Giriş
Aile hukukunda çocuğu ilgilendiren uyuşmazlıkların çözümünde temel mesele, ana-baba haklarının sınırlarının belirlenmesinden çok, çocuğun kişiliğinin, gelişiminin ve geleceğinin korunmasıdır. Modern çocuk hukuku anlayışı, çocuğu pasif bir korunma nesnesi olarak değil; belirli ölçüde irade açıklayabilen, kendisini etkileyen kararlara katılma hakkına sahip aktif bir hak öznesi olarak kabul etmektedir. Bu dönüşümün en görünür sonuçlarından biri, idrak çağındaki çocuğun görüşünün alınmasının hem uluslararası hukukta hem de ulusal yargı pratiğinde zorunlu bir ilke hâline gelmesidir.
İdrak çağındaki çocuğun görüşünün alınması özellikle velayet, kişisel ilişki kurulması, velayetin değiştirilmesi, koruyucu ve destekleyici tedbirler ile çocuğun yerleştirilmesine ilişkin uyuşmazlıklarda önem kazanmaktadır. Çünkü bu tür kararlar, çocuğun günlük yaşamını, duygusal güvenliğini, eğitim düzenini, bakım ilişkilerini ve ruhsal gelişimini doğrudan etkiler. Bu nedenle mahkemenin çocuk hakkında karar verirken, yalnızca yetişkinlerin iddia ve savunmaları ile yetinmesi yeterli değildir. Çocuğun kendi yaşantısına ilişkin algısı, tercihi, korkuları, beklentileri ve ihtiyaçları da yargısal değerlendirmeye dâhil edilmelidir.
Türk hukukunda, çocuğun görüşünün alınmasına ilişkin açık ve kapsamlı bir genel düzenleme sınırlı görünmekle birlikte, hem uluslararası sözleşmelerin iç hukuktaki etkisi hem de Yargıtay kararları bu boşluğu büyük ölçüde doldurmuştur. Özellikle son yıllarda verilen kararlar, idrak çağındaki çocuğun dinlenilmemesini eksik inceleme saymakta ve çocuğun katılım hakkını usulün ayrılmaz bir parçası olarak değerlendirmektedir. Dolayısıyla bu konu, yalnızca pedagojik veya etik değil; aynı zamanda doğrudan doğruya hukukî bir zorunluluk niteliğindedir.
I. Kavramsal Çerçeve: İdrak Çağı ve Çocuğun Katılım Hakkı
İdrak çağı kavramı, çocuğun kendisini ilgilendiren olayları belirli bir olgunluk düzeyinde kavrayabilmesi, bu olaylar hakkında bir görüş oluşturabilmesi ve görüşünü anlamlı biçimde ifade edebilmesi ile ilişkilidir. Buradaki ölçüt, yalnızca biyolojik yaş değildir. Esasen çocuğun zihinsel, duygusal ve sosyal gelişimi birlikte değerlendirilmelidir. Bu nedenle her çocuk bakımından sabit ve değişmez bir yaş sınırından söz etmek her zaman mümkün değildir. Ancak uygulamada belli bir yaşın üzerindeki çocukların çoğunlukla idrak çağında olduğu kabul edilmekte; daha küçük yaştaki çocuklar bakımından ise uzman değerlendirmesi önem kazanmaktadır.
Çocuğun katılım hakkı, çocuk hakları hukukunun temel sütunlarından biridir. Katılım hakkı, çocuğun kendisini ilgilendiren işlemlerde bilgi alma, görüş oluşturma, görüş açıklama ve bu görüşün karar merciince ciddiyetle değerlendirilmesini isteme imkânını ifade eder. Bu hak, çocuğun her söylediğinin aynen karara dönüştürülmesi anlamına gelmez. Katılım hakkı ile karar yetkisi birbirinden farklıdır. Hâkim, nihai kararı verirken elbette çocuğun üstün yararını esas alır; ancak çocuğun dinlenmeden hakkında karar verilmesi, modern hukuk düzeninde kabul gören çocuk merkezli yaklaşım ile bağdaşmaz.
