Dolayısıyla hukuki nitelik bakımından bu ilke, bağımsız ama mutlak bir kural değil; çocuğun üstün yararı ilkesinin somutlaştırılmış bir alt ilkesi olarak değerlendirilmelidir. Yani hâkim, velayet kararını verirken önce üstün yararı arar; kardeşlerin birlikte kalmasının o yararı desteklediği durumlarda ilke devreye girer. Bu yapı, Türk hukukundaki esnek ama çocuğu koruyucu yaklaşımı ortaya koyar. Hâkim, hiçbir zaman salt “kardeşleri ayırmamak gerekir” şeklinde mekanik bir düşünceyle karar vermez; fakat çoğu somut olayda kardeşlerin birlikte büyümesinin çocukların menfaatine daha uygun olacağı varsayımıyla hareket eder.

III. Yargıtay Uygulamasında Kardeşlerin Ayrılmaması İlkesi

Yargıtay içtihatları incelendiğinde, kardeşlerin ayrılmaması ilkesinin Türk velayet hukukunda güçlü ve yerleşik bir uygulama alanına sahip olduğu açıkça görülür. Özellikle 2. Hukuk Dairesi kararlarında, velayetin düzenlenmesinde kardeşlerin aynı ebeveyn yanında kalmasının kural, ayrılmasının ise istisna olduğu yönünde istikrarlı bir söylem bulunmaktadır. Bu kararlar, hem ilkenin teorik çerçevesini ortaya koymakta hem de somut olaylarda hangi unsurların dikkate alındığını göstermektedir.

Örneğin 2. Hukuk Dairesi’nin 2016/24123 E., 2018/10325 K. sayılı kararında, sosyal inceleme raporunda kardeşlerin birlikte yaşamaları gerektiği belirtilmiş; Daire de velayet düzenlemesinde kardeşlerin ayrılmaması ilkesinin esas olduğunu, ayrılmalarının bedeni ve ruhi gelişim üzerinde olumsuz etki yaratacağını vurgulamıştır. Benzer şekilde 2012/21852 E., 2013/20885 K. sayılı kararda, velayetleri farklı ebeveynlere bırakılan çocukların birbirlerini görmelerine engel olacak kişisel ilişki düzenlemesinin de doğru olmadığı ifade edilmiştir. Bu yaklaşım, yalnızca velayet tayininde değil, velayet zorunlu olarak bölünmüşse kardeş bağının kişisel ilişki yoluyla korunması gerektiğini de ortaya koyar.

Yine 2016/8510 E., 2017/14273 K. sayılı kararda, haklı ve kabul edilebilir bir sebep olmaksızın kardeşlerin birbirinden ayrılmasının kardeşler arasındaki aile bağlarını zayıflatacağı belirtilmiş ve aynı ebeveyne verilmesinin çocukların menfaatine olduğu vurgulanmıştır. 2015/25475 E., 2017/3624 K. sayılı kararda ise mahkemenin uzman bilirkişiden sosyal inceleme raporu alması, idrak çağındaki çocukları dinlemesi ve bütün delilleri kardeşlerin ayrılmaması ilkesi çerçevesinde birlikte değerlendirmesi gerektiği ifade edilmiştir. Bu karar, ilkenin yalnızca maddi hukuk yönünü değil, usul hukuku boyutunu da göstermektedir: Mahkeme, eksik incelemeyle kardeşleri ayıran bir karar veremez.

2025 tarihli 2. Hukuk Dairesi 2025/556 E., 2025/2305 K. sayılı karar da güncel eğilimi teyit etmektedir. Kararda çocukların bir süredir babaları yanında yaşadığı, eğitim hayatlarının orada devam ettiği ve hayatlarında istikrar ile sürekliliğin önem taşıdığı belirtilmiştir. Bu karar doğrudan kardeşlerin ayrılmaması ifadesini merkez almamakla birlikte, velayet hukukunda üstün yarar değerlendirmesinin güncel olgular, yaşam istikrarı ve çocuğun fiili düzeni üzerinden yapıldığını göstermesi bakımından önemlidir. Bu da bize şunu söyler: Kardeşlerin ayrılmaması ilkesi tek başına değil, hayatın olağan akışı, eğitim sürekliliği, sosyal çevre ve mevcut bakım düzeniyle birlikte uygulanır.