Öğretide de vurgulandığı üzere, çocuğun görüşünün alınması ilkesi, çocuğun aktif bir hak öznesi olmasının doğal sonucudur. Çocuğun iradesinin yargılama sürecinde tamamen dışlanması, onun kişilik değerine yeterli saygı gösterilmemesi anlamına gelebilir. Bu yüzden çocuğun dinlenmesi, yalnızca bilgi edinme yöntemi değil; aynı zamanda çocuğun insan onurunun ve bireyselliğinin tanınmasıdır.
II. Uluslararası Hukuk ve İç Hukuktaki Dayanaklar
İdrak çağındaki çocuğun görüşünün alınması ilkesinin en güçlü dayanaklarından biri, Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası çocuk hakları belgeleridir. Yargıtay kararlarında da özellikle Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi ile Çocuk Haklarının Kullanılmasına İlişkin Avrupa Sözleşmesi’ne sıkça atıf yapılmaktadır. Bu sözleşmelerin ortak yaklaşımı, görüş oluşturma yeteneğine sahip çocuğun kendisini ilgilendiren konularda görüşünü serbestçe ifade edebilmesini ve bu görüşe yaşı ile olgunluk derecesine uygun ağırlık verilmesini öngörmektedir.
İç hukukta da bu yaklaşımı destekleyen önemli düzenlemeler bulunmaktadır. Türk Medenî Kanunu’nun 182. maddesi, boşanma ve ayrılık kararlarında çocuğa ilişkin düzenlemelerin hâkim tarafından yapılacağını belirtirken çocuğun yararını merkez alan bir sistem öngörmektedir. Çocuk Koruma Kanunu’nun 4. maddesinde çocuğun katılım hakkının güvence altına alınması ve karar sürecine katılımının sağlanması temel ilkeler arasında sayılmıştır. Aynı Kanun’un 13. maddesi ise yeterli idrak gücüne sahip çocuğun görüşünün alınmasını açıkça düzenlemektedir.
Yönetmelik düzeyinde de benzer doğrultuda ayrıntılı hükümler yer almaktadır. Özellikle çocuk teslimi ve kişisel ilişki kurulmasına ilişkin işlemlerde çocuğun yaşı ve gelişim düzeyine uygun davranılması, görüş oluşturma ve bunu serbestçe ifade etme hakkının gözetilmesi açık biçimde kabul edilmiştir. Bu durum, çocuğun dinlenilmesinin yalnızca dava aşamasında değil, kararın uygulanması aşamasında da önem taşıdığını göstermektedir.
Burada dikkat edilmesi gereken husus, çocuğun görüşünün alınmasına ilişkin normatif dayanakların birbirleriyle uyumlu olmasıdır. Kanun, yönetmelik ve Yargıtay içtihatları aynı eksende birleşmekte; çocuğun üstün yararı ile katılım hakkını birlikte koruyan bir model ortaya koymaktadır. Bu yönüyle hukukî kaynaklar arasında belirgin bir çelişki değil, aksine güçlü bir tamamlayıcılık bulunmaktadır.
III. Yargıtay İçtihatlarında İdrak Çağındaki Çocuğun Dinlenmesi
Türk yargı pratiğinde bu konunun en belirgin biçimde geliştiği alan Yargıtay kararlarıdır. Özellikle Hukuk Genel Kurulu ve Yargıtay 2. Hukuk Dairesi kararları, idrak çağındaki çocuğun dinlenilmesini velayet ve kişisel ilişki davalarının merkezî unsurlarından biri hâline getirmiştir. Yargıtay’ın yaklaşımı, çocuğun görüşünün alınmasını şekli bir formalite olarak değil; kararın isabetini etkileyen zorunlu bir inceleme unsuru olarak değerlendirmektedir.
Hukuk Genel Kurulu’nun 2017/2066 E., 2019/15 K. sayılı kararında, dava tarihinde çok küçük yaşta olan çocuğun, yargılama sürecinde kendi görüşlerini ifade edebilecek olgunluğa ulaştığı ve bu nedenle bizzat dinlenmesi gerektiği açıkça ifade edilmiştir. Bu karar, idrak çağının davanın açıldığı tarihe göre değil, karar verilirken çocuğun fiilî gelişim durumu dikkate alınarak değerlendirilmesi bakımından son derece önemlidir. Başka bir ifadeyle, velayet gibi kamu düzeniyle ilgili konularda yargılama sırasında meydana gelen gelişmeler mahkemece gözetilmelidir.