Sonuç olarak Yargıtay uygulaması, kardeşlerin ayrılmamasını güçlü bir temel ilke olarak benimsemiş; fakat her somut olayda çocuğun üstün yararını merkezde tutarak değerlendirme yapmıştır. Böylece ilke, ne mutlak bir dogma haline gelmiş ne de etkisiz bir temenni düzeyinde kalmıştır; tersine, Türk velayet hukukunda somut uyuşmazlıkları yönlendiren canlı bir yargısal kriter haline dönüşmüştür.

IV. İlkenin Sınırları ve İstisnaları: Her Zaman Birlikte Kalma Zorunluluğu Var mıdır?

Kardeşlerin ayrılmaması ilkesi, Türk velayet hukukunda oldukça güçlü olsa da mutlak değildir. Temel ilke her zaman çocuğun üstün yararı olduğundan, bazı olaylarda kardeşlerin aynı ebeveyne bırakılması yerine farklı düzenlemeler yapılması gerekebilir. Nitekim Yargıtay’ın kullandığı formül de bunu açıkça gösterir: “Çocuğun üstün yararı gerektirmediği takdirde” kardeşlerin ayrılmaması esastır. Bu ifade, birlikte kalmanın bir karine olduğunu; fakat çocuğun bireysel yararıyla çatıştığında aşılabileceğini göstermektedir.

İstisna doğurabilecek hâllerin başında, ebeveynlerden birinin bir çocuk bakımından açık biçimde daha uygun olması gelir. Örneğin bir çocuğun özel sağlık ihtiyacı, eğitim düzeni, gelişimsel problemi veya belli bir ebeveynle kurduğu yoğun ve istikrarlı bağ, onu diğer kardeşlerden ayrı değerlendirmeyi gerektirebilir. Yine çocuklardan birinin idrak çağında olup açık, tutarlı ve baskıdan uzak bir irade açıklaması yapması; diğer kardeşin ise yaş, bakım ihtiyacı veya güvenlik sebepleri nedeniyle farklı bir ebeveyn yanında kalmasının zorunlu görülmesi mümkündür. Bununla birlikte çocuk görüşü tek başına belirleyici değildir; Yargıtay açık biçimde, üstün yararın gerektirdiği hâllerde çocuğun görüşünün aksine karar verilebileceğini kabul etmektedir.

Bir diğer önemli istisna alanı, ebeveynlerden biri yanında diğer kardeşler bakımından ciddi risk bulunmasıdır. Şiddet, ihmal, bağımlılık, ağır psikolojik sorunlar, çocuğa karşı olumsuz çevresel etkiler veya bakım yetersizliği varsa, sırf kardeşler birlikte kalsın diye çocukların aynı yerde tutulması doğru olmayabilir. Bu gibi hâllerde kardeş birlikteliği değil, güvenlik ve sağlıklı gelişim ön plana çıkar. Yargıtay’ın bazı kararlarında da annenin veya babanın çocuk yetiştirme yeterliliği, sosyal çevrenin olumsuz etkisi, üçüncü kişilerin aşırı müdahalesi ve çocuğa yönelik baskı gibi unsurların değerlendirmeye alındığı görülmektedir.

Ancak burada kritik nokta şudur: Türk hukukunda istisna uygulanacaksa, bu durum somut, ciddi, kabul edilebilir ve delillendirilmiş sebeplere dayanmalıdır. Mahkeme soyut varsayımlarla kardeşleri ayıramaz. Sosyal inceleme raporu, uzman değerlendirmesi, tanık anlatımları, okul ve sağlık verileri, mevcut yaşam düzeni ve çocuk beyanı birlikte incelenmelidir. Yani ayrılık, “kolaylık” veya ebeveynler arasında denge kurma amacıyla değil; gerçekten çocukların menfaati bunu gerektiriyorsa kabul edilebilir.

Bu nedenle hukuki açıdan doğru ifade şudur: Türk velayet hukukunda kardeşlerin ayrılmaması ana ilkedir; fakat bu ilke, çocuğun üstün yararının gölgesinde işler. Üstün yarar birlikte kalmayı destekliyorsa ilke uygulanır; üstün yarar ayrılığı zorunlu kılıyorsa, kardeş bağını kişisel ilişki düzenlemeleriyle koruyacak şekilde farklı bir çözüme gidilebilir.

V. Çocuğun Görüşü, Sosyal İnceleme Raporu ve Hâkimin Takdir Yetkisi

Kardeşlerin ayrılmaması ilkesinin uygulanmasında yalnızca soyut hukuki değerlendirmeler değil, aynı zamanda usule ilişkin güvenceler de büyük önem taşır. Çünkü velayet kararı, dosyadaki belgelerin mekanik şekilde okunmasıyla değil; çocuğun gerçek yaşam koşullarının anlaşılmasıyla verilebilir. Bu noktada özellikle üç unsur öne çıkar: idrak çağındaki çocuğun görüşünün alınması, uzman veya sosyal inceleme raporunun düzenlenmesi ve hâkimin bütün delilleri birlikte değerlendirerek takdir yetkisini kullanması.

Türk Medeni Kanunu’nun 339. maddesi, ana ve babanın önemli konularda çocuğun düşüncesini olabildiğince göz önünde tutmasını düzenlemektedir. Yargıtay da Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi ve Avrupa sözleşmeleri doğrultusunda, idrak çağındaki çocuğun kendisini ilgilendiren konularda dinlenmesi gerektiğini vurgulamaktadır. Ancak bu dinleme, çocuğun tercihini mutlaklaştırmak anlamına gelmez. Zira çocuk kısa vadeli duygularla, ebeveyn etkisi altında veya kardeşinden ayrılma korkusuyla beyanda bulunabilir. Bu nedenle çocuğun görüşü, üstün yarar analizinin önemli ama tek başına yeterli olmayan bir parçasıdır.

Sosyal inceleme raporu ise özellikle kardeşlerin ayrılmaması ilkesinin somutlaştırılmasında hayati rol oynar. Uzmanlar, çocuğun hangi ebeveynle nasıl bir ilişki kurduğunu, kardeşleriyle bağını, yaşam çevresini, okul düzenini, barınma koşullarını ve psikososyal ihtiyaçlarını değerlendirir. Yargıtay’ın birçok kararında, mahkemenin eksik inceleme ile karar vermesi bozma sebebi yapılmıştır. Özellikle 2015/25475 E., 2017/3624 K. ve 2017/4920 E., 2018/11648 K. sayılı kararlar, uzman incelemesi ve çocuk görüşü alınmaksızın velayet düzenlenemeyeceğini açık biçimde göstermektedir.

Hâkimin takdir yetkisi de burada belirleyicidir. Ancak bu takdir sınırsız değildir; çocuğun üstün yararı, bilimsel veriler, uzman raporları ve içtihadi ilkelerle sınırlandırılmıştır. Hâkim, kardeşleri ayıracaksa bunun neden üstün yarara daha uygun olduğunu somut gerekçelerle ortaya koymalıdır. Aynı şekilde kardeşleri birlikte bırakırken de bunu yalnızca klişe gerekçelerle değil, çocukların bireysel ve ortak menfaatlerini analiz ederek açıklamalıdır.

Özetle, kardeşlerin ayrılmaması ilkesi sadece maddi hukuk ilkesi değil; aynı zamanda doğru usulle uygulanması gereken bir koruma mekanizmasıdır. Çocuğun dinlenmesi, uzman raporları ve somut gerekçeli karar zorunluluğu olmaksızın verilen velayet kararları, ilkenin içini boşaltabilir. Bu nedenle Türk velayet hukukunda ilkenin gerçek etkisi, yalnızca kabul edilmesinden değil; delile dayalı ve çocuk odaklı şekilde uygulanmasından doğmaktadır.

VI. Akademik Değerlendirme: İlkenin Fonksiyonu, Eleştiriler ve Gelişim Alanları

Kardeşlerin ayrılmaması ilkesi, uygulamada son derece koruyucu bir işlev görmekle birlikte, akademik açıdan bazı tartışmalara da açıktır. İlkenin en güçlü yönü, boşanma sonrası çocuğun hayatında kalan aile bağlarını korumasıdır. Anne-baba ayrılığı, çocuk bakımından birincil duygusal kırılmadır; kardeşten ayrılma ise çoğu zaman ikinci bir kayıp etkisi yaratır. Bu nedenle kardeş birlikteliği, boşanmanın yıkıcı etkilerini hafifleten bir denge unsuru olarak işlev görür. Özellikle küçük yaş gruplarında ortak rutinlerin devamı, duygusal dayanışma ve tanıdık bir aile parçasının korunması, çocuğun adaptasyonunu kolaylaştırır.