Hukuk Genel Kurulu’nun 2017/2069 E., 2018/1179 K. sayılı kararında ise çocuğun üstün yararı belirlenirken onun bedensel, zihinsel, ruhsal, ahlâkî ve toplumsal gelişiminin esas alınacağı; bununla birlikte idrak çağındaki çocuğun görüşünün de mutlaka değerlendirilmesi gerektiği belirtilmiştir. Böylece Yargıtay, çocuğun görüşünü üstün yarar ilkesinin alternatifi değil, onun belirlenmesinde dikkate alınacak önemli bir veri olarak konumlandırmaktadır.
1. Hukuk Dairesi’nin 2018/8107 E., 2019/4787 K. sayılı kararında ise idrak çağındaki çocuğun mahkeme huzurunda dinlenilmemesi doğrudan bozma sebebi yapılmıştır. Benzer biçimde pek çok kararda, uzman raporu alınmaması veya çocuğun görüşünün sorulmaması eksik inceleme olarak değerlendirilmiştir. Bu içtihat çizgisi göstermektedir ki, uygulamada artık çocuğun dinlenmesi istisna değil; kuraldır.
IV. Çocuğun Görüşünün Alınmasının Hukukî Niteliği
İdrak çağındaki çocuğun görüşünün alınması, ilk bakışta delil toplama faaliyeti gibi görünse de bundan daha geniş bir anlam taşır. Bu kurum, bir yönüyle çocuğun hukukî dinlenilme hakkının görünümüdür; diğer yönüyle de çocuğun kişilik hakkı ve katılım hakkı ile bağlantılıdır. Dolayısıyla çocuk, yalnızca hakkında bilgi toplanan bir kişi değil; belirli sınırlar içinde yargısal sürecin öznesidir.
Bu bağlamda çocuğun beyanı, klasik anlamda taraf beyanı gibi görülmemelidir. Çocuk çoğu zaman taraf değildir; ancak kararın etkilediği temel kişi odur. Bu nedenle onun açıklamaları, menfaatin ve gerçek yaşam koşullarının anlaşılmasında özel bir öneme sahiptir. Çocuk, hangi ebeveynle daha güvende hissettiğini, hangi ortamda eğitim ve sosyal düzeninin daha istikrarlı olduğunu, bir ebeveynle görüşme konusunda kaygıları veya istekleri olup olmadığını açıklayabilir. Bu açıklamalar, hâkime dosyada görünmeyen ancak karar için hayati olabilecek veriler sunar.
Bununla birlikte çocuğun görüşünün hukukî niteliği, mutlak bağlayıcılık şeklinde anlaşılamaz. Özellikle ebeveyn etkisi, manipülasyon, korku, yabancılaştırma sendromu, geçici öfke ya da gelişimsel kırılganlıklar sebebiyle çocuğun beyanı tek başına kararın temeli yapılamaz. Hukuk burada iki değeri birlikte korumaya çalışır: bir yandan çocuğun sesini duyurmak, diğer yandan o sesi eleştirel ve uzman destekli biçimde değerlendirmek. Bu nedenle en doğru yaklaşım, çocuğun beyanını uzman raporları, sosyal inceleme, eğitim durumu, bakım sürekliliği ve ebeveynlerin tutumları ile birlikte ele almaktır.
V. Hangi Davalarda ve Ne Şekilde Görüş Alınmalıdır?
İdrak çağındaki çocuğun görüşünün alınması en çok velayet, velayetin değiştirilmesi, kişisel ilişki kurulması, çocuğun teslimi, koruyucu ve destekleyici tedbirler ile çocuğun bakım çevresini etkileyen uyuşmazlıklarda gündeme gelmektedir. Ortak özellik, alınacak kararın çocuğun günlük hayatını, aidiyet ilişkilerini ve psikolojik bütünlüğünü doğrudan etkilemesidir.