Akademik kaynaklarda da, velayet düzenlemesine konu birden fazla çocuk varsa, ciddi bir zorunluluk bulunmadıkça kardeşlerin farklı ebeveynlere verilmemesi gerektiği yönünde yaygın görüş bulunmaktadır. Kullanıma sunulan tez kesitlerinde de, kardeşlerin ayrılmasının ruhsal bütünlüğü zedeleyebileceği, aile bağlarını zayıflatabileceği ve kardeşlik duygusunun gelişimini olumsuz etkileyebileceği ifade edilmektedir. Özellikle bir tezde, ekonomik yetersizlik sebebiyle kardeşlerin farklı ebeveynlere bırakılmaması; bu sorunun nafaka ile çözülmesi gerektiği görüşü dikkat çekicidir. Bu yaklaşım yerindedir. Zira velayet, ekonomik denkleştirme aracı değil, çocuk merkezli koruma kurumudur.

Bununla birlikte ilkenin eleştirilebilecek yönü, bazı uygulamalarda şablon biçimde kullanılması riskidir. Her çocuğun bireysel ihtiyaçları aynı değildir. Kardeş grubunun bütünlüğünü koruma amacı, bazen bir çocuğun özel sağlık, eğitim veya güvenlik ihtiyacını ikinci plana itebilir. Bu nedenle doğru yöntem, kardeşleri otomatik biçimde birlikte bırakmak değil; önce her bir çocuğun bireysel yararını, sonra kardeş grubunun ortak yararını birlikte değerlendirmektir. Türk yargı uygulaması büyük ölçüde buna yönelmiş olsa da, gerekçeli kararların daha ayrıntılı ve psikososyal verilerle daha güçlü temellendirilmesi hâlâ önem taşımaktadır.

Ayrıca güncel aile yapılarının çeşitlenmesi, ortak olmayan kardeşler, üvey kardeşlik ilişkileri, farklı şehirlerde eğitim, özel ihtiyaç sahibi çocuklar gibi durumlar, klasik kardeşlerin ayrılmaması değerlendirmesini daha da karmaşık hale getirmektedir. Bu nedenle gelecekte Türk velayet hukukunda ilkenin, sadece “ayırmama” biçiminde değil; “kardeş bağını koruma” şeklinde daha geniş bir kavramsallaştırmaya kavuşması beklenebilir. Böylece zorunlu ayrılık hâllerinde dahi yoğun kişisel ilişki, iletişim planı, ortak tatil düzeni ve psikolojik destek gibi tamamlayıcı araçlar daha sistematik şekilde gündeme gelebilir.

Sonuç

Türk velayet hukukunda kardeşlerin ayrılmaması ilkesi, açık bir kanun hükmü şeklinde düzenlenmemiş olsa da, çocuğun üstün yararı ilkesinin güçlü ve yerleşik bir görünümü olarak hem öğretide hem de Yargıtay uygulamasında önemli bir yer tutmaktadır. Yargıtay kararları, birden fazla ortak çocuk söz konusu olduğunda, haklı ve ciddi bir neden bulunmadıkça kardeşlerin farklı ebeveynlere bırakılmaması gerektiğini açık biçimde ortaya koymaktadır. Bunun temel gerekçesi, kardeşlik ilişkisinin çocukların bedensel, ruhsal ve sosyal gelişiminde önemli bir destek alanı oluşturmasıdır.

Bununla birlikte ilke mutlak değildir. Türk hukukunda asıl olan, her somut olayda çocuğun üstün yararının belirlenmesidir. Eğer güvenlik, sağlık, eğitim, psikolojik durum veya çocuğun güçlü bireysel ihtiyacı ayrılığı zorunlu kılıyorsa, kardeşlerin farklı ebeveynlere bırakılması da mümkün olabilir. Ancak bu hâlde dahi mahkemenin somut ve ikna edici gerekçeler ortaya koyması; mümkünse kardeş bağını kişisel ilişki düzenlemeleriyle koruması gerekir.

Son kertede kardeşlerin ayrılmaması ilkesi, Türk velayet hukukunda bir formalite değil; çocuğun aile içi duygusal sürekliliğini koruyan temel bir yorum kuralıdır. Bu ilke, boşanmanın çocuk üzerindeki etkilerini azaltan, kardeşlik bağını hukuken görünür kılan ve velayet uyuşmazlıklarını ebeveyn merkezinden çıkarıp çocuk merkezine taşıyan önemli bir işlev görmektedir. Türk hukukunun güncel yönelimi de bu ilkenin korunması, ancak her olayda üstün yarar ekseninde esnek ve somut biçimde uygulanması yönündedir.

AV. SELENAY FEYZA BIKMAZ TÜREN & AV. ZEYNEP YILDIZ