Görüş alma yöntemi bakımından temel ilke, çocuğun örselenmemesi ve baskı altında hissetmemesidir. Bu nedenle çocuğun anne ve babanın yüz yüze çatıştığı bir ortamda dinlenmesi çoğu zaman uygun değildir. Mümkün olduğunca çocuk dostu usuller benimsenmeli; gerektiğinde uzman, pedagog, psikolog veya sosyal çalışmacı desteği alınmalıdır. Mevzuatta da adli görüşme odaları, uzman eşliğinde süreç yönetimi ve çocuğun gelişim düzeyine uygun iletişim kurulması yönünde düzenlemeler bulunmaktadır.
Mahkeme, çocuğa yönelteceği sorularda yönlendirici veya baskılayıcı bir dil kullanmamalıdır. “Kimin yanında kalmak istiyorsun?” gibi keskin sorular yerine, “Kendini nerede daha rahat hissediyorsun?”, “Günlük düzenin nasıl?”, “Hangi konularda zorlanıyorsun?” gibi çocuğun yaşam deneyimini anlamaya yönelik sorular tercih edilmelidir. Çünkü çocuğun ebeveynlerden birini seçmeye zorlanması, onun sadakat çatışması yaşamasına neden olabilir.
Ayrıca görüş alma işlemi tek sefere indirgenmemelidir. Özellikle uzun süren davalarda, çocuğun yaşı, gelişimi ve koşulları değişebilir. Yargıtay’ın da kabul ettiği üzere yargılama sırasında meydana gelen gelişmelerin dikkate alınması gerekir. Bu sebeple çocuk dava açıldığında idrak çağında değilse bile karar aşamasında bu olgunluğa ulaşmış olabilir. Böyle bir durumda yeniden değerlendirme yapılmalıdır.
VI. Çocuğun Görüşünün Sınırları: Üstün Yarar İlkesi
Çocuğun görüşü önemlidir; ancak tek ve son ölçüt değildir. Aksi yöndeki bir yaklaşım, çocuğun ebeveynler arasındaki çatışmanın karar vericisi hâline gelmesine yol açabilir. Hukuken esas alınan üst ilke, her durumda çocuğun üstün yararıdır. Bu nedenle çocuk belli bir ebeveyni tercih etse bile, bu tercih onun fiziksel güvenliği, eğitim sürekliliği, ruhsal sağlığı veya gelişimsel ihtiyaçları ile açık biçimde çatışıyorsa hâkim bu beyana aykırı karar verebilir.
Nitekim Yargıtay kararlarında da çocuğun görüşünün alınmasının zorunlu olduğu, fakat üstün yarar gerektiriyorsa görüşünün aksine karar verilebileceği açıkça belirtilmektedir. Bu yaklaşım oldukça dengelidir. Çünkü bir taraftan çocuğun sesi hukuk düzeni tarafından ciddiye alınmakta, diğer taraftan çocuk nihai karar yükünün altında bırakılmamaktadır.
Üstün yararın somut olayda nasıl belirleneceği ise çok yönlü bir değerlendirmeyi gerektirir. Çocuğun yaşı, sağlık durumu, eğitim çevresi, kardeş ilişkileri, bakım veren kişiyle kurduğu duygusal bağ, ebeveynlerin iş ve yaşam düzeni, şiddet veya ihmal iddiaları, sosyal inceleme raporu ve uzman görüşleri birlikte ele alınmalıdır. Çocuğun beyanı bu bütünsel değerlendirme içinde önemli fakat tek başına yeterli olmayan bir unsur olarak yer alır.
Burada kritik nokta şudur: Çocuğun görüşüne aykırı karar verilecekse, mahkeme bunun gerekçesini güçlü biçimde açıklamalıdır. Aksi hâlde çocuğun dinlenmesi şekli bir işleme dönüşür. Gerçek anlamda katılım hakkı, çocuğun beyanının kararda tartışılması ve neden hangi ölçüde dikkate alındığının ortaya konulmasıyla sağlanabilir.
VII. Uygulamada Karşılaşılan Sorunlar
Her ne kadar mevzuat ve içtihatlar çocuğun dinlenmesi konusunda belirgin bir çerçeve çizmiş olsa da uygulamada çeşitli sorunlar devam etmektedir. İlk sorun, idrak çağının bazen çok dar ve katı bir yaş kriterine indirgenmesidir. Oysa her çocuğun gelişim seyri farklıdır. Yaş, önemli bir gösterge olsa da tek ölçüt değildir. Bu nedenle standart yaş eşikleri yerine bireyselleştirilmiş değerlendirme yapılması gerekir.
İkinci önemli sorun, çocuğun ebeveynlerden biri tarafından etkilenmiş olma ihtimalidir. Özellikle yüksek çatışmalı boşanma süreçlerinde çocuk, bazen bir ebeveyni memnun etmek veya diğerini cezalandırmak amacıyla gerçek duygu ve düşüncelerini tam olarak yansıtmayabilir. Bu durum, çocuğun beyanını değersiz kılmaz; fakat beyanın uzman desteğiyle analiz edilmesini gerekli kılar.
Üçüncü sorun, mahkemelerin iş yükü ve usul pratiği sebebiyle çocuğun görüşünü çoğu zaman kısa, yüzeysel ve yeterince güvenli olmayan biçimde almasıdır. Çocuğun görüşünün alınması, yalnızca birkaç dakikalık bir sorudan ibaret olmamalıdır. Çocuğun rahat hissedeceği fiziksel ortamın sağlanması, iletişimin yaşına uygun kurulması ve beyanın bağlamı içinde değerlendirilmesi gerekir.
Dördüncü sorun ise gerekçelendirme eksikliğidir. Bazı kararlarda çocuğun dinlendiği belirtilmekte, ancak ne söylediği, bu görüşün neden önemli görüldüğü veya neden belirleyici sayılmadığı yeterince açıklanmamaktadır. Oysa şeffaf ve denetlenebilir bir karar için çocuğun beyanının hüküm gerekçesinde somut karşılığının bulunması gerekir. Bu eksiklikler, kararların istinaf ve temyiz denetiminde sorun yaratabilmektedir.
VIII. Değerlendirme ve Sonuç
İdrak çağındaki çocuğun görüşünün alınması, çağdaş çocuk hukuku anlayışının zorunlu sonucudur. Bu ilke sayesinde çocuk, kendisini etkileyen yargısal süreçlerde görünür hâle gelmekte; yaşamına ilişkin kararlar verilirken onun duygu, düşünce ve ihtiyaçları göz önünde tutulmaktadır. Türk hukukunda mevzuat hükümleri, yönetmelik düzenlemeleri ve özellikle Yargıtay içtihatları birlikte değerlendirildiğinde, idrak çağındaki çocuğun dinlenmesinin artık güçlü ve istikrarlı bir hukukî ilke hâline geldiği görülmektedir.
Bununla birlikte çocuğun görüşünün alınması, kararı otomatik olarak onun tercihine göre verme zorunluluğu doğurmaz. Nihai ve üstün ölçüt her zaman çocuğun üstün yararıdır. Ancak üstün yararın sağlıklı biçimde tespit edilebilmesi için de çocuğun sesinin mutlaka duyulması gerekir. Bu nedenle en doğru yaklaşım, çocuğun görüşünü uzman desteği, sosyal inceleme, somut yaşam koşulları ve diğer delillerle birlikte değerlendiren bütüncül bir modeldir.
Sonuç olarak, velayet ve kişisel ilişki başta olmak üzere çocuğu etkileyen bütün uyuşmazlıklarda idrak çağındaki çocuğun görüşünün alınması; hem hukuk devleti ilkesinin, hem çocuk haklarına saygının, hem de isabetli yargı kararının gereğidir. Gelecekte uygulamanın daha da güçlenmesi için çocuk dostu usullerin yaygınlaştırılması, uzman desteğinin artırılması ve mahkeme gerekçelerinde çocuğun beyanına daha görünür şekilde yer verilmesi büyük önem taşımaktadır.
AV. SELENAY FEYZA BIKMAZ TÜREN & AV. ZEYNEP YILDIZ